|
|
 |
Anayasa
Mahkemesi Başkanı
Ahmet
Necdet Sezer'in konuşması...
(26
NİSAN 1999 - ANAYASA MAHKEMESİ'NİN 37. KURULUŞ YILDÖNÜMÜ)
-
Sezer
konuşmasında, düşünceye özgürlük çağrısı yaptı, 1982
Anayasası’nda düşünce özgürlüğüne sınırlama getirildiğini söyledi.
-
Sezer, Türkiye’nin insan hakları
alanında evrensel normlara uyum için Anayasa ve yasalarında gerekli değişiklikleri
yapmak ve bu yasaları özgürlüğü engelleyen öğelerden arındırmak zorunda
olduğunu belirtti.
-
Anayasa Mahkemesi Başkanı Sezer,
Türkiye’de düşünce özgürlüğünden söz edilebilmesi için, Anayasa başta olmak
üzere birçok temel yasanın değiştirilmesi gerektiğini söyledi. Konuşma,
kamuoyunda geniş yankı uyandırdı.
İnsan hakları ve özgürlüklerinin
koruyucusu, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinin güvencesi olan
Anayasa Mahkemesi'nin 37. Kuruluş Yıldönümü Kutlama Töreni'ne katılarak
bizleri onurlandıran tüm konuklara en iyi dileklerle saygılar sunuyorum.
Geçtiğimiz yıl aramızdan
ayrılan Anayasa Mahkemesi Emekli Başkanı değerli yargıç Ahmet BOYACIOĞLU'na
Tanrı'dan rahmet diliyor; Anayasa yargısına yaptığı değerli hizmetleri
şükranla anıyorum.
Toplumsal örgütlenmenin ulaştığı
çağdaş düzen, "çoğulcu, demokratik, hukuk devleti"dir. "Hukuk devleti"
çağdaş devletin belirleyici niteliğidir.
Demokratik toplum, "çoğulcu
demokrasi" ve "insan hakları yargısını" içermekte ve güvence altına almaktadır.
Bu öğelerden birinin olmaması ya da içeriğinin yetersiz olması, toplum
düzeninin demokratikliğinin tartışılmasına neden olmaktadır.
İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda kabul edilişinden bugüne kadar geçen
elli yıl içerisinde insan hakları hukukunun temelleri atılmıştır. Ancak
bugün, insanlığa karşı işlenen suçlar ve uluslararası ceza hukuku tartışılmaya
başlanmıştır. Genelde "temel hak ve özgürlükler" olarak belirtilen insan
hakları kavramı, ulusal hukukların sınırlarını aşmış, içeriğini insan haklarını
oluşturan çok taraflı uluslararası anlaşmalarla ulusal bir sorun olmaktan
çıkmış, uygar toplumların olmazsa olmaz koşulu durumuna gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti, İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi'ni kabul etmiş; insan haklarıyla ilgili
pek çok sözleşmeyi de imzalamıştır. Anayasa'nın 2. maddesinde, "insan haklarına
saygı", Türkiye Cumhuriyeti'nin değiştirilemez nitelikleri arasında sayılmıştır.
Anayasa'da insan hakları ve özgürlükleri, doğal haklar anlayışına uygun
olarak insan kişiliğine bağlı değerler olarak kabul edilmiştir. İnsan hakları,
demokratik toplum düzeni içinde insan olmanın, insanca yaşayabilmenin vazgeçilmez
koşuludur.
İnsan haklarına saygılı,
demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde
de, insan hak ve özgürlüklerinin çağdaş, evrensel standartlara uygun olarak
korunması ve geliştirilmesi zorunludur.
1982 Anayasası'nda, 12 Eylül
1980 öncesinde yaşananlara bir tepki olarak temel hak ve özgürlükler önemli
ölçüde sınırlandırılmıştır. Bunun sonucu olarak, Türkiye de, düşünceyi
açıklama özgürlüğünün hukuksal boyutlarıyla ilgili sorunlar ortaya çıkmıştır.
Demokrasi yönünden taşıdığı yaşamsal önem herkes tarafından bilinmesine
karşın, düşünceyi açıklama özgürlüğünün önündeki engeller aşılamamış, düşünce
suçlarına yönelik yasal düzenlemeler yapılamamıştır.
Anayasalar ve yasalarda insan
hak ve özgürlüklerine verilen yer, ulusların kültür ve uygarlık alanında
ulaştıkları düzeyin bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. Tüm özgürlükler
ile ilişkili olan düşünce özgürlüğü ise ülkelerin demokratik niteliğinin
saptanmasında en belirgin ölçü sayılmaktadır.
Düşünceyi açıklama özgürlüğünün
önemi, her şeyden önce onun başka bir çok özgürlüğün kaynağını veya temelini
oluşturmasından ileri gelmektedir. Kişinin varlığının temeli olan düşünce
ve düşünceyi açıklama özgürlüğü, demokrasinin de temeli ve ayrılmaz bir
parçasıdır.
