|
KHK
krizi ve basın...
ERTUĞRUL ÖZKÖK
- HÜRRİYET - 11 AĞUSTOS 2000
İmzalamazsa devlet krizi çıkar
DÜNKÜ kritik basın
toplantısından tam 45 dakika sonra Başbakan Bülent Ecevit'le konuşuyorum.
Basın toplantısını televizyondan izlemiştim.
Gergin bir havası vardı.
Oysa 45 dakika sonra sakinleşmiş
görünüyordu.
BİR ADIM ÖTESİ
Tabii konumuz, Çankaya'ya
iade edilen kanun hükmündeki kararname.
Başbakan'ın basın açıklamasındaki
tonunu değerlendirmeye çalıştım.
Bu üslup gereğinden fazla
sert miydi, yoksa gerekli bir kararlılığı mı ifade ediyordu?
Ecevit'i uzun yıllardan
beri tanıdığım için onun hiç değişmeyen bir karakter çizgisini de çok iyi
biliyorum.
Kararlılığını ve kararlı
olduğu konularda tavrının arkasında duruşunu.
Herkes gibi ben de en çok
merak ettiğim konudan başlıyorum.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet
Sezer ikinci defa kendisine gönderilen kararnameyi yine imzalamazsa
ne olur?
Yani Ecevit'in ‘‘bir
adım ötesi senaryosu’’ var mıydı?
Bu soruma verdiği ilk cevap,
basın toplantısında herkese söylediğinin aynıydı:
‘‘Bunu düşünmek dahi istemiyorum.’’
Soruyu bir kere daha ısrarla
sorunca Başbakan bir adım ötesini açıklıyor:
‘‘İmzalamazsa devlet krizi
çıkar.’’
Ecevit 40 yılı aşkın
siyaset içinde.
Devleti çok iyi bilen, her
kelimenin siyaset ve devlet hayatında ne anlama geldiğini çok iyi bilen
bir insan.
Dolayısıyla ‘‘devlet krizi’’
ifadesini bilerek kullanırken herhalde bununla neyi kastettiğini de iyi
biliyordur.
TEHDİT Mİ
Bunu bir tehdit olarak değil,
olabilecek durumun tespiti olarak kabul etmek gerekir.
Biraz da Cumhurbaşkanı Sezer'in
psikolojisini anlamaya çalışıyorum.
İmzalamadığı ve ayrıntılı
bir gerekçe ile geri çevirdiği bir kararnameyi imzalayabilir mi?
Ecevit buna kendi
cevabını da şöyle veriyor:
‘‘Gocunmasına gerek yok.
Biz bunu hangi konularda, hangi amaçlarla ve hangi şartlarda uygulayacağımızı
kendisine bütün açıklığı ile anlattık. Ben anlattım. Sayın Hüsamettin Özkan
anlattı.’’
Ben bu sözleri, kararnamenin
uygulanması konusunda Cumhurbaşkanı'na verilmiş bir güvence olarak yorumluyorum.
Peki bu anlaşmazlık böylesine
ciddi bir devlet gerginliği haline gelmeden danışma yoluyla çözülemez miydi?
‘‘Efendim, böyle bir kural
yok ki. Uygulamada da yoktur. Çünkü Bakanlar Kurulu kendisi tasarılarını
hazırlar. Cumhurbaşkanı'nın onayına sunar. Önceden onay alma veya onay
arama diye bir kural yoktur. Yetki çelişkileri ortaya çıkar.’’
Ve son bir soru: Cumhurbaşkanı'nın
tutumu Ecevit'i şaşırttı mı?
‘‘Artık onları ben yorumlamayayım.
Bugün aslında şu aşamada söylenebilecek olanları söyledim’’ diyor.
YARGIÇ CUMHURBAŞKANI
Zirvede yaşanan bu olay başyazarımız
Oktay
Ekşi'nin dün ortaya attığı sorunun ne kadar hayati olduğunu gösteriyor:
‘‘Çankaya sadece yargıç
zihniyeti ile yönetilecek bir makam mıdır?’’
