Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
İlgili Sayfalar
HÜRRİYET (11.8.2000)
MİLLİYET (11.8.2000)
SABAH (11.8.2000)
RADİKAL (11.8.2000)
AKŞAM (11.8.2000)
STAR (11.8.2000)
MİLLİ GAZETE (11.8.2000)
YENİ ŞAFAK (11.8.2000)
BAŞBAKAN ECEVİT'İN AÇIKLAMASI (12.8.2000)
RADİKAL GAZETESİ'NİN 12 AĞUSTOS 2000 TARİHLİ HABERİ
BAKANLAR KURULU SONRASI AÇIKLAMA (10.8.2000)
CUMHURBAŞKANLIĞI AÇIKLAMASI (10.8.2000)

KHK krizi ve yorumlar...

CÜNEYT ARCAYÜREK - CUMHURİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000

Ecevit'in Gerçek Dışıları 

Cumhurbaşkanı Sezer 'in KHK'yi geri göndermesinden sonra yasalarla ilgili süreyi ve yasalara uygulanan işlemi başlattığını öne sürerek bu kez kararnamenin aynen imzalaması zorunluluğuna işaret eden Başbakan Ecevit , Bakanlar Kurulu'na aldırdığı kararla ne yapmayı ve nasıl bir süreç başlatmayı istiyor acaba?

Geçmişte tanıdığımız hırçın ve uzlaşmaz Ecevit geri mi dönüyor? Yoksa Ecevit, başka hesapları gündeme getirmek, gerçekleştirmek için KHK'yi bir araç gibi kullanmayı mı yeğliyor?

Elbette bütün bunlar belli değil. Ancak ufak bir araştırmayla, Başbakan'ın Bakanlar Kurulu salonundaki açıklamalarında özellikle önemsenmesi gereken bir konuda doğruları söylemediğini saptamak olanaklı.

Ecevit'in konuşmasında kamuoyuna pompaladığı ve saptırdığı gerçek nedir? Başbakan, KHK hakkındaki hükümet kararını açıkladıktan sonra, bir soru üzerine, ''Cumhurbaşkanı'nın dün kendisiyle konuşmaya gerek görmediğini'' söyledi.

Hatta dün olduğu gibi gelecek haftaki görüşmeyi de ''iptal ettiğini'' özenle ifade etti.

Ecevit bu konuyu öylesine açıkladı ki, dün KHK için sanki konuşma isteminde bulunmasına karşın Cumhurbaşkanı, ''Görüşmeye gerek yok'' diye istemi geri çevirmişti.

Oysa gerçek şu: Cumhurbaşkanı Sezer, geçen çarşamba günü saat 17.00'den sonra özel kalemi aracılığıyla Başbakanlık Özel Kalem Müdürü'ne ''Cumhurbaşkanı'nın perşembe günü İstanbul'a gideceğini, konuşulması gereken konu veya konular varsa perşembe günü yapılacak görüşmeyi bir gün önceye alabileceklerini'' bildirdi. Böylece Cumhurbaşkanı her hafta perşembe günü Başbakan'la yapılan haftalık mutat görüşmeyi bir gün önceye almayı Başbakan'a iletti.

Üstelik Çankaya, gelecek haftaki mutat görüşmeye ''gerek görmediği'' gibi bir bildirimde de bulunmadı.

Ecevit'in Bakanlar Kurulu kararını açıkladığı sırada Çankaya'nın görüşme talebini reddettiğini içeren doğru olmayan bir açıklama yaparak yeni bir olay yaratmasındaki nedenler bilinmiyor.

Ecevit'in görüşme istemlerinin geri çevrildiğini açık seçik ortaya koymasından ve bu konunun iletişim organlarında geniş yer almasından hemen sonra Çankaya, kuşkusuz haklı olarak çarşamba günü Başbakanlığa yapılan bildirimi dün bir kez daha Başbakanlığa anımsatmak zorunda kaldı.

Buna karşın Başbakan, kimi TV'lere verdiği özel demeçlerde görüşme isteklerinin iptal edildiğini içeren bilgide nedense direndi.

