|
KHK
krizi ve yorumlar...
CÜNEYT ARCAYÜREK
- CUMHURİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Ecevit'in Gerçek Dışıları
Cumhurbaşkanı Sezer 'in KHK'yi
geri göndermesinden sonra yasalarla ilgili süreyi ve yasalara uygulanan
işlemi başlattığını öne sürerek bu kez kararnamenin aynen imzalaması zorunluluğuna
işaret eden Başbakan Ecevit , Bakanlar Kurulu'na aldırdığı kararla ne yapmayı
ve nasıl bir süreç başlatmayı istiyor acaba?
Geçmişte tanıdığımız hırçın
ve uzlaşmaz Ecevit geri mi dönüyor? Yoksa Ecevit, başka hesapları gündeme
getirmek, gerçekleştirmek için KHK'yi bir araç gibi kullanmayı mı yeğliyor?
Elbette bütün bunlar belli
değil. Ancak ufak bir araştırmayla, Başbakan'ın Bakanlar Kurulu salonundaki
açıklamalarında özellikle önemsenmesi gereken bir konuda doğruları söylemediğini
saptamak olanaklı.
Ecevit'in konuşmasında kamuoyuna
pompaladığı ve saptırdığı gerçek nedir? Başbakan, KHK hakkındaki hükümet
kararını açıkladıktan sonra, bir soru üzerine, ''Cumhurbaşkanı'nın dün
kendisiyle konuşmaya gerek görmediğini'' söyledi.
Hatta dün olduğu gibi gelecek
haftaki görüşmeyi de ''iptal ettiğini'' özenle ifade etti.
Ecevit bu konuyu öylesine
açıkladı ki, dün KHK için sanki konuşma isteminde bulunmasına karşın Cumhurbaşkanı,
''Görüşmeye gerek yok'' diye istemi geri çevirmişti.
Oysa gerçek şu: Cumhurbaşkanı
Sezer, geçen çarşamba günü saat 17.00'den sonra özel kalemi aracılığıyla
Başbakanlık Özel Kalem Müdürü'ne ''Cumhurbaşkanı'nın perşembe günü İstanbul'a
gideceğini, konuşulması gereken konu veya konular varsa perşembe günü yapılacak
görüşmeyi bir gün önceye alabileceklerini'' bildirdi. Böylece Cumhurbaşkanı
her hafta perşembe günü Başbakan'la yapılan haftalık mutat görüşmeyi bir
gün önceye almayı Başbakan'a iletti.
Üstelik Çankaya, gelecek
haftaki mutat görüşmeye ''gerek görmediği'' gibi bir bildirimde de bulunmadı.
Ecevit'in Bakanlar Kurulu
kararını açıkladığı sırada Çankaya'nın görüşme talebini reddettiğini içeren
doğru olmayan bir açıklama yaparak yeni bir olay yaratmasındaki nedenler
bilinmiyor.
Ecevit'in görüşme istemlerinin
geri çevrildiğini açık seçik ortaya koymasından ve bu konunun iletişim
organlarında geniş yer almasından hemen sonra Çankaya, kuşkusuz haklı olarak
çarşamba günü Başbakanlığa yapılan bildirimi dün bir kez daha Başbakanlığa
anımsatmak zorunda kaldı.
Buna karşın Başbakan, kimi
TV'lere verdiği özel demeçlerde görüşme isteklerinin iptal edildiğini içeren
bilgide nedense direndi.
Ecevit'in böyle davranması
bilgi noksanlığı veya yanlışlığından mı ileri geliyor, yoksa bir rahatsızlığın
sonucu mu bu türlü ciddi bir yanlışlığa sapıyor, böyle davranıyor, şu anda
bu olasılıklara yanıt bulunamıyor.
Ne olacak?
Şimdi Ecevit'in son açıklamasıyla
ortaya çıkan manzaraya göz atarak kimi olasılıklara değinelim.
Her şeyden önce Başbakan;
son açıklamasıyla KHK içeriğinde bir yasa tasarısını TBMM'ye gönderme gücünde
olmadığını doğruladı.
