Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un 1999-2000 Adli Yılı
açış konuşması şöyle: (2)
(6 Eylül 1999)
Çoğulculuk
Çoğulculuk, "Batı politikasının keşfinin övüncü" olarak demokrasinin
önkoşuludur.
Demokratik toplum kültürel tekelciliği dışlar. Toplumun doğa yasasını
gözetir. Bu yasaya göre her toplumda kafa sayısınca görüş, yürek sayısınca
sevgi vardır. Çünkü bireyi birey yapan bireyi tanımlayan şey, eşsiz, benzersiz
olma niteliğidir". İnsanlar arasında tek ortak nitelik farklı oluşlarıdır.
Farklılıklar, başkalıklar çağını yaşıyoruz. Bunun anlamı, özgürlük,
özellik, çeşitlilik, değişiklik, çok mantıklılık (multiples socio-logiques),
çok odaklılık (polycentralisme) demektir. Felsefi, siyasal, kültürel çoğulculuk
demektir. Çoğul gerçeklik demektir. Son çözüm önerisinin, dayatmacılığın
reddi demektir.
Çoğulculuk, bireysel özgürlüğün/özerkliğin doğal sonucudur. Değil mi
ki herkes, berikilerle ötekiler dikeylemesine, yataylamasına özgür ve eşittir,
öyleyse orada bireyler hiçbir düşünce kalıbına uymak zorunda değildir;
çünkü bireydir, "bende" değildir. Birey kendi alınyazısını belirlemede
özerktir. Özerk birey olarak demokratik sürece katılacak, öyle kalacaktır.
Tek değer değil, değerler çokluğu yaşanacaktır. Çünkü her bireyin yaşam
biçimini kültürel bir değere dönüştürme hakkı vardır.
Doğa tek tip insan yaratan bir klinik değildir; çoğulcudur. Toplumlar
da doğal yapıları gereği böyledir. Nitekim Babil Kulesi Söylencesi, Tanrı'nın
bile tek dil tasarısından hoşlanmadığının kanıtıdır. Sivil toplum, insana
özgü değerlerin özündeki çoğulcu yapıyı benimseyen bir toplumdur. Akılcı
temeli yalnızca kendisinin oluşturduğunu ileri sürmez ve dayatmaz. Ne katıksız
bireyci ne de katıksız kolektivisttir. "Akıl bize, her zaman ötekinden
gelir. (...) Farklılıklar düzenli değiş tokuştur. (...) Değiş tokuşun olanaksız
olduğu her yerde dayatma, terör vardır. (...) Öteki öteki kaldığı sürece
ırkçılık yoktur. Öteki ne zaman ki farklılığa zorlanır, orada ırkçılık
başlar. (...) (Hiç kimse boşuna yorulmasın). Ötekinin kökünü kazımak için
yapılan her girişim ötekinin yok edilemezliğini kanıtlamaktadır.".
Aslında çelişki, çatışma toplumsallaşma biçimidir (Simmel). Bundan korkulmamalı,
buna özendirilmelidir. Zira demokrasi bir üst dildir (métalangue), farklılıkların
katılıklarını çoğulculuk sayesinde eritir. Demokrasinin çokluk ayırdına
varılamayan dehası da işte buradadır.
Bu yüzdendir ki, demokrasi, toplum mühendislerinin gelgeç ve kurgusal
bir tasarımı değil, toplumsal gelişmeyi sağlayan sorgulayıcı bir araştırma
izlencesidir, programıdır. Yaygın sivillik ve çoğulculuk ortamında boy
verir.
