|
Cumhurbaşkanı Demirel, "Siyaset Meydanı"nda...
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, ATV'de Ali Kırca'nın yönettiği "Siyaset Meydanı" programına katılarak, 50'den fazla üniversiteden gelen gençlerin sorularını yanıtladı. ( 9 Mart 2000)
Cumhurbaşkanı Demirel, canlı yayımlanan ve yaklaşık 4 saat süren programı, "müstesna bir olay" olarak nitelendirdi. Demirel, "Milletin en değerli varlığı gençler ile biraraya gelmek ve sorularına cevap vermek bir müstesna zevktir'' dedi.
Demirel'e yöneltilen sorulardan bazıları ve cevapları şöyle:
Siz Cumhurbaşkanı olmak istiyor musunuz?
Benden, 7 senedir yapmış olduğum görevin devam istenildi. Ben kendim bir şeye talip olmadım. Ben, bu talebi bir çağrı saydım, reddetmedim.
Yarı başkanlık ve başkanlık sistemleri konusundaki tartışmalarla ilgili görüşünüz?...
Yarı
başkanlık ve başkanlık sistemleri bugün dünyada tartışılıyor. Önemli olan
hadise, bir ülkenin iyi idare edilmesidir... Herşey halk içindir. Halk,
eğer devletten şikayetçi ise ülkenin idaresinden şikayetçi ise (ne yapalım
sistem bu) demek yerine, sistemi ıslah etmek lazımdır. Avrupa’da başkanlık
ya da yarı başkanlık sistemi çok yok. Ama, Avrupa’da meclislerin çoğu parçalı.
Bu parçalı meclislerden hükümetler çıkarmak fevkalade zor. İstikrarsızlık
denen bir olayla karşı karşıya kalıyorsunuz. İstikrarsızlık olayından bütün
Avrupa şikayetçidir. Sanıyorum ki, önümüzdeki zaman içerisinde Avrupa‘nın
pek çok ülkesinde yarı başkanlık veya başkanlık sistemi mutlaka yer alacaktır.
Türkiye de bunun bir parçasıdır. Şimdiden bunların tartışmaları yapılıyor.
Cumhurbaşkanı
görev süresi için kişiye özel anayasa değişikliği yapılıyor...
Ne
yapılıyor? Bir kural var: Cumhurbaşkanı 7 sene için bir defa seçilir. Avrupa’nın
hiçbir ülkesinde (cumhurbaşkanı bir defa seçilir) diye kayıt yok. Efendim
iki defa seçersek partilerle flört eder. Partilerle flört yaparsa siz de
ikinci defa seçmeyin. 5 artı 5’in sebebi şu: 7 sene uzun. 7 sene içinde
nesiller değişiyor. Bunu 5 seneye indirin. Nesiller değiştikçe, seçilecek
kişiler daha ülke şartlarına uygun durumda olsunlar.
Efendim,
şu kadar sene hizmet etmiş... Adam hizmetini iyi yapıyorsa, (aman bu şu
kadar sene oldu) deyip, emekli etmeye gerek yok ki. Siyasette emeklilik
olmaz. Siyaset bir hizmettir. Bu hizmeti iyi yapıyor mu, yapmıyor mu? Ona
bakacaksınız. Yaptığı hizmete bir şey demiyorsunuz. Ben kimseden bir şey
istemedim. Benden bu hizmete devamım istenmiştir. Ama, anayasanız manidir.
Anayasanızı bu duruma getirmek benim için yapılmıyor. Bundan sonra Türkiye'de
her kim cumhurbaşkanı olursa olsun 5 sene için seçilecek ve ikinci defa
seçilebilecek. Bunun neresi kişi için anayasa değiştirmek oluyor.
7 sene
ben bu hizmeti yaptım. 5 sene daha benden bu hizmetin yapılması isteniyor.
Ben diyorum ki, cumhurbaşkanını halk seçsin. Halk seçerse, yaş haddine
yahut hizmet zamanına mı bakacak. Yönetimde liyakat asıldır. Kim iyi yapabiliyorsa,
o yapacaktır o hizmeti. Ve ülke ondan yararlanacaktır. Yanı sırf (7 sene
yaptı, 5 sene daha yapmasın, şu kadar senedir biz bunları görüyoruz, bunlar
gitsinler de yenileri gelsin) demek, aslında ülkeyi liyakattan mahrum etmek
olur.
Cumhuriyetin
gençleri üniversitelerde coplanıyorlar. Koltukları gençlere bırakacağız
dediniz, 5+5'lerle eskiler koltuklara daha çok yapıştı. Hep galipleri tuttunuz,
Türkiye'nin yenilmişlerinin yanında olmadınız. Çok iyi, çok marifetli rodeocusunuz.
