Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
Haberler
 1-11 OCAK
 12 OCAK ZİRVESİ
 
Köşe Yazıları
  4-7 OCAK
 
 
 
 

''ÖCALAN TARTIŞMASI''

 
F.BİLA: Şehit aileleri  (7/1) O.EKŞİ: Canı cehenneme ama  (7/1) E.ÖZKÖK: Çankaya'da adı konmamış zirve (7/1)
O.EKŞİ: Bir kere daha o konu (8/1) G.CIVAOĞLU: Bayramda gerçekle kucaklaşmak  (8/1) D.SAZAK: Ecevit'i anlamak  (8/1)
F.BİLA: Ecevit'ten Bahçeli'ye mesaj  (8/1) B.ÇETİN: Kriz sinyali...  (8/1) M.BELGE: İdam ve caydırıcılık (8/1)
O.EKŞİ: Suçlunun insan hakkı olur mu?  (9/1) F.BİLA: 12 Ocak   (10/1) İ.BERKAN: Kritik bir dönemeç  (11/1)
S.ERGİN: Öcalan kararının artıları, eksileri (11/1) F.BİLA: Meclis'e bilgi (11/1) Y.DOĞAN: 28 yıl önce, kürsüde Ecevit (11/1)



  7 OCAK 2000
 
 

Şehit aileleri...

        FİKRET BİLA
       Öcalan tartışılırken, şehit aileleri tablonun dışında sayılabilir mi?
       Sayılamaz.
       İnsanlık evlat acısını aşan bir acı bilmiyor.
       PKK ile mücadelede evlatları şehit olan ailelere, "ülkesiyle ve milletiyle bölünmez bir bütün" olmanın üzerinde bir "yüksek menfaat" anlatılabilir mi?
       Anlatılamaz.
       Bu insanlara, "kusura bakmayın o zaman ülke menfaati onu gerektiriyordu, şimdi bunu gerektiyor" denilip, geçiştirilebilir mi?
       Geçiştirilemez.
       Öcalan'ı, "bir avuç şehit ailesi ve çevresinin sorunu" gibi görüp, göstermek mümkün mü?
       Değil.
       Onların canı pahasına alınmış bu sonuç, sadece, "Avrupa Birliği'nin anahtarı" gibi değerlendirilebilir mi?
       Değerlendirilemez.
       Şehit ailelerinin, Öcalan'a herkesin gözüyle bakmaları beklenebilir mi?
       Beklenemez.
       Durum böyle olduğuna göre...
       Birilerinin çıkıp şehit ailelerine "çünkü" diye anlatmaları gerekmez mi?
       Gerekir.
       Türkiye'de 46 adet "Şehit Alileleri Derneği" mevcut. Yakında ortak bir yürütme kurulu da belirlenecek.
       Üzerlerinden seçim meydanlarında siyaset yapılan bu insanlar şimdi dikkate alınmak istiyorlar. Bu onların en doğal hakları.
       Öcalan dosyasının bekletilmesi tartışmaları içinde devletin ve hükümetin üst düzeyine ulaşamamaktan şikayetçiler.
       Örneğin, Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı'yla görüşme istekleri var. Ankara ve Kırıkkale Şehit Aileleri Dernekleri, randevu taleplerine yanıt alamadıklarını söylüyorlar.
       Genelkurmay dışında devletten ilgi görmediklerini vurguluyorlar. Bu insanlara, uğruna can verdikleri devletin, "bugün git, yarın gel; sorumlu siz değil biziz" diyebilme hakkı ve yetkisi yok.
       Eğer, Öcalan konusunda Türkiye adına bir karar verilecekse, bunun nedenleri tek tek, somut bir biçimde, öncelikle şehit ailelerine, sonra kamuoyuna anlatılmalı.
       Yoksa, "ülke menfaatleri bunu gerektiriyor" gibi genel ve soyut bir gerekçeyle alınacak bir karar, kamu vicdanında bozulacaktır.
Yazara E-Posta: fbila@milliyet.com.tr



7 OCAK 2000

Canı cehenneme, ama...

Oktay EKŞİ

Abdullah Öcalan isimli şerir için bunca mürekkep dökmeye değer mi? Öyle ya... Adalet yargılamış, hükmünü vermiş.... Verilen idam hükmünün yanlışlığını kendisi dahi iddia etmemiş.

Yargı yolları bitmiş. Dosya son aşamaya yani Meclis'e gönderilip ‘‘Ömer ve Üveyiş oğlu, 1949 Halfeti doğumlu Abdullah Öcalan hakkında verilen idam hükmünün infazına dair kanun’’un kabul edilmesine gelmiş.

Biz hálá ‘‘bu adam idam edilmesin’’ diye çırpınıp duruyoruz.

Hayır... Önce bir noktayı belirtelim:

‘‘Bu adam idam edilmesin’’ diye değil, ‘‘Türkiye'de esasen 10-15 yıl önce kaldırılmış olması gereken idam cezası artık lağvedilsin. Türkiye iddia ettiği uygarlık düzeyine sahip olduğunu ortaya koysun. Bu arada Öcalan da idamdan kurtulacaksa kurtulsun’’ diye çırpınıyoruz. Birinci nokta bu. Yoksa Abdullah Öcalan için ne bunca káğıt harcanması gerekir, ne de bu şerir, bir tek harf için sarf edilen mürekkebe değer.

O yüzden zihnimizi Öcalan'a değil, Türkiye'ye endeksleyerek bir karar vermeliyiz.

MHP Lideri Devlet Bahçeli'yi anlamakta biz tam da bu noktada zorlanıyoruz:

Bahçeli seçimlerden hemen sonra kendi partililerine ‘‘Bundan böyle kılığınıza kıyafetinize dikkat edin... Öyle aşağı sarkmış yarım ay bıyıklı MHP'lilerin artık gerilerde kaldığını unutmayın... İnsanlarla konuşurken hemen savunmaya veya saldırıya geçmeye hazırmış gibi görünmekten uzak durun... Beyaz çorap giymeyin... Tespihle dolaşmayın... Sarmısak yemeyin... Geğirmeyin... Sakal tıraşı olmadan sokağa çıkmayın’’ anlamına gelen mesajlar verdiği bildirilen ve onları büyük çapta yola getiren lider değil mi?

Sayın Bahçeli kendi arkadaşlarına ‘‘biraz hukuk, biraz da uygarlık’’ mesajı da veremez mi? Onlara ‘‘cezalandırmak’’ ile ‘‘intikam almak’’ arasında dağlar kadar fark olduğunu anlatamaz mı?

Biz bu konuda karamsar değiliz. Çünkü Bahçeli'nin MHP lideri seçildiği tarihten beri (daha öncesini bilmiyoruz) çağdaş değerlere aykırı hiçbir kararına tanık olmadık.

Öte yandan bazıları ‘‘Efendim konu Meclis'e gelsin. TBMM kararını versin. Eğer idam cezasının infazı onaylanırsa dosyayı Cumhurbaşkanı işleme koymasın’’ diyor.

Bunu diyenler acaba Cumhurbaşkanı'nın böyle bir yetkisi olmadığını bilmiyorlar mı?

Anayasa'nın 89'uncu maddesi gayet açık:

Cumhurbaşkanı önüne gelen bir yasayı 15 gün içinde ya onaylayıp yürürlüğe girmesini sağlar, yahut da ‘‘tekrar görüşülmesi için’’ Meclis'e geri gönderir. Oradan aynen kabul edilmiş olarak gelirse artık onaylayıp yürürlüğe koymaktan başka seçeneği yoktur.

O yüzden ya bilerek veya birbirimizi aldatmaya kalkmayarak konuşalım.




7 OCAK 2000

Çankaya'da adı konmamış zirve

Ertuğrul ÖZKÖK

Çankaya'nın dünkü trafiğine bakıldığı zaman şu fotoğraf ortaya çıkıyor ‘‘Dün Cumhurbaşkanlığı Köşkü'nde adı konmamış bir zirve yapıldı.’’