Bütün bunlar ortaya koyuyor ki, toplum ideologların, yöneticilerin hamur
gibi yoğurup biçim verecekleri bir varlık değildir. Bu amaçla yapılan "devrimler,
omuzdaki yükü değiştirmemiş, yalnızca omuz değiştirmiştir" (B. Shaw). O
kadar. Sonuç hep bellidir. Hiçbir kültür çizmeyle yok edilememiştir. Her
girişim onu güçlendirmiştir. Tek biçimli insan yaratma dayatması (intégrisme),
tehlikeli bir arındırma girişimi olarak ilkin girişimin sahiplerini yok
etmiştir. Kurgusal akılla toplum mühendisliğine özenen Jakobenler, Robespierre,
Billaud-Varennes, Saint-Just, Le Pelletier, insanı terörle yeniden üretmeye
yeltendiler. Napoléon bütün Avrupa'yı bir kimyager gibi kendi deneyi için
kullanacağı bir hammadde olarak gördü. Mussolini, Hitler, Stalin, Franco
yalnız milyonlarca cana değil, insanlığımıza, onurumuza da kıydılar. Hepsi
de tek biçimli insan yaratma isterisiyle kendilerini Tanrı'nın yerine geçirdiler.
Kendi akıllarının ürettiği tek gerçeği topluma dayatarak, kendilerinden
menkul yol göstericiliği benimseyerek, toplumsal olayların/olguların kişilere,
aktörlere teslim olmayacak kadar karmaşık olduğunu düşünmediler. Yarattıkları
ideolojik/yanlı Procrustes devlet sayesinde insanların yataklarına uzun
gelirse, ayaklarını kestiler, kısa gelirse ayaklarını uzatmaya yeltendiler.
Kimileyin de insanları önce parçalara ayırdılar. Sonra bu parçaları yeni
biçimler altında birleştirip kendi insanlarını yaratmak istediler. Her
totaliter rejim gibi, "bir meyve koparmak için ağacı devirdiler" (Montesquieu).
Özgür birey yok oldu. Ortada yalnızca tek bir efendi kaldı. Bu devletti.
Geriye ise her efendinin gerek duyduğu köleler. Bireysiz devlet "çaldığı
dişlerle ısıran hain bir yaratık" (Nietzche) olup çıktı.
Topluma deli gömleği giydiren böyle bir rejimde ve devlette insanlar
maske takıp sahte kimlik kartlarıyla dolaşmak zorundadır. Bireyler için
tek kurtuluş yolu ikiyüzlülüktür. Orada hiç kimse artık kendisi değildir.
Ortalıkta duyulan sesler slogan, yinelenen törenler kısır ritüellerdir.
Pastörize insanlardan oluşan bir toplumda fotokopilerle yığınlaşma başlar.
Örgütlenme yoktur. Çünkü farklılık yoktur. Bunun adı da kültürel soykırımdır
(génocide culturelle). Artık insanlar tek şey bilir, tek şey düşünürler.
Bu da rejimin dayattığı gerçektir. Herkesin aynı şeyi düşündüğü bir yerde,
aslında kimse düşünmüyor demektir. İnsanın yerine kişiliksiz yaratıklar,
"hiç kimse"ler (Octavio Paz) geçmiştir.
İdeolojik, militan devletin sonu hep aynıdır. Hızlı yaşlanır (progeria).
Çünkü ölümcül devlet yetmezliği hastalığına yakalanmıştır. İnsanı köleleştirdiği
için meşru değildir. Devleti ayakta tutan zorbalıkla meşruluk arasındaki
ilişki ise ters orantılıdır.
İnsan, "yanakları kızaran bir yaratıktır, onurludur. Her yönüyle tanınmak,
kabul edilmek ister. Devlet ve herkes insana saygılı olmak zorundadır.
İnsana, insanın kendisine, insan kümelerine ve ölüm pahasına değer verdiği
şeylere, kültüre, dile, kimliğe saygı. Bu saygı insan ruhunun, yaradılışının
bileşenlerinden biridir. İnsan olmanın, insan sayılmanın vazgeçilmez koşuludur.
İnsan yalnızca biyolojik gereksinmeleri olan bir varlık değil, hakettiği
değer verilmeyince öfkelenen, aşağılanınca utanan, değerince değer verilince
gurur duyan bir yaratıktır. Platon buna "thymos" diyordu. Hiçbir insan,
kendisine bebekler gibi davranılmasından hoşlanmaz. O her zaman ergindir.
Ergin ve özerk olarak tanınmasını ister. Tarihin motörü budur.
