UĞUR
MUMCU'YA SAYGI İLE... |
UNUTMADIK!
Gazeteci
yazar Uğur Mumcu'nun, bombalı saldırı sonucu öldürülmesinin 7. yılı.
Mumcu
ile ilgili olarak 24 Ocak 2000 tarihli gazetelerde yer alan haber ve yazılar
şöyle:
24 Ocak 1993'te
bombalı bir saldırıyla yitirdiğimiz yazarımız Uğur Mumcu'yu sevgi ve özlemle
anıyoruz
Sözler tutulmadı
* 7 yılda 8 hükümet, 5 başbakan,
10 içişleri, 9 adalet bakanı, 5 savcı değişti, cinayet hâlâ meçhul. TBMM
Uğur Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu'nun soruşturmayı savsaklayanlar
hakkında yaptığı suç duyurusu sonuçsuz kaldı. Failleri bulunamayan Mumcu'nun
acısına Kışlalı'nın acısı eklendi.
ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) -
Gazetemiz yazarı Uğur Mumcu 'nun katledilmesinin üzerinden geçen 7 yılda
görev yapan 8 hükümet, 5 başbakan, 10 içişleri, 9 adalet bakanı, 5 savcı
cinayeti aydınlatamadı. Suikastın gerçekleştirildiği 24 Ocak 1993'te devleti
yöneten dönemin Başbakanı Süleyman Demirel , Başbakan Yardımcısı Erdal
İnönü ile İçişleri Bakanı İsmet Sezgin 'in verdiği ''namus sözleri ve onur
borçları'' yerine getirilmedi.
24 Ocak 1993'te, arabasının
vites kutusuyla bağlantısı kurulan ve infilak gücü yüksek C-4 plastik patlayıcısından
oluşan harekete duyarlı bombanın patlaması üzerine Mumcu yaşamını yitirdi.
Geçen hafta içinde Tokat'ın
Erbaa ilçesinde ihbar üzerine yapılan operasyonda, çok sayıda plastik patlayıcı,
saniyeli fitil, fünye ve tuzaklama sistemleri ele geçirilirken Mumcu suikastıyla
ilişkisi bulunamadı.
Suikast sonucu katledilen
gazetemiz yazarı Uğur Mumcu cinayetinin aydınlatılması konusunda kayda
değer bir gelişme sağlanamadı. Cinayetin ardından başlatılan soruşturmada
bugüne kadarki tek gelişme, komisyona verdiği ifadede suikasta katıldığını
itiraf eden ve kod adını ''Acar'' olarak açıklayan Abdullah Argun Çetin
hakkında Ankara 1 No'lu DGM'de açılan dava oldu. Çetin'in akli dengesinin
yerinde olup olmadığının belirlenmesi amacıyla adli tıpla mahkeme arasında
yoğun bir yazışma trafiği yaşandı. Adli Tıp Kurumu Başkanlığı'nın mahkemeye
geçen hafta gönderdiği raporda, ''sanığın suç sırasında ve halen ceza ehliyetini
etkileyecek herhangi bir akıl hastalığı veya akıl zayıflığı bulunmadığı,
ceza ehliyetinin tam olduğu'' belirtildi.
Çetin, ilk duruşmasında Pişmanlık
Yasası'nın yürürlüğe girmesi durumunda önemli açıklamalarda bulunacağını
söyledi. Ancak geçen hafta yapılan oturumda Çetin, yasadan yararlanmak
istemediğini belirterek ifadesini değiştirdi.
DGM Savcısı Hamza Keleş ,
sanığın bomba eğitimi alıp almadığı konusunda iki ayrı rapor hazırlayan
bilirkişinin dışında, Jandarma Genel Komutanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nde
bomba uzmanı iki kişiden oluşan bilirkişilere, ''cıvalı fünyenin olayda
kullanılıp kullanılmayacağı, böyle bir olayda bu fünyelerin ateşleyici
olup olmadığı'' konusunda rapor hazırlatılmasını istedi. Mahkeme başkanı
da bilirkişi sayısının en az 3 kişi olmasına karar vererek duruşmayı erteledi.
Failler 84 aydır meçhul
Mumcu'nun katledilmesinin ardından
geçen 7 yılda 8 hükümet, 5 başbakan, 10 içişleri, 9 adalet bakanı, 5 savcı
değişti. TBMM'de 3 komisyon suikast üzerinde çalıştı, ancak komisyon raporlarındaki
öneriler göz ardı edildi. Mumcu'nun katledilmesinin ardından hükümet yetkilileri,
''faillerin bulunmasının onur sorunu, cinayeti aydınlatmanın namus borcu''
olduğunu söylediler, ancak suikastın 7. yılında da devlet ''namus borcunu''
ödemedi.
