|
|
 |
Anayasa
Mahkemesi Başkanı
Ahmet
Necdet Sezer'in konuşması...
(25
NİSAN 2000 - ANAYASA MAHKEMESİ'NİN 38. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ)
-
Anayasa
Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, Anayasa'da cumhurbaşkanına tanınan
bazı yetkileri eleştirdi. Sezer, Anayasa'nın 104. maddesinde cumhurbaşkanına
verilen yetkilerin parlamenter demokrasinin sınırlarını aştığını belirterek,
"Oysa
demokratik devlet düzeninde, ulusal iradeyi temsil eden parlamento dışında,
sorumsuz bir cumhurbaşkanının yönetimi paylaşması ve tek başına önemli
yetkiler kullanması kabul edilemez" dedi.
-
Anayasa
Mahkemesi'nin kuruluşunun 38. yıldönümü dolayısıyla düzenlenen
törene Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel katıldı. Törende, TBMM
Başkanı Yıldırım Akbulut, FP Genel Başkanı Recai Kutan, ANAP
Genel Başkanı Mesut Yılmaz, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Necdet
Seçkinöz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkanı Luzius Wildhaber,
Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Danıştay Başkanı Erol Çırakman, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk,
siyasi partilerin temsilcileri ile sivil ve askeri yargının yöneticileri
de hazır bulundu.
-
Anayasa
Mahkemesi Başkanı Sezer konuşmasında, ağırlıklı olarak hukuk devleti
ilkesi üzerinde durdu. Sezer, 1961 Anayasası'nın güvenceli bir özgürlük
sistemi kurduğunu, devlete yüklenen ödevlerle hukuk devletinin de ötesine
geçilerek sosyal hukuk devletinin amaçlandığını anlattı. Sezer,
daha sonra bu Anayasa'nın yerini, bireyin üstünlüğü ve kurumların özerkliği
yerine devlete önceliğin verildiği, yürütmeye öteki organlar karşısında
pek çok üstünlüğün tanındığı, hak ve özgürlüklere sınırlamaların öngörüldüğü,
yargısal denetimin daraltıldığı 1982 Anayası'na bıraktığını ifade etti.
-
Sezer,
Anayasa'nın geçici 15. maddesiyle Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılan
yasaların anayasal denetime bağlı olmamalarını da eleştirdi.
-
Anayasa
Mahkemesi Başkanı Sezer, "Çağdaş demokratik uluslar topluluğuna katılabilmemiz
için Anayasa'nın gözden geçirilip özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, güvenceli,
devlet organları arasında görev ve yetkileri dengeleyen hukuk devleti ilkesini
sözde bırakmayıp yaşama geçiren bir anayasa oluşturulması gerekir" dedi.
ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANI
AHMET NECDET SEZER'İN
ANAYASA MAHKEMESİ'NİN
38. KURULUŞ GÜNÜ TÖRENİNDE YAPTIĞI KONUŞMA
Sayın Cumhurbaşkanım,
İnsan hakları ve özgürlüklerinin
koruyucusu demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin güvencesi olan Anayasa
Mahkemesi’nin 38. Kuruluş Yıldönümü Kutlama Töreni’ne katılarak bizleri
onurlandıran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Başkanı Sayın Luzius WILDHABER
ve tüm konuklara en iyi dileklerle saygılar sunuyorum,
Toplumun gelişme düzeyi ile
hukukun gelişme düzeyi bağlantılıdır. Az gelişmiş bir toplumda ileri bir
hukuk düzeninin gelişmiş bir toplumda ise ileri bir hukuk düzeninin yürürlükte
bulunması olanaksızdır. Toplum, hukuk düzenini kendi gelişme düzeyine getirmektedir.
Nitekim, yasa ve yürütme
üzerinde yargı denetimi güçlendirilen, güvenceli bir özgürlük sistemi öngörülen
idare içinde özerk kurumlar oluşturulan; devlete yüklenen ödevlerle hukuk
devletinin de ötesine geçilerek sosyal hukuk devletinin amaçlandığı 1961
Anayasası, yerini, bireyin üstünlüğü ve kurumların özerkliği yerine devlete
önceliğin verildiği, yürütmeye öteki organlar karşısında pek çok üstünlüğün
tanındığı hak ve özgürlüklere sınırlamalar öngörüldüğü yargısal denetimin
daraltıldığı 1982 Anayasasına terk etmiştir.
12 Eylül 1980 öncesinde yaşananlara
bir tepki olarak 1982 Anayasa’sında hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmayan
bu ilkeyi zedeleyen kimi kurallara ver verilmiştir. Bunun sonucu olarak,
Cumhuriyetin hukuk devleti niteliğine ilişkin önemli sorunlar ortaya çıkmıştır.
“Hukuk devleti”, çağdaş demokrasilerde
devletin belirleyici niteliğidir. Anayasa’nın 2. maddesinde, demokratik
bir hukuk devleti olarak nitelenen Türkiye Cumhuriyetinde de “hukuk devleti”
ilkesinin evrensel standartlara uygun olarak gerçekleştirilmesi, geliştirilmesi
ve korunması zorunludur.
1924 Anayasası’nda, hukuk
devleti kavramına yer verilmemiş olmasına karşın hukuk tümüyle laikleştirilmiş,
modem devlet ve demokratik rejim kurulmuştur. Hukuk devleti kavramına ilk
kez 1961 Anayasası’nda yer verilmiştir. 1961 ve 1982 Anayasalarının 2.
maddelerine göre “Türkiye Cumhuriyeti, ... demokratik ... bir hukuk Devletidir.”
1961 Anayasası’nın hazırlanışı
sırasında, demokrasi ve hukuk devleti kavramlarının birbirinden farklı
olduğu, demokrasinin, Devleti, egemenliğin kaynağı ve kullanımı bakımından,
hukuk devletinin ise amaç yönünden tanımladığı, hukuk devletinin içerik
itibariyle adaletli bir hukuk düzeni kurma ve sürdürme amacı güden siyasal
örgütü anlatmak için kullanıldığı kabul edilmiş ve bu nedenle, “demokratik
devlet” nitelemesi ile yetinilmeyerek “hukuk devleti” ilkesine de Cumhuriyet’in
nitelikleri arasında yer verilmiştir.
