MÜTALAANIN TAM METNİ ŞÖYLE
Tutuklu sanık Abdullah Öcalan hakkında, devletin hakimiyeti altında
bulunan toprakların tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti
altına koymağa veya devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmağa
veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet
idaresinden ayırmağa yönelik hareketlerde bulunmak suçundan yargılanması
ve cezalandırılması talebiyle 26.04.1999 gün ve hazırlık 1997-514 hz.1999-1998
es. ve 1999/78 id. sayılı iddianame ile kamu davası açılmış, aynı sanık
hakkında daha önce açılan kamu davaları ile mahkemenizin 1999/21 esas sayılı
dava dosyası ile birleştirilmiş İmralı Adası’nda başlatılan ve süreklilik
arzeden 04.06.1999 günlü yargılaması sırasında da esas hakkında mütalaamızı
hazırlamamız için süre verilmiştir.
Sanık hakkında son davaya ait iddianamede yapılan soruşturma, 15 yıldır
terör faaliyetlerini aralıksız sürdüren ve sanığın başında bulunduğu PKK
örgütünün kuruluşu, amacı, programı, stratejisi, yapılanması ve genel faaaliyetleri
ile gerçekleştirdiği eylemleri ve bunların nitelikleri ve hukuki değerlendirilmesi
konularında geniş bilgi verildiğinden, tekrarında yarar görülmemiş, sanık
Öcalan’ın değişik aşamalardaki savunmaları ve yargılama sırasında ortaya
çıkan fiili ve hukuki durum değerlendirilerek, esas hakkındaki mütalaamız
hazırlanmıştır.
Sanık Abdullah Öcalan, 31.05.1999 günlü oturumundaki sorgusunda da
belirtilen ve kendisinin verdiği talimatlar üzerine örgüt elemanları tarafından
gerçekleştirilen bütün eylemlerden birinci derecede sorumlu olduğunu,
hatta ölümlerin, iddianamede belirtilenden daha da fazla olması gerektiğini,
01.06.1999 günlü oturumda da hazırlık soruşturması sırasında Jandarma ve
Devlet Güvenlik Mahkemesi cumhuriyet savcılarınca alınan ifadeleri ile
Ankara Devlet Güvenlik Mahkmesi yedek üye hakimliğince tespit olunan ilk
sorgusunun doğru olduğunu, herhangi bir baskıya maruz kalmadan serbest
iradesi ile verdiğini kabul etmiştir.
Yine sanık Abdullah Öcalan, Ankara 2 No’lu DGM Başkanlığı’na sunduğu
yazılı savunmasının 69. sayfasında, PKK örgütünün eylemlerdeki sorumluluğunu
açıkça ikrar etmiştir.
TCK’nın 125. maddesinde yazılı, devletin hakimiyeti altındaki bir takım
topraklar üzerinde müstakil bir Kürt devleti kurma amacıyla Türkiye toprakları
üzerinde sürekli faaliyet göstererek binlerce terör eylemi gerçekleştiren,
onbinlerce insanımızı acımasızca öldüren, bir o kadarını da sakat bırakan
silahlı çete PKK’nın kuruculuğunu yapan, uzun süre üstlendiği ve örgütünü
yönettiği Suriye’den ayrılmak zorunda kalan, sığındığı ülkelerden iltica
talebinde bulunmasına rağmen kabul görmeyen ve sonunda Kenya’da yakalanıp
güvenlik birimlerimize teslim edilen bu tarihe kadar fiilen yakalandıktan
sonra da yasadışı silahlı ve bölücü terör faaliyetinde bulunan PKK’nın
başlangıçta, "genel sekreter" daha sonraki dönemlerinde "önder" ve "genel
başkan" sıfatını kullanan sanık Abdullah Öcalan’ın 22 Şubat 1999 günü
Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılarına verdiği ifadesinde:
"PKK örgütünün kurucusu olduğum doğrudur. Yine bu örgütün önderliğini
yaptığım, benim önderliğimde Türkiye toprakları üzerinde silahlı bir mücadele
başlattığım da doğrudur. Başlangıçta gerçekten Kürdistan devleti kurmak
gibi bir kavramımız da vardır. Bu da doğrudur. Ancak gelişen süreç içerisinde,
müstakil bir Kürt devleti kurmak değil de Kürtler’in de cumhuriyetin kuruluşunda
rol almış bir halk olarak, özgür olduğu bir ortam içerisinde birleştirilmesi
sonucuna vardım. Bu temelde ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel özgürlüğünü
elde etmiş olarak birarada yaşayabileceğimiz sonucuna vardım..."
Kendi isteğiyle ikinci kez verdiği 03.04.1999 verdiği ifadesinde
de;
"...Bildiğiniz gibi PKK’nın da kurucusu benim. PKK kurulurken programını
da yaptık. O zaman Kürtler’in bağımsız bir Kürdistan kavramı da vardı.
Marksist temele dayalı yeni sistem getirecektik. Ancak değişen olaylar
ve zaman, bize bu programın hayali olduğunu gösterdi... Kürt devleti kurmanın
mümkün olamayacağı, ilmen de sabittir. Gerekli de değildir. Mevcut Türkiye
Cumhuriyet devleti içerisinde de demokratik ortamda her şeyin gerçekleşmesi
mümkündür. Ben sonuca vardım." demiştir.
Hazırlık tahkikatı ve son tahkikat aşamasında, silahlı çete PKK’nın
kurucusu ve yöneticisi olduğunu, birinci derecede sorumlusu olduğunu, PKK’nın
başlangıçta bağımsız Kürdistan devleti kurmak için kurulduğunu söyleyen
ve suçunu ikrar eden Sanık, yazılı savunmasında silahlı çete ve
PKK, kendi yargılanmasıyla ilgili:
SANIĞIN YAZILI SAVUNMASINDAN
"PKK, Cumhuriyet’in 50 yıllık alt ve üst yapısının ortaya çıkarttığı
objektif temel üzerinde, dünyadaki fırtınalı devrin ve karşı devrimin pratik
ve teorik incelemesini ütopik ve teorik bir durumun öncelikle 1970-1980
arası ideolojik isyan hareketi, 1980-1999 arasında da siyasi ve eylemsel
hareketi olarak doğup gelişmiş, gerçekten de son büyük Kürt isyan hareketi...
