| Yasa'nın ikinci kez kabul edilmesi ile ilgili TBMM
Genel Kurul tutanakları şöyle:
BAŞKAN – Komisyon ve Hükümet yerinde.
Fazilet Partisi Grubu adına, Kahramanmaraş Milletvekili Sayın Mustafa
Kamalak, buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)
FP GRUBU ADINA MUSTAFA KAMALAK (Kahramanmaraş) – Sayın Başkan, değerli
milletvekilleri; konuşmama başlarken hepinizi hürmetle selamlıyorum.
Anlatımda kolaylık sağlamak için, kanun hakkındaki görüşlerimi başlıklar
halinde sunacağım.
Her şeyden önce, kanunun yapısı kanun tekniğine aykırı bir şekilde tanzim
edilmiştir. Karma bir yapıya sahiptir. Bir bölümüyle şartlı tahliyeyi öngörürken,
2 nci maddesiyle ertelemeyi düzenlemekte. 4454 sayılı Kanunda değişiklik
yapmaktadır.
İkinci olarak, kanun, birtakım çelişkilerle doludur. 1 inci maddenin
ikinci fıkrası, bir sanık veya mahkûmun cezalarından toplam on yıl indirim
öngörürken, aynı maddenin dördüncü fıkrası cezasının üst sınırı on yılı
aşmayan her bir davanın ertelenmesini hükme bağlıyor.
Değerli arkadaşlarım, iki sanık düşününüz, birisinin cezası oniki yıl,
on yıl indirildikten sonra iki yıl daha hapis yatacak demektir. İkinci
bir mahkûm düşünün, onun da, on ayrı davası var. Birinden on yıla mahkûm
olmuş, diğerlerinin cezasının üst sınırı da on yılı aşmıyor, sınırda. Kesinleşmiş
olsa, her bir fiilinden dolayı yüz yıla mahkûm olacaktır; ancak, kesinleşen
birisi, ondan dolayı 1 inci maddenin ikinci fıkrasının (b) bendine göre
cezası erteleneceği için, zaten, ilk etapta on yıldan istifade ediyor,
diğerleri de dördüncü fıkraya göre erteleneceği için, onlardan da istifade
ediyor. Fıkra aynen şöyle: “23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenmiş ve ilgili
kanun maddesinde öngörülen şahsî hürriyeti bağlayıcı cezanın üst sınırı
on yılı geçmeyen suçlardan dolayı -ara kısımları atlıyorum- dosya ve deliller,
bu bentte öngörülen sürelerin sonuna kadar muhafaza edilir.” Yani, hükmü
kesinleşmiş olanlar oniki yıla mahkûm olduğu takdirde iki yıl yatacak;
ama, toplam cezası yüz yılı bulan, davasının sadece birisi kesinleştiği,
o da on yılı aşmadığı için, tümünden istifade edecektir.
Değerli arkadaşlarım, diğer bir örnek: 1 inci maddenin üçüncü fıkrasının
b bendine göre “son soruşturmada, iddianamede yazılı suça veya değişen
suç niteliğine göre kanunda belirtilen cezanın asgarî haddi esas alınmak
suretiyle, tabi oldukları infaz hükümlerine göre on yıllık indirim göz
önüne alınarak, bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren otuz gün içinde
..... tutukluluk halinin devamı veya kaldırılması hakkında karar verilir.”
Aynı üçüncü fıkranın ikinci paragrafına göre ise “23 nisan 1999 tarihine
kadar işlenmiş -ara kısımları atlıyorum- ve üst sınırı on yılı aşan şahsî
hürriyeti bağlayıcı ceza öngörülen suçlardan dolayı haklarında henüz takibata
geçilmemiş veya hazırlık soruşturmasına girilmiş olmakla beraber, dava
açılmamış olan sanıkların yargılanmaları yapılır.”
Anayasa Komisyonunda da soruyu yönelttik; ama, Sayın Bakanımız, Genel
Kurula inme durumunda kaldıkları için sorunun cevabını alamamıştık. Şimdi,
bu durumda, cezasının altsınırı on yılı geçmeyen; ancak, ağırlaştırıcı
sebeplerden dolayı üstsınırı on yılı aşan birçok suç vardır. Bu durumda
nasıl bir işlem tesis edilecektir; yani, altsınırı on yılı aşmadığından
dolayı dava ertelenecek mi, yoksa ağırlaştırılmış şekliyle üstsınırı on
yılı aştığı için yargılanmasına devam mı edilecektir? Bu hususun da, kanaatimce
açıklanması gerekiyor.
Değerli arkadaşlarım, üçüncü olarak; kanunun mahiyeti... Bu kanun, bir
af kanunu mudur, bir erteleme kanunu mudur, bir şartlı tahliye kanunu mudur?
Mahiyeti itibariyle Anayasa Mahkemesi kararlarını esas aldığımızda, bu
kanun bir af kanunu değildir. Af kanunu olmaması, Anayasanın 87 nci ve
14 üncü maddesi bakımından önem arz etmektedir. Bilindiği gibi, Anayasanın
87 nci maddesinin yollamasıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasanın
14 üncü maddesi kapsamına giren fiillerden dolayı genel ve kısmi af çıkaramıyor.
Halbuki, erteleme ve şartlı tahliye bakımından böyle bir engel yoktur.
Değerli arkadaşlarım, dördüncü olarak; özellikle kanunun 1 inci maddesi,
birçok bakımdan Anayasaya aykırıdır. Anayasamızın 12 nci maddesine göre,
herkes, temel hak ve hürriyetlere sahiptir.
13 üncü maddesine göre de, bu, temel hak ve hürriyetler, belirli şartlar
dahilind, Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun olmak kaydıyla, ancak kanunlar
düzenlenebilir. Başka bir ifadeyle, hukuken insan hür doğar, ne ki yasak
değil, serbesttir. Eğer, hukuk devletinde kanun koyucu, bazı değerleri
korumak istiyorsa, muhafaza altına almak istiyorsa, bunları önceden genel,
objektif, soyut ve sürekli kurallarla belirtmek durumundadır. Masumiyet
ve masuniyet ilkesinden istifade eden insanların önüne yasak alanı önceden
koymak mecburiyetindedir. Bu yasak alanı ihlal eden kişiye sanık denir.
Başka bir ifadeyle, yasak alana giren kişi, yeni bir statüye, sanık statüsüne
girmiştir.
Değerli arkadaşlarım, Anayasa Mahkememizin ifadesine göre, suçlu, topluma
uyum zorlukları gösteren ve uyumsuzluğunu suç işlemekle açığa vuran kimsedir.
Toplumun suça verdiği önem ve suçun ağırlığı, cezanın ağırlaştırılmasıyla
kendisini gösterir. Bu alanda; yani, masumiyet alanı ile sanık statüsü
arasında vatandaş, çeşitli müeyyidelere tabi tutulabilir. Burada, farklı
muamele, farklı kural öngörülebilir; ama, sanık hüküm giyince veya mahkûm
olunca, yeni bir alana girer, yeni bir statüye kavuşur. Bu, mahkûmiyet
alanıdır, mahkûm statüsüdür, hükümlü statüsüdür. Devlet, burada, farklı
davranamaz. İnfazı şahsîleştiremez. Orada, herkese eşit muamele yapmak
mecburiyetindedir. Halbuki, elimizdeki Kanun, maalesef, şahsîleştiriyor,
ayırım yapıyor. Bu ayırımı yaparken de, hangi ölçüyü benimsediğini belirtmiyor.
Gerçekten, hangi değere daha fazla önem verdiğini ifade etmiyor. Bu sebepten
dolayı, bundan on gün önce yine burada, âdeta, yalvardım. “Arkadaşlar,
bu Kanun, son tahlilde, bu Meclisin bir eseri olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin bir kanunu olacaktır. Ne olur; gelin, mümkün mertebe düzgün
bir kanun çıkaralım dedik; dinletemedik. Anayasa Mahkemesinden döner” dedik;
anlatamadık. Anayasa Mahkemesine varmadan, Köşkten döndü.
Değerli arkadaşlarım, Sayın Cumhurbaşkanının belirgin vasfı, temel özelliği
hukukçu olması değil mi? Hatta, bu niteliğinden dolayı, Türkiye’nin hukuk
devleti alanında mesafe kat etmesinde hukukçu Cumhurbaşkanı önemli rol
oynayacak demedik mi? Hatta, bu vasfından dolayı, Sayın Anayasa Mahkemesi
Başkanı, Cumhurbaşkanlığına aday olarak gösterilmedi mi?
Değerli arkadaşlarım, öbür taraftan, Anayasamızın 8 inci maddesine göre,
yürütme yetki ve görevi, Cumhurbaşkanı ile Bakanlar Kurulu tarafından Anayasaya
ve kanunlara uygun olarak yerine getirilir.
Değerli arkadaşlarım, bizim sistemimize göre, Anayasamıza göre, yürütme
iki başlıdır; bir tarafta Bakanlar Kurulu, diğer tarafta Cumhurbaşkanı.
Bunlar, birbirleriyle çatışan organlar değil, birbirini tamamlayan mercilerdir.
Değerli arkadaşlarım, Sayın Başbakanımız, ne olur, Cumhurbaşkanıyla bir
araya gelinse, devletin iki yüksek organı arasında bir çatışma görünümü
verilmese çok daha iyi olmaz mı?!
Bakın, bundan birbuçuk yıl önce, bu Meclise üç ayrı tasarı getirildi.
Kanaatimce, bu üç ayrı tasarının getirilmesini iyiniyetle bağdaştırmak
mümkün değildi. İnfaz aşamasında farklılık meydana geleceği bilindiği için,
Anayasa Mahkemesinden dönmesin, parçalayalım diye, üç ayrı tasarı getirildi.
Bunlardan birine genel af kanunu, bir kısmına memur af kanunu, bir diğerine
de basın af kanunu denildi. O zaman da çırpındık; bu uygulama, Anayasaya
aykırıdır, eşitlik prensibine aykırıdır, insan haklarına aykırıdır, adalet
ilkesine aykırıdır dedik; dinletemedik. Genel af kanunu diye bilinen kanun
Çankaya’dan geri döndü. Basın af kanunu diye bilinen 4454 sayılı Kanunun
bir kısmı Anayasa Mahkemesince iptal edildi. Şu an karşımıza bir hilkat
garibesi getiriliyor. Birbuçuk yıl önce, ayrı ayrı getirilen tasarılar
ne oldu da şimdi birleştiriliyor? Bundan birbuçuk yıl önce siz ayırmadınız
mı; siz ayrı ayrı getirmediniz mi? Şu an, birbiriyle ilgisi olmayan kanunları
birleştirmenin hukuk tekniği bakımından ne anlamı var? Deniliyor ki, efendim,
yasama ekonomisinden dolayı böyle yaptık. Efendim, özden gelmeyen söz inandırıcı
olamaz ve niyeti düzgün olmayanın da, sanıyorum, ameli düzgün olamaz.
Burada yapılması gereken, kanaatimce, iki maddeyi birbirinden ayırmaktı.
Sayın Cumhurbaşkanının 2 nci maddeye herhangi bir itirazı yoktu. Zaten,
Anayasa Mahkemesinin gereği de 2 nci maddeyi tanzim etmekti; fakat, şu
an, yazık ki, Cumhurbaşkanına rağmen, kanun, olduğu gibi köşke gönderiliyor.
Anayasa gereği, elbette, Cumhurbaşkanı imzalayacaktır; ama, bu imzalama,
son tahlilde, devletin iki yüksek kurumu arasında bir çatışmanın olduğunu
bariz bir biçimde gözler önüne sermeyecek mi?
Değerli arkadaşlarım, kanaatimce, Sayın Başbakanımız birçok konuda,
özellikle bu kanun hususunda yanıltılmıştır. Yoksa, böylesine çapraşık
bir kanuna, kanaatimce, olur vermezdi. Mesela, geçenlerde de bahsettim,
konunun bütünlüğü bakımından arz edeyim; Türk Ceza Kanununun 191 inci maddesine
göre tehdidin cezası, nihayet, altı aydan iki yıla kadar hapsi gerektiriyor.
Kapsam dışıdır; burada kapsam dışı. 440’a göre adam öldürmek 24 yıla kadar
hapsi icap ettiriyor, burada kapsam içidir.
Değerli arkadaşlarım, bir memurun, sıradan bir memurun görevini ihmal
etmesi mi daha ağır, daha vahim bir suçtur, hatadır, yoksa, bir hâkimin
görevini kötüye kullanması mı? Elbette, bir hâkimin görevini kötüye kullanması
daha vahimdir. Bu kanuna göre, bir memurun görevini kötüye kullanması;
yani, 240 kapsam dışı, hâkimin görevini kötüye kullanması ise, yazık ki,
kapsam içidir.
Öbür taraftan, Türk Ceza Kanununun 343 üncü maddesine göre, işkence
-ki, bütün ruhumla telin ediyorum- burada kapsam dışıdır; ama, Türk Ceza
Kanununun 450 inci maddesinin üçüncü bendine göre, işkenceyle adam öldürmek,
hem de birkaç kişiyi öldürmek kapsam içidir. Açın, bakın, 450/3... İşkenceyle
adam öldürmek, burada kapsam içidir.
Değerli arkadaşlarım, bu hususu mutlak surette düzeltmek gerekiyordu;
ama, sanıyorum, vakit çok geç. Fakat, ne olur?.. Olacak şey şudur: Anayasa
Mahkemesi, öyle sanıyorum ki, cezasının üst sınırı 10 yılı aşmayan bütün
fiilleri kapsama dahil edecektir. Şu an, Meclis, kanaatimce, dönüşü pek
de mümkün olmayan bir noktaya gelmiş vaziyettedir; çünkü, cezaevlerinin
durumu ortadadır, af, görebildiğimiz kadarıyla sosyal bir mecburiyet haline
gelmiştir.
Şimdi, burada, beşinci fıkrada, birkısım maddeleri kapsamdışı tutmanın,
istisna etmenin...
(Elektronik cihaz tarafından mikrofon kapatıldı)
MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Teşekkür ederim Sayın Başkanım.
Anayasa bakımından hiçbir anlamı yoktur. Efendim, 403 ile 418 nci maddeleri,
yani ırza tecavüzü kapsamdışı tuttuk diyeceksiniz; doğrudur, ama, bakın,
Anayasa Mahkemesi daha önce 1991 yılında da bu maddeler kapsamdışı tutulmuştu,
iptal etmiştir. 146, 1991’de kapsamdışı tutulmuştur, burada da öyle, Anayasa
Mahkemesi iptal etmiştir. Burada, kapsamdışı tutulan, yani istisna edilen
hükümleri de öyle sanıyorum ki, Yüksek Mahkeme yine iptal edecektir.
Sayın Başkanım, Sayın Başbakanım, değerli milletvekilleri; burada bir
de tezatla karşılaşıyoruz. Bir tarafta idamlıklar af kapsamına alınırken,
öbür taraftan hukuku uygulayan, vicdanî kanaatine göre karar veren, yani
Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 138 inci maddesine göre, hüküm tesis eden
birtakım mahkemeler, daha doğrusu hâkimler hakkında da soruşturma açılıyor.
Mesela elimdeki belgeye göre, soruşturma maddesi...
BAŞKAN – Sayın Kamalak, toparlayacak mısınız efendim.
MUSTAFA KAMALAK (Devamla) – Teşekkür ederim, hemen toparlayacağım Sayın
Başkanım.
7 hâkim hakkında soruşturma açılmış, sunuluyor, soruşturma maddesinin
izahı, eşlerinin kapalı ve başörtülü giyim tarzını benimsedikleri, kendilerinin
toplu halde cuma ve teravi namazına gittikleri... (DSP sıralarından “Süre
bitti” sesleri)
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN- Bir dakika... Karşılıklı konuşmayın efendim. Sabahın bu saatinde...
Lütfen, müsaade buyurun, idareyi bana bırakın efendim.
AHMET İYİMAYA (Amasya)- Sabredin canım.
BAŞKAN- Sabredin.
Sayın Kamalak, toparlar mısınız lütfen.
MUSTAFA KAMALAK (Devamla)- Teşekkür ederim Başkanım, bir cümleyle...
(FP sıralarından “Mikrofon kapalı” sesleri)
BAŞKAN- Siz de müsaade edin bize yani. İstirham ederim.
MUSTAFA KAMALAK (Devamla)- Sayın milletvekilleri, cuma namazına tek
gidildiğini veya tek başına cuma namazı kılındığını biliyor musunuz! Olmaz
böyle şey. Yazık ki, bütün bunlar da “başörtüsü zulmünü biz halledeceğiz”
diyen değerli dostlarımızın iktidarda bulunduğu bir dönemde icra olunuyor.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
MUSTAFA KAMALAK (Devamla)- Hepinize arz ederim efendim.
Teşekkür eder, saygılar sunarım. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN- Teşekkür ederim Sayın Kamalak.
Efendim, şimdi söz sırası Doğru Yol Partisi Grubu adına Amasya Milletvekili
Sayın Ahmet İyimaya’da; buyurun. (DYP sıralarından alkışlar)
Malumunuz, süreniz 20 dakika efendim.
DYP GRUBU ADINA AHMET İYİMAYA (Amasya)- Uzatmalı bir hoşgörünüz olacak
Başkanım, zannediyorum.
Değerli Başkan, Yüce Parlamentonun değerli üyeleri; görüşülmekte olan
tasarıyla ilgili olarak Doğru Yol Partisinin görüşlerini arz ederken, hepinizi
saygıyla selamlıyorum. Burada oturan bütün arkadaşlarımızın, vücutlarıyla
burada olduğunda tartışma yok, kuşku yok. Aynı kesinlikte, ben dahil burada
oturan bütün arkadaşlarımızın beyinlerinin ve ruhlarının en az 1 bölü 2’sinin
de uykuda olduğu noktasında bir tartışma yok. (DYP sıralarından alkışlar)
Sorulmalıdır; bu, kamuoyunu, milletin hukukunu çok yakından ilgilendiren
kanun tasarısı için ayrılan müzakere süresinin şu saatlere tesadüf ettirilmesinin
sebebi sorulmalıdır. Acaba, milletin önüne, kulağına Parlamentodan gerekli
mesajlar ulaşmasın için mi bu yapıldı; ürküldüğü için mi bu yapıldı sorulmalıdır?
