|
|
 |
''ÖCALAN
TARTIŞMASI'' |
7 OCAK 2000
Şehit
aileleri...
FİKRET
BİLA
Öcalan tartışılırken, şehit aileleri tablonun dışında sayılabilir mi?
Sayılamaz.
İnsanlık evlat acısını aşan bir acı bilmiyor.
PKK ile mücadelede evlatları şehit olan ailelere, "ülkesiyle ve milletiyle
bölünmez bir bütün" olmanın üzerinde bir "yüksek menfaat" anlatılabilir
mi?
Anlatılamaz.
Bu insanlara, "kusura bakmayın o zaman ülke menfaati onu gerektiriyordu,
şimdi bunu gerektiyor" denilip, geçiştirilebilir mi?
Geçiştirilemez.
Öcalan'ı, "bir avuç şehit ailesi ve çevresinin sorunu" gibi görüp,
göstermek mümkün mü?
Değil.
Onların canı pahasına alınmış bu sonuç, sadece, "Avrupa Birliği'nin
anahtarı" gibi değerlendirilebilir mi?
Değerlendirilemez.
Şehit ailelerinin, Öcalan'a herkesin gözüyle bakmaları beklenebilir mi?
Beklenemez.
Durum böyle olduğuna göre...
Birilerinin çıkıp şehit ailelerine "çünkü" diye anlatmaları gerekmez
mi?
Gerekir.
Türkiye'de 46 adet "Şehit Alileleri Derneği" mevcut. Yakında ortak
bir yürütme kurulu da belirlenecek.
Üzerlerinden seçim meydanlarında siyaset yapılan bu insanlar şimdi dikkate
alınmak istiyorlar. Bu onların en doğal hakları.
Öcalan dosyasının bekletilmesi tartışmaları içinde devletin ve hükümetin
üst düzeyine ulaşamamaktan şikayetçiler.
Örneğin, Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı'yla görüşme istekleri var. Ankara
ve Kırıkkale Şehit Aileleri Dernekleri, randevu taleplerine yanıt alamadıklarını
söylüyorlar.
Genelkurmay dışında devletten ilgi görmediklerini vurguluyorlar. Bu insanlara,
uğruna can verdikleri devletin, "bugün git, yarın gel; sorumlu siz değil
biziz" diyebilme hakkı ve yetkisi yok.
Eğer, Öcalan konusunda Türkiye adına bir karar verilecekse, bunun nedenleri
tek tek, somut bir biçimde, öncelikle şehit ailelerine, sonra kamuoyuna
anlatılmalı.
Yoksa, "ülke menfaatleri bunu gerektiriyor" gibi genel ve soyut
bir gerekçeyle alınacak bir karar, kamu vicdanında bozulacaktır.
Yazara
E-Posta: fbila@milliyet.com.tr
7 OCAK 2000
Canı
cehenneme, ama...
Oktay EKŞİ
Abdullah Öcalan isimli şerir için bunca
mürekkep dökmeye değer mi? Öyle ya... Adalet yargılamış, hükmünü vermiş....
Verilen idam hükmünün yanlışlığını kendisi dahi iddia etmemiş.
Yargı yolları bitmiş. Dosya son aşamaya
yani Meclis'e gönderilip ‘‘Ömer ve Üveyiş oğlu, 1949 Halfeti doğumlu
Abdullah Öcalan hakkında verilen idam hükmünün infazına dair kanun’’un
kabul edilmesine gelmiş.
Biz hálá ‘‘bu adam idam edilmesin’’
diye
çırpınıp duruyoruz.
Hayır... Önce bir noktayı belirtelim:
‘‘Bu adam idam edilmesin’’ diye
değil, ‘‘Türkiye'de esasen 10-15 yıl önce kaldırılmış olması gereken
idam cezası artık lağvedilsin. Türkiye iddia ettiği uygarlık düzeyine sahip
olduğunu ortaya koysun. Bu arada Öcalan da idamdan kurtulacaksa kurtulsun’’
diye
çırpınıyoruz. Birinci nokta bu. Yoksa Abdullah Öcalan için ne bunca
káğıt harcanması gerekir, ne de bu şerir, bir tek harf için sarf edilen
mürekkebe değer.
O yüzden zihnimizi Öcalan'a
değil, Türkiye'ye endeksleyerek bir karar vermeliyiz.
MHP Lideri Devlet Bahçeli'yi
anlamakta biz tam da bu noktada zorlanıyoruz:
Bahçeli seçimlerden hemen sonra
kendi partililerine ‘‘Bundan böyle kılığınıza kıyafetinize dikkat edin...
Öyle aşağı sarkmış yarım ay bıyıklı MHP'lilerin artık gerilerde kaldığını
unutmayın... İnsanlarla konuşurken hemen savunmaya veya saldırıya geçmeye
hazırmış gibi görünmekten uzak durun... Beyaz çorap giymeyin... Tespihle
dolaşmayın... Sarmısak yemeyin... Geğirmeyin... Sakal tıraşı olmadan sokağa
çıkmayın’’ anlamına gelen mesajlar verdiği bildirilen ve onları
büyük çapta yola getiren lider değil mi?
Sayın Bahçeli kendi arkadaşlarına
‘‘biraz
hukuk, biraz da uygarlık’’ mesajı da veremez mi? Onlara
‘‘cezalandırmak’’
ile
‘‘intikam
almak’’ arasında dağlar kadar fark olduğunu anlatamaz mı?
Biz bu konuda karamsar değiliz. Çünkü
Bahçeli'nin
MHP lideri seçildiği tarihten beri (daha öncesini bilmiyoruz) çağdaş değerlere
aykırı hiçbir kararına tanık olmadık.
Öte yandan bazıları ‘‘Efendim konu
Meclis'e gelsin. TBMM kararını versin. Eğer idam cezasının infazı onaylanırsa
dosyayı Cumhurbaşkanı işleme koymasın’’ diyor.
Bunu diyenler acaba Cumhurbaşkanı'nın
böyle bir yetkisi olmadığını bilmiyorlar mı?
Anayasa'nın 89'uncu maddesi gayet açık:
Cumhurbaşkanı önüne gelen bir yasayı
15 gün içinde ya onaylayıp yürürlüğe girmesini sağlar, yahut da ‘‘tekrar
görüşülmesi için’’ Meclis'e geri gönderir. Oradan aynen kabul edilmiş
olarak gelirse artık onaylayıp yürürlüğe koymaktan başka seçeneği yoktur.
O yüzden ya bilerek veya birbirimizi
aldatmaya kalkmayarak konuşalım.
7 OCAK 2000
Çankaya'da
adı konmamış zirve
Ertuğrul ÖZKÖK
Çankaya'nın dünkü trafiğine bakıldığı
zaman şu fotoğraf ortaya çıkıyor ‘‘Dün Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde adı
konmamış bir zirve yapıldı.’’
Bu fotoğrafı ortaya çıkaran ziyaret
trafiği şöyle.
ORTAK NOKTA
Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan
Bülent
Ecevit'le görüşüyor.
Onu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral
Kıvrıkoğlu
izliyor.
Bu arada Devlet Bakanı Mehmet Ali
İrtemçelik geliyor.
Ve son olarak Fazilet Partisi Genel
Başkanı Recai Kutan.
Sırada MİT Müsteşarı da vardı. Ama
dün MİT'in kuruluş yıldönümü olduğu için bu görüşme gerçekleşmedi.
Kimsenin kuşkusu olmasın ki, bu görüşmelerin
ana konusu Abdullah Öcalan'ın idamı meselesi.
Dün Çankaya'da neler oldu?
Aldığım hava şu:
Cumhurbaşkanı, idam konusunda hükümetle
muhalefeti ortak bir noktaya getirmeye çalışıyor.
Fazilet Partisi Genel Başkanı'yla yaptığı
görüşmenin ilginç bir ayrıntısı var.
Demirel, Kutan'ın önüne 18 Nisan
seçimlerini koyup şunu söylüyor:
‘‘HADEP'in 1.5 milyon oyu var.’’