PKK tarihinde, ayrılık ve birlik sorununda iki önemli aşamayı ayırt etmek
büyük önem taşır.
Çıkış sürecinde bir zamanların dil yasağına kadar varan baskı ve
inkar, diğer yandan o dönem soruna hakim sorunlara sloganvari ütopik yaklaşım,
yine Kürt milliyetçiliğinde korku ve kuşkuya dayanan ayrılıkçılıkla birlikte
dünya çapındaki ulusal kurtuluş hareketlerinin ayrı devlet kurmak biçiminde
anlaşılması...
Devletin 1990 başlarında dil yasağını kaldırması, dil ve kültür alanına
getirilen sınırlı özgürlük ve üst düzey yetkililerin sorunu kabul edip
çözüme yönelik çalışmaları en son benim Mart 1993 ateşkes yaklaşımımım,
aslında özgür birlikteliğe giderek vurgu yaptığımız dönemi açıkca ortaya
koyuyordu. Bu yıllardan itibaren, özgür birlik propagandası hakimdir. (Yazılı
savunma, sayfa 19-20)
Özellikle Sovyetler’in çözülüşü, Körfez Savaşı sonrasında Türkiye’yi
yakından ilgilendiren meseleler, Kürt meselesine çözümü hayati kılıyor
ve bunun yolu da, gerçekten geçikmiş temel ihtiyaç olan kapsamlı bir demokratikleşmeden
geçiyordu. PKK burada direndi, kendini geliştirmekten ziyade, aşırı tekrarlayarak
direndi... Halbuki reel sosyalizmin çözülüşünden, demokratik çözüm tarzını
çıkarabilmeliydik. ’Ulusların kaderlerini tayin hakkı’ ilkesinin artık
geçerliliğini yitirdiğini, bilimsel tekniğin değiştiğini, aslında 17. yüzyıldan
itibaren gelişmenin ürünü olan ulus devlet anlayışını çözdüğünü, aynı çözümün
daha gerçekçi olduğunu görmeliydi.
Kısaca 70’ler programını bırakıp yeni bir programa ulaşmalıydı. Bunun
pratik dili, kendini, giderek yozlaşan ve çok acılara, kayıplara yol açan
şiddet yerine siyasal, demokratik faaliyete yoğunlaştıran bir eylem çizgisine
ulaşmalıydı. (Savunma, sayfa 26)
Benim pratiğim yakinen incelenirse, şu çok açık görülecektir ve kitap
dolusu belgelerle kanıtlanacaktır. En iyi, anlamlı, mümkün olan özgürlük
ve bağımsızlık, bu yer Kürdistan da olsa, ancak Türkiye’nin genel Misak-ı
Milli sınırları içerisinde mümkündür. Bilimsel olarak kanıtlamak zor değildir.
Ayrılmış bir Kürdistan ve bitmiş bir gücün kuklası, işbirlikçilerin malikanesinden
öteye gidemeyecek bir Kürdistan’dır. Ayrılmış bir Kürdistan, halkın değil
yabancı ve işbirlikçilerin olabilir, ki bu ağırlıklı olarak hayaldir. Ancak
çıkar güçlerinin oyunu olarak sık sık tekrarlanır. Tarih, bütün oyunların
isyanlarda nasıl oynandığını, nasıl felaketleri halkın yaşadığını çok iyi
ortaya koymaktadır. Kendi isyanımızda da bunu gördük. Eğer dış oyunlardan
bahsedeceksek, temel amacım bu dönemeçte yüz geri yapmak istedikleri ve
Kürt sorununu da araç olarak kullanmakla bunu başaracaklarına inandıklarıdır.
Tarihin en kritik döneminde bu oyunlar oynanmıştır. Çözümsüz kaldığında
başarıyla oynanmıştır da... O halde sorunu kendi ellerimizle çözmek, oynamak
isteyenlere karşı kendi güçlü silahımız haline getirilmektir. Savunmamda,
bunun oldukça mümkün ve tek çaremiz olduğunu ortaya koydum. Bizzat tecrübemiz
buna en iyi kanıt oldu. O halde ’ilk defa özgür irade ile gerçekleştireceğimiz
bu kardeşlik çözümü, yeni bir tarihi süreç olacak’ derken haklıyız... Kendi
yargılanmamı olumlu barışın gerekçesi yapmak, en temel demokratik idealimdir.
Savunmam, temelde bu amacımla bağlantılıdır..." gibi görüşlere yer vermiştir.
Sanık Abullah Öcalan tarafından 5. kongre sırasında sunulan politik
raporda,
"...1993’te biraz da geçiş arzeden o dönemi bir ateşkesle lehimize
çevirmek istedik ve bu çok önemli bir adımdı. Hiç olmazsa bunu fırsat bilirler,
canlanırlar diye düşündük. Aslında biraz da hem uzun soluk alma, hem de
hazırlık yapma imkanı idi. Bazıları bu hazırlığı yaptı. Ama yine komuta
yapımızca, bu layıkiyle değerlendirilemedi.’ (Kls38)
Yine, ’PKK parti önderliği’ adı altında, 08 Ekim 1998 tarihinde tüm
partililer ve ARGK savaşçılarına gönderdiği telsiz emrinde, ateşkesle ilgili
"...çoğunuz
görev alacaksınız. Görev bu temelde olabilir. Tabii düşmanın kısa bir süre
için şöyle bir hedefi de var. Kök kazımaktan bahsediyor... Bizim bunlara
misilleme hakkımız makbuldür. Yani kendimizi iyi düzenleyerek, bu 10 kat
değişmiş, dönüşmüş bir temelde cevaplandırma görevimiz var. Biz, ateşkes
olayını tek taraflı da olsa düzenlemeyi, sadece biraz daha hazırlık düzeyimiz,
siyasi diplomatik olarak da hamle imkanı kazanmak için yaptık. Bu başarılı
olmuştur. Ama yetersizdir. Daha da yapılacak işler vardır. Düşman bunları
bilerek çok sert davranıyor." (Kls19)
Sanık Abdullah Öcalan’ın 16.10.1998 günlü sözde Botan Eyalet sorumlularına
yönelik telsiz talimatında
(Nasıl ki Ankara’dan çıkış partileşme anlamına geldi ise yine Ortadoğu’ya
açılıp bir ordulaşma başarıldıysa, uluslararası alana da fazlasıyla açılmak
kesinlikle devletleşme anlamında ciddi bir adım olarak değerlendirilmelidir.