Bu fotoğrafı ortaya çıkaran ziyaret trafiği şöyle.

ORTAK NOKTA

Cumhurbaşkanı Demirel, Başbakan Bülent Ecevit'le görüşüyor.

Onu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kıvrıkoğlu izliyor.

Bu arada Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik geliyor.

Ve son olarak Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan.

Sırada MİT Müsteşarı da vardı. Ama dün MİT'in kuruluş yıldönümü olduğu için bu görüşme gerçekleşmedi.

Kimsenin kuşkusu olmasın ki, bu görüşmelerin ana konusu Abdullah Öcalan'ın idamı meselesi.

Dün Çankaya'da neler oldu?

Aldığım hava şu:

Cumhurbaşkanı, idam konusunda hükümetle muhalefeti ortak bir noktaya getirmeye çalışıyor.

Fazilet Partisi Genel Başkanı'yla yaptığı görüşmenin ilginç bir ayrıntısı var.

Demirel, Kutan'ın önüne 18 Nisan seçimlerini koyup şunu söylüyor:

‘‘HADEP'in 1.5 milyon oyu var.’’

Arkasından da muhtemelen şöyle bir cümle geliyor:

‘‘Türkiye'yi bölmek mi istiyorsunuz, yoksa birleştirmek mi?’’ 

Gerek Cumhurbaşkanı gerek Başbakan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararının beklenmesinden yanalar.

Askerlerin görüşüne gelince...

Onlar başından beri en tutarlı kesim.

‘‘Biz bu konuda tarafız. O nedenle bize sormayın.’’

SÖZLERİN ANLAMI

Bu sözlerin anlamı açık.

Asker, ‘‘İdam edilse de, edilmese de bizim için bir şey fark etmez’’ diyor.

Bunu söyleyen kim?

PKK'ya karşı müthiş bir mücadele vererek onu bitiren müessese.

Tabii bunu yaparken, değerli birçok evladını kaybetmiş, şehit vermiş bir müessese.

Şimdi bu müessese ortaya çıkıp, ‘‘Kana kan isterim’’ demiyor.

Hatta daha ince bir şey yapıyor.

Adaleti etkilememek için hiç sesini çıkarmıyor.

DARAĞACI CAMBAZLARI

Peki asker böyle davranırken, parti programlarına idam cezasını kaldıracağını yazan, geçmişte Güneydoğu'da PKK yanlılarının oylarını almak için atmadık takla bırakmayan siyasi partiler, bugün neden böylesine intikamcı bir tavır içine girdiler?

Cevabı basit.

Oy avcılığı için.

Oysa Türk halkı, artık bu motiflere oy vermiyor.

Türban meselesini, toplumun en önemli sorunu zannedip bütün seçim stratejisini bunun üzerine kuranların uğradığı hüsran ortada.

Şimdi stratejisini darağacı üzerine kuranların sonu da farklı olmayabilir.

Çünkü Türk seçmeni artık şunu çok iyi biliyor.

Ülke yönetimi, ekonomik sorunlar, dış politika gibi konularda söyleyecek sözü, ikna edici programı olmayan siyasiler ve partileri, her defasında böyle kavgacı ve tahrik edici sloganlara sarılıyorlar.

Yani, kışkırtıcılıktan medet umuyorlar.

Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik, Öcalan'ı astırmak için uğraşanlara şu soruyu soruyor:

‘‘Meseleye Öcalan olarak mı bakacaksınız, yoksa Türkiye olarak mı?’’

Gelin aynı soruyu daha direkt soralım. 

Öcalan mı daha önemli, yoksa Türkiye'nin geleceği mi?

Üç gündür bu soruyu soruyorum.

Türkiye yıllardır çözemediği kronik ekonomik sorunlarını aşmak için çok güzel bir fırsat yakaladı.

1980'li yıllarda ilk adımını attığımız dinamik ekonomi devriminin ikinci evresine geçebilecek durumdayız.

VE TABLO

Turizmciler önümüzdeki yıl için çok olumlu bir bekleyiş içindeler.

Bombalamalar durmuş, Güneydoğu'dan her gün şehit haberleri gelmiyor, terör olayları neredeyse sıfıra inmiş.

Kararımızı buna göre vermeliyiz.




8 OCAK 2000
 
 

Bir kere daha o konu

Oktay EKŞİ

Yanlış bir şey yazarsam, hele bir kavramı yanlış yerde kullanırsam hemen telefon eden dostum Prof. Dr. Rona Aybay'a karşı çok mahcup olurum. Çünkü dün, ‘‘Cumhurbaşkanı'nın Meclis tarafından kabul edilen yasaları yayımlama’’ yetkisi yerine ‘‘yasayı onaylama’’ yetkisinden söz etmişim.

Oysa Cumhurbaşkanı'nın ‘‘onaylamama’’ gibi bir yetkisi yok ki, ‘‘onaylama’’sı söz konusu olsun. 19. sayfada

Bu yanlışı hem de Öcalan'ın idamına ilişkin yasa Meclis'ten geçse bile bunu Cumhurbaşkanı'nın istediği süre işleme koymayabileceğini savunanlara ‘‘Anayasa buna izin vermez’’ derken yapmışım.

Evet Anayasa izin vermez. O nedenle ‘‘idam’’ kararının infazını öngören bir yasa Meclis tarafından kabul edilirse, artık o hükmü yerine getirmekten başka yapacak bir şey yoktur.

Gerçi Cumhurbaşkanı'nın ‘‘tekrar görüşülmek üzere’’ yasayı Meclis'e iade etmesi mümkündür, ama o da infazı çok çok bir-iki ay erteler. Sonuç değişmez.

Yaptığım yanlış bir bakıma işe de yaradı. Çünkü Prof. Aybay bu sırada konuyla ilgili iki noktaya daha dikkatimi çekti:

‘‘Bence, dedi konuyu Meclis'e götürmeden önce yapılabilecek şey var: Hükümet, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesi'ne ek 6 No'lu protokolü imzalarsa zaten idam cezasını lağvetmeye söz vermiş olur. Gerçi bunun Meclis'ten geçmesine kadar bağlayıcılığı yoktur ama yine de siyasi ve ahlaki bir bağlayıcılık söz konusudur.’’

Gerçekten söz konusu protokolü imzalamayan, böylece ‘‘idam cezasını’’ hálá hukuk sistemi içinde muhafaza eden Türkiye'den başka Avrupa ülkesi kalmadı. İyi anımsıyoruz, bundan 6 ay kadar önce gazetelere yansıyan bilgi, son olarak Rusya Federasyonu'nun da idam cezasını kendi hukukundan çıkardığını ifade ediyordu.

Dün değindiğimiz ‘‘Önce dosya Meclis'e getirilsin. Öcalan konusu görüşülsün (bu idam hükmü infaz edilsin anlamına geliyor), sonra idam cezasının kaldırılması meselesi ele alınsın, hatta kaldırılsın’’ diyenlerin tezine gelince...

Rona Aybay diyor ki:

‘‘Halen hakkında kesin hüküm bulunan 50 küsur (bazılarına göre 53) dosya dururken Abdullah Öcalan'ınkini öne alıp onu infaz etmeyi savunmak mümkün değildir. Çünkü bu tam anlamıyla ayrımcı bir yaklaşım olur. Hukuk devleti kavramıyla böyle bir şey açıklanamaz.’’

Görüldüğü gibi Öcalan'ın -ve öteki idam mahkûmlarının- idamını hukuk adına savunanları çağdaş hukuk anlayışı yapayalnız ortada bırakıyor. Biz de o yüzden onlara, 2000'li yılların ceza ve infaz hukuku anlayışını benimsemelerini tavsiye ediyoruz.

Aynı çağı yaşamak, aynı tarihte takvimin aynı yapraklarını koparmak değildir ki... Aynı değerleri paylaşmaktır.