Acz gösterdiği, TBMM'de çözemediği
bir konuyu Çankaya'da sonuçlandırmayı ön plana alıyor. Fakat, Çankaya ile
arasındaki anayasal görüş ayrılıklarından kaynaklanan gerginliği tırmandırırken
Sezer'in anayasada yer alan yasalarla ilgili 15 günlük süreyi KHK için
de başlattığını öne sürüyor. Sonuçta, Çankaya'ya ikinci çıkışında KHK'yi
Cumhurbaşkanı'nın artık imzalamak zorunda olduğunu kesin bir dille ilan
ediyor.
Ne ki, kimi gerçekleri yine
görmemezlikten geliyor.
Cumhurbaşkanı KHK'yi geri
göndermedi. Başbakanlığa gönderdiği yazıda ''KHK'yi imzalamayacağını''
bildirdi. Bu, bir.
İki: Cumhurbaşkanı'nın imzası
olmayan bir kararnamenin ''tekemmül etmiş olmayacağının altını özenle''
çizdi.
Üç: KHK'den söz ederken ''kararname''
değil, ''taslak'' deyimini kullandı.
Kuşkusuz bu saptamaların
bir dördüncü noktası var, o da hükümet kararı karşısında Cumhurbaşkanı
Sezer'in ne yapacağını içeren soru.
Cumhurbaşkanı'nın KHK'yi
imzalama olanağı görülmüyor. Hatta Çankaya'nın, kararnameyi ikinci kez
sahibine geri gönderirken yazacağı bir yazıda, ''bundan sonra da imzalama
beklentisine kapılınmamasını'' ifade etmesi bile ciddi bir olasılık.
Derin devlet çevrelerinde
şöyle bir gezintide; Cumhurbaşkanı'nın tepe noktalarında görev yapan asker-sivil
otoritelere günler boyu anayasaya aykırılığına inandığı kararnameyi imzalamayacağını
açık bir dille söylediği saptanabilir.
O kadar ki bu denli açık
konuşmaya tanık olanlar; KHK'nin onayını isteyen başta Genelkurmay Başkanı,
MHP lideri Bahçeli ve Cumhurbaşkanı görüşünü bir kez daha ortaya koyunca
oradan uzaklaşan Ecevit... Cumhurbaşkanı'nın KHK'yi imzalamayacağını görüyor,
biliyor ve buna karşın bilinmeyen nedenlerle ''KHK'nin arkasında durma
kararı alarak yeni bir olay'' yaratıyor.
Cumhurbaşkanı dün öğleden
sonra ''bir'' otomobile bindi. Eşiyle birlikte birkaç günlüğüne İstanbul'a
gitti. Orada pazartesiye kadar kalacak ve sonra, Başbakan'ın da bildiği
program gereği 17 Ağustos yıldönümünde deprem bölgesine gidecek.
Eee sonra? Sonrasını Ecevit
düşünecek.
HİKMET
BİLA - CUMHURİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Sezer'in Seçimi
Cumhurbaşkanı Sezer , günlerce
düşündü taşındı ve memur kararnamesini hükümete iade etti. Ve arkasından
koro halinde zafer çığlıkları yükseldi:
''Yaşasın Sezer.''
''Yaşasın hukuk.''
''İşte hukukun üstünlüğü.''
''İşte hukukçu Cumhurbaşkanı.''
''Sezer'den hukuk dersi.''
Övgü nidalarını daha da arttırmak
olası. Toplu alkışa katılmak kolaydır. Zor olan sorgulamak...
Sayın Cumhurbaşkanı ısrarla
diyor ki, ''Ben bu kararname ile hükümetin yapmak istediğine karşı değilim.
Sadece yapmak istediğini yasa ile değil kararname ile yapmasına karşıyım.''
Yanıt geliyor.
''Olsun, sen büyük hukukçusun.''
''Ama aynı hükümler karşıma
yasa olarak gelirse imzalarım.''