Çoğulculuk zenginliktir. Her kültürün çoğulcu kültüre getireceği zenginlik,
değişiklik; gelişme ve değişme patlamalarının nedenidir. Bu yüzden çoğulcu
demokraside berikiler, ötekilerin karşıt görüşlerini sergileme hakları
örselendiğinde kendi hakları örselenmiş gibi savunurlar. Çünkü savundukça
kendilerinin de çoğalacaklarını bilirler. O yüzden her kültür başlı başına
bir değerdir, boşlukların yanı sıra deneyimleri, bilgelikleri, erdemleri
içinde taşır. Geleceği, geçmişi ve şimdiyi canlı bir iletişimle bütünleştirir.
Eş zamanlı ve tarihsel çeşitlilik çoklu tekliktir (unitas multiplex), insanlığın
ortak dokusudur. İnsanlık dayanışması kültürel çeşitliliğe saygı içinde
gerçekleştirildiğinde barışa ulaşılacaktır. Başka başka kültürlerin, kimliklerin
bir aradalığı sağlanınca barışa ulaşılır. Çünkü çoğulcu yaşam ötekine saygıya
dayanır. Kültürler arasında değer açısından, yansız devletin ve hukukun
egemenliği altında, eşitlik ve her kültürün güneş altında yerini alma hakkı
vardır. Kültürler birbirlerini küçümseyemezler. Okul bahçesinde berikilerin
öteki saydıkları bir çocuğa "seninle oynamayız" demelerinin yarattığı acıyı
sözcükler anlatmaya yetmez. Bu bir insanlık suçudur.
SS'lerle ötekileri düşününüz. Aralarında diyalog yoktu. Çünkü eşitlik
yoktu. SS'ler ötekileri düşman olarak bile görmüyorlardı. Köpekler, domuzlar,
zararlı böcekler gibi görüyorlardı. Ötekiler onların gözünde hayvan bile
değillerdi. Sadece birer çöptüler. Çöpün alınyazısı yakılmaktır.
Bu yüzden insanlık "tek"in yerine "çok"u, ötekilerle berikileri, "Bir
ağaç gibi tek ve hür/ve bir orman gibi kardeşçesine" (N. Hikmet) yaşatan
çoğulcu demokrasiyi getirdi. Aynı değil, başka başka şeyler söylendiği
için gerçek diyalog başladı. İnsanların devletleştirilmesi aşaması bitti,
devletin insancılaşması aşamasına geçildi. Toplumlar barışa, dinamizme
kavuştular. Kimileri bunu "tarihin sonu" diye duyurdu. Bir bakıma haklıydılar.
Çünkü demokrasi, çoğulculuğu, çeşitliliği hem özendiriyor, hem de hoşgörü
çimentosuyla bir arada yaşatıyordu. Çözülme ve ayrışmanın içinde birleşme
vardır. Görülmemiş çeşitliliklerimizin içindeki birleştirici ipliklerimizi
bulmak gerekir (di). Bulunmuş ve "biz" kavramına ulaşılmıştır. Bunun anlamı,
diyalojik ilkeyle birden çok aklın yarışarak dinamiklerin seferber edilmesi,
dönüşümlülük ilkesiyle (principe de récursion) yaratma, üretme kesintisizliğine
ulaşılmasıdır.
Son çözümlemede, doğanın da, toplumun da yapısı çoğulcudur. Doğa da,
toplum da çoğulcu dinamiklerine dokunulmasını içlerine sindiremezler. Bu
dokunulmazlığın çiğnenmesi durumunda birincisi, kendisiyle birlikte insanı;
ikincisi, dokunanları yok etmektedir.
Doğal dengenin ve toplumsal barışın bozulmasının kökeninde yatan neden
de, çoğulculuğun göz ardı edilmesidir.
Hoşgörü, Görecelik
Bütün bunların doğal sonucu şudur: Demokrasinin paradigması, hoşgörü
ve göreceliktir. Bilgi, görüş, eylem, ahlak açısından gerçekler görecedir.
Bunu ayakta tutan da hoşgörüdür. Çünkü hoşgörü ötekinden nefret etmeme
bilincini kazandıran erdemdir. Bu yüzden, demokraside çoğunluğun kararı,
hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir. Sadece tartışmayı geçici olarak
sona erdiren çaresizliğin çaresidir.