Cumhurbaşkanlarının olayların
çözümünde daha uzlaşmacı tavırlar, sorunlara çözüm bulucu yaklaşımlar içinde
olması gerekmez mi?
Cumhurbaşkanı Sezer,
YÖK konusunda Çankaya'da pek rastlanmadık bir katı tutum içinde oldu.
YÖK üyelerinin görüşlerini
bile almayı kabul etmedi.
Bu olayda da Anayasa Mahkemesi
gibi kimsenin itirazının olamayacağı bir hakeme gitmek varken, kendi hukuk
anlayışını mutlak gerçek olarak kabul edip, buna göre tavır aldı.
Oysa devleti ilgilendiren
hukuki konularda en yüksek karar mercii Anayasa Mahkemesi'dir.
Cumhurbaşkanı, eski başkanı
olarak Anayasa Mahkemesi'nin özelliğini çok iyi bilir.
Orada her üyenin bir oy hakkı
vardır. Ve şahsi yanılmaları önlemek için de kararlar oy çokluğu ile alınır.
ORTAK AKIL
Şimdi Cumhurbaşkanı'nın yapması
gereken şey, ‘‘kendi tek oyunu’’ mutlak doğru olarak kabul edip
bir krize yol açmak yerine, Anayasa Mahkemesi'nin ortak aklın ifadesi olacak
olan çoğunluk kararına güvenmektir.
Herhalde yıllarca başkanlığını
yaptığı bu kurumun kararı onu da tatmin edecektir.
OKTAY EKŞİ - HÜRRİYET
GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Kritik nokta...
BAŞBAKAN Bülent Ecevit'in
dün, ‘‘Sayın Cumhurbaşkanı, hükümet tarafından tekrar Köşk'e gönderilen
Kanun Hükmündeki Kararnameyi imzalamazsa ne olur?’’ sorusuna verdiği
yanıt çok ilginç:
‘‘Devlet krizi çıkar.’’
Görüldüğü gibi önümüzdeki
günlerin hayli bunalımlı geçeceğini ortaya koyan gelişmeler içindeyiz.
Ve bu gelişmeleri gördükçe,
‘‘devlet
yönetmenin ne kadar hassas bir görev olduğunu’’ bir kere daha teslim
etmek zorunluğunu duyuyoruz.
Önce dünkü gelişmelerden
bir önemlisi olan ‘‘Cumhurbaşkanı'nın Başbakan'la görüşmemesi’’ konusuna
değinelim:
Cumhurbaşkanlığı Köşkü'ne
mensup üst düzey bir yetkili, ‘‘Belli ki bir iletişim eksikliği olmuş.
Sayın Başbakan'a Sayın Cumhurbaşkanı'nın evvelce planlandığı şekilde bugün
(dün) İstanbul'a gideceği için görüşme olamayacağı mesajı iletildi. Bu
görüşmenin bir başka gün cereyan etmemesi için hiçbir sebep yoktur’’ dedi.
Dedi ama bu açıklama tatmin
edici olur mu, bilemiyoruz.
Yukarıda dedik ya... Cumhurbaşkanlığı
hayli hassas bir iş. O yüzden yiğidin hakkını vermemiz lazım:
Şimdi Köşk'te Sayın Süleyman
Demirel olsaydı yani siyasetin zorunluklarını ve ideal (yahut teori)
ile pratik arasında denge kurma alışkanlığına sahip biri bulunsaydı hem
‘‘randevu’’
krizi olmaz, hem de Kanun Hükmündeki Kararname meselesi bu kadar dallanıp
budaklanmazdı. Çünkü Demirel önce bu kararnameyi imzalar sonra da
-hukuken değil, siyaseten gerekli görürse- ‘‘iptal’’
istemiyle Anayasa
Mahkemesi'ne giderdi.