''Olsun, sen gene de hukukçusun.''
Merak etmez misiniz: Geri
çevrilen kararnamenin içeriği, aynı şekilde Meclis'te yasa olarak kabul
edilse, Köşk'e çıksa ve Sezer tarafından imzalanıp Resmi Gazete'de yayımlanarak
yürürlüğe girse, acaba neler olur? Bugün Sayın Sezer'i ''hukuk savaşçısı''
olarak göklere çıkaranlar o gün ne derler? Yine ''Sezer, hukuk dersi verdi''
diye alkışlarlar mı?
Ya da Cumhurbaşkanı şöyle
bir gerekçe mi yazmalıydı: ''Ben bu kararnamenin özüne de şekline de karşıyım.
Anayasaya aykırı olması bir yana, kişi hak ve özgürlüklerini sınırladığı
için önüme kararname olarak da gelse, yasa olarak da gelse imzalamam arkadaş...''
O zaman daha çok ''hukukçu''
mu olurdu dersiniz?
Bir soru daha: Bazı yazarlarımız,
kararnamenin geri çevrilmesini desteklerken Cumhurbaşkanı'nın ''noter''
olmadığını, ''hukukçu'' olduğunu vurguladılar. Bir kararnameyi imzalamak
kadar geri çevirmek de ''noter'' çağrışımı yaptıramaz mı? Çankaya'dan Başbakanlık'a
gönderilen iade yazısının gerekçesine dikkat edilirse, orada titiz bir
yargı adamının yaklaşımı görülür. Şu maddenin şu fıkrasının şu bendinin
şu satırına göre hüküm vermek, gerçekten kılı kırk yaran bir yargıcın ifadelerini
yansıtıyor. Pekiyi, Cumhurbaşkanlığı yargı makamı mıdır?
Gerekçenin ikinci sayfasındaki
bir ifadeyi hatırlayalım:
''Cumhurbaşkanı, anayasanın
103. maddesindeki ant içme metninde belirtildiği gibi, her şeyden önce
devletin varlığını, yurdun ve ulusun bölünmez bütünlüğünü, laik cumhuriyet
ilkesini gözetmekle yükümlüdür. Ancak, yine aynı metinde yer aldığı gibi,
cumhurbaşkanı, aynı zamanda anayasaya ve hukukun üstünlüğüne bağlı kalacağı
konusunda da ant içmiştir. Ayrıca, anayasanın 104. maddesinde, Cumhurbaşkanı'nın
belirtilen görevleri yaparken ve yetkileri kullanırken anayasının ilgili
maddelerine uyması gerektiği açıkça vurgulanmıştır.''
Bu metindeki ''her şeyden
önce'' ifadesi dikkatinizi çekti mi? Ne diyor Cumhurbaşkanı. ''Her şeyden
önce devletin varlığını, yurdun ve ulusun bölünmez bütünlüğünü, laik cumhuriyet
ilkesini gözetmek...''
Cumhurbaşkanı'nın sıralamasında
hukuk vurgusu daha sonra geliyor.
Bu sıralamaya göre Sayın
Sezer şöyle bir yazı yazabilir miydi: ''Her şeyden önce devletin varlığını,
yurdun ve ulusun bölünmez bütünlüğünü, laik cumhuriyet ilkesini gözeten
bir cumhurbaşkanı olarak bu kararnameyi imzalıyorum. Ama anayasaya uygunluğun
ya da aykırılığın belirlendiği yer olan Anayasa Mahkemesi'ne de başvuruyorum.''
Hani mesela...
O zaman Sayın Cumhurbaşkanı'nın,
cumhuriyetin temel ilkelerini koruma konusundaki duyarlılığını vurgulamak
için o gerekçede o kadar dil dökmesine gerek kalır mıydı?
Hukukun egemen kılınmasına
kim karşı çıkabilir?
Hukukun üstünlüğüne diyecek
yok.
Ama Türkiye'de hukuk çok.
Mafya hukuku mu istersiniz?
