|
KHK
krizi ve basın...
MİLLİ GAZETE -
YORUM - 11 AĞUSTOS 2000
Gördünüz mü
sevgiyi nasıl yıkıyorlar?
Dün
öğlenden sonraki sıcak gelişmeler olmasaydı Türkiye Barolar Birliği’nin
açıklamaları gazetemizin manşeti olacaktı. Türkiye’nin yaklaşık bir haftadır
tartıştığı “Cumhurbaşkanı haklıdır-haksızdır” tartışmalarına TBB son derece
ciddi ve makul bir açıklama getiriyor. Günlerdir toplumu sun’i gündemin
peşine takıp gerçek dünyadan ayırmaya çalışan fesat odakları nedense işin
bu boyutunu hiç görmüyorlar.
Barolar
Birliği, Sezer’in KHK’yı imzalamamasını “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
gerçek bir hukuk devleti olduğunu hatırlatmak istedi” sözleriyle değerlendiriyor.
Sayın
Sezer kararnameyi niçin imzalamadığını basın müdürlüğü aracılığıyla kamuoyuna
zaten açıklamıştı. Tetikçi medyada gerçek yerini bulmayan bu uzun açıklamada
Cumhurbaşkanlığı makamının “Laik ve demokratik devlet yapımızı koruyup
kollamakta son derece titiz olduğu” vurgulanıyordu. Tetikçi medya öteden
beri devletin bu özelliğine kendilerinden başka sahip çıkanın olmadığına
inanırdı. Öyle ise bu açıklamaya hakettiği yeri niçin vermedi?
Bu
sorunun cevabı çok basit. Çünkü açıklamada bu ifadeler kadar önem arzeden
bir başka ifade daha vardı. Sayın Sezer diyorduki, “Hukuk da devletimizin
temel özelliklerindendir.” Kendisinin “Hukuk Devleti” için de yemin ettiğini
hatırlatan Sezer, bu özelliğin de diğerleri gibi mutlaka korunması gerektiğinin
altını çiziyordu. Zorbalığı meslek edinen, gücü hak sebebi belleyen bir
avuç rantiyeci grup elbette “Hukuk Devleti” olmamızı arzu etmeyecektir.
Onları esas hoplatan saik Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Hukuk Devleti”ne yaptığı
vurgudur.
Sezer
Köşk’e aday gösterildiğinde ortak kanaat ne idi? Tetikçi medya ve onların
ağababası olan bir avuç rantiyeci bile itiraf ediyordu ki “Bu Cumhuriyet
dönemimizin en büyük mutabakatıdır. TBMM’deki bütün partilerin ortak adayı
olan bir ismin Cumhurbaşkanı seçilmesi çok önemli ve iyi bir gelişmedir.”
Sayın
Sezer’in Köşk’e çıkmasından sonraki gelişmeleri hatırlayın... “Kırmızı
ışıkta duran Cumhurbaşkanı - Pazardan alışveriş yapan Cumhurbaşkanı - Kızının
evini temizleyen First Lady - Ayrıcalık istemeyen Cumhurbaşkanı...” Velhasıl
O’nun bizden, içimizden biri olduğunu vurgulayan bir yığın söz... Ne de
güzel
olmuştu! Bütün bu tavırlar milletle devletin arasına öbek öbek sevgi çiçekleri
ekilmeye başlandığını gösteriyordu. Ama şimdi durum farklılaştı. Cumhurbaşkanı
“Hukuk Devleti” der demez tavırlar değişti. Hukuka aykırı bir icraatın
içerisinde olmayacağını bildirdiği günden beri o artık Cumhurbaşkanı değil.
Baksanıza tetikçi medya devletin başının sahip olduğu sıfatı bir günde
unutuverdi. Artık O’nu köşelerinde “Ahmet Bey” veya “Hakim Ahmet” gibi
ifadelerle anmaya başladılar.
Gündem
niçin sun’i?
Şunun
için: Cumhurbaşkanı laiklik konusunda da demokrasi konusunda da ödün vermeyeceğinin
altını çiziyor. Hukuk devleti olma özelliğinin de bunlar kadar önemli olduğunu
vurguluyor.
