|
KHK
krizi ve yorumlar...
SAYGI ÖZTÜRK -
STAR GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
37
bin 'sakıncalı memur' var
Hükümetle Cumhurbaşkanlığı
arasında, memurlarla ilgili kanun hükmünde kararname konusundaki tartışma
davam ederken, kamuda sürdürülen 'çok gizli' araştırmalar bürokrasi içine
sızmış 37 bin civarında 'sakıncalı memur' olduğunu ortaya koydu. Hemen
her bakanlıkta irticai, aşırı sol ve bölücü örgütlerin 'militanları' bulunuyor.
Son dönemlerde, irticai örgütler bürokrasiye sızmada daha başarılı oldu.
Özellikle bir siyasi partinin yandaşı oldukları için önce belediyelere
alınıp daha sonra bürokrasiye kaydırılanların artmasıyla devlet memurları
içerisinde irtica yanlıları da önemli bir güç haline geldi.
'Siyaset-tarikat'
akrabalıkları irticai örgüt yandaşlarını bürokrasiye sokmakla kalmadı,
bunların kilit görevlere getirilmesiyle güçleri de arttı. İçişleri Bakanı
Sadettin Tantan'ın deyimiyle 'nüfuz casusları' bürokraside öyle bir söz
sahibi oldular ki devletin gizli saklı belgeleri yasadışı örgütlerin hücreevlerinde
ya da örgüt karargahlarında ele geçiriliyor. Yalnız irticacı memurlar yok;
mafyanın kolları da bürokrasinin içerisinde. Bakıyorsunuz 'Susurluk raporu'nun
çok gizli yazışmaları, belgeleri bir mafya mensubunun oğlunun evinde bulunuyor.
Olacak iş değil ama örgütsel bağlar yalnız irtica, aşırı sol ve bölücülük
için değil mafya için de geçerli.
Çok uzağa değil,
önce İçişleri Bakanlığı'na bakalım. Murat Başeskioğlu'nun bakanlığı döneminde,
bakanlıkta çok önemli bir çalışma başlatılmıştı. İrticai örgütlere doğrudan
ya da dolaylı olarak destek veren vali yardımcılarından, kaymakamlardan
söz ediliyordu. Hatta bunlar arasında iki valinin ismi de gündemden hiç
düşmemişti. Bakıyorsunuz, kaymakamın makam otomobili isimleri irticai örgütler
arasında sayılan vakıfların yetkililerinin emrinde. Bunlar rastlantı sonucu
ortaya çıkarılanlar. Tıpkı Susurluk'ta olduğu gibi yine bir trafik kazası
oluyor. Kaymakamın makam otomobili irticai örgütün elemanının altından
çıkıyor. Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı'nın yaptığı yardımlar, irticai
kesime büyük bir kaynak oluşturuyor. Dahası, kimlere yardım yapılacağını
irticai gruplar belirliyor, yardımlar da böylece kendi yandaşlarına gidiyor.
İçişleri Bakanlığı'nda
vali yardımcıları ve kaymakamlarla ilgili olarak 10 müfettiş tarafından
yürütülen inceleme ve soruşturmaların sonucu ne oldu dersiniz? 73 kaymakam
ve vali yardımcısı hakkında Danıştay'a suç duyurusunda bulunulması öngörülmüştü.
Bir dönem geçiyor, bakıyorsunuz sürekli çalışması öngörülen 10 kişilik
müfettiş grubu darmadağın edilmiş. Hakkında soruşturma yapılanların bazıları
kilit görevlere getirilmiş ve bu kez onlar haklarında soruşturma yapanlarla
ilgili soruşturma yapmaya başlamış. Refahyol döneminde kilit görevlere
getirilenler, o dönemde yükselenler, bakıyorsunuz yeniden yükselmeye başlamış.
Bazı şeyler görülünce insanın kafası karışıyor. Fethullah Gülen grubunun,
İçişleri Bakanlığı'nda inanılmaz bir ağırlığı var. Emniyet'te Gülen grubuyla
ilgili araştırmalar yapılması bile artık imkansız hale gelmiş. Eskiden
gizli olarak yürütülen faaliyetler, artık açıktan yapılıyor. Fethullahçı
olanlar bunu saklama gereğini bile duymuyorlar.
Milli Eğitim
Bakanlığı, İçişleri'nden farklı mı? Özellikle İmam Hatip Liseleri'nde örgütlerin,
tarikatların etkinliği kırılmış değil. İlçe milli eğitim müdürlükleriyle
ilgili bir araştırma yapılması konunun boyutlarının nerelere ulaştığını
göstermeye yetecek. Vakıf ve derneklere ait öğrenci yurtları birilerinin
'arka bahçesi' olmaya devam ediyor. Milli Eğitim Bakanlığı müfettişleri
tarafından yürütülen soruşturmalarda hazırlanan dosyalardan birkaçının
kapağını kaldırırsanız, konunun boyutlarının ne denli büyük olduğunu görebiliyorsunuz.
Devlet içine
sızmış irticai örgütlerin elemanları nasıl canla başla çalışıyorlarsa,
devletin 'gerçek memurları' arasında da aynı titizliği gösterenler var.
