Yargıtay Başkanı Sami Selçuk'un 1999-2000 Adli Yılı
açış konuşması şöyle: (1)
(6 Eylül 1999)
Yeni adlî yılı açıyorum.
Açılışı onurlandıran sizlere adlî yargı adına gönül borcumu ödüyor;
yeni yılın insanımıza, ülkemize, insanlığa adalet, barış, mutluluk getirmesini;
bu yıl yitirdiğimiz 18. Hukuk Dairesi Başkanı, sınıf ve can arkadaşım sevgili
Sait REZAKİ ve Yargıtay C.Savcısı sevgili Arif Ünal ERSOY ile öbür meslektaşlarıma
Tanrı'dan rahmet, emekliliğe sağlıkla ayrılan bütün meslektaşlarıma yaşam
boyu esenlikler diliyorum.
17 Ağustos depremi yalnızca Marmara'yı değil, hepimizi yüreğimizden
vurdu. Canlar gitti, evler yıkıldı. Bütün Türkiye ağladı. Yardımseverlik
ve acıma duyguları çok yüksek olan halkımız devletiyle oradaydı. Ölenlere
rahmet, yaralananlara sağlıklar diliyorum.
Türk Ulusunun başı sağ olsun.
Tanrı bana üçüncü bin yılın ilk adlî yılını açma olanağını bağışladı.
Bu bir ayrıcalık mıdır yoksa rastlantı mıdır, bilemem.
Bildiğim tek şey, belki de dünya tarihinin rakamsal gibi görünen bu
önemli dönemecinde beynimin üşüşen binlerce soruyla dolu ve yüreğimin karmaşık
duygularla yüklü olduğudur.
Yaşadığımız olgulara bakıyorum. Cumhuriyetimizin 75., Atatürk'ün ölümünün
60. yılını geride bırakırken, çağcıl demokrasinin, küreselleşmenin ve postmodernizmin
gündeme taşıdığı sorunları düşündüğümüzde, sanıyorum ki, "yirminci yüzyıldan
yirmibirinci yüzyıla geçiş, yalnızca kronolojik bir olay olmakla kalmayacak,
bir çağ değişimini de beraberinde getirecektir". Zira "av mevsimi" değil,
ama "avlanma çağı" bitmiş, "haklar ve özgürlükler çağı" başlamıştır.
İnsanlık ve Türkiye kendilerine buna göre çeki düzen vermek zorundadır.
Dünyaya bakıyorum. Tüylerim diken diken. 1989'da Latin Amerika'da 100,
Güney Asya'da 350, Doğu Asya'da 150, Afrika sahrasının güneyinde 300, öteki
bölgelerinde 100 milyon insan açlıkla savaşmış. Açlık sorunu çözülmek şöyle
dursun, gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasındaki uçurumlar daha
da büyümüş. 1998'de dünyada tüketime harcanan para 1975'tekinin iki katı
olmuş. Bunun %86'sını zengin, %14'ünü yoksul ülkeler tüketmiş. Dünyanın
en zengin üç kişisinin varlığı 48 yoksul ülkenin ulusal gelirinden çok.
Dünyanın en zengin 15 adamının varlığı, Kara Afrika'nın tüm gelirinin üzerinde.
Dünyanın en zengin 225 insanının varlığının yalnızca %4'ü bütün dünyadaki
insanların gereksinmelerini karşılayacak ölçekte. Dünyada bilimsel araştırmaların
%90'ı Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya'da yapılıyor. Oran Latin Amerika'da
%1,9, Afrika'da ‰5'tir. ABD ve Kanada 1994'te bilimsel araştırmalara 178
milyar dolar, Nijerya 20 milyon dolar harcamış.
Teknolojiyle doğal dengelerin alt üst edildiği, kültürlerin ve uygarlıkların
amansızca çatıştığı, dünya nimetlerinin âdil üleşilmediği acımasız ve acınası
bir dünyadır bu.
Kimi devletler, böyle bir dünyada, adalet özünden yalıtılmış bir hukukun
ruhsuz diliyle ahlâk ve aklın silahlı bekçiliğine özenmişler.
Ülkeme bakıyorum. Sırtını birbirine dönmüş iki Türkiye.
Uzun soluklu düşündüğümüzde ve ileri toplumların tarihleriyle karşılaştırdığımızda,
efsanevi bir kurtuluş savaşını başaran, Cumhuriyeti kuran, onca travmalara
karşın demokratik sabır ve erginlik sınavından yüz akıyla çıkan, ekonomik
ve kültürel dinamikleriyle dışa doğru patlayan, yayılan, genişleyen bir
halk. Dipdiri, capcanlı, hep ayakta.
Gerçekten büyük bir halk bu. Böyle bir halkın çocuğu olmak bana kıvanç
ve umut veriyor.