Çağdaş demokrasilerde, düşünceyi
açıklama özgürlüğüne, diğer özgürlüklerin gerçekleştirilebilmesi yönünden
taşıdığı önem gözetilerek daha ayrıcalıklı ve üstün bir yer verilmiştir.
Düşünce özgürlüğünün bu konumu onun en az sınırlandırılmasını zorunlu kılmaktadır.
Çoğulcu demokratik ülkelerde, toplumun yerleşik değerlerine ters gelen
düşünceler de tam bir özgürlük içinde açıklanıp tartışılabilmektedir.
Düşünce özgürlüğü, insanın
serbest biçimde bilgiye ve düşünceye ulaşabilmesi, düşüncesini serbest
biçimde açıklayabilmesi, başkalarına iletebilmesi, düşünce ve kanaatleri
nedeniyle suçlanamamasıdır. Kişinin iç dünyasında kalan, açıklamadığı veya
açıklayamadığı düşüncelerinin korunması düşünceyi açıklama özgürlüğü olarak
kabul edilemez. Asıl özgürlük düşüncelerin serbestçe açıklanabilmesi ve
yayılabilmesidir. Diğer hak ve özgürlüklerin gerçekleştirilebilmesi yönünden
de düşünce özgürlüğünün bugün ayrıcalıklı bir konumu bulunmaktadır.
Öğretide, "düşünce özgürlüğü"
sözcükleriyle her zaman düşünceyi açıklama özgürlüğü anlatılmak istenmiştir.
Bu özgürlük, düşünce ve kanaatlerini açıklamama özgürlüğünü de içerir.
Düşünceyi açıklama özgürlüğü, olumsuz statü hakları olarak nitelendirilen
kamu özgürlüklerindendir. Başka bir anlatımla, bu bireysel bir özgürlüktür.
Düşünceyi açıklama özgürlüğü,
bireysel bir özgürlük olmasın karşın, demokrasinin işlemesi yönünden de
toplumsal bir önem taşır. Demokrasinin vazgeçilmez öğesi olan çoğulculuk,
kişilerin siyasal örgütlenmesi yanında, toplumsal örgütlenmesini de gerektirir.
Demokratik bir örgütlenmenin olanaksız olduğu durumlarda, kuşkusuz düşünceyi
açıklama özgürlüğünden de söz edilemez. Kişinin siyasal görüşlerini açıklayabilmesi,
demokratik bir toplumun temellerinden birini oluşturur.
Alman Anayasa Mahkemesi de,
çeşitli kararlarında düşünce özgürlüğünü özgürlükçü demokratik düzen için
kurucu bir nitelik taşıdığını, çünkü bu düzenin hayat öğesi olan sürekli
düşünsel hesaplaşmayı, düşüncelerin savaşmasını ancak bu özgürlüğün olanaklı
kıldığını belirtmiştir.
Çoğulcu demokrasilerde, azınlığa
"çoğunluk durumuna geçebilme" hakkı tanınır. Bu hak, kendisine bağlı olarak
düşünceyi açıklama özgürlüğü ile birlikte diğer tüm hak ve özgürlükleri
de beraberinde getirir, Demokrasi anlayışı, hak ve özgürlüklerle ayrılamaz
bir bütün oluşturur. Özgürlüklerin bulunmadığı yerde demokrasi de yoktur.
Düşünceyi açıklama özgürlüğü,
gerçek kişiler için olduğu kadar tüzel kişiler yönünden de temel bir haktır.
Dernekler, sendikalar ve siyasal partiler, organları aracılığıyla düşünce
açıklamasında bulunabilirler.
Ayrıca basın özgürlüğü, bilim
ve sanat özgürlüğü, süreli ve süresiz yayın hakkı, dernek kurma Özgürlüğü,
toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı gibi hak ve özgürlükler de
düşünceyi açıklama özgürlüğünün uzantısı ve tamamlayıcısı niteliğindedir.
Düşünce özgürlüğü, içeriğinin genişliği nedeniyle diğer kamu özgürlüklerinden
farklı bir konumdadır. Bu özgürlük, pek çok özgürlüğe kaynaklık eder.
Düşünce ve kanaatler basılmış
biçimde yayınlandığında basın özgürlüğü, bilim ve sanat araçlarıyla açıklandığında
bilim ve sanat özgürlüğü adını alır. Basın özgürlüğü, düşünce açıklama
özgürlüğünü tamamlayan ve onun kullanılmasını sağlayan bir özgürlüktür.
Basın ve haberleşme özgürlüğünün ilk koşulu her türlü, haber düşünce ve
kanıların serbestçe açıklanabilme, öğrenilebilme ve toplanabilme olanağının
bulunmasıdır. Basın ve haberleşme özgürlüğü, kaynağını düşünceyi açıklama
özgürlüğünde bulmaktadır. Basın ve haberleşme özgürlüğünün bir gereği olan
düşünceyi serbestçe açıklayabilme hakkının kullanılabilmesi için, haber,
düşünce ve kanıları serbestçe yayma hakkının bulunması gerekir. Haberleşme
özgürlüğünün başlıca öğesi olan basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğünün sonucu
ve uzantısıdır.
