|
Cumhurbaşkanı,
605 sayılı KHK'yi
ikinci
kez iade etti...
Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer, 605 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) taslağını,
21 Ağustos 2000 tarihinde ikinci kez Hükümete iade etti.
İade
gerekçesinde, Cumhurbaşkanı’nın Bakanlar Kurulu’ndan gelen kanun hükmünde
kararnameleri tartışmaksızın imzalamak zorunda olmadığı belirtilerek, "Cumhurbaşkanı
Anayasa ya da yasaya aykırı kararnameleri imzalamak zorunda değildir. Hatta,
Cumhurbaşkanı bu içerikteki kararnameleri imzalamamakla yükümlüdür" denildi.
Cumhurbaşkanı'nca
ilk kez 8 Ağustos'da iade edilen ve Çankaya Köşkü ile Hükümet arasında
gerginliğe neden olan 605 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK), 15 sayfalık
"Bilgi Notu" ile beraber 14 Ağustos'da Hükümet tarafından tekrar Cumhurbaşkanlığı'na
sunulmuştu.
Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer'in iade gerekçesi şöyle: (21.8.2000)
T.C.
CUMHURBAŞKANLIĞI
ANKARA
SAYI: B.01.0.KKB.0.01 21
Ağustos 2000
KAN.KAR: 39-19/D-2-2000-676
KONU: 605 Sayılı Kanun Hükmünde
Kararname Taslağı
B A Ş B A K A N L I Ğ A
İLGİ : 1. 08.08.2000 günlü,
B.01.0.KKB.01/ KAN.KAR: 39-19/D-1-2000-651 sayılı yazımız.
2. 14.08.2000 günlü, B.02.0.KKG/101-1-
454-3881 sayılı yazınız.
605 sayılı Dahiliye Memurları
Kanunu, Devlet Memurları Kanunu, Hakimler ve Savcılar Kanunu ile 399 Sayılı
Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname
Taslağı, ilgideki yazımızda yer verilen gerekçelerle imzalanmadan geri
gönderilmiştir.
Kanun Hükmünde Kararname
Taslağının, Cumhurbaşkanlığı'nca imzalanması için yeniden gönderildiğine
ilişkin ilgideki yazınız ve eki, Bakanlar Kurulu'nca oluşturulan komisyon
tarafından hazırlanan "Bilgi Notu" incelenmiştir.
1- Anayasa'nın 6. maddesinde,
egemenliğin, kayıtsız koşulsuz ulusun olduğu, Türk Ulusu'nun egemenliğini,
Anayasa'nın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanacağı,
hiçbir kimse ya da organın kaynağını Anayasa'dan almayan bir Devlet yetkisi
kullanamayacağı belirtilmiş; yasama, yürütme, yargı organlarının görev
ve yetkilerine de 7., 8. ve 9. maddelerinde yer verilmiştir. Bu düzenlemeye
göre, Anayasa'da, başlangıç bölümünde de vurgulandığı gibi güçler ayrılığı
ilkesi benimsenmiştir.
Güçler ayrılığı ilkesine
göre, yasama, yürütme ve yargı organları kendi alanlarında ulusa ilişkin
egemenliği kullanırlar; birbirlerinin görev ve yetki alanlarına karışmazlar.
Anayasa'nın 7. maddesinde,
yasama yetkisinin Türk Ulusu adına Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce kullanılacağı,
bu yetkinin devredilemeyeceği; 8. maddesinde de, yürütme yetki ve görevinin,
Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasa ve yasalara uygun
olarak kullanılacağı ve yerine getirileceği belirtilerek bu iki organın
görev ve yetki alanları ayrılmıştır.
Buna bağlı olarak, Anayasa'nın
89. maddesi ile 104. maddesinin (b) bendinde, Cumhurbaşkanı'na, ulusal
istencin ürünü olan yasaları "imzalamak" ya da "onaylamak" değil, yalnızca
yürürlüğe girmelerini sağlamak üzere "yayımlamak" görev ve yetkisi verilmiştir.
Bununla birlikte, demokratik
hukuk devleti ilkesinin sağlıklı işlemesi için Anayasa'da, erkler arasındaki
dengeyi sağlayacak kimi denetim düzenekleri getirilmiştir. Bu bağlamda,
Cumhurbaşkanı'na yasalarla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi'ne dava açma
görev ve yetkisi verilmiştir.