Gerçi kendisiyle görüştüğümüz
tanınmış Anayasa Hukuku Profesörü Erdoğan Teziç, bir Cumhurbaşkanı'nın
‘‘pat’’
diye Anayasa Mahkemesi'ne gitmesini uygun görmüyor:
‘‘Cumhurbaşkanı'nın bu
konuda Anayasa Mahkemesi'ne gitme yetkisi vardır ama bu yetkiyi kullanırken
parlamenter sistemin gereklerini göz ardı etmemesi gerekir. O yüzden Anayasa'ya
aykırılık söz konusu olduğunda bu yetkiyi, eğer muhalefet harekete geçmezse
kullanması doğru olur. Çünkü parlamenter sistem, iktidar-muhalefet dengesi
üzerine kuruludur. Burada hem yetki hem de sorumluluk iktidara aittir.
Cumhurbaşkanı sorumsuzdur. O yüzden Cumhurbaşkanı'nın, siyasi tercih içeren
bir hukuk metnini tek başına yapma yetkisi yoktur. Cumhurbaşkanı, hükümetin
izlediği yolu veya politikayı beğenmeyebilir, ama onun yapacağı hükümeti
uyarmaktan ibarettir. Daha ileri gidemez.
Kaldı ki parlamanter sisteme
göre, -Anayasa'nın 104'üncü maddesinin birinci fıkrasında ifade edildiği
gibi- Cumhurbaşkanı'nın görevlerinden öncelikli olanı, Anayasa'nın uygulanmasını
sağlamak ve devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetmektir.’’
O nedenle şimdi tercih Sayın
Sezer'e
kalıyor: Kendisi eğer bir ‘‘devlet krizi’’ doğmasını istemiyorsa
Sayın Teziç'in söylediğini yaparak Cumhurbaşkanlığını seçecek, aksi
halde yargıç gibi davranmaya devam edecek.
SEDAT ERGİN -
HÜRRİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Bir krizin anatomisi
CUMHURBAŞKANI Ahmet Necdet
Sezer'in memurların görevlerinden alınmalarını kolaylaştıran Kanun
Hükmündeki Kararname'yi Başbakanlığa geri göndermesiyle birlikte hükümet-Çankaya
ilişkilerinde ortaya çıkan krize ilişkin şu gözlemleri yapmak mümkün.
1) Milli Güvenlik
Kurulu, çok önceden irticacı ve bölücü kadroların devletin muhtelif kademelerinde
kümelendikleri tespitini yapmıştır. Koalisyonu oluşturan üç partinin liderleri
bu tespite katılarak, söz konusu kadroların ayıklanması ihtiyacı üzerinde
mutabık kalmışlardır. Cumhurbaşkanı da bu ihtiyacı teslim etmekte ve meselenin
özünde hükümetten farklı düşünmemektedir.
2) Bu ihtiyacı karşılamaya
dönük üç ayrı yasa tasarısı daha 1997 yılı sonunda başbakanlığını Mesut
Yılmaz'ın yaptığı ANA-SOL hükümeti döneminde hazırlanmıştı. Ancak ne
ANA-SOL hükümeti ne de geçen yıl kurulan DSP-MHP-ANAP koalisyonu, bu tasarıları
Meclis'ten geçirmede başarılı olamamıştır. Tasarılar, ANA-SOL döneminde
komisyonlarda reddedilmiş, yeni yasama döneminde ise yine komisyonlarda
sümen altı edilmiştir.
3) Demek ki, parlamentodaki
çoğunluk, bu konuda hükümet ve Cumhurbaşkanı'ndan farklı düşünüyor. Bu
noktada, hükümetin Meclis'te sayısal çoğunluğa sahip olduğu halde bu tasarıları
yasalaştıramaması düşündürücüdür. DSP grubu açısından bir sorun yoktur.
Ancak MHP ve ANAP gruplarında muhafazakár oylara dönük kaygılar nedeniyle
bir isteksizlik söz konusudur.