1961 Anayasası’nın genel
gerekçesinde de belirtildiği gibi, Anayasa’da “hukuk devleti” ilkesi, egemenliğin
ulusa geçişinin bir sonucu olan demokratiklik ilkesine bir güvence olarak
getirilmiştir. Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığının ve devlet şeklinin
değişmezliği kuralının da güvencesi hukuk devleti ilkesidir. Bu ilkenin
içeriğini ise, başta Anayasa Mahkemesi olmak üzere diğer yargı yerleri
belirler. Türkiye’de, demokrasi ile özdeşleşmiş olan Cumhuriyet, hukuk
devletinin güvencesinden yoksun bırakılamaz. Cumhuriyetin niteliklerinden
olan demokrasi ve hukuk devleti birbirini tamamlamaktadır.
Laiklik de, Türkiye Cumhuriyeti’nin
kuruluş felsefesinden gelen bir ilkedir. Bu ilkenin Anayasalarda Cumhuriyetin
nitelikleri arasında sayılması, her şeyden önce demokratik hukuk devletinin
varlığını koruması yönünden zorunludur,
Anayasa’nın 11. maddesinde,
Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü öngörülmüştür. Hukuk devleti, Anayasa’nın
üstünlüğü ve bağlayıcılığının aracı hatta güvencesidir. Bu nedenle, hukuk
devleti ilkesi, Cumhuriyetin diğer niteliklerinin de güvencesi olması bakımından
öncelik kazanmaktadır.
Anayasanın üstünlüğü, anayasanın
hukuk düzeni içinde, en yüksek hukuk kurallarını içermesi demektir Anayasa
kurallarının kendisinden sonra gelen, tüm yasa kurallarından üstün olması,
bu kuralların tümünün anayasa kurallarına uygun olması zorunluluğunu doğurur.
Ulusal iradeyi temsil eden parlamentoda oluşan çoğunluğun Anayasaya uygun
hareket edip etmediğini incelemek demokrasinin ve özellikle hukuk devletinin
doğal gereğidir. Asıl olan, Anayasa’nın üstünlüğüdür.
Anayasal düzenlemeler, insan
hak ve özgürlüklerinin elde edilmesi veya genişletilmesi için devlet gücünü
kullananlara karşı ve bunların yetkilerini sınırlamak amacıyla yapılmıştır.
Bu gün özgürlükçü demokrasilerin en önemli ilkesi, insanın devlet için
değil, devletin insan için varolduğudur. Aslında, devletin insanlara karşı
korunmaya gereksinimi de yoktur. Toplumda her şey insan hak ve özgürlüklerini
sağlamaya ve bunları geliştirmeye yönelik olmalıdır.
Hukuk devleti, kişilerin
devlet gücü karşısında korunmaları gereksiniminden doğmuştur; amacı ise,
devlet gücünün baskı yönetimine ve kaba kuvvete dönüşmesini önlemektir.
Bu nedenle, hukuk devleti kavramı, devlet gücünün kötüye kullanılması olasılığına
karşı alınması gereken önlemlerin tümünü içerir.
Düzenli aralıklarla seçim
yapılması, ülkedeki yönetimin mutlaka “demokratik hukuk devleti” olduğunu
göstermez. Yönetim, halkın oyu ile belirlendiğinden sadece biçimsel ölçüt
yönünden ülkede “demokrasi” bulunduğundan söz edilebilir. Bu nedenle, “demokrasi”
ile “hukuk devleti” kavramları eşanlamlı değildirler. Ancak demokrasi,
hukuk devletinin gerçekleşmesinin en önemli güvencelerinden birisidir.
Toplumsal örgütlenmenin çeşitli
aşamalardan sonra ulaştığı en ileri ve çağdaş düzey, çoğulcu, demokratik
“hukuk devleti”dir. Demokratik hukuk devleti, kurallar ve kurumlar rejimidir;
bu kural ve kurumlar bir bütündür. Demokrasilerde, toplumu yönetmek isteyenlerin
herkesten önce demokrasinin bir kuralsızlık, keyfilik yönetimi olmadığını
bilmeleri gerekir. Hukuk devleti, aynı zamanda demokrasiyi ve demokratik
değerleri hukuk düzenine yerleştirme aracıdır. Demokrasi, ancak hukuk devletinde
güvenceye kavuşur. Hukuk devleti ilkesi, tüm özgürlükçü demokrasilerin
temel özelliğidir.
Anayasalarda hukuk devletine
ilişkin kurallara yer verilmesine karşın, hukuk devletinin sağlam bir güvencesinin
olmadığı görülmektedir. Nitekim, 1961 Anayasası’nda 1971 ve l973’te yapılan
değişikliklerle temel hak ve özgürlükleri sınırlama olanakları artırılmış,
yargı bağımsızlığı ilkesi zedelenmiştir. 1982 Anayasası’nda Türkiye Cumhuriyeti’nin
hukuk devleti niteliğinden biraz daha uzaklaşılmış; siyasal kararlılığı
korumak adına hukuksal kararlılık ve güvenlik bozulmuş, her zaman geçerli
olması gereken hukuk devleti ilkesinin yerleşmesi güçleşmiştir.
Hukuk devleti, “hukuku olan
devlet” demek değildir. Bu anlamda, her devletin mutlaka bir hukuku vardır
“Hukuk devleti” bu ilkeye uygun bir hukukun varlığını gerektirir. Böyle
bir hukuk ise, bireyler için hukuk güvenliği sağlayan ve evrensel ölçülerle
uyumlu bir hukuktur. Hukuk devleti, belirli bir hukuk düzeninde anlam kazanır
ve yürürlükteki kuralların içeriği ile nitelenir.