Dönemin İçişleri Bakanı İsmet
Sezgin , suikasttan 2 ay sonra yaptığı açıklamada, İrfan Çağrıcı, Şefik
Polat, Ekrem Baytap, Zübeyir Gümüş, Abdullah Yiğit ve Abdullah Çiftçi 'nin
yakalanması durumunda cinayetin aydınlatılabileceğini açıkladı. Ekrem Baytap
cinayetten 10 ay sonra gözaltına alınmasına karşın ifade vermedi. Baytap
ile aynı operasyonda yakalanan şeriatçı terör örgütü İHÖ elemanları Ayhan
Usta ile Mehmet Zeki Yıldırım 'ın suikastan 6 gün önce İstanbul'dan Ankara'ya
getirildikleri otomobili teslim alan Zeki Deniz 'e emniyet tarafından otomobillerle
ilgili soru sorulmadığı saptandı.
İHÖ militanlarından Kudbettin
Gök , İstanbul Emniyet Müdürlüğü tarafından ''tahrif edilen tutanaklar
esas alınarak'' hazırlanan fezlekeye göre cinayetten bir gün önce 23 Ocak
1993'te gözaltına alındı. Tanık anlatımları ise emniyet fezlekesinin tersine
Gök'ün 23 Ocak'ta Ankara'da olduğu yönünde gelişti.
Emniyet fezlekesine göre,
İHÖ elemanları Mehmet Ali Şeker, Abdülaziz Ocakhanoğlu, Mehmet Şah Çınar,
Mehmet Candirek, Yusuf Altun , aynı gün 23 Ocak 1993'te öğle saatlerinde
Ayhan Usta, Serdar Altun, Fahrettin Baytap ve Adnan Günaydın akşam saatlerinde
gözaltına alındı. 19. yasama döneminde kurulan TBMM Faili Meçhul Siyasi
Cinayetler Araştırma Komisyonu'nca hazırlanan raporda, İHÖ militanlarının
emniyette yapılan tutanak tahrifatı nedeniyle Mumcu suikastı ile ilgili
olarak sorgulanmaktan kurtarıldıkları kaydedildi.
Raporda, 23 Ocak 1993'te
yapılan bir operasyon sırasında tutulan tutanakta ''23 Ocak 1993'' olarak
kaydedilen tarihin aslında cinayetten 3 gün sonraya rastlayan ''27 Ocak
1993'' olduğu saptamasına yer verildi.
Suikastın diğer bir kilit
ismi olarak açıklanan İHÖ'nun ''genel emiri'' Mustafa Kayacan takma adlı
İrfan Çağrıcı'nın yakalanması da soruşturmadaki kilitlenmeyi çözmedi. Çağrıcı,
hakkındaki iddiaları reddetti.
Soruşturmayı ilk aşamada
savcı olarak yürüten Ülkü Coşkun , ''Bu olayı devlet yapmıştır, siyasi
iktidar isterse iş çözülür'' yolundaki sözleri üzerine uğradığı soruşturma
sonucunda Adelet Bakanlığı'nın istemine karşın cezalandırılmadı.
Ankara 4. İdare Mahkemesi,
Mumcu ailesinin, İçişleri Bakanlığı'na suikastta ''ağır hizmet kusuru''
bulunduğu gerekçesiyle açtığı maddi ve manevi tazminat davasında bakanlığı
5 milyar 55 milyon lira manevi tazminat ödemeye mahkûm etti.
TBMM'de kurulan Uğur Mumcu
Cinayetini Araştırma Komisyonu, suikastın soruşturulması konusunda önemli
bulgulara ulaştı. Soruşturmayı savsaklayanlar hakkında komisyonun yaptığı
suç duyurusu sonuçsuz bırakıldı. Komisyon üyelerinden, eski CHP Ankara
Milletvekili Eşref Erdem, suikastın aydınlatılmasını devlet içindeki kimi
güçlerin engellediğini, bu engellerin ortadan kaldırılması durumunda katillerin
yakalanabileceğini ve suikastın aydınlatılabileceğini söyledi.
Cinayetin işlendiği tarihin
öncesi ve sonrasında birçok ihmal ve savsaklamaya dikkat çeken Erdem şunları
söyledi:
''Yazdığı yazılar nedeniyle
hedefte olmasına ve tehdit almasına karşın korunmadı. Soruşturmaya ışık
tutabilecek bulgulara ulaşılmasını sağlayabilecek çalışma odası, bant ve
bilgisayar disketleri incelenmedi. Evi ve gazetedeki telefonlarının ölümünden
2-3 ay önceki süreyi kapsayacak şekilde kimler tarafından arandığı belirlenmedi.
Suikast öncesi ve sonrasında istihbarat zaafiyeti yaşandı.''
Erdem, komisyon üyesi olduğu
dönemde, dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz 'ın yanıtlaması istemiyle verdiği
soru önergesinde, Mumcu'yu koruma konusunda gerekli önlemleri almayan Ankara
Valisi Erdoğan Şahinoğlu , soruşturmayı savsaklayan ve görev kusuru olan
Ankara DGM Başsavcısı Nusret Demiral , savcı Ülkü coşkun ile Edirne Valisi
Mehmet Canseven hakkında soruşturma yürütülüp yürütülmediğini sorduğunu,
ancak yalnızca ''yürütülüyor'' diye geçiştirme yanıt aldığını anımsattı.