Kültürel Kimlik
Çoğulculuğun doğal izdüşümlerinden biri de kültürel kimliktir. Gelenekler,
alışkanlıklar, diller, düşünceler, inançlar, manevi değerler, yaratıcılık,
kararların öğesi olarak ortak bilincin ve ortak kimliğin dayanaklarıdır.
Yurttaş kavramı başkalıkları içselleştiren, meşrulaştıran kolektif kimliğin
hukuksal kodudur. Bu yüzden 19-28 Haziran 1972 Helsinki Avrupa Kültür Politikası
Konferansında, her kültürel başkalığa saygının öğrenimde aşılanması istenmiş;
26 Temmuz-6 Ağustos 1982 Mexico Konferansında, kültürel kimliklerin savunulmasının
toplumları bölmediği, zenginleştirdiği, bunları göz ardı etmenin bunalımlara
yol açtığı vurgulanmıştır.
Görülüyor ki, çağcıl demokrasi, siyasal kimliği ve istekleri değil,
bir kümeye aidiyeti yansıtan, insanı özelliklerini gözeterek kendisi kılan
kültürel kimliği korumak zorundadır. Çoğulculuğun doğal sonucudur bu. Çoğulcu
demokrasi, dayatmacı, hegemonyacı kimliği dışlar. Çünkü dogmaya, dogmalaşmalara
göz yumamaz. "Kimliği olumlayan ve fakat onun dogmalaşmasını önleyen, çeşitliliği
koruma kaygısı taşıyan ve farklılıkları bağımlılık ve savaşımda birleştiren
tartışmacı demokrasi iç barışın vazgeçilmez gerekçesidir. Dinginlik ve
barış, yasalarla değil, birey ve devletin çoğulculuk ilkelerine ve izdüşümlerine
uymalarıyla sağlanır.
Eleştirel Akılcılık
Demokrasi, itiraz temellidir. Eleştirel akılcılığa yaslanır. Hiçbir
görüş, inanç ve tutum tartışma dışı sayılamaz. Kimsenin eleştiriden ve
tartışmadan vazgeçme lüksü yoktur. Çünkü eleştiri, tartışma kamu ahlakına
girer, toplum yararınadır, ödevdir. Bireysel ahlakın alanına giren bir
hak değildir. Haktan vazgeçilebilir, ama ödevden vazgeçilemez.
Katılımcılık
Özgürlük, çoğulculuk, elbette özgür halk yönetimi demek olan demokrasi
için yetmez. Demokrasi, düşünceler cumhuriyetidir, diyalogdur. Bu diyaloğu,
seçim, partiler, sendikalar, dernekler gibi sivil halk örgütleri, baskı
grupları sağlayacak, karar süreçlerine halkın sürekli katılması gerçekleştirilecektir.
Özgürlük, çoğulculuk amaç; katılımcılık bunların gerçekleşmesi için araçtır.
Yeter ki, katılım, halkın doğru bilgilendirilmesine dayansın. Tersi durumda
kararlar sakatlanır ve tutarlı olmazlar. Aldanmamak için doğru bilgi akışı
zorunludur. Devlet sokaktaki insana yalan söyleyemez.
Yansız Devlet
Demokrasinin, özgürlükçülük, çoğulculuk, eleştirel akılcılık, katılımcılık
boyutları bir kez benimsenmeye görsün, ardından bütün ilkeler, kavramlar,
kurumlar yerli yerine oturacaktır.
Başkalığa katlanamayan, yandaşlarını kayıran, onlara ayrıcalıklar dağıtan,
karşıtlarını "takip, tanzim ve tedip" eden, eğitici, ideolojik, militan
devlet gidecek, görüşler, inançlar karşısında yansız devlet gelecektir.