Arkasından da muhtemelen şöyle bir
cümle geliyor:
‘‘Türkiye'yi bölmek mi istiyorsunuz,
yoksa birleştirmek mi?’’
Gerek Cumhurbaşkanı gerek Başbakan,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararının beklenmesinden yanalar.
Askerlerin görüşüne gelince...
Onlar başından beri en tutarlı kesim.
‘‘Biz bu konuda tarafız. O nedenle
bize sormayın.’’
SÖZLERİN ANLAMI
Bu sözlerin anlamı açık.
Asker, ‘‘İdam edilse de, edilmese
de bizim için bir şey fark etmez’’ diyor.
Bunu söyleyen kim?
PKK'ya karşı müthiş bir mücadele vererek
onu bitiren müessese.
Tabii bunu yaparken, değerli birçok
evladını kaybetmiş, şehit vermiş bir müessese.
Şimdi bu müessese ortaya çıkıp, ‘‘Kana
kan isterim’’ demiyor.
Hatta daha ince bir şey yapıyor.
Adaleti etkilememek için hiç sesini
çıkarmıyor.
DARAĞACI CAMBAZLARI
Peki asker böyle davranırken, parti
programlarına idam cezasını kaldıracağını yazan, geçmişte Güneydoğu'da
PKK yanlılarının oylarını almak için atmadık takla bırakmayan siyasi partiler,
bugün neden böylesine intikamcı bir tavır içine girdiler?
Cevabı basit.
Oy avcılığı için.
Oysa Türk halkı, artık bu motiflere
oy vermiyor.
Türban meselesini, toplumun en önemli
sorunu zannedip bütün seçim stratejisini bunun üzerine kuranların uğradığı
hüsran ortada.
Şimdi stratejisini darağacı üzerine
kuranların sonu da farklı olmayabilir.
Çünkü Türk seçmeni artık şunu çok iyi
biliyor.
Ülke yönetimi, ekonomik sorunlar, dış
politika gibi konularda söyleyecek sözü, ikna edici programı olmayan siyasiler
ve partileri, her defasında böyle kavgacı ve tahrik edici sloganlara sarılıyorlar.
Yani, kışkırtıcılıktan medet umuyorlar.
Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik,
Öcalan'ı astırmak için uğraşanlara şu soruyu soruyor:
‘‘Meseleye Öcalan olarak
mı bakacaksınız, yoksa Türkiye olarak mı?’’
Gelin aynı soruyu daha direkt soralım.
Öcalan mı daha önemli, yoksa
Türkiye'nin geleceği mi?
Üç gündür bu soruyu soruyorum.
Türkiye yıllardır çözemediği kronik
ekonomik sorunlarını aşmak için çok güzel bir fırsat yakaladı.
1980'li yıllarda ilk adımını attığımız
dinamik ekonomi devriminin ikinci evresine geçebilecek durumdayız.
VE TABLO
Turizmciler önümüzdeki yıl için çok
olumlu bir bekleyiş içindeler.
Bombalamalar durmuş, Güneydoğu'dan
her gün şehit haberleri gelmiyor, terör olayları neredeyse sıfıra inmiş.
Kararımızı buna göre vermeliyiz.
8 OCAK 2000
Bir
kere daha o konu
Oktay EKŞİ
Yanlış bir şey yazarsam, hele bir kavramı
yanlış yerde kullanırsam hemen telefon eden dostum Prof. Dr. Rona Aybay'a
karşı çok mahcup olurum. Çünkü dün, ‘‘Cumhurbaşkanı'nın Meclis tarafından
kabul edilen yasaları yayımlama’’ yetkisi yerine ‘‘yasayı onaylama’’
yetkisinden
söz etmişim.
Oysa Cumhurbaşkanı'nın ‘‘onaylamama’’
gibi
bir yetkisi yok ki, ‘‘onaylama’’sı söz konusu olsun. 19. sayfada
Bu yanlışı hem de Öcalan'ın
idamına ilişkin yasa Meclis'ten geçse bile bunu Cumhurbaşkanı'nın istediği
süre işleme koymayabileceğini savunanlara ‘‘Anayasa buna izin vermez’’
derken
yapmışım.
Evet Anayasa izin vermez. O nedenle
‘‘idam’’
kararının
infazını öngören bir yasa Meclis tarafından kabul edilirse, artık o hükmü
yerine getirmekten başka yapacak bir şey yoktur.
Gerçi Cumhurbaşkanı'nın ‘‘tekrar
görüşülmek üzere’’ yasayı Meclis'e iade etmesi mümkündür, ama o da
infazı çok çok bir-iki ay erteler. Sonuç değişmez.
Yaptığım yanlış bir bakıma işe de yaradı.
Çünkü Prof. Aybay bu sırada konuyla ilgili iki noktaya daha dikkatimi
çekti:
‘‘Bence, dedi konuyu Meclis'e
götürmeden önce yapılabilecek şey var: Hükümet, Avrupa Konseyi İnsan Hakları
Sözleşmesi'ne ek 6 No'lu protokolü imzalarsa zaten idam cezasını lağvetmeye
söz vermiş olur. Gerçi bunun Meclis'ten geçmesine kadar bağlayıcılığı yoktur
ama yine de siyasi ve ahlaki bir bağlayıcılık söz konusudur.’’
Gerçekten söz konusu protokolü imzalamayan,
böylece ‘‘idam cezasını’’ hálá hukuk sistemi içinde muhafaza eden
Türkiye'den
başka Avrupa ülkesi kalmadı. İyi anımsıyoruz, bundan 6 ay kadar önce
gazetelere yansıyan bilgi, son olarak Rusya Federasyonu'nun da idam
cezasını kendi hukukundan çıkardığını ifade ediyordu.
Dün değindiğimiz ‘‘Önce dosya Meclis'e
getirilsin. Öcalan konusu görüşülsün (bu idam hükmü infaz edilsin anlamına
geliyor), sonra idam cezasının kaldırılması meselesi ele alınsın, hatta
kaldırılsın’’ diyenlerin tezine gelince...
Rona Aybay diyor ki:
‘‘Halen hakkında kesin hüküm bulunan
50 küsur (bazılarına göre 53) dosya dururken Abdullah Öcalan'ınkini
öne alıp onu infaz etmeyi savunmak mümkün değildir. Çünkü bu tam anlamıyla
ayrımcı bir yaklaşım olur. Hukuk devleti kavramıyla böyle bir şey açıklanamaz.’’
Görüldüğü gibi Öcalan'ın -ve
öteki idam mahkûmlarının- idamını hukuk adına savunanları çağdaş hukuk
anlayışı yapayalnız ortada bırakıyor. Biz de o yüzden onlara, 2000'li yılların
ceza ve infaz hukuku anlayışını benimsemelerini tavsiye ediyoruz.
Aynı çağı yaşamak, aynı tarihte takvimin
aynı yapraklarını koparmak değildir ki... Aynı değerleri paylaşmaktır.
8
OCAK 2000
Bayramda
gerçekle kucaklaşmak
GÜNERİ
CIVAOĞLU
Bayram ortamında "adaletin kutsallığını"
belki
daha sağduyulu, daha geniş vizyonlu düşünebiliriz.
Önce bir alıntı:
"Bugün,
kendi hür irademle, Yahudilere karşı adaletsiz tavırlarımız ve yaptığımız
kötülükler nedeniyle başımı utançla eğiyor ve Yahudi halkından özür diliyorum.
Fakat bugün yargının verdiği kararın ışığında, herhalde bu sözlerim ikiyüzlülük
olarak yorumlanacaktır."
Bu sözler, tarihe Nazi Kasabı olarak geçen ve 6 milyon Yahudi'nin
kıyımının sorumluları arasında bulunan Adolf Otto Eichmann'a aittir.
Mart 1962'de idam kararının
Yüksek Mahkeme'de onaylanmasından
sonraki söylemidir.