4) Sonuçta hükümet
Meclis'teki riski aşabilmek için çare olarak tasarıları kanun hükmünde
kararnameye dönüştürme yoluna gitmiştir. Cumhurbaşkanı Sezer, içeriğine
katılmakla birlikte, kararnameyi yöntem açısından Anayasa'ya aykırı bularak
geri göndermiş ve düzenlemenin yasa yoluyla yapılmasını istemiştir. Sezer,
hükümete gönderdiği mektupta görüşünü yabana atılamayacak kuvvetli gerekçelere
dayandırmıştır.
5) Cumhurbaşkanı'nın
tasarrufu hükümet kanadında tepkiyle karşılanmıştır. Prestijinin yara aldığını
düşünen hükümet, Çankaya Köşkü'nün tutumu karşısında geri adım atmayarak,
direnme kararı almıştır. Başbakan Bülent Ecevit, Cumhurbaşkanı'nın
Anayasa'ya aykırı davrandığını belirterek, ‘‘İade edilen metni onaylamaya
mecbursunuz’’ mesajını vermiştir. Top, yeniden Çankaya Köşkü'ndedir.
Cumhurbaşkanı'nın kararnameyi onaylaması bu kez çekişmeyi hükümetin kazandığı
şeklinde algılanacaktır.
6) Hükümetin geri
adım atmayacağını anlayan Cumhurbaşkanı, Başbakan'la randevularını iptal
ederek ani bir kararla Ankara'dan ayrılmıştır. Ancak hukuken kuvvetli bir
zeminde durduğu bir noktada salt üslupta sergilediği bu davranış krizi
farklı bir platforma kaydırmıştır. Sonuçta, hükümet ile Çankaya Köşkü arasındaki
ipler gözüktüğü kadarıyla kopmuştur. Gelinen noktada, kriz hükümet ile
Cumhurbaşkanı'nın yetkilerini test ettikleri bir sınav görüntüsü kazanmıştır.
7) Hükümet ile Cumhurbaşkanı'nın
bu işi kamuoyu önünde açık bir krize dönüştürmeden aşmaları temenni edilirdi.
Bunu sağlayacak yakın bir diyaloğun henüz taraflar arasında tesis edilmediği
anlaşılıyor. Cumhurbaşkanı'nın kararnameyi onaylayıp, ardından kamuoyuna
çekincelerine ilişkin bir açıklama yapıp, dosyayı Anayasa Mahkemesi'ne
göndermesi krizin önlenmesi bakımından en isabetli yol olurdu.
BEKİR COŞKUN -
HÜRRİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Kirli ellerle temizlik
BENCE ilk sorun ne
irtica,
ne de bölücülük.Türkiye'nin ilk sorunu kirli yönetimler.
Kirli yönetimler öbür ikisini
besledi.
Umudunu yitirmiş insanlar,
bataklığın içinde çırpınıp sığınacak yer bulamadıklarında, elbette bu sistemi
yıkmak isteyen kim olursa koşup ona dayanırlar.
Ne köktendinci akımların
palazlanması rastlantı...
Ne de bölücülerin
o kadar militan bulması.
Yönetimler kirli oldukça
yıkıcılığı, ya da bölücülüğü önlemenin asla olanağı yok.
Rejimi birinci derecede tehdit
eden de bölücülük ya da irtica değil.
En ciddi tehdit, yine kirli
ellerle yönetim.
Niçin ellerine bakmıyorsunuz?..
*
Hükümetin, bir kararnameyle
vatan
hainlerini devletin içinden atma sevdası boşuna.
Nereye atacaksınız?..
Devletin içinden çıkartıp,
milletin içine mi?..
Ama kirli yönetimler yüzünden
bölücüler-yıkıcılar yine güçlü olacaklar, yine taraftar bulacaklar, yine
palazlanacaklar, kirli yönetimlere isyan eden insanları yine etraflarında
toplayacaklar, yine güçlenip devlete sızacaklar, yine rejimi tehdit edecekler.
Tıpkı kirli yerin mikrop
üretmesi gibi.
Devleti kurtarmak yerine,
Türkiye'yi kurtarmayı niye denemiyorlar, niye?..