Değerli arkadaşlar, şu anda yaptığımız iş “yasama psikolojisi” adı altında
tarifi tektir; uyanık uykulu bir kanundur bu kanun. (DYP sıralarından alkışlar)
Neyi müzakere ediyoruz?..
Değerli arkadaşlar, kanun kılıfına büründürülmüş bir inadın müzakeresini
yapıyoruz. Millî vicdanı kanatacak iradeyi tekrar kanunlaştıracak emrivakiyle
karşı karşıyayız. Üçüncü defa aynı tasarıyı -şu anda kanundur- müzakere
ediyoruz, 3 defa da partim adına geneli üzerinde söz aldım. Eski sözlerimi
tekrarlayacak değilim; ama, o zaman, affın sosyal şartı yok, barışa hizmet
etmez demiştik; kulak asılmadı. Hukuk askıya alınıyor demiştik; dinlenilmedi.
Adalete güven, devlete güven yok ediliyor demiştik, yabancılaşmanın tohumları
ekiliyor demiştik; güvenilmedi. Çünkü, başka amaçlar vardı, başka hedefler
vardı.
Doğrudur, suçluluk psikolojisini, tutukluluk ve hükümlülük psikolojisini
anlamamak mümkün değil. Elbette ki onları kendi halleri içerisinde kararlarında
makul kabul etmek mümkün; ama, 60 000 suçlu, mahkûm, katsayıyla çarpın,
diyelim ki 600 000; Türkiye bundan ibaret değil. Mağdurları yok mu, millet
yok mu? Bunları düşünmemeli miydik?.
Değerli arkadaşlar, belki dinlediniz, belki bakışlarınızla onayladınız;
ama, gereğini yapamadınız. Çünkü, kanaatlerinizle kararlarınız, düşüncelerinizle
oylarınız arasında dayatmanın duvarları örülmüştü. Haksız çoğunluk haklı
azınlığın mesajının gereğini yapmamıştı.
Değerli Başbakanımız, özgün türkçesiyle mavi bir Türkiye tablosu çizdiler;
ama, statik anlatımlar, Türkiye'nin içinde var olduğu dinamik krizleri
izah etmekten, onlara mazeret üretmekten tamamen uzaktır.
Değerli arkadaşlar, güzel Türkiyemiz, kaynakları bol, nüfusu dinamik
Türkiyemiz bir krizler ülkesi haline gelmiştir. Tarif etmek istemiyorum;
ekonomi kriz içerisinde, öteki Türkiye’yi, yoksul Türkiye’yi, aç Türkiye’yi
düşünen yok. Yönetim kriz içerisinde. Bakınız, siyaset biliminin temel,
sloganlaşmış bir kavramı var “kullanılmayan iktidar, iktidar değildir”
deniyor; hele, kullandırılan iktidar, hiçbir zaman iktidar olamaz değerli
arkadaşlar. (DYP sıralarından alkışlar)
Şimdi, Başbakan olacak saygı duyduğumuz değerli bir zat, Başbakanlığa
ramak kalmış günlerde “düdüğü çalanlar var” veya “düdük çalınacak” diyebiliyorsa;
saygı duyduğumuz Başbakan “düğmeye basıldığı yönünde kaygılarım var” diyebiliyorsa,
orada, yönetim krizinin inkâr edilmez açık itirafları var demektir. Hukuk
kriz içerisinde arkadaşlar. Anayasası ayıplı, hukuku ayıplı bir ülkede,
hangi milletvekili, hangimiz, hangi parti mutluluk duyabilir!
Bugün af, iddia ediyorum, Türk hukuk sistemindeki krizin dışa vurumudur.
Şu anda yaptığımız, krizi derinleştirme çabasıdır, kriz mühendisliğidir,
kriz müteahhitliğidir. Bir hukukçu ve siyasetçi olarak gerçekten kaygı
duyuyorum.
Kutuplaşmaya yönelen bir Türkiye'nin yol taşlarını döşüyoruz, kamplaşmaya
çanak tutuyoruz, hoşgörünün temelini yok ediyoruz. Türkiye, bunu hak etmiyor;
bu kötü günleri aşacaktır.
Af konusunda geçen müzakere oldu; hayretle karşıladım; bu affı, duru
şekilde, katıksız şekilde savunan tek bir partimiz var, DSP; ama, diğer
partileri, sahiplenmeme anlayışı içerisinde gördüm. Milletin kafalarını
af karşıtı sözlerle karıştırabilecekleri inançları içerisinde gördüm. (DYP
sıralarından alkışlar)
Değerli arkadaşlar, millet kör, âlem serseri değildir. Bakınız, önceki
değerli Başbakanımız Mesut Yılmaz ve kabinedeki değerli arkadaşları, yani,
bu tasarıya imza atanlar, Anavatan Partisinin bir unsuru değil mi? Değerli
Başbakan Yardımcımız Devlet Bahçeli ve kabinesindeki değerli arkadaşlar,
Milliyetçi Hareket Partisinin ayrılmaz unsurları değil mi? O zaman, bu
tasarıya imza atarken, gerekçeleri yazarken benimsenen bu af tasarısı,
nasıl olur da reddedilebilir parti sözcüleri tarafından, nasıl karşı mesajlar
verilebilir! (DYP sıralarından alkışlar) Soruyorum değerli arkadaşlar;
bu kanuna, bu partiden evet diyen arkadaşların parmakları, kendi parmakları
değil mi? O üyeler, o partilerin üyeleri değil mi? Nasıl inkâr edilebilir?
Ha, şu gerçeği inkâr etmeyelim; bu afta partileri kategorize edecek olursak,
sürükleyen parti, sürüklenen partiler var. (DYP sıralarından alkışlar)
Sürükleyen vagon DSP, sürüklenen MHP, sürüklenen ANAP ve belli ölçüde de,
itiraf edeyim ki, 1974 affında aynı hareket içerisinde olan anamuhalefet
partisi.
Değerli arkadaşlar, yarın iptal durumu ortaya çıktığı zaman, iptalle
umuma teşmil edilen af ortaya çıktığı zaman, şu savunmaya sığınmayınız:
Anayasa Mahkemesi iptal etti, ne yapalım; değil, Anayasa Mahkemesinin,
birden fazla, siyasete verdiği ders var; o dersten, elbette ki, siyasetin,
ders çıkarması lazımdır. İşte, Anayasa Mahkemesinin muhtemel iptallerinin
mimarları da, sorumluları da, şu anda affı, söylemleriyle değil, reyleriyle
destekleyen iktidar çoğunluğu ve Parlamentonun diğer kanadıdır.
Bu af, affı destekleyenlerin yüce millete sunacağı ambalajlı bir bayram
hediyesidir değerli arkadaşlar. (DYP sıralarından alkışlar) Bakınız, anayasal
süreçler işliyor, her zaman Parlamentonun dediği olmayabilir, olmaması
da doğaldır. İçinde bulunduğumuz krizden çıkmak için, Cumhurbaşkanımız
hamlelere girişmiştir. Nasıl; düşük yoğunluklu demokrasiden beslenen saltanat
savaşına son vererek hamleye girişmiştir ve bu Kanunu, anayasal açıklık
ve uyarı içerisinde Yüce Parlamentoya iade ederek, kriz çözücülüğünde öncülük
yaparak hamleye girişmiştir.
Değerli arkadaşlarım, ne diyor Cumhurbaşkanımız: “Af Kanununuz, kapalı,
duraksamalı ifadelerle tanzim edilmiştir; uygulamada tereddütlere yol açabilir.
Toplumun huzuru bozulur, adalet anlayışı ve eşitlik çiğnenmiş olur. Suçtan
zarar görenleri de tatmin edin, ret hakkını verin.”
Ölçütleri ne?.. Aynı fasılda düzenlenmiş; birisi af kapsamında, birisi
dışında. Gerekçede yok. Bakanımız, komisyonda açıklıyor. Bir veri değil,
veri tabanı değil. Bu af, ölçütleri itibariyle, keyfî olan bir aftır. Bir
madde affa girmiş, piyango ona vurmuştur, bir madde af dışında kalmış,
piyango ona vurmamıştır; onun için, piyangolu af kanunu demekte bilimsel
bir sakınca dahi olmadığını düşünüyorum sevgili arkadaşlarım.
Bakınız, bu iktidarın gerçekten övünebileceği bir eylemi, bir işlevi,
bir tasarrufu olmuştur; devletin başına hukuku geçirme tasarrufu, hukuku
seçme tasarrufu. Bugün Cumhurbaşkanımız, yükselen değerlerin yanında olarak,
iktidarı da, Başbakanı da, çoğu siyasîleri de geride bırakan bir kredibiliteye
ulaşmıştır.
Bu mesajı öfkeyle okumamak lazım değerli arkadaşlar, hiddetle okumamak
lazım. Anayasadaki süreçleri doğru okumak lazım. Denge-fren sistemidir.
Parlamento kabul eder, Cumhurbaşkanı uyarır. Bu hava içerisinde değerlendirerek
meseleye yaklaşmak lazım. Siyaset ne yaptı? Üç değerli liderimiz toplandı
ve bir gerekçe buldu yarım saat içerisinde. Sosyal fayda, sosyal boyut,
sosyal zaruret gerekçesi. Kim ölçüyor? Hangi bilimsel veya siyasal derinlikle
ölçülüyor?
Değerli arkadaşlar, Anayasa ile sosyal fayda çatıştığı zaman, hukuk
devletinde, demokratik hukuk devletinde, seçilecek tek seçenek Anayasadır.
(DYP sıralarından alkışlar)
Rahmetli Özal “Anayasayı bir defa ihlal etmekle bir şey olmaz” dediği
zaman, en fazla, Başbakanımız, ona karşı koymuştu. Bugün, Anayasa ile sosyal
fayda çatışırken, aynen darbecilerin, aynen Refahyol Hükümetinde iktidar
devrini önleyen gerekçede kullanılan motifle, sosyal faydaya dayanılmıştır.
Değerli arkadaşlarım, nasıl bir terazi?! Bu sosyal faydada, hep sanıkların,
hep onların yakınlarının ağırlığı mı olacaktır? Mağdurlarınki nerede? Babaları
mezarda olan küçüklerin feryadı nerede? Anayasa Mahkemesinin iptali halinde
yaşayacağı toplumsal kaosun tehlikesi nerede? Milletin kendisi nerede?
Böyle noksan ölçülerle ne siyaset yapılır, ne millete hukuk uygarlığı,
demokrasi uygarlığı tattırılabilir.
Ha, ok yaydan fırladı... Fırlatmasaydınız arkadaşlar. (DYP sıralarından
alkışlar) Ok yaydan fırlasa bile, sosyal faydaya göre yapılacak bir tahlilde,
akıl, ortak akıl, bu kanunun şu anda çekilmesinden yanadır. Neden bu ısrar?!
Görüntü açık. İptal yoluyla genişleteceksiniz, kamu yetkisini kişisel çıkarlara
peşkeş çeken bürokratları, her kimse siyasileri affedeceksiniz ve bu yetkiyi
sömürerek Hazineyi sövüşleyenleri affedeceksiniz. (DYP sıralarından alkışlar)
Banka hortumcularını affedeceksiniz. Havuz müteahhitlerini affedeceksiniz.
Çeteleri affedeceksiniz.
Doğru Yol Partisi, aynen 1974 yılındaki afta, Adalet Partisinin felsefesinde
olduğu gibi, doğruyu yapmıştır, hukukun ve doğrunun yanında olmuştur ve
komisyonlarda, Genel Kurulda önergeleriyle, oylarıyla, müzakereleriyle
milletin sesi olmuş, milletin geleceğinin, istikbalinin teminatı olan bir
tavrı sergilemiştir ve biz bu tavrı her halukârda devam ettireceğiz.
Değerli arkadaşlar, hukukçu olarak, ölüm cezasının infaz edilemeyeceğinin
anlamı üzerinde bir cümleyle durmak isterim. Bu kural sürekli bir kuraldır,
af kanunu geçici bir kanundur. Geçici kanuna koyacağınız sürekli kurallar
sürekli yaşarlar, (X) kişi, (A) kişi, (B) kişi artık idam edilemeyecek
demektir.
Ben bir öneri geliştirdim, emek mahsulü bir öneri, çalışarak geliştirdiğim
bir öneri, mukayeseli hukuku inceleyerek geliştirdiğim bir öneri, yarattığınız
krizden çıkışın bir yolu var; yürürlüğü durdurma kararı içtihatla geliştirilen
bir formül; ama, şu ana kadarki uygulamaya göre, davanın açılmasından sonra
ancak Anayasa Mahkemesinin karara bağlayacağı bir süreç, bir talep. Halbuki,
tedbir, kurulan tasarrufun etkinliğe girdiği, yürürlüğe girdiği andan itibaren
hüküm ve sonuçlarını doğuran hukukî bir kavram, üst kavram. Sorun, aynen
bizde olduğu gibi, içtihatla, Alman Anayasa Mahkemesi içtihatla kurdu bunu,
faşist Almanya’dan sonra, zannediyorum 1947 yılında, Alman Anayasa Mahkemesi,
dava açmadan “ben tedbire karar verebilirim” dedi. Türkiye bunu daha tartışmadı;
ama, her kim açacaksa, her kim Anayasa Mahkemesine gidecekse –parti olarak
bizim gücümüz yok- temel maddeleri; yani, 1 inci maddenin birinci bendinden
–Cumhurbaşkanı fıkra diyor- dördüncü bendine kadar temel maddeleri iptal
için dava açmadan evvel, tedbir için rahat rahat başvurulabilir. Sık sık
af, hukuk devletinin içini boşaltıyor. Hukuk devletinin içinin boşaltıldığı
gerekçesiyle –Cumhurbaşkanının gerekçelerinden birisi o, benim geçende
ortaya attığım gerekçelerden birisi o- rahat rahat bu tedbir kararını verebilir
diye düşünüyorum.
Sevgili bakanımız, bir talimat nitelemesinde bulundu. Bu Parlamento,
millete ait bir kürsüdür, ne Anayasa Mahkemesine ne Cumhurbaşkanına talimat
vermek gibi bir anlayışın içerisinde olmayız; ama millete, ama millete,
ama siyasete, ama yargı organlarına, bağımsız anlatım içerisinde, bireysel
yaratıcılık içerisinde, formülleri, bu kürsüden, millete ait olan kürsüden
ifade etmek mümkündür. Anayasanın, derdest bir dava olmadığı için, 138
inci maddesinin de buna bir engel yapısının olmadığını düşünüyorum değerli
arkadaşlar.
Geliniz, bu süreçten bir ders alalım. Cumhurbaşkanı evet geri gönderdi,
yürürlüğü durdurma verdi, iptal etti, geri yürüdü, yürümedi... Bu tartışmalara
son verecek bir hukuk ölçütü var arkadaşlar. Bu gibi temel konularda, kanun
hükmündeki kararnamelerde, afta, kamusal alandaki düzenlemelerde, yürürlük
öncesi Anayasa denetimini -Fransa’da var, diğer ülkelerde var- getirelim
ve bu nahoş tartışmaların, milattan önce, milattan sonra gibi, karardan
önce, karardan sonra gibi adaletsizlikleri yaratmayacak uygulamaların önüne
geçelim. Millet, ancak bu gibi kabulleri, bu gibi formülleri sürece eklediğimiz,
sisteme monte ettiğimiz zaman bizim itibarımızın yüceldiğini görecek; Parlamentonun
itibarını yüceltebileceğiz değerli arkadaşlar.
Söylenecek çok şey var; üç oturum konuştuk.
Değerli arkadaşlar, bu af, sadece iktidar çoğunluğuna ve destekleyen
iradeye değil, hukuka darbedir, Parlamentonun itibarına darbedir. Doğru
Yol Partisi, gizli oy önergesi verecektir. Biliniyor, komisyondaki çalışmalardan,
milletvekilleri üzerindeki baskılardan -kamuoyuna yansıdı, basına yansıdı-
herkesin haberi var. Sözcüleri geldi. Geliniz, gizli oylamayı kabul ediniz
ve millî iradenin, millî vicdanın tecellisine imkân sağlayınız. Biz, Doğru
Yol Partisi olarak, ayrıca açık oy isteyeceğiz ve milletin iradesinde olduğu
gibi, onun kabulünde olduğu gibi, tertemiz bir ret oyu vereceğiz.
Bu konuşmayı tamamlarken, tarihimizden bir kesit vermek istiyorum, bize
dersler akıtan bir süreç vermek istiyorum. O, şimdi, Anıtkabir’deki mahsus
mekânında yatıyor. Değerli Başbakanımız, siyasete onun himayesinde başlamış,
siyaset pratiğine onun yanında gayret göstermişti. İnönü, ruhaniyetiyle,
şu anda, âdeta Meclistedir. Türkiye’nin umumi manzarasını seyrediyor. Öğrencisi,
Başbakanın vaziyetini müşahede ediyor ve diyor ki, kamu vicdanının, geçti
sanılan her işte bir yargısı vardır. Onları, hep içine atar, birikir, birikir,
sonunda kızgınlık oluşur. Kızgınlıklar, toplana toplana, günün birinde,
çığ halinde öyle patlar ki...
Evet arkadaşlar, millet, zamanı ve yeri geldiğinde cevabını verecektir.
Belki yarın, belki birilerine siyasî mezar olacak oy sandığında!..
Saygılar sunuyorum efendim. (DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Gruplar adına başka söz isteyen?.. Yok.
Şimdi, şahısları adına, malumunuz, 20 üye söz istemişti; aynı anda,
aynı saatte, kura çekeceğiz efendim.
Sakarya Milletvekili Sayın Nevzat Ercan.
Burdur Milletvekili Sayın Mustafa Örs.
Buyurun Sayın Ercan.
NEVZAT ERCAN (Sakarya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi
saygıyla selamlıyorum.
Türkiye ve Türk insanı, çok ağır sorunlarla karşı karşıya. Ülkenin bu
zor günlerinde, her şey bir kenara bırakılarak, afla uğraşmanın mantığını
anlamak kolay değildir. Hele hele, iki yıla yakın bir süredir af konusunun
Türkiye'nin gündemini işgal etmiş olmasını anlamak mümkün değildir.
Hükümet ve Meclis çoğunluğu, âdeta millete kulaklarını tıkamış, soyguncuyu,
vurguncuyu, çete mensuplarını, hırsızı, arsızı, yolsuzu, caniyi affetmek
gibi bir modeli geliştirerek, Türkiye'nin gündemini işgal etmektedir. Türkiye,
âdeta, bir açık cezaevine döndürülmenin gayreti içine sokulmuştur. (DYP
sıralarından alkışlar) Elbette ki, bunun bir gün hesabı sorulacaktır.