Hukuk devleti, devletin hukukla
bağlanması ve yönetimde kuralların egemen olmasıdır. Hukuk devleti, siyasal
iktidarı sınırlayarak, yürütme erkini ve yönetimi kurallara bağlayarak
aynı zamanda istikrara da hizmet eder. İstikrar hukuksal güvenlikle sağlanır.
Pek çok yasa kuralı, “hukuk
devleti” ilkesine aykırı görülerek Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin kararlarında (E 1963/124, K. 1963/243, AMKD, Sayı
1, s. 422-439, E.1976/1, K.1976/28, AMKD, Sayı 14, s. 189.) “hukuk devleti”nin
tanımı şöyle yapılmaktadır:
“Hukuk devletinin temel öğesi,
tüm devlet faaliyetlerinin hukuk kurallarına uygun olmasıdır. Hukuk devleti,
insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu, adil bir hukuk düzeni
kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve tüm faaliyetlerinde
hukuka ve Anayasa’ya uyan bir devlet olmak gerekir. Hukuk devletinde yasakoyucu
organ da dahil olmak üzere, devletin tüm organları üstünde hukukun mutlak
bir egemenliğe sahip olması, yasakoyucunun faaliyetlerinde kendisini her
zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutması gerekir. Çünkü,
yasanın da üstünde yasakoyucunun bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa
vardır. Yasakoyucu bunlardan uzaklaştığı takdirde meşru olmayan bir tasarrufta
bulunmuş olur. Hukukun temel ilkelerine dayanmayan. Devletin amacı ve varlık
nedeniyle bağdaşmayan ve sadece belirli bir zamanda oluşan geçici bir çoğunluğa
dayanılarak çıkarılan yasalar kamu vicdanında olumsuz tepkiler yaratır.
Böyle bir yasa, hukukun yüceliğini yansıtmaz. Böyle bir yasayı hukuk devletinin
tasarrufu niteliğinde saymak olanaksızdır. Devletin tüm organlarının yaptığı
işlemlerin geçerliliği, hukuk devleti ilkesine uygunluğuna bağlıdır.”
Anayasa Mahkemesi, daha sonraki
kararlarında hukuk devleti ilkesini, bu tanım çerçevesinde ele almıştır.
Çağdaş yönetimlerde demokrasinin
temeli kabul edilen “hukuk devleti” ilkesi, devletin hukuka bağlılığını,
yasama ve yürütme erklerinin bağımsız yargı tarafından denetimini ve temel
hak ve özgürlüklerin korunmasını gerektirir. Hukuk devletinde, devletin
tüm organlarının işlemleri. Anayasa ve yasalara dayandığı ve onlara aykırı
olmadıkları sürece geçerlidir.
“Hukuk devleti”, kişilerin
hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı, yönetenlerin her türlü
eylem ve işleminin yargı denetimine bağlı olduğu, böylece kişilere hukuk
güvenliğinin sağlandığı devlet demektir.
Hukuksal güvenlik, yasaların
genel, soyut ve kişilik dışı olmalarını gerektirir. Yasaların genelliği,
benzer durumların aynı kurallara bağlanmasıdır. Yasaların genelliği ilkesi,
Anayasanın 10. maddesindeki “yasa önünde eşitlik” kuralından da çıkarılabilir.
Yasa önünde eşitlik ilkesiyle,
vatandaşlar arasında dil, ırk, renk, cinsiyet. siyasi düşünce. felsefi
inanç, din ve mezhep ayrımına dayanan bir hukuk düzeni yaratılamaması öngörülmektedir.
Eşitlik ilkesi, ayrıcalık tanınmasını da yasaklar. Başka bir anlatımla,
yasal düzenlemelerle kimi kişilere çıkar sağlanması da yasa önünde eşitlik
ilkesine aykırıdır. Yasa önünde eşitliğin temelinde “insan onuru” vardır.
Kişilerin insan olarak aynı değere sahip olmaları hukuk karşısında insanların
eşit sayılmasını zorunlu kılar. Hukuk karşısında eşitlik, hukuk devleti
ilkesinin zorunlu sonucudur.
Yasalarda “genellik” ilkesine
uyulması, hukuk devleti olabilmenin göstergelerinden biridir. Yasaların
genelliği ilkesi, özel, aktüel ve geçici bir durumu gözetmeyen, belli bir
kişiyi hedef almayan aynı hukuksal durumda bulunan herkesi kapsayan kuralların
koyulmasını zorunlu kılar. Genellik ilkesi, yasa kuralları için olduğu
kadar Anayasa kuralları yönünden de öncelikle zorunludur.
26.6.1996 günlü, 4149 sayılı
“832 Sayılı Sayıştay Kanununun Bazı Maddelerinin Değiştirilmesine Bu Kanuna
Bazı Maddeler Eklenmesine Dair Kanun”un kimi maddelerinin iptali istemiyle
açılan davada, “Türkiye Büyük Millet Meclisinin 7.51991 tarih ve 138 sayılı
kararı ile seçilmiş olan ve halen görev başında bulunan Sayıştay Birinci
Başkanının görev süresinin 832 sayılı Kanun’un bu kanunla yeniden düzenlenen
5. maddesinde yazılı 7 yıllık süre tamamlandıktan sonra aynı madde hükümlerine
göre sona ereceğine” ilişkin Geçici 1. maddesi, yasaların genelliği ilkesine
uymadığı, belli bir kişiyi hedef aldığı, aynı hukuksal durumda olanların
seçime katılmalarını engellediğinden Anayasanın hukuk devleti ve yasa önünde
eşitlik ilkelerine aykırılık görülerek (20.1 1 .1996 günlü ve 1996/58-43
sayılı karar) iptal edilmiştir.
Kişilerden ulusa geçen egemenlik,
hukuk devletinde erkler (organlar) tarafından paylaşılır. Hukuk devletinde,
egemenliğin paylaşıldığı organlardan birinin diğerine üstünlüğünden söz
edilemez Bu nedenle. Anayasanın Başlangıç’ında, “kuvvetler ayrımının, Devlet
organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet
yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni
bir işbölümü ve işbirliği olduğu” belirtilmiştir. Ancak, “demokratik hukuk
devleti”nde Anayasa’nın bağlayıcılığı ve üstünlüğü asıl olduğundan onun
koruyucusu ve gözeticisi olan yargının yasama ve yürütme erklerine karşı
eşitler arasında önde gelen konumda olduğu ileri sürülmüştür.
