''ÖCALAN
TARTIŞMASI'' |
4 OCAK 2000
Liderler
ve Öcalan dosyası
Öcalan'ın idam dosyası Başbakanlığa geldi.
Normal koşullarda Başbakanlıktan Meclis'e, Adalet Komisyonu'na gitmesi
gerekiyor.
Ancak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi süreci nedeniyle dosya Meclis'ten
önce liderler zirvesine, sonra da hükümete uğrayacak.
Devletin üst düzeyinin eğilimi, dosyanın Meclis'e gönderilmeden Başbakanlıkta,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı için bekletilmesi. Bu kararı önce
liderler sonra hükümet verecek.
Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Ecevit ve ANAP lideri Yılmaz, dosyanın
AİHM için bekletilmesi konusunda görüş birliği içindeler.
Tavrı merak edilen MHP lideri Bahçeli...
Dosya, liderler zirvesinde görüşülürken MHP'nin tavrı da netleşmiş olacak.
Ancak Bahçeli'ye yakın kurmaylardan gelen bilgilere göre, MHP, liderler
zirvesi için acele edilmemesini istiyor. MHP'ye göre Öcalan dosyasının
ele alınacağı zirvenin bayramdan sonra yapılması daha uygun. Bu süre içinde
parti teşkilatının nabzı tutulacak. Bu nedenle MHP zirve için süre talep
ediyor.
Nitekim, Bahçeli'nin bu süre talebi, dün Başbakan Ecevit'e iletiliyor.
Ecevit de, Yılmaz'ın da görüşünü alarak zirvenin bayramdan hemen sonra
12 Ocak Çarşamba günü toplanmasını kararlaştırıyor.
Başbakan Ecevit'e dünkü görüşmemizde MHP lideri Bahçeli'den nasıl bir tavır
beklediğini sorduk:
- Benim görüşüm belli. Ben Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının beklenmesi
gerektiğini düşünüyorum. Sayın Bahçeli'nin de görüşümüzü paylaşacağından
umutluyum.
* * *
BAŞBAKAN Ecevit ve ANAP lideri Yılmaz liderler zirvesinde MHP lideri Bahçeli'nin
dosyanın Meclis'e gönderilmesi konusunda ısrar etmeyeceği beklentisi içindeler.
Bahçeli'nin ulusal nitelikli sorunlarda devletle uyumlu olmaya özen gösterdiği,
bu nedenle taban baskısını esas alarak karar vermediğini anımsatan DSP'li
ve ANAP'lı kurmaylar, zirveden "dosyanın bekletilmesi" kararı çıkmasının
çok yüksek ihtimal olduğunu vurguluyorlar.
MHP'li kurmayların dikkat çektiği nokta ise şu:
"Bahçeli
dayatmalara karşı tavır alan bir karaktere sahiptir. Bu nedenle dosyanın
bekletilmesi talebinin bir dayatma biçiminde gündeme getirilmemesi gerekir.
MHP lideri için önemli olan böyle bir kararın Türkiye'nin çıkarlarına daha
uygun olacağı konusunda ikna edilmesidir. Bu nedenle bu kararın gerekçeleri
çok iyi ve somut biçimde kendisine anlatılmalıdır."
* * *
BİR diğer merak konusu da Genelkurmay'ın tavrı.
Başbakan Ecevit, Milli Güvenlik Kurulu zemininde askerlerin yansıttığı
havadan memnun görünüyor. Öcalan dosyası, demokratikleşme gibi konularda
askerlerin en küçük bir imada bulunmadıkları ve siyasi nitelik taşıyan
bu konuların tümüyle hükümet ve Meclis'in işi olduğu görüşünü yansıttıkları
Başbakan Ecevit tarafından da ifade ediliyor.
Öcalan dosyası konusunda, Genelkurmay Başkanı Org. Kıvrıkoğlu aynı noktada
duruyor:
"Hukuki
süreç tamamlanınca işin siyasi boyutu başlayacaktır. Bu konuda da kararı
TBMM verecektir."
Bu hava da gösteriyor ki, Öcalan dosyası konusunda askeri kanattan herhangi
bir baskının gelmesi söz konusu değil.
* * *
SONUÇ olarak, Öcalan dosyasının bekletilmesinin gerekçeleri konusunda MHP
lideri Bahçeli'ye detaylı bilgi verilmesi ve değerlendirme için de 12 Ocak'a
kadar süre tanınması söz konusu...
4 OCAK 2000
Zirvedeki Apo raporu
ismet.berkan@radikal.com.tr
Abdullah Öcalan Kenya'da
yakalandığından beri Türkiye gözünü ileriye çevirmiş durumda. Yani Apo
sonrası durumun ne olabileceği tartışılıyor. Buna PKK'nın izleyeceği olası
yollar, örgütün geçireceği olası şekil değiştirmelerle beklenen iç ve dış
gelişmeler de dahil.
Başta güvenlikle ilgili
birimler, Genelkurmay ve Milli Güvenlik Kurulu, Milli İstihbarat Teşkilatı,
Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı çeşitli
çalışmalar yaparak ilgili yerlere, özellikle de siyasi otoriteye teslim
ettiler. Bu raporların bazıları son yapılan MGK toplantılarında sunuş şeklinde
MGK üyelerine de takdim edildi. Adalet Bakanlığı, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi kararları ve bunların uygulama biçimleri hakkında yine MGK üyelerine
ve hükümete sunuşlar yaptı.
Raporların tamamı, hazırlayan
kurumların kendi bakış açılarını yansıtmakla birlikte benzer bir sistematikle
hazırlanmıştı. Apo'nun idam edilmesi ya da edilmemesi durumunda neler olabileceğini
değerlendiriyordu bu raporlar. Raporlarda (biri hariç) pek yargı satırı
yoktu. Yani hazırlayanlar, 'İdam edilmelidir' ya da 'Edilmemelidir' gibi
bir görüş belirtmekten kaçınıyor, onun yerine artıları ve eksileri sıralamakla
yetiniyorlardı. Kararı siyasi otoritenin vermesi bekleniyo du doğal olarak.
Nitekim bu raporların ışığında
siyasi otoritenin bir görüşü oluştu. Bu görüş, Apo'nun idamının uygulanmasının
sakıncalı olacağı şeklindeydi. Sıralanan 'sakınca'lar arasında iç barışın
bozulmasından tutun da PKK'nın alacağı olası yeni tutumlara kadar pek çok
şey vardı.
Bir güvenlik birimi, Apo'nun
idam edilmesi halinde PKK'nın geleceğini şu cümlelerle tahmin etti: "Terör
örgütünün iki ya da daha fazla fraksiyona bölünebileceği, bir kısmının
şehir gerillasına dönüşmek isteyeceği ve bombalama başta olmak üzere şehir
eylemlerine girişebileceği değerlendirilmektedir. Terör örgütünün yurtdışındaki
kolunun ise bir yandan siyasi faaliyetlerini yoğunlaştırırken bir yandan
dış temsilciliklerimize karşı eylemlerde bulunmaya başlayabileceği değerlendirilmektedir."
Yine hazırlanan raporlardan
bir başkasında Apo'nun yakalanması sonrası PKK içinde yaşanmakta olan gelişmeler
birer birer ele alınıyor ve örgüt içinde sertlik yanlısı bir grubun İmralı
duruşmalarından itibaren tasfiyesine başlandığı, bu grubun Apo'nun kaderi
ne olursa olsun ileride bir araya gelerek münferit terör eylemlerini sürdürebileceği
ya da bu grubun öteki sol örgütlerle güç birliğine giderek şehirlerde terör
eylemleri gerçekleştirmek isteyeceği yazılıyor.
PKK'nın izleyeceği olası
stratejileri tartışan raporlardan birinde, Apo'nun cezasının ağırlaştırılmış
müebbede çevrilmesi halinde örgütün hızla siyasallaşacağı ve zaman içinde
yurtdışındaki diplomatik gücünü de harekete geçirerek legal siyasi partiye
dönüşmek isteyeceği tahmin ediliyor.