Güvenlik birimleri tarafından hangi memurun ne olduğu, kimlerle bağlantılarının
bulunduğu hemen hemen biliniyor. Hükümet, kanun hükmünde kararname ile
bürokrasi içindeki aşırı uçları temizlemeye kararlı görünüyor. Bunların
sayılarının da 37 bin civarında olduğunu güvenilir kaynaklardan öğreniyorum.
Özellikle 28 Şubat sürecinden sonra bürokrasi içinde çok gizli çalışmalar
yürütüldü. Devletin kendi memurları hakkında yaptırdığı araştırmalar, 37
bin kişinin acilen bürokrasi içinden çıkarılması gerektiğini öngörüyor.
Tüm kıyamet
bu 37 bin kişi için koparılıyor. Onlar kendilerini çok iyi biliyor. Bazı
yayın organlarının gösterdiği özel çaba, demokrasiye inandıklarından değil,
yandaşlarını korumaya yönelik. Türkiye'de işlenen siyasi cinayetlerde İran'ın
parmağının olduğunun ortaya çıkarılmasına rağmen, bunu görmeyip kamuoyunu
da yanlış yönlendirmek için çaba gösteren nüfuz casusları yine sahneye
çıkıyor. Onlar her dönemde var...
SALİH NEFTÇİ -
STAR GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Bir
umut
Sayın Cumhurbaşkanı
Sezer, Türkiye'nin genç nesilleri için beklenmedik bir anda ortaya çıkmış...
Umulmadık bir örnek oluşturmaya başladı.
Daha doğrusu....
Bir umut.
* * *
Türkiye'nin
işini ciddi yapan... Çağdaş ve profesyonel bir yaşam isteyen kesimi, son
yıllarda 'yönetimden'... Elitlerin ve medyanın bazı uygulamalarından kaynaklanan
büyük bir hayal kırıklığı içine girdi....
... Kendisini
bu (geri kalmış) davranış biçimlerinden mümkün olduğu kadar uzak tuttu.
İşini iyi yapmaya, çok çalışmaya ve ilkelerini elden geldiği kadar korumaya
çalıştı.
Öyle ki, son
zamanlarda bize danışmaya gelen yetenekli gençlerle konuşurken... 'Türkiye
size nasıl bir gelecek vaat eder bilmiyorum... Ama dünyada nereye, nasıl
gelebileceğinizi anlatayım...' diye söze başlıyordum.
Küme düşen bir
ekonomi. Hukukun arka plana itildiği bir ortam. Bazı medya ve bazı finans
kesimi çevrelerinin insanı şaşırtacak derecedeki 'miyopik' bakış açıları
... Ve bilimin tümüyle unutuluşu...
'Kulaklarınızı
tıkayın... Derslerinize iyi çalışın... Sonra dünyaya açılın...'
İçeride fazla
bir umut göze çarpmıyordu.
* * *
Sayın Cumhurbaşkanı
ile bu şimdi değişiyor.
Elbette 'Bir
kişiden ne çıkar?' diyeceksiniz.
Bir kişi ile
elbette fazla bir şey olmayabilir.
Ama... Hukuk
ilkelerinden şaşmayan bir cumhurbaşkanı ile çok şeyler yapılır.
* * *
Memurlarla ilgili
KHK'nın Sayın Cumhurbaşkanı tarafından hükümete iade edilmesini hukuki
açıdan yorumlamak bizim işimiz değil.
Ancak, işin
görüntüsü üzerine söylenecek iki çift sözümüz var.
İzninizle...
* * *
Önce hükümete...
Direnip, dünyaya
ve topluma karşı kendinizi rezil etme yanlışını yapmayın.
Gerekli kanun
taslağını hazırlayın... Meclis'e gidin... Komisyonlarda... Meclis kürsüsünde
kanun teklifinizi savunun... Gerekli siyasi pazarlıklar neyse yapın ve
bu kanunu Meclis'ten geçirmeye çalışın....
... Geçmezse
de, Meclis'in kararını ya kabullenip oturun veya bir kez daha deneyin.
Dünyanın bütün
demokrasilerinde bu böyle yapılıyor.
* * *
'Efendim çok
geç kalırız... Vakit yok... İrtica ve bölücü faaliyetlerde bulunan memurlar
devlete zarar verir...'
Belki...
...Ama hukuku
arka plana iten keyfi davranışlar devlete çok ama çok daha fazla zarar
verir.
Ayrıca, burada
da söyleyecek başka bir sözümüz var.
Bazı memurlar
kanunlara karşı davranıyorlarsa bunları kim işe almış? Neden bu kadar süre
ses çıkarmamış? Gerekli işlemleri neden şimdiye kadar başlatmamış?
Bu gecikmenin
sorumluları kim? Bunu araştırmak bir devlet açısından çok daha önemli değil
mi?
* * *
Bir örnek verelim.
1999 yılında yaşanan büyük ekonomik krizin ve arkasından gelen ağır istikrar
programının kimlerin yanlışından kaynakladığı araştırılsaydı, bu gibi hataların
ileride yapılma olasılığı azalırdı...