Kanun hükmünde kararnameler
yönünden Cumhurbaşkanı'na verilen görev ve yetki ise, yalnızca "yayımlamak"tan
ibaret değildir. Anayasa Koyucu, eğer kanun hükmünde kararnameleri yasalar
gibi düşünseydi, kuşkusuz bunları da "Kanunları yayımlamak" kuralı içine
alırdı.
Oysa, kanun hükmünde kararnameler
tüm bilim dünyasınca da benimsendiği gibi, işlevsel (maddi) yönden yasama
işlemi niteliğinde olmakla birlikte, organik (uzvi-şekli) yönden bir yürütme
işlemidir. Kanun hükmünde kararnamelerin, "kanun hükmünde" oluşu, yürürlükteki
yasaları değiştirip yasa gücünde düzenleme yapabilmesini; "kararname" oluşu
ise, bu işlemin yürütme organının işlemi olduğunu göstermektedir.
Bu niteliği, kanun hükmünde
kararnameleri yöntem yönünden "kararname rejimi"ne bağlı kılmaktadır.
Nitekim, kanun hükmünde kararnameler
ve kararnameler, Anayasa'nın 104. maddesinin (b) bendinde, Cumhurbaşkanı'nın
yürütme alanına ilişkin görev ve yetkileri içinde sayılmıştır. Anılan bendin
onbirinci alt bendinde, "sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan etmek ve
kanun hükmünde kararname çıkarmak", onikinci alt bendinde de "kararnameleri
imzalamak" görev ve yetkisi verilmiştir.
Öncelikle belirtmek gerekir
ki, "kararnameleri imzalamak" düzenlemesiyle öngörülen yalnızca bir "görev"
değil, aynı zamanda "yetki"dir.
Anayasa'nın 8. maddesinde,
yürütme "yetkisi ve görevi"nin, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından,
Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılacağı ve yerine getirileceği belirtilmiştir.
Bu hükümden anlaşılacağı
gibi yürütme "yetkisi ve görevi", Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu'nca
birlikte kullanılacaktır. Yürütmenin iki başından birini "görevli", diğerini
"yetkili" görmek olanaksızdır.
Anayasa'nın, Cumhurbaşkanı'nın
"görev ve yetkileri"ni düzenleyen 104. maddesinde de, Cumhurbaşkanı'nın,
ilgili maddelerinde gösterilen koşullara uyarak "yapacağı görev ve kullanacağı
yetki"ler tek tek sayılmıştır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (a), (b) ve
(c) bentlerinde yasama, yürütme ve yargı ile ilgili olarak yapılan tüm
düzenlemeler, maddenin ikinci fıkrası ile "görev ve yetki" olarak nitelendirilmiştir.
İkinci fıkradaki, "yapacağı görev" ile "kullanacağı yetkiler" anlatımlarının
arasında "veya" değil, "ve" bağlacının kullanılmış olması, Anayasa Koyucu'nun
tüm görevleri yetkiyle birlikte öngördüğünü göstermektedir.
Anılan maddenin son fıkrasındaki,
"Cumhurbaşkanı, ayrıca Anayasa'da ve kanunlarda verilen seçme ve atama
görevleri ile diğer görevleri yerine getirir ve yetkileri kullanır" söylemi
de, yukarıdaki açıklamayı pekiştirmektedir.
Anayasa'nın 104. maddesinin
gerekçesinde de, "... madde metninde 'kararnameleri imzalamak' görev ve
yetkisi de bulunduğundan..." denilerek, kararnameleri imzalamanın hem görev
hem de yetki olduğu belirtilmiştir.
Yukarıda yapılan açıklamalar,
Cumhurbaşkanı'nın, parlamenter rejimin gereği sayılan "sorumsuzluk" kuralı
uyarınca Bakanlar Kurulu'ndan gelen kararnameleri tartışmaksızın imzalamak
zorunda olduğu savını geçersiz kılmaktadır.
Ayrıca bu sav, Anayasa'nın,
Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organlarını, yönetim makamlarını,
diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğunu vurgulayan
11. maddesi ve Cumhurbaşkanı'nın, Anayasa'nın uygulanmasını gözeteceğini,
görev ve yetkilerini Anayasa'nın ilgili maddelerinde gösterilen koşullarla
yerine getirip kullanacağını öngören 104. maddesi ile de bağdaşmamaktadır.