Bu birinci Türkiye'dir, doğru ve gerçek Türkiye'dir. Atatürk'ün kafasındaki
bu Türkiye'dir.
Buna karşılık, her şeyi geriden izleyen, kendisinin üretip devletleştirdiği
yazılı hukuka göre halkıyla mahkemelerinde sürtüşen, halkına güvenmeyen,
hep içe doğru patlayan, yayılan, genişleyen, birinci Türkiye'ye yetişemeyen,
hastalık irisi hantal bir devlet.
Bu ikinci Türkiye'dir, yanlış ve öykünmeci Türkiye'dir. Atatürk'ün tasarladığı
Türkiye bu değildir.
Gönül isterdi ki; ülkemiz sık sık demokrasi göçüğü altında kıvranan
bu ikinci Türkiye'yle, Sokrates'siz, Descartes'sız, Nobel'siz üçüncü bine
girmesin. Ama işte giriyor.
Eğer "bunalım"; "dünyanın yaşamakta olduğu hızlı gelişme ve değişme
karşısında bir ülkenin uyum yaparken karşılaştığı sorunları, yeterli bir
toplumsal değişme perspektifine sahip olmadığı için, doğru olarak algılayamaması
ve değerlendirememesi, dolayısıyla bu sorunları çözecek yeterliliği gösterememesi
ya da yanlış çözümlere sapması" ise, Türkiye'de bir bunalım vardır.
Bunu çözmek bizlere düşüyor.
Peleponnes savaşında yaşamlarını yitirenlerin ardından söylediği ağıt-söylevinde
Perikles, devlet yönetimiyle ilgilenmenin erdemlerinden söz eder. İlgilenmeyenleri
"zararsız", ama "yararsız" yurttaşlar olarak niteler.
Bence doğru bir saptamadır bu. Gerçekten diktatörlüklerin büyük önderlere,
demokrasilerinse her şeyden önce kendilerini ciddiye alan, bilinçli, sorumlu,
büyük yurttaşlara gereksinimleri vardır.
Sizlerin önünde, yararlı, ciddi, bilinçli, sorumlu, büyük yurttaşların
önünde, yıllardır hukuk bilimi ve uygulamasıyla iç içe yaşamış her hukukçu;
yalnızca karar veren bir görüş üreticisi (müçtehit) olarak değil, halkını
aydınlatan yol gösterici (mürşit) ve hukuk savaşımcısı (mücahit) olarak
da konuşmak durumundadır. Üstelik bu hukukçu, öğrenimde fırsat eşitliğini
gerçekleştirememiş bir toplumun çocuğu ise, bu yüzden daha yetenekli birinin
zararına ve fakat kendi yararına öğrenim yapma olasılığı yüksek biri ise,
özverili halkına daha çok borçlu demektir. Böyle olunca da, gözlemlerini
ve saptamalarını, tek yol gösterici bilimin en son doğrularına göre değerlendirmek
zorundadır. Gerçekleri peçeleyerek gerçeklerden kurtulmanın sanal cennetinde
yaşama kolaylığı, "gerçekleri söylemekten korkmayınız"diyen Atatürk'ün
okullarında yetişmiş bizlere elbette yaraşmaz. Unutmayalım ki, totaliter
eğilimli toplumlar sevaplarını, özgürlük yanlısı toplumlar günahlarını
abartırlar. Ama, bu beriki daha güvencelidir. Hiç değilse aldatmaz. Kuşkusuz
en doğrusu, sorunları kırılmalara uğratmadan indirgemeciliği reddeden bir
mantıkla ele almaktır.
Ben ülkemi doğrularıyla yanlışlarıyla, sevaplarıyla günahlarıyla birlikte
seven biriyim. Gerçekçiyim.
Hukukun kimliği evrenseldir. Ülkelere göre değişmez.
Sorunlara işte bu bilinçle yaklaşacak, sizleri de düşünmeye çağıracağım.
Şimdi bu tarihsel günde, Türk olarak, hukukçu olarak, yurttaş olarak,
Atatürk'ün resmi altında, sizlerin önünde temel soruları birlikte soralım
ve bilimin ışığında yanıtlayalım: Atatürkçülük ve onun uzun vadedeki amacı
neydi? Çağcıl demokrasi nedir? Türkiye hangi noktadadır?
"Çağcıl" (moderne) derken, en ileri uygar değerleri yakalamış olanları;
"çağdaş" (contemporain) derken, aynı zaman diliminde yaşayanları amaçlıyorum.
ATATÜRKÇÜLÜK
Tarih yapan her eylem adamının başına gelenler, Atatürk'ün de başına
gelmiştir. Bu bir sınavdır. Atatürk ve Atatürkçülük, bilinçli yurttaşlar
sayesinde bu çetin sınavı aşacaktır, aşmalıdır. İnancım budur.
Kimileri ona tasarlayarak (taammüden) sövüyorlar. Bu bir haçlı seferidir.
