Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un 1999-2000 Adli Yılı
açış konuşması şöyle: (4)
(6 Eylül 1999)
Düşünce Suçu
Örnek aldığımız Fransa'nın düşünce hükümlüsü Baudelaire'leri, Garaudy'leri
var. Ama yine de bizimki kadar övünecekleri (!) düşünce suçluları yok.
Bu konuda ciddi iddialar bulunmaktadır.
Bunlara göre; Türkiye'de 1993'te 60, 1994'te 102, 1995'te 83, 1996'da
91 gazeteci yazar tutuklanmış; Türkiye İnsan Hakları Vakfına göre 1993'te
18, 1994'te 45, 1995'te 46, 1996'da 31 yazar düşünce suçlusu olarak cezaevine
girmiştir. İnsan Hakları Derneğine göre, 1997'de bu rakam 153'tür.
Bir başka iddiaya göre de, 1997'de 22 ülkenin cezaevinde toplam 180
gazeteci bulunmaktadır. Bunun 78'i Türkiye'dedir ve birincilik bizdedir.
Sayı, Zambiya'da 1, Sudan'da 2, Nijerya'da 8'dir.
Bu iddialar değerlendirilmeli, Türkiye yasalarla beyinleri ezilmeye,
sesleri kısılmaya çalışılanların ülkesi olarak 21. yüzyıla girmemelidir.
Yapılacak iş, salt düşünce suçları olan hükümleri kaldırmak, suçlara eylem
çağrısı yapan, suça kışkırtan hükümlerdeki sözcük ve deyişleri, suçların
yasallığı ilkesi gereğince, belirgin ve saydam kılmaktır.
Çağcıl demokraside devlet düşünceler karşısında yansızdır. Hukuku, düşünceleri
barış içinde yarıştırmak için kullanır, yasaklamak için değil.
Yargı bağımsızlığı ve erkler arasında eşitlik
Hukukun üstünlüğü değil, hukuk devleti ilkesini benimseyen Kara Avrupası
ülkelerinden esinlenen Türkiye, yargı erkinin bağımsızlığını ve öbür erklerle
eşitliğini gerçekleştirmeden üçüncü bin yıla girecek mi?
Bugün bu soruyu yalnız yargı değil, herkes soruyor.
Daha önce de belirtildiği üzere, yargı her zaman önemli bir iktidar,
güç olmuştur. Metafizik dönemde mistik, dinsel (teolojik) dönemde tanrısal,
bilimsel dönemde laik bir güçtür yargı.
Bu yüzden de siyaset onu hep kendi buyruğunda görmek istemiştir.
Türk'ün geleneğinde yargının bağımsızlığı hep olmuştur. Yüzyıllar önce
Musa Çelebi'ye Serasker Bedrettin, "divan bağımsız, hüküm yasal olmalı"
diyordu.
Adaletin kirlenmemesi için, yargıya kristal özeniyle yaklaşmak zorundayız.
Bu konuda yargısını hâlâ bağımsız ve güçlü kılamamış Fransa bize örnek
olmamalıdır. Daha 1991'de Fransız Cumhuriyetçi Parti Başkan Vekili Alain
Madelin, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun bağımsız olmadığını, hukukta
devletçilikten hukuk devletine geçmek için yargının bağımsız olması gerektiğini
yazıyor, aynı yıl eski Cumhurbaşkanı Giscard d'Estaing ve şimdiki Cumhurbaşkanı
Jacques Chirac da bu görüşü paylaşıyorlardı.
25.07.1993'te Anayasanın 65. maddesi değiştirilerek, Kurulun oluşmasında
Cumhurbaşkanının yetkisi sınırlandırılmış, ancak yakınmalar bitmemiştir.