40 yıldır atın üzerinde duruyorsunuz. Ben, annem, ninelerimiz sizin nükteli
sözlerinizle oyalandık. Hiçbir zaman sorularımıza net cevap vermediniz.
Hakkâri'de çöplerden beslenenlerden bahsetmediniz. Bizden sonrakilere de
bunları anlatacak mısınız?
Bu, soru olmaktan çok itham,
kötüleme. Kötüleme siyasette yapılır. Siyasetin malzemesidir. Siyasetçiler
birbirlerine muhalif olunca, birbirlerini kötülerler.
Bir defa yanlışlar var. Türkiye'de
kimsenin çöplerden yemek topladığı yok. Her duyduğunuz söze inanmayın.
Hakkari'de kimse çöpün içinden yemek toplamıyor. Ben Türkiye Cumhuriyeti
devletinin Cumhurbaşkanı'yım. 65 milyon insanın önünde söylüyorum bunu.
Türkiye'de aç olan insan da yok. Türkiye'de hastane kapısına gidip de oradan
(Paran varsa gel, paran yoksa git) denen insan da yok.
Türkiye Cumhuriyeti iki
mekanizmayı geliştirmiştir. Bunlardan birisi Sosyal Yardım Fonu'dur. Valilerin,
kaymakamların elinde kafi miktarda para vardır. Bu parayla muhtaç olanların
hepsine yemek de, kömür de verilmektedir, pek çok yardım da yapılmaktadır.
Diğer mekanizma ise yeşil karttır. 6.5 milyon insana bu yeşil kartla hastane
hizmeti verilmektedir.
Efendim, 40 senede ne yaptınız?
Şimdi beni iyi dinle: Türkiye Cumhuriyeti devleti 50 dolar adam başına
milli gelirle başlamıştır, 12 milyon nüfus. 1950’de 21 milyon nüfus, 150
dolar adam başına gelir. 1999’da 65 milyon nüfus, 6 bin 500 dolar adam
başına milli gelir. 200 bin öğrenci, 10 bin öğretmenle başladık. 1999’da
yalnız Bursa ‘da 238 bin öğrenci, 10 bin öğretmen var. Türkiye Cumhuriyeti
bugün 15 milyon çocuğunu okula göndermekte, 650 bin öğretmene maaş vermektedir.
Türkiye‘nin hiçbir yerinde ışığı, yolu, telefonu olmayan köy bulunmuyor.
Bunlar kendiliğinden olmadı.
Bunları sizin o söylediğiniz 40 senenin içindeki iktidarlar var ya, onlar
yaptı. Ben bunların hepsinin içinde varım. Sadece ben varım değil, sadece
her şeyi ben yaptım demiyorum. Ama kötülediğiniz yıllar veya bunların içinde
beni kötülüyorsanız, ben bunların hepsinin içinde varım.
Asrın başında hasta adam
olan Türkiye, AB’ye adaydır. Eğer bunların hepsi kötüyse, hiç mesele yoktur.
Bir
5 yıl daha cumhurbaşkanı olursanız, bu ülkenin mimarı olacak mısınız?
Ben mimar değil, mühendisim.
Ben şu anda aday da değilim. Ülkenin mimarı diye bir kavram yoktur. Ben
başbakan oldum. Başbakanlığın gerektirdiği işi yaptım. Ve çok iyi yaptım.
1965'de halkın içinden çıkıp geldim, seçim kazandım. 1969’da seçim kazandım.
1971’de birtakım olaylarla karşı karşıya kaldım. 1975'de yine Türkiye’nin
en büyük partisi haline geldim. 1979‘da yüzde 47 oyla geldim. Sonra sıfıra
indirildim. Sonra geldim 1991’de yine Türkiye’nin en büyük partisi oldum.
Ölçü, halkın size verdiği
destektir. Eğer bu ülkenin halkına inanmıyorsanız, onun verdiği desteğe
değer vermiyorsanız, zaten bu sistemin içinde işiniz olmaması lazım. Ben
mimar değil, mühendisim meslek itibariyle. Ama siyasette ben başbakanlık
yaptım, muhalefet liderliği yaptım, 7 sene evimde oturdum, yani tecrit
edildim her şeyden. Ondan sonra yine çıktım yollara, referandumu aştım
geldim. Gene girdim siyasetin içerisine. Birinci parti oldum, oradan da
cumhurbaşkanlığına geldim.