Değerli milletvekilleri, bu hükümet, bütün icraatlarıyla halkın çıkarlarına
ters düşen bir hükümettir. Sadece af konusuyla ilgili bir değerlendirme
değil bu, uygulanan bütün ekonomik politikalar, sosyal politikalar itibarıyle,
bu hükümet, halkın çıkarlarına ters bir icraat sergilemiştir ve sonuç,
yoksullaşan, fakirleşen bir halk, daralan bir ekonomi, küçülen bir ekonomi...
Değerli milletvekilleri, halk feryat ediyor, halk geçim sıkıntısı içerisinde
ve insanlar işsiz, yoksul, perişan. Toplumun bütün kesimleri, hükümete
karşı toplumsal bir tepki koyuyor ve meydanlara iniyor. Sokaklar, meydanlar,
halkın çığlıklarıyla dolu; ama, dedim ya, bu hükümet, kulaklarını tıkamış,
halkın eğilimlerine, isteklerine kulaklarını tıkamış; çünkü, bu hükümetin
gündeminde halk yok, bu hükümetin gündeminde vatandaş yok, bu hükümetin
gündeminde milletimiz yok. (DYP sıralarından alkışlar) Ya kim var; bu hükümeti
besleyen çevreler var, devletin serasında beslenenler var. (DYP sıralarından
alkışlar) Bu hükümetin gündeminde, devletle ortak çalışmaya alışmış, iki
eli de devletin cebinde, devletten beslenen belli kesimler var. O bakımdan,
bu hükümet gündeminde vatandaş yok diyorum, halk yok diyorum. İşte, bu
af yasası da öyle, bu af yasasının içeriği itibariyle de öyle.
Değerli milletvekilleri, millet, kötü idareden şikâyetçi. O kadar şikâyetçi
ki; hükümet Türkiye’yi iyi idare edememiş, hükümet meselelerin altında
kalmış, sorunların altında kalmış, ezilmiş. Aslında, asıl sorun, bugünkü
57 nci hükümet, bundan önceki, 55 inci, 56 ncı hükümetler. Türkiye’nin
asıl sorunu, halktan kopmuş, halkın sorunlarından kopmuş, sanal gündemlerle
ülkeyi meşgul eden bugünkü hükümet. (DYP sıralarından alkışlar)
Değerli milletvekilleri, şimdi, üç partili bir koalisyon, bir af yasası
getiriyorsunuz. Halk yok; halkın böyle bir talebi yok, halkın isteği yok.
Halk, aksine, bütünüyle bu af yasasına karşı. Kamu vicdanı son derece rahatsız
ve tepkili. Muhalefet tepkili ve devletin başındaki Cumhurbaşkanı bir hukuk
dersi veriyor. Daha önceki Cumhurbaşkanı, yine, af yasasını iade ediyor,
çok haklı gerekçeler ortaya koyuyor ve bu son iade, veto keyfiyetinde de
çok haklı anayasal ve hukukî dayanaklar ortaya konuluyor; ama, sizin kılınız
kıpırdamıyor.
TURHAN GÜVEN (İçel) – Bir inattır, bir inat!..
NEVZAT ERCAN (Devamla) - Nedir acaba diye soruyorum. Burada bizim bilebildiğimiz
açık birtakım hesapları görebiliyoruz; ama, bir parantez açıyorum; gizli
hesaplar da var bunun içerisinde. (DYP sıralarından alkışlar) Evet, çok
gizli hesaplar da var. Nasıl bir hesap var; değerli milletvekilleri, çok
açık söylüyorum; 1 inci maddesinde yatıyor bunun gizli hesabı. Siz diyor
musunuz ki, ölüm cezaları yerine getirilmez; diyorsunuz. Diyor mu ki Sayın
Cumhurbaşkanı, bu af yasası eşitlik ilkesine aykırıdır ve bu gerekçe, yarın,
bu af yasasının bir Anayasa Mahkemesine gitmesi ve iptali halinde, teröristbaşı
Apo’nun da içinde bulunduğu bir genel affa dönüştüğü takdirde, siz, bu
teröristbaşını, 30 000 kişinin katilini, teröristleri de bu aftan yararlandırmak
gibi bir büyük hataya düşmek noktasında mısınız ve bizi de düşürmek noktasında
mısınız; öylesiniz. (DYP sıralarından alkışlar)
Şimdi, ben soruyorum; DSP’ye soracağım da, öncelikle MHP’li arkadaşlarıma
soruyorum. (MHP sıralarından “Sor” sesleri)
BAŞKAN – Bir dakika efendim...
NEVZAT ERCAN (Devamla) - Değerli arkadaşlarım, seçimden önce Apo’nun
ipine sarılıp siyaset yapanlar, acı ve gözyaşı üzerine siyaset yapanlar
ve Apo’yu malzeme kılıp, siyasî oya tahvil etmek gayreti içinde olanlar...
SEDAT ÇEVİK (Ankara) – Onu siz yapıyorsunuz...
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, karşılıklı konuşmayın lütfen...
NEVZAT ERCAN (Devamla) – ...bugün nasıl oluyor da, siz, bir parti taassubu
içinde, anlayışı içinde bir dayatmaya boyun eğiyor, teslimiyet gösteriyorsunuz,
baş eğiyorsunuz ve bu Af Yasasına oy veriyorsunuz. (DYP sıralarından alkışlar)
Nasıl?!. Nasıl oy veriyorsunuz bu Af Yasasına?!..
Değerli milletvekilleri, ikna odaları devreye giriyor. Evet, vicdanınız
sızlıyor biliyorum arkadaşlar, Anavatan Partili arkadaşlarım, buna vicdanınız
razı değil, gönlünüz rıza göstermiyor...
YEKTA AÇIKGÖZ (Samsun) – Nereden biliyorsun?..
BAŞKAN – Karşılıklı konuşmayın efendim. Lütfen...
NEVZAT ERCAN (Devamla) – Ama devreye giriyor liderler... Yeni oluştu
bu, ikna odaları var, ikna odaları... Liderler bir araya geliyor, komisyonda
serbest oylar üzerine ambargo uygulanıyor, tek tek komisyon üyeleri çağrılıyor
“durun bakalım” deniliyor “şu istikamette oy vereceksiniz” diye emrediliyor,
vicdanlara baskı uygulanıyor. (DYP sıralarından alkışlar)
Evet, son Adalet Komisyonunda, bir arkadaşımız, DSP’li arkadaşımız “ben,
daha önce ‘evet’ dedim; ama rahatsızım, vicdanen rahatsızım; şimdi, bugün
“hayır” diyeceğim” diyor; dediği an, ikna odası devreye giriyor ve çağrılıyor,
dikte ediliyor, dayatılıyor ve arkadaşımızın, ister istemez, oyuna ambargo
konuluyor ve vicdanına aykırı –arkadaşımızın dediği gibi, vicdanı başka-
ama, oy, o vicdanına aykırı bir biçimde tecelli ediyor.
Değerli arkadaşlar, tekriri müzakere yolu, sizin bu dönemizde çok sık
tekrarlandı komisyonlarda. Talimatlar geldi, telefon muhabereleri, istişareler
çalıştı, dayatmalar, baskılar ve ona göre oylar, o istikamette kullanıldı
ve öyle geldi bütün tasarılar. Millet yok bu tasarıların yanında, içinde
de yok, dışında da yok, yanında da yok.
Değerli arkadaşlarım, geçen konuşmamda söylemiştim, merhamet hisleriniz
dorukta demiştim. Bakın, ben, birçok defa, Sayın Başbakana, Sayın Bahçeli’ye,
Sayın Yılmaz’a deprem bölgesi milletvekilleriyle beraber gittim; dedim
ki, bakın, bu bölge yıkıldı, ekonomi çöktü, bir büyük felaketi, asrın felaketini
yaşadı bu insanlar, işini, aşını kaybetti...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Ercan, toparlar mısınız lütfen...
NEVZAT ERCAN (Devamla) – Bütün bölge milletvekilleriyle birlikte sayın
liderleri ziyaret ettik, bir malî af talebinde bulunduk. (DYP sıralarından
alkışlar)
Değerli arkadaşlar, çiftçiyle ilgili, esnafla ilgili, küçük tüccarla,
sanayiciyle ilgili taleplerimizi ilettik. Geriye dönük vergi borçlarını
terkin edin dedik. Belli bir süre ileriye dönük vergi muafiyeti, istisnalar
getirin dedik. Çiftçilerimizin tarım kredi kooperatiflerinden, Ziraat Bankalarından
kullandıkları kredi borçlarının faizlerini erteleyin dedik, gecikme zamlarını
erteleyin dedik. Vergi borçlarını, Bağ-Kurluların, sigorta primlerini ödeyemez
durumda vatandaşlarımıza, gelin, bunlara, bir malî af getirin dedik.
BAYINDIRLIK VE İSKÂN BAKANI KORAY AYDIN (Ankara) – Deprem bölgesindekilerin
hepsi ertelendi.
NEVZAT ERCAN (Devamla) - Bunlar hakkında, hükümet olarak şefkat elinizi
uzatın dedik. Bunu esirgediniz insanlarımızdan!
BAŞKAN – Efendim, toparlar mısınız lütfen...
NEVZAT ERCAN (Devamla) – Ama hırsızı, vurguncuyu, soyguncuyu, çeteciyi,
teröristi affetmek gibi, maalesef, bir yanlış içine düştünüz; ama, sizi
millet affetmeyecek, ama, tarih de affetmeyecek.
Saygılar sunarım. (DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Ercan.
Sayın Bakan, buyurun. (DSP sıralarından alkışlar)
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Cumhurbaşkanının bir kez daha görüşülmek üzere Yüce Meclise geri gönderdiği,
8.12.2000 tarih ve 4610 sayılı Kanunu müzakere ediyoruz.
Söz alan grup sözcüleri ve şahsı adına konuşan arkadaşımız, Kanunla
ilgili çeşitli eleştirilerini dile getirdiler. Bu Kanun, bir arkadaşımızın
da ifade ettiği gibi, bir af kanunu değildir; bir şartla salıverilme kanunudur.
Anayasa Mahkemesi, 1991 yılında Terörle Mücadele Kanununun geçici maddeleriyle
getirilen benzeri bir düzenlemeyle yaptığı karşılaştırmada o düzenlemenin
afla bazı ortak noktaları bulunmakla birlikte, bir şartla salıverilme olduğunu
ifade etmiştir. Gerçekten, şartla salıverilme, aslında, infaz hukukunun
bir kurumudur; bunun koşulları, hükümlünün cezanın belli bir süresini çekmiş
olması, iyi hal göstermesidir. Oysa burada, yasayla düzenlenen bir şartla
salıverme vardır ve bu düzenlemede belli bir sürenin geçmiş olması işin
doğasında bulunmakla birlikte iyi hal gösterme koşulu aranmamaktadır. İyi
hal gösterme koşulunun aranmaması afla da ortak olan noktadır. Gerçekten,
özel affın niteliği, bir suçun cezasının indirilmesi veya başka bir türe
çevrilmesidir; genel af ise, bir suçla ilgili cezanın bütün hüküm ve sonuçlarıyla
kaldırılmasıdır. Demek ki, burada, özel afla bir benzerlik vardır; ama,
aftan farklı olarak, şartla salıverilme kurumunun özelliği, belli bir süre
içinde, yani, bir hakkın tahliye tarihine kadar, kasta dayalı bir fiilden
dolayı, hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir cürüm işlendiği takdirde,
şartla salıverilmenin hükümsüz kalınması ve cezanın infaz edilmeyen kısmının
infaz edilmesidir. Burada da, yapılan budur ve bu modelin seçilmesinin
nedeni de, suçlarda tekerrürü önleme düşüncesi bakımından daha elverişli
görülmesidir.
Bu Kanunda, ayrıca, dava ve cezaların ertelenmesi de söz konusudur.
Bu, 2 nci madde bakımından geçerlidir. Ayrıca, 1 inci maddede, üst sınırı
10 yıla kadar olan hürriyeti bağlayıcı cezalarla cezalandırılmış fiiller
bakımından da bir dava ertelemesi söz konusudur. Bu, Türk hukukunda ilk
kez düzenlenmiş olan bir kurum değildir. Daha önce de, basın ve yayın yoluyla
işlenmiş olan suçlardan dolayı sorumlu yazı işleri müdürleri hakkında çıkarılan
kanunda ve son olarak, şimdi, Anayasa Mahkemesinin bir maddesinde yaptığı
iptal dolayısıyla, yeniden bir fıkrası düzenleme konusu olan 4454 sayılı
Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine
Dair Kanunda benimsenmiş olan bir modeldir.
Burada, konuşan bazı arkadaşlarımız, infaz rejimine girildikten sonra,
artık bir ayırım yapılamayacağı, dolayısıyla, bir istisna konulamayacağı,
bu yapıldığı takdirde, eşitlik ilkesine aykırı hareket edileceği görüşünü,
ifade etmişlerdir. Bu görüş, hem Anayasa Mahkemesinin, 1991 yılında çıkarılan
Terörle Mücadele Kanununun geçici 4 üncü maddesiyle ilgili bazı kararlarında
hem Sayın Cumhurbaşkanının geri gönderme gerekçesinde de vurgulanmıştır;
ancak, şunu belirtmekte yarar var: Her şeyden önce, gerek Anayasa Mahkemesinin
gerek Sayın Cumhurbaşkanının da kabul ettiği gibi, yasa koyucu, bu çeşit
uygulamalar; yani, başta, af olmak üzere, af sonucu doğuracak uygulamalar
bakımından, suçlar arasında bir ayırım yapabilir. Nitekim, her suç için
farklı cezalar öngörülmüştür. Anayasa, doğrudan doğruya, 87 nci maddede,
14 üncü madde kapsamına giren suçlar ile 14 üncü madde kapsamı dışındaki
suçlar arasında bir ayırım yapmıştır. Yine, Anayasa, 169 uncu maddesinde,
orman yakma veya yok etme fiilleri bakımından, bir ayırım yapmıştır. Anayasanın,
gerek 87 nci gerek 169 uncu maddeleriyle sözü edilen fiiller, af konusu
olamaz.
Şimdi, bu, infaz rejimine yansıyacak mıdır? Anayasa Mahkemesi, bazı
kararlarında, infaz rejimi başladıktan sonra, yeni bir statüye girildiği
ve bu rejimde bulunanlar arasında bir ayırım yapılmayacağı görüşünü dile
getirmiştir; ama, farklı düşünceyi de benimsediği kararlar vardır. Anayasa
Mahkemesinin, benzeri davalar açılması durumunda, eşitlik ilkesinden hareket
ederek, infaz rejiminde aynı konumda bulunulduğu gerekçesinden yola çıkarak,
şimdi, bu kanunla, şartla salıverilme ve erteleme uygulaması dışında bırakılan
fiillerle ilgili maddeleri de iptal edeceğini dile getirmektedirler ve
bu çerçeve içinde, burada, bölücübaşının cezasıyla ilgili Türk Ceza Kanunu
maddesinin dahi iptal edilebileceğini ve bundan bölücübaşının da yararlandırılacağını
söylemektedirler.
Her şeyden önce, şunu söyleyeyim ki, Anayasa Mahkemesi, bazı kararlarında
infaz rejiminde eşit konumda bulunulduğunu kabul etmekle birlikte, bazı
kararlarında farklı görüşü benimsemiştir. Bu kararların hepsi de, Terörle
Mücadele Kanununun geçici 4 üncü maddesi kapsamındaki fiillerle ilgilidir.
Şimdi, burada, Anayasa Mahkemesinin bu konudaki görüşünü belirtmekte
yarar görüyorum. Bu madde, bölücübaşının da mahkûm edildiği Türk Ceza Kanununun
125 inci maddesi dolayısıyla, Anayasa Mahkemesinin verdiği bir kararla
ilgilidir. Anayasa Mahkemesi, 31.3.1992 tarih ve esas 1991/18, karar 1992/20
sayılı kararında, konuyu değerlendirirken şöyle demektedir: “Anayasanın
38 inci maddesinde, ceza hukuku alanında yapılacak düzenlemelerde, yasa
koyucunun suç ve cezalara ilişkin uyması gereken temel ilkeler belirlenmiştir.
Suç ve cezalara ilişkin bu ilkelerin dışında, ne tür eylemlerin suç sayılacağı,
suç sayılan eylemlere ne kadar ve ne tür ceza verileceği, nelerin cezayı
ağırlaştırıcı ya da hafifletici neden sayılacağı, yasa koyucunun takdir
alanı içindedir. Suç ve ceza yönünden sınırları belirtilen bu takdir alanı
ceza sisteminin tamamlayıcı bölümünü oluşturan infaz hukuku için de geçerlidir.
Bu nedenle, yasa koyucu, şartla salıvermede hükümlünün yararlanma koşullarını
suç türüne göre ayırım yaparak zaman içinde toplumun gelişmesine göre serbestçe
farklı biçimde takdir edebilir. Şartla salıverilmeye ilişkin geçici 1 inci
maddede belirtilen sürelere oranla, geçici 4 üncü maddede, Türk Ceza Yasasının
125 inci maddesinde belirtilen suçları işleyenler için, daha uzun süre
cezaevinde tutulmalarının öngörülmesi Anayasanın eşitlik ilkesine aykırılık
oluşturmaz. Anayasa Mahkemesinin birçok kararında belirtildiği gibi, yasa
önünde eşitlik, herkesin, her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına
gelmez. Anayasanın 10 uncu maddesinde öngörülen eşitlik, mutlak anlamda
bir eşitlik olmayıp, haklı nedenlerin ve ayrı konumların bulunmaması durumunda
uygulanacak bir ilkedir. Türk Ceza Yasasının 125 inci maddesinde belirtilen
suçları işleyenlerin, daha uzun süre cezaevinde tutularak şartla tahliyesini
öngören dava konusu kuralda yasa koyucuyu farklı düzenleme yapmaya iten
haklı nedenler vardır. Hükümlünün şartla salıvermeden yararlanabilmesi
için gerekli olan iyi durumda olma ve cezaevi kurallarına uyma koşulları
maddede belirtilen suçları işleyenler için aranmamıştır. Toplum düzeni
ve kamu yararı gözetilerek suç türüne göre ayırım yapılmış ve bazı hükümlülerin
şartla salıverilmesi için cezaevinde geçirecekleri süre daha uzun tutulmuştur.”
