|
KHK
krizi ve basın...
GÜNGÖR MENGİ -
SABAH GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Olmadı!
Eski Cumhurbaşkanı
Demirel KHK krizi için "Konuşurlar, hallederler. Devlet böyle işler" demişti.
Bizim
de dileğimiz oydu.
Ama öyle
olmadı. Cumhurbaşkanı Sezer, Başbakan ve Genelkurmay Başkanı ile ayrı ayrı
yapılması gereken haftalık olağan görüşmeleri "gerek yoktur" diye iptal
edip İstanbul'a gitti.
Ortada
mutlaka konuşulması ve halledilmesi gereken bir mesele varken bu tavır
ne anlama geliyor?
Irkçı
ve şeriatçı memurların işten atılmasını öngören KHK için "bugünden yarına
çözülmesi gereken bir sorun değil" denilebilirdi. Ama artık denemez. Çünkü
KHK'nin doğurduğu kriz, acil çözüm bekliyor.
Cumhurbaşkanı'na
"Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir" görevini yükleyen
Anayasa ortada dururken, hangi mantık ve psikoloji Ahmet Necdet Sezer'i
Başbakan'la iki hafta üst üste yapacağı haftalık olağan görüşmeleri iptal
kararına götürmüştür?
Bunu anlamak
gerçekten zor.
Evet,
koalisyon liderlerinin önceki gün yaptıkları zirveden sonra yayınladıkları
bildiride yer alan ifadeler, hükümetin Cumhurbaşkanı'nı ricata zorlamak
için kararlı olduğunu düşündürüyordu.
Ama devletin
zirvesi olan makamlar arasındaki diyalog köprülerini atmak, hangi duygu
ve düşünceyle olursa olsun kabul edilemez.
Şimdi
ne yapacak?
Sezer
bu yanlışı yapmış olmasaydı, KHK hakkındaki Bakanlar Kurulu kararını, kamuoyu
ile birlikte öğrenmek gibi bir garabetin mahkumu olmayacaktı.
Bakanlar
Kurulu'nun açıklaması "Anayasa'nın 6'ncı maddesine göre hiç kimse veya
organ, kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz" diyor.
Sezer'
i Anayasa'yı çiğnemekle suçluyor.
Çünkü
Anayasa Cumhurbaşkanı'na kanunları geri gönderme yetkisi tanıdığı halde
KHK'ler için aynı yetkiyi vermiyor.
Sezer
kararnameyi geri gönderdiğine göre demek ki KHK'yi yasalarla ilgili prosedüre
uygun bir işleme tabi tutmuştur. O zaman da hükümet, aynı kararnameyi hiç
değiştirmeden Cumhurbaşkanı'na tekrar gönderme yolunu seçmiştir.
Sezer
şimdi ne yapacak?
İkinci
vetoya Anayasa hak tanımıyor..
Sorun
tekniktir. Çünkü Sezer devletin, zararlı unsurlardan temizlenmesi ihtiyacını
reddetmedi, kabul etti. Öze değil araca itiraz etti.
Şimdi
önümüzde tırmanma istidadı gösteren bir kriz var.
Yanlıştan
dönün!
Bu krizin
sorumlusu, diyalog köprülerini atan Cumhurbaşkanı'dır.
Bu devlet,
geçmişte siyaseten kanlı bıçaklı olmuş siyasi rakiplerin Cumhurbaşkanlığı
ve Başbakanlık yaptıkları buhranlı dönemlerde bile işledi.
Evren
ile Özal, daha sonra Özal ile Demirel aralarındaki siyasi nedenlere dayalı
gerginliklere rağmen- haftalık olağan görüşmelerini hiç aksatmamışlardır.
Aynı şekilde Refahyol dönemindeki onca gerginlikte bile Cumhurbaşkanı ile
Başbakan arasındaki bu görüşme kesintisiz yapılmıştır.
Cumhurbaşkanlığı,
ne uğurda olursa olsun hiç bir kişisel iddiaya feda edilecek, pasif direnişe
alet edilecek bir kurum değildir.
Hiç bir
kişilik de bu makamın üstünde olamaz.