Eichmann, barıştan 16 yıl sonra Arjantin'de yakalanıp,
İsrail'e
getirilmişti.
14 hafta süren 114 oturum sonucu, mahkeme onu idama mahkum
etti.
Karar, üst mahkemede de onaylandıktan sonra uygulandı.
Öyle bir tepkinin odağıydı ki, mezarının İsrail toprakları olması
kabul edilmedi.
Külleri, İsrail karasularının dışında Akdeniz'e döküldü.
İnsanlık suçu ve yaşam antikorları
Öleceğini bilen bir insanın son sözlerinin
"özür dilemek" olması...
Fakat kötü sicili nedeniyle inandırıcı bulunmayacağı kuşkusu düşündürücüdür.
Eichmann'ın bu sözleri, derinliğine ve çeşitli açılardan incelenmeli,
yeni kıyımlar olmaması ve yeni günahların işlenmemesi için bir psikolojik
araştırma olarak uygarlıklara sunulmalıdır.
Kimileri böyle yapıtlarla, geleceğin aynasında bir gün duyabilecekleri
büyük utancı önceden iliklerine kadar ürpererek hissedebilseler, acaba
kan dökücülüğe, kıyımlara gene de kalkışırlar mıydı?
Dünya kültürü, ne yazık ki ırkçılık
ve
devrimcilik
adına
cinayetlerin
bir siyasal yöntem gibi sunulduğu ve destanlaştırıldığı agresif
ciltlerle dolu.
Ama...
İnsanlığın, hayata saygının, yaşama sevincinin savunması için "kültürel
antikorlar" diyebileceğimiz
koruyucu yapıtlar çok az.
İnsanlar doğuştan suçlu mudurlar?.. Bizler suçlu mu üretiriz?
Bu tartışmanın cevabı tam alınamasa bile, insanlık, suçlu üretimini engelleyecek
kültür birikimini, çocuklarımıza, gençlerimize verebilmelidir.
Demokrasi ve insan haklarını besleyerek geliştiren özsuyu, kültürdür.
İnsanlık suçu ve hukuk
6 milyon insanın ölümünden sorumlu Eichmann'ın 114 oturumla
yargılanmasına dikkat ediniz.
İsrail devleti, Eichmann'ı savunan avukat Dr. Servatius'a
30
bin dolar ödemiştir.
Devrin hukuk yolları tamamen tükeninceye kadar hukuk devleti ilkelerini
sonuna
kadar uygulamıştır.
Bölücü terör örgütübaşı Abdullah Öcalan'ın idamı tartışması da,
şu aşamada öncelikle hukuk penceresinden
görülmeli.
Avrupa'nın idama karşı olması... Kimilerimizin ilke olarak idamın
yanında ya da karşısında olmamız...
Öcalan
idam edilsin ya da edilmesin
yolundaki görüşler... Bunun terörü yeniden ateşleyeceği ya da AB veya
Avrupa
Konseyi'ndeki durumumuz.
Bunlar elbette düşünülür ama sonraki aşamanın tartışma sorunlarıdır.
İçinde bulunduğumuz aşama, iç hukuk yollarının tükendiği ve artık bizim
iç hukukumuz olarak sistemimize girmiş bulunan AİHM'nin yürütmeyi
durdurma kararına uymak ve
AİHM'nin son kararını beklemektir.
Mahkemenin muhatabı ise Türkiye
devleti adına T.C. hükümetidir,
TBMM
değil.
Kim olurlarsa olsunlar, hukuk herkese eşit uygulanır.
Kimse için de hukuk terazisinde adalet, siyaset darasıyla tartılmaz.
...............
Ramazan Bayramınızı yürekten kutluyoruz.
Yazara
E-Posta: gcivaoglu@milliyet.com.tr
8 OCAK 2000
Ecevit'i
anlamak
DERYA
SAZAK
İmralı fayı, koalisyonu beşik gibi
sallıyor!
Devlet Bahçeli'nin Osmaniye konuşması 12 Ocak'taki liderler zirvesinde
izlenecek yolu netleştirdi; MHP, iktidar ortaklarıyla ters düşme pahasına
Öcalan dosyasının Meclis'e gönderilmesi isteğinde kararlı gözüküyor.
DSP ve ANAP cephesinde ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin "ihtiyati
tedbir" kararına uyularak dosyanın Başbakanlık'ta bekletilmesi görüşü
egemen. Cumhurbaşkanı Demirel'in de bu görüşte olduğu dikkate alındığında
"devletin
zirvesi"ndeki eğilim, MHP'ye rağmen şekillenmiş sayılabilir. Apo sorunu
üçlü yönetimde düğümlenirse, dosya Meclis'e havale edilecek ve orada bekletilecek!
Bir "gizli oturum" da milletvekillerinin bilgilendirilmesi de olasıdır.
Başbakan Ecevit, Türkiye'nin aydınlık geleceğine "Apo gölgesi düşmesin"
diye
son derece duyarlı mesajlar veriyor. Öcalan'ın Afrika'da yakalanması talimatını
veren başbakan sıfatıyla, "idamın yarar ve zararları" tartışılırken
duygusallığın ötesindeki sorumluluğu üstlenebileceğini ve bunun kayırma
anlamına gelmeyeceğini anlatmaya çalışıyor.
Bülent Bey'e bu konuda yardımcı olunması gerekir.
Türkiye, 2000'e girerken bir "yol haritası" çizdi; Helsinki'de AB
adaylığının ilan edilmesi sonucu Batı ligine dahil oldu. Tam üyelik elbette
zaman alacak. Ama 10 Aralık 1999 tarihinin üzerinden daha bir ay geçmeden,
Avrupa Birliği konusunda "inançsızlık" sergilemek olacak iş midir?
Hele, MHP'li Enis Öksüz'ün "Avrupa hayaliyle Apo asılmazsa Başbakan'ın
sokağa bile çıkamayacağını" söylemesi Devlet Bahçeli'nin bugüne dek
sergilediği ciddiyetle ne ölçüde bağdaşmaktadır?
MHP'nin seçim meydanlarında PKK'ya karşı en sert politikayı izleyen parti
olması, şehit cenazelerine sahip çıkarak Anadolu'nun desteğini arkasına
alması "infaz" konusundaki ısrara tutarlılık kazandırabilir ancak,
Bahçeli liderliğindeki hükümet ortaklığının da bu partiye Türkiye'nin geleceği
konusunda yüklediği sorumluluklar olduğu da unutulmamalıdır.
Madem AB konusunda, "idam" bir çekince oluşturacaktı, niye Helsinki
doruğu öncesinde "adaylığa" açıkça karşı çıkılmadı?
Kimi MHP sözcülerinin "Önce asalım, sonra AB'ye girelim" yaklaşımı,
hükümetin yanı sıra bu partinin inandırıcılığına da gölge düşürmez mi?
Gümrük Birliği dönemini anımsayalım.
DYP lideri Tansu Çiller, İslam köktenciliğine karşı kendisinin ve partisinin
tek alternatif olduğuna Batı'yı ikna ettikten sonra 1995 seçimleri ardından
Refah'la koalisyona gittiği için Avrupalı meslektaşlarının gözünde inandırıcılığı
kaybetmedi mi?
Asıl liderlik, iç politika kaygılarının ulusal çıkarlara feda edilmediği
dönemlerde ortaya çıkar.
Propaganda kolay, güncel eleştirileri göğüslemek pahasına tarihi kararlara
imza atmak zordur. Türkiye, bölücü terörle mücadeleden zaferle çıktı. "PKK
binlerce masum insanın kanını döken canavar gibi tarihe gömüldü."
Ecevit'in yaklaşımıyla, "Apo'yu asmak, onu siyaseten diriltmek"
sonucunu
doğurmaz mı?