Yansız olduğu için hiçbir görüşü, inancı önceden mahkûm etmeyen bir devlettir
bu. Düşünceler karşısında yansız olduğundan düşünce özgürlüğünü sağlayan,
inançlar karşısında yansız olduğundan laik bir devlettir. Yansız devlet
kötülüğü gören, ama ilkeleri örselemeden kötülüğü düzelten, yaşamın bütün
yönlerini denetlemeye kalkışmayan, Hegelci biçimde uyuşmazlıkların yansız
hakemi olan, toplum katmanlarının birbirleri üzerinde baskı kurmasına izin
vermeyen; yaşamın hiçbir düşünce kalıbına sığdırılamayan zenginliğini,
değişkenliğini, çeşitliliğini, önceden öngörülemezliğini gözeten, ötekilerle
berikilerin enerjilerini çatıştırmadan yarıştıran ve bunun hukuksal çerçevesini
çizen, koruyucu, katalizör ve "güvenceci" (Jean-Marie Benoist) bir devlettir
bu.
Özgür Halk
Yansız devletin maddi dayanağı özgür halk, kurumsal dayanağı hukuktur.
Bilgilendirilmiş ve özgür yurttaşlardan, bireylerden oluşan halk, ne
devlet ne de grup dayatmacılığına izin verir. Özgürlükçü demokraside halk
sayısal, demokrasi dışı güçlerle sağa sola savrulan insanlar yığını değil,
bağımsız, özgür, eşit öznelerden oluşan bir topluluktur. İktidarın tek
ve gerçek sahibidir. Demokraside, kafalar kırılmaz, kafalar sayılarak değerlendirilir.
Bu nedenle yönetim, iktidar, halkın rızasına dayanır. Çoğunluğun ve azınlığın
karmaşık ilişkisinde, kararlarında, bu iradenin payı vardır. O yüzden karara
herkes saygılıdır. Kararın ve devletin gücü ve meşruluğu bu saygıya dayanır.
Seçimden önce yere göğe sığdırılamayan halkı, daha sonra edilgin, bilinçsiz,
bilgisiz gören iktidarlar, kendilerinden menkul bilge çobanlıklarıyla onu
gütmeye kalkışırlar. Oy veren bir halkın zekâsından kuşkulanmaya kimsenin
hakkı yoktur. 19. yüzyılın "demokrasiye yatkın olan ya da olmayan toplumlar
ayırımı bitmiştir. 20. yüzyılda bir toplumun demokrasiyle yönetilebilir
olup olmadığı ölçütünün yerini bir toplumun demokrasiye ancak demokrasi
sayesinde olgunlaşıp ulaşabileceği postülası almıştır" (1998 Nobel Ekonomi
Ödülü sahibi Amartya Sen). "Toplumsal uyanış, ekonomik gelişmeyi aşmıştır"
gerekçesiyle köreltmecilikten (obskürantizm) yana olan, halkın toyluğu
varsayımına dayanan vesayetçi anlayışları, özellikle pretoryen diktatörlük
dönemlerindeki onurlu tutumuyla her halk yalanlamıştır. Pretoryen iktidarları
iğreti, gayrimeşru gören halklar, önce onları yalnızlaştırıp kıyıya iterler
(périphérisation olgusu), pretoryen iktidarın uzaklaştırdıkları toplum
önderlerini ilk fırsatta siyaset sahnesine taşıyarak iktidarı onlara teslim
ederler. Bu Duverger'nin "görünmeyen gerçek nöbetçi" dediği halkın başarısıdır
ve tarihin her döneminde böyle olmuştur. Çünkü tarihte hiçbir halk örs
olmaya katlanamamıştır. Zira, her ülkede "halk, bir ölüler kümesi değil,
kendi kültürünü üretecek (doğal) kurum ve kurallara sahip bir aktörler
topluluğudur".
Demokrasilerde, halk devlet için değil, devlet halk içindir
Hukuk
Yansız devlet ilkesinin doğal sonuçlarından biri de, kuşkusuz hukuk
ve ona biçilen işlevdir.
Demokraside hukuk adalet süzgecinden, devlet de âdil hukuk süzgecinden
geçirilir; elde edilen hukukun üstünlüğünü benimsemiş devlettir. Hukukun
amacı, adaletsizliği önlemektir. Hukuk örgütlenmiş adalettir. Yasal metin
âdil olmak zorundadır. Adaletsiz hukuk, yalnızca "yanlış hukuk" değil,
hukuk doğasından yoksun bir hükümler yığınıdır (Radbruch), hukukta devletçiliktir.