20 Ocak 1997'de beş büyük reform isteyen Cumhurbaşkanı Chirac, 21 Haziran
1997'de Başbakan Jospin yargının bağımsız olmadığını vurguladılar. 29 Ekim
1997 tarihli Adalet Reformu taslağında, c.savcılarının da bağımsız olmaları,
Cumhurbaşkanının başkan, Adalet Bakanının başkanvekili oldukları Kurulda
oy haklarının bulunmaması, üye sayısının değişmesi, toplantıların herkese
açık yapılması gerektiği belirtilmektedir.
İtalya ve Almanya'da tartışmalar sürüyor.
Kendi ülkelerinde yargının bağımsız olmadığı söylenen devletleri örnek
almak yanlıştır.
Kurul üyesi seçimlerinde yürütmenin, siyasal organın etkisine açık,
girişim gücü Adalet Bakanlığına bağımlı, bakan ve müsteşarı doğal üye sayılan,
ayrı bütçesi, birimleri ve çalışma yeri bulunmayan, oturumları gizli ve
yönetsel kararları yargı yoluna kapalı olan bir Kurul ve denetimi Bakanlıkça
yapılan bir yargı, yürütme ve yasamanın karşısında bağımsız olamaz.
Yapılacak iş bellidir.
Eski deneyimler gözetilerek yasamanın ve yürütmenin Kurulun oluşmasında
etkisi, payı olmamalıdır. Yasamanın Kurula üye seçimi geçmişte başarısız
olmuş, yargıya yasama ve yürütmenin etkisini, kısacası politikayı sokmuştur.
Metafizik ulusal irade kavramlarıyla bu denenmiş yol yeniden denenmemelidir.
Başka ülkelerden elbette yararlanılmalıdır. Ancak bu konuda iki nokta
gözden kaçırılmamalıdır. Birincisi hukuksal koordinatların örtüşüp örtüşmedikleri,
ikincisi o ülkelerde yakınmaların olup olmadığı mutlaka gözetilmelidir.
Örneğin, yarı başkanlık sisteminin gereği olarak Fransa'da cumhurbaşkanı
yargı bağımsızlığının güvencesidir (Anayasa, md. 64) ve bundan sorumludur.
Ancak cumhurbaşkanları orada yargıya hep güvenmiş ve saygı göstermişlerdir.
Sözgelimi, hiçbir cumhurbaşkanı, kurulun üç kat aday göstermesinde direnmemiş,
önüne gelen tek adayı Kurulun isteği doğrultusunda öngörülen göreve atamıştır.
Bundan başka gelişmiş ülkelerde kamuoyunun yargı bağımsızlığı konusundaki
duyarlılığı gözetilmelidir. Bu duyarlılık siyasal iktidar üzerinde önemli
bir baskı öğesidir.
İki örnek vereyim.
1966 Ben Barka suikastında dönemin Adalet Bakanı, sorgu yargıcı Casamayor'dan
kamuoyundaki duyarlılığı gözeterek davayı uzatmamasını istemiş, yargıcın
bu müdahaleyi takma adla basında duyurması üzerine Bakan yargıç hakkında
disiplin cezası uygulamak istemiştir. Kamuoyunda kıyamet kopmuştur.
Savaş sonrasında İtalya demokrasiye geçti. Faşizm döneminden kalan ve
valilere doğduğu kentten başka kente gidenleri kent dışına çıkarma yetkisi
veren Zorunlu Sürgün Yasasını Anayasa Mahkemesi iptal etti. Halkın sevgilisi
Başbakan De Gasperi, düzeni sağlamak ve suçluluğu önlemek için bu yasaya
gerek olduğunu, yeniden çıkaracaklarını duyurunca, Anayasa Mahkemesi Başkanı
Prof. Dr. De Nicola bir bildiri yayımladı. Başbakanı eleştirdi ve hükümet
karara uyuncaya değin Anayasa Mahkemesinin hiçbir davaya bakmayacağını,
Roma'dan ayrılıp Napoli'ye taşınacağını açıkladı. Dediğini de yaptı.
Böylelikle belki de yargının tarihinde ilk kez bir sivil itaatsizlik
olgusu yaşanıyordu.