Ecevit'in böyle davranması bilgi noksanlığı veya yanlışlığından mı ileri geliyor, yoksa bir rahatsızlığın sonucu mu bu türlü ciddi bir yanlışlığa sapıyor, böyle davranıyor, şu anda bu olasılıklara yanıt bulunamıyor.

Ne olacak? 

Şimdi Ecevit'in son açıklamasıyla ortaya çıkan manzaraya göz atarak kimi olasılıklara değinelim.

Her şeyden önce Başbakan; son açıklamasıyla KHK içeriğinde bir yasa tasarısını TBMM'ye gönderme gücünde olmadığını doğruladı.

Acz gösterdiği, TBMM'de çözemediği bir konuyu Çankaya'da sonuçlandırmayı ön plana alıyor. Fakat, Çankaya ile arasındaki anayasal görüş ayrılıklarından kaynaklanan gerginliği tırmandırırken Sezer'in anayasada yer alan yasalarla ilgili 15 günlük süreyi KHK için de başlattığını öne sürüyor. Sonuçta, Çankaya'ya ikinci çıkışında KHK'yi Cumhurbaşkanı'nın artık imzalamak zorunda olduğunu kesin bir dille ilan ediyor.

Ne ki, kimi gerçekleri yine görmemezlikten geliyor.

Cumhurbaşkanı KHK'yi geri göndermedi. Başbakanlığa gönderdiği yazıda ''KHK'yi imzalamayacağını'' bildirdi. Bu, bir.

İki: Cumhurbaşkanı'nın imzası olmayan bir kararnamenin ''tekemmül etmiş olmayacağının altını özenle'' çizdi.

Üç: KHK'den söz ederken ''kararname'' değil, ''taslak'' deyimini kullandı.

Kuşkusuz bu saptamaların bir dördüncü noktası var, o da hükümet kararı karşısında Cumhurbaşkanı Sezer'in ne yapacağını içeren soru.

Cumhurbaşkanı'nın KHK'yi imzalama olanağı görülmüyor. Hatta Çankaya'nın, kararnameyi ikinci kez sahibine geri gönderirken yazacağı bir yazıda, ''bundan sonra da imzalama beklentisine kapılınmamasını'' ifade etmesi bile ciddi bir olasılık.

Derin devlet çevrelerinde şöyle bir gezintide; Cumhurbaşkanı'nın tepe noktalarında görev yapan asker-sivil otoritelere günler boyu anayasaya aykırılığına inandığı kararnameyi imzalamayacağını açık bir dille söylediği saptanabilir.

O kadar ki bu denli açık konuşmaya tanık olanlar; KHK'nin onayını isteyen başta Genelkurmay Başkanı, MHP lideri Bahçeli ve Cumhurbaşkanı görüşünü bir kez daha ortaya koyunca oradan uzaklaşan Ecevit... Cumhurbaşkanı'nın KHK'yi imzalamayacağını görüyor, biliyor ve buna karşın bilinmeyen nedenlerle ''KHK'nin arkasında durma kararı alarak yeni bir olay'' yaratıyor.

Cumhurbaşkanı dün öğleden sonra ''bir'' otomobile bindi. Eşiyle birlikte birkaç günlüğüne İstanbul'a gitti. Orada pazartesiye kadar kalacak ve sonra, Başbakan'ın da bildiği program gereği 17 Ağustos yıldönümünde deprem bölgesine gidecek.

Eee sonra? Sonrasını Ecevit düşünecek.


HİKMET BİLA - CUMHURİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000

Sezer'in Seçimi 

Cumhurbaşkanı Sezer , günlerce düşündü taşındı ve memur kararnamesini hükümete iade etti. Ve arkasından koro halinde zafer çığlıkları yükseldi:

''Yaşasın Sezer.''

''Yaşasın hukuk.''

''İşte hukukun üstünlüğü.''

''İşte hukukçu Cumhurbaşkanı.''

''Sezer'den hukuk dersi.''