Zirveye sunulan raporlar
içinde en net ifadelere sahiplerden bir tanesi Dışişleri Bakanlığı tarafından
hazırlananı. Bakanlık, Apo'nun olası idamının Türkiye'nin Batı ile ilişkilerini
çok kötü etkileyeceğini açıkça yazıyor. Raporda Türkiye'nin bugüne kadarki
AİHM kararlarının hepsine uyduğu anlatılıyor, Apo konusunda karara uymamanın
yaptırımlarının ağır olacağı dile getiriliyor. İdamın uygulanmasının Avrupa
Birliği ile ilişkileri de olumsuz etkileyeceği ve bugünden tahmin edilemeyen
bazı gelişmelere yol açabileceği anlatılıyor.
Evet büyük olasılıkla bugün
hükümette Apo konusunda siyasi karar almak üzere liderler zirvesi toplanacak.
Dün Ankara kulislerine sızan bilgilere göre liderlerin Apo'nun dosyasını
AİHM kararını beklemek üzere Başbakanlık'ta tutmaya karar verdiklerini
yazdım. Bu karar herhalde bugün resmileşecek. İşte bu nihai kararın oluşmasında
bu yazıda sözünü ettiğim 'dehşet raporları'nın büyük etkisi oldu.
5 OCAK 2000
MHP'nin
kararı
FİKRET
BİLA
Öcalan'ın idam dosyasını görüşmek üzere Genel Başkan Devlet Bahçeli başkanlığında
toplanan MHP Başkanlık Divanı kararını verdi:
"Dosya,
Meclis'e gönderilmeli."
MHP lideri Bahçeli, MHP'nin bu kararını 12 Ocak'ta toplanacak olan liderler
zirvesine taşıyacak. Başbakan Ecevit ve ANAP lideri Yılmaz'a, "hukuki
prosedürün gereği olarak dosyanın Meslis'e gönderilmesi gerektiğini, karar
vermeye yetkili organın TBMM olduğunu" iletecek.
MHP Başkanlık Divanı bu konuda görüşbirliği içinde.
* * *
MHP Başkanlık Divanı'nda bu karar nasıl oluştu?
Divan toplantısına il başkanlıklarının görüşleri sunuldu. Meclis Grubu
Başkan Vekilleri, milletvekillerinin eğilimlerini yansıttılar. Bakanlar
da tek tek görüşlerini ilettiler. MHP lideri Bahçeli, bütün görüşleri dinledi.
Sunulan görüşlerin ortak noktası şuydu:
"Öcalan'ın
idam dosyası hükümette bekletilemez. Hükümet buna yetkili değildir. Hükümet
bir aktarım organıdır. Dosyayı, asıl yetkili olan TBMM'ye göndermek zorundadır."
MHP Genel Başkan Yardımcısı ve Teşkilat Başkanı Şefkat Çetin, dün yaptığımız
görüşmede Başkanlık Divanı'nda beliren tutumu şöyle özetledi:
"MHP'nin
Öcalan'la ilgili tavrında bir değişiklik yok. Bu, Başkanlık Divanı'nda
da bir kez daha teyit edildi. Varılan sonuç şudur: Vatana ihanet suçu işlemiş
biri için hukukumuz ne diyorsa, ona uyulmalıdır. Hükümet bir aktarma organıdır.
Karar mercii TBMM'dir. Hukukun emrettiği gibi dosya TBMM'ye gönderilmelidir."
Çetin, bu konuda hükümetin bir takdir yetkisi olmadığını anımsatarak şöye
diyor:
"Genel
Başkanımız bu görüşümüzü liderler zirvesine taşıyacak. Dosyanın TBMM'ye
gönderilmesi dışında bir alternatif yok. Hukukun emri böyle."
* * *
BAŞKANLIK Divanı toplantısına katılan Bayındırlık Bakanı Koray Aydın da,
dünkü görüşmemizde şu değerlendirmeyi yaptı:
- Yetkili organ TBMM'dir. Öcalan dosyası, TBMM'ye gelmeli ve milletvekillerinin
tavrı belli olmalıdır. Liderlerden farklı düşünen milletvekilleri de var.
Biz MHP olarak şartlara göre tavır değişikliği içine girmeyiz. Oportünist
bir yaklaşım sergileyemeyiz. Bizim bu konuda görüşümüz bellidir.
Aydın'a sorduk:
- Bu konu bir hükümet sorununa dönüşebilir mi?
- Bir sıkıntı doğabilir. Vurguladığım gibi bizim görüşümüz ve tavrımız
değişmez.
- Sıkıntı doğarsa, MHP, hükümetten çekilebilir mi?
- Türkiye'nin istikrara ihtiyacı var. Uyumlu bir hükümet de işbaşında.
Ancak Öcalan konusu MHP'ye fatura edilmeye çalışılırsa, bütün yük MHP'ye
yüklenirse, konu sadece MHP'nin sorunu gibi sunulursa, o zaman, bunu da
düşünebiliriz. Böyle bir durum doğarsa o zaman hükümette bulunma şartlarımızı
yeniden değerlendiririz.
* * *
MHP kararlı görünüyor.
Anlaşılan ki, MHP lideri Bahçeli, liderler zirvesinde Öcalan dosyasının
Meclis'e gönderilmesi gerektiğini savunacak. Bugüne kadar MHP'de olan top,
bu kez Başbakan Ecevit ve ANAP lideri Yılmaz'a geçecek...
5 OCAK 2000
Sağduyu
GÜNERİ
CIVAOĞLU
Türkiye'nin iç ve dış siyaseti,
Abdullah
Öcalan'ın idam ipine mi bağlı?
AB'ye
tam üyelik için adaylık... IMF ile anlaşma... Ekonomide iyimser
işaretler... Turizm ufkunda 10 milyar dolar... Ve Meclis'te
çoğunluğa dayalı, iyi anlaşan ortak bir hükümetle istikrar...
İşte böyle bir ortamda bastıran Öcalan sancısı, soğuk bir duş oldu.
Türkiye,
son
yıllarda yakaladığı en olumlu momentumda, hükümet kriziyle sarsılacak mı?
Devlet adamı ağırlığı ve sağduyu örnekleri veren Bahçeli, 12 Ocak'ta
yapılacak liderler zirvesine, öncelikle bu sorumluluğu taşıyarak gidecek.
Susanlar ve konuşanlar
Krize sebep?
Hukukla siyaseti birbirine karıştıran ve kafaları bulandıran gevezelikler
yapılmış, "takiye" kuşkuları yaratılmıştır.
Yani...
"Hükümet,
önce AİHM'nin (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi) Öcalan'a idam kararı
için verdiği yürütmeyi durdurma kararına uyacak. Bekleyecek.
Böylece kazanılacak 1,5 - 2 yıl içinde, Meclis'te idam kararı kaldırılacak.
Bölücü örgütbaşının idamdan kurtarılmasına kılıf hazırlanmış olacak."
Bu
söylemler MHP tabanını rahatsız etmiştir.
Şehit aileleri de haklı olarak tepki koymuşlardır.
DYP
ve
FP
ise hadiseyi tırnaklamışdır.
Aslında...
MHP'nin
gerçekten de kamuoyuna verilmiş "idam" sözü vardır.
Yani...
MHP,
siyaset
olarak angajedir.
Hukuk devleti
Ancak...
Hukuk süreci henüz bitmiş değil ki... Siyaset aşamasına zaman var.
MHP
ve
bu konuda duyarlı olan herkes, hepimiz, Türkiye'nin bir hukuk devleti
olduğunu kabul etmeliyiz.
Şöyle ki...
Türkiye,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne imza atmıştır.
Bu sözleşme ile kurulan AİHM kararlarına uymak taahhüdünde de bulunmuştur.
O halde...
Nasıl ki İmralı Mahkemesi, Yargıtay ve tashihi karar gibi
iç hukuk yollarının tamamen tüketilmesini beklemiştir... AİHM'nin
yürütmeyi durdurma kararına da uymalı ve mahkemenin kesin kararına kadar
beklemelidir. Bu hukuk devletinin gereğidir.
Uymazsa ne olur?
Türkiye
sonuçlarına
katlanır.
Avrupa
Konseyi üyeliğinin askıya alınmasına... Hatta AB kapılarının yeniden
kapanmasına kadar uzanan olumsuz bir süreci göze almalıdır.
Ya AİHM, İmralı yargılamasını, adil yargının şekil unsurları açısından
bozarsa?
Türkiye,
önce asan sonra yargılayan devlet durumuna düşmez mi?
Ayrıca...