'Katilleri koruyanlar devlette'
Erdem, cinayetin üzerinden 7
yıl geçmesine karşın faillerin bulunamamasının tek nedenini ''Devlet içinde
çöreklenmiş kimi görevlilere'' bağladı. Devlet içindeki bu güç odaklarınca
katillerin korunup kollanmaması durumunda yakalanabileceğini ve suikastın
aydınlatılabileceğini belirten Erdem, sorunun devlet içindeki güçlerden
kaynaklandığını vurguladı. Uzun yıllar yok denilmesine karşın Batman'daki
Hizbullah kampının ortaya çıkarıldığını anımsatan Erdem, Mumcu suikastında
da aynı şeyin söz konusu olabileceğini, himaye edilmemiş olsalar yakalanabileceklerini
kaydetti.
8 hükümet çözemedi
Süleyman Demirel 'in başbakanlığı
döneminde 24 Ocak 1993'te meydana gelen suikastın ardından kurulan hükümetlerde
Başbakan ve İçişleri ve Adalet Bakanı olarak görev yapan siyasetçiler şöyle:
49. hükümet: Başbakan
Süleyman Demirel (30 Kasım 1991-5 Temmuz 1993)
İçişleri Bakanı İsmet Sezgin
, Adalet Bakanı Seyfi Oktay .
50. hükümet: Başbakan
Tansu Çiller (5 Temmuz 1993-2 Ekim 1995)
İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu,
Nahit Menteşe. Adalet Bakanı Seyfi Oktay, Mehmet Moğoltay .
51. Hükümet: Başbakan
Tansu Çiller (2 Ekim 1995-30 Ekim 1995)
İçişleri Bakanı Nahit Menteşe,
Adalet Bakanı Bekir Sami Daçe .
52. hükümet: Başbakan
Tansu Çiller (30 Ekim 1995-6 Mart 1996)
İçişleri Bakanı Teoman Ünüsan,
Adalet Bakanı Firuz Çilingiroğlu .
53. hükümet: Başbakan
Mesut Yılmaz (6 Mart 1996-28 Haziran 1996)
İçişleri Bakanı Ülkü Güney,
Adalet Bakanı Mehmet Ağar .
54. hükümet: Başbakan
Necmettin Erbakan (28 Haziran 1996-30 Haziran 1997).
İçişleri Bakanı Meral Akşener,
Adalet Bakanı Şevket Kazan .
55. hükümet: Başbakan
Mesut Yılmaz (30 Haziran 1997-11 Ocak 1999)
İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu,
Kutlu Aktaş . Adalet Bakanı Oltan Sungurlu, Hasan Denizkurdu .
56. hükümet: Başbakan
Bülent Ecevit (11 Ocak 1999-28 Mayıs 1999)
İçişleri Bakanı Kutlu Aktaş.
Adalet Bakan Bakanı Hasan Denizkurdu.
57. hükümet: Başbakan
Bülent Ecevit (28 Mayıs 1999-).
İçişleri Bakanı Sadettin
Tantan . Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk.
GÖZLEM
UĞUR MUMCU 26 Eylül 1992
Hizbulkontra!
Son günlerde Güneydoğu'da
işlenen cinayetlerin arkasında kimler var? Bir sava göre ''Hizbullah''.
Bu savın sahipleri, Hizbullah
örgütünün devlet tarafından desteklendiğini, bu cinayetlerin ''Kontrgerilla''
örgütünce planlandığını, ''Hizbullah'' adlı İslamcı örgütün bu amaçla kullanıldığını
da ileri sürüp, bu örgüte ''Hizbulkontra'' adını takıyorlar.
''Hizbullah'' Şii kökenli
bir terör örgütüdür. Sözcük anlamıyla ''Allah'ın Partisi'' demektir.
''Hizbullah'' , 1973 yılında
İran'ın Kum kentinde Muhammed Gaffari tarafından kuruldu. Gaffari, Şah
rejimi tarafından tutuklandı ve cezaevinde öldürüldü. Örgüt, Humeyni 'nin
iktidara gelmesinden sonra Muhammed Gaffari'nin oğlu Hadi Gaffari tarafından
yaşatıldı.
''Hizbullah'' , İran'da İslam
Cumhuriyeti kurulduktan sonra kısa sürede 75 silahlı militana sahip bir
örgüt haline geldi.
Aynı amaçlı bir başka örgüt
''Amal'' örgütüdür. Şii liderlerinden İmam Musa Sadr 'ın 1975 yılında Güney
Lübnan'da kurduğu ''Amal'' örgütü, 1978 yılında Musa Sadr'ın Libya'da öldürülmesinden
sonra ikiye ayrılmış, ''Amal'' örgütü Nebih Berri tarafından temsil edilirken,
Hüseyin Musavi liderliğindeki ''İslami Amal'' Bekaa Vadisi'nde örgütlenmeye
başlamıştı.
İktidara geldikten sonra
komşu İslam ülkelerine ''devrim ihraç'' etmek isteyen Tahran rejimi, bir
yandan büyük çaplı bir propaganda çalışmasına girişirken bir yandan da
İran İslam Cumhuriyeti'nin emrindeki ''Hizbullah'' eliyle Ortadoğu ülkeleri
ile Avrupa ve Türkiye'de Şah yanlılarına karşı eylemler düzenlemeye başlamıştı.