Bu konuda diyeceklerim kısa ve kesindir.
Bu saygısızlığı bırakınız. Atatürk kadar, kısa yaşamını halkına harcayan,
yoğun yeğin hizmet eden önderler pek azdır. Türk halkının, geri kalmış
ülkeler halklarının kurtuluşunda, çağcıllaşmasında en büyük pay onundur.
Ben burada konuşuyor, sizler orada başınız dik dinliyorsanız, inananlar
camiye, kiliseye, havraya gidiyor, esnaf alışverişini yapıyor, çiftçi toprağını
sürüyorsa, bütün bunları ona ve arkadaşlarına borçluyuz. Bu yüzden "Atatürk"
kavramı, artık bir ölümlünün adı olmaktan çıkmış, bayrak gibi, yurt gibi
toplumsal/ulusal bir "değer" olmuştur. Ceza hukuku bu değeri koruyor. Burada
korunan Atatürk'ün resmi, büstü, anıtı değil; insana ilişkin bir değer
olan toplumsal ortak duygudur: Atatürk'e bağlılık, sevgi, saygı ve minnet.
Toplum barışı için bu ulusal değerde artık hepimiz birleşelim.
Atatürkçülük karşıtlarının en tehlikelileri, kanımca, donanım yetmezliğinin
yüzeyselliğinde yaşayan "gizli antikemalistler"dir. Tuzağa düşmemek için,
tarih ve Atatürkçülük bilincimizi bilimin sınamalarından geçirerek onları
iyi tanımak durumundayız.
Bunların bir kesimi, sondaj, arşiv cımbızıyla Atatürk'ün konjonktürel
bir sözünü alarak kendi ideolojileri yararına kötüye kullanmayı huy edinmişlerdir.
Sözgelimi, Türkiye Büyük Millet Meclisini açarken "padişah ve halifeyi
kurtarmak"tan söz eden Atatürk'ü padişahçı/halifeci; cumhuriyet ve laiklik
karşıtı ilan ederler.
Bir bölümü de, onu boyutsuz biçimciliğe, giysi, imaj çağdaşlığına, yapay,
sahte ve kozmetik batılılaşmaya; farklılaşmaya geçit vermeyen, tekçi, monolitik,
totaliter resmî bir Türk kimliğine kilitlerler. Bu yerel "şarkiyatçılar"
(terim Edward W. Said'indir), Atatürkçülüğü, Doğunun Batıda alaya alınan
imajından kurtulmak için yapılan, geçmişten kopuk biçimsel değişikliklere
indirgerler.
Gizli antikemalistlerin bir bölümü, Atatürkçülüğü, katı bir ideolojiye
dönüştürerek, süre ve içerik açılarından onu güdükleştirip dondurmuşlardır.
Süre/zamandilimi açısından Atatürkçülük, artık var olmayan, yinelenemeyen
1930'ların "asr-ı saadet"ine hapsedilmiştir. Bunlar, 1930'ları 1980'lerle,
1990'larla örtüştürmek gibi, geçmişi şimdiki zamana taşımanın anakronik
ironisini yaşar, her sabah yenilenip yeniden kurulan bir dünyada, bugün
bile paradoksal biçimde di'li geçmiş zamanda konuşurlar. Eleştirel akılcılıkla
Atatürkçülüğü irdeleyenleri yurda ihanetle suçlarlar. Bir akımı/görüşü
besleyen biricik damarın eleştiri olduğunu, eleştiri olmazsa o akımın büzülüp
içine kapanacağını, melankolikleşeceğini, tek boyutlu bir yapıya dönüşeceğini,
Newton'ın "atalet yasası" uyarınca tükeneceğini bilmezlikten gelirler.
İçerik açısından bu gizli "antikemalistler", efsaneleşmiş, sıradışı
bir kahramana duyulan Platoncu hayranlıkla yetinirler, beyin çilesi çekip
bir türlü "öze" inemezler. Bu yüzden de, bilim yerine her Allah'ın günü,
ozansı, slogancı, sığ sözcüklerle tıka basa kof hamaset dolu yalınkat söylevleri
yineler, Atatürk'ü metalaştırırlar. Umberto Eco'nun dediği gibi, bu an
büyük bir yangını söndüren çok büyük bir kahramana itfaiyeci ünvanının
verildiği andır. O anda, bir yandan bilimsel deyişle toplumda yaratılan
bıkkınlık/bezginlik karmaşasıyla (Aristeides kompleksi) Atatürk sevimsizleştirilirken,
öte yandan onun "en büyük yapıtım" dediği Meclisinin yanı sıra, partisi,
mirasını bıraktığı çocukları Türk Tarih ve Dil Kurumları, hukuka kökten
aykırı yasalarla bir çırpıda kapatılır; okutulması zorunlu din dersleriyle
laiklik ilkesi çökertilir. Böylece Atatürkçülük diye Atatürkçülük diye
Atatürkçülük vurgun yemiştir. Bunları hep birlikte yaşadık ve kahrolduk.