8 OCAK 2000

Bayramda gerçekle kucaklaşmak

       GÜNERİ CIVAOĞLU
      Bayram ortamında "adaletin kutsallığını" belki daha sağduyulu, daha geniş vizyonlu düşünebiliriz.
       Önce bir alıntı:
    "Bugün, kendi hür irademle, Yahudilere karşı adaletsiz tavırlarımız ve yaptığımız kötülükler nedeniyle başımı utançla eğiyor ve Yahudi halkından özür diliyorum.
       Fakat bugün yargının verdiği kararın ışığında, herhalde bu sözlerim ikiyüzlülük olarak yorumlanacaktır." 
     Bu sözler, tarihe Nazi Kasabı olarak geçen ve 6 milyon Yahudi'nin kıyımının sorumluları arasında bulunan Adolf Otto Eichmann'a aittir.
      Mart 1962'de idam kararının Yüksek Mahkeme'de onaylanmasından sonraki söylemidir.
      Eichmann, barıştan 16 yıl sonra Arjantin'de yakalanıp, İsrail'e getirilmişti.
      14 hafta süren 114 oturum sonucu, mahkeme onu idama mahkum etti.
       Karar, üst mahkemede de onaylandıktan sonra uygulandı.
       Öyle bir tepkinin odağıydı ki, mezarının İsrail toprakları olması kabul edilmedi.
       Külleri, İsrail karasularının dışında Akdeniz'e döküldü.

İnsanlık suçu ve yaşam antikorları

       Öleceğini bilen bir insanın son sözlerinin "özür dilemek" olması...
       Fakat kötü sicili nedeniyle inandırıcı bulunmayacağı kuşkusu düşündürücüdür.
      Eichmann'ın bu sözleri, derinliğine ve çeşitli açılardan incelenmeli, yeni kıyımlar olmaması ve yeni günahların işlenmemesi için bir psikolojik araştırma olarak uygarlıklara sunulmalıdır.
       Kimileri böyle yapıtlarla, geleceğin aynasında bir gün duyabilecekleri büyük utancı önceden iliklerine kadar ürpererek hissedebilseler, acaba kan dökücülüğe, kıyımlara gene de kalkışırlar mıydı?
       Dünya kültürü, ne yazık ki ırkçılık ve devrimcilik adına cinayetlerin bir siyasal yöntem gibi sunulduğu ve destanlaştırıldığı agresif ciltlerle dolu.
       Ama...
       İnsanlığın, hayata saygının, yaşama sevincinin savunması için "kültürel antikorlar" diyebileceğimiz koruyucu yapıtlar çok az.
       İnsanlar doğuştan suçlu mudurlar?.. Bizler suçlu mu üretiriz?
       Bu tartışmanın cevabı tam alınamasa bile, insanlık, suçlu üretimini engelleyecek kültür birikimini, çocuklarımıza, gençlerimize verebilmelidir.
       Demokrasi ve insan haklarını besleyerek geliştiren özsuyu, kültürdür.

İnsanlık suçu ve hukuk

      6 milyon insanın ölümünden sorumlu Eichmann'ın 114 oturumla yargılanmasına dikkat ediniz.
      İsrail devleti, Eichmann'ı savunan avukat Dr. Servatius'a 30 bin dolar ödemiştir.
       Devrin hukuk yolları tamamen tükeninceye kadar hukuk devleti ilkelerini sonuna kadar uygulamıştır.
       Bölücü terör örgütübaşı Abdullah Öcalan'ın idamı tartışması da, şu aşamada öncelikle hukuk penceresinden görülmeli.
      Avrupa'nın idama karşı olması... Kimilerimizin ilke olarak idamın yanında ya da karşısında olmamız... Öcalan idam edilsin ya da edilmesin yolundaki görüşler... Bunun terörü yeniden ateşleyeceği ya da AB veya Avrupa Konseyi'ndeki durumumuz.
       Bunlar elbette düşünülür ama sonraki aşamanın tartışma sorunlarıdır.
       İçinde bulunduğumuz aşama, iç hukuk yollarının tükendiği ve artık bizim iç hukukumuz olarak sistemimize girmiş bulunan AİHM'nin yürütmeyi durdurma kararına uymak ve AİHM'nin son kararını beklemektir.
       Mahkemenin muhatabı ise Türkiye devleti adına T.C. hükümetidir, TBMM değil.
      Kim olurlarsa olsunlar, hukuk herkese eşit uygulanır.
       Kimse için de hukuk terazisinde adalet, siyaset darasıyla tartılmaz.
       ...............
       Ramazan Bayramınızı yürekten kutluyoruz.
Yazara E-Posta: gcivaoglu@milliyet.com.tr



  8 OCAK 2000

Ecevit'i anlamak

       DERYA SAZAK
       İmralı fayı, koalisyonu beşik gibi sallıyor!
       Devlet Bahçeli'nin Osmaniye konuşması 12 Ocak'taki liderler zirvesinde izlenecek yolu netleştirdi; MHP, iktidar ortaklarıyla ters düşme pahasına Öcalan dosyasının Meclis'e gönderilmesi isteğinde kararlı gözüküyor.
       DSP ve ANAP cephesinde ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin "ihtiyati tedbir" kararına uyularak dosyanın Başbakanlık'ta bekletilmesi görüşü egemen. Cumhurbaşkanı Demirel'in de bu görüşte olduğu dikkate alındığında "devletin zirvesi"ndeki eğilim, MHP'ye rağmen şekillenmiş sayılabilir. Apo sorunu üçlü yönetimde düğümlenirse, dosya Meclis'e havale edilecek ve orada bekletilecek! Bir "gizli oturum" da milletvekillerinin bilgilendirilmesi de olasıdır.
       Başbakan Ecevit, Türkiye'nin aydınlık geleceğine "Apo gölgesi düşmesin" diye son derece duyarlı mesajlar veriyor. Öcalan'ın Afrika'da yakalanması talimatını veren başbakan sıfatıyla, "idamın yarar ve zararları" tartışılırken duygusallığın ötesindeki sorumluluğu üstlenebileceğini ve bunun kayırma anlamına gelmeyeceğini anlatmaya çalışıyor.
       Bülent Bey'e bu konuda yardımcı olunması gerekir.
       Türkiye, 2000'e girerken bir "yol haritası" çizdi; Helsinki'de AB adaylığının ilan edilmesi sonucu Batı ligine dahil oldu. Tam üyelik elbette zaman alacak. Ama 10 Aralık 1999 tarihinin üzerinden daha bir ay geçmeden, Avrupa Birliği konusunda "inançsızlık" sergilemek olacak iş midir? Hele, MHP'li Enis Öksüz'ün "Avrupa hayaliyle Apo asılmazsa Başbakan'ın sokağa bile çıkamayacağını" söylemesi Devlet Bahçeli'nin bugüne dek sergilediği ciddiyetle ne ölçüde bağdaşmaktadır?
       MHP'nin seçim meydanlarında PKK'ya karşı en sert politikayı izleyen parti olması, şehit cenazelerine sahip çıkarak Anadolu'nun desteğini arkasına alması "infaz" konusundaki ısrara tutarlılık kazandırabilir ancak, Bahçeli liderliğindeki hükümet ortaklığının da bu partiye Türkiye'nin geleceği konusunda yüklediği sorumluluklar olduğu da unutulmamalıdır.
       Madem AB konusunda, "idam" bir çekince oluşturacaktı, niye Helsinki doruğu öncesinde "adaylığa" açıkça karşı çıkılmadı?
       Kimi MHP sözcülerinin "Önce asalım, sonra AB'ye girelim" yaklaşımı, hükümetin yanı sıra bu partinin inandırıcılığına da gölge düşürmez mi?
       Gümrük Birliği dönemini anımsayalım.
       DYP lideri Tansu Çiller, İslam köktenciliğine karşı kendisinin ve partisinin tek alternatif olduğuna Batı'yı ikna ettikten sonra 1995 seçimleri ardından Refah'la koalisyona gittiği için Avrupalı meslektaşlarının gözünde inandırıcılığı kaybetmedi mi?
       Asıl liderlik, iç politika kaygılarının ulusal çıkarlara feda edilmediği dönemlerde ortaya çıkar.
       Propaganda kolay, güncel eleştirileri göğüslemek pahasına tarihi kararlara imza atmak zordur. Türkiye, bölücü terörle mücadeleden zaferle çıktı. "PKK binlerce masum insanın kanını döken canavar gibi tarihe gömüldü."
     Ecevit'in yaklaşımıyla, "Apo'yu asmak, onu siyaseten diriltmek" sonucunu doğurmaz mı? 
       Bakalım, 12 Ocak'taki liderler zirvesinden bir "uzlaşma" çıkacak mı? Eski Roma'da, üçlü yönetim "triumvirlik" daha çok ihtirasa dayalı güç paylaşımını ifade ederdi. Ölüm kararlarını uygulamakla görevli komisyonlarda üç üyeden oluşurdu. Milattan sonra 2000'de çağdaş "triumvir"lerin savaş konseyi gibi davranmayacaklarına, "barış"a şans tanıyacaklarına inancımız tamdır.
       İyi bayramlar...
Yazara E-Posta: d.sazak@milliyet.com.tr