Çete hukuku mu istersiniz? Kayırma, kadrolaşma hukuku mu istersiniz? ''Anayasayı
bir kez delmekle bir şey olmaz'' diyen Özal hukuku mu istersiniz?
Ya, ''kadın dövülebilir''
diyen ''Diyanet Vakfı Hukuku'' na ne dersiniz?
HİKMET
ÇETİNKAYA - CUMHURİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Şimdi Ne Olacak?
Konu günlerdir tartışılıyor;
anayasa profesörleri 'kanun hükmünde kararname' nin hukuki yapısı üzerinde
duruyor; başta Başbakan Bülent Ecevit olmak üzere hükümet üyeleri diretiyor:
''Cumhurbaşkanı KHK'yi imzalamak
zorundadır...''
Oysa, Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer KHK'yi geri çevirdi...
Bundan sonra ne oldu?
Dün Bakanlar Kurulu toplandı
ve 3.5 saat sonra Başbakan Ecevit açıklama yaptı:
''KHK'yi değiştirmeden geri
gönderiyoruz. Anayasa gereği cumhurbaşkanı KHK'yi imzalamak zorundadır...''
Başbakan Ecevit, basın toplantısında
oldukça gergindi...
Çankaya Köşkü'nde bir hukuk
insanı oturduğundan , bu kişinin daha önce Anayasa Mahkemesi Başkanlığı
yaptığından Ecevit yoksa habersiz miydi?
Böyle bir şey elbet olmaz!..
Ama dün Ecevit'i izlerken
gördüm ki bir hukuk insanı olan Cumhurbaşkanı Sezer'e, Başbakan sanki hukuk
dersi verir gibiydi!..
Elbet hükümet demokratik
bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilkelerini koruyup
kollamak için önlemler alacak, Prof. Dr. Mümtaz Soysal 'ın da belirttiği
gibi laikliği koruyacaktır...
Buna kim karşı çıkabilir?
Çıksa çıksa din bezirgânları
, tarikat şeyhleri karşı çıkar!..
Ama hem cumhuriyetin temel
ilkeleri, hem laiklik, hem demokrasi, hem kişi hak ve özgürlükleri KHK'lerle
değil, yasalarla korunup kollanır...
İşte Cumhurbaşkanı Sezer,
bu gerçeği vurguluyor, bu yetkiyi de Başbakan Ecevit'in söylediklerinin
tersine Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'ndan alıyor...
Ne diyor Prof. Dr. Bülent
Tanör :
''Cumhurbaşkanının hükümetten
gelen işleri geri gönderebilmesi için anayasa hükmü şart değil. Çünkü yürütmenin
iki başından biri olarak bunları geri gönderme yetkisi vardır. Anayasanın
104. maddesi cumhurbaşkanına 'devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını
gözetmesi' ni emrediyor. Bundan sonra hükümet, cumhurbaşkanının çok kuvvetli
hukuki gerekçeleri karşısında kararnameden vazgeçip kanun çıkarma yoluna
ağırlık vermelidir.''
***
Düzenlemeler KHK'lerle değil
yasalarla yapılır!..
İrticayı ve bölücülüğü KHK'lerle
nasıl önleyeceksiniz?
Tarikat şeyhlerine, şıhlarına
her türlü ödünü verenler, tarikat okullarını öve öve göklere çıkaranlar
nedense laik demokratik cumhuriyeti korumak için KHK'lere sığınıyorlar...
Neden yasa çıkmaz, çıkarılamaz?..
Başbakan Ecevit bunu biliyor...
Meclis'te Fazilet Partisi
mi evet diyecek böyle bir yasaya yoksa hükümet ortakları ANAP ve MHP mi?..
Hiç birisi!..
Topu 28 Şubat sürecine atıp
''Canım askerler böyle istiyor'' demek kolaycılık değil midir?
Bugün şeriatçı ve tarikatçı
örgütlenme Milli Eğitim Bakanlığı 'na bağlı devlet okullarında hâlâ ivme
kazanıyor; Türk-İslam sentezini savunan müdürler baştacı ediliyor; gerici-faşist
yapılanma sürüyor...