Hukuk devletinde, yasama
ve yürütme erklerine karşı Anayasa ve hukukun üstünlüğünü sağlama ve koruma
görevi yargınındır. Erkler arasındaki işbölümü ve denge ile temel hak ve
özgürlükler hukuk devleti ilkesinin gerçekleşmesiyle güvence altına alınabilir.
Devlet organlarının üstün
kurallara bağlılığının sağlandığı ölçüde hukuk devleti gelişir. Devletin
hukuka bağlanması ve hukukla sınırlanması erkler ayrılığı ilkesi ile gerçekleşir.
Yasama ve yürütme organlarının yargı tarafından denetimi hukuk devletinin
gereklerindendir.
Hukuk devletinin gerçekleşmesinde,
yasaların Anayasaya uygunluğunun denetiminin belirleyici bir işlevi bulunmaktadır.
Anayasa’da, yasama organının hukuka bağlılığını sağlamak üzere Anayasa
Mahkemesi, yürütme organı ile idarenin eylem ve işlemlerini denetlemesi
içinde idari yargı yerleri ve Danıştay öngörülmüştür.
Anayasa’nın 148. maddesinin
birinci fıkrasının ilk tümcesinde, “Anayasa Mahkemesinin kanunların, kanun
hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin İçtüzüğünün
Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetlemesi öngörülürken,
son tümcesinde, “Ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde
çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasa’ya
aykırılığı iddiasıyla dava açılamayacağı belirtilmiştir. Bu kural, olağanüstü
hal rejimlerinin de “hukuk rejimi” olduğu düşüncesine aykırıdır. Maddenin
ikinci fıkrasında ise, kanunların şekil bakımından denetlenmesi son oylamanın
öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde ise,
teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği koşuluna uyulup
uyulmadığı ile sınırlı tutulmuştur.
Anayasa’nın 121. ve 122.
maddelerinde olağanüstü durumlar için öngörülen kanun hükmünde kararname
çıkarına yetkisi, bir yasaya dayanılmadan kullanılan bir yetkidir. Bu biçimde
çıkarılan kanun hükmünde kararnamelere karşı da Anayasa’nın 148. maddesinin
birinci fıkrasına göre, şekil ve esas yönlerinden iptali istemiyle Anayasa
Mahkemesi’ne dava açılamaz.
Bu kurallarla, devri yasak
olan yasama yetkisinin, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar
Kurulu’nca kullanılmasına olanak verildiği gibi bunlara karşı Anayasa’ya
uygunluk denetimi yolu da kapatılmaktadır. Böylece, hukuk devleti ilkesi
zedelenmekte, Anayasa’nın üstünlüğü ilkesi ortadan kaldırılmaktadır. Oysa,
“demokratik hukuk devleti” kavramıyla amaçlanan, hukukun ve demokrasinin
genel ve evrensel ilkelerine uygun bir anayasanın üstünlüğü ilkesinin kabul
edilmesidir. Olağanüstü yönetim usullerinde de hukukun üstünlüğü ilkesi
geçerli olmalıdır.
Anayasa’ya uygunluk denetiminin
kapsamını kısıtlayan Anayasa kurallarının en önemlisi Anayasa’nın
Geçici 15. maddesidir. Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin son fıkrasına
göre, 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye
Büyük Millet Meclisi. Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar geçecek süre içinde,
çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnameler, alman karar ve tasarrufların
Anayasa’ya aykırılıkları iddia edilemez.
Anayasa’ya uygunluk denetimi
yapılamayan kuralların büyük bir bölümünü Milli Güvenlik Konseyi döneminde
çıkarılan yasalar oluşturmaktadır. 0 dönemde yürürlüğe konulan 626 yasa
anayasa yargısı denetimine bağlı değildir.
2443 sayılı Devlet Denetleme
Kurulu Kanunu, 2461 sayılı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kanunu, 2547
sayılı Yüksek Öğrenim Kanunu, 2576 sayılı Bölge İdare Mahkemeleri Kanunu,
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu,
2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu,
2821 sayılı Sendikalar Kanunu, 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanunu,
2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri
Hakkında Kanun, 2898 sayılı Dernekler Kanunu, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri
Yürüyüşleri Kanunu, 2941 sayılı Seferberlik ve Savaş Hali Kanunu, 2942
sayılı Kamulaştırma Kanunu, 2949 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun, 2954 sayılı TRT Kanunu ve Türk Ceza
Kanunu ile Sıkıyönetim Kanunu’nda değişikikler yapan kanunlar, bu dönemde
çıkarılan ve yargısal denetimi yapılamayan yasaların önemli bir bölümünü
oluşturmaktadır.
Anayasa’da yasama işlemlerinin
yargısal denetimi, oldukça sınırlanmıştır. Denetim alanındaki daraltmalar,
yürütmeye bağımlılığı ve kısıtlı görevleri nedeniyle yargı erki, gerçek
ve etkili biçimde yargı yetkisini kullanamama durumundadır. Oysa, “Anayasa
Yargısına egemen olan düşünce, Anayasa kurallarının üstünlüğünü ve dokunulmazlığını
sağlamaktır. Anayasa Mahkemesi’nin görev alanında bu amacın gerçekleşmesi,
tüm yasa ve kanun hükmünde kararnameler kurallarının Anayasa’ya uygunluk
denetiminden geçirilerek, içerik ve kapsamları ile incelenmesine bağlıdır.
Ancak, Anayasa’da yasama işlemlerinin yargısal denetimine getirilen bu
sınırlamalar hukuk devleti ilkesinin yaşama geçirilmesini engellemektedir.
“Hukuk devleti” ya da “hukuka
bağlı devlet”, yönetenlerinde yönetilenler gibi hukuk ile bağlı kılınmasıdır.