  8 OCAK 2000
 
 

Ecevit'ten Bahçeli'ye mesaj

       FİKRET BİLA
      MHP lideri ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli'nin, Öcalan dosyasıyla ilgili olarak yaptığı açıklama liderler zirvesi öncesinde ipleri gerdi.
       Başbakan Ecevit'in, liderler zirvesinden beklentisi, Öcalan konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin beklenmesi kararının çıkması. ANAP lideri Yılmaz da bu yönde düşünüyor. Ancak, Bahçeli'nin sözlerinden anlaşılıyor ki, MHP bu görüşe katılmıyor ve dosyanın Meclis'e indirilmesini istiyor.
       Başbakan Ecevit'e dünkü görüşmemizde sorduk:
       - Bahçeli'nin konuşmasını nasıl buldunuz?
       - Bu tür konularda liderler kendi aralarında görüşmeden açıklama yapılmamış olmasını temenni ederdim.
       - Bahçeli, bu tutumu liderler zirvesinde de sürdürür ve Öcalan dosyasının Meclis'e indirilmesi konusunda ısrar ederse ne olur?
       - Sayın Bahçeli'nin liderler zirvesindeki tutumunu görmeden, bu konularda bir şey söylemek istemem.
       - Bu sorun nedeniyle bir hükümet krizi doğabilir mi?
       - Doğmamasını temenni ederim. Hükümet birçok alanda başarılı sonuçlar almaya başladı. Böyle bir ortamda hükümet krizine yol açmak ağır sorumluluk gerektirir.
       - Liderler zirvesiyle ilgili olarak sizin beklentiniz nedir?
       - Ben olumsuz sonuç beklemiyorum.
       * * *
       ECEVİT'in sözlerinden de açıkça anlaşılıyor ki, Başbakan, Öcalan nedeniyle hükümetin bozulmasını istemiyor. Bunun yanlış ve ağır sorumluluklar doğuracak bir gelişme olacağını düşünüyor.
       İlk kez, "Artık Öcalan'ın dirisi değil, ölüsü zarar verir" diyerek, tavrını iyice netleştirdi. Şimdi bu konuda MHP lideri Bahçeli'nin de ikna edilmesi gerekiyor. Ancak, Bahçeli de partisi içinde ağır bir baskı altında. Parti tabanından da aynı yönde baskı görüyor. Liderler zirvesi öncesinde yaptığı sert açıklamayla da kamuoyuna karşı kendini bağlamış oldu.
       Bu koşullarda Ecevit'in Bahçeli'ye verdiği mesaj, "konunun hükümet krizine dönüşmesinin doğuracağı sorumluluğu" MHP kanadının dikkate alması.
       Sorunun hükümet krizine dönüşmemesi isteği MHP kanadında da var. Ancak bunu sağlamak için Öcalan dosyası konusunda bir formül bulunması gerekiyor.
      Bahçeli'nin muhalefeti sürdükçe Öcalan dosyasının hükümet kararıyla bekletilmesi olanaksız. Hükümet kararı olmadan, sadece Başbakan'ın kararı ve inisiyatifiyle dosya bekletilebilir mi? Bunun yanıtı henüz bilinmiyor.
       Bilinen şu ki, liderler zirvesi öncesinde ipler gerilmiş durumda.
Yazara E-Posta: fbila@milliyet.com.tr




8 OCAK 2000

Koalisyon ortakları arasındaki idam tartışması, kriz sinyali veriyor

Bilal ÇETİN
Koalisyon ortakları arasındaki idam geriliminin 12 Ocak gününe kadar düşeceği umulurken dün MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin seçim bölgesi Osmaniye'de yaptığı sert çıkışla birdenbire tırmanıyor.
Başbakan Bülent Ecevit'in önceki gün basın aracılığıyla MHP'ye gönderdiği "Bizim dışımızdaki partilerin bazı zorlukları olabilir, ama devlet sorumluluğunu üstlenenler aynı zamanda her zorluğu da göğüsleme görevini üstlenmiş olurlar" mesajına Devlet Bahçeli dün çok sert bir karşılık veriyor:
"Bu nazik konuyu terör örgütünün ve dış destekçilerinin istedikleri gibi görmek, insan hakları çerçevesinde izah etmeye uğraşmak ne doğrudur, ne de ahlakidir... Esas sıkıntı kaynağını, 2000'li yıllarda güçlü olmak, dünyanın saygın ülkeleri arasında yer almak isteyen bir Türkiye'ye, hukukun üstünlüğünden ve adaletin tecellisinden vazgeçmeyi telkin etmek ile vatanına kastedeni dolaylı da olsa ödüllendirmek anlamına gelecek bir davranış içine sokmaya çalışmak oluşturacaktır..."
Bu sözlere bakılırsa Bahçeli, 12 Ocak zirvesine ilişkin tutumunu artık netleştirmiş durumda. Her ne kadar Başbakan Ecevit hâlâ umudunu korusa da Bahçeli ve partisi, Öcalan'la ilgili 
idam dosyasının hemen Meclis'e sevk edilmesi ve onaylanması konusundaki kararlılığını değiştirecek gibi görünmüyor.
İşte bu durum, MHP ve Bahçeli'nin bu katı tutumu, dün itibariyle Ankara'da, '12 Ocak zirvesinin ciddi bir siyasi krizle, bir hükümet kriziyle noktalanabileceği' kaygılarını artırıyor.
Kaygılar artıyor çünkü, bugün Türkiye'de başta ekonomi olmak üzere yaşanan bütün olumlu gelişmelerin, olumlu yöndeki beklentilerin gerisinde siyasi istikrar ve koalisyonun uyumlu biçimde devam edeceğine ilişkin beklenti vardı. 
Ama şimdi, 12 Ocak zirvesinde doğabilecek bir olumsuzluk, her şeyi terse çevirebilir. Ki, Bahçeli'nin dünkü sert üslubuna bakılırsa bu ihtimal oldukça yükselmiş durumda.
Toskay: Krizsiz aşabiliriz
MHP'nin önemli isimlerinden Devlet Bakanı Tunca Toskay ile konuşuyoruz. "Öcalan yüzünden siyasi istikrar bozulur, bir hükümet krizi çıkabilir mi?" diye sorduğumda şu yanıtı veriyor Toskay:
"Çıkmaması lazım. Ben bütün taraflarda sağduyunun hâkim olacağını düşünüyorum. Çünkü bu koalisyonda gerçekten de yılların birikimi olan birtakım sorunları çözmek üzere şu ana kadar geçen 7-8 aylık sürede çok ciddi bir kararlılık sergilendi. Ben bunun süreceği, sağduyunun hâkim olacağı kanaatindeyim. Neticede bütün siyasi partiler, birbiriyle konuşarak, Türkiye'nin menfaatleri neyse, -ki o menfaatler de mutlaka bize empoze edilmeye çalışan yerde olmayabilir- bunu çok objektif değerlendirerek karar vermek durumundadır. Şu ana kadar bu hükümet bu basireti gösterdi. Ben bundan sonra da göstereceğini umut ediyorum."
Tunca Toskay, MHP'nin Öcalan hakkındaki idam kararının infazı konusundaki ısrarının arkasında yatan gerekçeyi de şu sözlerle özetliyor:
"Bugün, Abdullah Öcalan asılsın-asılmasın tartışması ve onun arkasından gelen birtakım istekler var. Şimdi herkesin çok ciddi ve objektif olarak şunu düşünmesi lazım: PKK terörü başladığı zaman bu terörü gündeme getirenlerin istekleriyle bugün 'Öcalan asılmasın, ardından da şunlar, şunlar yapılsın' diyenlerin istekleri arasında çok büyük farklılık var mı? Çok yok. Eğer bu istekler çok farklı değilse o zaman biz, 30 bin kişinin hayatını kaybettiği, Türkiye ekonomisinin akıl almaz kaynaklar tahsis etmesine yol açan bu mücadeleye niye girdik? Başlangıçta bu yola girseydik ve bu kaynakları tasarruf etseydik, hiç can kaybı olmasaydı.
Türkiye Cumhuriyeti devleti niçin böyle bir mücadeleye girdi? Bu mücadelenin esprisi, rasyonelliği neydi? Onu çok objektif değerlendirmemiz lazım. Burada katı falan da değiliz. Ama, meseleye birçok cepheden birden bakıp, soğukkanlı ve sakin bir şekilde Türkiye'nin gerçek menfaatlerinin ne olduğunu çok iyi bilerek adım atmamız lazım. Attığımız adımın önümüzdeki üç yıl, beş yıl sonra maliyetinin ne olacağını da bilmek lazımdır..."
Özetle Bahçeli'nin de kurmaylarının da penceresinden Türkiye'nin ileriye dönük çıkarları Öcalan'ın idam edilmesinden geçiyor. Ancak, başta Cumhurbaşkanlığı olmak üzere devletin etkin kurumlarının ve koalisyonun diğer ortağının pencerelerinden görünen ise bunun tam aksi.
Şimdi kritik zirveye beş gün kaldı. Hâlâ MHP'nin tutumunun esneyebileceği, dünkü çok sert ifadelerine rağmen Bahçeli'nin makul bir uzlaşma çizgisine gelebileceği umuluyor...



8 OCAK 2000

İdam ve caydırıcılık

Murat BELGE
İdam cezasının bir toplum için gerekli ve yararlı olduğunu savunmanın akılcı bir yolu kalmadı. Zaten bu nedenle, hayatlarını akılcı ilkelere göre düzenleme tercihini yapan toplumlar bu çirkin uygulamayı çoktan kaldırdılar.
Bunun 'yararlı' olduğunu söyleyenlerin herhalde bir kısmı çok korktuğu için böyle bir şeye ihtiyaç duyuyor (ceza çok ağır olsun ki kimse bana ilişemesin); bir kısmı da öldürme yetkisini de elinin altında tuttuğuna inanmaktan hoşlanıyor. Her ikisinin de akılla ve akılcılıkla ilgisi yok.
Türkiye sağında bu konuda şimdiye kadar işittiğim en 'akılcı kılıklı' savunma, kan davasının hâlâ sürdüğü bir toplumda, idam kaldırmanın zor olacağıydı. Bu herhalde yalnız kan davası durumlarında, idam gibi bir cezanın, intikam almak durumundaki kişiyi caydırması anlamında söylenmemiştir. Toplumda kan davası geleneği varsa, sürüyorsa, intikam duygusunun da çok güçlü olduğu anlamına geliyordur.
Demek ki, kan davasını tetikleyecek bir olay olunca, bir çeşit insan, işin sorumluluğunu kendi üstüne alıyor, gidiyor karşı taraftan kaç kişi gerekiyorsa, temizliyor, intikamını alıyor. Bu kişi aslında hukuk açısından 'kötü' vatandaşımız. Devlet o kadar kurum kurmuş, polisi jandarması, mahkemesi yargıcı, hapishanesi gardiyanı, adalet bakanıyla. Bunlara hiç aldırmıyor, kendi adaletini kendi sağlıyor.
Neyse ki, bir de 'iyi' vatandaşımız var. O bu kan davası zihniyetini bırakmış; daha doğrusu, intikam fiilini devlete bırakmış. Öteki, 'kötü' vatandaşla, paylaştığı değerler açısından, arasında herhangi bir fark yok. Yalnız yöntem farkı var. O da aynı 'kısasa kısas' ilkesine inanıyor: 'Can almışsa canı alınmalıdır'. Bunu yapmayı devete bırakıyor. İşte, asıl korkulan, tepkisinden çekinilen de bu 'iyi vatandaş'. 'Onca cömertlikle, adam öldürme hakkımı, ayrıcalığımı sana devretmişim. Sen devlet olarak şimdi bu hakkımı gasp ediyorsun,' demesin diye.
Ceza ağırlaştırmakta suç işlenmesinin önüne geçilemediği artık bilinen bir şey. 'Bence öyle / bence değil' gibi lakırdılarla tartışılacak bir 'kanaat meselesi' değil bu; istatistiksel bir olgu. Yukarıda, kan davasına ilişkin, Türkiye sağının 'akılcı' görünüşlü argümanına değindim: İdamın varlığının bu tür suçlarda caydırıcı olması beklentisi. Bu sabahın gazetelerinde, Kırşehir Cezaevi yakınlarında işlenen, beş kişinin öldürüldüğü, 'kan davası cinayeti'nin haberi var. Ama bu zaten tekil bir örnek değil. Benim bu yazım bu alandaki son örneğe denk düştü, o kadar. Gene bugün, 'kan davası'na dayanmayan bir başka cinayet haberi var ki, uzun zaman basınımızın üçüncü sayfasını renklendireceğe benzer. Ceza Kanunu'muzdaki cezalar, elhak, caydırıcı; 'idam', koca bir anıt gibi dimdik dikiliyor o kanunun orta yerinde. Ama hep biliyoruz ki cinayetten geçilmiyor.
Gene hep biliyoruz ki, cezaevinde en fazla saygı gören mahkûmlar (öteki mahkûmlardan da, gardiyanlardan da), katillerdir. Yani bu adam öldürme olayı, 'ölüm eşittir çözüm' formülüyle ilgili ciddi bir bozukluk (bir çağa uymama durumu, diyelim) var ki, bu toplumun kültürüne yerleşmiş. Bunca yıllık Cumhuriyet tarihimiz insanların 'öldürme' fiiliyle bu ideolojik ilişkisini değiştirmeyi başaramamış. Çünkü resmi kültür de, 'öldürme'nin meşru, haklı ve yararlı biçimleri olduğu anlayışından vazgeçmemiş.
Böyle olunca, illet olduğum deyimlerle 'yeni binyıl' ya da 'milenyum'a, 'asalım mı, asmayalım mı?' tartışmasıyla giren bir toplum oluşumuza şaşmamalı.



9 OCAK 2000

Suçlunun insan hakkı olur mu?

Oktay EKŞİ

Biz bu bulaşık adamdan yakayı kurtarmaya çalıştıkça o da yapışmaya devam ediyor. İstesek de istemesek de, ‘‘Abdullah Öcalan denen şerirle ilgili idam hükmünün infazı doğru olur mu, olmaz mı?’’ meselesine değinmek zorunda kalıyoruz. Adam felaket tanrısı gibi bir şey... Kime dokunduysa mahvetti. 

Nitekim önce Türk ulusuna büyük zarar verdi. On beş yıl içinde tam 31 bin 813 cana mal oldu. Sonunda, kendisine inanıp ardına düşenleri de ortada koydu.

Ama bizi ilgilendiren onlar değil. Bu adamın idam edilmesinin doğru olup olmadığı konusu...