Cumhurbaşkanlığı'nı bir "onay"
ve "yayın" makamı olarak görmenin yanlışlığı Anayasa Mahkemesi'nin 27.04.1993
günlü, E.1992/37,K.1993/18 sayılı kararında ortaya konulmuştur.
Anayasa Mahkemesi'nin bu
kararında;
"Bu nedenle de sorumluluğunu
hükümetin taşıdığı kararnameler hakkında Cumhurbaşkanı'nın uyarı ve tavsiyede
bulunmaktan öte direnmesi, sistemin özelliğine ters düşer.
O halde, Anayasa'nın ilgili
kurallarının parlamenter sistemin temel ilkelerinin ışığında değerlendirilmesi
sonucu, Cumhurbaşkanı'na tanınan bütün yetkilere karşın sistem özde parlamenter
demokrasi olduğundan ve sorumluluk da hükümette bulunduğundan, Anayasa'ya
ve yasalara aykırı olmadıkça, Cumhurbaşkanı'nın Bakanlar Kurulu işlemlerini
siyasal yerindelik yönünden denetleyemeyip, imzalamak zorunda olduğu açıktır."
değerlendirmesi yapılmıştır.
Bu değerlendirmede en önemli
husus, Cumhurbaşkanı'nın, "Anayasa ve yasalara aykırı olmadıkça" kararnameleri
imzalamak zorunda olduğudur. Ancak, Cumhurbaşkanı Anayasa ya da yasaya
aykırı kararnameleri imzalamak zorunda değildir. Hatta, Cumhurbaşkanı bu
içerikteki kararnameleri imzalamamakla yükümlüdür.
Anayasa Mahkemesi'nin anılan
kararında, bu konuda;
"Kuşkusuz Anayasa'da, tarafsızlığını
sağlama konusunda özen gösterilen Cumhurbaşkanı, siyasal yaşamda bir denge
ve kararlılık öğesi olarak düşünülmüş; çoğunluk partisinin emrinde bir
yürütme aracı, hiçbir yetki sahibi olmayan 'simgesel' bir Devlet başkanı
durumuna sokulması amaçlanmamıştır. Bu nedenle, hukuka aykırı bir işlem
söz konusu olduğunda Cumhurbaşkanı'nın tutumu farklı olabilecektir. Çünkü,
Cumhurbaşkanı'nın sorumsuzluğu, onun hukuka aykırı kararnameleri imzalamak
zorunda olduğu biçimde yorumlanamaz.
Böyle bir anlayış, herşeyden
önce Cumhurbaşkanı'nın Anayasa'nın 103. maddesinde öngörülen andına aykırı
düşer. Bunun gibi 'Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını,
idare makamlarını ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.' denilen
Anayasa'nın 11. maddesi Cumhurbaşkanı'nı da bağlar. En önemlisi de 'Yasama
ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır, bu
organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiç bir suretle değiştiremez ve
bunların yerine getirilmesini geciktiremez' biçimindeki Anayasa'nın 138.
maddesindeki 'yürütme organı' kavramı içine Cumhurbaşkanı'nın da girdiği
kuşkusuzdur. Bu durumda, Cumhurbaşkanı'nın mahkeme kararına aykırı düşecek
bir Bakanlar Kurulu kararnamesini imzalamak zorunda olması Anayasa'ya bağlı
kalmak, Anayasa'yı uygulamak, saymak ve savunmak görevleriyle bağdaşmaz.
Hatta Cumhurbaşkanı, bunları imzalamamakla yükümlüdür."
denilmiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin bu
kararı da göstermektedir ki, Cumhurbaşkanı Anayasa'ya açıkca aykırı olan
bir kanun hükmünde kararname taslağını imzalamamak yükümlülüğündedir. Kanun
hükmünde kararnamenin geri gönderilmesi ise, imzalanmamasının doğal sonucudur.
Cumhurbaşkanı'nın siyasi
sorumluluğunun olmaması, hukuk devleti ilkesinin gerekli kıldığı Anayasa'nın
bağlayıcılığı ve üstünlüğünü gözetmek ile Anayasa Mahkemesi kararlarına
uymak sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır.
