Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
İlgili Sayfalar
HÜRRİYET (11.8.2000)
MİLLİYET (11.8.2000)
SABAH (11.8.2000)
CUMHURİYET (11.8.2000)
RADİKAL (11.8.2000)
AKŞAM (11.8.2000)
STAR (11.8.2000)
MİLLİ GAZETE (11.8.2000)
GAZETE MANŞETLERİ (11.8.2000)
BAKANLAR KURULU SONRASI AÇIKLAMA (10.8.2000)
CUMHURBAŞKANLIĞI AÇIKLAMASI (10.8.2000)

 
 

KHK krizi ve basın...

NAZLI ILICAK - YENİ ŞAFAK GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000

Adalet meleği iş başında 

Necdet Sezer'in yaptığı ne? Sadece, Anayasa'ya açıkça aykırı olan bir kanun hükmündeki kararnameyi imzalamayıp geri göndermek. Üstelik "memurların yargısız infazı", kararname yerine, kanunla düzenlenirse, buna da karşı çıkmayacağını peşinen beyan etti. Böyle bir yasa benimsenirse, Meclis'in iradesine saygı gösterecek ve veto yetkisini kullanmayacak.
Sezer, temel hakların kısıtlanmasına ilişkin bir düzenleme getirdiği için, Anayasa'nın 91'inci maddesine açıkça aykırı olan Kanun Hükmündeki Kararname'yi imzalamayı red etti. 

Üstelik bu KHK, Haziran ayında Meclis'ten geçirilen Yetki Yasası'na da dayanmıyordu.

Halbuki, Anayasa Mahkemesi'nin, KHK'lerin, Yetki Yasası'nın öngörmediği bir konuda düzenleme yapamayacağına dair çeşitli kararları mevcut.

Böyle bir durumda, üstelik Anayasa Mahkemesi'nin kararlarının altında imzası bulunan Necdet Sezer'in farklı davranması elbette düşünülemezdi.

Kartel'e talimat

Necdet Sezer'in bu kararı, Danıştay'ın kararlarıyla da çelişmiyor.

Bundan bir kaç gün evvel, "bir odak", (Başbakanlık Takip Kurulu veya MGK Genel Sekreterliği(?)) Kartel'in gazetelerine, tek tip bir haber yazdırmıştı. Bu habere göre hükûmetin en önemli kozu Danıştay'ın bir kararı idi. Danıştay, YÖK Disiplin Yönetmeliği'nde yer alan aynı mealdeki düzenlemeleri uygun bulmuştu. Bu yüzden, Necdet Sezer'in kararnameyi imzalaması gerektiğini savunuyordu Kartelci basın.

Danıştay'ın kararı

Oysa Danıştay, konuyu farklı bir açıdan inceliyor.

Danıştay 8'inci Dairesi'nin 2000/3872 sayılı kararına baktık. Özetle şu hususlara temas ediliyor:

"Anayasa'nın 130'uncu maddesinde, öğretim elemanlarının disiplin işlerinin yasayla düzenleneceği belirtilmiş, YÖK Yasası'nın 53/b maddesinde de, öğretim elemanlarının, memurların ve diğer personelin disiplin işlemlerinin, devlet memurlarına uygulanan usul ve esaslara göre, Yükseköğretim Kurulu'nca düzenleneceği kuralı yer almıştır. Yükseköğretim Kurulu'na tanınan bu düzenleme yapmak yetkisinin, 657 sayılı Devlet Memurları Yasası'nda yer alan disiplin hükümlerinin olduğu gibi Yönetmeliğe dercedilmesi olarak yorumlanmaması ve akademik hizmetin gerektirdiği disiplin ilke ve ölçütlerine uygun olması gerekeceğinde kuşku yoktur. ...Yönetmeliğin 11/b fıkrasının 1'inci bendinde yer alan ve Cumhuriyetin niteliklerinden herhangi birini değiştirmek veya ortadan kaldırmaya yönelik olarak eylem yapmayı ve ideolojik, siyasi, yıkıcı ve bölücü amaçlarla yapılan eylemler sonucu kurumların sükûn, huzur ve çalışma düzeninin bozulması halinde, kamu görevinden çıkarma cezası verilmesini öngören kural, 657 sayılı Yasa'nın 125/E-a maddesine koşut düzenleme içermekte olup, bu haliyle iptalini gerektirecek herhangi bir noksanlık yahut sakatlık taşımamaktadır. Kaldı ki, Cumhuriyetin niteliklerinden birinin ortadan kaldırılmasına teşebbüs edilmesi, devlet memurluğu sıfatından önce üniversite öğretim elemanı unvanı ile görev yapan bir kamu görevlisi için en ağır disiplin suçlarından biri olmalıdır."