İran rejimi, ilk aşamada
Irak'a ve daha sonra Türkiye'ye de devrim ihraç etmek istiyordu. Asıl amacı
da Irak ve İran'daki Kürtleri denetimi altında tutmaktı.
Hizbullah, Türkiye'deki Kürtleri
etkilemeye çalışıyordu.
Tahran'da ''Vezaret-i İrşadi
İslami'' tarafından hazırlanan ''Kürdistan, Emperyalizm ve Bağımlı Gruplar''
başlıklı kitap Türkçe olarak yayımlandı.
Hizbullah ve öteki Şii örgütleri,
Türkiye'de de örgütlendiler.
Güneydoğu'daki ''Hizbullah''
adlı örgüt, bu Şii örgütlerinin Türkiye'deki uzantısıdır.
Güneydoğu'daki Hizbullah,
İslamcı Kürtlerden oluşur. ''Hizbullah'' ve ''Amal'' örgütleri ile aynı
yolu izler, aynı yöntemleri kullanır.
PKK ise Marksist-Leninist
ideolojiye dayandığını ileri sürer.
İslamcılıkla Marksist-Leninistlik
nasıl bağdaşır?
Tabii ki bağdaşmaz.
PKK 15-26 Temmuz 1981 tarihleri
arasında topladığı 1. Kongre'ye sunduğu raporda Marksist-Leninist ideolojiyi
benimsediğini ve bu bağlamda şu stratejiyi uyguladığını açıklamıştı:
- Orta-Kuzey-Batı Kürdistan
Devrimi proletarya önderliğindeki bir Milli Demokratik Devrim'dir. (Politik
Rapor Weşanen Serxwebun, 1982, Köln, s: 92 ve 147)
1988 yılından sonra Tahran
rejiminin PKK'ya Kuzey İran'da kamp yerleri vermesi üzerine PKK lideri
Abdullah Öcalan , İran İslam Devrimi'ni öven demeçler vermeye başladı:
- Çünkü İran devrimi İslamı
ilerici temelde kullanmış veya değerlendirmiş, devrimci ve antiemperyalist
özünü ortaya çıkarabilmiş ve büyük etkinlik sağlamıştır. (Serxwebun, Kasım
1990, s: 19)
Öcalan, Almanya'da yayımlanan
''Din Sorununa Devrimci Yaklaşım'' adlı kitapta da şu görüşleri savundu:
- Bir İran deneyiminde olduğu
gibi anti-emperyalist, radikal çıkış örneklerinden yararlanarak, bunların
olumlu yönlerini kendi koşullarımıza göre değerlendirerek ve daha olumlu
bir karşılık vererek sonuç alabiliriz. (Din Sorununa Devrimci Yaklaşım,
Weşanen Serxwebun, 1991, Köln, 119)
Marksist-Leninist olduğunu
ileri süren PKK'nın din silahına el atması ters tepki yaratmış ve PKK'nın
bu yeni stratejisi herhalde ''Hizbullah'' örgütünü ve İslamcı Kürtleri
harekete geçirmiştir.
''Kürt Hizbullahı'' özellikle
son bir yıldır PKK'ya karşı saldırılar düzenliyor.
Bu saldırılar, devlet içindeki
örgütler, örneğin ''Kontrgerilla'' olarak bilinen eski adı ''Özel Harp
Dairesi'' tarafından destekleniyor mu?
Bunu, bugün için bilmeye
ve yazılı belgeye dayanarak kanıtlamaya olanak yoktur.
Bazı devlet görevlileri ile
bu tür örgütler arasında hiyerarşik düzen içinde ve emir- komuta ile değil,
12 Eylül öncesinde kanıtlandığı gibi bireysel ilişkiler de kurulabilir.
12 Eylül öncesinde kurulan
bu ilişkilerin bir kısmı yazılı belgelere dayanılarak kanıtlanmış ve ilişkiler
bu köşede yayımlanmıştı. Ancak bu ilişkilerin devletin hangi tepe noktasına
kadar ulaştığı ise bir türlü anlaşılamamıştı.
Bugün, hükümetin başta Musa
Anter cinayeti olmak üzere bölgede işlenen bütün cinayetleri tek tek aydınlatması
gerekir.
Bu cinayetler aydınlanmaz
ve bu saldırılar da böyle sürüp giderse devlet, haklı ya da haksız, yanlış
ya da doğru bu tür suçlamalardan kurtulamaz.
CUMHURİYET
GAZETESİ'NİN
BAŞYAZISI
7'nci Yıl...
Uğur Mumcu' yu yedi yıl önce
bugün yitirdik; zamanın ne kadar hızla geçtiğine şaşarak, arkadaşımızı
özlemle anıyoruz.
Aradan geçen yedi yılda ne
yazık ki Mumcu'nun katili ya da katilleri bulunamadı; üstelik yeni faili
meçhul cinayetler işlendi.