İnanıyorum ki, yeni dönem bundan epeyi güç olacaktır... Gerilla tarzında
yenilik, ustalık... en etkili cevabı verecektir)
şeklindeki sözleri asıl niyetini ortaya koymaktadır.
Burada talimatın tarihine dikkat edilmesi gerekir. Talimat 16 Ekim 1998
tarihinde verilmiştir. Bu tarihte Abdullah Öcalan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
Suriye’yi sıkıştırması sebebiyle Suriye’den çıkma ve Avrupa’ya gitme hazırlığı
içindedir. 16 Ekim 1998 günlü sözde Botan Eyaletine yönelik talimatta Abdullah
Öcalan, çıkışını uluslar alanına açılışın kesinlikle devletleşme anlamında
ciddi bir adım olarak değerlendirmiş ve alan sorumlularına da böyle anlatmıştır.
Örgütüne gelir sağlama ve karşı gelenleri yıldırma ve sindirme amacıyla
Hatay alan komutanına 1995 yılı içinde verdiği telsiz talimatında
(Şimdi onlara özgün yaklaşırsınız. Yani zaten dostane ilişkilerimizi
söylersiniz ve mutlaka kazanmaya çalışırsınız. Fakat faşist Türk kesimini
de yıldırırsınız sanırım. Sanırım o başlangıçta yaptığımız eylemler önemli.
Fakat genelleştirmemek kaydıyla. O yoksulları kazanmak, fakat tehlikeli
olan elebaşları da ezin. Tabi hiç acımadan çıkarlarını darbeleyin. Ve yine
dediğim gibi, bu ara zengin bir alan aslında. Birçok şeyini de haraca bağlayabilirsiniz,
o zenginlerini. Bundan sonra hissederlerse epey gelir imkanımız da artar)
şeklinde acımasızlığını ve amacını sergileyen sözleri dikkat çekicidir.
Sanık Abdullah Öcalan savunmasında samimi değildir. Silahlı çete PKK’nın
kuruluş amacı olan müstakil Kürdistan’ı kurmak amacından vazgeçmemiştir.
Abdullah Öcalan’ın tek taraflı ateşkes ilan etmesi, örgütün biraz daha
iyi hazırlanması, siyasi ve diplomatik hamle imkanını kazanmak içindir.
Abdullah Öcalan’ın 5. Kongreye sunduğu ve telsiz çözümlerinden yukarıya
alınan alıntılar, kendisinin ateşkeste samimi olmadığını, tek taraflı da
olsa ateşkesin, örgütün hazırlık düzeyini artırmak, uluslararasında diplomatik
hamle imkanını kazanmak ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne örgütünü muhatap
kabul ettirmek için uyguladığını göstermektedir.
Başlangıçta bağımsız Kürdistan’ı kurmak amacına yönelik eylem yaptıklarını,
sonuçta pratiğin kendilerini bağımsız Kürdistan’ı kurmanın mümkün olmadığını
gösterdiğini, bu sebeple cumhuriyetin kuruluşunda rol almış bir halk olarak
demokratik cumhuriyet içerisinde özgür bir ortamda, eşitlik temelinde birlikte
yaşamayı hedef aldıklarını, bağımsız Kürdistan’ı kurma hedefinden vazgeçtiklerini
söyleyen Abdullah Öcalan’ın bu yöndeki savunmasına ve öne sürdüğü görüşlerine
itibar edilmemiş ve PKK’nın ve örgütün sorumlusu durumundaki sanık Abdullah
Öcalan’ın içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulma çabası olarak değerlendirilmiştir.
MÜDAHİLLERİN SÖZLERİ
Müdahil Yusuf Aydemir, (Ben Kürdüm ve ana dilim Kürtçedir. Benim
oğlum 3 yıl Güneydoğu’da görev yaptı. Üzerinde Yaşadığım ülke Türkiye,
benim bayrağım da Türk bayrağıdır...),
Müdahil Jale Atav, (Ben kardeşimi şehit verdim. Yazdığımı okumak
istiyorum. Ben Kürt kökenli bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım. Asker
kızı ve asker annesiyim. Babam Kürt, annem Türk’tür),
Müdahil Vekili Kazım Ayaydın, (Ben Türkçe’yi ilkokulda öğrenen
Kürt asıllı Türk vatandaşıyım. Bu davanın ne pragmatik açıdan ne de bilimsel
açıdan Kürtler’le bir ilgisi yoktur. Tarih boyunca buna benzer hadiselerle
karşılaşmışız, isyanlar olmuş. Osmanlı’nın son zamanından itibaren bu isyanlar
araştırıldığında, her isyanın arkasında bir ülkenin menfur emellerinin
çıktığı görülmüştür. Evliya Çelebi’nin Erzurum ile ilgili izlenimlerinde,
Ben Erzurum’da aileler gördüm. Dede Türkçe konuşuyor. Oğul hem Türkçe,
hem Kürtçe konuşuyor. Torun Kürtçe konuşuyor. Annem ve babam sadece Kürtçe
konuşurlar. Ben hem Türkçe, hem Kürtçe konuşuyorum. Oğlum sadece Türkçe
konuşuyor. Bu döngü 300 yıllık zaman içindedir... Bu ülkenin birlik ve
beraberliği için herkes topyekün mücadele edecektir. Bunun içinde Kürt
de vardır) demişlerdir.
Müdahillerin yukarıya alınan konuşmalarında da Türkiye’de Türk-Kürt
ayırımının yapılamayacağı, Kürt ve Türk’ün iç içe yaşadığı, aralarında
kan bağı oluştuğu, suni olarak Türk ve Kürt ayrılığı yaratılmaya, millet
ve vatan bütünlüğünün bölünmeye çalışıldığı anlaşılmaktadır.
Türk ve Kürt beraberliği için sanık Abdullah Öcalan da savunmasında,
(Türklerin özellikle hakim tabakadan koparak gelen Türkmen akınlarının
11. yüzyılda Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya akın etmeleri, iki halk arasında
yoğun bir kaynaşmaya yol açtı. Kürtlerin nispeten yerleşik konumları, bu
yüzyıllarda daha çok Türkmen boylarının erimelerine yol açıyordu. Siyasallaşmada
Türkler, sosyalleşmede de Kürtler nispeten hakim bir konumdaydılar. Türk
üst tabakaları yerel siyasal kültür ile bütünleşip çoğunlukla hakim olurken
alt tabaka daha çok Kürtler içerisinde erimeyi yaşıyordu. İki halkın aynı
sosyoekonomik ve kültürel ve dini benzerlikleri yaşaması bu kaynaşmada
önemli rol oynar... Tarihe baktığımızda özellikle Büyük Selçukluların İran,
Irak, Suriye ve Kürt illerinde kurulan imparatorluk ve daha sonra da özellikle
Mervaniler, Artukoğulları, Eyyubiler, Ak ve Karakoyunlular da ve birçok
küçük beyliklerde Kürt ve Türk üst tabakaları ve dolayısıyla dağlı halk,
ortak halk ve ortak devleti iç içe yaşamak gibi bir olguyu temsil ediyor.
Ortak devlet anlayışı hiçbir kavimle birlikte ne Araplar ne Acemler ne
Ermeni ne Bizansllılarla böyle yaşanmıyor. Türk Kürdü ve Kürt Türkü böyle
oluşuyor... Bu olgunun en çarpıcı ve üst boyutta ifadesini Osmanlı Kürdistan
ilişkilerinden Yavuz Selim ile başlayan dönemde görebiliriz. Öyle ki, ağırlıklı
Kürt beylikleri Yavuz’un istemine rağmen ayrı devlet olarak değil kendisinin
göndereceği beylerbeyi sorumluluğunda ortak devlet çatısı altında kalmayı
çıkarlarına da uygun buluyorlar...
Abdullah Öcalan’ın yukarıda alınan ifadelerinden de açıkca anlaşılacağı
gibi 11. asırdan itibaren Türkler ile Kürtler birlikte yaşamaya başlamış
birçok Türk boyu Kürt boylarının arasında erimiştir. Yine Abdullah Öcalan’ın
ifadesiyle iki halk arasında tabii bir kültür erozyonu yaşanmış kan bağı
da oluşmuştur. Tarihi gerçekte budur.
PKK çetelerine karşı savaşırken şehit düşen Kürt asıllı vatandaşların
sayısı yukarıya konuşmaları alınan müdahil çocuklarının sayısı ile sınırlı
değildir. Müdahil olup da duruşmada konuşmayan çok sayıda Kürt asıllı Türk
vatandaşının çocukları PKK çetelerince şehit edilmişlerdir. Halen de PKK
çetelerine karşı güvenlik kuvvetleri içinde mücadele eden çok sayıda Kürt
asıllı Türk vatandaşı vardır. Ayrıca, güvenlik kuvvetlerimizin yanında
PKK çetelerine karşı yer alan geçici köy korucuları Kürt asıllı vatandaşlarımızdır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Kürtler’e yapılmış ne bir baskı ne de
Kürtler’in inkarı vardır. Cumhuriyet kurulduktan sonra 1925’de patlak veren
Şeyh Sait isyanı çoğunlukla Kürtlerin katıldıkları bir isyandır. Ancak
devletten ayrılmayı hedefleyen bir Kürt isyanı değildir. Abdullah Öcalan
da, Şeyh Sait isyanı için ayrılıkçı bir isyan dememiş, isyanı başlatanlar
ve isyana katılanlar için (Onlar ulusal kurtuluştan Cumhuriyet’in değil,
saltanat ve hilafetin geri geleceğini sanarak önce destek vermişler. Bu
gelişmeyince isyana yönelmişlerdir...) demiştir.
Devlet, isyanı şiddetle bastırmış, isyan edenleri cezalandırmıştır.
Devlete karşı başlatılan silahlı bir hareketin güç kullanılarak bastırılması
isyan edenlerin de cezalandırılması uluslararası hukukta da kabul edilmiş
bir kuraldır. İsyanların dışında Kürtler’e karşı hiçbir baskı yapılmamıştır.
Erzurum ve Sivas kongrelerinde benimsenen Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nca
da kabul ve ilan edilen Misak-ı Milli’nin bir maddesinde de, Mondros Mütarekesi’nin
imzalandığı 30 Ekim 1918 günü (Mütareke sınırlarının içinde dinsel, kültürel
amaçlı ve amaç bakımından birlik oluşturmuş ve birbirlerine karşı saygı
ve fedakarlık duygularıyla dolu, ırkı ve toplumsal hakları ile coğrafi
konumlarına bütünüyle saygılı Osmanlı İslam çoğunluğunun yerleşik bulunduğu
bölümlerin tamamı gerçekte ve yasal olarak hiçbir nedenle ayrım yapılması
mümkün olmayan bir bütündür) hükmü kabul edilmiştir. İstiklal Savaşı’nda
Misak-ı Milli’nin bu hükmü aynen benimsenmiştir. İstiklal Savaşı iyi incelendiğinde
Atatürk’ün, Misak-ı Milli’nin çizdiği sınırları içinde yaşayan halkın tamamını
bir bütün olarak gördüğü, bölgesel güçleri birleştirmeye çalıştığı ve düşmana
topyekün milletin gücüyle karşı koyma çalıştığı görülür. Amasya Genelgesi’nde;
(Milletin bağımsızlığını yine milletin kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır)
denmiştir.
Bu genelgede, Mondros Mütarekesi’nde kabul edilen sınırlar içinde yaşayan
halkın tek bir millet olarak görüldüğü açıktır.
Erzurum Kongresi’nde de Atatürk, Trabzon Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile
Süleyman Nazif tarafından kurulan Doğu Vilayetleri Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri’ni
bir çatı altında birleştirmiştir. Erzurum Kongresi’nde, (Trabzon ile Canik
Sancağı ve Doğu İlleri adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Elazığ,
Van, Bitlis ve bağımsız livaların hiçbir sebeple, bahaneyle birbirinden
ayrılmaz bir bütün olduğu) kararı alınmıştır.
4 Eylül 1919’da başlayan ve 12 Eylül 1919’a kadar devam eden Sivas
Kongresi’nde ise (Bütün yurttaki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri birleştirilmiş.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında kurulmuştur. Erzurum
Kongresi’nde kararlaştırılan her türlü işgal ve müdahaleye karşı toptan
direnme kararı perçinlenmiş, Mondros Mütarekesi sırasında sınırlarımız
içerisinde kalan ve ezici İslam çoğunluğu tarafından yerleşik bulunan Osmanlı
ülkesi unsurları birbirinden ve Osmanlı camiasından bölünmesi mümkün olmayan
ve hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütün oluştururlar. Adı geçen ülkelerde
yaşayan bütün İslami unsurlar birbirlerine karşı saygı ve fedakarlık duyguları
ile dolu ve ırkı toplumsal ve coğrafik haklarına bütünüyle saygılı özkardeşlerdir)
hükümleri kabul edilmiştir.
Ne Erzurum Kongresi kararları, ne Sivas Kongresi kararları, ne Misak-ı
Milli hükümleri ayrıca Kürtlerden bahsetmemektedir.
Türkiye’de PKK tarafından başlatılan ve giderek yaygınlaştırılan tedhiş
eylemleri bir bağımsızlık hareketi olarak kabul edilemez. Çünkü bağımsızlık
mücadelesi içinde olan milletler, kendi egemenliklerini ülkesi içinde etkili
kılmaya çalışır. Bu amaçla da, hukuka aykırı biçimde o toprak parçası üzerinde
egemenlik iddiasında bulunan güçlerle savaşmak, ancak bağımsızlık mücadelesi
sayılabilir.
Yaygın terör eylemlerine başvuran PKK yasadışıdır. Gerçekleştirdiği
tüm terör hareketleri hukukdışı ve insanlıkla bağdaşmayan, yasalara göre
her biri ayrı ayrı suç teşkil eden eylemlerdir. Bunların hedefi ise devlet
düzenine karşı gelmektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletinin
bütünlüğü, devletin siyasi yapısı ile korumakla görevli olduğu kişi güvenliği,
özgürlüklerin korunması, sosyal refahın sağlanması, ülkenin kalkınması
ve büyümesinin önlenmesine yönelik olduğu çok açıktır.
PKK terör örgütünün hedef olarak gösterdiği toprak parçası, Türkiye
Cumhuriyeti’nin egemenliği altındadır. Ayaklanma, başkaldırı ya da isyan
şeklini alan, gerek Türkiye çapında gerekse ve özellikle siyasi yönden
Batı Avrupa ülkelerinde yaygınlaştırılan bu hareket, devlete ve devlet
güçlerine yöneltilmiş ve devletin otoritesini zayıflatmak, düzeni sarsmak
amacıyla başlatılmış zaman içinde genişletilmiştir. Bununla amaçlananın
ise yaratılacak terör ortamından yararlanıp, ülke topraklarının ve milletin
bütünlüğünün parçalanmasıdır.
Yaratılmak istenen ve alınan iç ve dış desteklerle planlanıp yürürlüğe
konulan bu durum, başlangıçtan beri Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3’üncü
maddesindeki (Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür)
ilkesi, 14’üncü maddesinde belirtilen hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmaması
prensibi ile bağdaştırılamaz ve TCK’nın 125’inci maddesinde müeyyidesini
bulan devletin birliğini bozmaya veya devletin hakimiyeti altında bulunan
topraklarda bir kısmının devlet iradesinden ayırmaya kalkışmak suçunu oluşturur.
3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu hükümlerine göre, PKK terör örgütü,
gerçekleştirdiği eylemler terör suçu, bu eylemleri planlayan, silahlı çetenin
amir ve kumanda görevini üstlenen ya da örgüt adına faaliyet gösteren veya
bilerek ve isteyerek yardımda bulunan herkes terör suçlusu sayılmıştır.
Bu nedenle TCK’nın 125’inci maddesi de terör suçu olarak kabul edilmiş,
bu suça bakma görevi ise aynı yasa ile 2845 Sayılı Kanunun 9’uncu maddelerine
göre Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görevleri arasında sayılmıştır.
Bu suç bir tehlike suçudur. Teşebbüs safhasında kalsa bile suç tamamlanmıştır.
Uluslararası hukuk terörizmi her koşulda yasaklamış ve ciddi bir insan
hakları ihlali olarak kabul etmiştir.
ULUSLARARASI BELGELER
Uluslararası belgelerden olan ve bağlayıcılığı bulunan:
-1989 AGİK Viyana Kapanış Belgesi’nde; katılan ülkelerin terör suçları
yöntemlerinin ve uygulamalarının kınanacağı, hiçbir şart altında teröre
hak verilmeyeceği, bu konularda kararlı davranılacağı, suçluların iadesi
ve takibatını emniyet altına almak için gereken tedbirlere buşvurulacağı,
-1990 Paris Şartı’nda, devletlerin bağımsızlık, egemenlik ve toprak
bütünlüğünü ihlal eden faaliyetlere karşı demokratik müesseseleri savunmada
işbirliği yapılacağı ve terörün her ülkede suç sayılacağı,
-1992 Helsinki Bildirisi’nde, terör hareketlerinin kayıtsız şartsız
kınanması, terör tehdidinin ortadan kaldırılması için işbirliği yapılacağı,
-1993 Viyana İnsan Hakları Dünya Konferansı Deklarasyonu’nda, egemen
ve bağımsız ülkelerin toprak bütünlüğü ve siyasi birliğini tamamen veya
kısmen tehlikeye sokacak her türlü hareketin makul karşılanmayacağı, tevşik
edilmeyeceği, terörden korunma ve mücadelede işbirliğini geliştirmek için
gerekli tedbirin alınacağı, hususlarında karşılıklı anlaşmaya varıldığı
kaydedilmiş ve uluslararası hukuk kuralı haline getirilmiştir.
Çok sayıda yasadışı silahlı terör eylemlerini yaygın şekilde gerçekleştiren,
gerek iç ve gerekse dış hukuk açısından terör örgütü olduğu konusunda hiçbir
tereddüt bulunmayan, eylem ve faaliyetleri nedeniyle Avrupa ülkelerince
de terör örgütü ve terörist sayılan PKK’ya ve elebaşısı Abdullah Öcalan’a,
uluslararası hukuk açısından ve yargılama yönünden ayrıcalık tanınması,
siyasi kişilik tanınarak statü kazandırılmak istenmesi hukukdışıdır.
Tutuklu sanık Abdullah Öcalan, yasalar karşısında bir terör suçu sanığıdır.
İnsan hakları ve usul yargılaması hükümleri dışında kendisine bir ayrıcalık
da tanınamaz. Terör suçu sanığı sayıldığından 3713 Sayılı Kanunu’nun 16’ıncı
maddesi uyarınca ve güvenliği nedeniyle bu tür tutukluların tabi olduğu
rejime tabi tutulmuştur. Aksini ileri sürmek gerçeklerle bağdaştırılamaz.
Cenevre Sözleşmesi hükümlerine göre savaş suçlusu statüsü verilmesi
yönündeki taleplerin hiçbir hukuki dayanağı da bulunmamaktadır.
PKK’nın başlattığı ayrılıkçı terör eylemlerini önlemek, yakalandığında
yargılamak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel görevidir. PKK terör örgütüne
uluslararası antlaşmalara göre bir taraf statüsü tanınması da sözkonusu
olamaz. Aksi takdirde Helsinki Konferansı Son Belgesi ile kabul edilen
ve diğer antlaşma ve sözleşmelerde de yeralan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin
egemen eşitliğine ve egemenliğinin niteliğindeki haklarına saygısızlık
olacaktır.
Anayasa’nın 10. Maddesi’ne göre, herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi
düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin
kanun önünde eşitttir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz
tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları, bütün işlemlerinde kanun
önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, aynı zamanda insan haklarına saygılı, demokratik
ve sosyal bir hukuk devletidir. Bölge ve ırk ayrımı yapılmaksızın, konuştuğu
dile bakılmaksızın, herkese yasalar eşit şekilde uygulanır. Anayasa ve
yasaların tanıdığı hak ve özgürlüklerden herkes yararlanır. Yeter ki şans
tanınsın.
Kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını
da içine alan ve herkesin kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez
temel hak ve hürriyetlere sahip olduğu, Anayasamızın 12. maddesinde kabul
edilmiş, 13. maddesiyle de temel hak ve özgürlüklerin, devletin ülkesi
ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, milli egemenliğinin, Cumhuriyet’in,
milli güvenliğin, kamu düzeninin, genel asayişin, kamu yararının korunması
amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği kabul edilmiş, bunun ise Anayasa’nın
sözüne ve ruhuna uygun olarak yapılabileceği, demokratik toplum düzeninin
gereklerine aykırı olamayağı hüküm altına alınmıştır.
Anayasa ile güvence altına alınan kişinin temel hak ve özgürlükleri
ve bunların kısıtlanması, ülkemizin de taraf olduğu tüm uluslararası sözleşme
ve antlaşmalarda yer almaktadır.
Uluslararası hukuka uygun şekilde, Anayasa ile düzenlenen ve diğer
yasalarla uygulamaya konulan bu hukuki durum karşısında, PKK terör örgütünün
ve örgütü fiilen kuran, gizli ve açık şekilde verdiği yazılı ve sözlü talimat
ve emirleri ile sevk ve idare eden, yöneten sanık Abdullah Öcalan’ın fiil
ve hareketi, Türk Ceza Kanunu’nun ayrı ayrı bölümlerinde her biri ayrı
suç sayılan, şahıslara karşı işlenen, mal, kamunun düzeni ve güvenliği
ile geleceği, adliyenin şahsiyeti, devlet idaresi ve hürriyet aleyhinde
işlenen suç kapsamında olduğu gibi, bunların tamamını içine alan ve devletin
şahsiyetine karşı cürümler başlığı altında düzenlenen ve Türk Ceza Kanunu’nun
en ağır ve ilk özel ceza maddesi olan 125. maddesindeki suçun unsurlarını
oluşturmaktadır.