Sayın
Sezer.. Siz devletin başısınız. Devletin ve milletin birliğini temsil ediyorsunuz.
Öbür cumhurbaşkanlarından farklı olarak toplumun hukuk devletine terfi
özlemlerinin odağı olmuşsunuz.
Meclis
iradesine dayanan bir başbakanı ve onun şahsında siyasi iktidarı boykot
etmek anlamına gelecek, kaos doğuracak bir eylemi hangi hukuk ve hangi
demokrasi ölçülerine dayanarak göze aldınız?
Devlete
ve size bağlanan umutlara zarar vermeyin.
Bu yanlıştan
hemen dönün!
YAVUZ DONAT -
SABAH GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
"İntibak...
Geçiş dönemi"sancıları
Perşembe saat
11.00... Bakanlar Kurulu toplandı... Ve Başbakan Bülent Ecevit "kısa bir
konuşmadan" sonra...
"Kendi
görüşünü" açıkladı:
- ......Şahsen
ben, Kararname'nin eski haliyle, Sayın Cumhurbaşkanı'nın onayına sunulması
düşüncesindeyim.
Ve sonra
"şöyle" dedi:
- Benim
görüşüm bu şekilde ama... Sizlerin değerlendirmelerine de açığım.
"İlk değerlendirmeyi"
Adalet Bakanı Prof. Dr. Hikmet Sami Türk yaptı.
Adalet
Bakanı'nın konuşması daha ziyade "teknik."
"Geçmişte"
hangi uygulamalar olmuş?
"Bugünkü
Kararname ile geçmiş uygulamalar arasındaki" paralellik.
Cumhurbaşkanlığı'nın
"görev ve yetkileri."
Ve sonuç:
- ......Kararname'nin
aynen Çankaya'ya sunulması...
***
Dün Bakanlar
Kurulu'nda "üç üye" uzun konuştu.
Birincisi
"Hikmet Sami Türk."
İkincisi,
"Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu."
Üçüncüsü
"Devlet Bakanı Yüksel Yalova."
Üç konuşmada
da "Kararname'ye neden ihtiyaç duyulduğu" belirtildi.
Hükümetin
"kararlılığı" vurgulandı.
Sabahattin
Çakmakoğlu da, Yüksel Yalova da sözlerini "aynen Hikmet Sami Türk gibi"
bağladılar:
- ......Kararname,
daha önceki haliyle, Sayın Cumhurbaşkanı'nın onayına sunulmalıdır.
***
Bakanlar Kurulu
toplantısında "başka konuşmalar da" oldu.
Devlet
Bahçeli de konuştu, Mesut Yılmaz da.
Bazı bakanlar
da.
Ancak
bunlar "kısa konuşmalar."
Ve hepsinin
"temel çizgisi" aynı:
- ......Cumhurbaşkanı
imzalamalıydı... Kararname, gecikilmeden ve değiştirilmeden Çankaya'ya
yollanmalıdır.
***
Cumhurbaşkanı,
Kararname'yi bir "üst yazı ile" geri çevirmişti.
Şimdi
Kararname "yeniden" gönderilirken...
Yine bir
"üst yazısı" olacak.
"Neden
yeniden gönderildiğini" anlatan bir üstyazı.
Dün Bakanlar
Kurulu'nda bu üstyazının yazılması için bir "redaksiyon komitesi" kuruldu.
Komitede
"üç bakan" var.
Devlet
Bakanı Şükrü Sina Gürel.
Devlet
Bakanı Yüksel Yalova.
Ve Devlet
Bakanı Faruk Bal.
Üst yazıda
"Bakanlar Kurulu'nda yapılan görüşmelerin özeti" yer alacak.
***
Sahi "Ankara'da
neler oluyor?"
Galiba
hükümet "Sezer'i biz getirdik... Bize uyar" gibi bir havaya girdi.
Galiba
Sezer de "kimseye borcum yok... Kimseye uymam" havasına.
Galiba
"geçiş süreci" yaşanıyor.
Galiba
sorun "intibak sorunu."
"Çözüm"
için ise...