Devletin üstün otoritesinin hukuka bağlılığının sağlanmasının ilk koşulu,
yargı denetiminin devletin tüm organlarını kapsamasıdır. Hukuk devleti,
ancak tüm devlet organlarının yargısal denetime bağlı tutulmasıyla gerçekleşebilir.
Hukuk devletinin olmazsa olmaz koşulu idarenin yargısal denetimidir
Anayasa Mahkemesi’nin bir
kararında da (25.5.1976 günlü 1976/1 E, 1976/28 K sayılı karar), “Yargı
denetimi, hukuk devleti ilkesinin diğer öğelerinin güvencesini oluşturan
temel öğedir. Çünkü, insan haklarına saygılı olmayan ve davranışlarında
hukuka ve Anayasa’ya uymayan bir yönetimi bu tutumundan caydıran ve ona
meşruluk ve hukuksallık sınırı içinde bakmak zorunda bırakan güç, yargı
denetimi gücü ve yetkisidir. Bu nedenle, yargı denetiminin etkinliğini
ortadan kaldıran ve onu sadece biçimsel bir denetim niteliğine dönüştüren
yasa kuralı Anayasa’nın 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz”
denilmiştir.
Anayasa’nın 125. maddesinde,
“İdarenin her tür eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır” denilmesine
karşın, ikinci fıkrada Cumhurbaşkanı’nın tek başına yapacağı işlemler ile
Yüksek Askeri Şura kararları, yargı denetimi dışında tutulmuş, bunun yanı
sıra Anayasa’da idarenin yargısal denetiminin niteliği de sınırlanmıştır.
125. maddeye göre, ‘Yargı yetkisi, İdari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun
denetimi ile sınırlıdır. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil
ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem
ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı
verilemez.
İdari işlemin uygulanması
halinde telafisi güç veya imkansız zararların doğması ve idari işlemin
açıkça hukuka aykırı olması şartlarının birlikte gerçekleşmesi durumunda
gerekçe gösterilerek yürütmenin durdurulmasına karar verilebilir.
Kanun, olağanüstü hallerde,
sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halinde ayrıca milli güvenlik, kamu düzeni,
genel sağlık nedenleri ile yürütmenin durdurulması kararı verilmesini sınırlayabilir”.
Anayasa’nın 105. maddesinin
ikinci fıkrasında da, Cumhurbaşkanının resen imzaladığı kararlar ve emirler
aleyhine... yargı mercilerine başvurulamayacağı belirtilmiştir. Anayasa’nın
104. maddesinde Cumhurbaşkanının görev ve yetkileri sayılmış; maddenin
son fıkrasında da Cumhurbaşkanının, ayrıca ... kanunlarda verilen seçme
ve atama görevleri ile diğer görevleri yerine getireceği ve yetkileri kullanacağı
öngörülmüş; 105. maddenin birinci fıkrasında da, “Cumhurbaşkanının ...
diğer kanunlarda ... tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri... “nden
söz edilerek yasa koyucuya Cumhurbaşkanına tek başına idari işlem yapma
yetkisi verme olanağı tanınmıştır. Böylece, Anayasada sayılanlar dışında
yasa koyucuya idari yargı denetiminin kapsamını daraltma konusunda yetki
verilmişti. Kişilerin hukuksal durumlarını etkileyebilecek olan ve Cumhurbaşkanının
Devletin başı sıfatıyla değil, yürütme organının başı sıfatıyla tek başına
yapacağı işlemlerin yargı denetimi dışında tutulması hukuk devleti ilkesi
ile uyuşmaz.
Anayasa’nın 125. maddesinin
ikinci fıkrası ile Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun kararlarını da
yargı denetimi dışında bırakılması da aynı niteliktedir.
Anayasa kuralları ile idari
yargı denetimine getirilen bu sınırlamalar hukuk devleti ilkesini önemli
ölçüde zedelemektedir.
Uyarma ve kınama cezalarının
yargı denetimi dışında bırakılabileceğinin öngörüldüğü Anayasa’nın 129.
maddesinin üçüncü fıkrası ve Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarına
karşı yargı mercilerine başvurulamayacağına ilişkin 159. maddenin dördüncü
fıkrası ile idari yargı denetimine getirilen sınırlamaları Cumhuriyetin
hukuk devleti niteliği ile bağdaşmadığı kuşkusuzdur.
İdarenin hukuka uygunluğunun
tam olarak sağlanabilmesi için yargı denetiminin yaygın olması, başka bir
anlatımla kimi idari işlem ve eylemlerin idari yargı denetimi dışında tutulmaması
kadar, hak arama özgürlüğünün herkese açık olması da gereklidir. Ancak
yasalarda yapılan değişiklikler ile idari işlemlere karşı dava açabilecek
kişiler sınırlanarak ya da idari sözleşmelerin özel hukuk kurallarına bağlı
oldukları ve imtiyaz teşkil etmeyeceklerine ilişkin yasa kuralları koyularak
idari yargı denetimi daraltılmaktadır. Nitekim, 2577 sayılı İdari Yargılama
Usulü Kanunu’nun 2. maddesinin 1. bendinin ( a) alt bendinde yer alan “...
menfaati ihlal edilenler...” ibaresi ... 10.6.1994 günlü 4001 sayılı Yasa’nın
1. maddesiyle ... “kişisel hakları ihlal edilenler olarak değiştirilmiştir.
Bu kurala karşı yapılan itiraz başvurusu sonucunda Anayasa Mahkemesi ibarenin
iptaline karar (21.9.1995 günlü. 1995/27 E, 1995/47 K. sayılı karar) vermiştir.
Karara göre:
“İptal davalarının koşullarını
belirleme yetkisi, kuşkusuz ki Anayasa’da belirlenen kurallar içinde kalmak
koşuluyla özellikle “Hukuk devleti” ilkesi ve hak arama özgürlüğüyle çelişmeden
yasakoyucunun takdirindedir.