Demokraside devletin dokunduğu herşey hukuka dönüşmelidir. Devlet "çok
hukuk, az devlet" formülünün de ötesinde hukukun üstünlüğünü yaşama geçirirse
devleşmez, ama gerçekten devlet olur ve meşruluk katsayısı arttığından
güçlenir.
Yasaların genelliği, yasayı yapanlar dahil herkese ayırımsız uygulanabilirliği,
gizli hukuk (droit latent) yerine açık hukuk ve saydam devletin geçmesi
gereklidir. Hukukun olmadığı yerde halk "sürü" (Goyard-Fabre), insan "köle"dir
(Mauchaussat).
Demokraside, böyle bir hukukun iki işlevi vardır. Herkese eşit uygulanmak
ve gün ışığında tartıştıran, yarıştıran bir barış tekniği olmak. Yasaklayıcı
olmamak. Hukukun zorunlu ilkelerini güvenceye alan bir devlet kendi taahhütlerine
uyar. "Yasasız suç ve ceza olmaz", "yargısız kimse cezalandırılamaz" birer
devlet taahhüdüdür.
İşte devlet, işte hukuk. Devlet hukuka saygılı olduğu, hukuk da insanları
özgürleştirdiği oranda meşrulaşır ve güç kazanırlar. Sonuçta her ikisinin
de işlevi, özgürlüklerin açılımını sağlamaktadır.
Hukukun üstünlüğüne yaslanan bir devlette, hiç kimse hukukun ne üstündedir
ne de altındadır, yalnızca içindedir. Hukukun karşısında herkes eşittir;
her görüş, her inanç hukukun egemenliği altında birlikte yan yana yaşar,
yarışır ve gelişir.
Hukukun üstünlüğü dışlanırsa, en âdil hukuk bile, keyfiliklerin oyun
oynandığı bir manipülasyon alanına dönüşür. Orada artık hukukun yerini
güç, özgürlüğün yerini uşaklık almıştır.
Erkler / Güçler Ayrılığı
Peki bu hukuku kim kotaracak, kim uygulayacak, uyuşmazlıkta hukukun
ne olduğunu, ne dediğini kim söyleyecektir?
Hukuku, demokrasilerde, halkın kendisi ya da onun adına temsilcileri,
yani yasama erki (iktidarı), gücü, kotarıp düzenler; yürütme erki, gücü
uygular; yargı erki, gücü de hukuku yorumlayıp son sözü söyler. Buna "erkler,
güçler ayrılığı ilkesi" diyoruz.
Erkler, güçler ayrılığı ilkesinin başlıca iki nedencesi vardır.
Birincisi klasiktir, Montesquieu'nündür.
Çünkü, diyordu, Montesquieu, deneyimler, güç (iktidar) sahibinin gücünü
kötüye kullanma eğiliminde olduğunu göstermektedir. Despotik iktidarlar,
aslında yasalara göre değil, kendi irade ve tutkularına göre yönetirler.
Bunu önlemek için gücün gücü, iktidarın iktidarı durdurması gerekir (XI.
kitap, 4. bölüm). Böylece Montesquieu; Aristo ile birlikte ucun ucun söylenen,
Locke'ta iki güçle sınırlanan, demokrasinin örgütlenme ve hukuk düzeninin
işlemesiyle ilgili erkler, iktidarlar, güçler ayrılığı ilkesinin can alıcı
noktasını yakalamış oldu.
Özgürlük için başka yol yoktur. İktidar, güç tek elde toplanmamalıdır.
İktidar tek elde toplanırsa manipülasyon başlayacaktır. Montesquieu'ye
göre, yasama ve yürütme iktidarları tek elde toplanırsa hukuk zorbalaşır,
çünkü zorba yasalar çıkar. Yasamayla yargı ya da yürütmeyle yargı aynı
elde toplanırsa, yargı yasalar çıkararak keyfiliğe kayar ya da yürütme
zorbalaşır. Üç durumda da özgürlük yoktur. En kötüsü üç iktidarın tek elde
toplanmasıdır. Bu durumda her şey yitirilir. Bunun örneği, üç iktidarı
da elinde tutan ve korkunç bir baskı uygulayan Osmanlı Sultanıdır. Ayrıca
ordu yasamaya değil, yürütmeye bağlı olmalıdır. Yasamaya bağlı olursa askerî
yönetim var demektir.
Erkler, güçler ayrılığının ikinci nedencesi ise, demokrasinin çoğulcu
yapısının iktidar olgusuna yansımasından kaynaklanmaktadır. Zira çoğulcu
demokrasi hiçbir iktidarın, gücün tek elde toplanmasına izin vermez. Her
iktidar parçalanmıştır.
Erkler, güçler ayrılığı ilkesi, günümüzde de demokrasinin temelidir,
çoğu anayasalarda bulunmaktadır. Saint-Just: "Zorbalar saltanatlarını sürdürmek
için halkı bölüyorlar. Sizler özgürlüğün saltanatını sürdürmek istiyorsanız
iktidarı bölünüz" demiş; 1789 İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirisinde
de erkler ayrılığına yer vermeyen anayasaların anayasa sayılamayacakları
vurgulanmıştır (md. 16).
Montesquieu'nün erkler/güçler ayrılığı ilkesinin sonuçları bellidir:
Görevsel, yetkisel açıdan üç erk, iktidar bağımsızdır. Bu bir. Kişiler
açısından birbirlerini azledemezler. Bu iki. Maddi açıdan aralarında organik
bağlantı yoktur. Bu üç. Ne var ki, bu sonuç gerçekçi değildir. Çünkü bu
üç erk, iktidar, güç birbirlerinden kopuk değildir. Aralarında işbirliği,
dayanışma, denge ve yakınlaşma vardır. Öğretide ve anayasalarda (1982 Anayasası)
bu belirtilmiştir.
Kuramsal tartışmaları bir yana bırakırsak, erkler/iktidarlar ayrılığı
ilkesi bugün uygulamaya dikey ve yatay olarak iki biçimde yansımıştır.
Birincisi, çoğulcu demokraside iktidarlar, yalnızca yataylamasına değil,
dikeylemesine de çoğulcu olmak zorundadır. Böylelikle iktidarın, gücün
merkezde toplanması önlenmekte, merkezle yerel yönetimler iktidarı paylaşarak
saydam devlete ulaşılmaktadır.
İkincisi, iktidar, yataylamasına, yasama, yürütme ve yargı olarak paylaşılmaktadır.
İlk ikisinin kimileyin iç içe olması hoş görülmektedir. Ancak üçüncü iktidarın
(tiers pouvoir), yani yargının güçlü olabilmesi için, ilkin bağımsız, ikinci
olarak da öbürleriyle eşit olması zorunluluğu öğreti ve uygulamada vurgulanmaktadır.
Yargının bağımsız olması zorunludur. Çünkü hukukta kimse kendi kendisinin
yargıcı olamaz. Eğer yasa yapanlarla uygulayanlar kendi kendilerinin yargıcı
olurlarsa orada özgürlük ve adalet değil, düpedüz çıplak güç, zorbalık
egemen olur. Hukukun en amansız düşmanı güçtür. İktidarların en tehlikeli
girişimi ise, salt çıplak güce dönme girişimidir. Salt güce dönüşen bir
devlet uyruklarını köle yapar, sömürür. Böyle bir devlette yargı ve yargıç
görünüşte vardır, gerçekte yoktur. Orada halkın Tanrı'ya sığınmaktan başka
çaresi kalmaz.
Öte yandan bağımsız yargı, yasama ve yürütme ayrılığının da en önemli
güvencesidir.
Yasama, yürütme ve yargı güçlerinin çalışma, yaşam, devlet içindeki
konum gibi maddi ve manevi bütün alanlarda eşit olmaları zorunludur.
1982 Anayasası'nın başlangıcında bu eşitlik ilkesi, 140. maddesinde
de eşitliğin nasıl sağlanacağı vurgulanmıştır.
Bağımsız Yargı
Görülüyor ki, demokrasinin özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, eşitlikçi
olması; eleştirel akla, kültür göreceliğine, halka, yansız devlete, hukukun
üstünlüğüne, erkler ayrılığına dayanması; hukukun âdil ve bir barış tekniğini
üstlenmiş bulunması yetmiyor. Demokrasinin kendisini güvenceye alması için,
bu hukuku uygulayacak, hukuk adına her olayda hukukun ne dediğini nesnel
mantıkla söyleyecek bir erke, güce de gereksinme vardır. Bu bağımsız yargıdır.
Eğer hukuk uygulaması bağımsız, özerk bir yargının elinde değilse her şey
boşunadır. Toplumun benimsediği hukuku bağımsız olmadığı için objektif
biçimde uygulayamayan bir yargı, adaletin ve demokrasinin düşkırıklığıdır.
Siyasete bulanmış ya da bulanma olasılığı bulunan, adaleti siyaset terazisinde
tarttığı izlenimi uyandıran bir yargı, ne denli duyarlı olursa olsun, kirli
adalet salgılar. Adaletteki kirliliği, "adaletsizliği temizleyebilen bir
madde ise bugüne değin bulunamamıştır".
Siyasal güçle yargı gücü arasındaki ilişkide, hangisi güçlü ise öbürünü
kendisine dönüştürecektir. Siyasal iktidar güçlü ise yargı siyasallaşacak,
yargı güçlü ise siyasal iktidarı hukukun içine çekecek, onu meşrulaştıracaktır.
Unutmayalım. Siyaset hep hareketlidir, boş oturmaz ve beklemez. Hukuk,
siyasetin rahatını bozmaya başladığı anda, siyasal güç de hukuk ve yargıyla
oynamaya başlar.
Ancak bağımsız bir yargı ve yargıçtır ki, her türlü etkiden arınmış
objektif mantıklılık ilkesine (il principio di ragione obbiettiva) göre,
hukukun ne dediğini (potere di jus dicere: jurisdictio), yanlar üstü (super
partes) üçüncü bir otorite olarak söyleyebilir.
Yargının, yargıcın bağımsızlığı bir "kast" ayrıcalığı değildir. Yargıcın
hukuk adına karar verirken yansızlığını sağlamak içindir. Toplum, insan
yararı içindir. Yargının bağımsızlığı; yasama, yürütme, bir başka yargı
organı, kamuoyu, yargıcın kendi inanç ve görüşleri karşısında yansız olarak
karar verebilmesi; "herkesin yasa önünde eşitliği" ve "yasa herkes için
eşit uygulanır" kurallarının gerçekleştirilebilmesi için zorunludur. Ne
devlet organları, ne sokağın sıcak mantığı yargıcı etkileyebilmelidir.
Yargıç, yargılarken ve karar verirken, inançlarını, görüşlerini duruşma
salonunun eşiğinde bırakan insandır.
Devletin tüm organlarında çalışanlar meleklerden oluşsalar bile, devletin
her işlemi hukukun, dolayısıyla yargının süzgecinden geçecek, en azından
bu yol açık olacaktır.
Yargıcın gücü, demokraside çok önemlidir. Hukuk konusunda yasa koyucunun
sübjektif iradesinden bağımsız, genişletici, geliştirici yorum yapma tekelini
elinde bulundurması, verdiği kararların, bütün kişi ve kurumları bağlaması
ve değiştirilememesi onun gücünün önemini kanıtlamaya yeterlidir. Yargının
işlevi geçişsiz değil, geçişlidir. Hukuku yargıçlar keşfeder. Zira yasaları
yasama organları, ama hukuku yargıçlar yapar. Hak ve özgürlüklerin bekçisi
yargıdır, yargıçtır.
Görülüyor ki, yargı rastgele bir görev değil, sistemi "meşrulaştıran
bir kurum"dur.
Yargının işlevi hukuk düzenini korumaktır.
Bugün Kara Avrupa'sı sistemini benimseyen gelişmiş ülkelerde bile yargının
tam bağımsız kılınabilmesi için yapılması gerekenler tartışılmakta; bağımsızlığına
yeni kavuşmuş ülkeler ise, gelişmiş olanlardaki yakınmaları da gözeterek
düzenlemeler yapmaktadırlar.
|