Bakalım, 12 Ocak'taki liderler zirvesinden bir "uzlaşma" çıkacak
mı? Eski Roma'da, üçlü yönetim
"triumvirlik"
daha çok ihtirasa dayalı
güç paylaşımını ifade ederdi. Ölüm kararlarını uygulamakla görevli komisyonlarda
üç üyeden oluşurdu. Milattan sonra 2000'de çağdaş
"triumvir"lerin
savaş konseyi gibi davranmayacaklarına, "barış"a şans tanıyacaklarına
inancımız tamdır.
İyi bayramlar...
Yazara
E-Posta: d.sazak@milliyet.com.tr
8 OCAK 2000
Ecevit'ten
Bahçeli'ye mesaj
FİKRET
BİLA
MHP lideri ve Başbakan Yardımcısı Devlet
Bahçeli'nin, Öcalan dosyasıyla ilgili olarak yaptığı açıklama liderler
zirvesi öncesinde ipleri gerdi.
Başbakan Ecevit'in, liderler zirvesinden beklentisi, Öcalan konusunda Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi'nin beklenmesi kararının çıkması. ANAP lideri Yılmaz
da bu yönde düşünüyor. Ancak, Bahçeli'nin sözlerinden anlaşılıyor ki, MHP
bu görüşe katılmıyor ve dosyanın Meclis'e indirilmesini istiyor.
Başbakan Ecevit'e dünkü görüşmemizde sorduk:
- Bahçeli'nin konuşmasını nasıl buldunuz?
- Bu tür konularda liderler kendi aralarında görüşmeden açıklama yapılmamış
olmasını temenni ederdim.
- Bahçeli, bu tutumu liderler zirvesinde de sürdürür ve Öcalan dosyasının
Meclis'e indirilmesi konusunda ısrar ederse ne olur?
- Sayın Bahçeli'nin liderler zirvesindeki tutumunu görmeden, bu konularda
bir şey söylemek istemem.
- Bu sorun nedeniyle bir hükümet krizi doğabilir mi?
- Doğmamasını temenni ederim. Hükümet birçok alanda başarılı sonuçlar almaya
başladı. Böyle bir ortamda hükümet krizine yol açmak ağır sorumluluk gerektirir.
- Liderler zirvesiyle ilgili olarak sizin beklentiniz nedir?
- Ben olumsuz sonuç beklemiyorum.
* * *
ECEVİT'in sözlerinden de açıkça anlaşılıyor ki, Başbakan, Öcalan nedeniyle
hükümetin bozulmasını istemiyor. Bunun yanlış ve ağır sorumluluklar doğuracak
bir gelişme olacağını düşünüyor.
İlk kez, "Artık Öcalan'ın dirisi değil, ölüsü zarar verir" diyerek,
tavrını iyice netleştirdi. Şimdi bu konuda MHP lideri Bahçeli'nin de ikna
edilmesi gerekiyor. Ancak, Bahçeli de partisi içinde ağır bir baskı altında.
Parti tabanından da aynı yönde baskı görüyor. Liderler zirvesi öncesinde
yaptığı sert açıklamayla da kamuoyuna karşı kendini bağlamış oldu.
Bu koşullarda Ecevit'in Bahçeli'ye verdiği mesaj, "konunun hükümet krizine
dönüşmesinin doğuracağı sorumluluğu" MHP kanadının dikkate alması.
Sorunun hükümet krizine dönüşmemesi isteği MHP kanadında da var. Ancak
bunu sağlamak için Öcalan dosyası konusunda bir formül bulunması gerekiyor.
Bahçeli'nin muhalefeti sürdükçe Öcalan dosyasının hükümet kararıyla bekletilmesi
olanaksız. Hükümet kararı olmadan, sadece Başbakan'ın kararı ve inisiyatifiyle
dosya bekletilebilir mi? Bunun yanıtı henüz bilinmiyor.
Bilinen şu ki, liderler zirvesi öncesinde ipler gerilmiş durumda.
Yazara
E-Posta: fbila@milliyet.com.tr
8 OCAK 2000
Koalisyon ortakları arasındaki idam tartışması,
kriz sinyali veriyor
Bilal ÇETİN
Koalisyon ortakları
arasındaki idam geriliminin 12 Ocak gününe kadar düşeceği umulurken dün
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin seçim bölgesi Osmaniye'de yaptığı
sert çıkışla birdenbire tırmanıyor.
Başbakan Bülent
Ecevit'in önceki gün basın aracılığıyla MHP'ye gönderdiği "Bizim dışımızdaki
partilerin bazı zorlukları olabilir, ama devlet sorumluluğunu üstlenenler
aynı zamanda her zorluğu da göğüsleme görevini üstlenmiş olurlar" mesajına
Devlet Bahçeli dün çok sert bir karşılık veriyor:
"Bu nazik konuyu
terör örgütünün ve dış destekçilerinin istedikleri gibi görmek, insan hakları
çerçevesinde izah etmeye uğraşmak ne doğrudur, ne de ahlakidir... Esas
sıkıntı kaynağını, 2000'li yıllarda güçlü olmak, dünyanın saygın ülkeleri
arasında yer almak isteyen bir Türkiye'ye, hukukun üstünlüğünden ve adaletin
tecellisinden vazgeçmeyi telkin etmek ile vatanına kastedeni dolaylı da
olsa ödüllendirmek anlamına gelecek bir davranış içine sokmaya çalışmak
oluşturacaktır..."
Bu sözlere bakılırsa
Bahçeli, 12 Ocak zirvesine ilişkin tutumunu artık netleştirmiş durumda.
Her ne kadar Başbakan Ecevit hâlâ umudunu korusa da Bahçeli ve partisi,
Öcalan'la ilgili
idam dosyasının
hemen Meclis'e sevk edilmesi ve onaylanması konusundaki kararlılığını değiştirecek
gibi görünmüyor.
İşte bu durum,
MHP ve Bahçeli'nin bu katı tutumu, dün itibariyle Ankara'da, '12 Ocak zirvesinin
ciddi bir siyasi krizle, bir hükümet kriziyle noktalanabileceği' kaygılarını
artırıyor.
Kaygılar artıyor
çünkü, bugün Türkiye'de başta ekonomi olmak üzere yaşanan bütün olumlu
gelişmelerin, olumlu yöndeki beklentilerin gerisinde siyasi istikrar ve
koalisyonun uyumlu biçimde devam edeceğine ilişkin beklenti vardı.
Ama şimdi, 12
Ocak zirvesinde doğabilecek bir olumsuzluk, her şeyi terse çevirebilir.
Ki, Bahçeli'nin dünkü sert üslubuna bakılırsa bu ihtimal oldukça yükselmiş
durumda.
Toskay: Krizsiz
aşabiliriz
MHP'nin önemli
isimlerinden Devlet Bakanı Tunca Toskay ile konuşuyoruz. "Öcalan yüzünden
siyasi istikrar bozulur, bir hükümet krizi çıkabilir mi?" diye sorduğumda
şu yanıtı veriyor Toskay:
"Çıkmaması lazım.
Ben bütün taraflarda sağduyunun hâkim olacağını düşünüyorum. Çünkü bu koalisyonda
gerçekten de yılların birikimi olan birtakım sorunları çözmek üzere şu
ana kadar geçen 7-8 aylık sürede çok ciddi bir kararlılık sergilendi. Ben
bunun süreceği, sağduyunun hâkim olacağı kanaatindeyim. Neticede bütün
siyasi partiler, birbiriyle konuşarak, Türkiye'nin menfaatleri neyse, -ki
o menfaatler de mutlaka bize empoze edilmeye çalışan yerde olmayabilir-
bunu çok objektif değerlendirerek karar vermek durumundadır. Şu ana kadar
bu hükümet bu basireti gösterdi. Ben bundan sonra da göstereceğini umut
ediyorum."