Şimdi bunu saptırmayın,
buna böyle bakın. Yani Başbakan olarak ne yaptığımı söyledim. Cumhurbaşkanı
olarak ne yapmam lazımsa onu yaptım. Onu yaptım ki, benden bu hizmete devam
etmem isteniyor.
Siyaset
size maddi açıdan bir şey getirdi mi ya da herkes siyaseti Türkiye'de böyle
görüyor mu?
Herkes öyle görüyor mu bilmem,
yalnız siyasette dayanıklı olmak kolay değildir. Benim partimden 1961'de
parlamentoya giren 200 kişiden 1977'de 16 kişi kalmıştır. Siyaset değirmendir,
adamı öğütür. Kim diyor öyle, bir defa çıktın mı bu işinden hep gidersin
öyle diye? Fevkalade zor iştir. Ama meslek değildir. Halk hizmetidir.
İnsanlar
siyaseti ne için yaparlar?
İnsanlar
hizmet için yapar. Böyle düşünmeyenler de vardır. Zaten Türkiye‘de siyaseti
ve siyasetçiyi kötüleme bir nevi sanat haline gelmiştir. Siyaset ve siyasetçi
olmasa devletle halk arasında köprü olmaz. Demokratitk devlet istiyorsanız,
siyasetçi kaçınılmaz adamdır.
Güniz
Sokak'a geri dönecek misiniz?
Bana sorulan soru şu: (Anayasa‘da
değişiklik yapılamazsa, çünkü üçte iki oy lazım, o da 367 oydur, 367 oyu
biraraya getirmek de kolay değildir, bu yapılmazsa ne olur?) Bence gayet
kolaydır onun cevabı. Türkiye Cumhuriyeti bir Anayasa devletidir. Kuralları
vardır. Mevcut kural işler. Ben 16 Mayıs akşamına kadar Çankaya’da görevimin
başındayım. TBMM'nin cumhurbaşkanı olarak seçeceği kişi, gelip görevine
başlar. Ben de ona görevi teslim ederim.
(Siz ne yaparsınız?) diye
bana sorular soruldu. Ben de, (Kimse kaygılanmasın, ben kendime iş bulurum)
dedim. Bu bir latifeydi. (Yani ne yapacaksın?...) (işte, ben giderim Güniz
Sokak‘a evime otururum...) Acaba bunun altında ne var?
Ben nereye gideceğim? Evim
orada benim. Şimdi bu çeşit sorular ve cevapları hep değişik yorumlara
tabi olur. Bu gayet basit bir şey, söyleyeyim: Önümüzdeki günlerde Anayasa
değişikliği yapılamazsa, benim cumhurbaşkanı adayı olmam mümkün değildir.
Ben zaten kendim aday da olamam. 110 imzayla beni aday göstermeleri lazım.
Bu benim işim de değil. Ben bu işin içinde yokum. Bu parlamentonun işidir.
Parlamento‘daki dört parti, bu meseleyi kendilerine iş edinmişler, götürüyorlar.
Başarıya ulaşmazsa, Anayasa vardır, kural vardır, bu kural işler. Türkiye’nin
herhangi bir sorunu olmaz. Bana ne olur? Hiç kimse tasalanmasın. Ben Türkiye
için sorun olmam, kendim için de sorun olmam.
Bu
konudaki görüşmelerin, pazarlıkların içinde var mısınız?
Hayır, ben hiçbir şeyin içinde
yokum. Bana söylenen şudur: "Biz sizin göreve devam etmenizi istiyoruz."
Benim söylediğim, bu bir çağrı mı? "Evet..." Ben bu çağrıyı reddetmiyorum.
Nasıl reddederim... Benden görev isteniyor... Bu ülkede bana taraftar olmayanlar
kadar, bana taraftar olanlar da var. Hem çok var. Bunun denenmesi, bunun
yeniden ortaya konulması gibi bir durumu ben istemiyorum. Bunu isteyen
sadece Meclis‘teki partiler değil, pek çok dışarıda kimse var. Benim söylediğim
bir şey; yönteminiz, bu işe yaklaşırken yönteminiz beni incitmemelidir.
Mesela ben uzatmayı kabul etmem. Uzatma fevkalade kolaylıkla yapılacak
bir şeydir. (5 sene daha uzatılmıştır) der, çıkarsınız... Hayır... Ben
her yere seçimle geldim. TBMM'de kim istiyorsa çıkıp namzet olacaktır.