Düşünce özgürlüğü, dernek
kurma, seçme ve seçilme haklan ile de sıkı bir bağlantı içindedir. Çünkü
demokrasi, seçme ve seçilme haklarını kullanacakların bilinçli karara varabilmeleri
için serbestçe haberleşme olanaklarına sahip olmalarıyla gerçekleşir. İnsanların
bir araya gelerek düşüncelerini birbirlerine açıklamalarını sağlayan toplantı
ve dernek kurma özgürlükleri de nitelikleri gereği düşünce özgürlüğüne
bağlıdır.
Demokrasi için siyasal partiler
ve vatandaşların seçme ve seçilme hakkına sahip olmaları yeterli değildir.
Bilgi edinme, düşüncelerini açıklama ve yayma özgürlüğü olmadan demokratik
sistemin etkinliğinden söz edilemez.
Çağdaş toplumlarda, özgür,
eleştiri yapabilen bireyler ve basın, haberleşme araçlarına ulaşabilme
ve siyasal etkinliklerle ilgilenebilme, örgütlenebilme gibi özellikler
demokrasiyle yakından ilgilidir.
Düşünceyi açıklama özgürlüğü
ile kamuoyu arasında da sıkı bir bağ bulunmaktadır. Gerçekten bu iki kavram
birbirini etkiler. Toplumda aydın bir kamuoyunun varlığı, kamuoyunun oluşmasını
sağlayacak araç ve olanaklar gerektirir. Kamuoyunun belirmesinin koşulu
da, her şeyden önce, düşüncelerin her türlü araçla açıklanabilmesi ve yayılabilmesidir.
Kamuoyu, olaylar ve sorunlar
üzerinde herkesin özgürce düşünce açıklayabildiği, eleştiri yapabildiği,
değişik yorumların, tezlerin tartışıldığı bir ortamda gelişip olgunlaşabilir.
Başka bir anlatımla, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü, kamuoyunun
da temelini oluşturur.
Görüldüğü gibi düşünce özgürlüğünden,
düşünce ve kanaatlerin çeşitli araç ve yollarla serbestçe açıklanması ve
yayılması anlaşılmaktadır. Düşünce özgürlüğü sosyal gelişmelerin temel
koşuludur. Toplumun demokratik yapısının en önemli göstergelerinden birisidir.
Bu özgürlük, tüm anayasalarda güvenceye alınmıştır.
1961 Anayasası'nın "düşünce
hürriyeti" başlıklı 20. maddesinde, "Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine
sahiptir; düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim ile veya başka yollarla
tek başına veya toplu olarak açıklayabilir ve yayabilir" denilerek düşünce
ve kanaat özgürlüğü ile düşünceyi açıklayıp yayma özgürlüğü birlikte düzenlenmiştir.
Maddede özgürlüğün sınırlandırılmasına ilişkin herhangi bir kurala da yer
verilmemişti.
1961 Anayasası döneminde
Anayasa Mahkemesi, (8.4.1963 günlü E. 1963/16-17 K. 1963/83-84 sayılı kararlar)
"düşünce"nin başkalarına açıklanmadığı, kişinin iç dünyasında kaldığı sürece
sınırsız olduğunu, ancak, düşünce açıklanarak bireysel alandan toplumsal
alana geçtiğinde, düşünceyi açıklama özgürlüğünün Anayasa'nın 11. maddesine
göre sınırlandırılabileceğini belirtmiştir.
Öğretide, Anayasa Mahkemesi'nin
Anayasası'nın 11. maddesini yasa koyucuya genel sınırlama yetkisi veren
bir kural olarak görmesini benimseyenler olduğu kadar eleştirenler de olmuştur.
1971 yılında yapılan Anayasa değişikliğinde, 11. madde genel sınırlama
kuralı durumuna getirilmek istenmişse de tartışmalar son bulmamıştır.
1982 Anayasası'nda, düşünce
özgürlüğü yönünden sınırlayıcı, kimi konularda yasaklayıcı düzenlemeler
öngörülerek 1961 Anayasası'ndakilerden oldukça farklı bir sistem getirildi.
1982 Anayasası'nda düşünce
özgürlüğü, "düşünce ve kanaat özgürlüğü ve "düşünceyi açıklama ve yayma
özgürlüğü" olarak iki ayrı maddede düzenlenmiştir. Anayasanın düşünce ve
kanaat hürriyeti başlıklı 25. maddesine göre, herkes, düşünce ve kanaat
özgürlüğüne sahiptir; her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce
ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle
kınanamaz ve suçlanamaz.