Türkiye,
dış
dayatmayla değil, hukuk devletinin gereği olarak da kendi iradesi ile AİHM'nin
kesin kararına kadar beklemelidir.
Ve devlet
Gerçi daha önce hükümetlerin AİHM'nin yürütmeyi durdurma kararlarını
yerine getirmediği olmuştur.
Ama...
Bir yanlış, çok daha vahim bir diğer yanlışla düzeltilmez.
Öte yandan...
Hükümetler değişir, devlet kalıcıdır.
Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel'in ve Başbakan Bülent Ecevit'in
"AİHM'nin
yürütmeyi durdurma kararı uygulanmalı ve kesin kararı beklenmelidir"
sözleri,
hukuk devleti, devletin devamlılığı ve devletin ahde vefa
ilkesi
gereğidir.
Onlar, MHP'nin ya da diğer siyasi partilerin ileride konu TBMM'ye
geldiği zaman kullanacakları siyasi irade haklarına karşı bir söylemde
bulunmuyorlar.
Hükümet kararı, şu aşamada Meclis'e bırakılamaz.
Çünkü yürütmeyi durdurma kararının AİHM nezdinde muhatabı, devleti
temsil eden hükümettir.
Meclis,
topu
Cumhurbaşkanı'na
atamaz. Cumhurbaşkanı'nın imza süresi 15 günle sınırlıdır.
12 Ocak'ta liderler toplanıyorlar.
Dileriz ki bu bir sağduyu zirvesi olur.
5 OCAK 2000
Asarak
denedik, bir de asmadan denesek
Ertuğrul ÖZKÖK
Önceki gün ajansların satır
aralarında kalan küçücük bir haber... Türkmenistan idam cezasını kaldırdı.
Böylece, Türk cumhuriyetleri
idam cezasının kaldırılması konusunda Türkiye'ye göre öncelik almış oldu.
AVRUPA TABLOSU
Önümde ilginç bir tablo duruyor.
Avrupa Konseyi üyesi ülkelerde
idam cezası uygulamasını gösteren liste.
Listenin sol tarafında, idam
cezasını kaldıran sözleşmeyi imzalayan ülkeler bulunuyor.
Sağ tarafta ise idam cezasının
kaldırılmasını kendi meclisinde kabul ederek uygulamaya sokan ülkelerin
listesi.
Sol taraftaki listeye bakıyorum.
Bugüne kadar idam cezasını
kaldıran sözleşmeyi imzalamayan sadece iki Avrupa ülkesi var.
Biri Arnavutluk, öteki
Türkiye...
Geriye kalan Avrupa ülkelerinin
hepsi, bu sözleşmeyi imzalamış.
Rusya, Polonya, Ukrayna,
Gürcistan
ve
Kıbrıs ise sözleşmeyi imzalamış, ama bunu henüz
parlamentolarından geçirerek uygulamaya sokmamış.
Ama imzaladıklarına göre,
idam cezası fiilen kaldırılmış demektir.
Demek bu açıdan, adı Türkiye'nin
hizasına yazılabilecek tek ülke var.
Arnavutluk.
‘‘Bu iki kişilik aile
fotoğrafında yer almak bizi rahatsız etmiyor’’ diyorsanız, mesele yok.
Ama bu fotoğraf beni rahatsız
ediyor.
ÜÇ İDAM
Çünkü Türkiye, fiilen idam
cezasını kaldırmış ülkeler arasında bulunuyor.
Hem de bunu, çok uzun yıllar
önce kaldırmış bir ülkedir.
Aradaki talihsiz üç dönemi,
yani 27 Mayıs'ı, 12 Mart'ı ve 12 Eylül dönemini bir yana bırakırsanız,
bu ülke 40 yıla yakın süredir ‘‘adi suçlulara’’ idam uygulamıyor.
Evet altını bir kere daha
çizerek yazıyorum.
Adi suçlulara idam uygulamıyor.
İsterseniz bir de tersini
yazalım.
Bu ülke bu süre içinde sadece
‘‘siyasi
suçlulara idam cezası uyguladı’’.
Ama başka bir mesele daha
var.
Avrupa Birliği'ne tam üye
olmak için idam cezasını kaldırmak zorundasınız.
Burada durup şu soruyu kendi
kendimize soralım:
İdam cezasını sadece AB'ye
girmek için mi kaldıralım.
Yoksa zaten fiilen uygulamadığımız
bir cezayı, artık ceza olmaktan mı çıkaralım?
Türkiye şimdi kritik bir
konuyu tartışıyor.
Öcalan'ın idamı ile
ilgili konu biraz soğumuş gibi görünüyordu.
Ama bayram öncesinde aniden
alevlendi.
DARAĞACI GÖLGESİ
Bu konuda özellikle hükümetin
MHP kanadı üzerinde ağır bir baskı oluşturuluyor.
Bunda samimi bazı arzular
olduğu kadar, şu ana kadar başarılı giden hükümeti bu noktadan vurma arzularının
da etkili olduğu kanaatindeyim.
Öcalan'ın idamı konusunu
siyasi malzeme olarak kullanmak isteyen kesimlere söyleyecek bir şeyim
yok.
Ama samimi insanlara bir
şeyi hatırlatmak isterim.
Bu ülke, 27 Mayıs'tan sonra
halkın sevdiği üç siyasetçisini astı.
Asan irade bununla ne elde
etti?
Hiç...
Asılan insanların temsil
ettiği siyasi çizgi yükselerek gelişti ve ülkenin kaderine hákim oldu.
12 Mart sonrasında ise bu
defa idam mağduru kanat harekete geçerek, üç genci darağacına yolladı.
Onlar ne kazandı?
Hiç...
NE KAYBEDERİZ
O üç gencin gölgesi ülke
üzerinde kaldı, daha da kötüsü, bir takım terörist örgütlere hareket zemini
sağladı.
Yarın Abdullah Öcalan'ı
asarsak ne kazanacağız?
Cevabı basit:
Şeyh Sait'i astığımız
zaman ne kazandıysak onu...
Tarihimizin tanık olduğu
bu üç idam dönemi de ülkeye mutluluk getirmedi.
Asarak mutluluğa, sükûnete
ulaşmayı denedik.
Başaramadık.
Acaba bir kere de asmadan
ulaşmayı denesek ne olur?
Çok mu şey kaybederiz?
5
OCAK 2000
Hakkı
bir kez ölmek değil
Tufan TÜRENÇ
1998 Kasımı... Abdullah
Öcalan
o tarihte Suriye'den atılmış ama henüz yakalanmamış.
Kendisine sığınacak bir ülke
arıyor.
Türkiye kanlı teröristi adım
adım izliyor, hangi ülkeye gitse yakalanıp iade edilmesini istiyor.
Ancak yasalarımızdaki idam
cezası bunu olanaksız hale getiriyor.
Bu engeli aşabilmek için
dönemin Adalet Bakanı Hasan Denizkurdu, zaten uygulanmayan idam
cezasının kaldırılmasını öngören bir yasa tasarısı hazırlıyor.
Avrupa'yla bütünleşmemizde
önemli bir engel olan idam cezası konusunda akıllıca atılmış bu adıma kamuoyundan
da bir tepki gelmiyor.
Ancak tereddütler var. Kafalar
yeterince net değil.
İşte o günlerde Cumhurbaşkanı
Demirel,
Avusturya
gezisine çıkıyor.
Uçak havalandıktan sonra
Cumhurbaşkanı yerinden kalkıyor ve geziye katılanlara ‘‘Uğurlar olsun’’
diyerek
herkesin elini tek tek sıkıyor.
Ve her zamanki gibi gazetecilerin
oturduğu bölüme gelince arka arkaya sorulara muhatap oluyor.
Demirel bu tip gezilerde
konuşmak istemediği zamanlardaki gibi ‘‘Şimdi olmaz, dönüşte bir değerlendirme
yaparız’’ demiyor.
Gazetecilerin önünde duruyor
ve arka arkaya patlayan soruları dinliyor.
Belli ki kamuoyuna, politikacılara
vermek istediği önemli mesajlar var.
* * *
Günün en önemli konusu, idam
cezalarının kaldırılması.
Bir arkadaşımız sözü döndürüp
dolaştırmadan soruyor:
‘‘Efendim, idamın kaldırılması
için yasa tasarısı hazırlandı. Siz buna taraftar mısınız?’’