Beni de namzet yapacaklardır, eğer Anayasa aşılabilirse... Böylece herkesin
seçilebileceği bir seçim olacaktır. Bunda şaşılacak ne var? Bunda yadırganacak
ne var? Yani başka Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından benim ne
farkım var ki? Türkiye kural değiştiriyor. Değiştirirse değiştirir, değiştiremezse
mesele yoktur.
Cumhurbaşkanının
yetkilerinin arttırılmasına yönelik bir isteğiniz oldu mu?
Benim cumhurbaşkanının yetkilerinin
artırılmasına yönelik bir ifadem olmadı. Ancak başkanlık sistemini ve cumhurbaşkanını
halkın seçmesini savundum. Türkiye'nin başkanlık sistemini yürütecek kadar
yeterli kültürü var.
69.
maddede değişiklik yapılmasını istiyor musunuz?
69'uncu maddeden önce Siyasi
Partiler Yasası'nın 103'üncü maddesi düzeltilmiş, partilerin kapatılması
zorlaştırılmış, odak haline gelme şartı getirilmiş.
Anayasa'nın 69'uncu maddesi,
kanunla getirilmiş olan şartın Anayasa'ya aktarılmasıdır. Genelikle Anayasa'da
bunun yapılması, daha sonra kanuna aktarılması gerekir. Fakat kanunun yapılması
daha kolay olduğu için, kanun evvela yapılmış... Bu, rutin bir meseledir.
Anayasa'ya göre kanun düzenleneceğine, kanuna göre Anayasa düzenlenmektedir.
Bunun hiçbir siyasi tarafı yoktur.
Siyasi partilerin kapatılması
kolay olmamalıdır. Bugün Türk siyasetindeki bölünmüşlüğün, parçalanmışlığın
sebebi, siyasi partilerin geçmiş 50 sene zarfında birçok kere kapatılmış
olmasıdır. Kapatma, siyasi partileri parçalamıştır, tabanı da parçalamıştır.
Siyasi partiler vazgeçilmezdir. Siyasi partisiz demokrasi düşünülemez.
Aynı zamanda siyasi partiler bir mektep olayıdır. Meydanlara çıkanlar öyle
kolay yetişmiş değildir. Geliyorsunuz, "Siyasi parti kurmak serbesttir,
izne tabi değildir" diyorsunuz, sonra kurulmuş partileri kapatıyorsunuz.
Kurulmuş partileri Anayasa'nın çizdiği çerceveye sığmadığı için de kapatıyorsunuz,
sığdığı zaman da kapatıyorsunuz. O zaman parçalanma oluyor. Siyasi partilerin
kurulması kolay, kapatılması zor olmalı.
Partilerin
kapatılmasında çifte standart var mı, bazı partiler kapatılabilir mi?
Kapatılabilir. Çifte standart
var. İster çifte standart, ister farklı görüş deyin... Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası'nın temel hükmü devletin şeklidir. Demokratik, laik, üniter devlet...
Bu çerçeveden taştığınız takdirde, siyasi parti meşruiyetini yitirir. Bu
çerçevenin içinde kaldığı takdirde siyasi partiye dokunmamak lazım. Siyasi
partiler içinde birtakım insanlar bu çerçevenin dışına çıkabilirler...
Ama parti yönetimi, bu çerçevenin içinde kalırlar. O zaman partiyi kapatmamak
lazımdır. Bu çercevenin dışına çıkanı takip etmek lazımdır. Siyasi parti
meşru bir kuruluştur. Meşruiyetinin kaynağını da, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na
sadakatle bağlı olmasından alır.
RP
ile FP'nin kapatılması girişimi hakkındaki tavrınız aynı mıdır? FP hakkındaki
tavrınızda cumhurbaşkanı seçiminin etkisi var mıdır?
69'uncu madde kimseye bir
şey sağlamayacak ki... 103'üncü maddede yapılan değişikliği Anayasa'ya
naklediyorsunuz. FP'nin kapatılması hadisesi adalete intikal etmiştir.
Ben onun üzerinde mütalaada bulunmam.
Refah Partisi kapatılmıştır,
beş-altı mensubu siyaset dışı bırakılmıştır. Geri kalanlar, bu siyasi partiye
oy verenler ne olacak? Hukukun genel prensibi, suç olmadıkça suçlu olmaz.
Kişiyi işlemediği suçtan dolayı da suçlamamak gerekir. Birtakım adamlar
var ki, mahkeme onları suçlamamış, ama siz ceza veriyorsunuz, suçluyorsunuz.
O zaman Türkiye Cumhuriyeti'nde vatandaşlar tefrik edilmektedir. Yani bir
kısmına mahkeme ceza veriyor, bir kısmına da kamuoyu ceza veriyor. Bu olmaz.