Peki Milli Eğitim Bakanlığı
kimin elinde?
Demokratik Sol Parti'nin!..
Kültür Bakanı, Yekta Kara
'yı görevinden almasını biliyor, İstanbul Kültür Sanat Vakfı Başkanı Şakir
Eczacıbaşı 'yla uğraşıyor ama kendi kadrolarındaki 'dinci-gerici' yapılanmayı,
Fethullahçı kadroları görmezden geliyor...
28 Şubat süreci Türkiye'de
dinci-gerici kadroların eylemlerini durdurdu ama onları devlet erki içinden
arındırmaya yetmedi...
Neden?
Çünkü siyasi erk, 28 Şubatı
içine sindiremedi!..
Şimdi hem ANAP hem de MHP
, KHK'lere dört elle sarılıyor; siyasal çıkar hesaplarını bu yolla elde
etmeyi düşünüyor...
Açıkça belirtelim:
KHK kolaycılık...
TBMM'den yasa çıkaramazlar!..
***
Milli Eğitim Bakanlığı Teftiş
Kurulu'nun siyasi ve ideolojik yapısını anlatmaya gerek var mı?
Fethullahçı kadrolar orada;
şeyhlerin, şıhların müritleri görevlerinin başında...
Kimi kime şikâyet edeceksin?
KHK burada kurtarıcı mı?
İnanmıyoruz!..
Tahkim Yasası'nı bir çırpıda
çıkaran TBMM; laik demokratik cumhuriyeti yıkmak isteyen memurları cezalandırmak
için yasa çıkarmaktan aciz midir?
28 Şubat süreci Türkiye'de
sürdüğüne göre Meclis neden bir yasa çıkaramıyor?
Siyasi erk, sıkıştığında
işin içinden ''28 Şubat'' deyip çıkıyor; sonra da KHK 'yi savunuyor...
Haydi çıkarın şu yasayı...
Vatan, millet nutukları atacağınıza
önce yasaları çıkarın!..
ORHAN
BİRGİT - CUMHURİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Çankaya ile İpler Kopuyor mu?
Bakanlar Kurulu'nun dünkü uzun
toplantısında alınan karar, görünüşte, memurlarla ilgili kanun hükmündeki
kararnamenin tek harfine dokunulmadan yeniden Cumhurbaşkanlığı'na gönderilmesi
olarak özetlenebilir.
Dünkü gazetelere sızan ve
liderler zirvesinde öyle bir eğilime ulaşıldığını belirten haberlerden
sonra, Başbakan'ın açıkladığı bu kararın fazla şaşırtıcı olmadığı da söylenebilir.
Ecevit 'in açıklamasında Bakanlar Kurulu'nun KHK için verdiği direnme kararının
dayandırıldığı gerekçe ilginçtir.
Hükümet, öyle bir kararnameyi
ülkenin karşısında bulunduğunu söylediği ''rejimle ilgili bölücü ve yıkıcı
eylemlerin yarattığı tehlike'' ye dayandırarak hazırladığını bir kez daha
dünkü toplantıda vurguluyor; öte yandan cumhurbaşkanlarının KHK'leri bir
yasa gibi algılamaması gerektiğinin altını çizerek Çankaya'ya ikinci kez
gönderilecek olan KHK'nin bu kez niçin onaylanması geretiğini de ilginç
bir tespite dayandırıyor.
Başbakan'ın ağzından dün
kamuoyuna yansıtılan o saptama, tartışmalara neden olan kanun hükmündeki
kararnamenin, onay için beklediği Cumhurbaşkanlığı'nda, TBMM'den çıkan
bir yasanın bekletiliş prosedürüne tabi tutulmuş olmasıdır. Yani Sezer,
bu KHK'yi, kendisine parlamentoda kabul edilip imzalaması için gönderilmiş
olan yasalar için yapabileceği azami inceleme süresine uyarak on beş gün
beklettikten sonra geri çevirmiştir.