*
Devleti yönetenlerin yolsuzluk-hırsızlık
dosyalarını Meclis'te kapatıp, sonra ‘‘vatan haini memurları’’
atmaya koyulmak.
Ne anlamsız.
Depremzedeye sıcak yemek
vermekten vazgeçildiği gün batan beş bankanın çakallarına 4.5
milyar dolar bağışlamak... Sonra da devletin içinde ‘‘vatan haini’’
aramak.
Çok mu aptalız?..
Bu ülkenin çalınmadık dağı-taşı-kıyısı-koyu
kalmadı. Kirli yönetimler yüzünden, il çeteleri, ilçe çeteleri ülkemizi
sardı sarmaladı. Bu güzel ülke hırsızların-yağmacıların-çetelerin oldu.
Kirli ellerle yönetim öldürdü
bizi.
Bir kararname çıkartıp, vatan
hainlerini atacaksınız, devlet temizlenecek?..
Öyle mi?..
Hangi elle?..
EMİN
ÇÖLAŞAN - HÜRRİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Ahmet Bey'e övgüler
CUMHURBAŞKANI Ahmet Bey,
hükümet tarafından hazırlanan kanun hükmünde kararnameyi geri çevirdi.
Dünkü yazımda, övgü aldığı kesimlere değinmiştim.
Bu kesimlerin övgüleri dozunu
her gün biraz daha artırıyor.
Ahmet Bey artık onların
‘‘kahramanı’’
oldu.
Bugün size dünkü şeriatçı
basın
ile PKK'nın gazetesinden birkaç somut örnek vereyim de, Türkiye
Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı'nın bunlar tarafından nasıl yüceltildiğini
daha iyi anlayın:
‘‘Köşk'e itibar geldi.
Karar bütün yurtta büyük sevinçle karşılandı. Çankaya Köşkü'ne tebrik mesajları
yağıyor.’’
‘‘Halk Sezer'e güveniyor.
Sezer icraatıyla güven veriyor.’’
‘‘Sezer'i kutlamak gerek.
Cesur bir karardı.’’
‘‘Rezalete dur dedi.’’
‘‘Cumhurbaşkanı Sezer
‘Hukuk' dedi.’’
‘‘Sayın Cumhurbaşkanı
Ahmet Necdet Sezer'e şahsım ve okuyucularım adına teşekkürlerimi sunmak
istiyorum. Çok etmişlerdi, elhamdülillah erken buldular.’’
‘‘Hukuki kaygılar taşıyan
bir cumhurbaşkanı var Çankaya'da.’’
‘‘Halktan Sezer'e tam
not.’’
‘‘Sezer, Türkiye'nin şansı.’’
***
Şimdi gelelim Fazilet
Partisi’nin yayın organı olan gazetenin dünkü başlık ve yazılarına:
‘‘Köşk'ün kapısı artık
antidemokratik uygulamalara kapalı.’’
‘‘Özlenen tavır.’’
‘‘Çankaya'nın hukuksuzluğa
geçit vermeyen tavrı kamuoyu tarafından takdirle karşılandı.’’
‘‘Şevket Kazan: Çankaya
artık yolgeçen hanı olmaktan kurtuldu.’’
‘‘Sezer'e destek çığ gibi
artıyor.’’
‘‘Hukuk adamına yakışan
tavır.’’
‘‘Teşekkürler demokratik
baba.’’
‘‘Baskılara boyun eğmeyen
Sezer'in bu tavrı ‘Hukukun ilanı' olarak değerlendirildi.’’
‘‘İtiraf edeyim ki, Sayın
Cumhurbaşkanı, seçimine muhalefet eden ben ve benim gibileri mahcup etmeye
devam ediyor.’’
‘‘Sezer'in hakkı Sezer'e.’’
***
Şimdi gelelim Fethullah’ın
gazetesine. Ahmet Bey'e orada da övgüler düzülüyor:
‘‘Israr edilmesin.’’
‘‘Her kesim kanun hükmünde
kararnamenin iadesinden memnun.’’