Her ne kadar Anayasa'nın
13. maddesinin son fıkrasında, maddede yer alan genel sınırlama nedenlerinin
temel hak ve özgürlüklerin tümü için geçerli olduğunun belirtilmesi karşısında,
"düşünce ve kanaat özgürlüğü"de 13. maddede belirtilen nedenlerle sınırlandırılabilmesi
öngörülmüş ise de, kişinin kendi iç dünyasıyla ilgili olan bu özgürlüğün
niteliği gereği herhangi bir sınırlamaya bağlı tutulması olanaksızdır.
Öte yandan, Anayasa'nın 15.
maddesine göre de, düşünce ve kanaat özgürlüğü, savaş, seferberlik, sıkıyönetim
veya olağanüstü durumlarda da ortadan kaldırılamayacak özgürlüklerdendir.
Anayasa'nın 15. ve 25. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, olağanüstü
durumlarda da dokunulamayan düşünce ve kanaat özgürlüğünün olağan dönemlerde
de sınırlandırılmasının olanaksız olduğu sonucuna varılır.
İnsanın iç dünyasına, akıl
ve sezgilerine dayanan düşüncesini açıklamadan başkaları tarafından bilinmesi
olanaksızdır. Bu nedenle, düşünce özgürlüğü sınırlanamayan mutlak bir özgürlüktür.
Başkalarına açıklanmayanı düşünce bir özgürlük de sayılmayabilir.
Başkalarına açıklanmayan
kişinin iç dünyasında kalan düşünce ve kanaatin anayasal koruma altında
olmasının da bir anlamı yoktur. Ancak, maddenin "kimse, düşünce ve
kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz" biçimindeki bölümü, sağlayabileceği
yararlar nedeniyle önem kazanmaktadır.
Çağdaş demokrasilerde, düşünce
özgürlüğü yönünden önemli olan, düşüncelerin özgürce açıklanabilmesi ve
yayılabilmesidir. Açıklanmadığı sürece kişinin iç dünyasında kalan düşüncelerin
korunması yeterli görülemez.
Amerika Birleşik Devletleri
Yüksek Mahkemesi ve Alman Anayasa Mahkemesi pek çok kararında, düşünceyi
açıklama ve yayma özgürlüğünü, diğer tüm özgürlüklerin zorunlu öğesi olan
bir kaynak özgürlük ve siyasal sistemin olmazsa olmaz koşulu saymıştır.
Düşünce özgürlüğü, düşünceleri serbestçe açıklama özgürlüğüdür. Düşüncelerin
başkalarına iletilebildiği durumlarda düşünce özgürlüğü bir anlam taşır.
1982 Anayasası'nda, düşünceyi
açıklama ve yayma özgürlüğü ayrı bir maddede düzenlemiştir. Anayasa'nın
26. maddesinin birinci fıkrasında, "Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz,
yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve
yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın
haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü,
radyo, televizyon, sinema veya benzeri yollarla yapılan yayımların izin
sistemine bağlanmasına engel değildir" denilmektedir.
Maddenin ikinci fıkrasında
da, bu özgürlüklerin kullanılmasının, suçların önlenmesi, suçluların cezalandırılması,
devlet sırrı olarak usulünce belirtilmiş bilgilerin açıklanmaması, başkalarının
şöhret ve haklarının, özel veya aile hayatlarının yahut kanunun öngördüğü
meslek sırrının korunması veya yargılama görevinin gereğine uygun olarak
yerine getirilmesi amaçlarıyla sınırlanabileceği belirtilmiştir.
Anayasa'nın temel hak ve
özgürlüklerin sınırlandırılmasına ilişkin 13. maddesinde ise, temel hak
ve özgürlüklerin, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün,
milli egemenliğin, Cumhuriyetin, milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel
asayişin, kamu yararının, genel ahlakın ve genel sağlığın korunması amacı
ile ve ayrıca Anayasanın ilgili maddelerinde öngörülen özel sebeplerle
yasayla sınırlanabileceği ve maddede yer alan genel sınırlama sebeplerinin
temel hak ve özgürlüklerin tümü için geçerli olduğu belirtilmiştir.
Buna göre, niteliği gereği
düşünce ve kanaat özgürlüğü yönünden uygulama alanı olmayan genel sınırlama
nedenleri, düşünceyi açıklama özgürlüğü yönünden uygulanabilecektir.
Anayasa'nın 26. maddesini
ikinci fıkrasındaki düşünceyi açıklama özgürlüğü için öngörülen özel sınırlama
nedenleriyle 13. maddesi gereğince tüm hak ve özgürlükler için geçerli
olan genel sınırlama nedenleri, 18.5.1954 gününde, Türkiye tarafından onaylanan
"İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme"nin 10. maddesiyle
karşılaştırıldığında, sınırlama nedenlerinin birbirine benzer, hatta koşut
olduğu görülür. Ancak, gerek Anayasa'da gerekse sözleşmede öngörülen sınırlama
nedenleri genel, içerikleri belirsiz, değişik yorumlara elverişli kavramlardır.
Bu durumun farklı uygulamalara neden olacağı ve ayrıca yargısal denetimi
güçleştireceği kuşkusuzdur. Sakıncaların giderilmesi için, Yasakoyucu'nun
çıkaracağı yasalarla bu kavramları somutlaştırması gerekmektedir.
Düşünceyi açıklama özgürlüğüne
getirilen diğer bir sınırlama nedeni de dil konusundadır. 26. maddenin
üçüncü fıkrasında, "Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış
olan herhangi bir dil kullanılamaz" denilmektedir.
Oysa, Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi'nde, düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında belli bir dilin
kullanılmasının yasaklanabileceğine ilişkin sınırlayıcı bir kurala yer
verilmemiştir.
Anayasa'da temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılmasının sınırı olarak "demokratik toplum düzeninin gerekleri"
ve "ölçülülük ilkesi" olmak üzere iki ölçüt öngörülmüştür.
1982 Anayasası'nda, 1961
Anayasası'ndaki "temel hakların özüne dokunma yasağı" yerine Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesi'nde de kabul edilen "demokratik toplum düzeninin gereklerine
uygun olma" ölçütü benimsenmiştir.
Bu ölçütler, Yasakoyucu'nun
temel hak ve özgürlükleri sınırlarken uyması gereken sınırları gösterir.
Temel hak ve özgürlüklerin norm alanı anayasanın kendisi tarafından daraltılmışsa
bu ölçütlerin etkisi sınırlı olacaktır. Nitekim Anayasa Mahkemesi de (12.1.1971
günlü, E. 1969/31, K. 1971/3 sayılı karar) bir hakkın ve özgürlüğün özüne
dokunulamayacağı ilkesini, temel hak ve özgürlüklere yalnızca yasalarla
konulacak sınırlandırmalar için söz konusu olduğundan, Anayasa'da öngörülen
bir hak ve özgürlüğün yine Anayasaca sınırlandırılması durumunda, Anayasa'nın
11. maddesinin uygulanma yeri olamayacağını belirtmiştir.
"Temel hakların özüne dokunma
yasağı" 1961 Anayasası'na 1949 Bonn Anayasası'ndan alınmıştır. Bir hak
ve özgürlüğün özü, onun vazgeçilmez öğesi, dokunulduğunda hak ve özgürlüğü
anlamsız kılacak olan asli çekirdeği olarak tanımlanabilir.
Anayasa Mahkemesi, (26.11.1986
gün, E.1985/8, K.1986/27 sayılı karar) bir hak ve özgürlüğün amacına uygun
biçimde kullanılmasını son derece zorlaştıran veya bunu kullanılmaz duruma
düşüren kayıtlara bağlı tutulması durumunda, hak ve özgürlüğün özüne dokunulmuş
olacağını belirtmiş; bir hak ve özgürlüğün kullanılmasını "genel olarak
izin alınmasına" bağlanmasına da, hak ve özgürlüğün özüne dokunmak olarak
nitelendirmiştir. (28.1.1964 günlü, E. 1963/28, K. 1964/8 sayılı karar)
Anayasa'nın 13. maddesinde,
temel hak ve hürriyetlerle ilgili genel ve özel sınırlamaların demokratik
toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağı ve öngördükleri amaç dışında
kullanılamayacağı belirtilmiştir. Maddede, sınırlamanın sınırı olarak kabul
edilen "demokratik toplum düzeni" ile amaçlanan, Anayasa'da öngörülen demokrasi
anlayışı olmayıp, çoğulcu, özgürlükçü, çağdaş, demokratik toplum düzeni
anlayışıdır. Bu düşünce madde gerekçesinde şöyle belirtilmiştir: "hak ve
hürriyetlere getirilecek sınırlamalar yahut bunlar konusunda öngörülecek
sınırlayıcı tedbirler demokratik rejim anlayışına aykırı olmamalı, genellikle
kabul gören demokratik rejim anlayışı ile uzlaşabilir olmalıdır."
Öğretide, öze dokunma yasağının
her temel hakta bir öz bulunduğu varsayımından hareket edilerek hak öznesine
dokunulamaz asgari bir alan sağladığı, buna karşılık, "demokratik toplum
düzeni" kavramının ise özgürlüğe yabancı, demokrasi inancına ve demokrasiye
bağlılığa göre değişen nisbi nitelikte bir kavram olduğu, bu nedenle, öze
dokunma yasağının hak ve özgürlüklere daha güçlü bir koruma sağladığı ileri
sürülmüştür.
Çağdaş, demokratik toplum
düzenleri insan haklarına dayanan rejimlerdir. Çağdaş demokrasilerde, bir
hak ve özgürlüğün. özüne dokunma, özünü ortadan kaldırma kabul edilemez.