Sezer ne diyor?

Görüldüğü gibi Danıştay, disiplin cezalarının kanunla verileceğini kabul ediyor ve YÖK Disiplin Yönetmeliği'nin, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'ndaki mevcut disiplin hükümlerine dayandığını belirtiyordu. YÖK Yönetmeliği'nin 11/b fıkrası, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nda yer alan hükümlerden yola çıkmış, sadece suçun tanımında bir değişiklik meydana getirmişti.

Cumhurbaşkanı Necdet Sezer de aynı şeyi söylüyor: "657 sayılı kanundaki disiplin hükümlerini uygulayınız. Eğer, suçun tanımında bir değişiklik istiyorsanız, Meclis'ten yasa çıkarınız."

Muhtevayı incelemeden, feryat etmek; zihinleri bulandırarak halkın gerçekleri görmesini engellemek...

Psikolojik savaşın vurucu güçleri gene iş başında.

Çölaşan hedef gösteriyor

Bunlardan biri Emin Çölaşan, geçen gün bedelli askerlik yapanları hedef gösterdi ve onlara "Asker kaçakları, askere gitmeye korkan yüreksizler, askerden yırtmaya çalışan üçkağıtçılar" diyerek hakaret etti. Sütununda Süleyman Demirel'in yeğeni Yahya Demirel'in ve benim oğlum Mehmet Ali Ilıcak'ın ismini verdi. Ertesi gün, Yahya Demirel bıçaklandı.

Bedelli askerlere bir tavsiyem var; her biri, uğradıkları hakaret karşılığında Çölaşan aleyhine tazminat davası açsın. Aydın Doğan yüz milyarlarca, hatta trilyonlarca lira, ödemeğe mahkûm olacaktır. Belki bu suretle, Hürriyet patronu, herkesin namusuyla, haysiyetiyle oynanmayacağını öğrenebilir. 

Aydın Doğan'ın tetikçiler istihdam etmesini anlıyorum da, devlet bunlara niçin koruma elemanı veriyor? Bu hususu aydınlatmak gerekir. Meselâ Çölaşan, yanında 5-10 korumayla geziyor. "Tüyü bitmemiş yetimin hakkı", bu gibilere tahsis ediliyor. 

Onlar hedef gösterecek, birileri vurulacak... Sonra onları korumak için, polis seferber olacak... Ne alâ memleket!

İçişleri Bakanı Tantan, özel koruma altındaki gazetecilerin isimlerini acaba açıklar mı?

Sezer yalnız değil

Necdet Sezer'e Babıâli'deki bütün demokrat ve haysiyetli kalemler sahip çıkıyor. Diğerleri tam bir döküntü. Mevcut olmayan bir irtica tehlikesini basamak yaparak, memur kıyımına zemin hazırlayacaklar.

Türkiye'de devleti koruma gerekçesiyle, memurun yargılanması bile çok zorlaştırılmıştır. Şimdi, iki müfettiş raporuyla işten atılabilmesi imkânı getirilmek isteniyor. Hem de Anayasa maddeleri ihlâl edilerek.

Bunda mantık var mı?

Hukuk devleti

Necdet Sezer, Cumhurbaşkanı seçilince, tebrike gittiğimde, Çankaya'da kuşatma altına alınacağını, buna direnmesi gerektiğini kendisine hatırlatmıştım. O sıralarda, malûm sütunlarda, "Sezer Çankaya'ya çıkınca, devleti yakından tanıyacak ve bugünkü gibi davranmayacak..." şeklinde yazılar yayınlanıyordu.

Ama beklenilen gibi olmadı. Sezer faşist devlet yerine, hukuk devletine sahip çıkmayı tercih etti.

Bir anı

Demokrat Parti kurulunca, İsmet Paşa, Celâl Bayar'a partinin Doğu ve Güneydoğu'da teşkilât kurup kurmayacağını sormuştu. Kurmasının ülke güvenliği açısından tehlike yaratacağını söylemişti. Ama hiç de İnönü'nün düşündüğü gibi olmadı. Hürriyetler, ülke bütünlüğünü takviye etti. 