Tunca Toskay,
MHP'nin Öcalan hakkındaki idam kararının infazı konusundaki ısrarının arkasında
yatan gerekçeyi de şu sözlerle özetliyor:
"Bugün, Abdullah
Öcalan asılsın-asılmasın tartışması ve onun arkasından gelen birtakım istekler
var. Şimdi herkesin çok ciddi ve objektif olarak şunu düşünmesi lazım:
PKK terörü başladığı zaman bu terörü gündeme getirenlerin istekleriyle
bugün 'Öcalan asılmasın, ardından da şunlar, şunlar yapılsın' diyenlerin
istekleri arasında çok büyük farklılık var mı? Çok yok. Eğer bu istekler
çok farklı değilse o zaman biz, 30 bin kişinin hayatını kaybettiği, Türkiye
ekonomisinin akıl almaz kaynaklar tahsis etmesine yol açan bu mücadeleye
niye girdik? Başlangıçta bu yola girseydik ve bu kaynakları tasarruf etseydik,
hiç can kaybı olmasaydı.
Türkiye Cumhuriyeti
devleti niçin böyle bir mücadeleye girdi? Bu mücadelenin esprisi, rasyonelliği
neydi? Onu çok objektif değerlendirmemiz lazım. Burada katı falan da değiliz.
Ama, meseleye birçok cepheden birden bakıp, soğukkanlı ve sakin bir şekilde
Türkiye'nin gerçek menfaatlerinin ne olduğunu çok iyi bilerek adım atmamız
lazım. Attığımız adımın önümüzdeki üç yıl, beş yıl sonra maliyetinin ne
olacağını da bilmek lazımdır..."
Özetle Bahçeli'nin
de kurmaylarının da penceresinden Türkiye'nin ileriye dönük çıkarları Öcalan'ın
idam edilmesinden geçiyor. Ancak, başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere devletin
etkin kurumlarının ve koalisyonun diğer ortağının pencerelerinden görünen
ise bunun tam aksi.
Şimdi kritik
zirveye beş gün kaldı. Hâlâ MHP'nin tutumunun esneyebileceği, dünkü çok
sert ifadelerine rağmen Bahçeli'nin makul bir uzlaşma çizgisine gelebileceği
umuluyor...
8 OCAK 2000
İdam ve caydırıcılık
Murat BELGE
İdam cezasının
bir toplum için gerekli ve yararlı olduğunu savunmanın akılcı bir yolu
kalmadı. Zaten bu nedenle, hayatlarını akılcı ilkelere göre düzenleme tercihini
yapan toplumlar bu çirkin uygulamayı çoktan kaldırdılar.
Bunun 'yararlı'
olduğunu söyleyenlerin herhalde bir kısmı çok korktuğu için böyle bir şeye
ihtiyaç duyuyor (ceza çok ağır olsun ki kimse bana ilişemesin); bir kısmı
da öldürme yetkisini de elinin altında tuttuğuna inanmaktan hoşlanıyor.
Her ikisinin de akılla ve akılcılıkla ilgisi yok.
Türkiye sağında
bu konuda şimdiye kadar işittiğim en 'akılcı kılıklı' savunma, kan davasının
hâlâ sürdüğü bir toplumda, idam kaldırmanın zor olacağıydı. Bu herhalde
yalnız kan davası durumlarında, idam gibi bir cezanın, intikam almak durumundaki
kişiyi caydırması anlamında söylenmemiştir. Toplumda kan davası geleneği
varsa, sürüyorsa, intikam duygusunun da çok güçlü olduğu anlamına geliyordur.
Demek ki, kan
davasını tetikleyecek bir olay olunca, bir çeşit insan, işin sorumluluğunu
kendi üstüne alıyor, gidiyor karşı taraftan kaç kişi gerekiyorsa, temizliyor,
intikamını alıyor. Bu kişi aslında hukuk açısından 'kötü' vatandaşımız.
Devlet o kadar kurum kurmuş, polisi jandarması, mahkemesi yargıcı, hapishanesi
gardiyanı, adalet bakanıyla. Bunlara hiç aldırmıyor, kendi adaletini kendi
sağlıyor.
Neyse ki, bir
de 'iyi' vatandaşımız var. O bu kan davası zihniyetini bırakmış; daha doğrusu,
intikam fiilini devlete bırakmış. Öteki, 'kötü' vatandaşla, paylaştığı
değerler açısından, arasında herhangi bir fark yok. Yalnız yöntem farkı
var. O da aynı 'kısasa kısas' ilkesine inanıyor: 'Can almışsa canı alınmalıdır'.
Bunu yapmayı devete bırakıyor. İşte, asıl korkulan, tepkisinden çekinilen
de bu 'iyi vatandaş'. 'Onca cömertlikle, adam öldürme hakkımı, ayrıcalığımı
sana devretmişim. Sen devlet olarak şimdi bu hakkımı gasp ediyorsun,' demesin
diye.
Ceza ağırlaştırmakta
suç işlenmesinin önüne geçilemediği artık bilinen bir şey. 'Bence öyle
/ bence değil' gibi lakırdılarla tartışılacak bir 'kanaat meselesi' değil
bu; istatistiksel bir olgu. Yukarıda, kan davasına ilişkin, Türkiye sağının
'akılcı' görünüşlü argümanına değindim: İdamın varlığının bu tür suçlarda
caydırıcı olması beklentisi. Bu sabahın gazetelerinde, Kırşehir Cezaevi
yakınlarında işlenen, beş kişinin öldürüldüğü, 'kan davası cinayeti'nin
haberi var. Ama bu zaten tekil bir örnek değil. Benim bu yazım bu alandaki
son örneğe denk düştü, o kadar. Gene bugün, 'kan davası'na dayanmayan bir
başka cinayet haberi var ki, uzun zaman basınımızın üçüncü sayfasını renklendireceğe
benzer. Ceza Kanunu'muzdaki cezalar, elhak, caydırıcı; 'idam', koca bir
anıt gibi dimdik dikiliyor o kanunun orta yerinde. Ama hep biliyoruz ki
cinayetten geçilmiyor.
Gene hep biliyoruz
ki, cezaevinde en fazla saygı gören mahkûmlar (öteki mahkûmlardan da, gardiyanlardan
da), katillerdir. Yani bu adam öldürme olayı, 'ölüm eşittir çözüm' formülüyle
ilgili ciddi bir bozukluk (bir çağa uymama durumu, diyelim) var ki, bu
toplumun kültürüne yerleşmiş. Bunca yıllık Cumhuriyet tarihimiz insanların
'öldürme' fiiliyle bu ideolojik ilişkisini değiştirmeyi başaramamış. Çünkü
resmi kültür de, 'öldürme'nin meşru, haklı ve yararlı biçimleri olduğu
anlayışından vazgeçmemiş.
Böyle olunca,
illet olduğum deyimlerle 'yeni binyıl' ya da 'milenyum'a, 'asalım mı, asmayalım
mı?' tartışmasıyla giren bir toplum oluşumuza şaşmamalı.
9 OCAK 2000
Suçlunun
insan hakkı olur mu?
Oktay EKŞİ
Biz bu bulaşık adamdan yakayı kurtarmaya
çalıştıkça o da yapışmaya devam ediyor. İstesek de istemesek de,
‘‘Abdullah
Öcalan denen şerirle ilgili idam hükmünün infazı doğru olur mu,
olmaz mı?’’ meselesine değinmek zorunda kalıyoruz. Adam felaket
tanrısı gibi bir şey... Kime dokunduysa mahvetti.
Nitekim önce Türk ulusuna büyük zarar
verdi. On beş yıl içinde tam 31 bin 813 cana mal oldu. Sonunda, kendisine
inanıp ardına düşenleri de ortada koydu.
Ama bizi ilgilendiren onlar değil.
Bu adamın idam edilmesinin doğru olup olmadığı konusu...
Nitekim şimdi de Başbakan Yardımcısı
ve MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'yi bu konuya girmeye zorladı:
Siz, üniversitede öğretim üyeliği yapmış
bir Devlet Bahçeli'nin üstelik yazılı olarak yaptığı bir
konuşmada tutup da, ‘‘Unutulmamalı ki, insan hakları insanlar içindir.