Bu nedenle, "demokratik toplum düzeni gerekleri" kavramı içinde "öze dokunma
yasağı ölçütü de bulunmaktadır. Aslında bu iki ölçüt, tek bir ölçütün iki
ayrı görünüşüdür. Nitekim Anayasa Mahkemesi'nin 26.11.1986 günlü, E.1985/8,
K.1986/27 sayılı kararında "Klasik demokrasiler, temel hak ve özgürlüklerin
en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir. Kişinin sahip
olduğu dokunulmaz, vazgeçilmez, devredilmez temel hak ve özgürlüklerin
özüne dokunulup tümüyle kullanılmaz duruma getiren kısıtlamalar, demokratik
toplum düzeninin gerekleriyle uyum içinde sayılamaz. Özgürlükçü olmak yanında,
hukuk devleti olmak ve kişiyi ön planda tutmak da aynı rejimin öğelerindendir...
Bu anlayış içinde özgürlüklerin yalnızca ne ölçüde kısıtlandığı değil,
kısıtlamanın koşulları, nedeni, yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun
yollan, hep demokratik toplum düzeni kavramı içerisinde değerlendirilir,
Özgürlükler, ancak istisnai olarak ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği
için zorunlu olduğu ölçüde sınırlandırılabilirler. Demokratik hukuk devletinde,
güdülen amaç ne olursa olsun, özgürlük kısıtlamalarının, bu rejimlere özgü
olmayan yöntemlerle yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını
ortadan kaldıracak düzeye vardırmamasıdır" denilerek "demokratik toplum
düzeninin gerekleri" ölçütü yanında "öz güvencesi"ne de yer verilmiştir.
Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi'nin
8, 9, 10 ve 11. maddelerinde de yer verilen "demokratik toplumun gerekleri"
kavramı, sözleşmede tanımlanmamıştır. Ancak, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu
ve Divanı, bu kavramı çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik öğeleriyle
tanımlamışlardır. Divan, (7.12.1976 günlü karar) düşünceyi
açıklama özgürlüğü ile demokratik toplumun gerekleri kavramı arasındaki
ilişkiyi şöyle belirtmiştir:
"Sözleşme'nin 10. maddesiyle
korunan düşünceyi açıklama özgürlüğü demokratik toplumun temellerinden
biridir. Toplumun ilerlemesi, bireyin gelişmesi için zorunludur. Bu özgürlük,
sadece yararlı veya sadece ilgisiz ya da zararsız bilgi ve haberlerin alınıp
verilmesini değil, fakat Devleti veya halkın bir kesimini düşündüren, sarsan
veya onlara aykırı gelen bilgi ve haberleri de içerir. Demokratik toplumun
vazgeçemeyeceği çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce bunu gerektirir"
Türkiye, Avrupa İnsan Hakları
Komisyonu'na bireysel başvuru hakkını ve Divan'ın bağlayıcı yargı yetkisini
kabul etmiştir. Bu nedenle, sözleşme kuralları ile Türkiye'nin düşünce
özgürlüğüne ve bu özgürlüğün sınırlandırılmasına ilişkin Anayasa ve yasa
kuralları arasında uyum sağlanması zorunluluğu doğmuştur. Bu uyumun gerçekleştirilebilmesi
için düşünce özgürlüğüne ilişkin çeşitli yasaların "demokratik toplumun
gerekleri" ölçütüne uygun biçimde gözden geçirilmesi gerekmektedir.
Hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasının
sınırı konusundaki ölçülülük ilkesi, Anayasa'nın 15. maddesinde öngörülmüştür.
Buna göre, savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, hak
ve özgürlüklerin kullanılması "durumun gerektirdiği ölçüde" durdurulabilir.
Olağanüstü durumlarda hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması için kabul
edilen bu ölçütün, olağan dönemlerde öncelikle uygulanması gerekir. Ölçülülük
ilkesi, hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında "amaç" ile "araç" arasında
dengeli bir ilişkinin varlığını gerektirir. Başka bir anlatımla bu ilke,
yasal düzenlemelerde sınırlama aracının sınırlama amacına ulaşmaya elverişli
olmasını, bu aracın sınırlama amacını gerçekleştirme bakımından gerekli
olmasını ve amaçla aracın birbirine karşı ölçüsüz bir oran içinde bulunmamasını
ifade eder.
Tüm hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılmalarının sınırı olarak öngörülen "demokratik toplum düzeninin
gerekleri ve "ölçülülük" ilkeleri, düşünceyi açıklama özgürlüğünün sınırlandırılmasında
da geçerlidir. Ancak, sınırlama nedenleri ile hak ve özgürlükleri koruma
güvenceleri, diğer hak ve özgürlükler için de özel bir konumu bulunan düşünceyi
açıklama özgürlüğü yönünden uygulanırken daha özenli olunması gerekir.
Çünkü, bu özgürlük demokrasi için gereklidir.