Şeyh Sait'in torunu Melik Fırat Demokrat Parti milletvekiliydi. Onu, Kayseri Cezaevi'nde tanıdığımda, ülkesine, milletine bağlı bir genç adamdı. Aradan geçen yıllarda, acaba hangi yanlış politikaların sonucunda, Fırat devletine küstü?

Elbette iç düşman olarak mütalâa edilir ve her askeri darbede işkenceye, sürgüne muhatap bırakılırsa, düzene karşı kırılır, incinir, tepkili davranır insan.

Adalet meleği

Sezer, adaletin birlik ve beraberliğin harcını teşkil ettiğini düşünenlerden. Nitekim, bütün baskılara göğüs gererek Hadep'in seçimlere girmesini de, engellememişti. 

Birilerinin gözünde bugün olduğu gibi o tarihte de hainleri sevindirmişti.(1) Ama, baskının ve adaletsizliğin ters teptiğini bilen sağduyulu kitleler, o zaman da, Sezer'i alkışlamıştı.

Sezer'in işi zor. Fakat direnmeli... Adaletin terazisi bu defa güçlüden değil, haklıdan yana. Çünkü Sezer, kendisini yoldan çıkarmaya çalışan şeytanlara değil, adalet meleğine kulak veriyor. Ecevit direniyor; buna rağmen Sezer pes etmeyeceğe benziyor.

(1)-Gözcü'nün manşeti: "Sezer hainleri sevindirdi" (9 Ağustos 2000)
 


FEHMİ KORU - YENİ ŞAFAK GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000

Aykırılığı sırıtan hükümet 

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in 'hukuka aykırı' bularak geri gönderdiği Kanun Hükmünde Kararname'de (KHK) hükümetin ısrarı, giderek, "Türkiye usulü demokrasi" üzerine uygulamalı bir derse dönüşüyor. Sorun, ilk bakışta, hukukî bir tartışmadan çıkmış gibi görünse bile, bugün, Türkiye'yi 'halka ve hukuka rağmen' yönetmeye alışmış bir siyaset kadrosunun, Cumhurbaşkanını dize getirme operasyonu biçimini almış bulunuyor.
Türkiye'deki anayasal düzen kuvvetler ayrılığı ilkesi üzerine oturuyor. Hükümetin KHK ile yapmak istediği düzenleme, anayasaya göre (m. 91), yasama organı olan Meclis'in yetki alanına giriyor. Hükümet, anayasanın bu açık ilkesine ve hukukçu cumhurbaşkanı tarafından uyarılmasına rağmen yanlışında ısrar ederek, aslında, varlığından hep kuşku duyulan 'yazılı olmayan kurallar' arkasına sığınıyor...

'Yazılı olmayan kurallar'ın varlığı daha önce hiç bu kadar belirgin olmamıştı.

Bir kaç dar zaman aralığı dışında fazlaca aksamadan işleyen sistem, 'kuvvetler ayrılığı' ilkesinin kötüye kullanılması üzerine oturuyor. Meclis, görünürde, sistemin kalbi; ancak diğer kuvvetler, bazen işbirliği halinde, yasama alanını daraltabiliyorlar. Sözgelimi Anayasa Mahkemesi, kabul edilebilir sınırları zorlamayı da göze alarak, kendisi 'yasa koyucu' gibi davranabiliyor. Hükümetler ise, anayasada belli konularda tanınan istisnaî bir yetki olan KHK'yi anayasal çerçevesi dışına taşırarak Meclis'i 'by-pass' etme kolaycılığına sapabiliyorlar. "Egemenlik kayıtsız şartsız Meclis'indir" sloganı lâfta kalıyor.

İşe bakın: KHK, Meclis'e ait yasama hakkını daraltan bir uygulama; hükümet, "Cumhurbaşkanı, tıpkı kanunlar gibi, KHK'leri de sadece bir kez geri gönderebilir" savunması arkasına sığınarak, istisnaî yetkiyi, Meclis'in yasama faaliyetiyle eş tuttuğu işgüzarlığını dünyaya ilân ediyor... 