Üç ay önce yazarımız Ahmet
Taner Kışlalı' nın Uğur'a benzer biçimde bombalı bir suikasta kurban gitmesi,
bizi yeniden acılara boğdu.
**
Mumcu'nun öldürülmesinden
bu yana geçen yedi yıl, ülkemiz hesabına karanlık olaylarla dolu bir takvim
oluşturuyor.
Oysa aydınlığa her zamankinden
daha çok gerek var. Türkiye, önünü görebilmek için karanlığa yuvalanmış
ölüm örgütlerini ortaya çıkarmak, alçakça cinayetlerin faillerini bulmak
zorundadır; bu yolda atılan adımları kamuoyu desteklemektedir.
Son günlerde sergilenen Hizbullah
örgütünün vahşeti, toplumu büsbütün irkiltmiş, dehşete düşürmüştür.
Hizbullah'a terör örgütü
demeye de insanın dili varmıyor; ortaçağ karanlığının günümüzdeki ölüm,
işkence ve engizisyon çarkı, Türkiye'nin nerelere geldiğini ve hangi tehlikeler
karşısında bulunduğunu açıkça gösteriyor.
Uğur Mumcu bu tehlikeleri
yedi yıl öncesinden haber vererek toplumu uyarmış, gazetecilik görevini
tam anlamında yapmıştı.
**
Uğur Mumcu'yu öldüren cinayetin
üzerine kapatılan örtü kaldırılmadan, geleceğe güvenle bakmak olanaksızdır.
Çünkü bu cinayet tek değildir;
geçmişten geleceğe uzanan bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı öldürümlerin
en çarpıcı olanıdır; hiç kimse Mumcu ile Kışlalı suikastları arasında bir
bağ olmadığını söyleyemez; yarın öbür gün bu yolda yeni kanlı olayların
yaşanmayacağını ileri süremez.
Soru:
Ülkemizi bir vakitler yöneten
egemen güçler katillerle şu ya da bu biçimde işbirliği içinde olmasalardı,
bunca cinayetin failleri meçhul kalabilir miydi?..
Dileriz ki ülkemiz 28 Şubat'la
girdiği yeni dönemde bir çözüme ulaşsın; geçmişin faili meçhul cinayetlerini
aydınlatarak hukuk devletine doğru yürüdüğümüzü iç ve dış dünyadaki kamuoyu
karşısında kanıtlasın!..
CUMHURİYET
Uğur Mumcu Araştırma
Komisyonu Başkanı Ersönmez Yarbay'dan suçlama
'Deliller karartılmış'
'Soruşturma savsaklandı'
'Devlet töhmet altında' Gazetemiz
yazarı Uğur Mumcu cinayetini araştırmak üzere TBMM'de geçen dönem kurulan
araştırma komisyonunun başkanlığını yapan Ersönmez Yarbay, cinayetle ilgili
soruşturmanın savsaklandığı ve delillerin karartıldığı sonucuna vardıklarını
söyledi. FP'li eski milletvekili Yarbay, ''Bütün devlet kurumları ve o
dönemden bugüne görev yapan hükümetler töhmet altında'' dedi. Yarbay, komisyonun
elde ettiği bilgiler ışığında bazı kamu görevlileri hakkında suç duyurusunda
bulunduklarına, ancak hiçbir işlem yapılmadığına dikkat çekti.
Suç duyuruları dikkate alınmadı
Yarbay, hazırladıkları raporun hiçbir kurum tarafından dikkate alınmadığını
söyledi. Komisyon çalışmaları sırasında ve sonrasında ortaya çıkan pek
çok sorunun yanıtsız kaldığını belirten Yarbay, bütün komisyon üyelerinin
soruşturmanın savsaklandığı noktasında görüş birliğine vardıklarını anımsattı.Yarbay,
içişleri ve milli savunma bakanlıkları ile Başbakanlık'ta görev yapmış
olan bazı kişiler hakkında suç duyurusunda bulunduklarını, ancak bugüne
kadar hiçbir işlem yapılmadığını kaydetti.
SEBAHAT KARAKOYUN
ANKARA - Gazetemiz yazarı
Uğur Mumcu 'ya yönelik suikastı araştırmak üzere TBMM'de geçen dönem kurulan
araştırma komisyonunun başkanlığını yapan Ersönmez Yarbay , cinayetle ilgili
soruşturmanın savsaklandığı ve delillerin karartıldığı sonucuna vardıklarını
söyledi. Yarbay, ''Bütün devlet kurumları ve o dönemden bugüne görev yapan
hükümetler töhmet altında'' dedi.