Cumhurbaşkanı ayrıntılara
girmeden, kısa ama kesin bir yanıt veriyor:
‘‘Türkiye henüz idamın
kaldırılmasına hazır değil. Kamuoyunda böyle bir teamül yok.’’
Bu söz, idam cezasının kaldırılması
için hazırlanan yasa tasarısının yasalaşma şansını yok ediyor.
Ve Denizkurdu'nun
hazırladığı tasarı görüşülmeden rafa kaldırılıyor.
Aslında bugün geriye dönüp
baktığımızda, Türkiye'nin 1998 Kasımı'nda çok yaşamsal bir fırsatı kaçırdığını
görüyoruz.
Eğer Denizkurdu'nun
hazırladığı yasa tasarısı o dönemde Meclis'ten geçebilseydi ve yasalaşsaydı
bugün idamla ilgili sıkıntılar yaşanmayacaktı.
Koşullar o kadar değişti
ki bugün aynı
Demirel, Öcalan'ın idam cezasının infaz edilmemesini,
bu konuda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararının beklenmesini istiyor.
Çünkü bugün Türkiye'nin çıkarı
bunu gerektiriyor.
Ama özellikle MHP açısından
sıkıntılar var. MHP üzerinde özellikle Çiller'in tahrikleri etkili
oluyor.
* * *
Demirel şunu çok iyi
biliyor:
‘‘Öcalan'la ilgili
idam cezası genel kurula geldiği takdirde onaylanmaması gibi bir durum
söz konusu olmaz.’’
O zaman sıkıntı devletin
zirvesine taşınacak.
Oysa bugün ülkenin çıkarı,
bu idam cezasının bekletilmesini, bunun için de Meclis'in önüne getirilmemesini
gerektiriyor.
Bu sorunu aşmak için akıl,
mantık, sabır ve kararlılığa muhtacız.
Bugünlerde politikacılara
büyük sorumluluklar düşüyor.
Onların oy kaygusuyla
hareket etmeye hakları yok.
Avrupa’ya katılmak için
idam cezasının kaldırılması gerçeğini hırslarımızı, kinlerimizi aşarak
içimize sindirmek zorundayız.
Kanlı teröristi bir kere
öldürüp kendimizi tatmin etmek uğruna ülkemizin ve milletimizin geleceğini
feda etmemeliyiz.
Devlet adamlığı böyle günlerde
belli olur.
Dört duvar arasında ömrünün
sonuna kadar tıkılıp kalmak ve vicdanıyla hesaplaşarak döktüğü kan gölünün
içinde her gün boğulmak, aslında idamdan daha ağır bir cezadır.
5 OCAK 2000
PKK
işbirlikçileri Apo asılsın diyor!
Fatih ALTAYLI
Apo'yu assak mı, asmasak
mı? Hangisi bizim için daha iyi?
Bu tartışma, ilk olarak bu
haliyle bu köşede yazıldı.
O gün bugündür de tartışıyoruz.
İlk gün bize gereken şeyin
zaman olduğunu, zaman içinde bu konuda gelişmeler olabileceğini ve bu gelişmelerin
değerlendirme yapmakta Türkiye'ye kolaylık sağlayacağını yazdım.
Zaman iki şekilde kazanılabilirdi.
Türkiye'de zaten çok yavaş
işleyen yargı süreci, Apo davasında da beklenen ağırlıkta işlerse,
bu konuyu düşünüp tartışacak ve evrensel gelişmeleri değerlendirecek zamanımız
olabilirdi.
Bunun için de kararın bozulması,
dosyanın Yargıtay'da bir süre tutulması etkili olabilirdi.
Ancak normalde yavaş işleyen
Türk adalet mekanizması, Apo işinde çarkı çok hızlı döndürdü.
O zaman ikinci olasılık gündeme
geldi. Konu Meclis'e gelmeden hükümetin gündeminde tutulacak.
Şu anda yapılacak olan da
bu.
Hükümet topu taca atacak.
Ülke menfaati için zaman
kazanacak.
Fakat Türkiye, siyasette
aşağılık olmanın sınır tanımadığı bir ülke.
1995 seçimlerinde PKK bayraklarını
seçim malzemesi olarak kullanan, Doğu ve Güneydoğu bölgesinde seçim afişlerini
PKK renkleriyle bastırıp seçmene mesajlar vermeye çalışan, PKK kamplarını
milletvekilleriyle ziyaret eden, Apo ile mesaj alışverişi yapan
Refah Partisi'nin bugünkü uzantıları, şimdi en hızlı ‘‘Apo asılsıncı’’
kesildiler.
Hükümeti zora koşmak, hükümeti
açmazda bırakıp siyaseten yıpratmak için Apo'nun idamının infazını
gündeme taşıyorlar.
Muhalefet kutsal bir olaydır.
Ama o işin de bir şerefi
vardır.
İktidara muhalif olmak, ülkeye
düşman olmak değildir.Ülke çıkarlarına muhalefet olmaz.
Düne kadar milliyetçiliğe
söven ümmetçi soytarıların, bugün milliyetçi kesilmelerinin arkasında siyasi
menfaat dışında bir menfaati bulamazsınız.
Fakat Apo denen alçağın,
sanki matah bir malmışçasına İmralı'dan ahkám kesmesine izin verenlerin
de, bu alçak muhalefete yol açmakta payı vardır.
5
OCAK 2000
Devlet
ve Devlet Bey
İsmet SOLAK
30 bin cana kıyan terörist
Öcalan idam edilsin mi? Yoksa, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararı
mı beklensin?
Üç lider için ‘‘bıçak sırtı’’ bir
ortamdayız. Bu kararı vermek çok zor!
- İnfaz, AİHM kararına kadar beklesin
mi? Evrak TBMM'ye gönderilsin mi?
12 Ocak günü, ülkenin kaderini de belirleyecekler.
Çünkü bu karar, Türkiye'nin Avrupa
Birliği'ne giriş yolunu çizecek. Her kim ki, ‘‘Bu işin AB ile ilgisi
yok’’ diyorsa inanmayın. AB'nin Türkiye'yle ilgili değerlendirmelerinin
önünde Öcalan'ın idam edilip edilmeyeceği var!
Ben şahsen, Apo'nun idam edilmesinden
yanayım. Bir Türk vatandaşı olarak milletime bu acıları çektiren bir caninin
hayatı beni hiç ilgilendirmiyor.
İdam cezasına karşı olmama rağmen,
böyle düşünüyorum. Ve fakat, benim isteğim Türkiye gerçeğiyle örtüşmüyor.
Bu nedenle konuyu Cumhurbaşkanı'na
sordum. Yanıtı çok açıktı:
‘‘Karar verilmiştir. İnfaz, yani
idam TBMM'nin onayına bağlıdır. Ancaak, TBMM 15 senedir hiçbir kararı onaylamamıştır.’’
Yani, hukuk devleti olan Türkiye'de
hiç kimse, ‘‘Şunu asarım, bunu asmam’’ diyemez. Demirel, olayın
bir başka özelliğine de dikkat çekti:
‘‘Bir yandan AB adaylığına kabul
edildik ve Avrupa'ya entegre olacağız, diye seviniyoruz. Öbür yandan Avrupa
şartlarına karşı çıkıyoruz.’’
Şartlar nedir?.. Türkiye, idam cezasının
kaldırılmasını henüz imzalamadı. Ama, AİHM kararlarına katılmayı kabul
etti. Türkiye şimdi AİHM'ye, ‘‘Sana ne oluyor, sen necisin?’’ diye
sorabilir mi? Sorarsa ne olur?
‘‘Bunu derseniz, Avrupa'dan koparsınız.
Devlet hizmetleri soğukkanlılık ister. Husumeti, kini, ufuneti kaldırmaz.
Karar akılla verilecektir.’’
Bu sözler, belli adreslere yollanan
önemli mesajdı. Devlet Başkanı'ndan, yürütmeyi paylaşan üç lidere gönderilmişti.
12 Ocak önemli bir gün olacak. Peki
ne olacak? Ecevit ve Yılmaz, AİHM kararının beklenmesinden
yana. Devlet açısından Devlet Bey önemli yerde.