Bir nokta da önemli. Hükümetin başı Bülent Ecevit ile yardımcısı ANAP lideri Mesut Yılmaz, kolay zamanlarda 'demokrasi' sözcüğünü dillerinden düşürmeyen politikacılar; şimdi, her ikisi de, kuzu postunu üzerlerinden atıp 'gerçek' kimlikleriyle kamuoyunun karşısına çıkmak zorunda kaldılar. Hükümetin '2 numaralı' ortağı MHP ise, kendisine oy veren çevreleri hayretten hayrete düşüren bir duruş sergiliyor. Üç partili hükümet, 'tek parti dönemi' CHP'si uygulamalarına rahmet okutacak bir kural dışılığı ülke gündemine dayadı.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin kötüye kullanılması alışkanlığının devamında kilit, şimdi bütün açıklığıyla ortaya çıktığı üzere, cumhurbaşkanlığı makamı... Darbe ürünleri ile kendi küçük çıkarlarına râm olarak sırtını millete dönmekten çekinmeyenler, görevlerini, bir tür 'otomatik onay makamı' biçiminde yorumlayabildiler. Memurlarla ilgili KHK, Ahmet Sezer'in 'hukukun üstünlüğü' ile 'rejim hassasiyeti' arasında tâbi tutulduğu bir sınavdı; sistemin kendisinden beklediği, anayasaya ve hukukun temel ilkelerine kulak asmayarak önüne konulan 'hukuk-dışı' metne imzasını koymasıydı. Ecevit ve ortakları, olayı bunalım boyutuna taşımayı da göze alarak, Ahmet Sezer'e "Bugüne kadar paşa paşa sürdüregeldiğimiz, bazen demokrat görünsek bile hemen her zaman önünde gerdan kırdığımız sisteme sen de boyun eğ" mesajını iletmekte tereddüt etmediler.

Cumhurbaşkanı Sezer, belli ki, bu mesaja değil, geçmişte açıkladığı fikirlerine ve Meclis'te yaptığı yemine sâdık kalmaya kararlı. Kendisini ortak adayları gösterip seçen siyasi partileri de, davranışıyla, bugüne kadar varlığını sürdüren 'yazılı olmayan kurallar' sisteminden uzaklaşıp 'hukukun üstünlüğü' ilkesine teslim olmaya dâvet ediyor. Başbakana yerini bildiren Cumhurbaşkanı, öyle anlaşılıyor ki, ilkelerini çiğnemektense koltuğunu boşaltmayı bile düşünebilir.

O halde hükmümüzü verelim: Aslında, Türkiye'nin 10 Aralık 1999 tarihinde yapılan Helsinki Zirvesi ile içine girdiği yeni süreçte, aykırılığı sırıtan, Ecevit-Bahçeli-Yılmaz ortaklığıdır... 


AHMET TAŞGETİREN - YENİ ŞAFAK GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000

Nasıl ikna ediliyorlar? 

Bu KHK işinde bir gariplik var, değil mi?
Cumhurbaşkanı Sezer, "Bu düzenlemeyi kararname olarak değil, kanun olarak getirin" diyor. Hükümet ise kararnamede ısrar ediyor. 

Neden?

Çünkü, kanun tasarısı olarak Meclis'ten geçirebilme noktasında şüphesi var. 

Zaten daha önceki girişimleri de sonuçsuz kalmış. 

Bu arada alelacele, el çabukluğu ile devreye sokmak için Cumhurbaşkanı'nı da sıkboğaz edip kararname oyununa başvuruyor. 

Bunun anlamı gayet açık: Hükümet, muhalefetin engellemesinden çekindiği için değil -çünkü onu istediği zaman kolay aşıyor- bizzat parlamentodaki kendi tabanına güvenmiyor. 

Hükümetin parlamentodaki tabanında da özellikle MHP ve ANAP gruplarının muhalefeti var. 

Buna karşılık, MHP ve ANAP'ın liderleri, liderler zirvesinde, kendi gruplarının onayına sahip olmayan, aksine kararlı bir biçimde direndiği bir düzenlemeye onay veriyorlar. 

Demek ki, parlamento çalışırken gruplarına dayatamadıkları bir düzenlemeyi onlardan kaçırarak uygulamaya sokmak istiyorlar. Yani bir "Gruptan kararname kaçırma" operası oynanıyor... 

Bu muhakemenin sarsıcı olduğu doğrudur, ama yaşananlara bakınca başka bir sonuç çıkarmak mümkün müdür? 