Değerli milletvekilleri, görülüyor ki, Anayasa Mahkemesi, infaz rejimi
bakımından dahi suçlar arasında ayırım yapabileceği görüşündedir. Size,
Terörle Mücadele Kanununun geçici 4 üncü maddesinde, 1 inci maddeye göre
farklı hükme tabi tutulmuş. 1 inci maddede öngörülen idam cezası yerine,
öngörülen on yıllık ağır hapis cezası yerine, yirmi yıllık ağır hapis cezası
öngörülen 125 inci madde bakımından böyle bir ayırım yapılacağını belirtmiştir.
Şimdi, Türk Ceza Kanununun 125 inci maddesi dolayısıyla verilen hükümler
bakımından Anayasa Mahkemesinin bu içtihadı, geçmişteki uygulamaya baktığımız
zaman, önemle dikkate alınması gereken bir içtihattır. Anayasa Mahkemesi,
bu içtihadını, yine, 1991 ve 1992 yıllarında verdiği kararlarda, Türk Ceza
Kanunun 202 nci maddesi ve Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun bakımından
da ifade etmiştir. Dolayısıyla, infaz rejiminde eşitlik olduğu görüşü,
doğrudan doğruya, Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarıyla tartışmaya
açık duruma getirilmiş bir görüştür. Burada çok ucuz demagojilerle, insanlarımızın,
şehit annelerinin duygularını istismar etmeye kalkışmak, Anayasa Mahkemesinin
bu gerekçesine, bu görüşüne aykırı bir tutumu ifade etmektedir.
Şimdi, burada, bazı arkadaşlarımız, bir yandan, işkence af kapsamı dışında
bırakılırken, Türk Ceza Kanunun 450 nci maddesinin üçüncü bendinde, işkenceyle
adam öldürmenin af kapsamı ya da şartlı salıverme kapsamı içinde olduğunu
ifade etmişlerdir. Bu, gerçeği yansıtmamaktadır; çünkü, Türk Ceza Kanununun
450 nci maddesindeki bütün fiiller için, bu arada, canavarca bir hissin
tatmini veya işkenceyle adam öldürmek için öngörülen ceza idamdır. Bu kanunda
idam cezası için getirilen hüküm, tıpkı, 1991 yılında çıkarılan Terörle
Mücadele Kanununun geçici 1 inci maddesinde olduğu gibi, belli bir tarihe
kadar işlenmiş olan suçlardan dolayı idam cezasının uygulanmayacağıdır;
ama, 1991 yılındaki kanunda, idam cezası yerine on yıllık ağır hapis cezası
öngörülmüştür. Burada ise, ilgili kanun hükümlerinin; yani, Cezaların İnfazı
Hakkında Kanunun 19 uncu maddesinin veya Terörle Mücadele Kanununun 17
nci maddesinin uygulanması söz konusudur; ama, Türk Ceza Kanununun 125
inci maddesi, kesin olarak af kapsamı dışında bırakılmıştır.
Burada, ayrıca, Bankalar Kanununun af kapsamı dışında bırakıldığı, Türk
Ceza Kanununun çetelerle ilgili 168 inci ve 313 üncü maddelerinin af kapsamı
dışında bırakılmasına rağmen, bankaları hortumlayanların ya da çetecilerin
bu kanundan yararlanacakları söylenmiştir. Bunların hiçbirisi, gerçeklere
uymamaktadır.
Öte yandan, burada, geçen sefer, Anayasa Mahkemesinin ne yolda karar
vermesi gerektiğini, yürütmeyi durdurma kararı vermesi gerektiğini söyleyen
arkadaşımız, şimdi, dava açılması gerektiği konusundaki düşüncesini açıklarken,
bunun nasıl yapılması gerektiğini de ifade etmektedir. Şüphesiz, davayı
açacak olanlar, bu değerli arkadaşımıza şükran borçlu olacaklardır; ama...
İLYAS YILMAZYILDIZ (Balıkesir) – Sayın Bakan, herkesin bildiğini konuşuyor.
BAŞKAN – Sayın Yılmazyıldız... Sayın Yılmazyıldız... Sayın Bakanın ne
konuşacağını siz mi takdir edeceksiniz.
İLYAS YILMAZYILDIZ (Balıkesir) - Yasanın özüne gel, kimsenin kimseye
öğrettiği bir şey yok. (DSP sıralarından “sen sus” sesleri, gürültüler)
BAŞKAN – Sayın Yılmazyıldız lütfen!..
Siz susar mısınız efendim. Ben varken siz niye karışıyorsunuz?! Hayırdır
inşallah...
Devam edin Sayın Bakan.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Devamla) – Şunu söylemek isterim ki:
Anayasanın 138 nci maddesinde, yargıya, hiç kimsenin talimat veremeyeceği,
genelge gönderemeyeceği, telkinde bulunamayacağı söylenirken, bunun, mutlaka
derdest bir dava olması koşulu aranmamıştır. Yargı yetkisinin kullanılmasıyla
ilgili olması yeterlidir.
Şimdi, bu Kanun, son 25 yılda Türkiye’nin geçirdiği evrim içerisinde
çeşitli nedenlerle suç işlemiş olan insanlara, şartla salıverme veya davaların
ertelenmesi yoluyla yeni bir fırsat vermektedir, yeni bir şans vermektedir
ve bunlar da, eğer, yararlananlar, tekrar suç işleyecek olurlarsa, bu olanaklar
geçersiz kalacaktır. Dolayısıyla, bu şansın, bu fırsatın, bu Kanundan yararlanacak
olanlar tarafından çok iyi kullanılması gerektiğini buradan vurgulamak
isterim.
Kanunun, Yüce Meclis tarafından kabul edilmesi durumunda, onu bekleyenlere
ve bütün milletimize hayırlı olmasını dilerim. (DSP ve MHP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Bakan.
Efendim, Sayın Mustafa Örs, söz sırasını, Sayın Mahmut Nedim Bilgiç’e
vermişlerdir.
Sayın Bilgiç, buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)
MAHMUT NEDİM BİLGİÇ (Adıyaman) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
bu af Kanunu üzerinde söylenebilecek çok şey söylendi; yalnız bir defa
daha belirtmek isterim ki, bu Yasa, Anayasanın eşitlik, adalet ve genellik
ilkesine aykırıdır. Aynı zamanda, ülkenin hiçbir sosyal sorununu çözecek
nitelikte değildir. Üstelik, ülkenin, birçok sosyal soruna daha gebe olmasına
sebep olacaktır; ama, görüyoruz ki, muhalefete rağmen, bu af tasarısını
kanunlaştırmakta kararlısınız.
Değerli milletvekilleri, bu tür af yasaları genel bir uzlaşmayla, genel
bir sosyal uzlaşmanın ve talebin birleşmesiyle çıkar. Maalesef, bugün,
ülkemizde, bu af yasasıyla ilgili genel bir uzlaşma, bir konsensüs yok.
Tam tersine, bu talebin dışında, af yasasına karşı, kamuoyunda, çıkmaması
yönünde bir uzlaşma var; ama, bu af yasasını, ısrarla, 1999 yılından bu
tarafa, defalarca, Türkiye’nin gündemine ve Meclisin gündemine getirdiniz
ve bugün de, maalesef, çıkaracaksınız.
Ümit ediyoruz ki ve temenni ediyoruz ki 1974 yılında çıkarılan affın
getirmiş olduğu sıkıntıları bu af yasası getirmez; o af yasasının getirmiş
olduğu ve ülkenin yıllarca çekmiş olduğu sıkıntıları bu ülke insanı tekrar
çekmez. Temennimiz bu. Çünkü, çıkaracaksınız, çaresi yok.
Değerli milletvekilleri, af yasasından ne bekliyorsunuz, anlamakta zorluk
çekiyoruz. Siyasî bir prim bekliyoruz derseniz, herhalde, siz de biliyorsunuz
ki, vatandaş yanlışa prim vermiyor. Bundan da, bir prim alamayacağınız
açık seçik görülüyor; ama, ısrarla, af yasasına sarılmışsınız, af yasasını
çıkaracağız diyorsunuz. Acaba, diyoruz, bu af yasası, ülkenin, sosyal,
ekonomik meselelerini mi çözecek; yoksa, çiftçinin, , esnafın, memurun,
dulun, yetimin sıkıntılarını mı çözecek diye düşünmeye başladık; fakat,
değerli milletvekilleri, bakıyoruz, meydanlar ve sokaklar, çiftçilerle,
esnafla, memurla, işçilerle dolup taşıyor. Bunlara kulak vermek lazım;
acaba, neden meydanları dolduruyorlar; tabiî ki, bunlar, bir olayın neticesi
olarak bu meydanlardalar.
Biz, kendi devlet geleneğimizde, bu tür çözümlerin sokaklarda ve meydanlarda
olmasından yana olmadık. Bu tür sorunların, ekonomik, sosyal ve kültürel
sorunların çözüm yeri, meşru zeminlerdir ve bu zemin de Türkiye Büyük Millet
Meclisidir. Tabiî ki, biz de, ülkenin çoğunluğu da, bu sokak hareketlerinden
rahatsızdır.
Hükümet, bu sokak hareketlerine kulak vererek, ne istediklerini dinleyip
çözüm arayacağı yerde, af yasasına kafasını takmış, hep onunla uğraşıyor.
Acaba, bunlar ne istiyorlar? Yani, bu çiftçi, memur, işçi, köylü, keyiflerinden
mi meydanlara çıkıyorlar, yürüyüşler yapıyorlar; yoksa, açlık sınırına
gelmişler, ondan mı yapıyorlar?... Arkadaşlar, bu, bir olayın neticesidir,
yani, bu sokak hareketleri, yapmış olduğunuz ekonomik ve sosyal politikalarınızın
bir neticesidir; fakat, hükümetimiz, bunun teşvikçilerini arar duruma geliyor;
acaba, bunları kim teşvik ediyor, meydanlara çıkarıyor diyor.
Değerli milletvekilleri, herhalde, bunların meydana çıkmasının sebebi,
hükümetin uygulamış olduğu ekonomik politikalar olsa gerek. Vatandaş, canından
bizar olmuş, Anadolu’nun her köşesinden feryatlar geliyor, can boğaza gelmiş,
vatandaşın umudu tükenmiş, çaresizlik içerisinde bir güvensizlik ortamına
doğru sürüklenip gidiyor.
Peki, nasıl oldu da bu noktaya geldik diye düşünürseniz; hiçbir cumhuriyet
hükümetine nasip olmayan bir destekle, çok müsait bir ortam içerisinde,
18 ay önce, bugünkü cumhuriyet hükümetimiz, ülkenin idaresini ele aldı
ve aldığında genel bir kamuoyu desteği, Meclisin büyük bir çoğunlukla güvenoyu
vermesi, medyanın desteği, iş dünyasının desteği ve hatta ve hatta, dışarıdaki
bütün finans kuruluşlarının desteğiyle çok büyük bir rüzgâr almak suretiyle,
ülkenin meselelerini halletmemesi için hiçbir sebep yokken ve bunları halletmek
için doğru adımlar atması gerekirken, nedense, ülkeyi bu noktaya getirdi.
Nedenini aradığımız zaman görüyoruz ki, geçen yıl buna ilaveten, IMF’yle
yapmış olduğu stand-by anlaşmasının getirmiş olduğu dövizlerin de Merkez
Bankasını rahatlattığını, bu arada, Avrupa Birliğine üye olma gibi, 11-12
Aralıktaki manevî ve moral güç de hükümetin arkasına geçince, biz de, muhalefet
olarak, inşallah becerirler başarırlar, bu ülke bizim ülkemizdir temennisinde
bulunup bir marj verdik; yani, çalışsınlar gayret etsinler, bu ülkenin
insanı bizim insanımızdır, yirmi yıldır kronikleşen bu enflasyon inmelidir,
gelir dağılımındaki sıkıntılar giderilmelidir, yaparlarsa memnun oluruz
dedik. Fakat, IMF’yle yapılan anlaşmanın temel meselelerde sıkıntılar yarattığını
gördük ve bunu, Genel Başkanımız ve Partinin sözcüleri, hükümeti uyarı
mahiyetinde, defalarca, çok açık seçik şekilde, çeşitli mahfellerde söylediler.
Yani, bu anlaşmanın sosyal boyutu yoktur, bu IMF anlaşmasıyla siz, çiftçiyi,
esnafı, dargelirliyi ezersiniz, incitirsiniz, bu dar, bu sabit kur politikasıyla,
çok kısa süre içerisinde cari açıklar artar, ödemeler dengesinde sıkıntı
çıkar, bunun bedelini, daha fazla, daha ağır bir şekilde millete ödetirsiniz
diye, çeşitli yerlerde uyarı mahiyetinde söylendi; fakat, çok yıkıcı bir
muhalefet yapılmadı. (DSP ve MHP sıralarından gürültüler)
Değerli milletvekilleri, buraya nasıl geldiğimizi anlatıyorum; yani,
milleti buraya getirmek için çok becerikli olmak lazım. Hakikaten, bu kadar
imkânla işe başlayan hükümetin, bu noktaya nasıl getirdiğini anlamakta
güçlük çekiyoruz.
İlk altı aylık cicim ayından sonra, bakıyoruz, hükümet ayak sürmeye
başladı. Bu temel sıkıntıların dışında, benim gözlemim o ki, nedense, sanki
bir sihirli el bu işi sıkıntıya sokuyor hükümet içerisinde gibi geldi.
Baktığımız zaman, hükümet içerisinde, halen, birtakım meselelere inançlı
görülmediğini tespit ettim. Ne olabilir bunlar; mesela, özelleştirme. Hükümetin
istikrar programının bir ayağı da özelleştirme. Özelleştirmeden Hazine’ye
7,2 milyar dolar para gidecek ve bu parayla da giderlerin bir kısmı karşılanacak;
ama, bugün, bakıyoruz 8,2 milyar dolar Hazine’ye girmiş, 5 küsur milyar
dolar girememiş. Neden diye baktığımız zaman, hükümet içerisine bakıyoruz
ve eskiye gittiğimiz zaman, 1983 yılında televizyonlardan izlediğimiz “köprüyü
sattırırım, sattırmam” iddialaşmasının, hükümet içerisinde de “Telekomu
sattırırız, sattırmam” zihniyetiyle bağdaştığını görüyoruz. Yani, devletçi
zihniyetle, piyasa ekonomisinin, liberal zihniyetin çatıştığını maalesef
görüyoruz ki, bu zihniyetin dünyada iflas ettiğini ve bu devletçi zihniyetle,
hiçbir ülkenin, kendi insanına yüksek hayat standardı sağlama imkanına
sahip olmadığını görüyoruz.
Değerli milletvekilleri, 1984’ten bu tarafa, Telekomun satılması için
gayret ediliyor; ama, yine o günkü zihniyeti, bu satışı da Anayasa Mahkemesinden
durdurarak, 40 milyar dolara gibi bir fiyata gidecekken -çünkü, Telekomun
değeri, daha, dünyada istenilen rakama gidecek noktada- ve Türkiye’nin
içborcunu karşılayacak bir rakama gidecekken, bugün 3,5 milyar dolara rıza
gösteriyoruz; fakat, maalesef, onda da ayak sürümek suretiyle, bunu satmayarak,
satamayarak, herhalde, artık GSM’lerin çıkmasıyla modası geçmiş bir teknolojiyi...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Bilgiç, toparlar mısınız lütfen.
MAHMUT NEDİM BİLGİÇ (Devamla) - ...mahzene kaldırıp, bunu gelinlik kız
gibi evde bırakacağız; öyle görülüyor arkadaşlar.
Değerli milletvekilleri, ikinci şeye bakıyoruz, zenginleşen ülkeler
sermaye terakümü olan ülkeler, yabancı sermayeyi çeken Uzakdoğu zenginleşmiş,
yabancı sermaye çeken az gelişmiş ülkelerde kısa süre içerisinde atılım
yapılmış. Yabancı sermayenin nasıl bir ortam istediğini sizler çok iyi
bilirsiniz. Yabancı sermaye mikro klima bir iklim ister, yeşereceği, göreceği,
meyve vereceği bir iklim ister, huzurlu bir ortam ister, yabancı sermaye
hassastır. Bakıyoruz, yabancı sermayenin bu hassasiyetine, bu hükümetimiz
gerekli özeni gösteriyor ve dünyanın küçüldüğü, İnternet döneminin her
tarafta çok rahat izlendiği dönemde, işadamlarının eli kolu bağlanmak suretiyle
dünya ve dünya piyasalarına gösteriliyor ve kısa süre içerisinde bu yabancı
sermaye 7 milyar dolarını alıp, ülkeden gidiyor arkadaşlar...
BAŞKAN – Bilgiç toparlar mısınız lütfen.
MAHMUT NEDİM BİLGİÇ (Devamla) – Ondan sonrada hükümetimiz para toplamak
için... (DSP ve MHP sıralarından “süre bitti” sesleri)
BAŞKAN – Sayın Bilgiç, bir dakika efendim.
Niye itiraz ediyorsunuz, herkese biraz uzatma verdik, bir dakikada toparlayacak
efendim.
Buyurun.
MAHMUT NEDİM BİLGİÇ (Devamla) – Beyler sebebi bu, tabiî ki, ekonomiyi
de konuşacağız. Ondan sonra da para toplamak için ülke ülke geziyorsunuz,
4 milyar dolar bu hafta sonunda para gelecek diye övünüyorsunuz.
Değerli milletvekilleri, ülkede moral sıfırdır, ülkenin her kesiminde
insanlar açlıktan sersefildir. Ondan da önemlisi...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Bilgiç lütfen.
MAHMUT NEDİM BİLGİÇ (Devamla) – Güven ortamını yaratacak şartları yaratmak
bundan sonra çok daha zordur; güven ortamını yaratacak şartlar gitmiştir.
(DSP ve MHP sıralarından gürültüler) Yüce Meclisimizden aldığı iradeyi
getirip teslim etmelidir. Bu yüce Mecliste başka alternatifler çıkacaktır.
(DYP ve FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyoruz efendim.
MAHMUT NEDİM BİLGİÇ (Devamla) – Yüce Meclisi saygıyla selamlarım. (DYP
sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.