Oysa
farfaracı grup hiç sıkılıp arlanmadan Sezer’i “irticaya prim vermekle”
itham ediyor. Onların dışında Ecevit bile “Biz devletin içine kümelenen
irticacıların giderek yoğunluk kazandığını kendisine ilettik” demekten
geri durmuyor. Sormazlar mı, önemli bir siyasi olarak 28 Şubat’a niçin
göz yumdunuz, hatta niçin destek oldunuz? 28 Şubat’ın hakimiyetinden beri
devlet yönetimi sizden sorulmuyor mu? Son üç yıldır alınan her kararın
altında sizin imzanız yok mu? Siz kalkıp böyle bir itirafta bulunuyorsunuz
da baskıcılar niçin hâlâ sizinle değil de başkalarıyla uğraşıyor?
Randevu
saptırması
Cumhurbaşkanı’nın
Başbakan’ın görüşme talebini reddetmesi (!) de başlı başına bir skandaldır
ve sun’i gündemcilerin ne kadar çirkin niyet içerisinde olduklarını elevermesi
bakımından ayrıca önem taşımaktadır.
Nedir
hadise?
Cumhurbaşkanı’nın
Başbakan’la haftalık olağan görüşmesi var. Sayın Sezer görüşme tarihinde
İstanbul’da olacak. Ortaklar toplanmadan, “Madem kararnameyi imzalamadı
aynen masasına gönderelim” kararına varmadan önce Sayın Cumhurbaşkanı başbakanlığa
bildiriyor: “Olağan görüşmemizin olacağı tarihte Ankara dışında olacağım.
Eğer görüşmemiz gereken konular varsa toplantımızı bir gün önceye alalım.”
İşte
“Cumhurbaşkanı benimle bu hafta da bir dahaki hafta da görüşmeye gerek
duymuyor” açıklamalarının perde gerisi! Bu çok büyük bir haksızlık, çok
büyük bir sıkandaldır.
Sayın
Ecevit’in gerçek niyetinin ne olduğunu bilemiyoruz. Ama O’nun Cumhurbaşkanına
“Hiç kimse anayasal yetkilerinin dışına çıkamaz” derken de başka şeyler
düşündüğünü sanıyoruz. Çünkü daha Köşk’teki makamına oturmadan “Cumhurbaşkanlarına
verilen yetkiler fazla, bunun statüsü yeniden ele alınmalı” diyen bir şahsiyetin
anayasal sınırlar dışında bir yetki kullanmaya herhalde ihtiyacı olmaz.
Kendi
emellerine ulaşmak için hukkuksuzluğu ilke edinenlerin daha neler yapabileceğini
hep birlikte izleyeceğiz.
Dün
hukuku savunan bir şahsiyetin başa gelmesini iyiye yorup, devlet millet
arasındaki yıkık sevgiyi onarmaya çalışanlar bugün gerçekten “Hukuk Devleti”ne
gidecek yolun açıldığını görünce paniklemeye başladılar.
Baksanıza,
Başbakan’ın hazımsız tavrını nasıl yorumluyorlar: Onlara göre hükümetin
KHK’yı tekrar gönderme kararının adı MUHTIRA! Muhtırayı kim kime veriyor?
Başbakan, Cumhurbaşkanına veriyor. Karanlık beyinlerinde işte her şey böyle
tepe taklak!
Bir
kez hırs aklın önüne geçmeye, geçince felaket peşinden geliyor!
SÜLEYMAN
ARİF EMRE - MİLLİ GAZETE - 11 AĞUSTOS 2000
Sezer
ileri Ecevit geri viteste
Şanzımanı
arızalı arabalar vardır. İleri vitese takarsınız rampanın en tehlikeli
yerinde kendiliğinden vitesten atar, geri vitesine düşer. Bu koalisyonun
şanzımanı da bozuk. Sayın Sezer ümit ve neş’e dolu olarak devletin direksiyonuna
geçti. Prensip sahibi olarak ülkenin demokratikleşmesi için ciddi hamleler
yapmak niyetindeydi. Kısa zamanda milletin de güvenini ve beğenisini kazanmıştı.