Başbakan, Cumhurbaşkanı'na
anayasanın 104. maddesinde tanınmış görev ve yetkilerin ''Yasama ile ilgili
olanlar'' bölümüne gönderme yapıyor ve ''kanunları tekrar görüşmek üzere
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne göndermek'' yetkisinin sahibine, ''Bu KHK
sizin tarafınızdan bir kanun olarak değerlendiriliyorsa Bakanlar Kurulu
olarak tekrar görüştük ve tek kelime değiştilmesini gerekli görmeden onayınıza
sunduk. Onay, anayasal bir zorunluluktur'' demek istiyor.
Bu isteğin hemen ardından
cumhurbaşkanlarının, ikinci kez değiştirilmeden kendisine gönderilen bir
yasayı onaylama zorunluluğu ile karşı karşıya olduğunu da söylüyor. Ecevit'in
dünkü Bakanlar Kurulu toplantısı ile ilgili açıklamasında resmen yer alan
karar, hükümetin KHK'de direndiğidir.
Böylece, son KHK'nin Cumhurbaşkanı'na
onay için gönderildiği günlerde kimi bakanların öyle bir kararnameden haberli
olmadıkları, kimilerin kendilerinin yerine başka arkadaşlarının imzasının
bulunabileceği türünden haberlerin de ya gerçek dışı olduğu ileri sürülüyor.
Ya da sahiplerine yalatılmış
oluyor.
Ama bütün bu olanları geride
bırakacak asıl perde gerisi olay, Başbakan'ın açıklamalarından hemen sonra
bir gazetecinin, televizyonların yönelttiği ''Cumhurbaşkanı ile bir kez
daha görüşecek misiniz'' sorusu ile gün ışığına çıkıyor!
Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'la
haftalık olağan toplantılarını, en azından iki hafta için askıya aldığı
anlaşılıyor.
Seçilmesinden 87 gün sonra
Sayın Sezer, Sayın Ecevit'e ve dahası Başbakan'ın şahsında hükümete darılmış
mı? Ya da cumhurbaşkanları ile başbakanların birbirlerine darılma gibi
bir hakları var mıdır? Varsa bu dargınlık, kapıların kapatılmasına kadar
uzatılabiliyor mu?
Gerçi Cumhurbaşkanı, Başbakan'la
geleneksel görüşmesini ertelerken Genelkurmay Başkanı'nın bir perşembe
gününde Türkiye dışında olacağı gerekçesi ileri sürülmüş, öteki perşembe
günü de deprem bölgesine gideceği söylenmiştir.
Bu erteleme gerekçeleri nakledilirken
hukuka bağlılığı titizlik ölçülerinde saptanan yeni Cumhurbaşkanı'nın,
başbakanlar ya da Genelkurmay başkanları ülke dışında bulunurlarsa o makamların
yok sayılamayacağının, çünkü kendisine aynı yetkilerle vekâlet eden birisinin
bulunacağının devletin süreklilik ilkesinin gereği olduğunu nedense anımsamadığı
anlaşılıyor.
Şimdilik on beş gün süre
ile Cumhurbaşkanı'nın görüşme odasının kapısının kendisine kapatıldığını
nakleden Başbakan da haftanın günlerinin perşembeden ibaret olmadığını
hatırlatmakla yetiniyor.
Bugünlerde, şu ünlü ''Şimdi
ne olacak?'' sözünü bir kez daha sorup kendi olası yanıtlarımızı özetleyelim:
Sayın Cumhurbaşkanı, krizi
daha fazla uzatmamak için, KHK'yi imzalayarak aynı gün anayasa mahkemesinde
iptal davası açacaktır.
Ya da, politik bir geçmişi
olmadığı için bu tartışmalardan yıpranarak görevinden ayrıldığını söyleyecektir.
Umalım ve dileyelim ki, uykularının
kaçtığını sayın eşinin naklettiği Ahmet Necdet Sezer, birinci yolu seçsin.
(11
AĞUSTOS 2000)
  |