Ancak Devletin, hak arama
özgürlüğünü daraltan bütün sınırlamaları kaldırması ve bu yolla yargı denetimini
yaygınlaştırarak adaletin gerçekleştirilmesini sağlaması hukuk devleti
ilkesine ver veren Anayasa’nın 2. maddesi gereğidir. Anayasa’da, Türkiye
Cumhuriyeti’nin demokratik hukuk devleti niteliği vurgulanırken, devletin
tüm eylem ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı olması amaçlanmıştır.
Çünkü yargı denetimi, hukuk devletinin “olmazsa olmaz” koşuludur.
Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti”
başlıklı 36. maddesinde, herkesin gerekli araç ve yollardan yararlanarak
yargı organları önünde davacı ya da dayalı olarak say ve savunma hakkı
bulunduğu belirtilmektedir. İtiraz konusu yasa kuralıyla, idari işlemlere
karşı iptal davası açabilmek için, idare hukukunun genel esaslarına aykırı
biçimde idari işlemin davacının “kişisel hakkını ihlal” etmiş olması koşulu
getirilerek hak arama özgürlüğü kısıtlanmış ve birçok işleme karşı dava
yolu kapatılmıştır. İdari yargı denetimini sınırlayan itiraz konusu kuralın
hukuk devleti ilkesi ile bağdaştığı söylenemez.
Anayasa’nın 125. maddesinin
birinci fıkrasında, idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı
yolunun açık olduğu belirtilmiş, ikinci fıkrasında ise Cumhurbaşkanı’nın
tek başına yapacağı işlemler ile Yüksek Askeri Şuranın kararları yargı
denetiminin dışında tutulmuştur. Anayasa’nın 159. maddesinin dördüncü fıkrasıyla
da Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararları, idari işlem niteliğinde
olmalarına karşın, yargı denetimi dışında bırakılmıştır.
Anayasa’nın sözü edilen maddeleri
ile ayrık tutulanlar dışındaki tüm idari işlemlerin yargı denetimine bağlı
olması Anayasa buyruğudur. Anayasa’da sayılan ayak durumlar dışında idarenin
eylem ve işlemlerinden kimilerinin yargı denetimine bağlı olmaması sonucunu
doğuracak nitelikteki bir yasal düzenleme, Anayasa’nın 125. maddesinin
birinci fıkrasındaki buyruğa aykırı düşer. İtiraz konusu kuralla, idari
işlemlerin kimileri hakkında davacı olabilme “kişisel hak ihlali” koşuluna
bağlanarak Anayasa’nın 125. maddesine aykırılık oluşmuştur.
İdari işlemlere karşı dava
açılabilmesi için “kişisel hakkın ihlal edilmesi” koşulunun getirilmesiyle
soyut, genel ve gayri şahsi olan “düzenleyici tasarruflar”a karşı yargı
yolu daraltılmıştır. Böylece, idarenin düzenleyici işlemlerine karşı uygulanmalarını
beklemeden dava açılması güçleştirilmekte, Anayasa’nın 125. maddesinin
birinci fıkrasına aykırılık oluşturulmaktadır.”
22 .2.1994 günlü, 3974 sayılı
Yasa’nın Ek 5. maddesinde, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile İktisadi
Devlet Teşekküllerinin bu Kanuna dayanarak veya diğer kanunların özel sektörün
yeni enerji üretim, iletim ve dağıtım tesisleri kurma ve işletmelerini
veya mevcutlarını devir almalarını öngören hükümlerine göre üçüncü kişilerle
yapacakları sözleşmelerin özel hukuk hükümlerine bağlı olup, imtiyaz teşkil
edemeyecekleri belirtilmiştir.
8.6.1994 günlü, 3996 sayılı
“Bazı Yatırım ve Hizmetlerin Yap-İşlet-Devret Modeli Çerçevesinde Yaptırılması
Hakkında Kanun”un 5. maddesine göre de, köprü, tünel, baraj, sulama, içme
ve kullanma suyu, arıtma tesisi, kanalizasyon, haberleşme, enerji üretimi,
iletimi, dağıtımı, maden ve işletmeleri, fabrika ve benzeri tesisler, çevre
kirliliğini önleyici yatırımlar, otoyol, demiryolu, yeraltı ve yerüstü
otopark ve sivil kullanıma yönelik deniz ye hava limanları ve benzeri yatırımlarda
Yüksek Planlama Kurulu’nca belirlenen idare ile sermaye şirketi veya yabancı
şirket arasında imtiyaz teşkil etmeyecek nitelikte bir sözleşme yapılır.
Bu sözleşme, özel hukuk hükümlerine tabidir.
3974 sayılı Yasanın Ek 5.
maddesi (9.12.1994 günlü, 1994/43 E, 1994/42-2 K sayılı karar) ile, 3996
sayılı Yasanın 5. maddesi (28.6.1995 günlü, 1994/71 E, 1995/23 K sayılı
karar) sözleşmelerin özel hukuka bağlı olmaları ve imtiyaz teşkil etmemeleri
yönlerinden Anayasa’ya aykırı görülerek Anayasa Mahkemesi tarafından iptal
edilmiştir. Kararların gerekçelerinde özetle şöyle denilmektedir:
“Madde kapsamında bulunan
ve ‘özel hukuk hükümlerine’ bağlı olduğu belirtilen sözleşmelerin ‘idari
sözleşmeler’ olduğu kuşkusuzdur. Dolayısıyla, bu tür sözleşmelerin yargısal
denetimi Anayasa uyarınca İdari yargının görev alanına girmektedir. Maddede
ise, bu sözleşmeler idari yargının görev alanından çıkarılmakta, böylece,
madde Anayasa’ya aykırı düşmektedir. Çünkü, niteliği gereği idari olan
sözleşmelerin yasa kuralıyla özel hukuk hükümlerine bağlı tutulması olanaksızdır.