Eski FP milletvekili ve Uğur
Mumcu Cinayetini Araştırma Komisyonu Başkanı Ersönmez Yarbay, hazırladıkları
raporun hiçbir kurum tarafından dikkate alınmadığını söyledi. Komisyon
çalışmaları sırasında ve sonrasında ortaya çıkan pek çok soru işaretinin
yanıtsız kaldığını belirten Yarbay, bütün komisyon üyelerinin soruşturmanın
savsaklandığı noktasında görüş birliğine vardıklarını anımsattı. İçişleri
ve milli savunma bakanlıkları ile Başbakanlık'ta görev yapmış olan bazı
kişiler hakkında suç duyurusunda bulunduklarını, ancak bugüne kadar hiçbir
işlem yapılmadığını kaydeden Yarbay, ''Ben o dönemde bu cinayetle ilgili
olarak soruşturma komisyonuna gerek olmadığı tezini savunmuştum. Ancak
şimdi daha geniş yetkilere sahip olacağı için mutlaka bir soruşturma komisyonu
kurulması gerektiğini düşünüyorum'' dedi.
Cinayetin ardından yürütülen
soruşturmanın savsaklandığı ve delillerin karartıldığını savunan Yarbay,
''Böyle bir olayın ardından ilk incelemenin telefon kayıtlarından başlatılması
gerekirken bu yapılmamış. Daha sonra girişimde bulunulduğunda Telekom,
kayıtların yalnızca 6 ay saklandığını ve daha sonra imha edildiğini bildirmiş
. Olayın en yakın tanıklarından birisi olan Mumcu'nun eşinin ifadesi 35-40
gün sonra alınmıştır. Evin yakınında 24 saat açık bir taksi durağı var.
Durakta görev yapan şoförlerin ifadeleri de 3-4 gün sonra alınmış'' diye
konuştu.
Yarbay, Mumcu cinayetinin
aydınlatılamamış olmasından, tüm siyasi parti liderlerinin sorumluluğu
bulunduğunu savundu.
Terör, 10 yılda 7 aydını
katletti
ANKARA (Cumhuriyet Bürosu)
- Terör örgütleri son 10 yılda 7 aydını katletti. Faili meçhul suikastlar
sonucu yaşamını yitiren gazeteci-yazar Çetin Emeç ile yazar Turan Dursun
'u, İran istihbaratının Türkiye'de kurduğu karşı istihbarat örgütü İslami
Hareket Örgütü'nün (İHÖ) öldürdüğünün belirlenmesine karşın katillerin
yakalanmasında bir aşama kaydedilemedi. Milli petrol davasının savunucularından,
ADD'nin Kurucu Genel Başkanı Prof. Dr. Muammer Aksoy 'un 1990 yılında katledilmesinin
ardından, 6 aydın daha terörist saldırılar sonucu yaşamını yitirdi. 1990
yılından bugüne kadar cinayetlerle düşünceleri susturulmaya çalışılan gazeteci
aydınlar şöyle:
Prof. Muammer Aksoy:
31 Ocak 1990 tarihinde Bahçelievler semtindeki evine girerken teröristlerin
açtıkları ateş sonucu yaşamını yitirdi. Eylemi İslami Hareket ve İslami
İntikam adlı, o güne kadar adları duyulmamış örgütler üstlendi.
Çetin Emeç: Hürriyet
Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni. 7 Mart 1990 tarihinde İstanbul'un Kadıköy
semtinde oturduğu apartmanın önünde 2 teröristin saldırısı sonucu, şoförü
Sinan Ercan ile birlikte yaşamını yitirdi.
Turan Dursun : 4 Eylül
1990 tarihinde İstanbul-Üsküdar Koşuyolu Tophane Caddesi üzerinde teröristlerin
saldırısı sonucu öldürüldü. 1996 yılında İstanbul'da İslami Hareket Örgütü'ne
yönelik operasyonlar sonucunda eylemi bu örgütün işlediği ortaya çıkarıldı.
Doç. Bahriye Üçok :
6 Ekim 1990 tarihinde Ankara Gaziosmanpaşa semtindeki evine kargoyla gönderilen
bombalı bir paketi açması üzerine meydana gelen patlama sonucunda yaşamını
yitirdi.
Musa Anter : Özgür
Gündem gazetesi yazarı, 1992'de Diyarbakır'da öldürüldü.
Onat Kutlar : 30 Aralık
1994'te gittiği The Marmara Oteli'nin girişindeki kafede otururken terör
örgütü üyelerince buraya daha önceden yerleştirilen bombanın patlaması
sonucu yaşamını yitirdi. Aynı saldırıda Yasemin Cebenoyan adlı bir yurttaş
da yaşamını yitirdi.
Prof. Ahmet Taner Kışlalı
: 21 Ekim 1999'da arabasına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu
yaşamını yitirdi.
24 Ocak ve Uğur Mumcu
Prof. Dr. R. Kâzım TÜRKERAÜ
Tıp Fak. Em. Öğr. Üy., ADD ve TÜBA Üyesi, YÖK Baş. Danışmanı
İğrenç, planlı düzenlenmiş (organize)
bir suikast ile genç yaşta aramızdan ayrılan Uğur Mumcu 'nun şehit olması
üzerinden tam 7 yıl geçti. Zamanın yetkilileri bu menfur cinayetin kısa
zamanda aydınlatılacağına ilişkin namus sözü vermişlerdi. Ne var ki şu
ana kadar bu cinayeti planlayanlar ve bizzat işleyenler hakkında en ufak
bir ipucu elde edilmiş değildir.