Canileri, katilleri savunan, bir ülkeyi yıllardır kan gölüne çeviren (...)
bir teröristin bağımsız yargıçça verilmiş cezasının infazını engelleyen
bir barışçı anlayış olamaz. (....)’’ diyeceğini düşünebilir miydiniz?
Sayın Bahçeli ve arkadaşlarıyla
yolumuz meğer ‘‘Abdullah Öcalan idam edilsin mi, edilmesin mi?’’ sorusuna
verilecek yanıtta değil, çok daha başta ayrılıyormuş:
Ona göre bir kişi cani ise vatan
haini ise onun ‘‘insan hakkı’’ söz konusu değildir. Elinizdeki
yasalara göre verilen ceza çağa uymasa, ama sizin bu sakıncalı durumdan
kurtulacak hukuki yollarınız bulunsa (yeni bir yasa çıkartıp idam cezalarını
tümden kaldırmanız mümkün olsa) bile o yola gitmemeniz gerekir. Çünkü suçlunun
insan hakkı yoktur.
Oysa Sayın Bahçeli, Prof. Dr.
İonna Kuçuradi'ye veya Prof. Dr. Çetin Özek'e ‘‘Acaba bu
düşündüğüm doğru mu?’’ diye sormak için bir telefon açsa, bu iki hoca
da kendisine ‘‘İnsan haklarının sahibi olmak ve ondan yararlanmak için
sadece insan olmak yeterlidir. Hiçbir insan hiçbir sebep ve gerekçe ile
bunlardan yoksun kılınamaz’’ yanıtını verirlerdi.
Bugünkü Hürriyet'te, söz konusu
idam
cezasını bizzat veren Yargıç Turgut Okyay'ın sözlerini okuyunuz.
O dahi ceza sistemi içinde ‘‘idam’’ cezasının bulunmaması gerektiğini
savunuyor. Genel olarak bütün verilmiş idam cezalarının, özelde de Öcalan'ın
idamının da uygulanmamasını istiyor.
Ama Sayın Bahçeli'ye sorarsanız
bizzat Yargıç Okyay da ‘‘Türkiye'nin hukukun üstünlüğünden ve
adaletin tecellisinden vazgeçmesini telkin edenler’’ arasında bulunuyor.
Böyle bir görüşün tek kelimesini olsun,
kabul edebilir misiniz?
Tüm bunlara rağmen biz yine de Devlet
Bahçeli'den ümitvar olmak niyetindeyiz. Çünkü kendisinde, başında bulunduğu
partinin kimliğine işlemiş görünen radikal söylemleri törpüleyecek
potansiyelin olduğunu düşünüyoruz.
10 OCAK 2000
12
Ocak...
FİKRET
BİLA
Koalisyonun geleceği açısından 12 Ocak'ta
yapılacak liderler zirvesi kritik eşik niteliği taşıyor.
Bu eşik uzlaşmayla geçilirse hükümetin uzun ömürlü olacağı söylenebilir.
Bayramdan sonra liderlerin önünde iki önemli konu var:
1- Öcalan dosyası,
2- Cumhurbaşkanlığı seçimi.
Başbakan Ecevit, zirvede Öcalan dosyası konusunda MHP lideri Bahçeli'yi
ikna etmeye çalışacak. Bunu başarırsa daha sonra Cumhurbaşkanı Demirel'in
yeniden seçilmesine olanak sağlayacak Anayasa değişikliğini gündeme getirecek.
* * *
ÖCALAN konusunda bayram öncesinde gerilen ipler karşılıklı adımlarla biraz
gevşetilmiş görünüyor.
Bahçeli'nin Osmaniye'de ilk gün yaptığı sert çıkıştan sonra, ikinci söylemini
yumuşatarak, "ülke çıkarları açısından uzun vadeli düşünmek lazım" sözlerine
karşılık, Başbakan Ecevit de, "Asıl yetki Meclis'indir" diyerek
bir adım attı.
Bahçeli'nin, Öcalan konusundaki görüş ayrılığının hükümeti etkilemeyeceği
yolundaki sözlerine karşı da, Başbakan Ecevit, "Hükümet iç ve dış kamuoyunda
büyük umut ve güven uyandırmıştır. Bu umut ve güven ortamına gölge düşmesini
hiçbir hükümet ortağı istemez" dedi.
Böylece "koalisyon esas alınarak" gerginlik yumuşatılmış oldu.
12 Ocak öncesinde DSP ve MHP kanatlarına bakıldığında şu ortaya çıkıyor.
Zirvede Ecevit hükümet sorununa yol açmadan Bahçeli'yi dosyanın hükümette
bekletilmesine razı etmeye çalışacak. Buna karşılık MHP de Meclis'e gönderilip,
orada bir yol bulunmasını isteyecek.
ANAP lideri Yılmaz'ın ise Meclis'te doğuracağı sıkıntılar nedeniyle dosyanın
hükümette bekletilmesi konusunda Ecevit'i desteklemesi bekleniyor.
* * *
BAYRAM sonrasının ikinci önemli gündem maddesini Cumhurbaşkanlığı seçimi
oluşturuyor.
MHP'nin YÖK Başkanı'nın atanması nedeniyle Cumhurbaşkanı Demirel'e tepkili
olduğu biliniyor. Buna karşın DSP'nin beklentisi, bu konuda da MHP'nin
bir merkez partisi tavrı göstermesi ve hükümet uyumunu öne çıkarması.
ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın tutumu da henüz çok net değil. Örneğin, Başbakan
Ecevit gibi, "Cumhurbaşkanlığını hiç aklımdan geçirmedim, geçirmem"
demiyor.
Ankara'da hükümet çevrelerinde Cumhurbaşkanlığı konusunda, Demirel üzerinde
bir uzlaşma sağlanamazsa, Yılmaz'ın adaylığının söz konusu olabileceği
beklentisi var. Ancak Demirel'e daha fazla şans tanınıyor. Yılmaz'ın şansı
ikinci sırada görülüyor.
Bu nedenle Bahçeli'nin Cumhurbaşkanlığı konusundaki tercihi de belirleyici
önem taşıyor. Ecevit'le örtüşen bir tutum sergilemezse hesaplar değişebilir.
Ecevit'e yakın kurmaylar, "Eğer MHP, Öcalan ve Cumhurbaşkanlığı konularında
uzlaşmacı tavır alabilerse merkez partisi olma yoluna girebilir" yorumunu
yapıyorlar.
Her iki konunun rengini, Bahçeli'nin tutumu belirleyecek.
Yazara
E-Posta: fbila@milliyet.com.tr
11 OCAK 2000
Kritik bir dönemeç
İSMET BERKAN
ismet.berkan@radikal.com.tr
Siyasi gündem neredeyse
iki haftadır liderlerin yarın yapacakları zirve toplantısına kilitlenmiş
durumda. Her kafadan bir ses çıkıyor. Bazı gazeteler sanki liderler demeçler
aracılığıyla bir polemik yürütüyormuş havası yaymaya çalışıyor ama gerçek
durum bu değil. Elbette bayram nedeniyle haber sıkıntısına giren gazetelere
de meşgale lazım.
Yarınki zirve sadece Abdullah
Öcalan'ın kaderinin belirleneceği bir zirve değil. Tabiri caizse yarın
Türkiye'nin gelecekteki dört-beş yılı masanın üstüne yatırılacak ve iki
temel konuda karar alınacak.
Bunlardan birincisi, Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi'nin Apo ile ilgili aldığı tedbir kararına uyulup
uyulmayacağı, yani infazla ilgili prosedürlerin (dosyanın Meclis'e gönderilmesi,
Komisyon'da gündeme alınması ve Genel Kurul'a getirilip oylanması vd.)
AİHM'nin nihai kararı belli olana kadar geciktirilip geciktirilmeyeceği.
Liderlerin masaya yatıracağı
ikinci önemli mesele ise Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e ikinci bir dönem
daha görevde kalma imkânı yaratılıp yaratılmaması, yani Başbakan Bülent
Ecevit'in gündeme getirdiği anayasa değişikliği önerisi.