İleri vitesine taktı, gaza bastı. Lakin arabanın huyunu bilmiyordu, araba
geri vitesine düştü.
Kanun
kuvvetinde kararname çekişmesi böyle başladı. Ecevit ve arkadaşları ille
de geri vitesine takacağız diyor. Sayın Sezer onların maksadını sezdiği
için ileri viteste ısrar ediyor.
Meseleye
bir anayasa prosedürü ihtilafı olarak bakmamalıyız. Bu mücadele “Türkiye
demokratikleşecek mi yoksa demokratikleşmeyip uluslararası konjonktürde
şimdiye kadar olduğu gibi geriye mi gidecek?” meselesidir. Bu yönüyle çok
önemlidir. Tarihi bir dönüm noktasında 21. yüzyıla yaraşan yeni ve ileri
bir rotaya mı gireceğiz, yoksa 70 senedir olduğu gibi, idarei maslahatçı,
göstermelik, yüzeysel ayak oyunlarıyla kendimizi avutacak mıyız? Shakespeare’in
dediği gibi “Olmak mı, olmamak mı?” işte bütün mesele...
Gözüken
odur ki Ecevit-Bahçeli-Yılmaz üçlüsünün kafa yapısı böyle teklemeye devam
ettiği sürece demokratikleşmemiz mümkün olmayacak, vuslat yine bir başka
bahara kalacaktır.
Oysa
ki Sayın Sezer’in devlet başkanlığına gelişi ülke için tarihi bir fırsat
idi. Böyleydi ama bu statik, tutucu ve sık sık tutukluk yapan ve oportünist
zihniyet mensuplarıyla bu işi yürütmek çok zor.
Bir
kere samimi olarak demokratikleşmenin lüzumuna inanmıyorlar.
İkincisi
millete güvenmiyorlar, milete beynelmilel standarlara uygun temel hak ve
hürriyetler verildiği taktirde milletin % 80’inin bu hakları kötüye kullanacağından
korkuyorlar.
Milletin
ve memurların çoğunluğunu potansiyel suçlu gözünde gördükleri için vaktiyle
faşist ülkelerde uygulanan “Söyletmen Vurun” sloganına uygun yasalar çıkartmak
istiyorlar.
Millete
tepeden bakıyorlar. Millete ancak biz şekil veririz, bu da tek tip insan
yetiştirmekle olur diyen toplum mühendislerinin izinde gitmek istiyorlar.
27
Mayıslar, 12 Martlar, 12 Eylüller medeni cesaretlerini törpülemiş marazi
bir ürkeklik ve endişe içerisine düşmüş hepten inisiyatiflerini kaybetmiş
gözüküyorlar.
Bu
ürkekliğin verdiği alerjik ruh hali onlara 28 Şubatı olduğundan da başka
ve daha vahim imiş gibi gösteriyor.
Böyle
olmasaydı mesela Sayın Mesut Yılmaz birkaç ay önceleri kendisini Fransız
ihtilalindeki hüriyet mücahidi DANTON gibi parlak nutuklar atarak alkış
topladığı halde şimdi tam manasıyla bir “U” dönüşü yaparak totaliter rejimlere
has nitelikler taşıyan ve memurların kıyımını öngören kanun kuvvetindeki
kararnameyi savunur muydu?
Neymiş?
Bağımsız Kürdistan diye bağıranlar varmış. Eğer varsa özürleri kabahatlerinden
büyüktür. Niçin hükümet olarak böylelerini şimdiye kadar ait olduğu mahkemeye
vererek görevlerini yapmadılar?
Yapmak
istemiyorlar çünkü onlar anayasaya aykırı olarak yargısız, delilsiz, savunmasız
infazlar, kıyımlar gerçekleştirmek peşindeler. Bu davranışlar hem demokratik
sisteme ve hem de devletin mahkemelerine güvenmediklerini gösteriyor.
Hep
baskı, hep millet demoklesin kılıcı altında olsun, 2 junralcinin 2 dudağı
arasından çıkan ihbar kesin mahkeme hükmü yerine geçsin istiyorlar. Olağanüstü
hali veya sıkıyönetimi istisnai hal olmaktan çıkartıp, tabii hukuk yerine
koymayı düşünüyorlar.