Nitekim şimdi de Başbakan Yardımcısı ve MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'yi bu konuya girmeye zorladı:

Siz, üniversitede öğretim üyeliği yapmış bir Devlet Bahçeli'nin üstelik yazılı olarak yaptığı bir konuşmada tutup da, ‘‘Unutulmamalı ki, insan hakları insanlar içindir. Canileri, katilleri savunan, bir ülkeyi yıllardır kan gölüne çeviren (...) bir teröristin bağımsız yargıçça verilmiş cezasının infazını engelleyen bir barışçı anlayış olamaz. (....)’’ diyeceğini düşünebilir miydiniz?

Sayın Bahçeli ve arkadaşlarıyla yolumuz meğer ‘‘Abdullah Öcalan idam edilsin mi, edilmesin mi?’’ sorusuna verilecek yanıtta değil, çok daha başta ayrılıyormuş:

Ona göre bir kişi cani ise vatan haini ise onun ‘‘insan hakkı’’ söz konusu değildir. Elinizdeki yasalara göre verilen ceza çağa uymasa, ama sizin bu sakıncalı durumdan kurtulacak hukuki yollarınız bulunsa (yeni bir yasa çıkartıp idam cezalarını tümden kaldırmanız mümkün olsa) bile o yola gitmemeniz gerekir. Çünkü suçlunun insan hakkı yoktur.

Oysa Sayın Bahçeli, Prof. Dr. İonna Kuçuradi'ye veya Prof. Dr. Çetin Özek'e ‘‘Acaba bu düşündüğüm doğru mu?’’ diye sormak için bir telefon açsa, bu iki hoca da kendisine ‘‘İnsan haklarının sahibi olmak ve ondan yararlanmak için sadece insan olmak yeterlidir. Hiçbir insan hiçbir sebep ve gerekçe ile bunlardan yoksun kılınamaz’’ yanıtını verirlerdi.

Bugünkü Hürriyet'te, söz konusu idam cezasını bizzat veren Yargıç Turgut Okyay'ın sözlerini okuyunuz. O dahi ceza sistemi içinde ‘‘idam’’ cezasının bulunmaması gerektiğini savunuyor. Genel olarak bütün verilmiş idam cezalarının, özelde de Öcalan'ın idamının da uygulanmamasını istiyor.

Ama Sayın Bahçeli'ye sorarsanız bizzat Yargıç Okyay da ‘‘Türkiye'nin hukukun üstünlüğünden ve adaletin tecellisinden vazgeçmesini telkin edenler’’ arasında bulunuyor.

Böyle bir görüşün tek kelimesini olsun, kabul edebilir misiniz?

Tüm bunlara rağmen biz yine de Devlet Bahçeli'den ümitvar olmak niyetindeyiz. Çünkü kendisinde, başında bulunduğu partinin kimliğine işlemiş görünen radikal söylemleri törpüleyecek potansiyelin olduğunu düşünüyoruz.




10 OCAK 2000

12 Ocak...

       FİKRET BİLA
      Koalisyonun geleceği açısından 12 Ocak'ta yapılacak liderler zirvesi kritik eşik niteliği taşıyor.
       Bu eşik uzlaşmayla geçilirse hükümetin uzun ömürlü olacağı söylenebilir.
       Bayramdan sonra liderlerin önünde iki önemli konu var:
       1- Öcalan dosyası,
       2- Cumhurbaşkanlığı seçimi.
       Başbakan Ecevit, zirvede Öcalan dosyası konusunda MHP lideri Bahçeli'yi ikna etmeye çalışacak. Bunu başarırsa daha sonra Cumhurbaşkanı Demirel'in yeniden seçilmesine olanak sağlayacak Anayasa değişikliğini gündeme getirecek.
       * * *
       ÖCALAN konusunda bayram öncesinde gerilen ipler karşılıklı adımlarla biraz gevşetilmiş görünüyor.
       Bahçeli'nin Osmaniye'de ilk gün yaptığı sert çıkıştan sonra, ikinci söylemini yumuşatarak, "ülke çıkarları açısından uzun vadeli düşünmek lazım" sözlerine karşılık, Başbakan Ecevit de, "Asıl yetki Meclis'indir" diyerek bir adım attı.
       Bahçeli'nin, Öcalan konusundaki görüş ayrılığının hükümeti etkilemeyeceği yolundaki sözlerine karşı da, Başbakan Ecevit, "Hükümet iç ve dış kamuoyunda büyük umut ve güven uyandırmıştır. Bu umut ve güven ortamına gölge düşmesini hiçbir hükümet ortağı istemez" dedi.
       Böylece "koalisyon esas alınarak" gerginlik yumuşatılmış oldu.
       12 Ocak öncesinde DSP ve MHP kanatlarına bakıldığında şu ortaya çıkıyor.
       Zirvede Ecevit hükümet sorununa yol açmadan Bahçeli'yi dosyanın hükümette bekletilmesine razı etmeye çalışacak. Buna karşılık MHP de Meclis'e gönderilip, orada bir yol bulunmasını isteyecek.
       ANAP lideri Yılmaz'ın ise Meclis'te doğuracağı sıkıntılar nedeniyle dosyanın hükümette bekletilmesi konusunda Ecevit'i desteklemesi bekleniyor.
       * * *
       BAYRAM sonrasının ikinci önemli gündem maddesini Cumhurbaşkanlığı seçimi oluşturuyor.
       MHP'nin YÖK Başkanı'nın atanması nedeniyle Cumhurbaşkanı Demirel'e tepkili olduğu biliniyor. Buna karşın DSP'nin beklentisi, bu konuda da MHP'nin bir merkez partisi tavrı göstermesi ve hükümet uyumunu öne çıkarması.
       ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın tutumu da henüz çok net değil. Örneğin, Başbakan Ecevit gibi, "Cumhurbaşkanlığını hiç aklımdan geçirmedim, geçirmem" demiyor.
       Ankara'da hükümet çevrelerinde Cumhurbaşkanlığı konusunda, Demirel üzerinde bir uzlaşma sağlanamazsa, Yılmaz'ın adaylığının söz konusu olabileceği beklentisi var. Ancak Demirel'e daha fazla şans tanınıyor. Yılmaz'ın şansı ikinci sırada görülüyor.
       Bu nedenle Bahçeli'nin Cumhurbaşkanlığı konusundaki tercihi de belirleyici önem taşıyor. Ecevit'le örtüşen bir tutum sergilemezse hesaplar değişebilir.
       Ecevit'e yakın kurmaylar, "Eğer MHP, Öcalan ve Cumhurbaşkanlığı konularında uzlaşmacı tavır alabilerse merkez partisi olma yoluna girebilir" yorumunu yapıyorlar.
       Her iki konunun rengini, Bahçeli'nin tutumu belirleyecek.
Yazara E-Posta: fbila@milliyet.com.tr




11 OCAK 2000

Kritik bir dönemeç

İSMET BERKAN

ismet.berkan@radikal.com.tr
Siyasi gündem neredeyse iki haftadır liderlerin yarın yapacakları zirve toplantısına kilitlenmiş durumda. Her kafadan bir ses çıkıyor. Bazı gazeteler sanki liderler demeçler aracılığıyla bir polemik yürütüyormuş havası yaymaya çalışıyor ama gerçek durum bu değil. Elbette bayram nedeniyle haber sıkıntısına giren gazetelere de meşgale lazım.
Yarınki zirve sadece Abdullah Öcalan'ın kaderinin belirleneceği bir zirve değil. Tabiri caizse yarın Türkiye'nin gelecekteki dört-beş yılı masanın üstüne yatırılacak ve iki temel konuda karar alınacak.
Bunlardan birincisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Apo ile ilgili aldığı tedbir kararına uyulup uyulmayacağı, yani infazla ilgili prosedürlerin (dosyanın Meclis'e gönderilmesi, Komisyon'da gündeme alınması ve Genel Kurul'a getirilip oylanması vd.) AİHM'nin nihai kararı belli olana kadar geciktirilip geciktirilmeyeceği.
Liderlerin masaya yatıracağı ikinci önemli mesele ise Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e ikinci bir dönem daha görevde kalma imkânı yaratılıp yaratılmaması, yani Başbakan Bülent Ecevit'in gündeme getirdiği anayasa değişikliği önerisi.
Apo konusunda başta bu sütunda olmak üzere çok şey yazıldı çizildi. Aslında bu konudaki temel sorun, Türkiye'nin idam cezasını hâlâ kendi hukuk sisteminde tutmaya devam ediyor olması. Tabii, şimdi Öcalan gibi bir isim idama mahkûm olunca, idam cezasını hukuk sisteminden çıkarmak yönünde oluşmuş gibi gözüken konsensus bir anda kayboluverdi.
Yarınki zirvede Öcalan konusunun iki boyutu ele alınacak: 1. İdamın infazının yurtiçinde yaratacağı olası sonuçlar. 2. Yurtdışında yaratacağı sonuçlar.
Geçen hafta güvenlikten sorumlu çeşitli devlet birimlerinin hazırladığı ve yönetimin en üst kademelerine ulaştırdığı bazı raporları bu köşede yazmıştım.
Bu raporlarda temel olarak Öcalan'ın infazının ülkede iç barışı bozabileceğinden söz ediliyordu. Ayrıca Dışişleri Bakanlığı'nın hazırladığı bir raporda da Türkiye-Avrupa ilişkileri gündeme getiriliyor ve infazın sakıncalarından söz ediliyordu.
Liderler yarınki kararlarını bu iki boyutu dikkate alarak verecekler.
Biliyorsunuz, hükümette infaz prosedürünün bir an önce başlamasını talep eden parti MHP. Bunu büyük ölçüde tabanından gelen baskılar ve iki muhalefet partisinin bastırması üzerine yapıyor MHP. Gerçi Devlet Bahçeli geçen hafta
'Türkiye'nin çıkarının gözetileceğini' söyledi ama MHP lideri hâlâ 'Tamam bu dosyayı bekletelim'
diye bir açıklama yapmış değil.
Bana ulaşan bilgiler bu açıklamanın yarınki zirveden sonra yapılmasının da pek beklenmediği yönünde. Onun yerine MHP itirazlarını 'kayda geçirmeye' devam edecek. Ama bu arada başbakan sıfatıyla Bülent Ecevit dosyayı ya kendisinde ya da Meclis Adalet Komisyonu'nda bekletecek. MHP ise bu fiili durumu sorun yapmayacak, sorunun hükümet krizine kadar tırmanmasına izin vermeyecek.
Yani geçen hafta yazdığım gibi bir 'mütareke' söz konusu. Hükümet bu konuda henüz bir 'anlaşma'dan, yani idam cezasının topyekûn kaldırılmasından hayli uzak gözüküyor.
Gelelim zirvenin ikinci önemli konu başlığına, yani cumhurbaşkanlığı konusuna.
Bu konuda Başbakan Bülent Ecevit'in kendini bağlayıcı ciddi ifadeleri var. Ama buna karşılık hükümetin öteki iki ortağı ANAP ve MHP o kadar net değiller. MHP'nin özellikle YÖK Başkanı Kemal Gürüz'ün yeniden atanmasından sonra Cumhurbaşkanı Demirel'e 'kırgın' olduğu görülüyor.
Ne olursa olsun hükümetin DSP kanadının anayasa değişikliği önergesini gündeme getireceği anlaşılıyor. Ondan sonrası pazarlık. Bu pazarlıkların ilk adımı yarınki zirvede atılacak. Belki daha sonra öneri sahibi olarak Başbakan Ecevit'in muhalefet partilerini ziyareti de söz konusu olabilir. Burada DYP destekleyici tavır alıyor, Fazilet'in durumu ise şimdilik belirsiz.

*   *   *

Yarınki zirveyi hükümet için hayli kritik hale getiren şey, özetlemeye çalıştığım bu iki potansiyel sorunun varlığı. Cumhurbaşkanlığı da, Apo meselesi de hükümet içi ilişkileri ve dolayısıyla hükümetin uyumunu etkileyebilir konular.
Eğer hükümet bu iki konuyu kazasız belasız atlatırsa o zaman önü açık. Türkiye, yıllardır özlemini çektiği istikrara kavuşmuş gibi gözüküyor. Zaten kimse de bu istikrarın bozulacağına pek ihtimal vermiyor. Ama yine de potansiyel sorunlar ortada.
Hükümet geçmişte af yasasında olduğu gibi karşılaştığı sorunları bir biçimde aşma yolunu buldu. Genel inanç bu sefer de bir yolun bulunacağı. Af konusu, buzdolabına kaldırılarak 'çözüldü.' Apo konusunu da buzdolabına kaldırmak belki mümkün. Ama cumhurbaşkanlığı konusu zamana bağlı ve zaman sıkıştırmaya başladı.
Yarın o yüzden hükümet açısından kritik bir dönemeç.




11 OCAK 2000


Öcalan kararının artıları, eksileri

Sedat ERGİN

Koalisyonu oluşturan siyasi partilerin liderleri, terörist Abdullah Öcalan hakkındaki idam kararının infazının askıya alınıp alınmaması konusundaki kritik kararı görüşmek üzere yarın bir araya geliyorlar.

Bu kritik zirve öncesinde, kararın artıları ve eksilerine ilişkin faktörler ana hatlarıyla şöyle sıralanabilir:

ASKIYA ALMANIN ARTILARI

- Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin zorunlu yargı yetkisini kabul ederek, mahkeme kararlarına iç hukukunun üstünde bir yer vermiştir. Bu mahkemenin nihai kararı belli olana kadar ‘‘infazın ertelenmesi’’ yönündeki ihtiyati tedbir kararına uyulmaması, Türkiye ile parçası olduğu Avrupa hukuk sistemi arasında ciddi sorunlara yol açabilir.

- Avrupa, idam cezasını yasaklamıştır. Türkiye, 1984 sonrasında hiçbir idam kararını infaz etmemiştir. İnfaz, Türkiye'nin AB ile ilişkilerinde yeni ve iyimser bir başlangıç yaptığı bir dönemde, Türkiye'nin Avrupa'daki görüntüsünü bozacak, AB ile ilişkileri olumsuz yönde etkileyecektir.

- İnfaz, Türkiye'de iç barışın geleceğini tehlikeye düşürebilir. Türkiye, PKK'ya karşı 20 yıl süren mücadelesinden muzaffer çıkmıştır. Şimdi yaraların sarılma dönemidir. Öcalan'ın asılması, Güneydoğu'da iç barışın yeniden inşasını güçleştirebilir.

- İnfaz, PKK terörünün yeniden alevlenmesine yol açabilir. Burada muhtemel bir tehlike, PKK terörünün büyük kentlere kaymasıdır. Devletin istihbarat birimlerinin yaptıkları değerlendirmeler bu tehlikeye işaret etmektedir.

- MHP'nin iç güçlükleri nedeniyle infazda ısrarı, koalisyonda çatlağa yol açıp, hükümetin düşmesine yol açabilir. Türkiye yıllardan sonra ilk kez içte ve dışta arzuladığı istikrarı yakalamıştır. İstikrarın bozulması Türkiye'yi yeniden belirsizliğe iter ki, ülkenin buna tahammülü yoktur.

- Toplam 52 kişi hakkındaki idam kararları TBMM'de bekletilmektedir. Öcalan kararının öne alınması, Anayasa'nın eşitlik ilkesinin ihlali olur.

VE EKSİLERİ

- Öcalan, yaklaşık 30 bin kişinin ölümünden sorumlu 20. yüzyılın en kanlı teröristlerinden biridir. Türkiye teröre büyük bir bedel ödemiştir. Türkiye'ye bu ölçüde zarar veren, acılara yol açan bir caninin yaptıkları karşılıksız kalmamalıdır.