Kamuoyunda kıyamet koptu. Grevler başladı. Bunalım çıktı. En sonunda
Başbakan De Gasperi, iptal kararına uyacaklarını bildirmek ve özür dilemek
zorunda kaldı. Mahkeme de Roma'ya döndü.
Türkiye'de her şey "hikmet-i hükümet" sayesinde birer bilmeceye dönüşmüştür.
2398 yıl önce Sokrates'in nasıl yargılandığını biliyoruz. Ama yüzyıl önceki
Mithat Paşa davası hâlâ bir sır. Bir sayın Adalet Bakanı ayrılış konuşmasında
"adalete karışmadığını" övünçle söyleyebiliyor, bunu erdem olarak sunabiliyor.
Bu itiraftan anlıyorsunuz ki, yargının kapısı siyasal müdahalelere açık.
Ama kimseden çıt çıkmıyor.
Kanımca yargının özlükten denetimine değin bütün işleriyle ilgili olarak
bağımsız bir Yüksek Yargı Kurulu oluşturulmalı, adlî ve idarî yargı alt
kurulları bulunmalı, seçimlerde yasama ve yürütmeye pay verilmemeli, Kurulun
kararlarına karşı yargı yolu açık olmalıdır.
Yeni bağımsızlığına kavuşmuş ya da demokrasiye son çeyrek yüzyılda geçmiş
ülkeler, gelişmiş ülkelerdeki yakınmaları değerlendirerek sistemlerini
kurmaktadırlar. Sözgelimi, İspanya, Hırvatistan, Polonya, Portekiz, Slovenya'da
adalet bakanı kurula alınmamış, Bulgaristan'da ve Makedonya'da ise bakana
oy hakkı tanınmamıştır.
1982 Anayasasının başlangıcında yasama, yürütme ve yargı erkleri, güçleri
arasında eşitlik ilkesine, 140. maddesinde de bu eşitliğin nasıl sağlanacağına
değinilmiştir.
Kararnameyle yasayı birbirine karıştıran ve yargıçlarla savcıları "memur"laştırmak
isteyen kerameti kendisinden menkul bir hukuk anlayışı, Anayasayı çiğneme
pahasına, yıllardan beri bu eşitliği göz ardı etmiş, yargının bütçedeki
payı yüzde birlerin altına düşürülerek bu eşitsizlik somutlaştırılmıştır.
Yasama ve yürütmenin parlak lüksü yargıyı soldururken, aslında yalnızca
yargının değil, devletin de saygınlığı, onuru soldurulmuştur.
Bundan yargımız ve halkımız şikâyetçidir.
Yavru vatan Kıbrıs, eşitlik sorununu çözmüş ve anavatana bu konuda ders
vermektedir.
Meşruluk ve 1982 Anayasası
Çıplak bir uyarıda bulunmak zorundayım. Türkiye meşruluk debisi neredeyse
sıfıra yaklaşmış bir Anayasayla yeni yüzyıla giremez, girmemelidir.
Meşruluk, toplumbilimin, siyaset biliminin en önemli kavramlarından
biridir ve örselenemez.
Halkta, bir kurumun, yasanın ya da yöneten kişi(ler)in, bilinen ve benimsenen
kurallara göre oluşmuş bir çoğunluğu arkalarında bulundurduklarına ilişkin
yaygın inanç varsa, o kurum, o yasa ya da yöneten(ler) meşrudur (Burdeau,
Duverger, Aron, Easton, Kelsen, Lipson, Weber).
Meşruluk, toplumdaki barış ve dinginliği sağlayan; kurumu, yasayı, iktidarı
ayakta tutan büyülü bir inançtır. En zorba yönetimler bile hep kendilerini
meşru göstermeye çalışırlar. Bu yüzden İtalyan Tarihçisi Ferraro: "Meşruluk,
sitenin/devletin/toplumun görünmeyen barış meleğidir" der.