Övgü nidalarını daha da arttırmak olası. Toplu alkışa katılmak kolaydır. Zor olan sorgulamak...

Sayın Cumhurbaşkanı ısrarla diyor ki, ''Ben bu kararname ile hükümetin yapmak istediğine karşı değilim. Sadece yapmak istediğini yasa ile değil kararname ile yapmasına karşıyım.''

Yanıt geliyor.

''Olsun, sen büyük hukukçusun.''

''Ama aynı hükümler karşıma yasa olarak gelirse imzalarım.''

''Olsun, sen gene de hukukçusun.''

Merak etmez misiniz: Geri çevrilen kararnamenin içeriği, aynı şekilde Meclis'te yasa olarak kabul edilse, Köşk'e çıksa ve Sezer tarafından imzalanıp Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girse, acaba neler olur? Bugün Sayın Sezer'i ''hukuk savaşçısı'' olarak göklere çıkaranlar o gün ne derler? Yine ''Sezer, hukuk dersi verdi'' diye alkışlarlar mı?

Ya da Cumhurbaşkanı şöyle bir gerekçe mi yazmalıydı: ''Ben bu kararnamenin özüne de şekline de karşıyım. Anayasaya aykırı olması bir yana, kişi hak ve özgürlüklerini sınırladığı için önüme kararname olarak da gelse, yasa olarak da gelse imzalamam arkadaş...''

O zaman daha çok ''hukukçu'' mu olurdu dersiniz?

Bir soru daha: Bazı yazarlarımız, kararnamenin geri çevrilmesini desteklerken Cumhurbaşkanı'nın ''noter'' olmadığını, ''hukukçu'' olduğunu vurguladılar. Bir kararnameyi imzalamak kadar geri çevirmek de ''noter'' çağrışımı yaptıramaz mı? Çankaya'dan Başbakanlık'a gönderilen iade yazısının gerekçesine dikkat edilirse, orada titiz bir yargı adamının yaklaşımı görülür. Şu maddenin şu fıkrasının şu bendinin şu satırına göre hüküm vermek, gerçekten kılı kırk yaran bir yargıcın ifadelerini yansıtıyor. Pekiyi, Cumhurbaşkanlığı yargı makamı mıdır?

Gerekçenin ikinci sayfasındaki bir ifadeyi hatırlayalım:

''Cumhurbaşkanı, anayasanın 103. maddesindeki ant içme metninde belirtildiği gibi, her şeyden önce devletin varlığını, yurdun ve ulusun bölünmez bütünlüğünü, laik cumhuriyet ilkesini gözetmekle yükümlüdür. Ancak, yine aynı metinde yer aldığı gibi, cumhurbaşkanı, aynı zamanda anayasaya ve hukukun üstünlüğüne bağlı kalacağı konusunda da ant içmiştir. Ayrıca, anayasanın 104. maddesinde, Cumhurbaşkanı'nın belirtilen görevleri yaparken ve yetkileri kullanırken anayasının ilgili maddelerine uyması gerektiği açıkça vurgulanmıştır.''

Bu metindeki ''her şeyden önce'' ifadesi dikkatinizi çekti mi? Ne diyor Cumhurbaşkanı. ''Her şeyden önce devletin varlığını, yurdun ve ulusun bölünmez bütünlüğünü, laik cumhuriyet ilkesini gözetmek...'' 

Cumhurbaşkanı'nın sıralamasında hukuk vurgusu daha sonra geliyor.

Bu sıralamaya göre Sayın Sezer şöyle bir yazı yazabilir miydi: ''Her şeyden önce devletin varlığını, yurdun ve ulusun bölünmez bütünlüğünü, laik cumhuriyet ilkesini gözeten bir cumhurbaşkanı olarak bu kararnameyi imzalıyorum. Ama anayasaya uygunluğun ya da aykırılığın belirlendiği yer olan Anayasa Mahkemesi'ne de başvuruyorum.'' Hani mesela...

O zaman Sayın Cumhurbaşkanı'nın, cumhuriyetin temel ilkelerini koruma konusundaki duyarlılığını vurgulamak için o gerekçede o kadar dil dökmesine gerek kalır mıydı?