- Türkiye, şehit ailelerinin hissiyatını görmezlikten gelemez. Burada nihai söz hakkı, evlatlarını teröre kurban veren ailelere aittir. Şehit ailelerinin haykırışları yok sayılamaz. Tercihin şehit ailelerinden değil, bir teröristten yana kullanılması kamu vicdanını yaralayacaktır.

- Türkiye infazı ertelerse dış baskılar karşısında boyun eğdiği görüntüsünü yaratır ki, bu onur kırıcıdır.

- Türkiye'nin Strasbourg'daki mahkemenin bütün kararlarına uyduğu doğru değildir. Pekálá istisnalar vardır. Kıbrıslı Rum Louzidiu davasıyla ilgili tazminat kararına uyulmaması bunun en çarpıcı örneğidir.

- İnfaz ertelenirse, bu ileride Batı'nın Öcalan'la ilgili başka beklentilerinin önünü açacaktır. Batı, ileride bu kez Öcalan'ın serbest bırakılması yönünde taleplerde bulunabilir.

- MHP, infazdan yana tutumuyla kendisini, tabanı ve Türk toplumu karşısında bağlamıştır. MHP'nin geri adım atması ödün anlamına gelecek, parti içinde sıkıntı yaratacaktır.




   11 OCAK 2000

Meclis'e bilgi...

       FİKRET BİLA
      Liderler zirvesine bir gün kala Öcalan dosyasıyla ilgili olarak MHP kanadından yeni bir öneri geldi.
       Meclis Başkan Vekili Murat Sökmenoğlu, liderler zirvesinde nasıl karar alınırsa alınsın, Öcalan dosyası konusunda hükümetin Meclis'i bilgilendirmesini öneriyor.
       Sökmenoğlu'nun yaklaşımı şöyle:
       - Sayın Başbakan, Öcalan dosyasının bekletilmesi gerektiğini söylüyor. Sayın Cumhurbaşkanı da aynı görüşte. Gerekçe olarak da ülkenin menfaatlerini gösteriyorlar. Resmi raporlardan söz ediliyor. Bu arada yetkili organın da Meclis olduğunu ifade ediyorlar. Bu durumda, yapılması gereken Meclis'in bilgilendirilmesidir. Bu konuda nihai kararı vicdanlarına göre verecek olan milletvekillerinin her türlü bilgiye sahip olmaları doğal haklarıdır. Hükümetin bu bilgileri milletvekilleriyle paylaşması da görevidir. Liderler zirvesinden sonra Meclis'te Öcalan dosyasıyla ilgili bir "gizli" oturum yapılabilir.
       Sökmenoğlu'nun bu önerisine MHP İstanbul milletvekili Mehmet Gül de katılıyor. Anlaşılıyor ki, MHP grubunda bu istem seslendiriliyor.
       MHP'nin önerisine DSP kanadı nasıl bakıyor?
       Öneri henüz Başbakan düzeyinde değerlendirilmiş değil.
       DSP kurmaylarının verdiği tepki ise şöyle özetlenebilir:
    "Elbette öneri yerindedir. Meclis'in bilgi sahibi olmak istemesi doğaldır. Bir gizli oturum da yapılabilir. Ancak böyle bir oturumda muhalefetin konuyu siyaset aracı yapmaması gerekir. Muhalefet konuya partilerüstü bir yaklaşım gösterirse bilgilendirme toplantısı yararlı olur. Ancak aksine bir tavırla konu siyaset aracı, muhalefet aracı yapılırsa, devlet açısından bazı sakıncalar doğabilir."
       DSP kurmaylarının bu yaklaşımı önerinin ciddiye alındığını gösteriyor.
       Belki Başbakan'ın liderlerle yapacağı temaslarda bu konu da gündeme gelebilir.
       Liderler zirvesinde Bahçeli, dosyanın bekletilmesini kabul etse bile, MHP dosyanın olmasa bile, bilgilerin Meclis'e aktarılması talebinde ısrarlı olabilir.
       * * *
       ÇARŞAMBA günü saat 14.00'te yapılması beklenen zirveye taraflar geniş bir hazırlık yapıyorlar. Başbakan'ın resmi raporlara dayalı bilgileri Bahçeli ve Yılmaz'la paylaşması bekleniyor.
       Ayrıca üç liderin dışında zirveye Başbakan yardımcıları Hüsamettin Özkan ve Cumhur Ersümer ile Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik ve MHP kanadından da Sanayi Bakanı Kenan Tanrıkulu'nun katılması bekleniyor.
       Zirve alacağı kararla tarihi bir nitelik taşımaya aday...




   11 OCAK 2000

28 yıl önce, kürsüde Ecevit

       YALÇIN DOĞAN
      Kafaları Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk karıştırıyor. 30 Kasım liderler zirvesinde, Türk "Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin muhatabı Mecis'tir" deyince, bir süre herkes buna inanıyor.
       Neyse ki, Devlet Bakanı Mehmet Ali İrtemçelik, bu gibi konuların uzmanı olarak, "hayır, doğru değil" deyince, her şey yerli yerine oturuyor. Adalet Bakanı daha sonra zaten doğruyu öğreniyor!..
       Önemli ama, bu bir ayrıntı. Apo'nun idamıyla ilgili olayda, işin özü ilke olarak ölüm cezasında düğümleniyor. Bizde ölüm cezasının serüveni ise, kararsızlığın anıtı gibi!..

1972'ye uzanan tartışma

       12 Mart darbesi sonrasında, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile ilgili idam kararları TBMM'ye geldiğinde, ilginç bir durum var.
       O tarihte Meclis'in gündeminde ölüm cezalarının kaldırılmasını öngören iki yasa tasarısı var. Yani, ölüm cezasını kaldırmak düşüncesi, Türkiye'de otuz yıla yakın geçmişe dayanıyor.
       Kaldı ki, arada hep benzer girişimler birbirini izliyor. Meclis'te çeşitli yıllarda ölüm cezasının kaldırılmasını isteyen tasarı ya da öneriler hiç eksik değil. Ancak, bu yöndeki kararsızlık da, yine hiç eksik değil!..
       Buna karşılık, kararlı biri var: Bülent Ecevit!.. Bugün, Ecevit'in bu tutumunu kanıtlama zamanı.

Ecevit'in değişmeyen ilkesi

       1972'de üç genç devrimcinin idamı tartışılırken, Meclis tutanaklarında Ecevit'e kulak vermek gerek:
    "Mecis'te ölüm cezalarının kaldırılmasını öngören iki öneri var. Bunlar Adalet Komisyonu'nda görüşülmüştür. Meclis'in huzurunda, kabul edersiniz, etmezsiniz, o başka, ilke olarak ölüm cezalarının kaldırılmasını öneren yasa önerileri bulunduğu sırada, onlar görüşülmeden, ölüm cezalarıyla ilgili mazbataların görüşülmesini asla doğru bulmuyorum."
       Ecevit kürsüde konuşurken, AP'liler laf atıyor. Ecevit sürdürüyor:
    "Her şeyden önce şunu belirtmek isterim. Kişilere ve duruma bağlı olarak değil, ben ölüm cezasına ilke olarak karşıyım."
     72'nin o dumanlı ortamında CHP dışındaki partiler, Ecevit'i ve CHP'yi Marksist - Leninistleri korumakla suçluyor. Oysa, Ecevit ısrarla inandığı bir ilkeyi savunuyor.

Bugün rotamız belli

       Bugün hayat çok farklı. Türkiye'nin AB rotası değişimin en temel göstergesi. Düşünceler, uygulamalar bu temel çerçevede gelişiyor.
       Bugün kimse, kimseyi kurtarmak ya da öne sürüldüğü gibi, eloğlunun bize dayatma gerekçesi arkasına saklanarak, tavır almıyor. Çoğunluk bugün Batılı olmanın, çağdaş olmanın gereklerini yerine getirme çabasında.
       Yaşadığımız sorunlardan bağımsız olmak üzere!..
Yazara E-Posta: ydogan@milliyet.com.tr
 
 



(12 OCAK 2000) 
sayfa başı