Sayın milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.
Maddelerine geçilmesini oylarınıza sunacağım...
AYŞE NAZLI ILICAK(İstanbul) – Sorularımız var Sayın Başkan.
BAŞKAN – Pardon efendim.
Ne yapalım gecenin 3,5’undaj müsaade edin de, biz de yanlış yapalım
yani... Sırayla bu parayla değil.
Sayın Yöndar, buyurun.
NECATİ YÖNDAR (Bingöl)- Sayın Başkan, delaletinizle, aşağıdaki sorularımın
Sayın Adalet Bakanı tarafından cevaplanmasını arz ediyorum:
Soru 1- 3/b maddesinin son cümlesindeki tutukluluk halinin devamına
başsavcılıklarca karar verilmesi Anayasanın 19 uncu maddesine aykırı değil
midir?
Soru 2- Altıncı bentteki şartlı salıverilme hükümlerinden veya daha
önce bir aftan yararlananların bu madde hükümlerinden yararlanamayacağı
hususu. Bu konuda sağlıklı adlî sicil kayıtları bulunmadığına göre, uygulama
nasıl yapılacak ve kanun karşısında eşitlik nasıl sağlanacaktır?
Soru 3- Ertelenen davalardaki maddî ve manevî tazminat istemleri ne
olacaktır?
Soru 4- Ödenmeyen para cezalarının hürriyeti bağlayıcı cezaya çevrilmesi
halinde bu yasalardan yararlanmak mümkün olacak mıdır?
Soru 5- Para cezaları bu yasa kapsamında görülmemektedir. Bu husustaki
görüşünüz nedir?
Arz ederim.
BAŞKAN- Sayın Paçacı, buyurun.
MUSTAFA CİHAN PAÇACI (Ankara)- Sayın Başkanım, aracılığınızla ve tarihe
not düşmek üzere (DSP ve MHP sıralarından alkışlar [!]) net ve kesin cevap
verilmesini rica ediyorum.
BAŞKAN- Ne bu tezahürat! Hayırdır inşallah!
Buyurun efendim.
MUSTAFA CİHAN PAÇACI (Ankara)- Milletin vicdanını rahatsız eden, Sayın
Cumhurbaşkanından sokaktaki sade vatandaşa kadar her kesimin tüm uyarılarına
rağmen yasayı çıkarmak üzeresiniz. Sayın Bakan, Terörle Mücadele Kanunundaki
suçlar, devlete karşı işlenen suçlardır. Anayasaya göre, devlete karşı
işlenen suçlar affedilemediğine göre, Sayın Cumhurbaşkanının bu konudaki
vetosu da gözardı edilerek, siz, bu konuda işlenen suçları neden af kapsamına
aldınız?
Ayrıca, yasanın 1 inci maddesinde yer alan “ölüm cezaları uygulanmaz”
kuralı, suç ve cezayla ilgili olmaktan çok infaza ait bir hükümdür. Bugün
İmralı’da hayatının en güzel ve rahat günlerini geçiren, binlerce güvenlik
görevlisinin şehit olmasına ve 30 000 vatandaşımızın ölümüne sebep olan
bölücübaşı Apo’nun bu hükümden yararlanacağını düşünüyor musunuz? Bu konuda,
DGM savcılarının, basına yansıyan demeçleri yer aldı. Acaba onlar mı doğru
düşünüyor, yoksa siz mi doğru düşünüyorsunuz?
Saygılarımla.
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Paçacı.
Buyurun Sayın Zeki Ertugay.
Sayın Ertugay, kısa ve öz olursa minnettar kalacağım.
ZEKİ ERTUGAY (Erzurum) – Teşekkür ederim.
Sayın Bakana sorumu arz ediyorum: Bu soracağım soruya Sayın Bakan çeşitli
vesilelerle muhatap olmuştur; ama, bir kez daha millet önünde cevaplandırmasını
arzu ettiğim için ifade ediyorum.
BAŞKAN – Demin de Sayın Bakan milletin önünde konuştu.
ZEKİ ERTUGAY (Erzurum) – Çıkarılan yasa, üçüncü defa bu Yüce Mecliste
görüşülen yasa, iki farklı açıdan meseleye bakan ve her ikisinin de veto
gerekçeleri son derece güçlü ve haklı olan, iki sayın cumhurbaşkanımız
tarafından veto edilmiştir ve bu veto gerekçeleri de Türk Milleti tarafından,
toplumun büyük kesimleri tarafından alkışlanmıştır; büyük hüsnü kabul görmüştür.
BAŞKAN – Soru?..
ZEKİ ERTUGAY (Erzurum) – Ve son derece objektif gerekçelerdir bunlar.
Zaman zaman kamuoyuna yansıyan beyanatlarıyla Sayın Bakanın iyi bir hukukçu
olduğunu düşünüyorum. Zaman zaman özeleştiri yaparak bazı meseleleri kabulleniyor,
bu tip açıklamaları var. Bu hukukçuluğuna güvenerek ifade ediyorum:
BAŞKAN – Hocam, lütfen, soruyu sorar mısınız?!..
ZEKİ ERTUGAY (Erzurum) – Bu çıkarılan yasanın gerçekten toplum için
yararlı olduğuna ve kamunun yararına olan bir yasa olduğuna, topluma huzur
getireceğine gerçekten inanıyor mu? Hukuk ve halkın beklentileriyle çelişkili
olmadığına Sayın Bakan inanıyorlar mı? Bunu açıklamasını rica ediyorum.
BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.
Sayın Bedük, buyurun.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Sayın Başkan, delaletinizle, Sayın Bakanımıza
şu sorularımı sormak istiyorum:
10 yıllık indirim süresinin koşulsuz bir af niteliğinde olduğu muhakkak;
çünkü, hem on yıl iniyor, arkasından da şartlı salıverme hakkını da yine
kullanabiliyor.
Sayın Bakanımız, bütün bunlara rağmen “bu yasa bir af kanunu değildir,
şartlı salıvermedir” diyor. Bu, hukukla bağdaşır mı? Birincisi sorum bu.
İkinci sorum: Affın doğuşunda bir çocuğun etkisi olduğunu biliyoruz.
Bu afta çocuklara ilişkin bir atıfetin olmayışı acaba bir unutkanlıktan
mıdır, yoksa esas maksat başka mıydı?
Üçüncü sorum: İnfaz sistemi, şartlı salıverme hali, suçlu gözetilerek
uygulanır, hukuk sistemi bunu gerektirir; bütün ülkelerde de bu böyledir.
Oysa, bu tasarıyla, suçlu değil, suç esas alınıyor. Bu, açık bir aykırılıktır,
eşitsizlik nedenidir; çünkü, infazda, şahıslar arasında herhangi bir farklılık,
eşitsizlik düşünmemeniz gerekir.
Son sorum: Anayasamızın 87 nci maddesinde, Türkiye Büyük Millet Meclisinin,
şartlı salıvermeyle ilgili af mahiyetinde bir kanun çıkarma hakkı yoktur;
sadece af kanunu çıkarabilir. Bütün bunlara rağmen, af niteliğinde olan,
gerçekten de af olan, teröristleri de içerisine koyabilecek kadar da düşünebildiğiniz...
BAŞKAN – Efendim, soruyu sorsanız!..
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) - ...bu Af Kanunuyla ilgili olarak, özellikle
şartlı salıverme yetkisi olmayan böyle bir kanunu getirmeyi, acaba, hukuk
anlayışıyla bağdaştırabiliyor musunuz?
BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.
Buyurun Sayın Ilıcak.
AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) – Sayın Başkan, delaletinizle Sayın Bakana
aşağıdaki 2 soruyu sormak istiyorum.
Ağustos 1999’da af çıkarılırken, 169 uncu maddeyi, yani çeteye yardım,
yataklığı Pişmanlık Yasasına koymuştunuz, Af Yasasına koymamıştınız. O
zaman, gerekçe olarak, Anayasanın 14 üncü maddesini gösteriyordunuz. Bu
defa memnuniyetle gördük ki, 169 uncu madde şartla salıverme kapsamına
alınabilmiş.
Şimdi, bu defa, biz, tekrar 168/2 için ısrarlı davrandık; yani, çetenin
sair efradı, pankart asan veya afiş asan insanların da şartla salıvermeden
yararlandırılmasını istedik. Bu defa, yine, siz, Anayasanın 14 üncü maddesini
gerekçe olarak göstererek, 168/2’yi şartla salıverme kapsamına almıyorsunuz.
Acaba, tıpkı 169 uncu maddede olduğu gibi, yine yanılmış olamaz mısınız?
Bununla bağlantılı olarak, Meclisi 5 artı 5 ile meşgul ettiniz epeyce
bir süre...
BAŞKAN – Efenim suale gelir misiniz.
AYŞE NAZLI ILICAK (İstanbul) - ...bununla meşgul olacağınıza, acaba,
Anayasanın 14 üncü madde değişikliğini niye gündeme getirmediniz ki, bu
engelleri aşalım diye ve ağustos 1999’da çıkardığınız, işte, basın yoluyla
işlenen suçları erteleme kanununda, bariz bir eşitsizlik vardı. Siz ki,
bütün Anayasa Mahkemesi kararlarının hepsini aşağı yukarı biliyorsunuz
ve tabiî, son derece bilgili bir profesörsünüz, o zaman, acaba, bu eşitsizlik
sizin gözünüzden kaçmış mıydı? Yoksa sizde mi, o zaman ikna odalarında
ikna edilmiştiniz?
Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Teşekkür ederim efendim.
Buyurun Sayın Bakan.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
şimdi, Sayın Necati Yöndar’ın sorularıyla başlıyorum.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu 126 ncı maddesine göre “cumhuriyet savcısı
kamu davasını açmadığı veya sanığın tutukluluğunun devamına lüzum görmediği
takdirde, tutuklama müzekkeresi hükümsüz kalır. Bu hallerde cumhuriyet
savcısı sanığı hemen salıverir” hükmü yer almaktadır. Dolayısıyla, 4610
sayılı Kanunda, cumhuriyet savcıları bakımından konulan hüküm bu çerçevede
düşünülmelidir. Burada, hâkimlerin kullanacağı bir yetkinin, cumhuriyet
savcısı tarafından kullanılması söz konusu değildir, Anayasaya aykırı bir
durum yoktur.
Daha önce bir aftan yararlananlar veya şartla salıvermeden yararlananların,
yeni bir şartla salıvermeden yararlanamamaları hakkındaki hüküm, suçların
tekerrürünü önleme düşüncesine dayanmaktadır. Bu hükmün işlerliği bakımından,
elbette, adlî sicil kayıtlarından yararlanılabilir, adlî sicil kayıtlarımız
gayet düzenlidir.
Ertelemeyle, özel hukuka ilişkin bir kurum olan maddî tazminat ya da
manevî tazminat arasında herhangi bir ilişki yoktur. Burada, ceza hukuku
bakımından getirilen hükümler söz konusudur. Özel hukuka ilişkin hükümler
çerçevesinde, maddî ve manevî tazminat talepleri, elbette, öne sürülebilir
ve bunlar da, mahkemelerce karara bağlanabilir. Bu konuda herhangi bir
engel söz konusu değildir.
Burada, sadece, hürriyeti bağlayıcı cezalar bakımından bir uygulama
yapılmaktadır. Para cezaları, şartla salıverme konusu olamaz. Eğer, bir
af kanunu çıkarılsaydı, o zaman, para cezaları bakımından da hüküm getirilebilirdi;
ama, bu, bir şartla salıverilme uygulamasıdır, bir erteleme uygulamasıdır.
Erteleme çerçevesinde para cezası söz konusuysa, o da tabiî, davanın ertelenmesiyle
birlikte erteleme kapsamına girebilecektir; ama, temelde bu kanun, hürriyeti
bağlayıcı cezalar bakımından getirilmiş olan bir kanundur.
Sayın Cihan Paçacı’nın sorusuna cevap veriyorum: Şimdi, Terörle Mücadele
Kanununda, hangi suçların terör suçu olduğu ve hangi suçların terör amacıyla
işlenmesi durumunda terör suçu sayılacağı gösterilmiştir. Şimdi, çıkarılmakta
olan kanunda da, Türk Ceza Kanununun 125 inci maddesinden başlayan 172
nci maddesine kadar giden çeşitli maddeleri içeren hüküm, bu Terörle Mücadele
Kanununda terör suçu olarak veya terör amacıyla işlendiği takdirde terör
suçu kabul edilen maddelerle ilgilidir. Bunların hemen hepsi burada yer
almaktadır; dolayısıyla, ikinci kez bu kapsamda Terörle Mücadele Kanununun
belirtilmesine gerek görülmemiştir.
Şimdi, burada, bir kez daha, daha önce bir arkadaşımızın yaptığı gibi,
yine, şehit annelerinin duyguları ucuz bir demagojiyle istismar edilmek
istenmektedir.
TURHAN GÜVEN (İçel)- Şehit anaları da var Sayın Bakan!..
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon)- Öcalan, İmralı’da cezasını
çekmektedir. Cezasını çekmektedir... (DYP sıralarından sıra kapaklarına
vurmalar, alkışlar [!]) Orada beklemektedir... Siz, o duyguları istismar
ediyorsunuz.
NEVZAT ERCAN (Sakarya)- Ayıp, ayıp!..
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon)- Bu Kanun konusunda sizlerin
söyleyeceği başka sözler olmasını beklerdim, söyleyebileceğiniz, sadece,
bu ve o da doğru değil, o da gerçekdışı. (DYP sıralarından sıra kapaklarına
vurmalar, gürültüler; DSP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Yapmayın efendim...
RAMAZAN GÜL (Isparta) – Halkın yüzde 95’i tasvip etmiyor bunu.
BAŞKAN - Sayın Gül, lütfen...
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Bölücübaşı hakkında uygulanması
söz konusu olan madde hakkındaki Anayasa Mahkemesi kararını da burada kürsüden
okudum, Sayın Cihan Paçacı’nın bunu, dinlemiş olmasını temenni ederdim.
(DSP sıralarından “Bravo” sesleri, alkışlar, DYP sıralarından sıra kapaklarına
vurmalar, gürültüler)
BAŞKAN – Sayın Bakanım, teşekkür ederim.
MUSTAFA ÖRS (Burdur) – Ölenler ne olacak?
BAŞKAN – Soru cevap kısmı bitmiştir efendim, teşekkür ederim.
MUSTAFA CİHAN PAÇACI(Ankara) – Sayın Başkan, Sayın Bakanın buradaki
konuşmasında...
BAŞKAN – Efendim, duyulmuyor, af edersiniz.
MUSTAFA CİHAN PAÇACI(Ankara) – Benim, burada ifade ettiğim, infazın
durdurulması...
BAŞKAN - Efendim, buraya teşrif eder misiniz; meramınızı anlatır mısınız?
(DSP sıralarından gürültüler)
Bir dakika efendim, yerinden söz istedi, anlayacağım ne istediğini.
AYDIN TÜMEN (Ankara) – Sayın Başkan, niye söz veriyorsunuz? Soru sordu,
cevabını verdiler.
BAŞKAN - Söz vermiyorum Sayın Aydın, ne istediğini anlayayım.
MUSTAFA CİHAN PAÇACI(Ankara) – Sayın Başkan, benim burada söylemek istediğimi,
Sayın Bakan, herhalde anlamamış...
MEHMET EMREHAN HALICI (Konya) – Siz söylemeyeceksiniz, soru soracaksınız.
MUSTAFA CİHAN PAÇACI(Ankara) – Ben, infazı önleyen bir yasa olduğunu
ifade ettim...
BAŞKAN – Efendim, siz, Sayın Bakanı dinlememişsiniz, Sayın Bakan, kürsüden
onu ifade ettiler.(DYP sıralarından gürültüler, DSP sıralarından alkışlar)
Tamam efendim anlaşılmıştır, lütfen.
Sayın milletvekilleri, tasarının tümü üzerindeki görüşmeler tamamlanmıştır.
ZEKİ ERTUGAY (Erzurum) – Sayın Başkan sorularımız ne olacak?
BAŞKAN – Sayın Bakan yazılı cevap verecek efendim
ZEKİ ERTUGAY (Erzurum) – Olur mu ama Sayın Başkan?
BAŞKAN - Hocam, soru cevap 10 dakika dedik... İstirham ederim; yazılı
verecek. (DSP sıralarından alkışlar) Lütfen...
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Niye bağırıyorsunuz efendim?
BAŞKAN – Size bağırmadım efendim.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Niye bağırıyorsunuz efendim?
BAŞKAN – Bağırmadım.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Bizi azarlamaya hakkın yok.
BAŞKAN – Ben, sizi azarlamıyorum.
Sayın milletvekilleri, tasarının maddelerine geçilmesinde gizli oylama
yapılmasına ilişkin bir önerge ile açık oylama yapılmasına dair bir önerge
vardır. Tasarının maddelerine geçilmesine dair gizli oylama istemli önergeyi,
İçtüzüğümüzün 147 nci maddesinin “açık oylamanın İçtüzük uyarınca istem
üzerine yapıldığı hallerde, gizli oylama yapılmaz” hükmü karşısında işleme
almam, koymam mümkün değildir.
Ayrıca, Dahili Nizamnamenin 138 inci maddesine göre, açık oylamanın
mümkün olduğu hallerde gizli oylama şekline başvurmak mümkün idi. 1973
yılında yürürlüğe giren bugünkü İçtüzüğümüzün gizli oylama şekliyle ilgili
maddesinin gerekçesinde “açık oylamayı gizli oylamaya çevirme imkânı veren
Dahili Nizamnamedeki tatbikatın tekrar edilmesinin önlendiği” vurgulanmıştır.
Bu nedenle, gizli oylama yapılmasına dair önergeyi işleme koymayacağım.
Tasarının maddelerine geçilmesinin açık oylama şeklinde yapılmasına
dair önergeyi işleme alıyorum efendim. Önergeyi okutup, önergede imzası
bulunan arkadaşların salonda olup olmadıklarını tespit edeceğim.
Önergeyi okutuyorum:
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına
567 sıra sayısıyla görüşülmekte olan kanunun maddelerine geçiş oylamasının
açık oylamayla yapılması talep olunur.
Saygılarımızla.
Ali Rıza Gönül?.. Burada.
Nevzat Ercan?.. Burada.
Nevfel Şahin?..Yok.
İLYAS YILMAZYILDIZ (Balıkesir) – Tekabbül ediyorum.
BAŞKAN – Sayın Yılmazyıldız tekabbül etti efendim.
Ali Şevki Erek?.. Burada.
Mehmet Gözlükaya?.. Burada.
Kadir Bozkurt?.. Burada.
Hakkı Töre?.. (DSP sıralarından “yok” sesleri) Yok.
AHMET İYİMAYA (Amasya) – Tekabbül ediyorum.
BAŞKAN – Tekabbül ettiler efendim, yok demeyin. Sayın İyimaya tekabbül
etti.
Murat Akın?.. Burada.
Mehmet Sadri Yıldırım?.. Burada.
Ali Naci Tuncer?.. Burada.
Mehmet Baysarı?.. Burada.
Yahya Çevik?.. Burada.
Kemal Çelik?.. Burada.
Zeki Ertugay?.. Burada.
Saffet Arıkan Bedük?.. Burada.
Erdoğan Sezgin?.. Burada.
Ramazan Gül?.. Burada.
Sevgi Esen?.. Burada. (DSP
sıralarından “yok, yok” sesleri)
Tamam efendim var, ben görüyorum; rica ederim.
TURHAN GÜVEN (İçel) – Var veya yok; oraya ne oluyor?!
BAŞKAN - İstirham ederim Sayın Başkanım.
Sabahattin Karakelle?.. Burada.
Mehmet Ali Yavuz?.. Burada.
Mehmet Salih Ensarioğlu?.. (DSP sıralarından “o da yok” sesleri)
TURHAN GÜVEN (İçel) – 50-60 kişi var; tekabbül ediyoruz.
ÖMER BARUTÇU (Zonguldak) – Tekabbül ediyorum.
BAŞKAN – Sayın Barutçu tekabbül etti efendim, yapmayın istirham ederim.
Mehmet Yalçınkaya?.. Burada.
Mustafa Örs?.. Burada.
Nurettin Atik?.. (DSP sıralarından “o da yok” sesleri)
NECATİ YÖNDAR (Bitlis) – Tekabbül ediyorum.
BAŞKAN – Tamam efendim.
Hacı Filiz?.. Burada.
Musa Konyar?.. Burada.
Mehmet Fevzi Şıhanlıoğlu?..
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara) – Tekabbül ediyorum.
BAŞKAN – Tamam efendim.
Açık oylamanın elektronik cihazla yapılmasını oylarınıza sunuyorum:
Kabul edenler... Kabul etmeyenler... Kabul edilmiştir.
Açık oylama için 2 dakika süre veriyorum.
Oy verme işlemini başlatıyorum.
(Elektronik cihazla oylama yapıldı)
BAŞKAN – Sayın milletvekilleri, görüşülmekte olan 567 sıra sayılı tasarının
maddelerine geçilmesinin açık oylamasına 376 sayın milletvekili katılmış,
288 kabul, 87 ret, 1 çekinser oy kullanılmıştır.
Böylece tasarının maddelerine geçilmesi kabul edilmiştir efendim.
1 inci maddeyi okutuyorum: 23 NİSAN 1999 TARİHİNE KADAR İŞLENEN SUÇLARDAN
DOLAYI ŞARTLA SALIVERİLMEYE, DAVA VE CEZALARIN
ERTELENMESİNE DAİR KANUN Kanun No. : 4610
Kabul Tarihi :8.12.2000 MADDE 1. – 23 Nisan 1999 tarihine kadar
işlenen suçlar nedeniyle; 1. Verilen ölüm cezaları yerine getirilmez.
Bu durumda olanlar hakkında tâbi oldukları kanunlardaki infaz hükümleri
aynen uygulanır. 2. Müebbet ağır hapis cezasına hükümlü olanların
çekmeleri gereken toplam cezalarından; şahsî hürriyeti bağlayıcı cezaya
mahkûm edilenler ile aldıkları ceza herhangi bir nedenle şahsî hürriyeti
bağlayıcı cezaya dönüştürülenlerin toplam hükümlülük süresinden on yıl
indirilir. İndirim, verilen her bir ceza için ayrı ayrı değil, toplam ceza
üzerinden bir defaya mahsus yapılır. Ancak bir kişinin muhtelif suçlarından
dolayı cezaları ayrı ayrı tarihlerde verilmiş olsa bile, bu cezalarının
toplamı üzerinden yapılacak indirim on yılı geçemez. Tâbi oldukları
infaz hükümlerine göre çekmeleri gereken toplam cezalarından veya toplam
hükümlülük sürelerinden on yıllık indirim yapıldıktan sonra ceza süresi
veya hükümlülük süresi dolmuş olanlar, iyi halli olup olmadıklarına bakılmaksızın
ve istemleri olmaksızın derhal; toplam cezaları on yıldan fazla olanlar
ise tâbi oldukları infaz hükümlerine göre fazla olan cezalarını çektikten
sonra şartla salıverilirler. 3. 23 Nisan 1999 tarihine kadar
işlenen suçlar nedeniyle tutuklu olan sanıklardan; a) Hazırlık
soruşturmasında, iddianameye esas olan suçun niteliğine, b)
Son soruşturmada, iddianamede yazılı suça veya değişen suç niteliğine
göre kanunda belirtilen cezanın asgarî haddi esas alınmak suretiyle, tâbi
oldukları infaz hükümlerine göre on yıllık indirim göz önüne alınarak,
bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren otuz gün içinde, kamu davası
açılmamışlar için savcılıklarca, kamu davası açılan tutuklu sanıklar için
mahkemelerce, dosyaları Yargıtayda veya Askerî Yargıtayda bulunanlar ilgili
dairesince veya başsavcılıklarınca bu Kanuna göre hesaplamalar yapılarak;
tutukluluk halinin devamı veya kaldırılması hakkında karar verilir.
23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenmiş ve ilgili kanun maddesinde ölüm,
müebbet ağır hapis ve üst sınırı on yılı aşan şahsî hürriyeti bağlayıcı
ceza öngörülen suçlardan dolayı haklarında henüz takibata geçilmemiş veya
hazırlık soruşturmasına girişilmiş olmakla beraber dava açılmamış olan
sanıkların yargılamaları yapılır. Yapılan yargılama sonunda mahkûmiyetine
karar verilenlere de hükmün kesinleşmesinden sonra bu maddedeki şartla
salıverilme hükümleri uygulanır. 4. 23 Nisan 1999 tarihine
kadar işlenmiş ve ilgili kanun maddesinde öngörülen şahsî hürriyeti bağlayıcı
cezanın üst sınırı on yılı geçmeyen suçlardan dolayı haklarında henüz tabikata
geçilmemiş veya hazırlık soruşturmasına girişilmiş olmakla beraber dava
açılmamış veya son soruşturma aşamasına geçilmiş olmakla beraber henüz
hüküm verilmemiş veya verilen hüküm kesinleşmemiş ise, davanın açılması
veya kesin hükme bağlanması ertelenir; varsa tutukluluk halinin kaldırılmasına
karar verilir. Bu suçlarla ilgili dosya ve deliller, bu bentte öngörülen
sürelerin sonuna kadar muhafaza edilir. Erteleme konusu suç,
kabahat ise bir yıl, cürüm ise beş yıl içinde bu kabahat veya cürüm ile
aynı cins veya daha ağır şahsî hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren bir
suç işlendiğinde, erteleme konusu suçtan dolayı da dava açılır veya daha
önce açılmış bulunan davaya devam edilerek hüküm verilir. Öngörülen süreler,
erteleme konusu kabahat veya cürüm ile aynı cins veya daha ağır şahsî hürriyeti
bağlayıcı cezayı gerektiren bir suç işlenmeksizin geçirildiğinde, ertelemeden
yararlanan hakkında kamu davası açılmaz, açılmış olan davanın ortadan kaldırılmasına
karar verilir. 5. Ancak; a) Türk Ceza Kanununun
125 ilâ 157, 161, 162, 168, 171, 172, 188, 191, 192, 202, 205, 208, 209,
211 ilâ 214, 216 ilâ 219, 240, 243, 264, 298, 301 ilâ 303, 305 inci maddelerinde,
312 nci maddenin ikinci fıkrasında, 313 üncü maddesinde, 314 üncü maddesinin
birinci fıkrasında, 339 ilâ 349, 366, 367, 383, 394, 403 ilâ 408, 414 ilâ
418 ve 503 ilâ 506 ncı maddelerinde, b) Askerî Ceza Kanununun
54 ilâ 62, 69, 76, 78, 79 ilâ 82, 85, 87 ilâ 102, 118, 121 ilâ 129, 131,
134, 135, 140, 148, 153, 159 ve 160 ıncı maddelerinde, c) Kaçakçılığın
Men ve Takibine Dair Kanunun 26 ilâ 30, 33, ve 36 ncı maddelerinde,
d) Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanunda, e) Ateşli
Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanunun 12 nci maddesinde,
f) Orman Kanununun 91 ilâ 94, 104 ilâ 114 üncü maddelerinde,
g) Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 68 inci maddesinde,
h) Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanununda,
ı) Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine, 2313 Sayılı Uyuşturucu Maddelerin
Murakabesi Hakkında Kanunda, 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununda ve 178
Sayılı Maliye Bakanlığının Teşkilât ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 7 nci maddesinde,
i) Bankalar Kanununda, j) Vergi, resim ve harçlara ilişkin
kanunlarda yer alan suçları işleyenler hakkında bu madde hükümleri
uygulanmaz. 6. Daha önce şartla salıverilme hükümlerinden yararlandığı
halde yeniden suç işleyerek hüküm giyenler ile daha önce çıkarılmış bir
aftan yararlananlar, bu madde hükümlerinden yararlanamazlar.
7. Bu maddeden yararlanacaklar hakkında 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında
Kanunun ek 2 nci maddesindeki indirim hükümleri uygulanmaz.
8. Bu Kanunun yayımı tarihinden sonra, cezaevinin disiplinini bozucu hareketlerinden
dolayı disiplin cezası alanlar, Ceza İnfaz Kurumları ile Tevkifevlerinin
Yönetimine ve Cezaların İnfazına Dair Tüzük hükümlerine göre disiplin cezaları
kaldırılmadığı sürece, bu madde hükümlerinden yararlanamazlar.
9. Haklarında yakalama, tutuklama veya mahkûmiyet kararı bulunup da firar
halinde olanlar bu Kanunun yürürlüğe girmesinden itibaren bir ay içinde
resmî mercilere başvurup teslim olmadıkları takdirde bu madde hükümlerinden
yararlanamazlar.
BAŞKAN – 1 inci madde üzerinde, Fazilet Partisi Grubu adına, Trabzon
Milletvekili Şeref Malkoç; buyurun efendim. (FP sıralarından alkışlar)
FP GRUBU ADINA ŞEREF MALKOÇ (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
567 sıra sayılı tasarının 1 inci maddesi üzerinde Fazilet Partisi Grubu
adına söz almış bulunmaktayım; Grubum ve şahsım adına, hepinizi saygıyla
selamlıyorum.
Değerli milletvekilleri, bu tasarının adına ister dava veya cezaların
ertelenmesi diyelim ister şartla salıverilme diyelim; netice itibariyle,
vatandaşın zihninde, bu tasarının adı, af tasarısı veya af kanunudur. Af
konusu, çok çetin, çok zor bir konudur. Eğer, af çıkarmak düşünülüyorsa,
şu anda toplumsal şartlar itibariyle çıkarma mecburiyeti durumuna gelmiştir
Meclis.
İşte, af çıkaracak olanlar, çok titiz davranmak zorundalar. Anayasada
yazılı “adalet” ve “eşitlik” ilkesine uymak zorundalar. Objektif olmak
zorundalar. Kamu vicdanını rahatsız etmemek için elden gelen çabayı göstermek
zorundalar. Geniş bir uzlaşma, geniş bir mutabakat aramak zorundalar. Eğer
dikkatli davranılmazsa, uzlaşma için diyalog kurulmaz, mutabakat aranmazsa,
özellikle, toplumun geniş kesimlerine kulak verilmezse, muhalefetin sözü
dinlenmezse -affın kendisi zaten bir sıkıntıdır- bunlar yapılmazsa, sıkıntı
daha da büyür; âdeta, kaş yapayım derken göz çıkarılmış olur.
Değerli arkadaşlarım, bütün bunları şunun için söylüyorum: Hatırlanacağı
gibi, 1999 yılının ağustos ayında, yine, bu Mecliste, bu konular tartışıldı
ve konuşuldu. O dönemde, komisyonlarda günlerce konuşuldu ve Genel Kurulda
konuşuldu. Muhalefetteki arkadaşlarımız bu kürsüden afla ilgili tasarılar
üzerinde çok güzel görüşler serd ettiler. Gönül arzu ederdi ki, o zaman
serd edilen bu görüşler ve özellikle de verilen önergeler dikkate alınsaydı;
keşke, 4453 sayılı Kanun, o zamanki Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel
tarafından geri çevrilmemiş olsaydı; keşke, 1999’un ağustos ayında, muhalefet
partilerinin, buradan, verdiği önergeler dikkate alınsaydı, 4454 sayılı
Kanun Anayasa Mahkemesinden dönmemiş olsaydı.
Bugünkü mevcut iktidarın gücü 350 kişilik çoğunluğundan geliyor. 550
kişilik Mecliste 350 kişilik çoğunluk önemli bir güçtür; ama, aynı zamanda
da, bu, ciddî bir zaaftır. Eğer, iktidara mensup olan partiler, iktidara
mensup olan partilerin grup yöneticileri, sadece, parmak hesabına, oy sayısına
güvenerek, burada, muhalefet sözcülerinin söylediklerine veya verdiği önergelere
yeteri kadar kulak vermezlerse, netice itibariyle, iki yıl boyunca tartışılan,
cezaevlerinde huzursuzluğa yol açan ve mağdurların iki yıl boyunca affın
her gündeme gelişinde vicdanlarını rahatsız eden, yaralarını belki de yeniden
depreştiren olaylar meydana gelir.
Gönül arzu ederdi ki, Ağustos 1999’daki bu tartışmalardan, bu
çalışmalardan sonra, gerek Anayasa Mahkemesinden dönen, gerekse o zamanki
cumhurbaşkanı tarafından geri çevrilen bu tasarılardan, bu kanunlardan,
iktidar partileri gerekli dersi çıkarmış olsunlar. Ancak, gerekli ders
çıkarılmadığı gibi, mevcut olan tasarı ilk sevk edildiğinde, yine Anayasa
Komisyonunda, yine Adalet Komisyonunda, muhalefete mensup arkadaşlar, Anayasaya
aykırılıkla, Anayasanın özellikle 2 nci maddesine, Anayasanın özellikle
10 uncu maddesindeki eşitlik ilkesine aykırılıkla ilgili, sözler sarf ettikleri
gibi önergeler de verdiler; ancak, yine, iktidar partileri, üzülerek ifade
ediyorum ki, komisyonlardaki çoğunluğuna, Genel Kuruldaki çoğunluğuna güvenerek
milletin sesine kulak vermediler, muhalefetin önergelerini reddettiler;
aynı yanlışı sürdürmekte ısrar edildi. Yani, iktidar şunu söylüyordu “arkadaş,
bizim çoğunluğumuz var; o açıdan, ne söylerseniz söyleyin biz bildiğimizi
okuruz.” Evet, belki bildiğiniz okuyabilirsiniz; ancak, bu tasarı, cumhurbaşkanından
dönerdi, cumhurbaşkanını aşmış olsaydı, mutlaka, Anayasa Mahkemesinden
dönerdi.
Biz şunu arzu ediyoruz, Türkiye Büyük Millet Meclisinden her geçen kanun,
cumhurbaşkanından da dönmesin, Anayasa Mahkemesinden de dönmesin; çünkü,
bu milletin en güçlü kurumu, milletin iradesinin tecelligâhı olan Türkiye
Büyük Millet Meclisidir. Hâkimiyetin kayıtsız şartsız olarak tecelli ettiği
mekan, burasıdır. O açıdan, bu Meclisin yapmış olduğu çalışmaların, bu
Meclisin yapmış olduğu kanunların hiçbiri ne Cumhurbaşkanı tarafından veto
edilsin ne de Anayasa Mahkemesinden dönsün. Bizim gönlümüz bunu arzu ediyor.
Ancak, biz bunu arzu ederken, iktidara da önemli vazifeler düşüyor. En
haklı önergeleri bile geri çeviriyorlar; hükümetin sevk ettiği tasarıların
noktasına ve virgülüne değinmeden, bu Meclisten geçirmeye çalışıyorlar.
Değerli arkadaşlarım, hatırlarsınız, bundan yirmi gün önce, burada,
Meclis İçtüzüğüyle ilgili bir değişiklik tartışıldı ve Fazilet Partisine
mensup olan arkadaşlar şöyle bir önerge verdiler: “Meclisin her açılışında,
yasama yılının başında İstiklal Marşı okunuyor, bunu, İçtüzüğe koyalım”
dediler ve burada tartışıldı, çok ilginçtir, bu kadar haklı bir önerge,
iktidar partilerine mensup olan arkadaşlar tarafından reddedildi.
Sayın Cumhurbaşkanının, bu Kanunu geri çevirme gerekçesi okunduğunda,
çok açık olarak şu görünüyor: Âdeta, muhalefet partilerine mensup arkadaşların,
özellikle Fazilet Partisine mensup arkadaşların bu kürsüden söylediklerini,
Sayın Cumhurbaşkanı, geri çevirme gerekçesi olarak yazmış. Burada, aklın
yolunun da bir, hukukun yolunun da bir olduğu açıkça görülmektedir. İktidara
düşen görev, aklın yolunun bir olduğunu, hukukun yolunun bir olduğunu,
onun da görmesi ve kabul etmesidir.
MEHMET EMREHAN HALICI (Konya) – Aynı gerekçeler mi yazılmış?
ŞEREF MALKOÇ (Devamla) – Evet, Sayın Grup Başkanvekilim; bizim, burada
geçen sefer söylediğimiz sözlerle, Sayın Cumhurbaşkanının geri çevirme
gerekçelerini karşılaştırırsanız, aynısı olduğunu çok açık ve net olarak
görmek mümkün.
Değerli arkadaşlarım, bu tasarının 1 inci maddesinde, çok açık haksızlıklar
var. Affın kendisi zaten bir adaletsizliktir; ne kadar tamir etmeye çalışırsanız
çalışın, bunu düzeltmek zordur; ancak, keşke, şu olsaydı: 1 inci madde
ile 2 nci madde, ayrı ayrı tasarılar şeklinde gelseydi; çünkü, 1999 yılının
ağustos ayında olan da buydu; fakat, nedense -sebebini biz açıkça anlayamadık-
İktidar partileri tarafından, daha doğrusu, hükümet tarafından, 1 inci
maddede, çok geniş olarak, ben, burada, kâtip arkadaşım okurken zaman tuttum,
tam 9,5 dakika sürdü. 1 inci madde, torba bir madde olarak düzenlenmiş.
Anayasa Mahkemesinin bozma kararından haklı olarak konulması gereken 2
nci maddede getirilmiş, bu torbaya bitiştirilmiş.
Türkiye’de, fikir ve ifade hürriyetinin önündeki engellerin kaldırılması
gerekir; ancak, bu tasarıyla birlikte, sadece, fikrini ifade eden, düşüncesini
söyleyen insanlara verilen cezalar ertelenmektedir; sadece, bunlarla ilgili
açılan davalar ertelenmektedir. Biz, şunu arzu ediyoruz: Türkiye, fikir
ve düşünce hürriyeti açısından, uluslararası hukuk standartlarına, inşallah,
bir an önce kavuşur; bu, hepimizin temennisi. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu
zor durumdan kurtulmak için aranan çözüm yollarının başında bu geliyor.
Tasarının 2 nci maddesiyle ilgili şunu da ifade etmek istiyorum: Değerli
arkadaşlarım, bu tasarının 2 nci maddesi, Anayasa Mahkemesinin bozma kararıyla
birlikte, mecburen buraya konuldu. Dolayısıyla, bu 2 nci maddenin yürürlük
tarihinin, asıl kanun olan 4454 sayılı Kanunun yürürlük tarihi olan 3 Eylül
1999 olması gerekir.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Malkoç, toparlar mısınız lütfen efendim.
ŞEREF MALKOÇ (Trabzon) - Anayasanın adalet, eşitlik ilkesi, hak ve nesafet
kuralları, bunun gereğidir. Ben, umut ediyorum ki, 21 inci Dönemde bu Yüce
Kurumda görev alan arkadaşlar, düşünce ve ifade hürriyetinin önündeki engelleri
kaldırmak için çalışacaktır; yasal engellerin tümünü kaldırırken, başta
312 nci maddenin değişmesi için çaba sarf edilecektir. Yine, bu meyanda,
Siyasî Partiler Kanununun 11 inci maddesinin beşinci bendi, yine Milletvekili
Seçimi Kanununun 11 inci maddesinin (f) fıkrasının üçüncü bendi, Anayasaya
açıkça aykırı olduğu için kaldırılacaktır.
Bu duygu ve düşüncelerle, şahsım ve Grubum adına tekrar hepinizi saygıyla
selamlıyorum. (FP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Şimdi, söz sırası, Doğru Yol Partisi Grubu adına, İçel Milletvekili
Sayın Turhan Güven’de.
Buyurun efendim. (DYP sıralarından alkışlar)
DYP GRUBU ADINA TURHAN GÜVEN (İçel) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
Doğru Yol Partisi Grubu adına hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.
Aslında, şu anda, tabiî, Meclisin büyük çoğunluğu ya istirahat halinde
yahut da dışarıda, sadece oylama sonucunu bekleyecek, gelecek. Ben, o nedenle,
şu anda televizyonları başında bizleri izleyen milyonlarca vatandaşa seslenmek
istiyorum. (DYP sıralarından alkışlar)
Bu Af Yasası kimin? Bu Af Yasası sizin mi? Sizin mi?..
NAİL ÇELEBİ (Trabzon) – Hepimizin...
TURHAN GÜVEN (Devamla) - Peki, bundan evvelki Af Yasası kimindi?
ZEKİ EKER (Muş) – O da bizim...
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Peki, hangisi doğru?
ZEKİ EKER (Muş) – İkisi de doğru...
TURHAN GÜVEN (Devamla) – O zaman, niye ikisini birlikte getirmediniz?!
Birinden vazgeçtiniz de, birini getirdiniz?! Demek ki, birinci yanlıştı;
yanlış olduğu, zaten Cumhurbaşkanından geri dönmesiyle belli oldu. İkincisi
derseniz, o sizin değil. O, üç başkanın oturup kararlaştırdığı bir metindir.
Siz, burada, sadece oylarınızla, parmağınızla ona evet diyorsunuz. O, sizin
değil. Neden; çünkü, sahiplenen insan yok! Var mı birisi içinizde, çıkıp
da bu Af Yasası benimdir diyen?! Var mı?! (DYP sıralarından alkışlar) Yok!..
Yok!..
AYDIN TÜMEN (Ankara) – Var... Var...
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Hiç kimse üstüne almadı. Birinci Af Yasasında
olduğu gibi, nesebi belli olmayan bir insan gibi, şu anda komisyonun raflarında
bekliyor o, boynu bükük bekliyor o.
Bakın, değerli arkadaşlarım, birincisi af yasası. Peki, bunun adına
niye af yasası diyemiyorsunuz da, çok değişik yönlerden bir şeyler söylemeye
çalışıyorsunuz?
NAİL ÇELEBİ (Trabzon) – Üstünde öyle yazıyor.
TURHAN GÜVEN (Devamla) - Şartlı tahliye, erteleme falan filan. Neden?..
Onun sebebini ben size söyleyeyim de işin gerçeğini anlayın. Verilmiş olan
bir sözün yerine getirilmesidir bu. Bu, bir teröristin asılmasının engellenmesi
için, paket teslimi halinde Türkiye’ye verildikten sonra onun ölüm cezasının
infazının ertelenmesidir. (DYP sıralarından alkışlar) 1 inci madde budur.
Bunu bilin, bilin... Bakın, infaz hükümleri diyorsunuz, af demiyorsunuz
1 inci maddede, af demiyorsunuz. 125 inci madde affa girmez; doğru, affa
girmez; ama, siz, afla infazı ayırt etmiyor musunuz? Edin, edin. İnfaz
başka şeydir, af başka şeydir. 3713’te de aynı işlem yapılmıştır. Rahmetli
Özal, o zekasıyla, onu öyle getirmiştir. Ölüm cezalarının infazını ertelemiştir.
Herkes yararlanmıştır. Bu da, böyle olacaktır. Kaldı ki, bir an için böyle
olmadığını düşünün, bir dava devam ederken, mahkeme...
NAİL ÇELEBİ (Trabzon) - Öyle olmasını mı istiyorsunuz?
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Hayır, siz, öyle olmasını istiyorsunuz. Sizi
şunun için uyarıyorum, neye oy verdiğinizi bilin diye uyarıyorum. (DYP
sıralarından alkışlar)
NAİL ÇELEBİ (Trabzon) – Sayın Bakanı dinlemediniz mi?
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Çünkü, bunun vebali altında kalacak olan biz
değiliz sizlersiniz. Yarın...
NAİL ÇELEBİ (Trabzon) – Sayın Bakan, açıklamada bulundu.
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Sayın Bakanı, ben severim, takdir ederim; ama,
bakınız, tıpta olduğu gibi her iş uzmanlık ister.
NAİL ÇELEBİ (Trabzon) – Uzman o, Anayasa profesörü Turhan Bey.
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Bu kadar acayip, garayip bir kanunu Sayın Bakanın
getirdiğine de inanmıyorum ben. Sırf bozulsun diye mi hazırlandı bu kanun
acaba? Evet, bozulsun diye hazırlandı; yani, Anayasa Mahkemesine gittiği
zaman her maddesi, her fıkrası bozulsun diye hazırlandı. Hiçbir hukukçunun
elinden çıkmışa benzemeyen bir tasarıdır bu. Hukukçu böyle tasarı hazırlamaz
değerli arkadaşlarım. Biz, daha çok orada bulunduk, yıllarca ben genel
müdürlük yaptım o Bakanlıkta. Hiç böyle bir kanun hazırlamadık ben kanunlar
genel müdürlüğünde çalışırken. Bunu, iyi bilin, iyi bilin; bu, sureti mahsusada,
Apo’yu kurtarma yasasıdır; onun ötesindeki Ahme,t Mehmet hiç önem arz etmiyor.
(DYP sıralarından alkışlar) Ahmet içeride kalmış, Mehmet dışarı çıkmış...
Rahmetli Faruk Erim’i şu anda saygıyla yad ediyorum; çünkü, bize ceza dersinde
öyle derdi, Ahmet ile Mehmet’i örnek verirdi. Şimdi, ben de size oradan
bir örnek vereyim. Ahmet ile Mehmet adam öldürüyor; Ahmet Kaçıyor, Mehmet
yakalanıyor. Mehmet cezasını çekiyor, meşruten tahliyeden çıkıyor. Ahmet
duyuyor bu çıkaracağınız yasayı, geliyor, teslim oluyor. Mehmet hiçbir
şeyden yararlanmadan çıkıyor. Ahmet de, sizin getirdiğiniz bu kanundan
yararlanıyor. Siz, kaçağa prim veriyorsunuz (DYP sıralarından alkışlar)
bunu bilin canım. Ceza hukukunu bilin; uzmanlık ister. Herkes kendi sahasında
çalışmayı bilsin, uzmanlığını bilsin.
NAİL ÇELEBİ (Trabzon) – Sayın Bakana güveniyoruz.
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Değerli arkadaşlarım, bakın, sizler...
NAİL ÇELEBİ (Trabzon) – Ondan ders aldın... Ondan uzmanı var mı?!.
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Olsa olsa, o, benim talebem olurdu canım, benim
yaşıma da saygı duyun. Bilmediğiniz konuya da girmeyin, mahcup olursunuz;
girmeyin...
NAİL ÇELEBİ (Trabzon) – Hocamıza güveniyoruz.
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Neye parmak kaldırdığınızı bilin diye anlatmaya
çalışıyorum. Siz, Anayasadan daha iyi mi biliyorsunuz her şeyi?! (DYP sıralarından
alkışlar)
NAİL ÇELEBİ (Trabzon) – Hocamıza güveniyoruz.
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Anayasaya göre Cumhurbaşkanı bozdu. Siz, Anayasayı,
Cumhurbaşkanından, Anayasa Mahkemesi üyesi ve başkanı olduğu zamandan daha
mı iyi biliyorsunuz?! Hangi maddesini biliyorsunuz siz Anayasanın?! (DYP
sıralarından alkışlar)
NAİL ÇELEBİ (Trabzon) – Hocamıza güveniyoruz.
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Siz, kanunları daha mı iyi biliyorsunuz?!
Sabahki konuşmamda dedim ki, aceleniz niye, telaşınız niye?! Bakın değerli
arkadaşlarım, bu kanun başlangıçtan maluldür. Söyleyeyim bakın. İçtüzüğü
açın, çok açık hükümleri var İçtüzüğün, 36 ncı maddesini açın, ne diyor;
Başkanlık bir kanun tasarısın sevk ettikten kaç saat sonra komisyon görüşmeye
başlar; kırksekiz saat sonra.
HALİL ÇALIK (Kocaeli) – Bağırma... Bağırma... Gecenin bu saatinde bağrılmaz.
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Sesim gür de, ondan canım... Yani, alınma.
O zaman, biraz arkada oturursun.
Bakın, sevkinden itibaren...
AYDIN TÜMEN (Ankara) – Sevkinden değil...
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Sevkinden itibaren... Açar, okurum; öğreneceğiniz
daha çok şey var. Ben, az çok, bu İçtüzüğü hazırlayanlardan biriyim. Onun
için, müsaade ederseniz, bizim de bilgimize biraz itibar gösterin. Okuyalım
o zaman... Okuyalım da, komisyonun, o yıldırım hızıyla geçirdiği şeyi,
bir kere daha görün, anlayın.
Değerli arkadaşlarım “komisyonlara havale edilen işlerin görüşülmesine,
havale tarihinden başlayarak 48 saat sonra başlanır” deniliyor. Adalet
Komisyonu ne zaman başladı?.. 48 saat sonra mı başladı; hayır, 48 saat
sonra başlamadı, bir gün sonra görüştü bunu. Olur mu; olmaz, İçtüzüğü ihlal
ettiniz.
Sayın Başkan, bu kürsü de zaten çok berbat, onu söyleyeyim yani. Yani,
ben, Başkana dönmek için, mikrofondan bir metre uzaklaşıyorum, Sayın Başbakana
veya hükümete bir şey diyeceğim, mikrofondan iki metre uzaklaşıyorum. Değerli
arkadaşlar, bunun için beş defa yazı yazdım. (DYP sıralarından alkışlar)
Üç Meclis Başkanı değişti “bir şey yapamayız” diye daha dün bir cevap geldi.
Yapın efendim, şu kürsünün mehabetini de kurtarın, kürsünün yerini de kurtarın,
şuraya çıkarın canım. Rahat rahat konuşalım. Olaylara el tutan, olaylara
cevaz veren bir yapıdır bu. Onu geçiyorum...
Haa, demek ki, İçtüzük bu kadar açıkken, siz, İçtüzüğü ihlalle başladınız
bu işe. Sabredin canım, 48 saat geçsin, ondan sonra görüşün, ne olur?!
Yani, yarın görüşseydik ne kaybederdiniz?! Bu, acaba, bir an evvel tatile
gitmek arzunuzdan mı kaynaklanıyor?
Değerli arkadaşlarım, bakınız, Cumhurbaşkanını siz seçtiniz, biz de
seçtik, oy verdik, gönülden oy verdik. Siz, iyi hukukçu olduğu için oy
verdiniz, Cumhurbaşkanının hukukî değerlerine önem vermiyorsunuz. Eğer
önem verseniz, bu kanunu virgülüne kadar bir daha getirmezsiniz; siz önem
vermiyorsunuz. Siz, Cumhurbaşkanının geri çevirdiği, hem de madde madde
geri çevirdiği bir kanunu tekrar getirerek, Anayasanın arkasına saklanıyorsunuz,
mecbur kalacak... O nedenle, değerli arkadaşlarım, bakınız, kanunda çok
şey var, kanunda hiçbir şey yok. Kanun düzenleme olayı bir uzmanlık işi
idi; ama, görüyorum ki, bir süreden beri gelen kanunlar, yanlış veya kasıtla
hazırlanarak geliyor.
Şimdi örnekler vereyim mi ben size? Örnek mi istiyorsunuz; bakın, yaptığınız
işlere bir bakın da, neye oy verdiğinize bir kere daha dikkat edin... (DSP
sıralarından “Biz biliyoruz” sesleri)
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Bilmiyorsun... Bilsen, bana böyle cevap vermezdin;
bilsen, bunları söylemezdin.
Dinle... Dinlemeyi bilmek de birinci bir meziyettir.
BAŞKAN – Sayın Güven, toparlar mısınız.
TURHAN GÜVEN (Devamla) – Toparlıyorum Sayın Başkanım.
Şimdi, bakın, görevi kötüye kullanma, 228, 229, hatta, 241 inci maddeler
affın içerisinde. Tamam mı?.. Bunlar, görevi nitelikli olarak kötüye kullanmaktır
değerli arkadaşlarım. Bir görevi düz kullanma vardır, kötüye kullanma vardır,
bir de nitelikli görev... Bunlar afta; ama, öbürü afta değil. Niye diyeceksin;
doğru, ona rufailer karışır da, onun için... Ya?.. Demek ki, getiren bir
şey var.
Bir şey daha var; siyasetçinin kendisini affetmesi mümkün değildir arkadaşlar;
siyasetçiyi millet affeder, sizi affetmeyecektir.
Hepinize saygılar sunuyorum. (DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Efendim, yine aynı yöntemi uygulayacağız. 20 arkadaşımız, aynı
saatte söz istemişlerdir.
Birinci kurayı çekiyorum. (...........................)
BAŞKAN – Buyurun Sayın Aksoy. (DYP sıralarından alkışlar)
BEKİR AKSOY (Çorum) – Muhterem milletvekili arkadaşlarım, şahsım ve
Doğru Yol Partisi adına, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Muhterem arkadaşlarım, cumhuriyet hükümetlerinin vazifesi, şahsî inisiyatifleri
öne çıkarmak değil, hukuku öne çıkarmaktır. (DYP sıralarından alkışlar)
Bu dayatma kanunla hukuk, kamu vicdanı bir köşeye bırakılmış, Sayın Başbakanın
şahsî inisiyatifi öne çıkarılmıştır. Şahsî inisiyatiflerin öne çıkarılması,
rejim için tehlikelidir. Cumhuriyet hükümetlerinin vazifesi, devletle,
milletle ve Meclisle inatlaşmak değil, uzlaşmaktır. (DYP sıralarından alkışlar)
Bu kanunla, hükümet, devletle inatlaşmıştır; çünkü, iki Sayın Cumhurbaşkanı
bu kanunu veto etmiştir. Bu vetoya rağmen, Meclisin önüne getirilmiştir.
Bu kanunla, hükümet, milletle inatlaşmıştır; çünkü, milletin yüzde 80’i
bu kanunun çıkmasını istemiyor ve nihayet, hükümet, bu kanunla, Meclisle
inatlaşmıştır. Tek tek gizli oylama yapıldığında, bu Meclisin reddedeceğine
eminim; fakat, parti disiplini nedeniyle, iktidardaki arkadaşlarımız, mecburen
oy veriyorlar; bunun için inatlaşmıştır. Meclis, millet ve devletle inatlaşma,
rejimi tehlikeye sokar.
Bütün bu inatlaşmalara rağmen, bu hükümet, gerek iktisadî alanda gerek
siyasî alanda gerek idarî alanda bir oyun kurup, milletin önüne bir hedef
de koyamamıştır.
En sıkıntılı olduğumuz alan, iktisadî alan. İktisadî alanda kendi ürettiği
bir program yoktur; IMF’ye havale etmiştir; IMF, bir program hazırlamış,
önüne koymuştur, hükümete de bekçilik vermiştir. Hükümet, bu bekçiliğin
onikinci ayında uyumuştur nöbette; bir hafta içerisinde her şey allak bullak
olmuştur; faizler yüzde 1 900’e çıkmıştır.
Siyasî alanda bir şey üretmemiştir; Avrupa Birliği, siyasî kriterlerle
önüne koymuştur.