Ama
öyle bir gün gelecek ki kendilerinin potansiyel suçlu gözünde gördükleri
bu milletin % 80’i aşan kâhir ekseriyeti ilk seçimde onları sandığa hapsedecek,
demokratik yollarla ve usullerle cezalarını verecektir.
RESUL
TOSUN - MİLLİ GAZETE - 11 AĞUSTOS 2000
Başbakanlık
devlete meydan okuma yeri midir?
Hatırlarsınız
sayın Ecevit yasalara aykırı olamamasına ve iç tüzüğe uygun bulunmasına
rağmen başörtülü bir milletvekili için kürsüye çıkıp “burası devlete meydan
okuma yeri değildir” diye haykırmıştı. O gün milletvekili yemini etmeden
o kürsüde konuşma hakkı olmadığı halde konuşarak iç tüzüğü ihlal eden kendisiydi
ama bir şov yapması gerekiyordu.
Sayın
Ecevit “Cumhurbaşkanı KHK’yı imzalamak zorunda” derken de, tıpkı başörtülü
milletvekiline haddini bildirme şovundaki hırsı ve asabiyetine bürünmüştü,
o hali gözlerinden okunuyordu. Ama birileri kalkıp da Başbakanlık devlete
ve millete meydan okuma yeri midir demedi? Tersine eski Anayasa Mahkemesi
Başkanı kalkıp Cumhurbaşkanı’nın haddini aştığı açıklaması yaptı.
Cumhurbaşkanlığı’nın
kanunların ve tabii ki kanundan daha zayıf güçte olan kararnamelerin ve
diğerlerinin anayasaya uygunluğunu gözetme yetkisinin varlığını görmezden
gelerek, kulağına kim fısıldadıysa,”Cumhurbaşkanının kanunları veto yetkisi
vardır ama kanun hükmünde kararnameleri veto yetkisi yoktur” ucube yorumunu
getirdi. Bu yorum hükümetin ne kadar tutarsız davrandığının da ayrı bir
kanıtıydı. Çünkü kanunu veto etme yetkisine sahip olan birinin kanundan
daha zayıf konumdaki benzerini veto etme yetkisinin kendiliğinden mevcuttur.
Bunun ayrıca ne anayasada ne yasada yazılmasına gerek yoktur.Sayın başbakanın
bu itirazı, teftişe gelen generali çavuşun izni olmadan içeri alamayacağını
söyleyen nöbetçi eri hatırlatıyor. Çünkü kanun veto ediliyorsa kanuna benzeyen
haydi haydi edilir demektir. Bu neye benzer biliyor musunuz? Senin on milyon
lira üzerinde tasarruf yetkin var dendiğinde sen 10 milyona kadar meblağlar
üzerinde tasarruf edersin. Sen 5 milyon üzerinde tasarruf ettiğinde biri
kalkıp da hayır senin 10 milyon tasarrufun var 5 milyon tasarrufun yok
diyebilir mi?
Dün
seçtirmek için çırpındığı sayın Cumhurbaşkanına bugün meydan okuma gayreti
içinde olan sayın Ecevit kendisi gibi düşünmeyenleri bölücü, mürteci ve
devlete zararlı görme hastalığından kurtulması lazımdır. Neredeyse Cumhurbaşkanını
da irticacı ve bölücü ilan edecek.
Öyle
ki Cumhurbaşkanının istifaya zorlanmasından bile bahsedilmektedir. Evvelki
gün dedim ya 28 şubat bir zihniyettir, devam ediyor, işte size en güzel
örneği.
Sayın
Cumhurbaşkanı 28 Şubat anlayışına Çankaya’da şimdilik izin vermiyor. Hukuk
da bunu gerektiriyor.
Ama
sayın Cumhurbaşkanı yalnız görünüyor. Destek verilmesi gerekir. Özellikle
de medya ve sivil toplum örgütlerinin.
Hukuktan
yana tavır koyacak medyaya olan ihtiyacı bizim kesesi kabarıklar hala anlayabilmiş
değiller!
(11
AĞUSTOS 2000)
  |