Düşünceyi açıklama özgürlüğünün
sınırları, ülkelerin somut koşullarına göre değişim göstermiştir. Kimi
ülkelerde, faşizm ve komünizm gibi nedenlerle özgürlüğü daraltan kurallar
getirilmiştir. Ancak çoğulcu, özgürlükçü demokrasilerde, düşünce suçuna
yer verilmemekte, faşist, ırkçı, ayrımcı, savaş kışkırtıcı propaganda ile
suç işlemeye tahrik eylemleri ise düşünceyi açıklama özgürlüğü içinde değerlendirilmeyerek
suç sayılmaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri
Yüksek Mahkemesi, düşünceyi açıklama özgürlüğü konusunda, 1919'lu yıllardan
itibaren "açık ve mevcut tehlike" ölçütünü kullanmaya başlamıştır. Buna
göre, düşüncenin açıklanmasının "açık ve mevcut bir tehlike" oluşturup
oluşturmadığına bakılmaktadır. Bir düşüncenin soyut çerçevede açıklanması,
düşünceyi açıklama özgürlüğü olarak algılanmasına karşılık, açıklanan düşüncenin
belirli bir olayda açık ve somut bir tehlike yaratması durumunda, bu düşünce
açıklamasının yasakoyucu tarafından önlenebileceği kabul edilmektedir.
Bu ölçüde, düşünce açıklama özgürlüğü mutlak olarak anayasal güvence altına
alınmamakta ve "düşünce suçu"na olanak tanımaktadır.
Düşünceyi açıklama özgürlüğü
konusunda "açık ve mevcut tehlike" ölçütü batı demokrasilerinin de evrensel
ölçütü durumuna gelmiştir. Temel hak ve özgürlükler ve özellikle düşünceyi
açıklama özgürlüğü için Anayasa ve yasalarda öngörülen sınırlama ve yasakların
çoğu, çağdaş demokrasilerde genellikle kabul gören ilkelerle bağdaşmadığı
gibi bu sınırlama ve yasaklar özgürlüklerin evrensel standartlarda kullanılmasını
engellemektedir.
Türkiye, insan hakları alanında
evrensel normlara uyum sağlamak için Anayasa ve yasalarında gerekli değişiklikleri
yapmak zorundadır, Düşünceyi açıklama özgürlüğü ile bağdaşmayan yasa kuralları
değiştirilmelidir. Anayasa ve yasalar, özgürlüğü engelleyen öğelerden arındırılmalı,
özgürlük alanı genişletilmelidir. Düşünce özgürlüğü alanında,
demokratik değerlere yer verilmelidir.
Örneğin, 2098 sayılı Dernekler
Kanunu, 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kurumu Kanunu, 2820 sayılı Siyasi Partiler
Kanunu, 2821 sayılı Sendikalar Kanunu, 2822 sayılı Toplu Sözleşme, Grev
ve Lokavt Kanunu, 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemesinin Kuruluş ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun, 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu,
1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu, 5680 sayılı Basın Kanunu, 3713 sayılı Terörle
Mücadele Kanunu ve Türk Ceza Kanunu, düşünceyi açıklama özgürlüğüne aykırı
kurallar içermektedirler. Öte yandan, bu yasalarda öngörülen kimi suçların
öğeleri, kesin ve belirgin olmayan, kişiye ve zamana göre değişen, göreceli
kavramlarla belirtildiğinde suç olanla olmayan eylem saptanamamaktadır.
Böylece bu tür suçlar, ayrıca Anayasa'nın 38. maddesindeki "suçların yasallığı"
ilkesine de aykırılık oluşturmaktadırlar. Ancak, bu yasaların büyük bölümü
12 Eylül 1980'den sonra çıkarılmış veya değiştirilmiş olduklarından Anayasa'nın
geçici 15. maddesinin üçüncü fıkrası gereğince, Anayasa'ya uygunluk denetimi
yapılamamaktadır. Bu nedenle, özgürlükler önündeki yasal engelleri aşma
çabasında olan Anayasa Mahkemesi kararları ile sorunun çözülmesi olanağı
bulunmamaktadır. Düşünceyi açıklama özgürlüğünü tam olarak sağlanabilmesi
için bu yasalarda içeriği demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun
değişikliklerin yapılması zorunludur.
Toplumun ilerlemesi, insanın
maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli olan düşünceyi açıklama
özgürlüğü, demokratik toplum temellerinden biridir; özgürlükçü ve çoğulcu
demokratik düzenin kurucu öğesidir. Bu niteliği gereği, sınırlamaya en
az elverişli özgürlükler arasında yer almaktadır. Eylem çağrısı yapılmayan,
eyleme yönelmemiş soyut düşünce açıklamaları suç sayılmamalıdır. Soyut
bir düşünce açıklaması ile yasaya aykırı eylemlere çağrı niteliğindeki
her türlü düşünce açıklamalarını birbirinden ayırmak gerekir. Burada önemli
olan, açıklanan düşüncenin konusu değil, düşüncenin niteliği, yöneldiği
amaçtır. Hangi nitelikteki düşünce açıklamalarının eylem çağrısı sayılacağı,
her somut olayda yargı tarafından değerlendirilmelidir.