Bütün bunlar, ideoloji yaftasının ayartıcı ve ölümcül çekiciliğinde,
kendilerinden menkul ideolojik biatın Atatürkçülüğe çıkardığı talihsiz
faturalardır.
Gizli antikemalistlerin ortak yöntem yanılgısı, Atatürkçülükten Atatürkseverliğe
ulaşacak yerde tersini yapmış olmalarıdır. Atatürk'ü âdeta severken boğmuşlardır.
Hem de "Beni görmek (sevmek) demek, mutlaka yüzümü görmek demek değildir.
Benim düşüncelerimi, duygularımı anlıyorsanız, hissediyorsanız bu yeterlidir"
diyen Atatürk'ü.
Kuşkusuz Atatürkçülük bunlardan hiçbirisi değildir.
1920'lerde "Anadolu yaylasındaki ışık"ı, bir eylem adamı yakmıştır.
Eylem adamlarının, öncelikle Atatürk'ün en iyi tanımı kanımca şudur: "İnsan
(Atatürk) yaptığıdır".
Elbette Atatürk, sondaj-arşiv yöntemiyle değil, olsa olsa yaptıkları
ve değişmez amacı gözetilerek tanımlanabilir.
İlkin o, halkına inanır. Pragmacıdır. Kendi diliyle "ulusunun vicdanında
ve geleceğinde sezinlediği gelişme yeteneğini, ulusal bir sır gibi vicdanında
taşıyarak" ve "uygulamayı evrelere ayırıp adım adım yürüyerek" devrimini
ustaca gerçekleştirmiştir. Bu pragmacılıktır.
Okur yazarı yok denecek oranda az, feodaliteden kurtulamamış, Rönesans,
Reform, Aydınlanma, Sanayi Devrimi süreçlerini yaşamamış, sınıf katmanları
oluşmamış, kültürel değerleri farklı bir halkı, yüzyılları yıllara sığdırarak
ve devrim yoluyla yoğunlaşma momentini yakalayarak demokrasiye hazırlama,
akılcı/demokrat insanı yaratma kavgasına girişmiştir. "Devrimler gülsuyuyla
yapılmaz" (Disraeli). Bu yüzden o, otoriterdir. Ama asla totaliter değildir.
Olmamıştır da. Hem de yaşadığı dönemin modasına karşın. Tek biçimli Sovyet
insanını (homo sovieticus) ya da faşist insanı yaratmak için, insanların
nasıl ve ne düşüneceklerini, nasıl duygulanacaklarını toplum mühendisliğine
özenerek belirlemeye çalışan totaliter ideolojilerle kuşatıldığı bir çağda,
Meclisi kapatma çağrılarını, padişahlık, ömür boyu cumhurbaşkanlığı önerilerini
reddetmiş, ünlü sofrasında sabahlara dek tartışarak politikalar oluşturmuş
bir önderdir, Atatürk. Faşizmi getirme önerisine "zorbalık" diye karşı
çıkmıştır. Atatürk'ün ağzından bilimle çakışan gerekçeleri şöyledir: "Öğreti
istemem, donar kalırız". "Biz de uygulanamaz düşünceleri, kuramsal bir
takım ayrıntıları yaldızlayarak, kitap yazabilirdik. Öyle yapmadık. Ulusun
maddî ve manevi olarak çağcıllaşması yolunda eylemi söz ve kuramlara üstün
tuttuk". "Ben manevi miras olarak kalıplaşmış hiçbir düstur bırakmıyorum.
Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor. Böyle bir
dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğini ileri sürmek, aklın ve bilimin
gelişmesini inkâr etmek olur. Benden sonra beni benimsemek isteyenler,
bu temel eksen üzerinde aklın ve bilimin rehberliğini benimserlerse benim
manevi mirasçım olurlar".
Atatürkçülüğün şifresi işte bu sözlerdedir.
Demek, Atatürk ideolog ve ideokrat, Atatürkçülük ideoloji ve ideokrasi
değildir. Bilimin yaşama uygulanmasıdır. Yöntemi bilimsellik, amacı demokrasidir.
İdeolojiler, Atatürkçülüğün amacı olan demokrasiye ters düşerler. Zira
ampirik olarak yanlış, etik olarak haksız bir dayatmacılığı içeren "ideolojiler,
fanatik özleri nedeniyle demokrasiyle bağdaşamazlar.