Demirel, geçen hafta Devlet
Bey'e
de bu değerlendirmesini aktardı:
- Düşüncelerimi anlattım. Devlet
Bey,
istikrar arayışının bilincinde.
Bu bir güven mi? Yılların süzgecinden
geçen bir tavsiye mi?
Demirel'e, MHP tabanından gelen
yoğun baskıları hatırlatarak, ‘‘Devlet Bey de zor durumda’’ dedim.
Devlet adamları bir başkası için yorum yapmaz. Sadece dinledi. Baskılar
ortada... Peki, bu feryat Demirel'e gelmiyor mu?
‘‘Vatandaş olarak sorarsanız, ben
de sokaktaki vatandaş gibi düşünürüm, bu gayet doğaldır. Mesele o değil.
Bir ayrı olay var.’’
Devlet Başkanı olarak asıl aradığı
şuydu:
‘‘Türkiye bölünmemelidir.’’
Bence bu, ‘‘Asmak kolay, asarsınız.
Ama, lazım olduğu an bulamazsınız’’ anlamına geliyor. Sırım gibi delikanlılar,
bölünmemek
için şehit olmadı mı?
Cumhurbaşkanı şöyle devam etti:
‘‘Türkiye'de bu hadisenin çok önemli
izleri var. Henüz kamuoyu bunu ne kadar biliyor, o ayrı. Ama bu hadise
olmuştur. Ve bir iz de bırakmıştır.’’
Demirel'in istediği şey, bu
izi daha çok derinleştirmemek:
‘‘Verilecek karar, fevkalade önem
taşıyor. Çok düşüne taşına verilmesi lazımdır. Türkiye'nin yüksek menfaatleri
dediğimiz olay odur. İnfaz kolay. Ama ne getirip ne götüreceğini, benim
yüreği yaralı şehit anam hesaplamak mecburiyetinde değil. Devleti yönetenler
hesaplamak mecburiyetinde.’’
Devlet Başkanı, Devlet Bey'e
güvendiğini hissettiriyor:
‘‘Kolay kararları kim olsa verir.
Devlet yöneticileri için önemli olan, zor kararları vermektir.’’
Devlet adamı Devlet Bey'in,
12 Ocak günü vereceği zor karar çok önemli.
6 OCAK 2000
MHP ve idam: Hükümet bozulur mu?
İSMET BERKAN
ismet.berkan@radikal.com.tr
Milliyetçi Hareket Partisi'nin
geçen gün aldığı Başkanlık Divanı kararının anlamı ne? Kararda özetle,
Abdullah Öcalan'ın idam dosyasının Başbakanlık'ta bekletilemeyeceği, bir
an önce Meclis'e sevk edilmesi gerektiği söyleniyor.
MHP Genel Başkanı Devlet
Bahçeli, bu kararın gerekçelerini kaleme almakla meşgul bugünlerde. Bahçeli'ye
göre Başbakanlık makamının kendisine gelen bu nitelikte bir dosyayı bekletme
hakkı yok.
Gerçekten de bu son derece
tartışmalı bir durum. Hatırlayın, geçmişte bazı dokunulmazlık kaldırma
fezlekeleri Necmettin Erbakan tarafından Başbakanlık'ta bekletildi diye
kıyametler kopmuştu. Adalet Bakanlığı'nın içinde bir eksik bulamadığı ve
usulen Başbakanlığa gönderdiği dosyalar, burada üstüne bir sayı konduktan
sonra otomatik olarak Meclis Başkanlığı'na sevk ediliyor.
Yani geçmiş uygulamada Başbakanlığın
rolü, trafik memurluğundan ibaret.
Ancak Apo kararı söz konusu
olduğunda getirilen bir savunma var: Türkiye'nin uluslararası yükümlülüklerini
yerine getirip getirmediğinden Meclis değil hükümetler sorumlu. Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararına uyup uymamak da bu çeşit yükümlülüklerden.
Ve Başbakanlık kendisine gelen dosyaların eksiksiz olup olmadığını kontrolle
yükümlü. Eh, henüz AİHM kararı belli olmadığına göre dosya 'tamamlanmış'
sayılmaz. Başbakanlık dosyayı bu nedenlerle bekletebilir.
Evet karşılıklı argümanlar
böyle. Ama bunlar işin teknik tarafı. Bunlara takılmak gereksiz. Esas önemli
olan meselenin siyasi sonuçları.
Şöyle bir senaryoya ne dersiniz:
MHP itirazlarını dile getirdi.
12 Ocak günü zirvede de aynı itirazlar Bahçeli tarafından diğer liderlere
aktarıldı. Yani anlaşma-uzlaşma olmadı. Ama buna rağmen Başbakan Bülent
Ecevit dosyayı Meclis'e göndermedi.
Ne olur o zaman?
Eğer işler bu raddeye gelirse,
MHP bir anda kendisiyle birlikte bütün Türkiye'yi bir yol ayrımında bulur.
Çünkü o andan itibaren MHP,
hükümeti bozmak ya da bozmamayı tartışacaktır artık, Öcalan'ın idamını
değil.
Hükümeti bozmanın anlamı
şu an iyiye gidiyor gibi gözüken her şeyin tersine dönmesidir. Yani
IMF
ile
anlaşmanın uygulanamaması ve ciddi bir ekonomik krizin doğması, Avrupa
ile yolların ayrılması, yürüyen işlerin bozulması, kurulacak hükümetin
cinsine göre 28 Şubat süreci benzeri durumların yeniden ortaya çıkması...
Peki MHP hükümeti bozar
mı? Bilal Çetin'in konuştuğu önde gelen MHP'li Bakan, "Hayır" diyor, "Hükümet
krizi çıkarmayız."
Aynı mesaj MHP lideri Devlet
Bahçeli'den de geliyor. Ayrıca Başbakan Bülent Ecevit'in çevresinde de
hava hayli olumlu ve yumuşak. Ecevit'in yakın çevresi, "Tamam bu iş bitti,
kriz yok" havasında daha zirve toplanmadan.
Yani, bugünden hissedilen
hava ve Ankara kulislerine sızan bilgiler, 'Apo mütarekesi'ni doğrulamaya
devam eder nitelikte. MHP itirazlarını bu kez belki hayli yüksek sesle
kayda geçirtecek ama Apo dosyası MHP'ye rağmen Başbakanlık'ta bekleyecek
ve bu da hükümetin bozulmasına yol açmayacak.
Gerçekten öyle olacak mı?
En iyisi bekleyip görmek.
6
OCAK 2000
Olumlu belirtiler var...
Oktay EKŞİ
Çok basmakalıp bir söz ama, insan bazen
kullanmaya kendini mecbur hissediyor:
Yıl döndü, asır bitti, yeni bir binyıl
başladı ama bizim Apo'nun idamı sorunu hálá bir çözüme ulaşmadı.
Gerçi Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye
getirilmesi üzerinden henüz bir yıl bile geçmediğine göre ‘‘yıl döndü,
asır bitti...’’ gibi sözler bir bakıma gerçeği dürbünün tersiyle seyretmek
gibidir.
Ama tamamen de boş bir laf değildir.
Doğrusu o ki bu konu uzadıkça başımızın
ağrıyacağı belli. O nedenle Türkiye'nin bir an önce sağlıklı ve net bir
çizgiyi benimsemesi zorunludur. Onun da tarihi nihayet belli oldu:
Hükümet ortağı üç partinin liderleri
12 Ocak'ta bir araya gelecekler ve vardıkları kararı kamuoyuna açıklayacaklar.
DSP ile ANAP'ın tavrı belli. Sorun
MHP'nin seçim öncesindeki vaatleriyle Türkiye'nin uzun vadeli çıkarlarının
-özellikle Avrupa Birliği'ne üye olmamızın- çatışmasından çıkıyor. Çünkü
herkes gibi MHP'de biliyor ki Türkiye'de idam cezası korundukça ve üstelik
bir de uygulandıkça Avrupa Birliği'ne üye olmamız mümkün değildir.
Daha birkaç ay evvel ‘‘Türkiye'nin
Apo'nun asılmasından vazgeçmeye hazır olmadığını’’ söyleyen Cumhurbaşkanı
Demirel
bile artık ‘‘Apo'nun asılması Türkiye'yi Avrupa Birliği'nden koparır’’
diyor.