Apo konusunda başta bu sütunda
olmak üzere çok şey yazıldı çizildi. Aslında bu konudaki temel sorun, Türkiye'nin
idam cezasını hâlâ kendi hukuk sisteminde tutmaya devam ediyor olması.
Tabii, şimdi Öcalan gibi bir isim idama mahkûm olunca, idam cezasını hukuk
sisteminden çıkarmak yönünde oluşmuş gibi gözüken konsensus bir anda kayboluverdi.
Yarınki zirvede Öcalan konusunun
iki boyutu ele alınacak: 1. İdamın infazının yurtiçinde yaratacağı olası
sonuçlar. 2. Yurtdışında yaratacağı sonuçlar.
Geçen hafta güvenlikten
sorumlu çeşitli devlet birimlerinin hazırladığı ve yönetimin en üst kademelerine
ulaştırdığı bazı raporları bu köşede yazmıştım.
Bu raporlarda temel olarak
Öcalan'ın infazının ülkede iç barışı bozabileceğinden söz ediliyordu. Ayrıca
Dışişleri Bakanlığı'nın hazırladığı bir raporda da Türkiye-Avrupa ilişkileri
gündeme getiriliyor ve infazın sakıncalarından söz ediliyordu.
Liderler yarınki kararlarını
bu iki boyutu dikkate alarak verecekler.
Biliyorsunuz, hükümette
infaz prosedürünün bir an önce başlamasını talep eden parti MHP. Bunu büyük
ölçüde tabanından gelen baskılar ve iki muhalefet partisinin bastırması
üzerine yapıyor MHP. Gerçi Devlet Bahçeli geçen hafta
'Türkiye'nin çıkarının gözetileceğini'
söyledi ama MHP lideri hâlâ 'Tamam bu dosyayı bekletelim'
diye bir açıklama yapmış
değil.
Bana ulaşan bilgiler bu
açıklamanın yarınki zirveden sonra yapılmasının da pek beklenmediği yönünde.
Onun yerine MHP itirazlarını 'kayda geçirmeye' devam edecek. Ama bu arada
başbakan sıfatıyla Bülent Ecevit dosyayı ya kendisinde ya da Meclis Adalet
Komisyonu'nda bekletecek. MHP ise bu fiili durumu sorun yapmayacak, sorunun
hükümet krizine kadar tırmanmasına izin vermeyecek.
Yani geçen hafta yazdığım
gibi bir 'mütareke' söz konusu. Hükümet bu konuda henüz bir 'anlaşma'dan,
yani idam cezasının topyekûn kaldırılmasından hayli uzak gözüküyor.
Gelelim zirvenin ikinci
önemli konu başlığına, yani cumhurbaşkanlığı konusuna.
Bu konuda Başbakan Bülent
Ecevit'in kendini bağlayıcı ciddi ifadeleri var. Ama buna karşılık hükümetin
öteki iki ortağı ANAP ve MHP o kadar
net değiller. MHP'nin özellikle YÖK
Başkanı
Kemal Gürüz'ün yeniden atanmasından sonra Cumhurbaşkanı Demirel'e 'kırgın'
olduğu görülüyor.
Ne olursa olsun hükümetin
DSP kanadının anayasa değişikliği önergesini gündeme getireceği anlaşılıyor.
Ondan sonrası pazarlık. Bu pazarlıkların ilk adımı yarınki zirvede atılacak.
Belki daha sonra öneri sahibi olarak Başbakan Ecevit'in muhalefet partilerini
ziyareti de söz konusu olabilir. Burada DYP
destekleyici
tavır alıyor, Fazilet'in durumu ise şimdilik belirsiz.
* *
*
Yarınki zirveyi hükümet için
hayli kritik hale getiren şey, özetlemeye çalıştığım bu iki potansiyel
sorunun varlığı. Cumhurbaşkanlığı da, Apo meselesi de hükümet içi ilişkileri
ve dolayısıyla hükümetin uyumunu etkileyebilir konular.
Eğer hükümet bu iki konuyu
kazasız belasız atlatırsa o zaman önü açık. Türkiye, yıllardır özlemini
çektiği istikrara kavuşmuş gibi gözüküyor. Zaten kimse de bu istikrarın
bozulacağına pek ihtimal vermiyor. Ama yine de potansiyel sorunlar ortada.
Hükümet geçmişte af yasasında
olduğu gibi karşılaştığı sorunları bir biçimde aşma yolunu buldu. Genel
inanç bu sefer de bir yolun bulunacağı. Af konusu, buzdolabına kaldırılarak
'çözüldü.' Apo konusunu da buzdolabına kaldırmak belki mümkün. Ama cumhurbaşkanlığı
konusu zamana bağlı ve zaman sıkıştırmaya başladı.
Yarın o yüzden hükümet açısından
kritik bir dönemeç.
11 OCAK 2000
Öcalan
kararının artıları, eksileri
Sedat ERGİN
Koalisyonu oluşturan siyasi partilerin
liderleri, terörist Abdullah Öcalan hakkındaki idam kararının infazının
askıya alınıp alınmaması konusundaki kritik kararı görüşmek üzere yarın
bir araya geliyorlar.
Bu kritik zirve öncesinde, kararın
artıları ve eksilerine ilişkin faktörler ana hatlarıyla şöyle sıralanabilir:
ASKIYA ALMANIN ARTILARI
- Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin
zorunlu yargı yetkisini kabul ederek, mahkeme kararlarına iç hukukunun
üstünde bir yer vermiştir. Bu mahkemenin nihai kararı belli olana kadar
‘‘infazın
ertelenmesi’’ yönündeki ihtiyati tedbir kararına uyulmaması, Türkiye
ile parçası olduğu Avrupa hukuk sistemi arasında ciddi sorunlara yol açabilir.
- Avrupa, idam cezasını yasaklamıştır.
Türkiye, 1984 sonrasında hiçbir idam kararını infaz etmemiştir. İnfaz,
Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde yeni ve iyimser bir başlangıç yaptığı
bir dönemde, Türkiye'nin Avrupa'daki görüntüsünü bozacak, AB ile ilişkileri
olumsuz yönde etkileyecektir.
- İnfaz, Türkiye'de iç barışın geleceğini
tehlikeye düşürebilir. Türkiye, PKK'ya karşı 20 yıl süren mücadelesinden
muzaffer çıkmıştır. Şimdi yaraların sarılma dönemidir. Öcalan'ın
asılması, Güneydoğu'da iç barışın yeniden inşasını güçleştirebilir.
- İnfaz, PKK terörünün yeniden alevlenmesine
yol açabilir. Burada muhtemel bir tehlike, PKK terörünün büyük kentlere
kaymasıdır. Devletin istihbarat birimlerinin yaptıkları değerlendirmeler
bu tehlikeye işaret etmektedir.
- MHP'nin iç güçlükleri nedeniyle infazda
ısrarı, koalisyonda çatlağa yol açıp, hükümetin düşmesine yol açabilir.
Türkiye yıllardan sonra ilk kez içte ve dışta arzuladığı istikrarı yakalamıştır.
İstikrarın bozulması Türkiye'yi yeniden belirsizliğe iter ki, ülkenin buna
tahammülü yoktur.
- Toplam 52 kişi hakkındaki idam kararları
TBMM'de bekletilmektedir. Öcalan kararının öne alınması, Anayasa'nın eşitlik
ilkesinin ihlali olur.
VE EKSİLERİ
- Öcalan, yaklaşık 30 bin kişinin
ölümünden sorumlu 20. yüzyılın en kanlı teröristlerinden biridir. Türkiye
teröre büyük bir bedel ödemiştir. Türkiye'ye bu ölçüde zarar veren, acılara
yol açan bir caninin yaptıkları karşılıksız kalmamalıdır.
- Türkiye, şehit ailelerinin hissiyatını
görmezlikten gelemez. Burada nihai söz hakkı, evlatlarını teröre kurban
veren ailelere aittir. Şehit ailelerinin haykırışları yok sayılamaz. Tercihin
şehit ailelerinden değil, bir teröristten yana kullanılması kamu vicdanını
yaralayacaktır.
