|
|
 |
KHK
krizi ve basın...
İSMET BERKAN -
RADİKAL GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Kavga ve gelecek
ismet.berkan@radikal.com.tr
Hükümet ile Cumhurbaşkanlığı
arasında çıkan kavga, pek çok açıdan endişe verici. Bu saatten sonra, 'Keşke
hükümet kararnamede ısrar etmeseydi' ya da 'Keşke Cumhurbaşkanı Başbakan'la
görüşseydi' demenin çok anlamı yok. Cumhurbaşkanı, bu hafta ve önümüzdeki
haftanın olağan görüşmelerini iptal etti, hükümet de daha önce iade edilen
kararnameyi aynen yeniden Köşk'e gönderme yolunu seçti. Köşk'le hükümet
arasında dört başı mamur bir kavga var yani.
Şimdi soru şu: Bundan sonra
ne olacak?
İsterseniz Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer'in önündeki imkânlara bir bakalım:
1. Kararnameyi imzalamaz:
Sezer'e göre kararnameler Cumhurbaşkanı tarafından imzalanmadan 'tekemmül'
etmediğine göre, önünde duran metin bir 'taslak'tır. Sezer başlangıçta
geri gönderme yolunu seçti, bu kez yasada yazılı yetki süresi dolana kadar
imzalamamayı seçebilir. Başbakan Ecevit bu ihtimal için dün 'Düşünmek bile
istemiyoruz' dedi.
2. İmzalar ve dava açar:
Sezer, hükümetin bu konudaki ısrarı ve 'Siyasi sorumluluk bizdedir' demesi
üzerine kararnameyi imzalar ama
hemen Anayasa Mahkemesi'ne
dava açabilir. Başbakan Ecevit'in Cumhurbaşkanı'na bu çıkış kapısını önerdiği
dün ortaya çıktı.
3. İmzalar, dava açar ve
Meclis'i toplar: Cumhurbaşkanı, hükümetle çatışmasını başka bir boyuta
taşımak isteyebilir. Kararnameyi imzaladıktan sonra TBMM'yi kararnameyi
görüşmek üzere tatilden geri çağırabilir. Bu durumda kararname Meclis'te
görüşülene kadar Meclis açık kalır. Meclis onaylarsa ne âlâ, onaylamazsa
(redderse) kararname düşer. Ama bu işi Meclis'te sonsuza kadar sürüncemede
bırakmak hükümetin elinde, unutmayın.
* *
*
Bu saydıklarım işin kararnameyle
ilgili boyutu. Ama bence kararnameden daha vahimi, Cumhurbaşkanı'nın Başbakan'la
görüşmemesi.
Bu sadece siyasi değil insani
yönleri de olan bir kriz. Cumhuriyet tarihinde sanmıyorum ki bugüne kadar
bir başbakan TV'ye çıkıp 'Cumhurbaşkanı benimle görüşmüyor' demek zorunda
kalmış olsun.
Aradaki siyasi ya da hukuki
anlaşmazlık ne olursa olsun, devletin zirvesindeki iki insanın yüz yüze
görüşmemesi, taraflardan birinin talebi olduğu halde öteki tarafın görüşmeyi
kabul etmemesi anlaşılır gibi değil.
Şimdilik madalyonun sadece
Ecevit tarafını biliyoruz. Bu satırların yazıldığı saate kadar Köşk'ten
ne bir açıklama yapıldı konuyla ilgili ne de kamuoyu önünde gerçekleşen
randevu talebine bir cevap geldi. Bu son derece vahim, vahim olduğu kadar
da üzüntü verici bir kriz.
Geçmişte aralarında bırakın
siyasi ve hukuki anlaşmazlıkları kişisel husumetler olan insanlar bu ülkede
Cumhurbaşkanı ve Başbakan olarak aynı anda görev yaptılar ve böyle bir
gelişme hiç yaşanmadı. Cumhurbaşkanı Sezer'in günlük programındaki hiçbir
sıkışıklık, onun randevu talep eden Başbakan'la görüşmeyi kabul etmemesini
haklı çıkartamaz.
Sezer, Cumhurbaşkanı olarak
sergilediği cesur ve tutarlı hukuk adamı tavrını, devletin tepesinde işleyişi
aksatmayacak ve çatışmaya mahal vermeyecek bir insani tavırla sürdürmeli.
Biliyorsunuz, Anayasa'nın 104. maddesi Cumhurbaşkanı'na 'devlet kurumlarının
ahenkli çalışması' görevini de veriyor.
Çatışmaların kaynağı Cumhurbaşkanlığı
makamı olmamalı. Cumhurbaşkanı kendini haksız duruma düşürmemeli.