Bu örnekten
hareketle bir vurgulama daha yapalım. 1999 ekonomik krizinin Türkiye'ye
verdiği zararı (sefillikten başka vaat edecek bir şeyi olmayan) hiç bir
irticacı akım veremez... Bunu da unutmayalım.
ESEN ÜNÜR - STAR
GAZETESİ - 11 AĞUSTOS 2000
Zirve
buz gibi
Memurlarla ilgili
kanun hükmünde kararname, Cumhurbaşkanı ile Hükümet arasındaki ilişkileri
buz gibi yaptı. Oysa çok kısa süre önce koalisyon ortağı üç parti liderinin
aralarında anlaşmasından sonra Ahmet Necdet Sezer'in, Cumhurbaşkanlığı'na
seçildiği sıralarda ilişkikiler ne kadar sıcaktı. O günlerdeki gelişmelerin
sağlıklı hafızalardan henüz silinmemiş olması gerekir.
Anayasa Mahkemesi
Başkanı iken, kendisine götürülen teklifi kabul ederek Cumhurbaşkanı seçilen
Sezer, ilk günden başlayarak Anayasa'ya aykırı ve hukuk devleti ilkesini
zedeleyen tasarruflara geçit vermeyeceğini belli eden davranışlar sergiledi
ve açıklamalar yaptı. Sonunda önüne gelen, memurlarla ilgili kanun hükmünde
kararnameyi, 'Hukuk devleti' ilkesinin, kanun hükmünde kararname taslağı
ile yapılmak istenilen düzenlemelerin yasayla yapılmasını zorunlu kıldığı
gerekçesiyle geri gönderdi. Cumhurbaşkanı, bu kararnamenin Anayasa'ya aykırı
olduğunu da maddelere göndermeler yaparak ta ortaya koydu.
Birlik gösterisi
Uzun süre bir
araya gelemeyen birçok konuda aralarında görüş ayrılıkları olduğu bilinen
koalisyon ortağı üç parti lideri dün tüm bakanlarıyla verdikleri görüntü
ile adeta 'birlik gösterisi' yapar gibiydiler. Başbakan Bülent Ecevit,
kararlı ifadelerle Cmhurbaşkanı'nın, Anayasa'ya aykırı bir davranışta bulunduğunu
ve kanun hükmündeki kararnameyi geri gönderdiğini söyledi. Hükümetin de
kararnameyi aynen Cumhurbaşkanı'na geri göndermeyi kararlaştırdığını, Sezer'in,
şimdi imzalamaya mecbur olduğunu, istiyorsa imzaladıktan sonra iptali için
Anayasa Mahkemesi'ne başvurabileceğini de anlattı.
Gelinen noktaya
bakın. Cumhurbaşkanı, Hükümet'in kanun hükmündeki kararnamesinin Anayasa'ya
uygun olmadığı görüşünde. Hükümet ise Cumhurbaşkanı'nın, kararnameyi geri
göndererek Anayasa'ya, aykırı davrandığını öne sürüyor. 'Peki şimdi ne
olacak?' sorusuna cevap vermek çok zor. Anayasa'nın, 104'üncü maddesindeki
Cumhurbaşkanı'nın görev ve yetkileri ile ilgili fıkra şöyle:
'... kanun hükmündeki
kararnamelerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüğünün, tümünün veya
belirli hükümlerinin Anayasa'ya şekil veya esas bakımından aykırı oldukları
gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi'nde iptal davası açmak.'
Anayasa'da,
'Cumhurbaşkanı kanun hükmünde kararnameleri imzalar' ya da, 'Kanun hükmünde
kararnameleri yayımlar' diye bir hüküm yok.
Gönderdiğine
göre
Bu aşamada
Ecevit'in, açıklamasına göre Hükümet, 'Mademki hakkı olmadığı halde geri
gönderdi ve böylece yasalarla ilgili süreci başlatmış oldu o halde şimdi
önce imzalamak zorunda, imzaladıktan sonra isterse Anayasa Mahkemesi'nde
iptal davası açabilir' görüşünde.
Yine Ecevit'ten
öğrendik ki, Cumhurbaşkanı Sezer, Başbakan'la dün yapması gereken haftalık
olağan görüşmeden vazgeçmiş. Önümüzdeki hafta perşembe günü için de randevu
vermemiş. Elbette Sayın Sezer'in, dün Başbakan Ecevit, tarafından söylenenlere
vereceği cevaplar vardır. Bu cevapları kamuoyuna nasıl bir yolla aktaracağı
ise meçhuldür. Öyle sanıyorum ki Sezer, bugünlerde yine yazılı bir açıklama
ile kararını kamuoyuna duyurma yolunu seçecektir. Kimbilir belki de, göreve
geldiğinden beri bir türlü gerçekleştiremediği bir başka yolu dener ve
bir basın toplantısı ile bu işi yapar. Bana göre nasıl yapacaksa yapmalı
ama bu konudaki kararını net olarak en kısa zamanda açıklamalıdır. 'Haklı'
olduğu bu konuda böyle yapacağından da şüphem yok.
(11
AĞUSTOS 2000)
  |