‘‘Sezer hukuk devleti
konusundaki hassasiyetinden asla taviz vermeyeceğini bir kez daha kanıtladı.’’
‘‘Bazıları Sezer'in ‘Önce
hukuk' demesinden rahatsızlar. Kıvranıyorlar.’’
‘‘Sayın Cumhurbaşkanı
normali işaretledi.’’
‘‘Sayın Sezer kararnameyi
imzalamayarak kendisine yakışanı yapmıştır.’’
‘‘Çankaya'da artık herkesin
hesaplarını yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılan bir şahsiyet var.’’
***
Şimdi bir de, PKK’nın
Almanya'da yayınlanan gazetesinin dünkü nüshasına bakalım ve Ahmet Bey
için ne yazdıklarına kısaca göz atalım:
‘‘Cumhurbaşkanı Sezer'in
bir hukuk adamına yaraşan ve demokrasi yanlısı güçlere umut veren veto
kararı...’’
‘‘HADEP: Bu kararnamenin
reddedilmesi, demokrasi açılımlarına önemli katkı sağlayacaktır.’’
Kimlerle kimlerin nasıl ve
hangi konularda birleşip kimlere övgü düzdüğü ne ilginç, değil mi?
Düşündürücü değil mi?
Kimlerin kimlere nasıl yaklaştığını
bu ibret tablosundan görmek ne acı, değil mi?
Hükümetin sevk ettiği kanun
hükmünde kararname eğer Ahmet Bey tarafından onaylansaydı, ondan
zarar görecekler demek ki belliymiş!
Yobazı, bölücüsü, vesairesi...
Onun için koparıyorlar
bu yaygarayı, onun için kutluyorlar Ahmet Bey'i.
Cumhurbaşkanı Ahmet Bey
bu telaşın, bu sevinç gösterilerinin anlamını acaba kavrıyor mu?
İşin bir başka boyutu, bu
koroya CHP Genel Başkanı Altan Öymen de katılıyor ve Sezer'in
doğruyu yaptığını savunuyor.
Hayırdır inşallah, CHP
de bu kesimlerle aynı kulvarda yarışıyor!
***
Danıştay tüm memur davalarına
bakan yüksek mahkemedir ve deyim yerindeyse bu işin bir numaralı ustasıdır.
Bu işleri elbette Ahmet Bey'den daha iyi bilir. Danıştay Başkanı
Erol
Çırakman, ‘‘Sezer yanlış yaptı’’ diyor, disiplin hukuku ile
adli cezaları birbirine karıştırdığını vurguluyor.
Meclis Anayasa Komisyonu
eski başkanı avukat Burhan Apaydın daha ağır konuşuyor:
‘‘Yetkisi olmadığı halde
hükümetin terör ve irtica ile mücadelede büyük önem verdiği kararnameyi
iade ederek anayasal suç işlemiştir. Krizin çözümündeki tek çıkar yol istifa
etmesidir.’’
Aynı kararname belki bugün
yeniden önüne gelecek. Bakalım ne yapacak. Bu kez de 17 gün tutacak
mı?
İmzalamak zorunda kalırsa,
ülkede yarattığı bu kargaşaya değecek mi?
Ne önemliymiş yarabbim, Cumhurbaşkanı
Ahmet
Bey'in ‘‘hukukçu’’ olduğunu -Türkiye'de başka hukukçu yokmuş
gibi- artık ezberledik ve yetti gayrı.
Kendisini biraz da ‘‘Türkiye
Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı’’ kimliği ile görelim!
ENİS
BERBEROĞLU - HÜRRİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Duvar yıkılıyor altında kalmayın
ELÁLEMİN duvarı son
on yılda un ufak oldu, neden bizimki dimdik ayakta diye sormanın artık
pek álemi kalmadı. Çünkü sonunda bizimki de çöktü, aklı olan altında ezilmekten
kurtulur.
Geçen on yılda duvarın arkasına
saklanan, pencere önü saksı çiçeği gibi köksüz kalmasına rağmen korunan,
kollanan, kanla sulanan siyasetin hikmeti kendisiyle sınırlıydı. Kurallar
sadece sistem partilerine yaşam hakkı tanıyacak formatta ve sürekli değişti.