Her yıldönümünde çok sayıda
vatandaşın, kendi adı ile anılan sokakta toplanıp Uğur Mumcu için acılarını
tazeleyerek gözyaşı akıtmaları, üzerinde dikkatle durulması gereken bir
konudur.
O, milyonları peşinde sürükleyen
bir liderdir. Uğur'a bu sıfatı vermemizin haklı nedenleri vardır. O, dürüst,
yürekli, Atatürk ilke ve devrimleri ve laik cumhuriyetin yılmaz savunucusu,
bir cumhuriyet çocuğuydu. Uğur, yüce Atatürk'ün Türk gençliğine öğütlerini
yılmadan ve kimseden çekinmeden gerçekleştirmeye çalışmıştır. Kalemini
kimsenin hatırı için kullanmamış, sadece nesnel (objektif) belgeleri inceleyerek
yazmış, halkı ve özellikle ülkemizi yöneten yetkilileri uyarmış ve bu görevini
büyük bir başarı ile yaşamının sonuna değin sürdürmüştür. Türkiye'nin sosyal
ve siyasal durumunu onun kadar başarı ile değerlendiren bir başka araştırıcı
kolay kolay yetiştirilemez. Kitapları ve köşe yazıları ile ülke gerçeklerini,
bugünkü durumunu yıllar öncesinde dile getirmiştir. Böylesi başarılarla
dolu yaşamı onu halk nazarında bir kahraman yapmıştır. Tüm bu niteliklerine
bir de dürüstlüğü ve gözüpekliği eklenince, bir lider olmuştur.
Ülkemize yaptığı hizmetler
dikkate alındığında yıllar geçtikçe Uğur ile ilgili iki olayı yadırgamaktayım.
Bunlardan biri, henüz bu korkunç cinayeti işleyen ya da işletenler hakkında
en ufak bir gelişme olmaması; ikincisi ise hiçbir yetkilinin 24 Ocak'larda
onun adını ağızlarına almamaları, bu büyük Atatürk evladını birkaç sözcükle
anmamalarıdır.
Yetkililer, bu ülkenin daha
kaç evladını bu şekilde yitirmesine seyirci kalacaklar? Siyasiler için
24 Ocak, dillerden düşüremedikleri bir seri ekonomik kararların alındığı,
ülke ekonomisi açısından pek de önemli bir tarihtir. Oysa bir kısım yetkilinin
ve medyanın, ülkenin tanınmış ekonomistlerinin görüşlerine göre bu ''paket''
pek başarılı olmamıştır. Uğur Mumcu'nun bu ülkeye yaptığı hizmetler dikkate
alınarak hiç olmazsa 24 Ocak'larda bu tarihi, başarısız olan ekonomik kararların
alındığı gün olarak anarken, yetkililerin ülkemiz için yeri doldurulmaz
bir aydınının menfur bir suikasta kurban gittiğini ve onun ülkemiz için
yaptığı hizmetleri hatırlamalarını beklemek milyonlarca insanın hakkıdır.
Sevgili Uğur, seni aramızdan
genç yaşında alan sürüngenlerin bir gün yakayı ele vereceklerine inanmak
istiyorum. Senin ve senden önce ve sonra faili meçhul suikastlara kurban
giden dostların dosyalarının faili meçhuller arasında durmasına gönlüm
razı
olmuyor.
Her geçen gün seni daha fazla
özlüyorum.
ANKARA PAZARI - YAKUP
KEPENEK
Bugün '24 Ocak'
Bugün 24 Ocak; ünlü kararların
20. yıldönümüdür. 24 Ocak 1980'de başlayan uygulamalarla Türkiye, ekonomik,
siyasal ve toplumsal olarak çok büyük bir değişikliğe sürüklendi; yepyeni
bir yola sokuldu.
24 Ocak sürecini nesnel bir
biçimde değerlendirme olanağı var mı? Kanımızca olmalı.
***
24 Ocak; ekonomide, özetle,
piyasa serbestisinin egemen olmasını öngörüyordu. Devlet, üretim sektörlerine
yatırım yapmamalı; elindeki sanayi girişimlerini özelleştirme ile elden
çıkarmalı; ekonomi dış rekabete açılmalı ve yatırımları özel sektör yapmalıydı.
24 Ocak, özellikle iki konuda, döviz kuru ve faiz oranı konularında fiyatların
serbest piyasa koşullarında oluşmasını amaçlıyordu.
24 Ocak'ın hemen öncesinde
1979 sonunda döviz kuruna göre bir doların fiyatı 35 liraydı; yıllık enflasyon
oranı yüzde 65.5'ti ve dış borçlar 16 milyar dolar dolayındaydı. Dolaşımdaki
para miktarı da 200 milyar lira dolayındaydı. Bu sayılar, yirmi yıl sonra
yani bugün sırasıyla şöyledir: Bir dolar 550 bin TL, enflasyon oranı yıllık
yüzde 68.8 ve dış borçlar 100 milyar dolar. Dolaşımdaki para da iki katrilyon
lira dolayındadır.