RP'nin yasaklanmış üyeleri dışındakilerin başka Türk vatandaşından da farkları
yoktur. Bunların izin almadan yeni bir parti kurmaları gayet doğaldır.
Fazilet Partisi öyle çıktı meydana.
28
Şubat kararlarına direnilseydi ne olurdu?
Türkiye Cumhuriyeti, laik
ve üniter devlet olarak kurulmuştur. Dünyanın bu bölgesinde eğer huzur
ve sükun ile ülkede iç barış varsa, devletin Büyük Atatürk tarafından çok
iyi temele oturtulmasındandır. Bu, çağdaş devlettir. Din ile devlet ayrılmıştır.
Şeriat hukukundan, pozitif hukuka dayanan bir devlet yapısına gelinmiştir.
Cumhuriyet, şeriat hukuk yerine pozitif hukukun konulmasıdır. Ama, birtakım
çevreler bunu istemiyorlarsa, itirazları pozitif hukuka, talepleri şeriat
hukukuna ise o irticadır. Türkiye’de böyle talepler vardır. İrticaya karşı
çıkmak aslında vatandaşın dini duygularına karşı çıkmak değildir.
28 Şubat kararlarını birtakım
çevreler istismar etmiştir ve etmeye devam ediyor. "28 Şubat kararları
vatandaşın dini duygularına aykırıdır" biçiminde istismarlar olmuştur.
28 Şubat’ın üzerinden 3 sene
geçti. Bu 3 sene içinde
benim hangi vatandaşım dini inançlarını yerine getirmede ondan evvelki
yıllara nazaran zor duruma düştü? Camiye mi gidemediler, Hacca mı gidemediler,
oruç mu tutamadılar, zekat mı veremediler? Hayır. Ama camiye, okula, kışlaya
siyaset sokacaksınız... Gelin bu ülkeyi idare edin.
28 Şubat kararları, kesinlikle
vatandaşın dini duygularını incitmek için değil, aksine onları korumak
için alınmıştır. 28 Şubat kararları, İslam ve müslümanlıkla mücadele değil,
müslümanlık ve İslam'ın kullanılmamasıdır. 28 Şubat kararlarına direnilseydi
acaba ne olurdu? Kimse itiraz etmedi zaten. Yani MGK‘nın içinde kimse itiraz
etmedi. Ama daha sonra itiraz etmiş gibi göründü. Orada o kurulun içinde
herkesin imzası vardır.
Düşünce
özgürlüğü konusunda ne düşünüyorsunuz?
Türkiye'nin bölünmez bütünlüğüne
tasallut etmişlerse, yani bölünmez bütünlüğüne karşı çıkmışlarsa ve binlerce
yıldır beraber yaşayan bu insanları bölmek istemişlerse -ki bu Türkiye’de
oldu- inançlarından dolayı insanları öldürmüşlerse -ki Hizbullh odur- veya
Türkiye Cumhuriyeti devletini bölmek için birtakım cinayetler işlemişlerse
ve bunların işlenmesine katkıda bulunmuşlarsa, bunları desteklemişlerse,
bunu fikir suçu saymak mümkün değildir. Dünyanın hiçbir yerinde bu fikir
suçu sayılmaz. Bu doğrudan doğruya cinayete işttraktir.
Dünyanın hiçbir ülkesinde,
Avrupa dahil, herkesin düşündüğünü istediği gibi yayması hakkı yoktur.
Hürriyetler başka birinin hürriyetine vardığı zaman, sınıra varmıştır.
Yani elinizi uzattığınız zaman başka birinin burnuna değiyorsa, sınıra
varmışsınızdır. İnsan Hakları Beyannamesi ‘nin 29 maddesi temel hak ve
hürriyetlerdir. 30. maddesi, bu hak ve hürriyetlerin bunları tahrip için
kullanılamayacağını içerir. Öyleyse, düşünce ve hürriyetin de bir sınırı
vardır. ABD’de de "yakın ve kesin" tehlikeden bahseder. Yani, eğer bu düşünceyi
yayma meselesinde yakın ve kesin tehlike varsa ona sınır var. Yani, sonsuz
düşünce ve hürriyet diye bir olay dünyada yok. Ülkemizde yakın ve kesin
tehlike çizgisini çizmekte bazı sıkıntılarımız var. Yani, bu çizgiyi nasıl
çizelim? Bu da zaten Parlameto’da tartışılıyor.
Konuyla ilgili ana sayfadaki fotoğraf, Radikal Gazetesi'nden alınmıştır.
(20.3.2000)
  |