İcazetli bölümü hariç muhalefet görüldüğü yerde ezildi, küçümsendi, aşağılandı,
medya infazına uğradı.
İktidar ve yarattığı görevli/kadrolu
muhalefetin aslında aynı kirli çubuğun iki ucu olduğu memur kararnamesi
nedeniyle daha iyi anlaşıldı.
* * *
Gelin meseleyi aklımız yettiği
kadar basite indirgeyelim.
Diyelim ki, merhum Turgut
Özal ile IX. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in hukuka
günlük icraat ve siyaset adına teşeküllü tecavüzü bu ülkede tezdir.
O zaman bu siyasete muhalif
bugünkü hükümet ortakları ve yıllardır yalın kılıç debelenen medya şöhretleri
de antitezdir...
Böylece kaçınılmaz olarak
Ahmet
Necdet Sezer'i elmanın her iki yarısından da farklı kılan sentez
konumuna ulaşırız.
* * *
Diyalektik mantık ‘‘Aman
12 Eylül öncesine döneriz’’ türü fobilere yol açtıysa, dilerseniz
farklı ve daha postmodern format deneyelim.
Eğilimler (trend) denizinde
dalga boyu yine değişti farkındaysanız.
Öyle ki daha geçen yıl sandıktan
çıkan Başbakan işine minibüsle gidiyor, MHP'li yardımcısı asla gülmüyor,
medya şöhretlerine tenezzül etmiyor.
Aslında medya da değişiyor.
‘‘Dün tam duşun kapısındayım,
üstünüze afiyet başbakan aradı ve iyi haberi verdi’’ geyiğiyle başlayan
Press Bey makaleleri out
sayılıyor. Trendy yazarlar gelir dağılımı gibi konulara giriyor.
Kırmızı ışıkta durmayı önemseyen,
evin alışverişine eşiyle birlikte çıkmaktan vazgeçmeyen Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer, işte bu yeni eğilimin devletin doruğuna taşınan sembolü
değilse nedir?
* * *
Sakın maksadımızı yanlış
anlamayın. Hatasıyla sevabıyla bizden biri, son 10 yılın ürünü saydığımız
Cumhurbaşkanı tabii ki eleştirilecek.
Derdimiz sadece tarafları
daha iyi tanımanızı sağlamaya çalışmak. Ne içerik ne de format olarak kimsenin
içine sinmeyen memur kararnamesinde ayak direyen hükümeti, hakareti tek
muhalif üslup zanneden, kafası karışık medya şöhretlerinin karnından ne
konuştuğunu anlamak bu kez çok önemli.
Çünkü yaşanan çelişki, entelektüel
yaklaşımıyla ünlü bir kısım matbuatın yansıttığı gibi ‘‘kararname
medyayı ikiye böldü’’ başlığıyla geçiştirilecek türden değildir.
Bu meselenin iki tarafı yoktur, ilerisi-gerisi vardır.
Cumhurbaşkanı Ahmet
Necdet Sezer'in şahsında başlayan hukukun üstünlüğü savaşında
ancak ileri vitese geçilir. Geri kalan duvarın altında kalır.
TUFAN
TÜRENÇ - HÜRRİYET GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Ecevit barut gibiydi
NE yapalım huyumuz
böyle... İtişmek kakışmak tutkusu genlerimizde var. Krizsiz yaşayamıyoruz.
Krizin biri bitiyor, daha şöyle bir ‘‘Oh!..’’ demeden hemen bir
yenisini sahneye sürüveriyoruz.
Son numaramız da irticai
ve bölücü eylemler içinde olan memurların devletten atılması için hükümetin
çıkarmak istediği Kanun Hükmündeki Kararname...
Çankaya, hukuk devleti ilkelerine
aykırı gerekçesiyle geri çevirdi, hükümet ‘‘Hayır imzalamak zorundasın’’
diye
aynen geri gönderme kararı aldı.