Nihayet, idarî alanda ülke bir kaos içerisindedir; işçi yürüyor, memur
yürüyor, sağlık personeli yürüyor, işi yavaşlatıyor; Sayın Sağlık Bakanı,
personele diyor ki “lütfen, bu işi vardiyalı yapın.” Arkadaşlar, nihayet,
polis yürüyor. Polisin yürüdüğü bir ülkede tuz kokmuştur tuz; hükümet,
tuzu kokutmuştur.(DYP sıralarından alkışlar)
Muhterem arkadaşlarım, polis yürüyor, düğmeye basanı arıyorlar, düğmeyi
arıyorlar; niye yürüyorlar, bunun gerçeklerini araştırma lüzumunu hissetmiyorlar.
Onsekiz aydır o düğmenin üzerinde siz oturuyorsunuz. O düğmeye basan da
sizin beceriksizliğinizdir, hükümetin beceriksizliğidir. (DYP sıralarından
alkışlar)
Muhterem arkadaşlarım, polis yürüyor; polisin yürüyüşünü, İçişleri kökenli,
emniyet kökenli milletvekillerinin tahrikinde arıyorlar. Şapkanızı önünüze
bir koyun da, polis ne durumda, niye yürüyor, ona bir bakın; polis aç,
250 milyon lira maaş alıyor, ev tutamıyor, ev tutamıyor...
MEHMET EMREHAN HALICI (Konya) – Konumuz bu değil. Konumuz başka sayın
konuşmacı.
BEKİR AKSOY (Devamla) – Konumuz bu kardeşim.
250 milyon lira maaş alan polis; bunun yanında, her demokrat geçinmek
isteyen, polisin üzerine gidiyor, polisi tukaka ilan ediyor. Af Kanunuyla
polis saf dışı bırakılıyor. Teröristlerle pazarlık yapılıyor, polis tukaka
ilan ediliyor. Bunlar birike birike birike birike birtakım hadiseler ortaya
çıkıyor.
Şimdi, polisin içerisindeki yönetim zafiyetini de dikkate almıyorlar.
Eğer, İstanbul’da 4 000-5 000 polis yürüyecekse, bunun istihbaratını bir
gün önceden alamayan bir yönetim, suçu, emniyet kökenli milletvekillerinde
falan aramasın, kendi aczinde arasın, aczinde. (DYP sıralarından alkışlar)
Sayın milletvekilleri, bu kanun önümüze geldi. Bu kanunu, ne biz ne
millet, kimse içine sindiremiyor, içine sindiremiyor...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Aksoy, toparlar mısınız lütfen efendim.
BEKİR AKSOY (Devamla) – Bu kanun çıktığı zaman, herkesin pişman olacağına
inanıyorum. Gelin, Meclis olarak, gerçekten, millî irademizi ortaya koyalım,
bu akşam bu kanunu burada gömelim ve millet de rahat etsin, devlet de rahat
etsin, Meclis de rahat etsin.
Hepinize saygılar sunuyorum. (DYP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim Sayın Aksoy.
İkinci söz, Antalya Milletvekili Sayın Kemal Çelik’te.
Buyurun Sayın Çelik. (DYP sıralarından alkışlar)
Sayın Çelik, süreniz 5 dakika efendim.
KEMAL ÇELİK (Antalya) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; hepinizi
saygıyla selamlıyorum.
Ben, iki aftan beri izliyorum, bu affın gerekçesini bulamadım. Ülkemizde
de bu affın gerçekten haklı bir gerekçesini bulanı görmedim, bulabileceğini
de zannetmiyorum.
Evet, bu affın mucidi var; bu affın mucidi, geçmiş tecrübelerinden de
biliyoruz ki, Sayın Ecevitlerdir... Ama, bu affın sahibi sadece Ecevitler
değildir, bu affın sahipleri vardır; bu affın sahipleri de, maalesef, başta
Sayın Başbakan olmak üzere, Sayın Yılmaz, Sayın Bahçeli; ama, kaderin bir
cilvesi olarak da, üzülerek söylüyorum, Sayın Recai Kutan’dır.
Değerli arkadaşlarım, affın sonuçları olur; yani, bu aftan bir beklenen
olur. Affın sonucu şudur: Aftan, bir toplumsal uzlaşma çıkar. Bu toplumsal
uzlaşma, maalesef, çıkmayacaktır, çıkmayacağı da şimdiden anlaşılmıştır;
daha, bu af çıkmadan, bu aftan toplumsal uzlaşma çıkmayacağı anlaşılmıştır.
Arkadaşlarımız ifade ettiler; bunun sonuçlarını, burada bulunan arkadaşlarımız
gayet iyi biliyor.
Demokratik ülkelerde af zaman zaman olur; ama, tam demokrasiye geçiş
için olur, adalet reformu için olur, yapısal reformlar için olur, bunlar
için af daima çıkabilir ve bunun sonucunda da bir toplumsal uzlaşma vardır,
demokratikleşme vardır, tam demokrasinin kurulması vardır; ama, geçmiş
tecrübemizden görüyoruz ki, bu af, toplumsal uzlaşmaya neden olmayacaktır.
Buradaki arkadaşlarımız gayet iyi biliyorlar, 1974 affı, yapısal reformlarla
birlikte, adalet reformuyla birlikte gerçekleşmediği için, toplumsal barışı
sağlamamış, toplumsal barışı bozmuştur. Burada oturan arkadaşlarımız da,
bu toplumsal barışın bozulmasından çok büyük sıkıntı çekmişlerdir. Bunu
kimlere söylediğimi, herkes, gayet iyi biliyor.
Ama, bakınız ki, kaderin bir cilvesi, tarihe bir not düşüyoruz hep;
ama, tarih hep tekerrür ediyor. Şu bir gerçek ki, biraz önce DSP’nin temsilcisi
Sayın Halıcı güzel bir konuşma yaptı, konuşmalarının bazı yerleri çok güzeldi.
Bilgi toplumundan bahsetti, bilgi teknolojisinden bahsetti, yeni yönetimden
bahsetti; ama, bilgi toplumunda tarih tekerrür etmiyor artık, ne yazık
ki, bugün tarih tekerrür ediyor, bugün 1974 affı gibi tarih tekerrür ediyor.
Sebebi de şudur: Maalesef, geleceğe dünün gözüyle bakanlar, tarihî tekerrür
ettirirler. İşin doğrusu ve aslı budur. (DYP sıralarından alkışlar) Bugün
geleceğe dünün gözüyle bakılmıştır. Dünün gözüyle demeyelim, dünün gözlüğü
ile bakılmıştır. Onun için hiç şüpheniz olmasın ki, şu affedilir mi, bu
affedilir mi, bunu hiç düşünmeyin; tarih tekerrür edecek, 1974 ile 1980
arasında ne olduysa, benzer şeyler olmasından korkuyorum. Bizim tereddüdümüz
budur. Doğru Yol Partisi olarak bizim üzerinde hassasiyetle durmamızın
nedeni budur.
Buradan beklenen şuydu: Bu, bu Meclisten, 352 sandalyesi olan bu Meclisten
beklenen şuydu; yapısal reformları yapalım, şu çek-senet tahsilatını bir
bitirelim, Sayın Bakan çek-senet tahsilatıyla ilgili bir düzenleme yapsın,
Meclisin önüne getirsin, mafyanın kaynağı kurutulsun; ama, Sayın Bakan
bunlarla meşgul değil. Sayın Başbakan yeni ekonominin temellerini atsın,
yeni ekonomi için iş dünyasına ufuk versin, yeni ekonomi için bilgi teknolojisine
geçsin, Avrupa ülkeleri gibi İnternetli eğitim projesi getirsin. Anayasa
değişiklikleri yapsın, ama bu çoğunluk bu şekilde heba ediliyor, iki defa
inatlaşarak af getiriliyor ve sonuçta da toplumsal uzlaşma hiçbir şekilde
sağlanmayacaktır, bunu bilmenizi özellikle istiyorum. Buradaki arkadaşların
vicdanına sesleniyorum; bu af, toplumsal barışı bozacaktır, bu nedenle,
lütfen elinizi vicdanınıza koyun...
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Çelik toparlar mısınız lütfen.
KEMAL ÇELİK (Devamla) – Ve bir kez daha düşünün. İktidardaki bazı arkadaşlar
bana “telefonlarımız susmuyor” dedi; daha çıkmadan iki gün önceden “telefonlarımız
susmuyor” dediler. Bundan sonra telefonları değiştirmek zorunda kalacağınızı
bir kez daha hatırlatıyor, hepinize saygılar sunuyorum. (DYP sıralarından
alkışlar)
BAŞKAN- Teşekkür ederim Sayın Çelik.
Efendim, madde üzerinde konuşmalar bitmiştir.
Şimdi sorulara geçiyoruz.
Sayın Mustafa Örs, buyurun efendim.
MUSTAFA ÖRS (Burdur)- Sayın Başkanım, aracılığınızla, Sayın Bakanıma
aşağıdaki sorularımı yöneltiyorum: Bilindiği gibi, 1974 affında mahkûmların,
daha doğrusu, salıverilen mahkûmların yüzde 25’i, yani, yaklaşık 20 000
kişi –ki, çok büyük bir rakam- potansiyel suçlu olarak çıktıktan sonra
yine suç işleyerek geri girdiler. Şu anda bırakmak istedikleri mahkûmlar
o güne göre çok daha eğitimli, çok daha güçlü ve çok daha tecrübeli olduklarına
göre -bunların, daha önceki görüşmelerde sorduğum soruda içeride eğitilmediklerini,
dışarıda da böyle bir sistem olmadığına göre- bunlarla ilgili emniyeti
nasıl sağlayacak ve vatandaşları, bizleri nasıl koruyacaksınız? Bir.
İkincisi; bundan önceki görüşmelerde sorduğum soruya karşılık, bu kişilere
hükümlü kadrosuyla iş vereceklerini söylemişlerdi. Peki, bu kadar mazlum
kişi varken, bu kadar dürüst ve masum insanlar varken, işsizken ve ayrıca,
bu suçlu kişilerin öldürdüğü veya suç işlediği, mağdur ettiği kişiler açken,
onlara iş vermezken, hem suçluyu affedip hem onlara iş vermek hangi vicdanî
kanaate sığacaktır? Suçlu olan bu kişilerin mağdur ettiği kişilerin hakkını
nasıl ödeyeceksiniz?
Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN- Teşekkür ederim efendim.
Sayın Bedük, buyurun.
SAFFET ARIKAN BEDÜK (Ankara)- Sayın Başkan, delaletinizle, Sayın Bakanıma
şu sorularımı arz ediyorum:
Bu af kanunundaki ısrar neden? Anayasanın 14 üncü maddesinde af kanunu
var –biraz evvel sormuştum- şartlı salıverilme yok. Acaba, af kanunuyla,
87 nci maddedeki, devlet aleyhine işlenen cürümlerle ilgili af kanunu çıkarılamayacağı
hükmünden dolayı mı af kanunu demiyorsunuz “şartla salıverme” diyorsunuz?
Bunu öğrenmek istiyorum.
İkinci sorum: Bir anayasa hukukçusu olan Cumhurbaşkanının, hukuka, eşitlik
ilkeleri ve adalete ve toplumsal huzuru sağlamaya yönelik bulmadığı bu
af kanununu ısrarla gündeme getirmenizin sebebi nedir ve Sayın Cumhurbaşkanımızın
ileri sürdüğü, bizim de haklı bulduğumuz gerekçeler üzerinde neden durmaya
lüzum görmüyorsunuz? Toplumsal barışı sağlayacağına inanıyor musunuz? Kamuoyu
yoklamalarında, yüzde 90’ın üzerinde, vatandaşlar bu af kanununa karşı.
Hatta siz de karşısınız. Biz öyle anlıyoruz konuşmalarınızdan ve hatta
sizin ve Komisyon Başkanımızın bulunduğu bir ortamda, televizyonların kapanmamış
olan mikrofonlardan aldığı bilgilerle “bu af kanunu Anayasa Mahkemesi tarafından
iptal edilecek” diyorsunuz. O halde, bunu tekrar gündeme getirmek neden?
Sanığa, suçluya, hükümlüye affı kabul etmeme noktasında bir hükmü niye
getirmiyorsunuz? Bazı hükümlüler ve suçlulara, “ben, bu aftan yararlanmak
istemiyorum” veya bir kısım siyasilere, bu af kanununun bazı maddelerine
gireceği için, “ben bu yasadan istifade etmek istemiyorum” deme hakkını
niye vermiyorsunuz?
Teşekkür ediyorum.
BAŞKAN – Sayın Çiçek, buyurun efendim.
MEHMET ÇİÇEK (Yozgat) – Sayın Başkanım, aracılığınızla, Sayın Bakanıma
suallerimi yöneltmek istiyorum.
Anlaşılıyor ki, yasa çıkacak ve Cumhurbaşkanımızın imzasından sonra
yürürlüğe girecek. Malumlarınız olduğu üzere, üç, dört gündür emniyet güçleri
cezaevinde mahkûmlarla savaşıyor. Hâlâ iki cezaevinde direniş sürüyor.
Cezaevinde bu insanlarla başa çıkamayan hükümet, 40 000 civarında mahkûmu
sokağa saldıktan sonra onlarla nasıl başa çıkacak; bu konuda hazırlıkları
tamam mı?
İkinci sorum: Affedilen kişilerin mağdurları maddî ve manevî zarara
uğradılar; bu zararlarını hükümetimiz tazmin etmeyi düşünüyor mu? Bu konuda
herhangi bir çalışması var mı?
Üçüncü sorum: Ülkemiz, top yekûn imkânlarıyla onsekiz yirmi yıldan beri,
suçluları yakalayıp cezaevine koymak için maddî manevî fedakârlıkta bulundu;
can verdi, mallar ziyana uğradı. Bu zarardide vatandaşların ellerinden,
dünyada ve ahrette, bu insanları sokağa veren insanlar nasıl kurtulacaklar?
Teşekkür ederim.
BAŞKAN – Ben teşekkür ederim.
Sayın Bakan, buyurun efendim.
ADALET BAKANI HİKMET SAMİ TÜRK (Trabzon) – Sayın Başkan, değerli milletvekilleri;
1974 affından yararlananlardan, tekrar suç işleyip cezaevlerine geri dönenlerin
oranı yüzde 25 değil, yüzde 20’dir.
Yürürlükteki mevzuata göre, belirli büyüklükteki işletmeler yüzde 3
oranında eski hükümlü çalıştırmak durumundadır; yoksa, hükümetin, herkese
iş vermesi gibi bir sözü yoktur, böyle bir yükümlülüğü de yoktur; ama,
belirli büyüklükteki işletmeler için böyle bir yükümlülük vardır.
Sayın Bedük’ün sorusuna geçiyorum. Af Kanununun ne zamandan beri Türkiye
gündeminde olduğu bellidir. Af Kanunu, büyük bir beklenti yaratmıştır;
bu beklentiyi karşılamak durumundayız. O nedenle, Af Kanunu veya onunla
benzer sonuçlar doğurabilecek bir şartla salıverme, erteleme kanunu çıkarılması
bir sosyal zorunluluk haline gelmiştir.
Anayasanın 87 nci maddesindeki yasakları, biz, bu tasarıyı hazırlarken
de, afla benzer sonuçlar doğuran bir tasarı hazırladığımız düşüncesiyle
dikkate almış bulunuyoruz. O yasaktan kurtulma çabası söz konusu olmamıştır.
Sayın Cumhurbaşkanının geri gönderme gerekçesindeki düşünceler, tarafımdan,
gerek Anayasa Komisyonunda gerek Adalet Komisyonunda ayrıntılı olarak değerlendirilmiştir;
ama, buradaki sınırlı süre içerisinde böyle bir değerlendirmeyi yapma olanağı
yoktur.
Ben, af kanunu veya onun yerini tutan bir şartlı salıverme ya da erteleme
kanununun çıkmasının gerekliliğine, zorunluluğuna inanıyorum. Bu kanun
çıktığı zaman, Anayasa Mahkemesi önüne gelecek olursa, bu konuda karar
verme yetkisi Anayasa Mahkemesindedir. Ben, bu kanunu Anayasa Mahkemesi
iptal eder şeklinde bir söz hiçbir yerde söylemedim. Basında yer alan haber,
tamamıyla yanlıştır; söz konusu konuşmada da, böyle bir diyalog geçmemiştir.
Sanığın, affı kabul etmeme yetkisi, geçmişte iki kanunda kabul edilmiştir,
bir de, 1999 yılında çıkarılan Memurlar ile Diğer Kamu Görevlilerinin Disiplin
Cezalarının Affı Hakkında Kanunda böyle bir hükme yer verilmiştir; ancak,
böyle bir durumda, dava mahkûmiyetle de sonuçlansa yine af hükümleri işleyecektir.
O bakımdan, zaten ağır bir iş yükü altında bulunan mahkemelerimizi, gereksiz
bir yeni yük altında bırakmamak için, böyle bir hüküm bu tasarıda yer almamıştır.
Zaten, af veya şartlı salıverme, zorunlu olarak uygulanacak olan bir işlemdir.
Dolayısıyla, bu yönde bir hükmün, tasarıda veya kanunda yer almasına gerek
görülmemiştir.
Şimdi, cezaevlerimizde sorunlar oldu ve iki gündür de, güvenlik güçlerimizin
çok başarılı bir operasyonla, cezaevlerinde bir müdahale yürüttükleri bir
gerçektir; ama, güvenlik güçlerimiz, sadece, burada görev yapmıyor, güvenlik
güçlerimiz dışarıda da görev yapıyor.
Ayrıca, biz, bu kanunla, insanlara yeni bir fırsat veriyoruz ve gerek
bizde gerek başka ülkelerdeki deneyimler, suç işleme oranının en çok yüzde
20 dolayında olduğunu gösteriyor. Bu oran, cezasını tamamlayıp, dışarı
çıkanlardaki mükerrerlik oranıyla da paraleldir. O bakımdan, burada farklı
bir durum söz konusu değildir.
Cezalar, infaz edilse de edilmese de, hükümetlerin, idarenin sorumluluğuna
giren bir durum söz konusu olmadıkça bir tazminat ödeme yükümlülüğü söz
konusu değildir; ama, bir kimseye zarar veren kimse, özel hukuk çerçevesinde,
o zararı maddî ve manevî yönden ödemekle yükümlü kılınabilir.
Teşekkür ederim.
BAŞKAN- Teşekkür ederim Sayın Bakan.
|