Anayasa’nın ‘yargı yolu’
başlığı altındaki 125. maddesinin birinci fıkrasındaki ‘İdarenin her türlü
eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır.’ biçimindeki kural kuşkusuz,
yönetimin ‘her türlü’, başka bir anlatımla kamu hukuku ya da özel hukuk
alanına giren eylem ve işlemleri kapsamaktadır. Bunlardan, kamu hukuku
alanındaki eylem ve işlemler için idari yargının, özel hukuk alanındakiler
için de adli yargının görevli olduğunda duraksanamaz. Yasama organı, Anayasal
bir gerek olarak idare hukuku alanına giren bir idari eylem ya da işleme
karşı adli yargı yolunu seçme hakkına sahip değildir. Tersi durum, Anayasa’nın
‘Kanuni hakim güvencesi’ başlığı altındaki 37, maddesinin birinci fıkrasında
‘hiç kimse kanunen tabi olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz’
biçimindeki buyurucu kurala aykırılık oluşturur. Bunun içindir ki, Anayasa’nın
155. maddesinin ikinci fıkrasında, idari uyuşmazlıkları çözümleme Danıştay’ın
görevleri arasına alınmıştır.
Bu nedenlerle madde, özelleştirme
ile ilgili idari nitelikteki sözleşmeleri özel hukuk hükümlerine bağlı
tutarak idari yargı denetimi dışına çıkaran içeriğiyle Anayasa’nın 2.,
37. ve 125. maddelerine aykırıdır.
Eğer bir kamu hizmeti uzun
süreli olarak özel girişime gördürülecekse, düzenlenen sözleşme imtiyaz
sözleşmesi niteliğindedir. Yasal düzenlemeler bu niteliği değiştirici etki
yapamaz. Tersi durum, Anayasa’nın yargıya ve öndenetime ilişkin kurallarıyla
bağdaşmaz.
Öte yandan, hukuk devleti
ilkesi, yürütmenin ve yasamanın tüm işlemlerinin yargısal denetime bağlı
tutulmasını gerektirir. İdari yargı ve Anayasa yargısı bunun için öngörülmüştür.
Kuşkusuz, düzenleme yetkisi yasama organınındır. Ancak, bu yetkinin kullanılması,
anayasal ilke ve kurallarla sınırlıdır. Anayasa’ya uygunluk denetiminde,
yetkinin anayasal sınırlar içinde kullanılıp kullanılmadığı belirlenirken,
kimi saptamalar yapmak, kimi yargılara varmak gerekir. Anayasal denetime,
Anayasa’da olmayan sınırlar getirilirse denetim amacından uzaklaşır ve
anlamsız kalır.
Bu nedenlerle, sözleşmelerin
imtiyaz sözleşmesi olmadığını belirterek Danıştay öndenetimi dışına çıkaran
içeriği nedeniyle madde Anayasa’nın 155. maddesine aykırıdır, iptali gerekir.”
3996 sayılı Yasa’nın 11.
maddesi de 30.8.1996 günlü 4180 sayılı Yasa’nın 1. maddesiyle değiştirildi.
Ancak, değiştirilen 11. maddenin “Bu kanunun 4. maddesine istinaden yürürlüğe
konulan Bakanlar Kurulu Kararında belirlenen esas ve usuller uyarınca akdedilen
sözleşmeler...” bölümü de (26.3.1997 günlü, 1996/63 E, 1997/40 K sayılı
karar) iptal edilmiştir.
Bir kamu kurumunun kamu hizmetleriyle
veya bu hizmetlerin yürütülmesiyle ilgili kararları idari nitelik taşıyan
kararlardır. Anayasanın 155. maddesinin birinci fıkrasında, ‘Danıştay,
idari mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idari yargı mercilerine
bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir” denilerek Danıştay’ın
görevi açık ve kesin bir biçimde belirlenmiştir. Kuralın açıklığı ve kesinliği
karşısında, Danıştay’ın görev alanına giren bir uyuşmazlığın çözümünün
adli yargı yerine bırakılması konusunda yasama organının takdir ve seçme
hakkına sahip olduğunu ileri sürmek olanaksızdır.
Öte yandan, Anayasanın 125.
maddesinde, idarenin işlem ve eylemi, hangi alanda olursa olsun, daha açık
bir anlatımla ister kamu hukuku, isterse özel hukuk alanına girsin, bunlara
karşı mutlaka yargı yolunun açık olacağını kesin olarak kurala bağlanmıştır.
Anayasanın bu kuralla açık tuttuğu “yargı yolu”nun, kamu hukuku alanında
“idari yargı”, özel hukuk alanında ise “adli yargı” olduğu kuşkusuzdur.
Adli yargı ile idari yargının birbirinden ayrılmasının temelinde, özel
hukukla idare hukukunun ayrı ilke ve kurallara oturmuş bulunmaları; uyuşmazlık
alanlarının ve bu uyuşmazlıklara uygulanacak hukuk kurallarının değişik
olması yatmaktadır.
Bu nedenle, Yasama organının
idare hukuku alanında oluşan ve sonuç doğuran bir idari işlem veya eyleme
karşı adli yargı yolunu açma seçeneğine 125. madde elverişli değildir.
Hukuk devletini belirleyen
esaslı öğelerden biri yargıdır. Demokratik hukuk devletinin varlığı, ancak
Anayasanın ve yasaların üstünlüğü ilkelerinin yaşama geçirilmesi ve özellikle
yasama ve yürütme organlarının işlem ve eylemlerinin denetlenmesi ile olanaklıdır.
Bunun gerçekleşmesi için de yargının bağımsız olması, her türlü etkiden
uzaktan bir güvenceye kavuşturulması zorunludur, Yargı, bağımsız ve tam
güvenceli olmadıkça hukuk devleti gerçekleşemez.
Yasama ve yürütme organlarının
işlemlerinin hukuka uygunluğu denetlemekle görevli yargıçların güvenceli
ve yargının bağımsız olması hukuk devletinin en önemli gereklerindendir.
“Demokratik hukuk devleti”,
çağdaş insan hak ve özgürlüklerini siyasal iktidara karşı korumak ve yaşama
geçirmekle yükümlüdür. Oysa, Anayasa’da devletin kuruluşundaki organların
yetki ve görevleri bu yükümlülüğe uygun biçimde düzenlenmemiştir.