Sanık, gerek hazırlık soruşturması sırasında, gerekse yargılamada yaptığı
sözlü ve yazılı savunmasında, özetle;
PKK törer örgütünü kendisinin kurduğunu, örgütü sevk ve idare ettiğini,
yakalandığı ana kadar örgütün kendisinin liderliği ve komutası altında
faliyetlerini sürdürdüğünü, hareketin geçmişteki isyan hareketinden farklı
yönlerinin olduğunu, iddianamede belirtilen olayları ve terör eylemi niteliğini
ve bunlardaki sorumluluğunu kabul ettiğini,
1990’dan sonra tesadüfen eline geçen Leslie Lipson’un „Demokratik Uygarlık“
adlı kitabının etkisinde kalarak, İsviçre ve İngiltere gibi demokratik
ülkeleri örnek vererek, başlatılan hareketin sorunları çözemeyeceğini,
çözüm yolunun demokratikleşme alanında mesafe alan Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin, ülkesi ve milletiyle bütünlüğü içinde demokratik uygulamalar
çerçevesinde mümkün olabileceğini anladığını ve bundan sonra demokratik
sistem üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırdığını,
15 Mart 1993’de, bir başlangıç olarak tek taraflı silah bırakma eylemini
başlattığını, daha sonra da bu yönde gayret sarfettiğini, 1 Eylül 1998
tarihinde de ateşkes girişimlerinde bulunduğunu, amacının daha fazla kan
dökülmesini önlemek, terör hareketlerine son vermek, ölüp öldürmek yerine,
yaşayıp yaşatmanın ya da daha doğru anlaşılacağına inandığını,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile birlikte barış içinde sorunlara çözüm
yolu bulmak olduğunu, bu yönde basın ve yayın organlarında açıklamalarda
bulunduğunu, gayri resmi olarak da bazı aracı kişilerle bu yönde girişimlerinin
de olduğunu,
Türkiye’deki demokratik ve çağdaş gelişmelerin de vardığı sonucu olumlu
yönde etkilediğini, devamlı bu yönde çıkış yolu aradığını,
Örgütü ve silahlı gücünü meşru savunma hudutları içine çekmek, saldırı
olmadıkça karşılık vermemek için gayret sarfettiğini ileri sürmüştür.
"Demokratik Birlik Çözümü" ile adlandırdığı çözüm yolunun ise
1- Ülke bütünlüğünün ortak vatan gerçeğinin daha da güçlendirilmesi,
2- Demokratik Cumhuriyetin sosyal birlik ve bağımsızlık çerçevesinde olması,
3- Toplumdaki dil ve kültür özgürlüğü sorununun can alıcı özünü teşkil
etmesi,
4- Askeri ve silahlı güç yaklaşımları çözüm için anlamını yitirdiğinden
terkedilmesi,
5- Başta PKK olmak üzere yasadışı konumda olan birçok örgüt barışla birlikte
normal siyasal ve yasal sürece kendini uydurması,
Başlıkları altında ileri sürdüğü tezlerin, Anayasa ve yasalarda yapılacak
değişikliklerle ve uygulamalardaki aksaklıkların giderilmesiyle gerçekleşebileceğini
iddia etmiş, konunun tamamen, mensubu olduğu örgütün amacını sağlayıcı
nitelikte olduğu değerlendirilmiştir.
Ayrıca 1990 yılından sonra, sivil kesimlere karşı hiçbir saldırıda
bulunulmaması talimatını verdiğini, bu yönde gelişen az sayıdaki olayların
kendi insiyatifi dışında ve bölgesel sorumlularca geliştirildiğini, bu
durumdan acı duymakla birlikte önleyemediğini savunmuştur.
Sanığın savunmasının bir an için doğru olduğu kabul edilse ve samimi
düşüncesi olduğu varsayılsa bile yasa dışı olan ve silahlı faaliyetleri
ile uzun süredir sürekli terörü canlı tutarak amacına ulaşmak isteyen,
Türk ulusuna yurt içinde ve dışarıda acı veren PKK’nın çizelgesi dosya
içinde mevcut bulunan resmi verilere göre, 15.02.1999 tarihine kadar gerçekleştirdiği
eylemler bu savunmasını doğrulamamaktadır.
Kurulduğu tarihten yakalandığı güne kadar:
Düzenlediği 6 bin 36 saldırı olayından 4 bin 57’sinin, devlet güçleriyle
giriştiği 8 bin 257 silahlı çatışmadan 6 bin 57’sinin, 3 bin 71 bombalama
ve patlama eyleminden 2 bin 403’ünün, 388 gasp olayından 298’inin, 1046
adam kaçırma suçundan 934’ünün, 567 yasadışı gösteri olayından 529’unun,
1993 yılından sonra gerçekleştirilmiş olması,
Her biri ayrı ayrı suç teşkil eden ve insanlık aleyhine işlendiğinden
hiçbir kuşku duyulmayan bu olaylar sonucu PKK terör örgütü tarafından öldürülen
ya da şehit edilen 4 bin 472 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşından 2 bin 871’inin,
3 bin 874 rütbeli ve rütbesiz askerden 2 bin 778’inin, 247 polisten 148’inin,
1225 Geçici Köy Korucusundan (GKK) 960’ının, yaralananlardan 5 bin 620
vatandaştan 4 bin 9’unun, 8 bin 178 askerden 6 bin 192’sinin, 909 olan
polisten 606’sının, 1655 GKK’dan 1373’ünün, 1993 yılından 15.02.1999 tarihine
kadar geçen zaman içinde meydana gelmesi,
Örgüt tarafından kaçırıldığı tespit olunan 5 bin 51 kişiden 3 bin 279’unun,
geri dönenlerin ise 2 bin 697’den 1848’inin bu döneme rastlaması,
Bu dönem içinde meydana gelen terör olayları nedeniyle, değişik yaşlardaki
120 çocuğun teröre kurban gitmiş ve 188’inin de yaralanması,
Sanığın savunmasının hangi gerçeklere dayandırıldığını ve ne derece
samimi olduğunu ortaya koymaktadır.