Ancak, düşünce
açıklama kavramıma girmeyen eylemler, yasaklanıp,
cezalandırılabilir. Demokratik ülkelerde, salt düşünce açıklaması cezalandırılamaz.
Maddî eyleme dönüşmeyen düşünce açıklamasının cezalandırıldığı durumlarda,
demokrasiden söz edilemez. Kimi düşüncelerin açıklanmasının yasaklanması,
o düşüncedeki kimselerin özgürlüğünü ortadan kaldırır. Özgürlüğün düşünce
açıklanmadan önce sınırsız olduğu, düşünce açıklandıktan sonra bunun suç
oluşturabileceği görüşü demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaşmaz.
Açıkça eyleme ve suç işlemeye tahrik niteliği taşımayan, somut bir tehlike
yaratmayan düşünce açıklamalarının sınırlandırılmaması gerekir. Düşünce
açıklaması, eylemden ayrılmalıdır.
Demokratik toplumlarda, düşünce
açıklamasının değil, eylemin sınırlandırılması söz konusu olabilir. Eşitlik
kuralı, düşüncenin açıklanması özgürlüğün sınırlandırılmasına olanak vermez.
Özgürlüğe getirilen sınır, insan kişiliğine sınır sayıldığından bu konuda
çok özenli davranılması gerekir. Sınırlama, özgürlüğü ortadan kaldıracak
ya da onu kullanılmaz duruma getirecek ölçüde olmamalıdır.
Batı demokrasilerinin en
büyük güvencesi, kendi iç dengelerini sağlayan bir yapıya ulaşmış olmalarıdır.
İç dengelerini sağlayamayan toplumlarda, demokrasi böyle bir güvenceden
yoksun kalmaktadır. Kişi hak ve özgürlüklerinin korunması ile demokratik
toplum düzeninin korunması arasında bir denge sağlanması Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi'nde de öngörülmüştür.
Türkiye'de, 1995 yılında
yapılan Anayasa değişiklikleri ile bu yönde kimi olumlu adımlar atılmıştır.
Demokratikleşme yolundaki engellerin bir bölümü Anayasa değişikliklerinden
sonra çıkarılan uyum yasaları ile ortadan kaldırılmıştır. Ancak, 2820 sayılı
Siyasi Partiler Yasası'nda Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinde
yapılan değişikliklere koşut değişiklikler bugüne kadar yapılmamıştır.
Anayasa ve yasalardaki sınırlama
ve yasakların kaldırılarak, insan hakları yönünden çağdaş demokrasilerde
geçerli olan düzeye ulaşılması çabalan sürmektedir. Düşünce açıklama özgürlüğüne
Anayasa'da daha geniş yer verilmesi yönünde, basın kuruluşlarımız, sivil
toplum örgütleri ve bilim adamlarımız öneriler yapmaktadır. Böylece oluşacak
kamuoyu ve siyasal irade sonucu Anayasa değişikliğinin gerçekleşmesini
umuyoruz. Uygarlık düzeyinin bir göstergesi olarak kabul edilen ve uluslararası
alanda büyük gelişme gösteren insan hakları hukuku verileri hukukumuza
yansıtılmalı, uluslararası sözleşmeler karşısında Anayasa ve yasa kurallarının
gözden geçirilerek, sözleşmelerde öngörülen evrensel standartlar hukukumuza
kazandırılmalıdır.
Sayın konuklar bir konuya
değinerek sözlerime son veriyorum.
Yargıçlar, Anayasa'ya, yasaya
ve hukuka uygun olarak vicdanî kanılarına göre karar verirler; ancak verdikleri
kararları tartışıp, savunmazlar. Mahkeme kararları, bilimsel yöntemle eleştirilebilirse
de verdiği karar nedeniyle hiç bir yargıç kınanamaz. Mahkemeler, kanıtlanmayan,
yasal dayanağı olmayan istemleri yerine getirme aracı olamaz. Olursa, yargı,
hukuk dışına çıkarak özünden yoksun kalır. Mahkeme kararlarına saygı, herkesten
önce yargı mensuplarından beklenir. Yargının öğesi kimi devlet organlarınca,
mahkeme kararlarına saygının sağlanamadığı veya yitirildiği durumlarda
başkalarından saygı beklenemez. Bu nedenle, yargının saygınlığı, tarafsızlığı,
güvenirliği ve etkinliği ile bağdaşmayan, bunları azaltan veya ortadan
kaldıran, tutum ve davranışları üzüntü ile karşıladığımızı belirtmek istiyorum.
Tüm konuklara en iyi dileklerle
saygı sunuyorum.
Ahmet Necdet SEZER
Anayasa Mahkemesi Başkanı
(26
NİSAN 1999)
  |