Hiçbir görüş/akım, Jüpiter'in kafasından ansızın doğan Minerva gibi,
sıfır malzemeyle yaratılamaz. Sokrates Descartes'ı, Descartes Voltaire'i,
Hugo'yu, Picasso'yu yaratmıştır. Atatürk de geçmişin ortak kültür belleğini
ulusal potada katalizör olarak eritmiştir. Buna göre içli türkülerimizin
titreşimleri çok sesli ezgilerle seslendirilecek, Yunus bizim kalacak,
Goethe ve Baudelaire'in tadına varılacaktır. Ne köksüzleşme, ne Batıya
özenme, ne de görüntüde çağdaş biçimsellik. Yalnızca özümsenmiş çağcıllık.
Çünkü "özümsemek koşuluyla başkalarından beslenmek kadar özgün hiçbir şey
yoktur. Aslanı aslan yapan özümsediği koyun etidir." (Paul Valéry). Atatürk'ün
deyişiyle "haraset-i fikriye" sayesinde özgün Türk kimliği yeryüzündeki
vazgeçilmez yerini alacaktır.
İnsanlar geçmişten ders alırlar. Ama geçmişte değil, yalnızca şimdiki
zamanda yaşarlar.
1930'lara dönülemez. Dönülürse şimdiki zaman da avucumuzdan kayar gider;
yarının rüzgârları hiç esmez olur. 1930'lardan ders alarak, ama 1930'ların
bekçiliğine özenmeden geleceğe bilimin ışığında gelecekler üretilirse,
işte o zaman Atatürk'ün mirasçısı, Atatürkçü olunur. Bunu iyi bilelim.
Şu an, zihinsel patinajdan kurtulmanın; 1930'ları yineleyip ifşa etmenin
değil, yarınları gözeterek ve günümüzü iyi okuyarak Atatürkçülüğü sürgit
inşa etmenin zamanıdır.
1930'lar, özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, tartışmacı demokrasinin fizyolojik
işlerliğinin, "fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür" demokrat insanı yetiştirmenin
önhazırlık, fidanlık dönemidir. Marliott'un, Atatürk için bir "diktatör
değil, bir ulus edükatörü (eğitici)" demesinin nedeni budur.
Özetle Atatürk, demokrasiye iki talihsiz denemeyle geçmek istemiş, başaramayarak
ertelemiş; "...demokrasinin bütün gerekleri sırası geldikçe uygulamaya
konulmalıdır." diyerek bunu gelecek kuşaklara, bizlere bırakmıştır.
Görülüyor ki, biz Mustafa Kemaller, 6 Eylül 1999'daki çağcıl bilimin
en son verilerine ve değerlerine yaslanan demokrasiyi ne denli iyi algılar,
amacımızı buna göre belirler ve optimal demokrasiyi gerçekleştirirsek o
denli Atatürk'ün mirasçısı, Atatürkçü olabiliriz.
Unutmayalım. Bir toplum, şanlı bir tarihle, kurtuluş savaşıyla, devrimlerle,
bunlarda en büyük payı bulunan eşsiz bir önderle, sarsıntısız geçilen bir
demokrasi denemesiyle her gün övünüp duramaz. Övünmekle yetinmek, "bir
örnekliğin/donmanın tehdidi" (François Jacop) altında yaşamak demektir.
Buna hakkımız yoktur. Geleceğe bakalım. İkibinli yıllara evrilirken, demokrasinin
biçimsel bir dekora dönüşmemesi için onu iyi algılayıp tanımlamak zorundayız.
Öyleyse ikinci temel soruyu soralım ve yanıtlayalım: Nedir çağcıl demokrasi?
ÇAĞCIL DEMOKRASİ
Çağcıl demokrasi, özgür, özerk, eşit bireylerden oluşan, bilgilendirilmiş
özgür halkın, hukukun egemenliği altında, sivil toplumun özgürlükçülüğe,
çoğulculuğa ve katılımcılığa yaslanan normlarına göre, özgür halk tarafından,
özgür halk için yönetilmesidir.
Özgürlük
Bu tanımdan da anlaşılıyor ki, demokrasinin ilk öğesi ve ortak değeri
özgürlüktür.
Demokrasinin özü, özgürlükte yoğunlaşır, iktidarın yürütülmesinde değil.
Özgürlükçülük bir kez benimsenmeye görsün, gerisi gelecektir. Haklar ve
özgürlükler, toplumla birlikte ortaya çıkarlar. Toplum demokratikse zaten
bunları içselleştirmiştir.
Özetle, demokrasinin odağında hak ve özgürlüklerle donatılmış, baskılardan
arınmış, özgür/özerk birey vardır. Her şey bu odağa göre konumlanır. Kurumların,
örgütlerin, yöntemlerin, tekniklerin bütünü olan demokrasi, özerklik anlamında
bir değer olarak algılanan özgürlük üzerine oturtulmuştur.
Bireyin özgürlüğü ilkin beynin özgürlüğünü sağlamakla başlar. Bunun
için de devletin görüşler, inançlar karşısında yansız olması gerekir. Görüşler
karşısında yansız devlet düşünce özgürlüğünü, inançlar karşısında yansız
devlet laikliği güvence altına almış olur. Devlet okullarında bireye bilimin
verileri, ideolojik süzgeçlerden geçirilmeden, yansız, nesnel (objektif)
olarak sunulur, algılama kapıları açık tutulur. Birey onları, koşullanmamış,
özgür beyniyle kendisi değerlendirecek, seçimini kendisi yapacaktır. Birey
insandır; öğrenir. Okullarda bu nedenle öğrenim (instruction) vardır, eğitim
(éducation) değil. Demokrasi, düşünceler, inançlar cumhuriyetidir. Düşünceler
üzerinde yalnızca kaba baskıyı değil, beyin yıkama biçimindeki dolanlı
baskıyı da reddeder. İdeoloji aşılayan, kuşkucu ve sorgulayıcı (agnostik)
temele dayanmayan öğrenim demokratik değildir. Demokratik toplumun beyni
yıkanmış misyoner ve organik aydınlara, devlet makamlarını doldurmaya özgülenmiş
uslu yurttaşlara değil, toplumun gelişmesi için Sokratesçe sorgulama ve
eleştirel akılcılık alışkanlığını kazanmış bireylere gereksinmesi vardır.
Okulların işlevleri böyle yurttaşlar yetiştirmektir. Çünkü toplumun yararı
için bireyin devlet gibi düşünmeme, "kurulu düzeni sorgulama, eleştirme,
kınama, hatta mahkûm etme özgürlüğü" vardır (Laski). Esasen, demokrasi,
bireysel özgürlükle düzen kavgasına dayanır ve bu, dünün, şimdinin, yarının
kavgasıdır.
İnsanı insan yapan en soylu organ beyin, beynin en kutsal ürünü düşünce,
inançtır. Buna herkesin ve devletin saygı duyması zorunludur.
Bu saygı, bireyin özgürce oluşturduğu düşünceyi, inancı dış dünyaya
yansıtma aşamasında ortaya çıkar. "Düşün, ama içinden düşün" demek, "hiç
düşünme" demektir. Birey hem düşünecek, hem de her türlü araçla onu sergileyecektir.
Yasaklarla, kozmik cezalarla sergilenmeleri önlenen düşünce, inanç, bir
bilinç küresine hapsedilir, ağızlar kapatılır, kalemler kırılırsa, "kenetlenmiş
dişlerle özgürlük türküleri söylenemez" (Alfonso Reyes). Böyle bir toplum
henüz avcılık çağındadır, ilkeldir. Avladığı değer ise düşüncedir, inançtır,
insan beynidir, son çözümlemede insanın, toplumun ta kendisidir.
Özgürlükçü demokraside herkes özgürlük türküsünü söyler. Dişler kenetlenmediğinden
halk söylenmez, söyler, hem de yüksek sesle.
Düşüncelerin, inançların açıklanmasını yasaklama girişimleri dün olanaksızdı,
bugün daha da olanaksızdır. Çünkü "insan yok edilebilir, ama teslim alınamaz"
(Hemingway). "Düşünceler kurşuna dizilemez" (Napoléon). Dünün dünyasını
ele alalım. Sokrates'in eylemi Atina yasalarına göre suçtu. Sokrates herkese
açıklık, doğrudanlık, yüzyüzelik, sözlülük ilkelerinin uygulandığı öylesine
başarılı bir yargılama sonucunda hüküm giydi ki, uygarlığın bu yargılamayla
başladığı ileri sürülmüştür (M.C.Anday). Ancak düşüncenin cezalandırılamazlığı
unutulmuştu. Bu yüzden Sokrates'i yargılayan 502 yargıçtan hiç birinin
adını bilmiyoruz. Ama 2398 yıldan beri "hükümlü Sokrates konuşuyor" (F.
Erem), Atina adaleti ise lanetleniyor.
Ne ki, insanlık bunlardan hiç ders almamış görünüyor.
Düşünce yasakları her zaman toplum zararınadır. Yasaklanan düşüncenin
bütünü ya da bir kesimi doğruysa "doğru"dan, yanlış ise doğrunun daha belirgin
biçimde ortaya çıkmasından yoksun kalan bir toplum yoksullaşacak, yeni
tezlere ulaşamayacak, olduğu yerde duracaktır.
Düşüncelerin açıklanmasını yasaklamak, yalnızca düşünceyi üreten insanın
değil, başkalarının dinleme ve değerlendirme özgürlüklerine de saldırıdır.
Çünkü ötekilerin düşünceyi dinleme, değerlendirme özgürlükleri, berikilerin
düşünceyi açıklama özgürlüklerinin bulunmasına bağlıdır.
Sınırsız özgürlük şeytanlar içindir. İnsanın şeytanlaşmasına elbette
göz yumulamaz. Beynin her ürünü söze dönüşüp dışarıya yansıtılamaz. Sövgüler
, iftiralar böyledir, düşünce sayılmazlar ve her düzende cezalandırılırlar.
Ayrıca hukuk, suç sayılan eylemlere kışkırtmaları, zorla düşünce dayatmalarını
da suç sayar. Ancak bunların dışında kalan şeyler, toplumu sarsan, yüreğinden
yaralayan görüşler bile, düşünceyi açıklama özgürlüğünün sınırları içinde
kalır, suç sayılmazlar. Tersi anlayış çoğu zaman düşünce suçudur. Esasen
"sakıncalı olmayan bir düşünce çoğu zaman düşünce olarak anılmaya değmez"
(O. Wilde). Bugünün gelişmelerini, skandal yaratan, sakıncalı düşünceler
sergileyen insanlara borçluyuz.
Ceza hukuku, suç sayılan eylemlere kışkırtmaları cezalandırırken çok
duyarlı olmak, "suçların yasallığı ilkesi"ni çiğnememeye özen göstermek
zorundadır. Bu ilke birey özgürlüğünün güvencesi, ceza hukukunun temelidir.
Bu yüzden insan hakları bildirilerine, anayasalara (md. 38) girmiştir.
Bu ilkenin somut izdüşümlerinden biri de, ceza hükümlerinin açık, belirgin,
kesin olmaları, örtülü, gri, belirsiz, mat, değerlendirici ve görece olmamalarıdır.
Bu tür sözcüklere yer verilmemelidir. Bu bir alt ilkedir. Bu alt ilkeye
uyulmazsa, hem suçların yasallığı ilkesi ve hem de düşünce özgürlüğü sinsice,
kurnazca, dolanlı yolla çiğnenmiş olur. Böyle bir hukuk, kendi örgülü saçlarına
tutunarak bataklıktan çıktığını söyleyen Baron Von Munchhausen'ın mantığıyla
işleyen bir hukuktur.
Özgürlükleri kötüye kullanacakları ya da demokratik sistemi yıkacakları
bahanesiyle de düşünceyi açıklama özgürlüğü sınırlanamaz, yasaklanamaz.
Bunun üç temel nedeni vardır.
Birinci neden, düşüncenin özyapısıyla ilgilidir. Her düşünce karşıtıyla
vardır ve gücünü karşıtına borçludur. Marksizm liberalizmin, liberalizm
Marksizmin yanlışlarını ortaya koyarak ve yeni sentezler yaratarak düşünceleri
güçlendirmişlerdir.
İkinci neden, demokrasinin özyapısıyla ilgilidir. Demokratik toplum,
tek gerçek savını ve kültürel tekelciliği reddeder. Her zaman açık uçludur.
Özgürlükçüdür. Bu yüzden de hoşgörüsüz yıkıcı akımlara, görüşlere bile
hoşgörülü olacak kadar cömert olmak zorundadır. Bu temel ilkeden vazgeçerse
demokratik olmayan bir yöntemi seçmiş ve tuzağa düşmüş olur. Kendi varlığını
özsavunma gerekçesi de olsa, bu tutarsızlıktır. Demokratik rejimin kavgası,
sürgit bu tuzağa düşmenin ve bu tuzaktan kurtulmanın kavgasıdır. Demokrasi
militan olmamalıdır. Demokrasinin amacı, demokratik olmayan rejimleri çökertmek
değil, onları özgürleştirmektir. Özgürleştireceğim bahanesiyle özgürlük
çiğnenemez. Çiğnenirse kısır döngü kırılamaz ve bunalım daha da derinleşir.
Demokrasinin bir özelliği bünyesinde her an bir risk taşımasıdır. Riski
göze alamayan rejimlerin adı diktatörlüktür.
Demokrasinin biricik sigortası yine ve ille de demokrasidir.
Üçüncü neden, demokrasinin uçları evcilleştirici, demokratik bağışıklığın
sağlamlaştırıcı dehasıyla ilgilidir. Deneyimler göstermiştir ki, aşırı
görüşleri, inançları etkisiz kılmanın en iyi çaresi, özgür bırakıp onlarla
ilgilenmemektir. Bu tutum, aşırı görüşleri, inançları önce parçalayacak,
çoğullaştıracak, ılımlı kılıp evcilleştirecektir. Özgürlükçü demokratik
toplumlar toplama kampı tohumları dahil, totalitarizmin bütün tohumlarını,
içlerinde taşırlar ve hoşgörerek parçalayıp onların serpilmelerini ve bütünleşmelerini
önlerler. Dikkat ediniz. Bütün totaliter rejimler bunu iyi bildikleri için,
her zaman gelişme ortamını sağlayan çoğulculuğun amansız düşmanı olmuşlardır.
Eğer uç akımlar yasaklanırsa, demokrasi bu işlevinden, sistemi ayakta ve
sağlam tutan demokratik bağışıklıktan yoksun ve ilk fırsatta yıkılma tehlikesiyle
yüz yüze kalacaktır. Tutuklanma Hitler'i yaratmıştır. Sürgün Lenin'i yaratmıştır.
Sürgün edilmeseydi, büyük olasılıkla Lenin, ömrünü bir parti başkanı olarak
Duma'da noktalayacaktı.
Her yasak, yasaklanana güç kazandırmış, aykırılığı mayalandırmıştır.
Çünkü yasaklanan her görüş, her inanç merakı kışkırtır. Yasaklanan görüş,
inanç çapından çok salgılar. Roma katakomblarına sürülen Hıristiyanlık,
ilkin bükülmüş bir dal, daha sonra tepen bir daldır. Yasak kapakları kalktığında
sel her yeri kaplar. Artık ortada "tartışan insanlar değil, çarpışan ordular
vardır." (B. Russell).
Yasak, önceleri görece bir dinginlik sağlar. Ancak geçicidir, aldatıcıdır.
Çünkü baskıyla sağlanan barış, aslında için için süren bir savaştır. Yasaklanan
görüşlerin gaddarlık patlamasıyla öç almalarının nedeni, baskı rejimlerinin
sistemin bağışıklığını sağlamaktan yoksun kalmalarıdır.
Küçük Hitler'lere mikrofon vermeyerek onları silemeyiz. Hoşlanmasak
bile Ku Klux Klanların felsefelerini yayma ve sokakta yürüyüş hakları vardır.
Unutmayalım ki, en tehlikeli düşünceler bile insanlığın çılgınlıkları arasında
yer almıştır, almalıdır. Çünkü insanlar arasında sağduyu eşit paylaşılmıştır
(Descartes). Yaratıcılık için kaosa da gerek vardır. Düşünsel "anarşi,
demokratik ülkelerin en çok değil, en az korkmaları gereken şeydir" (Alexis
de Tocqueville).
"Öyleyse ötekinin demokrasiyi yıkma amacı varsa, bırakalım konuşsun.
Konuşsun ki, demokrasi içinde sağduyu onu yapayalnız bıraksın. Bu fırsatı
demokrasiye verelim, kaçırmayalım. O susturulursa, ona karşı en güvenilir
savunma aracından kendimizi ve halkımızı yoksun bırakmış oluruz. bu savunma
aracı şudur: Aşırı uçları savunan kaba görüşleri akılcı yöntemlerle reddetme
hakkını halkın elinden almak. Demokrasi "ben ötekinden daha iyi düşünüyorum"
yolundaki vesayetçi, Jakoben ve tekelci anlayışı reddeder. Bu hakkı halkın
elinden alırsa tuzağa düşmüş olur. Böyle bir tuzağa düşen demokrasiyi ise,
artık demokratik ilkeler değil, demokrasi düşmanlarının sindirme yöntemleri
yönlendirmiş olacak, demokrasi demokrasi olmaktan çıkacaktır" (Cohen).
Bu yüzden Jefferson, "Eğer, demiştir, aramızda birliğimizi bozmak isteyenler
varsa, onları rahatsız etmeyelim, kendi hallerine bırakalım".
Unutmayalım ki, yaşamak için gerekli organlarla donatılan insana bunları
kullanma fırsatı vermek, gelişmenin önkoşuludur.
Özetle özgürlükçülük, başta beynin, düşüncenin, inancın özgürlüğü olmak
üzere, ancak demokrasiyle gerçekleştirilebilen, onun olmazsa olmaz öğesidir.
"Özgürlük kişinin özsorumluluk iradesinin olması demektir. Kişinin bizi
ayıran mesafeleri koruması demektir. Kişinin doğru zamanda ölmeyi isteyebilecek
biçimde yaşaması demektir. Rakiplerine, onları aynı olmaya indirgeyerek
değil, onlarla uğraşarak, onlara direnerek ve meydan okuyarak saygı duyması
demektir. Bir rakip olarak saygı duyduğu kişiyi kimileyin bir dost olarak
seçmesi demektir. Karşılıklı bağımlılığı çatışmayla, çatışmayı saygıyla
kaynaştırması demektir. Karşı karşıya kaldığı şeyler yoluyla kendisinden
öteye uzanması, bunların benlikte uyandırdığı yokluk, farklılık ve olasılık
yankılarında hayat bulması demektir. Çok biçimli özgürlük düşüncesini tek
bir kimlik modeline çengelleyerek onu sabit hale getirmeyi reddetmesi demektir.".
Yineliyorum. Özgürlüğü yerli yersiz sınırlayan bir hukuk ve devlet,
insanı insan yapan temel öğeye, özgürlüğe ihanet etmiş bir hukuk ve devlettir.
Böyle bir düzende hukuk da, devlet de meşru değildir.
|