2- Anayasa'nın 104. maddesinin
(b) bendinde, Cumhurbaşkanı'na "kararnameleri imzalamak" görev ve yetkisi
verilmiştir. Kararnameler Cumhurbaşkanı'nın yürütme yetkisi içinde, onun
katılmasıyla yapılması gereken hukuksal işlemlerdir. Cumhurbaşkanı'nca
imzalanmadığı sürece kararnamelerin geçerlik kazanamayacağı ve yürürlüğe
giremeyeceği açıktır. Bakanlar Kurulu'nca alınan bir kararın hukuksal varlık
kazanabilmesi için Cumhurbaşkanı'nca imzalanması koşuldur. Tersi durumda,
biçimsel yönden tamamlanmayan işlem, taslak olarak kalmaya mahkumdur. Çünkü,
kararnameler için "biçim" koşulu varlık nedenidir.
Anayasa'da, yürütme organının
Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu'ndan oluşması öngörüldüğüne göre yürütmenin
işleyişinin de ortak olması gerekir. Bu nedenle, yürütmenin işlemi olan
kanun hükmünde kararname ile kararnamelerin, Bakanlar Kurulu ile birlikte
Cumhurbaşkanı'nın istençlerinin birleşmesiyle geçerlik kazanması kaçınılmazdır.
Anayasa Mahkemesi'nin 27.04.1993
günlü kararında Cumhurbaşkanı'nın yürütme organı içindeki konumu ve yürütme
işlemlerinin hukuksal geçerliliği yönünden imzasının önemi şöyle anlatılmaktadır:
"Parlamenter demokrasinin
benimsendiği Anayasa'da Cumhurbaşkanı'nın hiçbir yetkiye sahip olmayan
simgesel bir Devlet Başkanı durumunda bulunması da amaçlanmamıştır.
...................
Anayasa'nın 104. maddesinde
Devletin başı olduğu ve Türk Milletinin birliğini temsil ettiği belirtilen
Cumhurbaşkanı, 8. maddeye göre de yürütme yetki ve görevini Bakanlar Kurulu
ile birlikte kullanır ve yerine getirir.
Devletin başı olan Cumhurbaşkanı
Anayasa'da yürütme organı içinde kabul edilmiş ve aynı zamanda yürütmenin
de başı sayılmıştır. Bu sıfatla da 104. madde de 'gerekli gördüğü durumlarda
Bakanlar Kurulu'na başkanlık etmesi' öngörülmüştür. Gerçekten, Cumhurbaşkanı'nın
Bakanlar Kurulu'na başkanlık etmesi yürütmenin başı olmasının doğal sonucudur.
Cumhurbaşkanı'nın Bakanlar
Kurulu'ndan ayrı bir konumu bulunmasına karşın, yürütmeyi oluşturan Cumhurbaşkanı
ve Bakanlar Kurulu birbirinden bağımsız işlemler yapma yetkisine sahip
değildirler. Anayasa'nın 8. maddesinde; 'yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı
ve Bakanlar Kurulu tarafından ... kullanılır ve yerine getirilir.' denilerek
yürütme işlemlerinin hukuksal geçerliği için her ikisinin de katılmalarıyla
ortaklaşa yapılması gereği çok açık bir biçimde ortaya konulmaktadır."
Yine Anayasa Mahkemesi'nin
aynı kararında;
"Geleneklere dayalı bir kurallar
ve kurumlar düzeni olan parlamenter sistemde önemli devlet işlerinin tümü
devlet başkanının imzasıyla tamamlanır.
....
Başbakan ve ilgili bakanlar
tarafından alınan bir kararın Devlet Başkanı'nca imzalanarak biçimsel olarak
tamamlanması söz konusudur."
denilerek, biçimsel yönden
de olsa, kararnamelerin, Cumhurbaşkanı'nın imzasıyla tamamlanacağı kabul
edilmektedir.
Ancak, yine aynı kararda
belirtildiği gibi, imzası biçimsel bir tamamlama öğesi de olsa, Cumhurbaşkanı
Anayasa'ya ve hukuka aykırı kanun hükmünde kararnameleri ve kararnameleri
imzalamak zorunda değildir.
Nitekim, kanun hükmünde kararnameler,
Türk hukuk sistemine girdiğinden bugüne kadar, kararname rejimine uygun
olarak, Başbakan ve bakanlarca imzalandıktan sonra Cumhurbaşkanı'nın imzasına
sunulmuş; bunlardan pek çoğu imzalanmış, ancak, 27 kanun hükmünde kararname
taslağı imzalanmayarak geri gönderilmiştir.