- Türkiye infazı ertelerse dış baskılar
karşısında boyun eğdiği görüntüsünü yaratır ki, bu onur kırıcıdır.
- Türkiye'nin Strasbourg'daki mahkemenin
bütün kararlarına uyduğu doğru değildir. Pekálá istisnalar vardır. Kıbrıslı
Rum Louzidiu davasıyla ilgili tazminat kararına uyulmaması bunun
en çarpıcı örneğidir.
- İnfaz ertelenirse, bu ileride Batı'nın
Öcalan'la
ilgili başka beklentilerinin önünü açacaktır. Batı, ileride bu kez Öcalan'ın
serbest bırakılması yönünde taleplerde bulunabilir.
- MHP, infazdan yana tutumuyla kendisini,
tabanı ve Türk toplumu karşısında bağlamıştır. MHP'nin geri adım atması
ödün anlamına gelecek, parti içinde sıkıntı yaratacaktır.
11 OCAK 2000
Meclis'e
bilgi...
FİKRET
BİLA
Liderler zirvesine bir gün kala Öcalan
dosyasıyla ilgili olarak MHP kanadından yeni bir öneri geldi.
Meclis Başkan Vekili Murat Sökmenoğlu, liderler zirvesinde nasıl karar
alınırsa alınsın, Öcalan dosyası konusunda hükümetin Meclis'i bilgilendirmesini
öneriyor.
Sökmenoğlu'nun yaklaşımı şöyle:
- Sayın Başbakan, Öcalan dosyasının bekletilmesi gerektiğini söylüyor.
Sayın Cumhurbaşkanı da aynı görüşte. Gerekçe olarak da ülkenin menfaatlerini
gösteriyorlar. Resmi raporlardan söz ediliyor. Bu arada yetkili organın
da Meclis olduğunu ifade ediyorlar. Bu durumda, yapılması gereken Meclis'in
bilgilendirilmesidir. Bu konuda nihai kararı vicdanlarına göre verecek
olan milletvekillerinin her türlü bilgiye sahip olmaları doğal haklarıdır.
Hükümetin bu bilgileri milletvekilleriyle paylaşması da görevidir. Liderler
zirvesinden sonra Meclis'te Öcalan dosyasıyla ilgili bir "gizli" oturum
yapılabilir.
Sökmenoğlu'nun bu önerisine MHP İstanbul milletvekili Mehmet Gül de katılıyor.
Anlaşılıyor ki, MHP grubunda bu istem seslendiriliyor.
MHP'nin önerisine DSP kanadı nasıl bakıyor?
Öneri henüz Başbakan düzeyinde değerlendirilmiş değil.
DSP kurmaylarının verdiği tepki ise şöyle özetlenebilir:
"Elbette
öneri yerindedir. Meclis'in bilgi sahibi olmak istemesi doğaldır. Bir gizli
oturum da yapılabilir. Ancak böyle bir oturumda muhalefetin konuyu siyaset
aracı yapmaması gerekir. Muhalefet konuya partilerüstü bir yaklaşım gösterirse
bilgilendirme toplantısı yararlı olur. Ancak aksine bir tavırla konu siyaset
aracı, muhalefet aracı yapılırsa, devlet açısından bazı sakıncalar doğabilir."
DSP kurmaylarının bu yaklaşımı önerinin ciddiye alındığını gösteriyor.
Belki Başbakan'ın liderlerle yapacağı temaslarda bu konu da gündeme gelebilir.
Liderler zirvesinde Bahçeli, dosyanın bekletilmesini kabul etse bile, MHP
dosyanın olmasa bile, bilgilerin Meclis'e aktarılması talebinde ısrarlı
olabilir.
* * *
ÇARŞAMBA günü saat 14.00'te yapılması beklenen zirveye taraflar geniş bir
hazırlık yapıyorlar. Başbakan'ın resmi raporlara dayalı bilgileri Bahçeli
ve Yılmaz'la paylaşması bekleniyor.
Ayrıca üç liderin dışında zirveye Başbakan yardımcıları Hüsamettin Özkan
ve Cumhur Ersümer ile Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik ve MHP kanadından
da Sanayi Bakanı Kenan Tanrıkulu'nun katılması bekleniyor.
Zirve alacağı kararla tarihi bir nitelik taşımaya aday...
11 OCAK 2000
28
yıl önce, kürsüde Ecevit
YALÇIN
DOĞAN
Kafaları Adalet Bakanı Hikmet Sami
Türk karıştırıyor. 30 Kasım liderler zirvesinde, Türk "Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi'nin muhatabı Mecis'tir"
deyince, bir süre herkes
buna inanıyor.
Neyse ki, Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik, bu gibi konuların
uzmanı olarak, "hayır, doğru değil" deyince, her şey yerli yerine
oturuyor. Adalet Bakanı daha sonra zaten doğruyu öğreniyor!..
Önemli ama, bu bir ayrıntı. Apo'nun idamıyla ilgili olayda, işin özü ilke
olarak ölüm cezasında düğümleniyor. Bizde ölüm cezasının serüveni ise,
kararsızlığın
anıtı gibi!..
1972'ye uzanan tartışma
12 Mart darbesi sonrasında, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan
ile
ilgili idam kararları TBMM'ye geldiğinde, ilginç bir durum var.
O tarihte Meclis'in gündeminde ölüm cezalarının kaldırılmasını öngören
iki yasa tasarısı var. Yani, ölüm cezasını kaldırmak düşüncesi, Türkiye'de
otuz yıla yakın geçmişe dayanıyor.
Kaldı ki, arada hep benzer girişimler birbirini izliyor. Meclis'te çeşitli
yıllarda ölüm cezasının kaldırılmasını isteyen tasarı ya da öneriler
hiç eksik değil. Ancak, bu yöndeki kararsızlık da, yine hiç eksik değil!..
Buna karşılık, kararlı biri var: Bülent Ecevit!.. Bugün, Ecevit'in
bu tutumunu kanıtlama zamanı.
Ecevit'in değişmeyen ilkesi
1972'de üç genç devrimcinin idamı tartışılırken, Meclis tutanaklarında
Ecevit'e kulak vermek gerek:
"Mecis'te
ölüm cezalarının kaldırılmasını öngören iki öneri var. Bunlar Adalet Komisyonu'nda
görüşülmüştür. Meclis'in huzurunda, kabul edersiniz, etmezsiniz, o başka,
ilke olarak ölüm cezalarının kaldırılmasını öneren yasa önerileri bulunduğu
sırada, onlar görüşülmeden, ölüm cezalarıyla ilgili mazbataların görüşülmesini
asla doğru bulmuyorum."
Ecevit kürsüde konuşurken, AP'liler laf atıyor. Ecevit sürdürüyor:
"Her
şeyden önce şunu belirtmek isterim. Kişilere ve duruma bağlı olarak değil,
ben ölüm cezasına ilke olarak karşıyım."
72'nin o dumanlı ortamında CHP dışındaki partiler, Ecevit'i ve CHP'yi
Marksist - Leninistleri korumakla suçluyor. Oysa, Ecevit ısrarla inandığı
bir ilkeyi savunuyor.
Bugün rotamız belli
Bugün hayat çok farklı. Türkiye'nin
AB rotası değişimin en temel
göstergesi. Düşünceler, uygulamalar bu temel çerçevede gelişiyor.
Bugün kimse, kimseyi kurtarmak ya da öne sürüldüğü gibi, eloğlunun bize
dayatma gerekçesi arkasına saklanarak, tavır almıyor. Çoğunluk bugün
Batılı
olmanın, çağdaş olmanın gereklerini yerine getirme çabasında.
Yaşadığımız sorunlardan bağımsız olmak üzere!..
Yazara
E-Posta: ydogan@milliyet.com.tr
(12 OCAK 2000)
  |