Ve beklenen kriz patlak verdi.
İnsan, uzun siyasi yaşamı
hep demokrasiden, emekten, hak ve hukuktan yana olan ve tarihe geçecek
savaşımlar veren Ecevit'in bu konudaki direnişini anlayamıyor.
Ben Ecevit'i yasaklı
dönemden sonra inanılmaz bir savaşım verip politikada yeniden dirildikten
sonra hiç bu kadar sinirli gördüğümü anımsamıyorum.
Kullandığı üslup inanılacak
gibi değildi.
O munis, o bilge Ecevit
gitmiş,
yerine sert, haşin bir Ecevit gelmişti.
Sanırım Çankaya'nın kararnameyi
geri çevirmesini, kendisine gösterilen bir güvensizlik olarak kabul etti.
Bunu bir onur meselesi yaptı.
Böyle bir ruh hali içinde
çok sert bir ifadeyle Sezer'e kararnameyi imzalamasının anayasal
zorunluluk olduğunu anımsattı.
Ültimatom niteliğindeki bu
açıklamayla, Ecevit'in kararlı olduğu konularda ne kadar inatçı
bir kişilik sergilediğini bir kez daha gördük.
Dünkü tablo bana, Başbakan'ın
her türlü riski göze aldığı izlenimini verdi.
* * *
Ben, Ecevit'in kararname
konusunda bu kadar ısrarlı olmasının nedenini, askerlerin isteğine bağlayan
görüşlere katılmıyorum.
Bu Ecevit'e haksızlık
olur.
Sonra askerler için önemli
olan devleti tehdit eden tehlikenin ortadan kaldırılmasıdır.
Kararname gibi bir ısrarları
olmasının mantıkla bağdaşır yanı yoktur.
Kararnamede ısrarlı olan,
askerlerden çok Ecevit olmalı.
Çünkü Başbakan, iktidar partilerinin
Meclis'ten böyle bir yasayı geçirmek için kendi gruplarına tam olarak hákim
olamayacaklarını biliyor.
Yasayı çıkaramamanın hükümeti
yıpratacağından çekiniyor olabilir.
Ama Ecevit'in bu denli
sert üslup kullanmasını ve böyle bir öfke içinde olmasını anlamak yine
de zor.
Oysa demokrasi açısından
bakıldığında, Cumhurbaşkanı'nın haklı olduğu ortada.
Kanun Hükmündeki Kararnameler,
olağanüstü koşullar dışında demokratik hukuk devletinin başvurmaması gereken
bir yoldur.
Eğer Sezer de Ecevit
gibi
tutumunda ısrar eder ve üslubunu sertleştirirse o zaman ne olacak?
* * *
Bunu tahmin etmek kolay.
Çankaya-hükümet zıtlaşması,
rejim sorunu haline dönüşecek.
Zaten Sezer'in Başbakan'a
randevu vermemesi hiç de iyiye alamet değil.
Ecevit, ikinci kez
gönderdikleri kararnamenin Cumhurbaşkanı tarafından imzalanmamasını düşünmek
bile istemediğini söyledi basın açıklamasında.
Bülent Bey gibi deneyimli
bir Başbakan, böyle tehlikeli bir tırmanışı neden göze aldı acaba?
Her neyse... Bu tatsız noktaya
geldiğine göre soruna daha soğukkanlı yaklaşmak gerekiyor.
Eğer Sezer kendisine
aynen gönderilen kararnameyi imzalayıp konuyu Anayasa Mahkemesi'ne götürürse
kriz çözülür.
Bu kararname de büyük bir
olasılıkla Anayasa Mahkemesi'nden döner.
Ama ya Sezer de Ecevit
gibi
bunu kendine yediremez ve imzalamamakta ısrar ederse ne olur?
Ecevit'in dediği gibi
‘‘devlet
krizi’’ çıkar.
Bunu yalnız Başbakan değil,
hepimiz düşünmek bile istemiyoruz.
(11
AĞUSTOS 2000)
  |