PKK’nın 5. Kongresi 08-27 Ocak 1995 tarihinde yapılmıştır. Kongrede
PKK’nın faaliyet gösterdiği, Kuzey Irak ve Türkiye için planları olan güçlerin,
PKK’nın desteğine ihtiyacı olabileceği değerlendirilmiş, bununla ilgili
bir dizi kararlar alınmıştır. Alınan kararlarla Avrupa Parlamentosu, Avrupa
Konseyi, AGİT gibi uluslararası kurum ve kuruluşlarla ilişkilerin geliştirilmesi
ve PKK’ya siyasi bir hüviyet kazandırılması düşünülmüştür. Ancak PKK, bütün
siyasallaşma çabalarına kendini siyasi bir kuruluş gibi göstermek istemesine
rağmen bir terör örgütüdür.
Yine 5. Kongrede ajan ve GKK aileleri olarak tanımlanan şahıslara imha
şeklinde yönelineceği, bu tür şahısların biribirleriyle olan çelişkilerin
derinleştirilmesinin sağlanacağı, GKK’larının mal varlıklarına el konulacağı,
güvenlik ve ekonomik yönden abluka altına alınarak imkanlarının kısıtlanacağı
kararlaştırılmıştır.
5. Kongre’den sonra Şam yakınlarında bir örgüt kampında 01-05 Mayıs
1996 tarihlerinde yapılan PKK’nın 4. Konferansı’nda da il ve ilçe gibi
kalabalık yerleşim birimlerine baskınlar düzenlenmesi, intihar eylemlerinin
geliştirilmesi öngörülmüştür.
Sanık Abdullah Öcalan, silahlı çete PKK elemanlarına bilhassa GKK’nın
barındıkları köyleri hedef göstermiştir. GKK, PKK örgütüne katılmayı kabul
etmeyen kürt asıllı vatandaşlarımızdır. GKK’larının PKK’yı kabul etmemesi
ve mücadele vermesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürtlere baskı yaptığı,
Kürt halkının özgürlüğü için savaştığı propagandasını en iyi şekilde boşa
çıkardığından Abdullah Öcalan’ın emriyle PKK çeteleri bir çok GKK ailelerini,
çocuklarını yakınları ile birlikte yok etmişlerdir.
22 Şubat 1999 tarihi itibarıyla 1225 GKK şehit edilmiştir. Öldürülen
4 bin 472 vatandaşımızın büyük çoğunluğu Kürt asıllı vatandaşlarımızdır.
Antalya, İzmir ve İstanbul gibi batı şehirlerinde dahi PKK elemanlarının
ferdi olarak işledikleri cinayetlerde öldürülenler Kürt asıllıdır. Öldürülenler
ya ajan ya da işbirlikçidir. Yani PKK örgütüne katılmayan veya yardım etmeyenlerdir.
Belirlenen bu durum, PKK tarafından gerçekleştirilen olaylarla sabit
olmuştur.
Alınan bu kararlar, PKK’nın uluslararası kurum ve kuruluşlarla ilişkiye
girmesine, kendisini dünya kamuoyuna tanıtmak istemesine rağmen insanlığa
karşı suç işleyen terörist bir örgütten başka bir şey olmadığını gösterir.
Abdullah Öcalan da yazdığı, „Kürdistan’da Zorun Rolü“ isimli kitabında
(...Kürt halkı kuruluş mücadelesini bazı alanlarda eylem biçimleri ile
sınırlayamaz.) demiştir.
Geçmişteki sorumluluklardan, yeni çözüm yolları ortaya atarak ve yeni
tezler ileri sürerek kurtulmak mümkün değildir. Sanığın savunmasının temelini
oluşturan bu durum, mevcut yasalar karşısında geçerli bir neden olamaz.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve ülkesi ideoloji ve bu doğrultuda harekete
geçirilen terör odaklarına deneme tahtası yapılamaz. Buna kalkışanlar sonunda
Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını karşısında bulur. Bundan kimsenin kuşku
duymaması gerekir.
Anayasa’ya göre, Türkiye Cumhuriyeti bir cumhuriyettir. Toplumun huzuru,
milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygılı, Atatürk
milliyetçiliğine bağlı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir.
Devletimizin bu temel ilkeleri, tutuklu sanık Abdullah Öcalan tarafından
tohumu atılan PKK terör örgütü kurulmadan önce kabul edilmiş ve uzun zamandan
beri de varlığını sürdürmektedir. Bunları değiştirmek, zedelemek, ortadan
kaldırmak, hiçbir gücün, kuruluşun insiyatifinde olamaz. Bu nedenle de
sanığın savunmasında Türkiye Cumhuriyeti’nin gücünün, demokratik yapısının
ve işlerliğinin 1993’den sonra ya da yakalandıktan sonra farkına varmış
olmasına bir anlam verilemez. Olsa olsa kendisinin psikolojik savunma mekanizması
içine girmesi ile açıklanabilir.
Sanık tarafından geçmişte kullanılan ’Özgür birliktelik’ kavramı daima
belli bir ırkın yaşadığı toprakları içine alan, ayrılıkçı, bölücülüğü çağrıştıran
bir üslup olarak kullanılmıştır. Demokratik birlik kavramıyla da hiçbir
ilgisi yoktur.
SONUÇ
Dosya içinde mevcut delillere, sanığın değişik safhalarda alınan ifade
ve savunmalarına, yargılama sırasında gözlenen durumuna, mensubu bulunduğu
silahlı ve bölücü terör örgütünün uzun süredir ve sürekli olarak gerçekleştirdiği,
yurt içi ve yurt dışına da yaygınlaştırdığı eylemlerinin niteliğine, sanığın
halen de örgütle olan bağlantısını kesmemiş bulunmasına göre üzerine atılan
suç sabit görüldüğünden, eylemine uyan TCK’nın 125. maddesi uyarınca cezalandırılmasına,
tutukluluk halinin devamına, emanete kayıtlı olan ve örgüte ait olduğu
anlaşılan eşya ve paranın TCK’nın 36. maddesi gereğince müsaderesine karar
verilmesi kamu adına talep olunur."