Parasal açıdan 24 Ocak'ın
sağladığı olumlu sonuç, ekonominin en azından şimdilik döviz sıkıntısı
çekmemesidir. Bunu sağlayan da önceleri hayali ağırlıklı dışsatıma verilen
olağanüstü parasal desteklerdi; sonraları da yüzde 40'lara ulaşan reel
faiz için ülkeye gelen yabancı sıcak paradır. Ekonominin yönetimi tümüyle
IMF'ye bırakılmıştır. 1980 öncesinin tersine ekonominin büyümesinden korkan
bir anlayış egemen olmuştur. Ekonomik büyüme oranının aşırı inişli-çıkışlı
eğilimlerinden de kolayca görülebileceği gibi, ekonominin temeli olan tarım,
madencilik ve sanayi gibi üretim kimi hizmet sektörleri, istikrarlı ya
da kararlı bir gelişmeden çok uzaktır. Ulusal gelirden tasarruflara ve
buradan sabit sermaye yatırımlarına ayrılan pay artmamaktadır. Toplam vergilerin
içinde en haksız vergi türü olan dolaylı vergilerin payı arttırılmış, bütçenin
yarıya yakını faiz ödemelerine ayrılır olmuştur; tarım sahipsiz bırakılmış;
kamu ekonomik kuruluşları çökertilmiş ve özelleştirme yağmalamaya dönüştürülmüştür.
Yoksulluk ve işsizlik artmıştır. En yüksek ve düşük gelirler arasındaki
açıklık uçuruma dönüşmüştür .
***
24 Ocak'ın bir de siyasal
boyutu var. 24 Ocak'ın siyasal tamamlayıcısı 12 Eylül 1980 sonrasının baskıcı
karanlığıdır. Baskıcı anayasası ve öbür yasaları; zorunlu din dersleri;
dinci ve ırkçı terörü beslemesi; düşünceleri nedeniyle insanları öldürmeleri
ve hapisleri; siyasal partiler, sendikalar ve dernekler üzerindeki yumruğu
ve nedensiz işten çıkarmalarıyla 12 Eylül karanlığı, 24 Ocak'ın bağlı siyasal
ikizidir; 12 Eylül olmasaydı 24 Ocak bu ölçüde yıkıcı olmazdı.
***
Bunlar da 24 Ocak sonrasını
açıklamada yetersiz kalıyor. 24 Ocak asıl yıkımını, ekonomi ve siyaset
dışı alanlarda yaptı; toplumsal dokuyu parçaladı. Bu dönemle birlikte,
toplumsal değer ölçüleri olan, doğruluk, dürüstlük ve ahlak iyice çöktü;
tüm bu kavramlar parasallaştı . Eğitim, sağlık, sanatsal ve kültürel etkinlikler
paraya dönüştürülmekte ve yalnızca parası olanların erişebildikleri bir
duruma getirilmiş bulunmaktadır. Daha da kötüsü, parasallaşmanın azgelişmiş
beyinlere iyice kazınmasıdır .Toplumu oluşturan bireylerin birbirine güveni
kalmamış, yardımlaşma ve dayanışma duyguları yok edilmiştir.
Toplumsal dokunun parçalanması
bunlarla sınırlı kalmıyor; 1980 sonrasında kamu bürokrasisi darmadağın
edilmiş, rüşvet , yolsuzluk ve giderek hırsızlık olağan karşılanır olmuş;
Türkiye'yi düzeltmek üzere yurtdışından devşirilen prensler ya da dünyadaki
yaygın adlarıyla Şikago çocukları bu süreci daha da hızlandırmışlar ve
boyutlarını büyütmüşlerdir.
Anayasa daha demokratik bir
yapıya kavuşturulabilir, devlet yapısına etkinlik kazandırılabilir; ancak
toplumsal değerlerin yeniden egemen kılınmasının hiç de kolay olmayacağı
bilinmelidir.
***
24 Ocak bu köşeye sığdırılamayacak
ölçüde yıkımla uygulandı. Bu derece yıkıma yol açmadan uygulanamaz mıydı?
Bu soruya olumlu yanıt verilebilir. Yıllar sonra bu noktaların anımsanması
ise özellikle gerekiyor. Çünkü, toplumsal gelişme yalnız ve ancak birikimle,
bellekle ve gerektiğinde geçmişle soğukkanlı bir hesaplaşma ile sağlıklı
bir çizgide sürdürülebilinir.
***
İçinde bulunduğumuz günler,
her türlü sömürüye karşı çıkan ya da aydınlanmacı kimi düşünürlerin doğum
ya da ölüm günleriydi. Nâzım Hikmet 'in 98. doğum günüydü; Abdi İpekçi,
Muammer Aksoy, Uğur Mumcu ve Rosa Luxemburg 'un da öldürüldükleri günlerdi.
İnsanlığın onuru , 24 Ocak'ın küçüklerinin ve onların sadık izleyicilerinin
yaptıklarıyla değil, burada adı yazılanların ve benzeri insanların büyük
katkılarıyla yükseliyor.
(Cumhuriyet Gazetesi internet
sitesinden alınmıştır.)
(24.1.2000)
  |