Gerçekten, Sayın Kenan EVREN
döneminde 11, Merhum Turgut ÖZAL döneminde 7 ve Sayın Süleyman DEMİREL
döneminde 9 olmak üzere toplam 27 kanun hükmünde kararname taslağının;
- Anayasa'ya aykırılık,
-Düzenlemelerin yetki yasalarının
kapsamı dışında kalması,
-Yasayla düzenlenmesinin
daha doğru olacağı,
-İçerik yönünden yerinde
görülmemesi,
- Yetki yasalarının iptal
edilmesi,
gibi gerekçelerle imzalanmayarak
geri gönderildiği saptanmıştır.
Bu kanun hükmünde kararname
taslaklarından 17'si Cumhurbaşkanlığı'na yeniden gönderilmemiş, 10 kanun
hükmünde kararname taslağı ise, istenilen doğrultuda düzeltilerek yeniden
imzaya sunulmuştur.
Bu durum, bugüne kadar hukuksal
bir sorun yaratmamıştır.
3- Memurlara, diğer kamu
görevlilerine, yargıçlara ve savcılara ilişkin disiplin konularının Anayasa'nın
129 ve 140. maddelerinde düzenlendiği, dolayısıyla bunlara ilişkin disiplin
suç ve cezalarının Anayasa'nın 38 ve 91. maddeleriyle ilgisi bulunmadığı
ileri sürülmektedir.
Anayasa'nın 129. maddesinde,
memurlar ve diğer kamu görevlilerinin disiplin hukukuna ilişkin genel ilkeler
düzenlenmiş; 140. maddesinde de yargıç ve savcıların statü hukukuna ilişkin
konuların, bu bağlamda disiplin kovuşturması ve disiplin cezalarının yasayla
düzenlenmesi öngörülmüştür.
Anayasa'nın 38. maddesinde,
hiç kimsenin, işlendiği zaman yürürlükte bulunan yasanın suç saymadığı
bir eylemden dolayı cezalandırılamayacağı; ceza ve ceza yerine geçen güvenlik
önlemlerinin ancak yasayla düzenlenebileceği hükme bağlanmıştır.
Dolayısıyla, Anayasa'nın
anılan kuralları ile, birbirine koşut olarak, disiplin hukukuna ilişkin
alanları da içermek üzere suç ve cezaların yasallığı ilkesi getirilmektedir.
Anayasa'nın 91. maddesinde bu pekiştirilmekte ve suç ve cezalara ilişkin
düzenlemelerin kanun hükmünde kararnamelerle yapılamayacağı vurgulanmaktadır.
Her ne kadar, Anayasa Mahkemesi'nin,
3268 sayılı Yetki Yasası'na ilişkin 06.01.1987 günlü, E.1986/15, K.1987/1
sayılı kararında, Anayasa'nın 140. maddesinin, yargıç ve savcıların statülerinin
düzenlenmesine ilişkin üçüncü fıkrası hükmü aynen alınarak, "Bunların,
Anayasa'nın ikinci kısmının birinci, ikinci ve dördüncü bölümlerinde yer
alan ve kanun hükmünde kararnamelerle düzenlenemeyeceği Anayasa'nın 91.
maddesinde açıklanan haklarla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır." değerlendirmesi
yapılmış ise de; bu karar üç nedenle olayımızda emsal olarak kullanılamaz.
Bir kez, kararın alınmasına
neden olan 3268 sayılı Yetki Yasası'nda, bu Yetki Yasası'na göre çıkarılacak
kanun hükmünde kararnamelerle, kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan memurlarla
diğer kamu görevlilerinin idari, mali ve sosyal haklarında günün ekonomik
koşullarına uygun olarak yeni düzenleme ve değişiklik yapılması öngörülmüştür.
Görüldüğü gibi, bu Yetki
Yasası'yla, kapsama giren memurlarla diğer kamu görevlilerinin statü hukukuna
ilişkin tüm konularda düzenleme ya da değişiklik yapma yetkisi verilmemiştir.
Anayasa Mahkemesi, 140. maddedeki ilgili fıkranın tümünü anarak bir değerlendirme
yapmış; yetki kapsamı dışında kalan konularda ayrıntılı inceleme yapmamıştır.
Oysa, Yüksek Mahkeme, disiplin suç ve cezalarına ilişkin özel konu gündemine
girdiğinde ayrıntılı incelemesini yapmış ve 1988/8, 1991/7 sayılı kararlarıyla
konuya ilişkin görüşünü açık biçimde ortaya koymuştur.