Hukukun egemen kılınmasına kim karşı çıkabilir?

Hukukun üstünlüğüne diyecek yok.

Ama Türkiye'de hukuk çok.

Mafya hukuku mu istersiniz? Çete hukuku mu istersiniz? Kayırma, kadrolaşma hukuku mu istersiniz? ''Anayasayı bir kez delmekle bir şey olmaz'' diyen Özal hukuku mu istersiniz?

Ya, ''kadın dövülebilir'' diyen ''Diyanet Vakfı Hukuku'' na ne dersiniz? 


HİKMET ÇETİNKAYA - CUMHURİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000

Şimdi Ne Olacak? 

Konu günlerdir tartışılıyor; anayasa profesörleri 'kanun hükmünde kararname' nin hukuki yapısı üzerinde duruyor; başta Başbakan Bülent Ecevit olmak üzere hükümet üyeleri diretiyor:

''Cumhurbaşkanı KHK'yi imzalamak zorundadır...'' 

Oysa, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer KHK'yi geri çevirdi...

Bundan sonra ne oldu?

Dün Bakanlar Kurulu toplandı ve 3.5 saat sonra Başbakan Ecevit açıklama yaptı:

''KHK'yi değiştirmeden geri gönderiyoruz. Anayasa gereği cumhurbaşkanı KHK'yi imzalamak zorundadır...'' 

Başbakan Ecevit, basın toplantısında oldukça gergindi...

Çankaya Köşkü'nde bir hukuk insanı oturduğundan , bu kişinin daha önce Anayasa Mahkemesi Başkanlığı yaptığından Ecevit yoksa habersiz miydi?

Böyle bir şey elbet olmaz!..

Ama dün Ecevit'i izlerken gördüm ki bir hukuk insanı olan Cumhurbaşkanı Sezer'e, Başbakan sanki hukuk dersi verir gibiydi!..

Elbet hükümet demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerini koruyup kollamak için önlemler alacak, Prof. Dr. Mümtaz Soysal 'ın da belirttiği gibi laikliği koruyacaktır...

Buna kim karşı çıkabilir?

Çıksa çıksa din bezirgânları , tarikat şeyhleri karşı çıkar!..

Ama hem cumhuriyetin temel ilkeleri, hem laiklik, hem demokrasi, hem kişi hak ve özgürlükleri KHK'lerle değil, yasalarla korunup kollanır...

İşte Cumhurbaşkanı Sezer, bu gerçeği vurguluyor, bu yetkiyi de Başbakan Ecevit'in söylediklerinin tersine Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'ndan alıyor...

Ne diyor Prof. Dr. Bülent Tanör :

''Cumhurbaşkanının hükümetten gelen işleri geri gönderebilmesi için anayasa hükmü şart değil. Çünkü yürütmenin iki başından biri olarak bunları geri gönderme yetkisi vardır. Anayasanın 104. maddesi cumhurbaşkanına 'devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmesi' ni emrediyor. Bundan sonra hükümet, cumhurbaşkanının çok kuvvetli hukuki gerekçeleri karşısında kararnameden vazgeçip kanun çıkarma yoluna ağırlık vermelidir.'' 

***

Düzenlemeler KHK'lerle değil yasalarla yapılır!..

İrticayı ve bölücülüğü KHK'lerle nasıl önleyeceksiniz?

Tarikat şeyhlerine, şıhlarına her türlü ödünü verenler, tarikat okullarını öve öve göklere çıkaranlar nedense laik demokratik cumhuriyeti korumak için KHK'lere sığınıyorlar...

Neden yasa çıkmaz, çıkarılamaz?..

Başbakan Ecevit bunu biliyor...

Meclis'te Fazilet Partisi mi evet diyecek böyle bir yasaya yoksa hükümet ortakları ANAP ve MHP mi?..

Hiç birisi!..

Topu 28 Şubat sürecine atıp ''Canım askerler böyle istiyor'' demek kolaycılık değil midir?