Galiba
"iki şeye" ihtiyaç var:
Diyaloğa
ve zamana.
***
Aslında Sezer'in
söylemi ile Ecevit'in söylemi arasında... "Niyetleri" arasında bir farklılık
yok.
Temelde,
ikisinin de niyeti "üzüm yemek."
Ama ikisinin
de istememesine rağmen "bağcı dövülüyor."
Bunun
zararını da "Türkiye çekiyor."
***
Anayasa, madde
104:
"Cumhurbaşkanı...
Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir."
Anayasa
"böyle diyor" ama...
Uygulamada
"uyumsuzluk tırmanıyor."
Dileyelim
ki "intibak dönemi... Geçiş dönemi" fazla uzamasın
RAUF TAMER
- SABAH GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Sertleşmeyelim...
Hükümetin bu
meseleye ne kadar önem verdiği belli...
Nitekim,
her Bakanlar Kurulu'nun ardından Hükümet Sözcüsü açıklama yaparken, dünkü
açıklamayı Başbakan Ecevit yaptı...
Hem de
bütün Bakanların huzurunda.
Bu ne
demektir.
- Kararnamede
ısrar edeceğiz...
Zaten
açıkca söyledi.
Bir gün
evvel "Cumhurbaşkanın tereddütlerini ortadan kaldıracak bazı değişiklikler"den
bahsederken, dün birdenbire, hiçbir değişiklik yapmadan kararnameyi köşke
-tekrar ve aynen- yollayacaklarını vurguladı... (Biz bu satırları yazarken,
kararname köşke ulaşmıştı bile)
*
Ecevit'i hem
kırgın, hem de kızgın gördük.
Gerçi
her zamanki gibi nazikti. Kelimeleri titizlikle seçti. Ama vurgulamaların
dibindeki sertlik, o'nu iyi tanıyanların dikkatinden kaçmaz... Kaçmadı.
Şimdi
konuyu dağıtmayalım. Esasa gelelim.
Anlaşmazlık
nedir?
Kafanızı
karıştırmadan özetleyeyim: Cumhurbaşkanının, kanunları geri gönderme yetkisi
var, ama K.H kararnameleri geri gönderme yetkisi yok... Öyle mi?
Eğer Anayasa
kaleme kötü alınmadıysa öyle.
Yani,
ne olmuş?
Sayın
Sezer, önüne getirilen bir kararnameye, kanun muamelesi yapmış...
Açıkcası...
kendisinde olmayan bir yetkiyi kullanmış... Ecevit'in dediği bu. Gayet
açık.
Peki ama,
en yüksek Yargıç rütbesine ulaşan Hukuk Adamı Sezer, nasıl olmuş da böylesine
büyük bir hukuki hata yapmış?
Orasını
henüz anlayabilmiş değiliz...
Elbet
bir izahı vardır.
*
Şimdi Sezer,
ya hemen imzalayıp sonra da topu Anayasa Mahkemesine atacaktır, ya da dosyayı
makul bir süre bekletecektir.
-Ne demek
makul süre?
25 gün
mü, 75 gün mü? Ne kadar?
İşte o,
kriz demektir. Çankaya'yla 28 Şubat arasında çatışma demektir...
Nitekim
Başbakan'la olan haftalık olağan görüşmesinin bile belirsiz bir tarihe
kayması, Sayın Sezer'in de bir tavır koyduğunu gösteriyor.
Yani iki
taraf da sert.
Halbuki
en keskin hukuki problemleri bile siyaset yoluyla çözmek, ayrı bir san'attır.
Sezer'in
çetin ceviz olduğunu zaten tahmin ediyorduk ama burada bir nokta daha sezdik.
Hukuk,
Anayasa, şu, bu, hepsi şöyle dursun... Bence Sayın Sezer, bu kararnamenin
bizatihi kendisine karşı...
İçeriğine
karşı...
Ruhuna
karşı...
Tümüne
karşı.
Yani aldanmıyorsam,
bir yargıç gibi değil, bir sorumlu Cumhurbaşkanı gibi davranmak istiyor.
Bilmiyorum,
Çankaya'da Sezer yerine Demirel olsaydı, acaba nasıl davranırdı.
Boşuna
zahmet edip kendisine sormayın.
Alacağınız
cevap bellidir.
Diyecektir
ki:
- Çankaya'da
ben olmadığıma göre, ben orda değilim demektir.
İşte o
kadar.
CAN
ATAKLI - SABAH GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Sezer küsmeden
çözmeli
Cumhurbaşkanı
tavrını bazı davranışlarla göstermeyi seviyor. Örneğin küfürbaz bakan Osman
Durmuş'a tepki olarak bir Pazar günü hastaneye gitti, başhekimin kendisini
karşılamamasını istedi, buna rağmen karşılanınca tatil gününü bozduğu için
başhekimden özür diledi. Bu çok şık bir davranıştı.
Sezer'in
memur kararnamesi konusunda hükümete yönelik tavrını Ankara'yı terk ederek
göstermesi çok doğru olmadı. Sezer çok haklı olduğu bir konuda haksız duruma
düşmemeli ve kendisini istemeyenlere koz vermemeli.
Birkaç
gündür bu köşeyi izleyenler biliyorlardır, Sezer'in bir hukuk adamı olarak
ortaya koyduğu yürekli tavrı destekliyorum. Ancak şunu da hep ekliyorum;
bu bazı çıkar gruplarını rahatsız edecektir. Bugüne kadar işlerini rahat
görenler Sezer'e yönelik kampanya açacaklardır. Bu kampanya giderek sertleşecektir.
Açıkçası
ben bu yazdıklarımın biraz daha ileriki günlerde yaşanacağını bekliyordum.
Ama öyle olmadı, çok hızlı gelişmeler yaşadık.
Sezer'e
karşı oluşan cephe harekete geçti, üstelik bunun içine hükümet de katıldı.
Cumhurbaşkanı
Sezer memur kararnamesini imzalayıp imzalamamakta özgürdür. Her kararname
imzalanacak diye kayıt yok yasalarımızda. Zaten öyle olsa Cumhurbaşkanlığı
makamına gerek kalmaz. Orası noterlik müessesesi değil ki.
Ancak
Cumhurbaşkanı Sezer gelen Kanun Hükmündeki Kararname'ye kanun muamelesi
yaptı ve tıpkı yasalarda olduğu gibi veto hakkını kullandığını bildirdi.
Bunu yaparken de neden imzalamadığının gerekçelerini, hukuka ve anayasaya
dayandırarak anlattı. Yani kararname Sezer'in bu ince davranışıyla kanun
sıfatı kazanmış oldu.
Hükümetin
buna öfke duyması ve kararnameyi aynen Cumhurbaşkanı'na gönderme kararı
yakışık alır şey değil. Belli ki hükümet Cumhurbaşkanı ile bir bilek güreşine
girmeyi göze almış durumda.
İşte bu
noktada bana göre Ahmet Sezer olmadık bir çıkış yaptı. Kararnamenin aynen
önüne gelecek olmasından rahatsız olarak Ankara'yı terk etti ve İstanbul'a
Huber Köşkü'ne geldi. İstanbul'a gelmesi önemli değil, önemli olan Başbakan
Bülent Ecevit'le olan haftalık olağan görüşmesini de tek taraflı iptal
etmesi. Hata burada.
Cumhurbaşkanı
Anayasa gereği devletin ve milletin birliğini temsil ediyor, Anayasa'nın
uygulanmasına nezaret ediyor ve devlet organlarının düzenli çalışmasını
sağlıyor. Sezer bütün uygulamalarını anayasa ve hukuk çerçevesinde yapmaya
çalışıyor ve bunu da herkese gösteriyor. Oysa şu anda Sezer anayasanın
kendisine verdiği görevi, küstüğü için, yerine getirmeyen bir devlet adamı
pozisyonuna düşüyor.
Şu anda
anladığım kadarıyla Sezer'in altını oymak isteyen çevreler ellerini oğuşturuyorlar.
Sezer bu oyuna gelmemeli.
(11
AĞUSTOS 2000)
  |