Meşruluk iki türlüdür: Biçimsel meşruluk (la légitimité formelle) ve
maddî meşruluk (la légitimité matérielle).
Çoğunluk kurallara göre sağlanmamış ise biçimsel meşruluk yoktur. Kurallara
göre sağlanan çoğunluğun onayı sonradan geri çekilmiş ise maddî meşruluk
yoktur.
Acaba 1982 Anayasası biçimsel ve maddi açılardan meşru mudur?
Biçimsel meşruluk açısından ele aldığımızda görünüm şudur:
Anayasa, halk ya da halkın özgür iradesiyle seçilen bir kurucu iktidar,
parlamento tarafından değil, kapatılan parlamentonun sıralarına oturtulan
atanmış kişilerce yapılmıştır.
İkinci olarak, meşruluk bir karara, işleme, herkesin sonuçları sorgulayabilecek
ve eşit biçimde, zorsuz ve yasaksız katılmalarına bağlıdır. İradeler tartışma
sürecinden geçmedikçe meşruluktan söz edilemez. Çünkü tartışma varsa ve
ne denli açıksa, sorunlar o denli saydamlaşır, bilgi edinilir ve yanlışa
düşme tehlikesi azalır. 04.06.1888'de Clémenceau, "konuşulan ülkelerde
zafer, susulan ülkelerde utanç vardır" demişti.
1982 Anayasası tartışmaya kapalı tutulmuştur.
Üçüncüsü, tartışma yasağına koşut olarak tek yanlı bir beyin yıkama
bombardımanından sonra oylama yapılmış, halk iğfal edilmiştir.
Dördüncüsü, Anayasa benimsenmediği takdirde pretoryen diktasının süreceği
mesajı verilmiş, ölümü gören eli böğründeki halk çaresiz, sıtmaya razı
olmuştur.
Beşincisi, içini gösteren, "seni mimlerim" zarflarıyla gizli oy ilkesi
çiğnenmiştir.
Altıncısı, tek işlemle hem devlet başkanı, hem de Anayasa oylanmıştır.
Her ikisini destekleyenlerin ya da onlara karşı olanların sayısı, oranı
belirsizdir. Devlet başkanını destekleyenler Anayasaya katlanmışlarsa Anayasa;
Anayasayı destekleyenler devlet başkanına katlanmışlarsa devlet başkanı
desteksiz kalmış demektir. Peki hangisi çoğunluğu elde etmiştir? Bu bir
bilmecedir. Ancak bilinen şudur. İkisi de kuşkuyu içinde taşıyor. Üstelik
devlet başkanı için zaten seçme söz konusu değil. Çünkü tek adaydır. Seçenekler
arasında özgür seçimde bulunamayan birey özerk değildir. Çünkü özgürlük
özerklikten önce gelir.
Görülüyor ki, toplumla yapılan bu sözleşme (Anayasa) tehditle, fesada
uğratılmış bir iradeyle benimsetilmiştir. Göstermelik oylama hukuken sakattır.
Bu yüzden Anayasa biçimsel meşruluktan yoksundur, geçersizdir. Unutmayalım
ki, bu tür yollarla halkoyuna sunulan anayasaların sağladığı çoğunluk her
ülkede %97-%100 arasında gerçekleşmiştir ve görünüştedir (Duverger). Türkiye'de
%93 çoğunluk, halkın onuruna saldırıyla elde edilen ayıplı bir çoğunluktur.
"Kurşun yerine oy" kullanılarak (Duverger) kabul ettirilen 1982 Anayasası,
hazırlayanlar ve hazırlanış biçimiyle bir tür "ferman anayasası"dır.
Gelelim 1982 Anayasasının maddi meşruluk açısından durumuna.
Bilindiği üzere anayasalar, örgütlenmiş siyasal birim olan devletin
gücünü sınırlayan, bireyin hak ve özgürlük alanlarıyla bunların çiğnenmelerine
karşı denetim yollarını belirleyen, iktidarın tek elde toplanmasını önleyerek
çoğulculuğu benimseyen, çok iktidar ilişkisinde dengeleri sağlayan, her
türlü hukuk dışılığı engelleyen metinlerdir.
1982 Anayasası tersini yapmış, devlet gücünü sınırlayacak yerde hak
ve özgürlükleri sınırlamış ve bunları âdeta istisnalar haline getirmiş,
halka güvensizliği ruhuna içselleştirmiş, yargı birliğini ve bağımsızlığını
örselemiş, demokrasi rejimini değil, cumhuriyet yönetimini öngörmüştür.
1961'in insan hak ve özgürlüklerine "dayanan" devleti (md. 2) gitmiş, hak
ve özgürlüklere lütfen "saygılı" (md. 2), "kutsal devlet"i (23.07.1995'e
dek dayanabilen bir kutsallıktır bu) gelmiştir.
Devlet ve değerleri her ülkede elbette korunur. Korunmalıdır da. Ama
"devlet" kutsallaştırılırsa ilişilemez (tabu) olur çıkar. Çünkü kutsallara
dokunulamaz.
Görünen o ki, erek (telos) ve varlıkbilim (ontologie) açılarından (Karl
Loewenstein ve Giovanni Sartori'nin anayasaları sınıflamalarına göre) 1982
Anayasası, siyasal iktidarın keyfiliğini önleyici, insanların hak ve özgürlüklerinin
özünü kollayıcı olmadığından normatif ve güvenceci bir anayasa değildir.
Diyanet İşleri Başkanlığının konumuna değin devletin örgütlenmesini ayrıntılarıyla
düzenleyip devleti korumayı amaçladığından, toplum dinamikleriyle bütünleşemediğinden,
hak ve özgürlükleri istisna olarak algıladığından ve bunları adı var kendi
yok ölü bir metne dönüştürdüğünden, görünüşte, nominal, semantik bir anayasadır,
bir metindir. Elbise dolabında bekleyen bir balo giysisidir. Çünkü günlük
yaşam ve hukukla ilgili değildir. Anayasaya göre halk ve birey devlet içindir,
devlet halk ve birey için değildir. Öyle ki, Belçika'nın getirdiği yasaktan
(1831 Anayasası md. 24; 1994 Anayasası md. 31) 151 yıl sonra, devleti koruma
kaygısıyla, memur yargılaması için izin sistemini getirmiştir (md. 129/son).
Memurîn Muhakematı Hakkında Kanun-ı Muvakkat gibi baskı yasalarını üretmeye
kodlanmış bir metindir bu. Anayasa laiklikten söz etmiştir, ama zorunlu
din derslerini getirerek laikliğin canına okumuştur, antilaiktir. Bu yüzden
de Türkiye bugün, anayasacılık kavramlarına göre belirtilmek gerekirse,
bir "anayasalı devlet"tir, ama bir "anayasal devlet" değildir.
Taşıdığı bu yapım (imalat) yanlışları nedeniyle derin siyasal ve toplumsal
bunalımlar üreten, toplum dokusunu yırtan bu Anayasanın arkasında, artık
onu kotaranlar bile durmuyor, duramıyorlar ki, "demokrasiye vurgun Türk
çocukları" dursunlar.
Çağımızın en büyük matematikçilerinden biri Kurt Gödel'dir. Nazilerden
kaçarak Amerika'ya sığınmıştır. Sürekli uzatılan çalışma izinleri sayesinde
üniversitede görev almıştır. ABD yurttaşlığına geçmesi gündeme geldiğinde,
ABD Anayasasını okur ve sarsılır. Zira Gödel'e göre bu Anayasa diktatörlüğü
önleyecek silahlardan yoksundur. Her an bir Hitler yaratabilir. Bu yüzden
Gödel, ABD yurttaşlığını reddetmeyi düşünür. Onu zorla inandırmışlardır,
yurttaşlık konusunda.
Bugün Türkiye'de 1982 Anayasasını reddeden Gödel'ler çoğunluktadır ve
bu Anayasanın maddi meşruluğu da kalmamıştır.
Benim burada yaptığım, meşruluk kavramı açısından yalnızca bir hasar
saptamasıdır.
Türkiye; hukuk devleti değil, hukukun üstünlüğü temeline oturan, evrensel
ilkelerin tezgâhında yerel ipliklerle dokunan, ortak paydası insan hak
ve özgürlükleri olan bir Anayasayla üçüncü bine girmeyi hak etmiştir.
Ancak bir hukukçu olarak şunu vurgulamak zorundayım. Anayasayı eleştirmek
başka, ona uymak başkadır. Hiçlikle (butlanla) sakat olan bu Anayasa yeni
bir Anayasayla yürürlükten kalkıncaya dek, ona uymak yasal bir yurttaşlık
görevidir. Öte yandan onun meşruluğunu tartışmak, kamuoyunu uyarmak ve
halka doğruları söylemek de bir hukukçunun ahlaki bir ödevidir. Ben hem
görevimi, hem de ödevimi yerine getirmeyi sürdüreceğim.
NELER YAPMALI?
İşte, dokunduğu her şeyi bilim testinden geçirerek akılcılığa dönüştürebilen
ve kendini durmadan yenileyerek kültür genlerine içselleştirdiği çağla
aynı dalga boyunu yakalayabilen pırıl pırıl bir Atatürkçülük.
İşte, ilke ve boyutları, marangozun budaksız ağaçta kayan rendesi gibi,
iyi işletildiğinde, barışın, gelişmenin, açmazları aşmanın altın anahtarlarını
cömertçe sunan; ancak bunların bir tanesinde bile sapma olduğunda, bağışlamayıp
sürçen ve, bütün sistemi bunalıma sürükleme pahasına, çözüm anahtarlarını
inanılmaz bir kıskançlıkla geri alan görkemli ve çağcıl demokrasi.
Nihayet işte, doğruları, yanlışları, esin kaynakları ve sorunlarıyla
kara sevdamız Türkiye, bizim Türkiyemiz.
Tercih sizlerindir.
Ben Türk halkının "güzeli ağlatan, çirkini söyleten" bir halk olmadığına
inanmışımdır. Bu yüzden hep ondaki titreşimleri ve bilimi gözeterek doğruları
dile getirmeye çalıştım. Hem de, yabancı sözcüklerle kuşatılmış, başkenti
bile sokaklarına dek istilaya yeltenen "Türkgilizce"yle değil, vurgun olduğum,
ses bayrağım anadilim Türkçe'nin yalınlığıyla, içtenliğiyle yazdım ve konuştum.
Şu anda da, birey, yurttaş, hukukçu olarak ve bütün sorumluluğu üstlenerek
tercihlerimi dile getiriyorum.
İçleri boşaltılmamış, sulandırılmamış evrensel kavramlarla düşünen ve
üreten; dünyanın kıyısında köşesinde değil, odağında yer alan; tarihe maruz
kalan değil, tarih yapan, çağın ruhuna denk düşen bir Türkiye istiyorum.
Uygar yüzlü, ışıyan Atatürk'ü ve sonluluk değil, sonsuzluk olan, 1930'lara
mıhlanan değil, bilimin ışığında geleceğe gelecekler üreten Atatürkçülüğü
geri istiyorum.
Düşük yoğunluklu, yozlaşmış, büyük ağabeylerin vesayetindeki icazetli
demokrasiyi reddediyorum. Eşit bireylerden oluşmuş özgür halkın, özgür
halk tarafından, özgür halk için yönetimi anlamında çıtası en yüksek demokrasiyi
istiyorum.
Demokrasinin yönettiği düşünceler ve inançlar Cumhuriyetimi geri istiyorum.
Hoşgörünün de ötesinde "öteki benim eşitim" diyen, birbirlerine meydan
okuyarak saygı duyan, berikilerle ötekilerin hak ve özgürlükleri çiğnendiğinde,
kendilerinin hak ve özgürlükleri çiğnenmişçesine çiğneyenlere karşı çıkma
ortak bilincini, akılcı eleştiri, tartışma, sorgulama, algılama kapılarını
açık tutma yeteneklerini kazanmış özgür ve demokrat insanların yaşadığı
demokratik cumhuriyet istiyorum.
Yaşamın ve barışın vazgeçilmez gerekçesi olarak, dokuları örselenmemiş,
kendisini dengeleyen bir doğa; kılcal damarları çoğulculukla beslenen ve
kendini geliştiren bir toplum istiyorum.
Çoğulculuğun doğal sonucu olarak, din ve devletin karşılıklı bağımsızlığı
ilkesine yaslanan, barışçı, kırılmalara uğramamış, özürsüz ve ödünsüz laikliği
geri istiyorum.
Düşünceleri, inançları yasaklamayan, yalnızca barış içinde tartıştırıp
yarıştıran, adalet imbiğinden geçmiş ve insanları özgürleştiren bir hukuk;
böyle bir hukukun egemenliğinde, düşünce ve inançlara eşit uzaklıkta, karar
süreçlerine kattığı halkına güvenen, yansız ve meşruluğunu hukuktan alan
güçlü bir devlet istiyorum.
Böyle bir devletin; devletlerin özgür birey ve halk için olduğu anlayışını
temel alan, insanların evrensel ahlak kodu sayılan hak ve özgürlükleri
gerçekleştirmeyi kaygı edinen, gözeneklerine değin içselleştirdiği hukukun
üstünlüğü omurgasıyla ayakta duran bir anayasayla örgütlenmesini istiyorum.
Hukuku değil, devleti koruma kaygısıyla Memurin Muhakematı Kanunu gibi
yasaların destekçisi sözde anayasa metinlerinin çağcıl bir ülkede yeri
olmadığını özellikle vurguluyorum.
Sığlaşan hukuktaki her yanlışın patlamaya hazır bir krater olduğu bilinciyle;
her aileyi yargısallaştıran ve devleti bireylerle sürtüştüren çarpık hukukun
ürettiği davalar yığınının fay hattındaki hukuk göçüğünden insanımın kurtarılmasını,
yazılı hukukun değiştirilmesini, "dura dura bayatlayan adalet" (B. Brecht)
yüzünden umudunu mafyaya bağlayanların "makûs talih"lerinin yenilmesini
istiyorum.
Özlenen hukuku yaşama geçirmenin önkoşullarını yaratabilmek için, hukukun
biricik yorumcusu ve sözcüsü yargı erkinin öbür erklerden bağımsız olmasını,
özellikle yürütmenin kuşatma harekâtını yarmasını; devleti ve demokrasiyi
meşrulaştıran yargı gücünün yasama ve yürütme güçleriyle maddi ve manevi
bütün alanlarda eşit kılınmasını istiyorum.
Yargının ivedi gereksinimlerinin kısa vadede karşılanmasını, 1966 New
York Medeni ve Siyasal Haklar Sözleşmesinde (md. 14) bir insan hakkı olarak
vurgulanan üst (ara) mahkemeye başvuru (istinaf) hakkının tanınmasını,
böylelikle üst mahkemeleri, yargı kolluğu, akademisi, binalarıyla halkın
ve Türkiye'nin saygınlığına yaraşan yetkin bir adlî yargı istiyorum.
Diyeceklerim şimdilik bunlardır.
Gösterdiğiniz ilgi ve sabra gönül borcumu öderken, 2000 yılında demokrasinin
utkusuyla taçlanmış, baskı ve terörden arınmış, barışa kavuşmuş bir Türkiye'de
ve dünyada buluşmak umuduyla saygılar sunarım.
Yaşasın Türkiye !
|