İkinci olarak, Anayasa'nın
140. maddesinin üçüncü fıkrasında, "...görevleriyle ilgili veya görevleri
sırasında işledikleri suçlardan dolayı soruşturma yapılması ve yargılanmalarına
karar verilmesi, meslekten çıkarmayı gerektiren suçluluk ... halleri..."
gibi, yargıç ve savcıların ceza hukuku alanını ilgilendiren ve bu nedenle
Anayasa'nın 38. maddesi kapsamına girdiğinden kuşku bulunmayan bir konu
için de Anayasa Mahkemesi'nin, "Bunların, ...Anayasa'nın 91. maddesinde
açıklanan haklarla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır." değerlendirmesini yapması,
yukarıdaki birinci gerekçeyi daha da haklı kılmaktadır.
Üçüncü ve son olarak da belirtmek
gerekir ki, ancak iki ayrı mahkemenin aynı konuda biribirinden farklı sonuçlara
ulaşan kararları arasında "çelişki"den söz edilebilir. Aynı mahkemenin,
zaman içinde aynı konuda alınmış iki farklı kararı varsa, çelişki değil,
"içtihat değişikliği" söz konusudur.
Anayasa Mahkemesi, 06.01.1987
günlü kararından sonra aldığı 19.04.1988 ve 04.04.1991 günlü kararlarıyla
disiplin suç ve cezalarına ilişkin yargısını oluşturmuş ve bu yargıyı bugüne
kadar da degiştirmemiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin bir
konudaki içtihadı değişmedikçe, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere tüm organların,
kurumların ve kişilerin o içtihada uygun davranması zorunluluğu, Anayasa'nın
153. maddesinin buyruğudur. Anayasa Mahkemesi'nin milletvekillerinin aylıkları
ile ilgili yasaları iptal eden kararları buna örnek oluşturur. Anayasa
Mahkemesi, başlangıçta bu yasaları, içeriklerini Anayasa'nın çeşitli kurallarına
uygun görmeyerek iptal ederken; daha sonra, iptal edilen bir konunun aynı
içerikte yeniden düzenlenmesinin, Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı
ilkesine uygun düşmeyeceğini vurgulayarak, milletvekili aylıklarını düzenleyen
yasaları, içeriğine girmeden, Anayasa'nın 153. maddesine aykırılıktan iptal
etmiştir.
Anayasa Mahkemesi, disiplin
suç ve cezalarının Anayasa'nın 38. maddesi kapsamında olduğuna karar verdiğine
göre, artık Anayasa'nın 38 ve 91. maddelerini bu kararlarla bütünleştirerek
değerlendirmek gerekir. Bu, Anayasa'nın bağlayıcılığı ve üstünlüğüne ilişkin
11. maddesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığına ilişkin
153. maddesinin gereğidir. Anayasa'nın bağlayıcı ve buyurucu kurallarına
uyulması "keyfi" değil, "hukuki" davranıldığını gösterir. Hukuka saygılı
bir Devlet yönetiminden beklenen budur.
4- Danıştay'ın, Yükseköğretim
Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurlar Disiplin Yönetmeliği'nde
yapılan benzer düzenlemelerle ilgili kararlarında, Anayasa hükümlerini
Hükümet'le aynı yaklaşımda yorumladığı ileri sürülmektedir.
Anayasa'nın 124. maddesinin
birinci fıkrasında, Başbakanlık, bakanlıklar ve kamu tüzel kişilerinin,
kendi görev alanlarını ilgilendiren yasaların ve tüzüklerin uygulanmasını
sağlamak üzere ve bunlara aykırı olmamak koşuluyla yönetmelikler çıkarabileceği;
130. maddesinin dokuzuncu fıkrasında da, yükseköğretim kurumlarındaki disiplin
ve ceza işlerinin yasayla düzenleneceği öngörülmüştür.
2547 sayılı Yüksek Öğretim
Yasası'nın 53. maddesinin (b) fıkrası ile 65. maddesinin (9). fıkrasında,
öğretim elemanları, memur ve diğer personelin disiplin işlemlerinin, Devlet
memurlarına uygulanan usul ve esaslara göre Yükseköğretim Kurulu'nca çıkarılacak
bir yönetmelikle düzenleneceği belirtilmiştir.
Bu kurallar uyarınca, Yükseköğretim
Kurumları Yönetici, Öğretim Elemanı ve Memurlar Disiplin Yönetmeliği'nde
yapılan değişiklik dava konusu yapılmıştır.