Bugün şeriatçı ve tarikatçı örgütlenme Milli Eğitim Bakanlığı 'na bağlı devlet okullarında hâlâ ivme kazanıyor; Türk-İslam sentezini savunan müdürler baştacı ediliyor; gerici-faşist yapılanma sürüyor...

Peki Milli Eğitim Bakanlığı kimin elinde?

Demokratik Sol Parti'nin!..

Kültür Bakanı, Yekta Kara 'yı görevinden almasını biliyor, İstanbul Kültür Sanat Vakfı Başkanı Şakir Eczacıbaşı 'yla uğraşıyor ama kendi kadrolarındaki 'dinci-gerici' yapılanmayı, Fethullahçı kadroları görmezden geliyor...

28 Şubat süreci Türkiye'de dinci-gerici kadroların eylemlerini durdurdu ama onları devlet erki içinden arındırmaya yetmedi...

Neden?

Çünkü siyasi erk, 28 Şubatı içine sindiremedi!..

Şimdi hem ANAP hem de MHP , KHK'lere dört elle sarılıyor; siyasal çıkar hesaplarını bu yolla elde etmeyi düşünüyor...

Açıkça belirtelim:

KHK kolaycılık...

TBMM'den yasa çıkaramazlar!..

***

Milli Eğitim Bakanlığı Teftiş Kurulu'nun siyasi ve ideolojik yapısını anlatmaya gerek var mı?

Fethullahçı kadrolar orada; şeyhlerin, şıhların müritleri görevlerinin başında...

Kimi kime şikâyet edeceksin?

KHK burada kurtarıcı mı?

İnanmıyoruz!..

Tahkim Yasası'nı bir çırpıda çıkaran TBMM; laik demokratik cumhuriyeti yıkmak isteyen memurları cezalandırmak için yasa çıkarmaktan aciz midir?

28 Şubat süreci Türkiye'de sürdüğüne göre Meclis neden bir yasa çıkaramıyor?

Siyasi erk, sıkıştığında işin içinden ''28 Şubat'' deyip çıkıyor; sonra da KHK 'yi savunuyor...

Haydi çıkarın şu yasayı...

Vatan, millet nutukları atacağınıza önce yasaları çıkarın!..


ORHAN BİRGİT - CUMHURİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000

Çankaya ile İpler Kopuyor mu?

Bakanlar Kurulu'nun dünkü uzun toplantısında alınan karar, görünüşte, memurlarla ilgili kanun hükmündeki kararnamenin tek harfine dokunulmadan yeniden Cumhurbaşkanlığı'na gönderilmesi olarak özetlenebilir.

Dünkü gazetelere sızan ve liderler zirvesinde öyle bir eğilime ulaşıldığını belirten haberlerden sonra, Başbakan'ın açıkladığı bu kararın fazla şaşırtıcı olmadığı da söylenebilir. Ecevit 'in açıklamasında Bakanlar Kurulu'nun KHK için verdiği direnme kararının dayandırıldığı gerekçe ilginçtir.

Hükümet, öyle bir kararnameyi ülkenin karşısında bulunduğunu söylediği ''rejimle ilgili bölücü ve yıkıcı eylemlerin yarattığı tehlike'' ye dayandırarak hazırladığını bir kez daha dünkü toplantıda vurguluyor; öte yandan cumhurbaşkanlarının KHK'leri bir yasa gibi algılamaması gerektiğinin altını çizerek Çankaya'ya ikinci kez gönderilecek olan KHK'nin bu kez niçin onaylanması geretiğini de ilginç bir tespite dayandırıyor.

Başbakan'ın ağzından dün kamuoyuna yansıtılan o saptama, tartışmalara neden olan kanun hükmündeki kararnamenin, onay için beklediği Cumhurbaşkanlığı'nda, TBMM'den çıkan bir yasanın bekletiliş prosedürüne tabi tutulmuş olmasıdır. Yani Sezer, bu KHK'yi, kendisine parlamentoda kabul edilip imzalaması için gönderilmiş olan yasalar için yapabileceği azami inceleme süresine uyarak on beş gün beklettikten sonra geri çevirmiştir.

Başbakan, Cumhurbaşkanı'na anayasanın 104. maddesinde tanınmış görev ve yetkilerin ''Yasama ile ilgili olanlar'' bölümüne gönderme yapıyor ve ''kanunları tekrar görüşmek üzere Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne göndermek'' yetkisinin sahibine, ''Bu KHK sizin tarafınızdan bir kanun olarak değerlendiriliyorsa Bakanlar Kurulu olarak tekrar görüştük ve tek kelime değiştilmesini gerekli görmeden onayınıza sunduk. Onay, anayasal bir zorunluluktur'' demek istiyor.

Bu isteğin hemen ardından cumhurbaşkanlarının, ikinci kez değiştirilmeden kendisine gönderilen bir yasayı onaylama zorunluluğu ile karşı karşıya olduğunu da söylüyor. Ecevit'in dünkü Bakanlar Kurulu toplantısı ile ilgili açıklamasında resmen yer alan karar, hükümetin KHK'de direndiğidir.

Böylece, son KHK'nin Cumhurbaşkanı'na onay için gönderildiği günlerde kimi bakanların öyle bir kararnameden haberli olmadıkları, kimilerin kendilerinin yerine başka arkadaşlarının imzasının bulunabileceği türünden haberlerin de ya gerçek dışı olduğu ileri sürülüyor.

Ya da sahiplerine yalatılmış oluyor.

Ama bütün bu olanları geride bırakacak asıl perde gerisi olay, Başbakan'ın açıklamalarından hemen sonra bir gazetecinin, televizyonların yönelttiği ''Cumhurbaşkanı ile bir kez daha görüşecek misiniz'' sorusu ile gün ışığına çıkıyor!

Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'la haftalık olağan toplantılarını, en azından iki hafta için askıya aldığı anlaşılıyor.

Seçilmesinden 87 gün sonra Sayın Sezer, Sayın Ecevit'e ve dahası Başbakan'ın şahsında hükümete darılmış mı? Ya da cumhurbaşkanları ile başbakanların birbirlerine darılma gibi bir hakları var mıdır? Varsa bu dargınlık, kapıların kapatılmasına kadar uzatılabiliyor mu?

Gerçi Cumhurbaşkanı, Başbakan'la geleneksel görüşmesini ertelerken Genelkurmay Başkanı'nın bir perşembe gününde Türkiye dışında olacağı gerekçesi ileri sürülmüş, öteki perşembe günü de deprem bölgesine gideceği söylenmiştir.

Bu erteleme gerekçeleri nakledilirken hukuka bağlılığı titizlik ölçülerinde saptanan yeni Cumhurbaşkanı'nın, başbakanlar ya da Genelkurmay başkanları ülke dışında bulunurlarsa o makamların yok sayılamayacağının, çünkü kendisine aynı yetkilerle vekâlet eden birisinin bulunacağının devletin süreklilik ilkesinin gereği olduğunu nedense anımsamadığı anlaşılıyor.

Şimdilik on beş gün süre ile Cumhurbaşkanı'nın görüşme odasının kapısının kendisine kapatıldığını nakleden Başbakan da haftanın günlerinin perşembeden ibaret olmadığını hatırlatmakla yetiniyor.

Bugünlerde, şu ünlü ''Şimdi ne olacak?'' sözünü bir kez daha sorup kendi olası yanıtlarımızı özetleyelim:

Sayın Cumhurbaşkanı, krizi daha fazla uzatmamak için, KHK'yi imzalayarak aynı gün anayasa mahkemesinde iptal davası açacaktır.

Ya da, politik bir geçmişi olmadığı için bu tartışmalardan yıpranarak görevinden ayrıldığını söyleyecektir.

Umalım ve dileyelim ki, uykularının kaçtığını sayın eşinin naklettiği Ahmet Necdet Sezer, birinci yolu seçsin.
 


(11 AĞUSTOS 2000) 
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş