Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un 1999-2000 Adli Yılı
açış konuşması şöyle: (3)
(6 Eylül 1999)
VE TÜRKİYE
Daha önce dünyadaki ürpertici adaletsizliğe değinmiştim.
Bu adaletsizliğin yanı sıra siyaset ve devlet de boş durmuyor. Siyasal
düzen, kendine araç kıldığı "plantasyon devlet"e (Jasay, 1985) dönüşmeye
savaşıyor. Devletler, onca anayasal sınırlamalara karşın, geri döndürülemez
biçimde güçlenme, polisleşme hevesindeler. Ona verilen özerkliği geliştirme
sorumluluğu, bireysel özgürlüklerde gedikler açmakta. Demokrasiler, kendi
çıkarlarını güvenceye almak isteyen kümelerin "oy güdülendirmesi" altında.
Demokrasiler biçimsel bir dekora dönüşme tehlikesindeler.
Bunları aşmak için yoğun bir çaba var. İnsanlık, insan hak ve özgürlükleri
ortak paydasında birleşmiş, insan hak ve özgürlükleri, bir iç hukuk sorunu
olmaktan çıkmış, devletin kendi ve öbür ülkeler yurttaşlarına davranışını
öteki devletlerle gönüllü kuruluşların denetlemesi, yani dış müdahale meşrulaştırılmış,
ulusal sınırlar delinmiş. Uluslararası insan hakları ve özgürlükleri bildiri
ya da sözleşmeleri, evrensel bir ahlak kodu ve insanlığın ortak anayasası
olmuş. İnsan Hakları Konfederasyonu, "bütün insanların haklarının korunması
ve geliştirilmesi, uluslararası topluluğun meşru/hukuksal ilgi alanıdır"
diyerek dış müdahale ilkesini onaylamış (paragraf, n.2, 3) ve insan haklarıyla
demokrasi ilişkisini "karşılıklı birbirine bağlılık ve dayanışma" olarak
nitelemiş.
Böyle bir dünyada, Türkiye/Anadolu, kuzeyden güneye sarkan bütün yarımadalara
inat, doğudan batıya uzanan tek yarımada konumundaki kural dışılığını sanki
yönetiminde, demokrasi anlayışında, öğrenimde, hemen her alanda sürdürüyor.
1950'lerin demokrasisi aşılmış, dünyaya yetmiyor. Bu yüzden A.İ. Hakları
Mahkemesi, 1950'lerin ölçütlerine göre hazırlanan A.İnsan Hak ve Özgürlükleri
Sözleşmesini geniş ve geliştirici yorumlarla yeni anlayışa uyarlamaya çalışıyor.
Türkiye Sözleşmenin mimarlarından ve onu iç hukukuna almış. Tıpkı bir zamanlar
aldığı İsviçre Medeni Yasası, İtalyan Ceza Yasası gibi. Ama demokrasisini
1950'lerin sözleşmesine bile uyarlayamamış. Hüküm üstüne hüküm giyiyor.
Biliyoruz. Türkiye Batıya en yakın ülke. Ama, feodal yapıdan sıyrılma,
Rönesans, Reform, Aydınlanma, Sanayi Devrimi ortak kültürünün dışında kalmış.
Bireyleri, özgürlükçülük, çoğulculuk, eşitlik, demokrasi, sekülerleşme,
laiklik gibi kavramlara yabancı kalmış. Ödünç aldığı evrensel/küresel kavramların
içlerini boşaltıp kendince doldurmuş. Evet, mülkiyet hakkı insana kural
olarak mülkiyetini değiştirme, yok etme hakkı tanır. Ama, yararlanma (intifa)
hakkı, nesnenin olduğu gibi korunmasını, yalnızca ondan yararlanma hakkını
öngörür. Evrensel kavramlar da öyle. Bunlar üzerinde hiçbir insanın ya
da devletin mülkiyet hakkı yoktur. Yalnızca yararlanma hakkı vardır.
Atatürk, yıllar önce "Gözlerimizi kapayıp mücerret yaşadığımızı farzedemeyiz.
Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız kalamayız" dediği
halde, devletimiz yasama organınca benimsenen ulus üstü hukuku bir türlü
içine sindirememiş, "yalnız kovboy"u oynuyor.
Cumhuriyet yönetimine en yakın rejim olan demokrasi, onu kazanarak onun
üzerine kurulması gerekirken, demokrasiyle cumhuriyet sanki karşı karşıya.
Demokrasi cumhuriyeti yönlendirecek yerde cumhuriyet demokrasiyi yönetiyor.
Cumhuriyet epistemolojisinden demokrasi epistemolojisine geçişin sancıları
bir türlü dinmiyor, bitmiyor.
Peki bu neden böyle olmuştur?
Tanılarımızı (teşhislerimizi) doğru koyabilmek için, toplum mühendisliği
özentilerinden arınmış, indirgemecilikten uzak, tartışma, deneme, sınamaya
dayanan eleştirel akılcılıkla, nesnel yansızlıkla sorunları irdelemek ve
bu soruyu yanıtlamak zorundayız.
Böyle bir yaklaşım, kanımca bizi şu saptamaya ulaştıracaktır.
Türkiye, devlet ve toplum olarak, kendisine Kara Avrupası ülkelerini,
özellikle Fransa'yı, bir ölçüde de Almanya ve öbür ülkeleri örnek almıştır.
Hukukun Üstünlüğü / Hukuk Devleti
Bu etkinin en çarpıcı örneği 1961 ve 1982 Anayasalarının 2. maddelerinde
görülüyor. Bu maddelerde Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken "hukuk devleti"nden
söz ediliyor, "hukukun üstünlüğü"nden değil.
İki ilkenin birbirinin yerine kullanıldığı da var (sözgelimi, 1961 An.,
md. 77, 92; 1982 An. Md. 81, 102).
Oysa bunlar farklı anlayışların ürünüdür.
"Hukuk devleti ilkesi" Kara Avrupalı, özellikle Fransız ve Alman kökenli.
"Hukukun üstünlüğü (egemenliği, önceliği) ilkesi" Anglo-sakson kökenli.
Her iki ilkenin nedenleri de, sonuçları da başkadır.
"Hukuk devleti ilkesi"nin boy verdiği Kara Avrupası ülkelerinde, özellikle
de Fransa'da "devlet merkezci" bir yönetim, cumhuriyet vardır. Devlet her
yerde hazır ve nâzır. Jakoben. Bu ülkelerde hukuku üreten temel güç devlettir.
O yüzden de hukuk hep devletten yanadır. Devlet kendi yarattığı hukuk nedeniyle
yurttaşlarıyla sürtüşme içinde ve bu hukuku araç kılarak pek çok şeye el
atmış durumda. Sıkışınca başvurduğu kavramlardan biri "kamu yararı". İçeriği
belirsiz ve tartışmalı olan bu kavramla hukuk, zaman zaman mistikleştirilmiş,
hukuku siyasallaştırma oyununun bir parçası olmuş. "Kamu yararı", "yönetimin
takdir hakkı" ağırlıklı kavramlarla beslenen bir yönetim, hukukta da etkisini
göstermiş, "özel hukuk" ve "kamu hukuku" ayırımı ortaya çıkmış. Buna koşut
olarak "yargılama birliği" ilkesinden sapılmış. Toplum ve hukuk, devletin
vesayetinde ve edilgin. Vesayetçi devletin yukarıdan aşağıya doğru düzenlediği
makro anlamda bir toplumsal sözleşme var. Adı anayasa. Amaç, devleşen "Leviathan
devleti" hukukun sınırlarında tutmak. Bu ne ölçüde başarılırsa, Kant'tan,
Rousseau'dan esinlenilen "hukuk devleti"ne, dolayısıyla demokrasiye de
ancak o ölçüde ulaşılabilecek.
Bu amaç, bugün de sürüyor. Çünkü Jakoben devlet, sıkışınca hukukun bir
türlü erişemediği kör,karanlık, görünmez bir kavrama başvuruyor: "hikmet-i
hükümet: la raison d' Etat". Hikmeti kendinden menkul "hikmet-i hükümet"
kavramından 06.01.1989'da Fransız Yargıtayındaki konuşmasında Başkan Mitterand
şöyle yakınmaktadır: "Hukuk, adalet hiçbir biçimde hikmet-i hükümet denilen
nesneye kurban edilmemelidir. Uzun yıllar taşıdığım siyasal sorumluluğum
döneminde hikmet-i hükümet diye bir nesneye rastlamadım. Ne zaman hikmet-i
hükümetten söz edilmişse, bilmelisiniz ki, bu bir başka şeyi gizlemek için
uydurulmuş bir bahanedir".
Başbakan William Pitt'in dilinde hikmet-i hükümetin karşılığı devlet
"zorunluluk"udur. Mitterand'dan 206 yıl önce 18.11.1783'te Komünler Meclisinde
şöyle diyordu: "Zorunluluk, birey özgürlüklerini çiğnemenin özrüdür; zorbaların
bahanesi, kölelerin inancıdır".
Bütün bunlar, Kara Avrupası ülkelerinde devleti, birey zararına dokunulmaz
bir nesneye dönüştürmüştür. Savaş, bu dokunulmazlığı sarsma savaşıdır.
Bunun sonucu olarak Kara Avrupasında toplum devletçi kurallara bağlı,
içine kapalıdır. İktidar tektir. Yargı da bundan payını almıştır. Erkler,
güçler ayrılığından ne kadar söz edilirse edilsin yargı birliği sağlanamamış,
yargıyı bağımsız kılma kavgası bir türlü bitmemiştir.
Görülüyor ki, "hukuk devleti" küresindeki savaşım, devletin topluma
ve bireye karışmasını azaltma savaşımıdır. Temel amaç, kanımca "az devlet,
çok hukuk" formülüyle özetlenebilir. Dar bir ufuktur bu.
Buna karşılık, "hukukun üstünlüğü ilkesi"nin boy verdiği Anglo-Sakson
ülkelerinde toplum, sözleşmeci, uzlaşmacıdır. Kendi kendini düzenler. Saydam
ve dışa açıktır. Birey yarışmacıdır. Girişim gücü devlette değil, bireyde
ve sivil toplum örgütlerindedir, devlet merkezci değildir. Toplum çoğulcu
olduğundan iktidar tek değil, parçalıdır. Çok kutuplu kurumlar, kuruluşlar
devletin bir kesim temel görevlerini de üstlenmişler. Çoğulculuk kurumsal
parçalanmayı, işbölümünü yaratmış, toplum kendi hukukunu kendi üretiyor.
Devletin karşısında özerk bir hukuk var. Her şey üretilen bu hukukun hakemliğinde
çözülüyor. Bireyle devlet bu hukukun karşısında eşit konumda. Her ikisi
de toplumun ürettiği ve dayattığı hukuka bağlı. Toplumun ürünü olduğundan
başat, egemen güç hukuk. Devlet ikincil planda. Hukuk yaşanarak, Sokratik
yöntemle öğretiliyor, uygulanıyor. Somuttur, esnektir ve de devletten bağımsızdır.
Toplum devletin vesayetinde değil, devlet toplumun içindedir. Bu yüzden
genellikle yazılı bir anayasaya gerek duyulmamıştır.
Bunun sonuçları ise ortadadır: Hukuk devletten bağımsız. Yargı da bağımsız
ve çok güçlü. Yargı birliği örselenmemiş. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay,
Danıştay ayırımına gidilmemiş. Tek bir Yüksek Mahkeme var. Çünkü
hukuk birliği sağlanmış. Hukukta özel hukuk, kamu hukuku gibi katı kavramlaşmalara
yer yok. Her derecedeki mahkeme, bir yasanın anayasal kurallara, bir tüzüğün
yasalara aykırı olup olmadığına karar verebiliyor.
İktidar, çoğulcu toplum gereği, parçalı ve aşağıdan yukarıya doğru biçimleniyor.
Geniş bir ufuktur, bu.
İşte "hukukun üstünlüğü ilkesi" böyle bir gelişmenin sonucu ve demokrasinin
de özü. Anglo-Sakson ülkelerinde "hukukun üstünlüğü", Kara Avrupası ülkelerinde,
deyim yerinde ise, "üstünlüğün hukuku" egemen. Bu yüzden bir Fransız hukukçusu,
ses getiren yapıtında, Anglo-Sakson ülkelerinde "devletsiz hukuk"un, Kara
Avrupası ülkelerinde ise "hukuksuz devlet"in olduğunu söylüyor. Haksız
da değil.
Fransa Örneği ve Türkiye
İşte Türkiye'nin talihsizliği, hukukun üstünlüğünün yeşerdiği ülkeleri
değil, hukuk devletinin uç verdiği ülkeleri örnek almasıyla başlıyor. Demokrasimiz
tökezledikçe, dünya üstümüze geldikçe kendi konumumuzu Anglo-Sakson demokrasilerine
göre değil, ufuk daraltarak Fransız Cumhuriyetine göre değerlendiriyor,
ülkemizi aklamaya çalışıyoruz.
Hukukun üstünlüğünden geçtik, hukuk devleti savaşımını bugün bile sürdüren
Fransa, 1789'dan bu yana üç kez krallık devirmiş, iki kez krallığa yeniden
dönmüş. Dört kez Cumhuriyet yıkmış, beşincisini yaşıyor. Dokuz kez (1830,
1848, 1851, 1870, 1873, 1887, 1889, 1934, 1958) darbe girişimi yaşamış.
15 kez anayasa değiştirmiş. Bugün bile zaman zaman Jakoben devletliği depreşen
bir ülke. 90-615 sayılı ve 13.07.1990 tarihli Yasanın 9. maddesiyle 1881
Basın Özgürlüğü Yasasına eklenen 24 bis. maddesiyleYahudilik karşıtı propagandayı
suç saymış, Roger Graraudy'yi cezalandırmış. Düşünceyi açıklama özgürlüğünü
çiğnemiş. Cumhuriyetten demokrasiye evrilememenin, bir türlü laik olamamanın,
yargı bağımsızlığını gerçekleştirememenin sancılarını çekiyor.
De Gaulle'ün ironi tınısı güçlü bir sözü vardır. "Ben Almanya'yı çok
severim. Öylesine çok severim ki, bir Almanya bana yetmez. İki Almanya
isterim" diyor.
Bana gelince. Benim için zaten iki Fransa var. Biri giyotinli, anayasasını
insan derisiyle kaplamış, Baudelaire'i cezalandırmış, yargı öncesi insanları
giyotine gönderen Savcı Foulquié'yi çıkarmış Jakoben Fransa. Ben bu Fransa'ya
karşıyım. Öbürü Decartes'ın, Montesquieu'nün, Voltaire'in, Balzac'ın, Sartre'ın,
Camus'nün, Foucault'nun, Lyotard'ın, Lacan'ın, Morin'in, Baudrillard'ın
Fransa'sı. Benim sevdiğim bu ikinci Fransa'dır, 1968 olaylarını yaşadığım,
kültüründen yararlandığım Fransa'dır.
Ya Almanya? Weimar'ın Naziler çoğaldığı için değil, demokratlar azaldığı
için yıkıldığını bir türlü kavrayamamış bir ülkedir Almanya.
"Hukuk devleti" ve "hukukun üstünlüğü" ilkelerinin boy verdiği ülkeleri
anlatırken, Kara Avrupasını ve özellikle Fransa'yı değil de sanki Türkiye'yi
anlatıyormuşum duygularını yaşadığınızı biliyorum.
Cumhuriyet, Demokrasi
Türkiye, tıpkı Fransa gibi, aradaki ayırımı anlamadığından bir türlü
cumhuriyetten demokrasiye evrilemiyor.
Cumhuriyeti kurabilen bir halk, sivil normlarla demokratik cumhuriyeti
yaratabilecek çapta büyük bir halktır.
Demokrasiyi öğrenmenin ve yaşatmanın en iyi yolu, hiç ara vermeden uygulamaktır.
Cumhuriyetin insanı akılcı, demokrasinin insanı akılcı ve üreticidir.
Cumhuriyette devlet dinden etkilenmez. Demokraside devlet dinden, din
devletten etkilenmez.
Soyutlayıcı, evrensel ve yurttaşlık yükümlülüklerine dayanan Cumhuriyette
devlet, ister istemez merkezcidir, düşçüdür. Çoğulcu kültür ile haklara
ve özgürlüklere yaslanan demokrasi gerçekçidir, yereldir, merkezciliğe
karşıdır. Çünkü demokraside herkesin bir gerçeği vardır.
Cumhuriyet, yönetme, yönlendirme, güdümlendirme aşırılığından yıkılabilir.
Cumhuriyette "ulusal oluşumun rektörü de, vektörü de devlettir" (Pierre
Nora). Demokrasi ise ya az yönetmeyle ya da hiç yönetmemeyle güç kazanır.
Cumhuriyette hukuku devlet üretir. Devleti memurlar yönetir. Demokraside
hukuku halk üretir. Devleti hukuk yönetir.
Cumhuriyet çocukta insanı arar ve çocuk olarak görür. Demokrasi ise
insanda çocuğu görür, çocuklara ve kocaman çocuklara çocuk muamelesi yapmadan
özgürlük tanır.
Cumhuriyet eğitir. Toplumu okula benzetmeye yeltenir. Demokrasi öğrenim
verir. Okulu topluma benzetmeye çalışır.
Cumhuriyet önce yurttaşı, sonra bireyi yaratmayı; demokrasi önce bireyi,
sonra yurttaşı oluşturmayı amaçlar.
Cumhuriyet eşitliği sever ve savunur, ama eşitlikçi (égalitariste) değildir;
yoksulluk onu sarsar. Demokraside herkes, birey de devlet de, hukuk önünde
eşittir; yoksulluk onu üzer, ama sarsmaz.
Cumhuriyetin son sığınağı "devlet", devletin son sığınağı "hikmet-i
hükümet"tir. Demokrasinin son sığınağı halk, halkın son sığınağı "hukuk"tur.
Elbette Cumhuriyetin ülküsü kısa vadelidir, ufku dardır, son duraklıdır:
Hukuk devleti. Demokrasinin ülküsü de, ufku da sonsuzdur, dur durak bilmez:
Hukukun üstünlüğü.
Kuşkusuz Fransa, Almanya, İtalya demokratikleşmede çok büyük adımlar
attılar. Ama Anglo-Sakson demokrasilerinin düzeyinde değiller henüz.
Fransa da, Türkiye de henüz Cumhuriyetle yönetiliyor. Ama rejimleri
optimal demokrasi değil.
Din ve Devlet İlişkisi:
Teokrasi, laikçilik (laïcisme), laiklik (laïcité) / Sekülerleşme
Fransa'yı örnek alan Türkiye, din-devlet ilişkisi açısından, Fransa'nın
yaşadığı hastalıklardan bir türlü kurtulamamanın sıkıntısını çekmekte,
laiklik Türkiye Cumhuriyeti devletinin yumuşak karnı olmayı sürdürmektedir.
Devletin dinler karşısında alacağı tutumlar bellidir.
Birincisinde, dinsel ve siyasal otoriteler, sınırları belirsiz biçimde
iç içedirler. Eski ve ortaçağ devletlerinde durum böyledir.
İkincisinde, bütün özel ve kamusal yaşamı din belirler. Devlet, din
merkezlidir (théocentrique), değişmez ve ilişilemez dogmalarla yönetilir.
Devletin tek dini vardır, öbürleri dışlanmıştır. Bu rejimin adı teokrasidir
ve her yerde eşitsizliklerin, ayrıcalıkların, çatışmaların nedeni olmuştur.
Üçüncüsünde, devlet ve din ayırımı ilkesinden yola çıkılır. Ancak ayırımın
kapsam ve derecesini devlet belirlediğinden, devlet, dini çoğu kez toplumdan
dışlar ya da onu güdümler. Dini devletleştiren bu sistemin adı, laiklik
(laïcité) değil, laikçiliktir (laïcisme, laisizm). Şovinizm nasıl ulusçuluğun
yozlaşmış, hastalıklı biçimiyse, laikçilik de bir bakıma laikliğin yozlaşmış,
hastalıklı biçimidir. Dinleri aşındırmaya yönelik laikçiliğin anayurdu
Devrim Fransa'sıdır.
Gerçekten Jakobenlerin Fransa'sında laiklik; ruhban sınıfına karşı,
ruhban sınıfının yaşamdaki izlerini kazımak için yapılan kinci, tepkici
bir devrimin ürünüdür. Din merkezci bir anlayış gitmiş, salt akılmerkezci
militan bir anlayış gelmiştir. Bu ise laiklik (laïcité) değil, laikçiliktir
(laïcisme). Katı bir ideolojidir. Descartes'ın akılcılığıyla A.Comte'un
bilimsel bir kilisenin temellerini atan pozitivizmi birleşmiş, laikçilik
ideolojisine ulaşılmıştır. Laikçilik Fransız okullarında konuşlanarak,
"tanrılı din" yerine "tanrısız beşeriyet dini" kurmayı amaçlamış, dini
toplum dışına itmiştir. Dine saygısızdır, saldırgandır. Toplum mühendisliğine
özenen misyoner Fransız laikçileri, 1790 Anayasasında dini sivil otoriteye
teslim etmiş, akılcı insan yetiştirmek kaygısıyla Katolik Fransa'da 1794'e
değin dinsel etkinlikleri yasaklamışlardır. Bu ve Napoléon döneminde çıkarılan
bütün yasalarda Kilise hukukuna tepkinin izleri vardır, bunların bir bölümü
bugün de sürmektedir. Jules Ferry Yasasıyla din ve devlet ayırımına gelinmiş,
Ferry'nin deyişiyle "tanrısız ve kralsız" bir dünya kurulmak istenmiştir.
Bugün Fransa'da gittikçe yumuşayan bir laikçilik; yani din ve devlet ilişkisinde
katı ve düşmanca bir ayırım (séparation hostile) değil, ılımlı ve dostça
bir ayırım (séparation bienveillante) söz konusudur.
Michelet, "Fransız Devrimi hiçbir kiliseyi benimsemedi. Çünkü kendisi
kiliseydi" der.
Laikçilik, din ve devlet ayırımı ilkesinden yola çıkan bir anlayış ise
de, aynı ilkeden yola çıkan Hollanda ve İrlanda, laikçiliği aşmayı, yumuşak
bir biçimde laikliğe geçmeyi başarmışlardır.
Dördüncü tutum laikliktir. Laiklikte din ve devlet karşılıklı olarak
bağımsızdırlar. Bağımsızlık esasından yola çıkan laiklikte din kuralları
devleti, devlet de din kurallarını belirleyemez ve yönlendiremez. Devlet
bütün inançlara, dinlere karşı ilgisiz ve eşit uzaklıktadır.
Çoğulcu demokraside laikliğin gerçek ve çağcıl anlamı işte budur. Çünkü
çoğulculuk, zaten laik olmayı zorlar. Laiklik, dünyasallaşma (sécularisation,
sekülerleşme), çoğulcu demokrasinin ana rahminde gelişmiştir. Demokrasinin
çoğulcu boyutunun dinler/inançlar açısından somut yaşama zorunlu bir yansımasıdır.
Bir rejim demokratikse, çoğulcu; çoğulcuysa, laik/seküler olmak zorundadır.
Bu yüzden hukukun üstünlüğüne dayanan Anglo-Sakson demokrasilerinde laiklik/sekülerleşme,
bir devrimin değil, doğal bir evrimin sonucu ve sosyolojik bir olgudur.
Zira çoğulcu demokraside, hiçbir düşünsel ya da dinsel başkalık yok edilemez,
görmezlikten gelinemez, tekelleştirilemez ve başkalarına dayatılamaz. Her
dinin, inancın kendi alınyazısını belirleme hakkı vardır. Avrupa Birliği
Sözleşmesinin 128. maddesi de bu doğrultudadır.
Laiklik, sekülerleşme; toplumsallaşmayı, toplumsal farklılaşmayı, eleştirel
akılcılığı, doğal bir sonuç olarak, kendiliğinden yaratmıştır. Bunları
yaratmak için, toplum mühendisliğine özenilmemiştir.
Laik devlette, devlet dinlere eşit uzaklıkta olduğundan hiçbir dini,
inancı dışlayamaz ya da kayıramaz; akçalı v.b. biçimlerde destekleyemez.
Din okulları açamaz. Ancak, toplulukların din okulları açmasını da önleyemez.
Din derslerine engel olamaz; bunların önünü açar. Ne var ki, bu dersler,
beyin yıkayıcı olmayacak, çoğulcu, agnostik, kuşkucu esaslara göre olacak,
birey dinler arasında seçimini özgürce yapacaktır. Din dersleri zorunlu
olmayacak, ancak her an ilgilinin buyruğuna hazır bulunacaktır. Devlet;
bu okulları; kamu düzeni, kamu güvenliği, kamu ahlakı, kamu sağlığı açısından
denetleyecek, uyuşmazlık çıkarsa sorunu bağımsız yargı çözecektir.
Görülüyor ki, laiklik ile laikçilik arasındaki temel ayrılık, nedenlerle
sonuçların yer değiştirmesinden ve bu yüzden de ayrı ilkelerden yola çıkmalarından
kaynaklanmaktadır. Gerçekten laikliğin temel nedeni, çoğulculuktur. Çoğulcu
kültürün önemli bir öğesi olan dinler, inançlar başkalıklarının uygulamaya
yansımasıdır. Sonucu ise, eleştirel akılcılıktır. Çünkü birey, çoğulcu,
kuşkucu, koşullanmamış aklıyla seçimini kendi yapacaktır. Oysa laikçilik,
laikliğin sonucu olan akılcılık kaygısıyla yola çıkmakta, akılcı bireyi
yetiştirmeyi amaçlamakta, bu amacın gerçekleşmesinde dini başlıca engel
olarak görmekte, onu, dolayısıyla çoğulculuğu, demokrasiyi reddetmektedir.
Devlet ister istemez pozitivizme kaymakta, kendi ideolojisine uygun bireyler
yetiştirmekte, kaş yapayım derken göz çıkarmaktadır. Çünkü bunun sonucunda
yetişen birey eleştirel akılcılıktan uzaklaşacak, tekilci akılla düşünecek,
salt devletin ideolojisinin savunucusu olacak, geriye de koşullanmış ve
hasta bir beyin ve sözde akıl kalacak, ancak "eleştirel" boyut yok olacaktır.
Türk deneyiminin, gerçek laiklikten, sekülerleşmeden değil, Fransız
laikçiliğinden esinlendiğinde incelemeciler birleşmektedir. Bu saptama
doğrudur.
Bu anlayışa göre, Türk uygulaması, pozitivist ve akılcı motiflerle bezenen,
akılcı insan yaratmaya özenen bir tutumdur. Tanzimatla başlamış, kimi devrimlerle
sürmüş, 1937'den sonra anayasalara girmiştir. Referansı çoğulculuk değil,
akılcılıktır; bu yüzden de nedenle sonuç birbirine karıştırılmıştır.
Oysa hukuk ve devlet yönetimi açılarından neredeyse Fransa'yla bütünleşen
Belçika, laiklik konusunda Fransa'nın din ve devlet ayırımı ilkesini reddetmiş,
din ve devletin karşılıklı bağımsızlıkları ilkesini benimsemiş, Fransız
laikçiliğinin doğurduğu açmazları yaşamamıştır.
Acaba Türkiye niçin Fransa'yı örnek almış, Belçika'nın tutumunu ıskalamıştır?
Nedeni belli. Çünkü Türkiye demokrasinin farklılıklar rejimi olduğunu,
çoğulculuk boyutunu sık sık göz ardı etmektedir.
Şimdi teokrasi, laiklik, laikçilik (laisizm) kavramlarının saydam anlamlarını
gözeterek, Pandora'nın kutusunu açalım ve tanıyı (teşhisi) koyalım.
Türkiye Cumhuriyetinde, iktidar halkın seçimine dayanmaktadır. Bu bakımdan
Türkiye Cumhuriyeti laiktir. Bu bir.
Türkiye Cumhuriyetinde Halifelik kaldırılmıştır. Şer'iye ve Evkaf Vekâleti
ise görünüşte kaldırılmış, aslında Diyanet İşleri Başkanlığı adıyla bir
bakana bağlanarak devlet örgütü içine alınmıştır. Örgütün dini İslam, mezhebi
Sünnidir. Devlet, bu din ve mezhebin (resmi) okullarını açmıştır. Örgüt
ve okulların finansmanı devlete aittir. Resmi okullarda din dersi okutulması
zorunludur.
Bu koşullarda konuyu değerlendirelim.
Ontolojik olarak yaklaştığımızda, bir din ve mezhebin örgütünü devlet
birimi içine alarak anayasal düzeyde güvenceye bağlayan (md. 136) ve laikliğin
gerçekleştirilmesini güçleştiren (2820 sayılı S.Partiler Yasası, md. 89),
din ve mezhebin okullarını açan, finansmanını sağlayan bir devletin dini
ve mezhebi vardır; bir dini ve mezhebi kayırmış, örtülü olarak benimsemiştir.
Böyle bir devlet teokratiktir. Bu iki.
Konuya teleolojik (amaçsal) olarak baktığımızda ise durum çok farklıdır.
Devlet, böylelikle dinlerini bildirmeyenlere ya da uluslararası hukukta
benimsenen dinlerden birine inanan her insana nüfus cüzdanı vermemekte,
devlet birimleri içine aldığı Diyanet İşleri Başkanlığı ve açtığı din okulları
aracılığıyla dini denetlemekte ve yönlendirmektedir. Bunun adı ise laikçiliktir.
Kurtuluş Savaşında din sömürüsünden çok çeken Atatürk ve arkadaşlarının
o dönemde dini denetim altında tutmaları anlaşılır ve gerçekçi bir tutumdur.
Ancak çoğulcu demokraside bu tutum sürdürülemez. Kurumlar ve kurallarla
düzlüğe çıkmak gerekir.
Laiklik, ülkemizde çarpıcı kırılmalara uğramış, popülist ve/ya da devletçi
kaygılarla laiklik, teokrasi ve laikçilik arasında salınıp durulmuştur.
Tanı (teşhis) açıktır: Türkiye Cumhuriyeti, egemenliğin kaynağı açısından
laik; devlet örgütlenmesi açısından teokratik; dini yönlendirme açısından
laikçi bir devlettir.
Laik, teokratik ve laikçi niteliklerinin ağırlıklarını gözettiğimizde,
din ve devlet ilişkisi açısından Türkiye Cumhuriyetinin rejimi, demokrasi
peçelemesi altında, kimileyin laiklik kırması bir teokrasidir; kimileyin
laiklik kırması bir laikçiliktir. Ancak hiçbir zaman tam laik değildir.
Güzeli ağlatan, çirkini söyleten kavga da bu yüzden sürmektedir.
Kanımca ideolojik laikçiliği, teokrasiyi bırakıp laikliğe dönmenin tam
sırasıdır.
Fransız laikliği, daha doğrusu laikçiliği, kendi aşırılığı tarafından
bozguna uğratılmıştır. Çünkü "çığırından çıkmış bir laiklik, kendi içinde
kültürel bir "kendini yıkma" tohumunu da taşır".
Öyleyse Fransız örneğini bir yana bırakalım. Bu bir.
Din, özellikle de İslam, sosyolojik olarak, Türk kültürünün en önemli
parçasıdır. Ulusal birliği sağlamada bu tutkaldan yararlanmanın yollarını
arayalım. Bu iki.
Atatürk'ün "gazi"lik gibi dinsel bir ünvanı benimseyerek dini dışlamadığını
ve onu katalizör olarak kullandığını unutmayalım. Bu üç.
"Herkesin bir yolu, ideolojisi, yöntemi vardır. Allah sizleri sınamak
için böyle yaptı. Hayırlarda (tercihlerde) birbirinizle yarışın", "Doğu
da Batı da Allah'ındır. Nereye dönseniz Allah karşınızdadır" diyen, dillerin
çeşitliliğini ve 124000 peygamberi kabul eden bir Tanrı, bir din hiçbir
topluluğa düşman olamaz. Bağımsız kararı (içtihat), danışmayı (şûra), oydaşmayı,
uzlaşmayı (icma: consensus) benimseyen bir din çağcıldır, kanımca çoğulcudur,
laikliğe elverişlidir. İslamın bu damarını işleyerek onu laiklikle bütünleştirebiliriz.
Bu dört.
|