Anayasa’da, yürütme organı
ayrıca yetkilendirilip, yasama organının da üstüne çıkarılırken “yargı”
da adeta yürütmenin görevleri arasına sokulmuştur. 1961 Anayasası’ndan,
yargı erki bu nitelikte düzenlenmesine karşın 1982 Anayasası’nda yargı
yetkisini yürütmenin bir tür görevine dönüştüren kurallara yer verilmiştir.
Anayasa’nın 140. maddesinde,
“Hakimler, mahkemelerin bağımsızlığı ve hakimlik teminatı esaslarına göre
görev ifa ederler.” denilmesine karşın adli ve idari yargıda görev yapan
yargıçlar ve savcılar, Adalet Bakanı’nın başkanlık yaptığı, müsteşarın
doğal üyesi olduğu ve diğer üyelerin Cumhurbaşkanı tarafından seçildiği,
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun gözetim ve denetimi altındadırlar.
Adalet Bakanı, yargıç ve savcıları gerekli gördüğü yerlerde geçici olarak
görevlendirebilir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun atama, yükselme,
yer değiştirme, disiplin ve her türlü özlük işleri hakkında aldığı kararlara
karşı yargı yerlerine başvurulamaz (m. 159). Ayrıca, Yargıtay, Danıştay
ve Uyuşmazlık Mahkemesi üyelerini seçmekle görevli Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu’nun oluşum ve çalışma biçiminden doğan pek çok sakıncalar
yargıç bağımsızlığı ve dolayısıyla hukuk devleti ilkesini zedelemektedir.
Anayasa’da yargıçlar ve savcılar hakkında öngörülen kurallar “hukuk devleti”
ilkesini gerçekleştirmeye elverişli değildir,
Anayasa’nın 104. maddesinin
( e) bendine göre, Cumhurbaşkanı, Anayasa Mahkemesi, Askeri Yargıtay, Askeri
Yüksek İdare Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kumlu üyelerini, Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı ve Vekilini kendisine sunulan adaylar arasından,
Danıştay üyelerinin dörtte birini doğrudan seçer ve atar.
Anayasa’ya göre, Cumhurbaşkanı,
yalnız “yürütme organı” içinde değil, tüm devlet yapısında üstün bir konuma
ve önemli yetkilere sahip bulunmaktadır. Yasaların iptali isteminde de
bulunabileceğinden Anayasa’ya uygunluğun yargısal denetiminde de önemli
bir yetkiye sahiptir. Ancak, Anayasa’nın 104. maddesinde Cumhurbaşkanına
verilen yetkiler, parlamenter demokrasinin sınırlarını aşmaktadır. Oysa,
demokratik devlet düzeninde, ulusal iradeyi temsil eden parlamento dışında
sorumsuz bir Cumhurbaşkanının yönetimi paylaşması ve tek başına önemli
yetkiler kullanması kabul edilemez. Açabileceği bir iptal davasına bakacak
olan Anayasa Mahkemesi’nin üyelerini yürütme organının başı olan Cumhurbaşkanının
seçmesi, hukuk devleti ilkesinin gereklerinden olan yargı bağımsızlığıyla
bağdaşmamaktadır.
Anayasalar, toplumun tüm
sorunlarını çözme araçları değildirler. Toplumda demokrasinin tüm kuralları
ve kurumları ile yerleşmesi buna elverişli bir Anayasa dışında başka faktörlere
de bağlıdır. Ancak, Anayasaların kimi sorunların çözümünü kolaylaştırıcı
kimilerini de zorlaştırıcı etkileri oldukları da kuşkusuzdur.
Çağdaş demokratik uluslar
topluluğuna katılabilmemiz için Anayasa’nın gözden geçirilip, özgürlükçü,
çoğulcu, katılımcı, güvenceli, devlet organları arasında görev ve yetkileri
dengeleyen “hukuk devleti” ilkesini sözde bırakmayıp yaşama geçiren bir
“Anayasa” oluşturulması gerekir
Anayasa değişikliklerinin
gündemde olduğu şu günlerde, hukuk devleti ilkesinin güçlendirilmesi için
öncelikle Anayasa’nın 148. maddesinin birinci fıkrasındaki “Ancak, olağan
üstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde
kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla,
Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz” kuralı kaldırılmalıdır. Anayasa’nın
“Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na ilişkin 159. maddesi değiştirilerek
Adalet Bakanı ve Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurul başkan ve üyesi olmaktan
çıkarılmalıdır.”
Anayasa’nın Geçici 15. maddesinin
son fıkrası kaldırılarak, Milli Güvenlik Konseyi döneminde çıkarılmış olan
kanunlar ve kanun hükmünde kararnamelerin Anayasa’ya uygunluğunun denetlenebilmesine
olanak verilmelidir.
Anayasanın 104. maddesinin
( e ) bendi yürürlükten kaldırılmalı veya en azından Cumhurbaşkanı’nın,
Anayasa Mahkemesi üyeleri ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısını seçme görev
ve yetkisine mutlaka son verilmeli; Anayasa’ya uygunluk ve idari yargı
denetimini daraltan ve bu nedenle hukuk devleti ilkesi ile bağdaşmayan
Anayasa kuralları kaldırılmalıdır.
Sizlere hukuk devleti ilkesinin
kimi gereklerine ilişkin kişisel düşüncelerimi arz ettim.
Konuşmamı bitirirken, geçen
sene yaş sınırına ulaşmaları nedeniyle emekliye ayrılan,
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili
Sayın Güven DİNÇER ile Anayasa Mahkemesi üyesi Sayın Lütfi F. TUNCEL’e
emeklilik yaşamlarında sağlık, mutluluk ve esenlik, vefat eden Anayasa
Mahkemesi emekli başkanvekili sayın Lütfi ÖMERBAŞ ile emekli üyesi sayın
Mehmet ÇINARLI’ya Tanrı’dan rahmet diliyor, Anayasa yargısına yaptıkları
değerli hizmetlerini şükranla anıyorum.
Tüm konuklara en iyi dileklerimle
saygılar sunuyorum.
(25
NİSAN 2000)
  |