Danıştay verdiği kararda,
Yönetmeliğin, Yasa ile verilen yetkiyi aştığı savını görüşmüş ve Yönetmelikle
getirilen kuralların içeriğinin Anayasa'ya uygun olup olmadığını tartışmadan,
yalnızca yükseköğretim personelinin "disiplin işlemlerinin yönetmelikle
düzenlenmesinde" Anayasa'ya aykırılık bulunmadığı sonucuna varmıştır.
Danıştay'ın bundan sonraki
değerlendirmeleri, Yönetmelik'le yapılan düzenlemelerin yasaya aykırı olup
olmadığı yönündendir. Danıştay, Yönetmeliğin özellikle 11. maddesinin (b)
fıkrasındaki düzenlemeyi, 657 sayılı Yasa'nın 125. maddesinin (E) fıkrasındaki
kuralla koşut nitelikte görerek disiplin hukuku ilkelerine uygun bulmuştur.
Bu nedenlerle, Danıştay'ın
örnek gösterilen kararlarıyla konunun bir ilgisi olmadığı açıktır.
5- Kanun hükmünde kararnamenin
imzalanmamasının, Hükümete kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi veren
Türkiye Büyük Millet Meclisi istencinin dikkate alınmaması anlamına geldiği
ve Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle Cumhurbaşkanı'nın bir kanun hükmünde
kararnameyi geri gönderme yetkisi var ise, o takdirde Anayasa ile Cumhurbaşkanı'na
Anayasa Mahkemesi'ne başvurma yetkisi verilmesinin anlamının kalmayacağı
ileri sürülmektedir.
Anayasa'nın 11. maddesinde,
Anayasa hükümlerinin, yasama, yürütme ve yargı organlarını, yönetim makamlarını
ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğu; 8.
maddesinde de, yürütme yetkisi ve görevinin, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar
Kurulu'nca Anayasa ve yasalara uygun olarak kullanılıp yerine getirileceği
belirtilmiştir.
Bu kurallara göre, Cumhurbaşkanı
ve Bakanlar Kurulu bir kanun hükmünde kararnameyi çıkarırken önce Anayasa'ya,
sonra yetki yasasına uygun davranmak zorundadır. Anayasa'ya ve yetki yasasına
uygun olmayan kanun hükmünde kararnamelerin imzalanmadan geri gönderilmesi,
bu zorunluluğun gereğidir. İmzalamamanın Türkiye Büyük Millet Meclisi istencinin
dikkate alınmaması anlamına geleceği savı, ancak, verilen yetkinin Anayasa
ve yetki yasasına uygun kullanılmasına karşın kanun hükmünde kararnamenin
imzalanmaması durumunda geçerli olabilir.
Öte yandan, Anayasa'nın 104.
maddesinde, Cumhurbaşkanı'na, kanun hükmünde kararnamelerin tümü ya da
belirli hükümleri için Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açmak görev ve
yetkisi verilmiştir.
Cumhurbaşkanı, Anayasa'ya
ve yetki yasasına açık aykırılık içeren kanun hükmünde kararnameleri geri
gönderebileceği gibi, Anayasa'ya ve yetki yasasına aykırılıkları tartışmalı
ve duraksamalı olan kanun hükmünde kararnameleri imzalayarak Anayasa Mahkemesi'nde
iptal davası açabilir.
Bu nedenle, kanun hükmünde
kararnamelerin imzalanmayıp geri gönderme görev ve yetkisinin kullanılması,
Anayasa Mahkemesi'ne dava açma görev ve yetkisini düzenleyen kuralı anlamsız
kılmamaktadır.
6- Disiplin ve görevden uzaklaştırmaya
ilişkin düzenlemeleri içeren 604, 606 ve 607 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerin
Cumhurbaşkanı'nca imzalanmasına karşın, 605 sayılı Kanun Hükmünde Kararname
Tasarısının geri gönderilmesi bir çelişki olarak değerlendirilmiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin, Anayasa'nın
38. maddesiyle birlikte okunup değerlendirilen 1988/8 ve 1991/7 sayılı
kararlarında, disiplin suç ve cezalarını düzenleyen kurallarla, savunma
hakkı, disiplin cezalarına itiraz, disiplin cezalarının kesinleşmesi, ceza
ve disiplin kovuşturmalarının bir arada yürütülmesi, zamanaşımı gibi disiplin
cezalarıyla doğrudan ilgili kuralların Anayasa'nın 91. maddesindeki yasak
alan kapsamına girdiği hükme bağlanmıştır.
604 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname'nin;
-5. maddesinde, Gülhane Askeri
Tıp Akademisi Komutanı'nın "Yüksek Disiplin Kurulu Başkanı" olduğu belirtilmiştir.
Bu madde ile Komutanın atanma yöntemi, sorumlulukları ve başkanlık edeceği
kurullar düzenlenmiştir.
-13. maddesinde, "Yardımcı
doçentliğe atamada aranacak şartlar" arasında, "disiplin mahkemeleri veya
birden fazla disiplin amirince toplam olarak 21 gün ve daha fazla hapis
veya oda hapsi cezası ile hükümlü olmamak veya cezalandırılmamak" koşulu
getirilmiştir. Bu bir disiplin cezası değil, bir göreve atamada aranacak
koşul ya da niteliktir.
-18. maddesinde, Gülhane
Askeri Tıp Akademisi'nde görevli öğretim elemanlarının, "disiplin nedeniyle,
Gülhane Askeri Tıp Akademisindeki başka bir göreve ya da Gülhane Askeri
Tıp Akademisi dışındaki karargah ve kurumlara" atanabileceği ya da buralarda
görevlendirilebileceği belirtilmiştir. Bu kuraldaki düzenleme, bir öğretim
elemanının disiplin gereği olarak bir başka yerde ya da görevde denenmesini
ya da çalıştırılmasını öngörmesi nedeniyle ceza niteliğinde değildir.
606 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname'nin 5. maddesinde, "bu Kanun ve 4389 sayılı Bankalar Kanunu hükümleri
gereğince, atanması için gerekli şartları kaybettiği tespit edilen veya
görevleriyle ilgili olarak işlediği suçlardan dolayı hakkında verilen mahkumiyet
kararı kesinleşen Genel Müdürün görevi sona erer" düzenlemesi bulunmaktadır.
Bu kural, atanma koşullarını ya da niteliğini yitiren ya da mahkumiyeti
kesinleşen Genel Müdür ile ilgili olarak yapılacak işlemi göstermektedir.
607 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname'nin;
-2. maddesiyle ikinci fıkrası
değiştirilen 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel Yasası'nın 33.
maddesinin birinci fıkrasında, muvazzaf subayların terfilerinin her yıl
30 Ağustos Zafer Bayramı günü yapılacağı belirtildikten sonra, ikinci fıkrasında,
"açığa alınmaları, tutuklanmaları nedeniyle terfi edemeyen ve rütbe kıdemliliği
onanmayanlardan, haklarında kovuşturmaya yer olmadığına, muhakemenin men'ine,
kamu davasının düşmesine yahut ortadan kaldırılmasına, beraatine, kısa
hapis cezasına veya verilen cezanın teciline karar verilenler hakkında,
emsalleri terfi etmiş veya rütbe kıdemliliği onanmış olmak şartıyla" birinci
fıkra hükmünün uygulanmayacağı belirtilerek, bu durumda olanların 30 Ağustos
gününü beklemeden terfilerinin yaptırılmasına olanak sağlanmaktadır.
-13. maddesinde, "Türk Silahlı
Kuvvetlerinden her ne şekilde olursa olsun mecburi hizmet yükümlülüğünü
tamamlamadan ayrılan veya ilişiği kesilen subay ve astsubaylar"ın, kendilerine
yapılan giderleri tazminat olarak geri ödeyeceklerine ilişkin düzenleme
bulunmaktadır.
Yukarıda yapılan açıklamalardan
anlaşılacağı üzere, 604, 606 ve 607 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamelerin
ilgili hükümlerinde disiplin suç ve cezaları düzenlenmediği gibi, bu hükümlerin
disiplin suç ve cezaları ile doğrudan ilgisi de bulunmamaktadır.
08 Ağustos 2000 günlü yazıda
yer verilen ve yukarıda açıklanan gerekçelerle Kanun Hükmünde Kararname
taslağı imzalanmadan ekte geri gönderilmiştir.
Bilgilerinizi rica ederim.
Ahmet Necdet SEZER
CUMHURBAŞKANI
EK : 605 sayılı Kanun Hükmünde
Kararname Taslağı
(21
AĞUSTOS 2000)
  |