Demek ki olaya ‘‘Türkiye'nin yüksek
çıkarları’’ açısından bakınca MHP'nin de tavrını gözden geçirmesi ve
‘‘Apo'ya
verilen idam cezasını müebbet hapse çevirmeye’’ razı olması beklenmelidir.
Çünkü bu tutum MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli'nin birkaç gün önce
ifade ettiği ‘‘önce vatan, sonra parti, sonra biz’’
ilkesine de
uygundur.
Kuşkusuz MHP'nin bu gerçeği örgütüne
ve özellikle kırsal alandaki taraftarlarına anlatması kolay değildir. Ama
MHP'nin halen üstlenmiş olduğu tarihi ve siyasi sorumluluk bu görevi ona
vermektedir.
Öte yandan MHP'nin kendi iç kamuoyunu
bu çizgiye getirmesi için zamana ihtiyaç vardır. Keza geçecek bu zaman
içinde bazı MHP ileri gelenlerinin ‘‘radikal’’ görüşlerin sözcülüğünü
yapmalarında yadırganacak bir husus yoktur. ‘‘Şehit ailelerinin gözyaşı’’
ve
‘‘vatan
haininden 30 bin şehidin hesabı sorulmadıkça milletimizin rahat etmeyeceği’’
gibi
sözleri duymamız normaldir. Ancak bunu söyleyenler de bilirler ki ‘‘vatanın
çıkarları’’ her şeyden önce gelir.
Nitekim MHP'nin 12 Ocak'ta yapılacak
toplantıda kendi görüşünü ısrarla savunacağı ama çıkacak karara (örneğin
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararı gelinceye kadar dosyanın işlem görmemesine)
itiraz etse bile bu yüzden hükümeti bozmaya niyetli olmadığı işaretlerini
vermesi, önemli ve olumlu bir belirtidir.
6 OCAK 2000
Milliyetçilere
ricat senaryosu
Ertuğrul ÖZKÖK
Dünyanın önde gelen şirketlerinden
birinin Türk müdürü dün çok ilginç bir olay anlattı. Şirket bu yıl için
Türkiye'de 70-80 milyon dolarlık yatırım kararı almış.
Ancak son üç günde Öcalan'ın
idam meselesi aniden alevlendirilince, dün kuruluşun merkezinden bir mesaj
gelmiş:
BİRAZ BEKLETİN
‘‘Yatırım kararını bir süre bekletelim.’’
Şirketin müdürüne soruyorum:
Bunu ‘‘Türkiye'ye baskı için mi
yapıyorlar?’’
Cevabı şu oluyor:
‘‘Kesinlikle hayır. İdam olayının
Türkiye'yi yeniden karıştıracağını düşünüyorlar. O nedenle bekliyorlar.’’
Türk ekonomisi yeni yılla birlikte
inanılmaz bir start alırken, görünmeyen bir el düğmeye basıp kafaları karıştırıyor.
Önceki günden beri global şirketlerin
Türkiye'deki uzantılarına yansıyan hava budur.
Ama içerde de başka bir hava yayılıyor.
Bir başka arkadaşım arıyor ve şunları
söylüyor:
‘‘Bu idam konusunu bir de bana sorsunlar.
Benim askere gidecek iki oğlum var. Bu ülkeye feda olsun. Ama bir de benim
fikrimi alsınlar.’’
Bir süre önce bir yazı yazmıştım.
‘‘Bir de sessiz anaların fikrini
alın’’ demiştim.
Çok sayıda kadın aradı.
Çoğunun oğlu askerlik yaşındaydı.
SESSİZ ANALAR
Hemen hepsi artık huzur içinde uyumak
istiyorlardı.
Ve çoğunun görüşü de şuydu:
‘‘Huzur istemek, evladının geleceğini
güvenceye almak vatan hainliği midir?’’
Ve son bir cümle:
‘‘Ciğeri beş para etmeyen bir teröristi
ipin ucunda sallanırken görmek, bu ülkenin geleceğinden, sessiz anaların
çığlığından ve 21'inci yüzyılın yıldız ülkesi Türkiye'nin geleceğinden
daha mı önemli?’’
Üç kerestenin ortasında sallanan bitmiş
bir gövdenin bize vereceği tatmin duygusu, bütün bu saydıklarımızdan daha
mı büyük?
Fikrini almamız gereken başka analar
da var.
Çocuğu hunharca bir cinayete kurban
gitmiş, evladı tecavüz edildikten sonra doğranmış annelere de sormak lazım.
Sizin evladınızın katili bekleyecek,
ama öteki asılacak.
Eğer tatmin edeceğimiz duygu adaletse,
ötekilerin adaleti ne olacak?
Öcalan'ın idamı konusunda dikkatten
kaçan önemli bir noktayı dün Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan
dile getiriyor.
‘‘Öcalan'ın idamını konuşurken bunu
Meclis'te bekleyen 20'nin üzerinde idam dosyası ile birlikte telakki etmeliyiz.’’
İDAM PANAYIRI
Evet çok doğru.
Hemen arkasından şunu ekliyor:
‘‘Tabii 20 kişiyi birlikte idam
etmeye kalkarsanız buna ne denir, ona da bakmak lazım.’’
Evet çok doğru, ona da bakmak lazım.
İyi ama ne yapacağız?
Bu ülkeyi bir baştan ötekine idam sehpaları
ile mi donatacağız?
Kapanmış bir dönemi açıp, hayatlarında
idam görmemiş yeni nesillere, bizimki gibi kábus fotoğrafları mı sunacağız?
Bir takım siyasetçileri anlamıyorum.
Bir yandan hazırladıkları demokrasi
paketlerine idamı kaldıran maddeler koyup, öte yandan sırf iktidarı böleceğim
diye intikam tamtamları çalmayı vicdanlarında nasıl bir araya getirebiliyorlar,
hayret ediyorum.
Son sözüm MHP'lilere...
Son derece başarılı bir hükümetin en
önemli ayağı sizsiniz.
RİCAT SENARYOSU
Bütün dünyaya örnek olacak bir ekonomik
paketin altına imza attınız.
Milliyetçiliğin, çağdaş bir siyasi
akım olabileceğini bütün dünyaya ispat etmek üzeresiniz.
Bu ülkede 30 yıldan beri milliyetçilik
gibi güzel bir kavramın üzerine kaplanan siyah örtüyü kaldırıp, onu çağdaş
bir kavram haline getirmenin onurunu yaşamak üzeresiniz.
Milliyetçiliği ırkçılık ayıbından kurtarıyorsunuz.
İşte bundan rahatsız olanlar, sizi
tahrik ederek tekrar eski kulvarlarınıza ricat ettirmek için çaba harcıyorlar.
İnanınız, bu tuzağa düşmek hem size,
hem de Türkiye'ye çok şeyler kaybettirecek.
7 OCAK 2000
Dönmek mümkün mü?
İSMET BERKAN
ismet.berkan@radikal.com.tr
Potansiyel bir sorun her
gün büyümeye devam ettiği, gazetelerde açık açık 'Bu yüzden hükümet bozulabilir
mi?' gibisinden yazılar yayımlandığı halde, bu çeşit siyasi dedikodulara
fazlasıyla duyarlı olan piyasalarda olumsuz hiçbir şey olmuyor.
Acaba
neden?
Yani düşünsenize, Abdullah
Öcalan'ın bir an önce mi yoksa 1.5 yıl sonra mı asılacağı konusunda hükümet
içinde çıkan tartışma kapalı kapıları aşmış, gazete sayfalarına kadar düşmüş
durumda. Bir yanda Başbakan ve onun mahçup takipçisi ANAP, öteki tarafta
MHP... Her gün gazetelere yansıyan demeçler, isim vermeden konuşan bakanlar...
Bu şartlar altında borsanın
düşmesi, faizlerin ansızın yükselişe geçmesi, insanların dolar satın almak
istemesi ve bunun üzerine Merkez Bankası'nın piyasalara müdahale ederek
dolar satması vs. gerekiyordu.
Ama bunların yerine borsa
rekor üstüne rekor kırıyor, bono faizleri son 20 yılda olmadığı kadar aşağılara
düşüyor, gecelik repo faizleri sadece 6 ay önce yüzde 88-90'lar seviyesindeyken
yüzde 5'lere kadar iniyor.
Kısacası piyasalar hükümet
içindeki Apo tartışmasını ciddiye almıyor! Hükümetin böyle bir nedenle
bozulacağına inanmıyor.
Piyasaların mantığından
farklı düşünenler de var. Bir MHP'li Bakan, "Ecevit bu oyları Apo yakalandı
diye aldı, şimdi onu asmazsa bütün oylarını kaybeder" diyor.
Sahiden öyle mi? Yani MHP,
Apo üstünden, idam sehpaları üstünden siyaset yapmaya çalışan DYP ve Refah'ın
oylarının artacağına, kendisininkinin ise düşeceğine mi inanıyor?
Eğer MHP'liler gerçekten
böyle düşünüyorlarsa, üyesi bulundukları hükümetin nelerin altına imza
attığının ve nasıl bir geri dönülmez yola girdiğinin hiç farkında değiller
demektir.
Türkiye'nin IMF ile yaptığı
anlaşma tek yönlü bir yol gibi. Gidiş var ama dönüş yok.
Siz her şeye rağmen yolun
ortasında durur, geri vitese takarsanız öyle bir tepkiyle karşılaşırsınız
ve başınıza öyle işler açılır ki, ne olduğunu anlayamazsınız bile.
En basiti, bugün 20 yılın
en düşük seviyelerine düşmüş olan bono faizleri bir zamanlar Tansu Çiller'in
becerdiği gibi yüzde 400'lere kadar fırlayıverir. Bankalar ve sanayi kuruluşları
ardı ardına iflas etmeye başlar, borsa endeksi yeniden 2000'lere kadar
geriler.
Çok mu karamsar senaryolar
bunlar? Evet öyle. Ama gerçekte olacaklar bunlardan kötü de olabilir, unutmayın.
Piyasaların 'hükümet bozulabilir'
senaryolarını hiç dinlememesinin nedeni işte bu. Hiçbir aklı başında politikacı
girilen yoldan dönmeye kalkışmaz, çünkü eğer bunu yaparsa uzun yıllar boyunca
bir daha barajı aşamayacağını bilir.
Apo tartışması da yakında
bitecek. Çünkü bu hükümetteki partilerin siyasi olarak doğruları yapmak
dışında seçenekleri yok. Hükümetin altına imza koyduğu çeşitli şeyler,
onun manevra alanını da daraltıyor.
7
OCAK 2000
Beslesek de mi assak...
talkan@media.ankara.edu.tr
Bu konuda tarihe geçecek
olan en veciz ifade Kenan Evren'e aitti: "Asmayalım da besleyelim mi yani?"
demişti. Ve onları besleme külfetinden Türkiye'yi kurtarmak için gençleri
asıvermişti. İçlerinde henüz on sekiz yaşına basmamış olanlar da vardı.
Üzülerek söylemeliyim ki, o gençleri asıp erzak parasından tasarruf etmemize
rağmen ekonomimizi düze çıkaramadık, hâlâ kemer sıkma önlemleri alıp duruyoruz.
Adam asmak için beslenme
masrafları ölçü alınacaksa Apo'nun derhal binlerce kez asılması gerekir.
Adamı muhafaza etmek için neredeyse bir ordu seferber oldu. Kendisine özel
bir ada tahsis edildi. (Bu durumda kendisinin Napolyon olduğunu düşünüyor
olmalı.) Dişi ağrıdı diye klinik kuruluyor.
Bu masrafa bakıp, Evrenvari
bir üslupla, "Bu işin astarı yüzünden pahalıya geliyor, tasarruf önlemlerini
gerekçe göstererek asalım keratayı," diyebiliriz. Ama ben asılmasının doğru
olmadığına inananlardanım.
Apo elbette acımasız bir
katildir. Bu adamı bir Kurtuluş Savaşı kahramanı gibi görmek ve göstermek,
Türklere de, Kürtlere de hakaret etmek olur.
Ama meseleyi bir intikam
alma duygusuna indirgemek, şehit analarının acılarına tercüman olmanın
ve parti tabanında destek bulmanın ötesinde her şeye gözünü kapamak da
devlet adamlığının gerektirdiği sorumlulukla bağdaşacak bir tutum gibi
gözükmüyor.
Şunu unutmamak gerekir ki,
Apo sadece şehit analarının bağrını yakmadı. Kürtler de Apo'dan ve PKK'dan
aynı derecede zarar gördü, acı çekti. Bir ulusal uzlaşma ve bütünlük aranacaksa,
Kürtlerin acılarına da aynı derecede duyarlı olmalıyız.
İkincisi, eğer Apo'nun asılması
sonucunda bir tek asker daha şehit olacaksa, bir tek ana daha gözyaşı dökecekse,
bir tek Kürt köyü daha baskına uğrayacaksa, varsın Apo asılmasın.
Üçüncüsü, ülkemizin hızla
girdiği bir yeniden yapılanma dönemi var. Uzun zamandır hasret kaldığımız
siyasal istikrarı bulmuş gibiyiz, yurtdışında özlemini çektiğimiz bu saygınlığı
yakalamış gibi gözüküyoruz. Birkaç yıla kadar AB'ye tam üyelik görüşmeleri
bile başlayabilir.
Eğer Apo'nun asılması ile
bütün bu olumlu gelişmelerin üzerine gölge düşecekse, varsın Apo asılmasın.
Bugün 'Asalım, asalım,' diye tempo tutanlar, yarın idam cezasının infaz
edilmesi sonucunda içerde ve dışarıda bu olumsuz sonuçlar ortaya çıkarsa,
bu gelişmelerin siyasal sorumluluğunu üstlenmeye hazır mıdır acaba?
Kanlı bir dönemde ortaya
çıkan duyguları anlamak mümkün: Ölüm ölümü, acı acıyı çağrıştırıyor. PKK
olayını Apo'nun ölümüyle noktalamak, milliyetçi olmanın doğal bir gereği
gibi, fethedilen bir kalenin burcuna bayrağı dikmek gibi algılanıyor. Milliyetçiliği,
iyi düşünülmemiş güç gösterisi olarak anlayan bu zihniyet, hemen her zaman
ulusuna yarar yerine zarar getirmiştir.
Topluma yararlı olacak gerçek
milliyetçiliğe, sanırım ulusal çıkarların soğukkanlılıkla düşünülüp belirlenmesiyle
ulaşılabilir.
Biz ise, çok geç oluşmuş
bir milliyetçiliğin çocukluk hastalıklarıyla uğraşır gibiyiz.
7 OCAK 2000
Derin
demokrasi
GÜNERİ CIVAOĞLU
Türkiye'nin pusuladaki yönü "demokrasi".
Bu deyim, artık "iktidarların belirli aralıklarla yapılan genel
seçimlerle belirlenmesi, egemenliğin millete ait olması, seçme ve seçilme
özgürlükleri" çerçevesini aşan derinlik ve genişlik kazanmıştır.
"İnsan hakları" birinci lig demokrasilerin omurgası haline
gelmiştir.
Türkiye, AB'nin eşiğinden içeri adımını atmış bulunuyor.
Türkiye'nin demokrasi tanımı da, Avrupa demokrasilerinin
insan hakları, derinlik ve genişlik zenginliğiyle örtüşmelidir.
O nedenle...
Bazı deyimleri, kavramları ve uygulamaları yadırgayacak ama içimize sindireceğiz.
Tarihin hurdalığına göndereceğiz.
Basamaklar
İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik'in
dün Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e bir demokratikleşme programı
sundu.
O programda sıralanan 11 madde, birinci lig demokrasilere yükselen
basamaklardan bazılarıdır.
Örneğin...
İsveç Başbakanı Olof Palme'yi öldürdüğü iddiası ile bir süre tutuklu
kalan sanığa, tahliye edildikten sonra devlet, kendiliğinden 8 milyon
kron tazminat ödemiştir.
Yaklaşık 524 milyar lira.
Sanık, devleti dava etmediği halde ödenen bu tazminatın gerekçesi, onun
özgürlüklerini kısıtlamış olmaktır.
Avrupa'daki bu "özgürlüğe saygı" standardı uygulanırken,
Türkiye'nin
evlerinden ve bölgelerinden çıkarılmış kişilerin dönüşlerine izin vermesi,
terör ve terörle mücadeleden etkilenmiş olan vatandaşların zararlarının
tazmini elbette gereklidir.
BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi'nin... Ekonomik, Sosyal
ve Kültürel Haklar Sözleşmesi'nin imzalanacak olması...
Bu imzanın, aradan geçen yıllar boyunca askıda kalmış olmasının nedeni,
Güneydoğu
sorununu
yaratan ya da daha zor çözülür hale getiren tutucu zihniyettir.
Hukukun temeli, kişilerin kanun önünde eşitliğidir.
DGM'ler önünde başka, ceza muhakemeleri önünde başka usul hükümleri
yürürlükte kalabilir mi?
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu'nun hükümetten bağımsızlaştırılması,
demokrasinin özsuyu "kuvvetler ayrılığı" ilkesini kirletir.
Yargının yazgısı idareye bırakılır mı?
Bütün bunları ve diğer insan hak ve özgürlüklerini, kültür zenginliklerini
savunma bağlamında, düşünceyi açıklama özgürlük yollarını açık tutmalıyız.
Top nerede?
İrtemçelik'in, Cumhurbaşkanı'na bu demeti sunmanın yanı
sıra altı çizilerek okunması gereken açıklama da önemlidir.
İrtemçelik, "Abdullah Öcalan idam kararı için yürütmeyi durdurma kararının
muhatabı hükümettir. Meclis değil" diyor.
"Hükümetin buna rağmen topu TBMM'ye atması halinde, devlet olarak taahhüdünü
yerine getirmemiş olacağına, Türkiye'nin hukuk devleti ilkelerine ters
düşeceğine, Avrupa Konseyi ve AB sürecinden dışlanma olasılığına" işaret
ediyor.
Ve şu mesajı veriyor:
"Bütün bunların Türkiye'nin aleyhine olduğunu ve idamın Türkiye lehine
olduğunu savunanlar, bunu kanıtlamalılar. Ama sloganla değil."
Öyle mesajlar vardır ki, bir virgül dahi eklemeyi gerektirmez.
Bu da onlardan biri...
AİHM'nin yürütmeyi durdurma kararına uymak ve kesin hükmünü beklemek de
hukuki süreçtir.
Öcalan'ın idamını TBMM'de tasdik ya da ret ise ise siyasi süreçtir.
İkincisi, ancak birincisinin bittiği yerde başlar.
Avrupa'ya uzanan basamaklardan birincisi "hukuk devleti" olmaktır.
7 OCAK 2000
MHP'nin
tutumu!
Hasan CEMAL
Evet, Öcalan ve idam MHP açısından hassas bir konu. Kendi kamuoyu
var, kendi parti tabanı var. MHP'nin bazı çıkışlarını anlamak güç değil.
Ama bundan dolayı bir krizin kapısını zorlarsa, işte o zaman MHP'yi anlamak
imkansız hale gelir.
MHP'nin tutumu... Geçmişi
yeniden yaşamak mı?..
Öcalan hakkındaki idam kararı... Siyasal gündemin baş köşesine oturmuş
durumda. İki yol var: Ya Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararına kadar
beklemek... Ya da onay için hemen parlamentoya göndermek...
DSP
ile
ANAP
birinciye taraftar. Cumhurbaşkanı Demirel
de öyle. MHP
ise
ikinciden yana. "Gönderilsin ve onaylansın!" diyor.
Ne olacak?
Bunun için koalisyon ortakları Ecevit, Bahçeli ve Yılmaz bayram
sonrası toplanıyorlar.
Çok kritik bir konu!
Çünkü, Türkiye'nin uzun yıllardır ilk kez yakalamaya ve yeni yeni yararlanmaya
başladığı siyasi ve ekonomik istikrar ortamını bir anda darmaduman edebilecek
tohumları içinde taşıyor.
Şimdi dikkatler MHP'de. Özellikle Devlet Bahçeli'nin üstünde...
Ne yapmayı düşünüyorlar?
İlk akla gelen soru:
İdam
için koalisyonu mu bozacaklar?
Nedir bu koalisyonun alternatifi? MHP açısından iki alternatif olabilir:
(1)
Fazilet
ve Doğru Yol'la birlikte yeni bir koalisyon hükümeti kurarak yine iktidarda
kalmak... Yani 'devlet'le ve kamuoyunun önemli bir bölümüyle çatışmayı
göze alarak, bir yerde Erbakan Hoca ve Çiller'le kol kola
girmek... Tabii bu birinci alternatifte, Devlet Bahçeli'nin başbakanlığı
da gündeme gelebilir.
(2)
MHP'nin
muhalefete geçmesi... Çiller'in bir vücut çalımıyla kapağı koalisyona atması.
Fazla ayrıntıya girmeden diyelim ki: MHP'nin istediği oldu ve parlamento
çoğunluğu Öcalan'ı ipe gönderdi.
Ne olur sonra?
Avrupa'yla
ilişkiler darbe yer!
Avrupa Konseyi'nde Türkiye'nin üyeliğine son verebilecek gelişmelerin kapısı
açılır. Avrupa Parlamentosu ayağa kalkar. Avrupa Birliği, Türkiye'nin adaylığını
askıya almak için düğmeye basar. İlişkilerin donması gündeme gelir. Sade
MHP'linin de çoluğu çocuğunun istikbali için gönlünde yaşattığı
Avrupa
hülyası kayıp gider.
Avrupa kamuoyu aleyhe döner!
En başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkelerinde PKK ayağa kalkar,
geçer, ortalığı karıştırır, hatta kan döker. Böylece, Türkiye'yi Avrupa'da
görmek istemeyen çevrelerin eline bulunmaz bir koz geçer.
Terör dalgası kabarır!
Türkiye içte ve dışta, özellikle Avrupa'da kabaran bir terör dalgasının
içinde bulur kendisini. Büyük kentler de terör eylemlerinden daha çok payını
almaya başlar. Bu yüzden, örneğin 2000 yılına yepyeni umutlarla giren turizm
sektörümüz 1999'dan çok daha büyük bir darbe daha yer. Turizm yörelerindeki
insanlarımızın aş ve iş derdi, ekonominin döviz girdileri hiç kuşkusuz
olumsuz yönde etkilenir.
Güneydoğu'da barış ve huzur bozulur!
İdam, bazı PKK'lı ve Kürtçü çevrelerde
ihanetin simgesi olarak görülen
Öcalan'ı efsane haline getirir. Bölünme sürecindeki PKK yeniden toparlanmaya,
örgütte şiddet yanlıları güç kazanmaya başlar.
Siyasi istikrar bozulur!
Siyaset sahnesinin yeni bir hükümet için çalkalanmaya başlaması, siyasi
ve ekonomik istikrarı bir anda torpiller. Büyük özveri ve umutlarla, radikal
bir kararlılıkla uygulamaya sokulan enflasyonla mücadele programı tehlikeye
girer. Dış kredi ve kaynak konusunda yeniden bekle - gör pozisyonuna geçilir.
Türkiye yine kan kaybetmeye başlar.
Cepheleşme ihtimali kapıyı çalar!
Daha fenası, MHP'nin Fazilet ve DYP ile yeni bir koalisyon hükümeti kurması
ya da muhalefete geçmesi, Türkiye'yi yıllar sonra yeniden cepheleşme
belasının
kıyısına getirip bırakır. Gömülmek istenen, hatta büyük ölçüde gömülmüş
olan baltalar yeniden topraktan çıkartılabilir. Herkes eski defterleri
karıştırmaya başlar. Yani siyasetin üslubu yeniden değişir, kavga ve kutuplaşma
yıllar sonra yeniden politikamıza damgasını vurmaya başlar.
MHP bütün bunları göze alıyor mu?
Alacak mı?
Geçmişi yeniden mi yaşayacak?
İhtimal veremiyorum.
Sağduyunun, sonunda ağır basacağına inanmak istiyorum.
Evet, Öcalan ve idam konusu MHP açısından çok hassas bir konu. Kendi
kamuoyu var. Kendi parti tabanı var. Verdiği sözler var. Bu yüzden MHP'nin
bazı çıkışlarını anlamak, makul karşılamak güç değil.
Ama bundan dolayı bir krizin kapısı zorlanırsa, işte o zaman MHP'yi anlamak
ya da makul karşılamak imkansız hale gelir.
Yurdunu herkes sever.
Vatan sevgisi kimsenin tekelinde değildir.
(12 OCAK 2000)
  |