* *
*
Ve tekrar dönelim kararname
savaşına.
Şu anda hükümetle Cumhurbaşkanlığı
arasında bir hukuki argüman savaşı yaşanıyor. Hükümet, Cumhurbaşkanı'nın
ikinci defa gönderilen bir kararnameyi imzalamak zorunda olduğunu öne sürüyor.
Sezer'in karşı görüşü bilinmemekle birlikte, bu konuda önceki bir örnek
olmaması Cumhurbaşkanı'nın işini kolaylaştırıyor. Sonuçta, yasalarda ya
da Anayasa'da bu konuda açık bir hüküm yok. Tutum alacak insan da Cumhurbaşkanı
olduğuna göre, yorum hakkı onda. Bakalım
Sezer durumu nasıl yorumlayacak?
Kısacası kararname konusunda
top Sezer'de. Tabii Ecevit'in randevu talebi konusunda da top onda.
HAKKI DEVRİM -
RADİKAL GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
"Düşünmek bile istemiyorum"
hdevrim@hurriyet.com.tr
Büyük sarsıntılara yol açmasa
da, demokrasi tarihimizde iz bırakacak bir tartışmadır bu başlayan. Karmaşık
bir mesele değil, hemen herkes olup bitenin farkında.
-
Koalisyon hükûmeti memur tasfiyesiyle
ilgili olarak MGK'da verdiği sözü uygulayamıyor. Ecevit, ortaklarının kendi
milletvekilerine söz geçirmekte zorlanacağının farkında; bir kanun teklifiyle
Meclis'e gitmeyi göze alamıyor. Emaneti Çankaya'ya havale etmeyi denedi;
olmaz da Anayasa Mahkemesi'ne gidilirse bekleriz de, diyemiyor. (Sabırsızlık
edenler olur diye endişeli.)
-
Hükûmet, basını dün heyet halinde
kabul ederek kararını açıkladı. (Haberlere göre, kendi aralarında konuşurken
Adalet Bakanı ısrar kararını tereddütle karşılamış, buna karşılık Millî
Savunma Bakanı hararetle desteklemiş. Bu da manidar!) Başbakan, "İmzalamama
yetkisi yoktur. Tekrar gönderdiğimizde imzalamak zorundadır. İçine sindiremediyse
(...diyordu ki düzeltti), uygun bulmadıysa Anayasa Mahkemesi'ne başvurma
hakkı vardır" diye tereciye tere satarken, bu hukuk içtihatlarını neye
dayandırdığını açıklamadı.
-
Hukukçuları ilgilendiren (belki
de diyorum) sair açıklamaları üzerinde durmayayım. Ama Ecevit'in, Cumhurbaşkanı'nın
Anayasa Mahkemesi gibi hareket etmesine izin vermeyeceklerini söylemesi
önemliydi. "Bu perşembe benimle görüşmeyi gerekli görmedi. Kendisini rahatsız
etme hakkımız yoktur" derken, niyeti elbette dedikodu etmek değildi. (Gene
de, o gün Genelkurmay Başkanı da olmayacakmış haberini araya sıkıştırmaktan
geri kalmadı.)
-
Toplantının gerilim anı, Başbakan'ın
bir suale verdiği cevapla yaşandı:
- Cumhurbaşkanı
kararnameyi imzalamamakta ısrar ederse?
- Öyle
bir olasılığı düşünmek bile istemiyorum! (Ben size bir şey söyleyeyim mi?
Ecevit, dediğini kulağı işiten, hem de iyi işiten bir hatiptir. Durum sandığımızdan
vahim galiba!)
-
Şimdi sırası mı diye karşı çıkmazsanız,
şu sualin niçin kimsenin aklına gelmediğini soracağım:
- Memur
tasfiyesini kolaylaştıracak, gecikirse büyük tehlikeler yaratabilecek bu
kanun hükmünde kararname ihtiyacını doğuran memurlar (yani irtica, terör,
bölücülük hareketlerine katılmış olanlar) kimlerin zamanında ve sayesinde
o görevlere getirilmiştir?
-
Ve benim yaptığım küçük anketin
sonucu: dünkü gazetelerde anlaşmazlığa yol açan KHK'yı ele almış 37 köşe
yazısından 27'si (14'ü dinci gazetelerde) Cumhurbaşkanı'nı haklı buluyordu;
5 yazar için kesin bir tercihleri yok, denebilir; hükûmetin tutumunu destekleyen,
daha doğrusu Ahmet Sezer'e şiddetle cephe alan yazar sayısı da 5'ti (Hürriyet'te
Emin Çölaşan; Gözcü'de Rahmi Turan, Mehmet Türker ve Yılmaz Güçlü; Takvim'de
Süleyman Yağız.)
Günün eğlenceli haberine
gelince: Avukat Burhan Apaydın "Cumhurbaşkanı anayasal nitelikte suç işlemiştir,
diyordu; Meclis tartışmalarına yol açmadan istifası tek çıkar yoldur (Milliyet,
10 ağustos).
- Bir
sen eksiktin! (İçimden ilk geleni yazmadım.)
HALUK ŞAHİN
- RADİKAL GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Kurallar, ilkeler, fırsatlar
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'le
hükümet arasında ortaya çıkan görüş ayrılıkları iki zihniyet ya da bakış
açısı arasındaki farkları göstermesi açısından da önem taşıyor. Bir yanda
hukukçu zihniyeti, öte yanda politikacı zihniyeti. Hukuk mantığına karşı
siyaset mantığı.
Hukuk, sanıldığı gibi bir
mevzuat yığını değil, her şeyden önce bir düşünce tarzıdır. Hukuk öğrenimi
görenlerin öncelikle bu düşünce tarzını öğrenmeleri beklenir. Ta Roma Hukuku'ndan
beri, hukukçular bir sorunu ele aldıklarında en genelden en özele doğru,
adım adım bir hedefe doğru ilerlerler. Hukuk düşüncesinin günümüzde evrenselleşmiş
bir disiplini oluşmuştur.
Bu mantık, özellikle popülist
siyasetçi mantığıyla çelişebilir. Hatta taban tabana zıt olabilir.
Her iki etkinlik alanında
da üç temel öğe bulunduğundan söz edebiliriz: Kurallar, ilkeler, fırsatlar.
Ancak bunların sıralanışı tamamen farklıdır.
Hukukçu için sıralama 1)
Kurallar, 2) İlkeler, 3) Fırsatlar biçimindedir. Kurallar ilkelerden önce
gelir, yani bir hukukçu kendi ilkelerine ters düşse de kuralları uygulamakla
yükümlüdür... Üstelik, bu kurallar kendi içinde bir hiyerarşiye bağlanmıştır.
Bazıları ötekilerden önce
gelir. Anayasa kurallarının yasa kurallarından daha önce gelmesi gibi.
Siyasetçi için ise bu sıralama
1) Fırsatlar, 2) İlkeler, 3) Kurallar halini alır. Kurallar ne olursa olsun,
hedefe ulaşmak için sürekli fırsat aranır. Gerekirse kurallar zorlanır;
sonra 'bir seferlik çiğneme', ilkelerle haklı gösterilmeye çalışılır.
Aynen Cumhurbaşkanı Sezer'in
geri gönderdiği KHK kararnamesinde olduğu gibi.
Önceki gün tam metni Radikal'de
yayımlanan iade gerekçesinden de anlaşılacağı gibi, Sezer bir hukukçu gibi
düşünmüş ve bu mantığın gerektirdiği sonuçlara varmıştır. Başka türlü yapsaydı
öğrenimini ve formasyonunu reddetmiş olurdu.
Kendi ev ödevini iyi yapıp
gereken yasayı geçirmek yerine, KHK ile günü kurtarmaya çalışan hükümetin
yaptığı ise olsa olsa tipik bir fırsatçılık örneği olarak nitelenebilir.
Hani, bu bir azınlık hükümeti olsa, dersiniz ki, sayıları yetmiyor. Ama
bu hükümet isterse, o yasayı Anayasa'yı ihlal etmeden geçirecek güce sahiptir.
Bunu yapmak yerine Cumhurbaşkanı'na
suç ortaklığı teklif etmek hiç de hoş bir görünüm değildir.
Dahası, hukukçu Sezer'in
iade gerekçesinde bir ders verircesine hatırlattığı yasa maddelerinden
de anlaşılacağı üzere, irtica ve bölücülüğe karışmış memurları görevden
almak, hukuk sisteminin mantığını çiğnemeden de mümkündür.
* *
*
Var olan maddeleri uygulamayıp
yeni yasalardan medet ummak bizim siyasetçilerin sık sık baş vurduğu bir
oyundur.
28 Şubat'a yaklaşılan günlerde
üç gazeteci arkadaşla birlikte o zaman Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Oramiral
Güven Erkaya'yı ziyaret etmiştik. Rahmetli Erkaya bize MGK'da irtica konusundaki
duyarlığını sık sık dile getirdiğini söyledikten sonra, çantasından birkaç
yasa metni çıkarmış ve sormuştu:
"Bu yasalar halen yürürlükte
mi, yoksa değil mi? Eğer yürürlükteyse tekke şeyhleri nasıl bu sıfatı kullanabiliyor,
Başbakanlığa davet edilebiliyor, sarıkla dolaşabiliyor? Ya bu yasaları
uygulasınlar ya da tamamen kaldırsınlar. Kimse kimseyi kandırmasın."
Haksız mıydı? Bu açıdan
bakacak olursanız, Sezer haksız mı?
MURAT
BELGE - RADİKAL GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Nasıl bir cumhurbaşkanı
Yeni Cumhurbaşkanı'nı değerlendirirken,
'fikir muhtelif' olsa da, Ahmet Necdet Sezer'in milletçe alışık olmadığımız
tipte bir cumhurbaşkanı olduğu konusunda genel bir oybirliği var.
Ancak, Sezer'in kişiliğinde
görünen bu başkan tipinin şaşırtıcılığı bir yana, Türkiye Cumhuriyeti'nin,
neredeyse kuruluşundan beri 'nasıl bir cumhurbaşkanı' istediği konusunda
karar verememiş olması da bugünkü şaşkınlığa katkıda bulunuyor.
Biz kendimize nasıl bir
cumhurbaşkanı istiyoruz? Bu belli mi? Değil! Belli olmadığı, yıllardır
bir yere varmadan süren 'başkanlık', 'yarı başkanlık', 'parlamenter sistem'
tartışmalarından da belli.
Cumhuriyet kurulduğunda,
bu sorunun tartışılması gerekmiyordu. Büyük bir mücadele kazanmış bütün
milli kahramanlar gibi Mustafa Kemal o konuma geldi. Bu doğaldı. Öldüğünde
yerini İnönü'nün alması da bir o kadar doğaldı.
İşler bundan sonra karıştı.
Toplum olsun, siyasi seçkinleri olsun, yüzyıllardır, 'monolitik' bir iktidara
alışıktı. 'Devlet', 'hükümet' pek fark etmiyordu. Cumhuriyet'in birinci
dönemini kaplayan 'tek-parti' rejimi de bu alışkanlığı değiştirmemişti.
Bir ilin valisi, aynı zamanda CHP'nin o ildeki örgütünün başkanıysa, nasıl
değiştirsin? Ama
'çok-parti' düzenine geçince,
bu durum süremezdi.
Demokrat Parti iktidarı
ile geçen on yıl boyunca, devletle hükümetin özdeşliği ortadan kalktı.
Daha sonraki onyıllarda devam eden gergin devlet-hükümet ilişkisine dönüştü.
Ama devletin başı demek olan cumhurbaşkanı, hükümetle aynı taraftaydı.
Bu da ciddi bir komplikasyon yaratıyordu. Dolayısıyla 27 Mayıs, öteki sorunlar
arasında buna da bir çare bulmaya çalıştı. Bundan böyle cumhurbaşkanı olacak
kişinin Atatürk ve İnönü gibi 'muktedir' olmaması, ayrıca da 'devlet/hükümet'
ayrımında kesinlikle devletin yanında olması gerekiyordu. Oy icat olmuş,
mertlik bozulmuştu; buna göre tedbir alınacaktı Cumhurbaşkanının kim olacağının
belirlenmesinde, bu 'oy' işinin etkisini asgariye indirgemek için bilinen
prosedürü yarattık. 27 Mayıs işleri yeniden sivillere bırakırken, önce
Gürsel, sonra da Sunay'ın cumhurbaşkanlığıyla güvenilmez sivillere karşı
devlet bir tedbir daha almış oldu.
Yetmişlerin sonunda 'sivil'
siyaset yeniden kilitlenmişti. 'Bir cumhurbaşkanı seçememek' de bu kilitlenmenin
yansımalarından biriydi. Düğümü açmak yeniden Silahlı Kuvvetler'e düştü
ve böylece 12 Eylül'den bugüne süren son döneme girdik. Dönemin baş kısmı,
cumhurbaşkanlığı ile geri kalan kurumlar arasındaki uyum bakımından, kendi
içinde tutarlıydı, çünkü devlet (ya da 'cumhur')başkanı olan kişiye her
türlü yetki -fiilen- tanınmıştı. 'Fiilen' diyorum, çünkü 1961-80 arası
yasal-hukuki alışkanlıkların süren etkisiyle, kâğıt üstünde cumhurbaşkanı
yetkileri sınırlı sayılabilirdi; ama kimse Evren'e karşı çıkamayacağı için
sorun yoktu.
Derken, 'sivil sivile' kalınca,
ya da bu görüntü ortaya çıkınca, işler yeniden karıştı. Zaten 'başkanlık
sistemi' tartışması da tam bu sırada gündeme geldi. Şu anda, toplum da,
seçkinleri de, 'nasıl bir cumhurbaşkanı istiyoruz' konusunda kararsız.
(11
AĞUSTOS 2000)
  |