Ben, Devlet Bahçeli ile Mesut Yılmaz'ın KHK konusundaki muhakeme tarzlarını gerçekten merak ediyorum. Gruplarının bilmediği neyi biliyorlar veya devlet-ülke güvenliğinde gruplarından artı neleri var ki, gruptan kaçırma niteliği açık bir uygulamanın içine giriyorlar? 

MHP camiasının bir 12 Eylül öncesi-sonrası deneyimi var. Onları, ondan hiç ibret almamışlar gibi görüyorum yaşananlara bakınca... Bugün, sanki bir başka rol içinde, 12 Eylül öncesini yaşıyor gibiler heyecanla... 12 Eylül öncesinde onları kimler yönlendirmişti, araştırılmaya değer. Bugün kendilerine yüklenen misyon nedir, bunun da araştırılmasında yarar var... 

Mesut Yılmaz, daha traji-komik bir görüntü sergiliyor. Çünkü insan kendi çizgisiyle ancak bu kadar dalga geçebilir. 

Geçen birkaç ay içinde neler söylemişsiniz, Meclis'te, Grup'ta... Hiç mi izi kalmadı o konuşmaların Allah aşkına? Kim yazdı onları, sizin okumaktan başka bir rolünüz olmadı mı?

""Biz yüzyıllar boyu varlığımızı devlet eksenli bir temele dayandırmışızdır. Her şeye devlet açısından bakmışızdır. Bu yaklaşım devletin neticede millet için var olduğu gerçeğini gözden kaçırmamıza neden olmuştur. Devlet kutsanırken millet ihmal edilmiştir." sözünü siz söylemişsiniz. Şu KHK'yı imzalarken milletin tedirginliğini hiç mi düşünmediniz? 

"Gün geçtikçe devletin güç, görev ve hayat alanı ferdin alanı aleyhine sürekli genişlemektedir. Böyle giderse yarın, öbür gün soluduğumuz havanın da devletin tapusuna geçmesi ve vatandaşa fiziki manada nefes alma imkanı dahi kalmama tehlikesi vardır" demişsiniz... Şu son kararnamenin "havaya devlet ambargosu" koymak anlamına geldiği hiç mi aklınıza gelmedi? 

Antik mitolojideki, öldürdüğü kurbanlarının kolunu, ayağını kesip uygun ölçüye getiren "Prokrustes" modeli siyasete sizin taşıdığınız bir imajdı. Devletin bu modele benzediğinden yakınmıştınız. Şimdi o modeli inşa emekçiliğine soyunduğunuz gibi bir endişe taşımıyor musunuz? 

28 Şubat sürecinde "milyonlarca vatandaşımızdan bir teki bile rahatsız edilmişse bu mücadelenin yöntemini yeniden gözden geçirme gereği"ni söyleyen yoksa siz değil, dublörünüz müydü? 

"Milletin devletle muhatap olduğu her yerden, milletin feryadı yükseliyor. Millet kurtuluşunu aramaktadır" diyen bir insanın bugün bir kıyım kararnamesinin arkasında yer alması ne kadar gariptir? 

20 Haziran'daki grup konuşmanızda, adeta bugünkü Mesut Yılmaz'ın açmazlarını işaret ediyorsunuz. "Millet olarak hâlâ düşünceye özgürlük sloganları atıyoruz. Ama, devlet olarak hâlâ bir kısım insanımızı tehlike olarak görmeye devam ediyoruz. Onların özgürlükleri dahil, sahip oldukları her şeylerini ellerinden almanın hesabını yapıyoruz. O insanların haklarını üstelik milli bir görev yapma duygusuyla gasp ediyoruz." 

Gaspediyoruz! Üstelik milli bir görev yapma duygusuyla! Meselâ memuriyet haklarını! Değil mi?

İnsan kendisini, kendi çizdiği böylesine karanlık bir rolün içinde bulması anlaşılır gibi değildir. 

Sivil siyaseti boğan 28 Şubat'ın bitme sürecinde, onu yeniden üreten, çoğaltan bir sivil siyasetçi! Bu çok garip durmuyor mu? 

İnsan, kendi üzerinden, böylesine hukuk dışı bir işlemin yürütülmesine hangi mantıkla izin verir? 

KHK operasyonundan en büyük yarayı MHP ve ANAP liderlerinin alacağı muhakkak gibidir. MHP ve ANAP grupları, şu anda, liderlerine en azından "nasıl ikna edildikleri?"ni sorma hakkına sahiptirler. 
 
 


(11 AĞUSTOS 2000) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş