Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
FAZİLET PARTİSİ DAVASI
REFAH PARTİSİNİN KAPATILMASI
MİLLİ NİZAM PARTİSİNİN KAPATILMASI
FAZİLET PARTİSİ DAVASI 


ANAYASA MAHKEMESİ'NİN KAPATMA KARARI GEREKÇESİ...
Gerekçeli Karar Metni
5 Ocak 2002
(7)
V- SON SAVUNMA

Davalı Parti'nin yazılı olarak verdiği 12.11.1999 günlü son savunması şöyledir:

A- GENEL OLARAK

Son Savunmamıza başlarken, sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın "Esas Hakkında Görüş"ü ile ilgili bazı gözlemlerimizi ifade etmek isteriz. "Esas Hakkında Görüş" birkaç özelliğiyle dikkat çekmektedir. Bunlardan birincisi, sayın Başsavcı'nın genel olarak hukuk meselelerine ve özel olarak da bu davaya bakışına hakim olan yaklaşımının niteliğiyle ilgilidir. Maalesef belirtmeliyiz ki, bu yaklaşım insan haklarına dayanan demokratik hukuk devleti anlayışıyla pek bağdaşır görünmemektedir. O kadar ki, bu "Görüş", hakkaniyet ve adalet güdülerinin yönlendirdiği bir hukuk adamının değil de, neredeyse, ana ilgisi "düzen ve disiplin" olan herhangi bir kamu görevlisinin kaleminden çıkmış olduğu izlenimi doğurmaktadır. Bu durum, kanaatimizce, "Esas Hakkında Görüş"ün bu davayla ilgisi bakımından hukuki değerini azaltmaktadır. Esasen, aşağıda açıklayacağımız üzere, "Esas Hakkında Görüş"te bu davanın konusuyla doğrudan doğruya ilgili olan hukuki sorun hakkında hemen hemen hiç bir argüman yer almamaktadır.

"Esas Hakkında Görüş"ün ikinci özelliği, sayın Başsavcı'nın bu davayı görevi gereği yürüttüğü kamusal bir mesele olmaktan çıkarıp kişiselleştirmiş ve adeta kendisinin şahsi bir meselesi haline dönüştürmüş olmasıdır. Bu nedenle, sayın Başsavcı Fazilet Partisi hakkında kimi zaman açık kimi zaman imalı olarak insaf ölçülerine sığmayan iddialarda bulunmaktadır. Bu durumun, işbu kapatma davasının medya önünde gösterişli bir biçimde açıklanmasından, "Esas Hakkında Görüş"ün kitap haline getirilip dağıtılmasına ve bu "Görüş"te hakim olan üsluba kadar birçok emaresi var. Bu da, sayın Başsavcı'nın partimize karşı yönelttiği iddiaların hukuki güvenilirliğini azaltan başka bir noktadır.

Bu nedenlerle olmalı ki, "Esas Hakkında Görüş"te, sayın Başsavcı' iddianamede daha önce ileri sürmüş olduğu ve Ön Savunmamızda hepsini ayrıntılı olarak karşıladığımız iddialarını ispatlamaya veya desteklemeye yönelik kanıt ve argümanlara hemen hemen hiç yer vermemiştir. Buna karşılık, sayın Başsavcı bu davanın konusuyla doğrudan doğruya ilgili olmayan kimi görüşleri uzun uzadıya aktarmakla yetinmiş ve kendi görüşlerine katılmayanlar hakkında hoş olmayan sıfatları sert bir üslupla kullanmayı tercih etmiş, bu arada partimizi haksız yere zan altında bırakacak mahiyette imalı açıklamalarda bulunmaktan da çekinmemiştir. Ayrıca, "Esas Hakkında Görüş"te yer verilen kimi teorik bilgiler eksik ve yanıltıcıdır.

İşbu Son Savunmamızda, sayın Başsavcının dile getirdiği hususlar tek tek ele alıp incelediğimizde partimiz hakkındaki gerçek durum daha iyi anlaşılacak ve meselenin hukuki yönü aydınlığa kavuşacaktır.

B- ANAYASA'YA AYKIRILIK İTİRAZI

Sayın Cumhuriyet Başsavcısı, "Esas Hakkında Görüş"ünde, Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin ikinci fıkrasını yeniden düzenleyen 12.8.1999 tarih ve 4445 sayılı Kanun'un 18. maddesinin Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkememiz tarafından iptal edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Sayın Başsavcı'ya göre, TBMM yaptığı bu yeni düzenlemeyle Anayasa Mahkemesi'nin 9.1.1998 gün ve 2/1 sayılı iptal kararını etkisizleştirmeye yönelmiştir. Bu görüşün dayandığı muhakeme tarzı şöyle özetlenebilir: Anayasa Mahkememiz söz konusu kararıyla, Siyasi Partiler Kanunu'nun, üyelerinin işledikleri yasak fiillerin "mihrak"ı haline gelmeleri nedeniyle kapatılmaları için, siyasi partilerin bu tür eylemlerin mihrakı olduklarının 101. maddenin (d) bendinde gösterilen usule göre belirleneceğini öngören 103. maddesinin ikinci fıkrasını iptal etmiştir, iptal gerekçesi, Türk Ceza Kanunu'nun 163. maddesinin kaldırılması parti üyelerinin parti yasaklarına aykırı fiillerini suç olmaktan çıkardığı için, 103. maddenin ikinci fıkrasında gönderme yapılan ve artık uygulanma olanağı kalmayan usulün Anayasa'nın 69. maddesinin 6. fıkrasının da uygulanmasını olanaksız hale getirdiği, bu nedenle de Anayasaya aykırı olduğu düşüncesidir. Oysa, Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesine 4445 sayılı Kanunla eklenen ikinci fıkra, Anayasaya aykırı olan eski durumu iade etmektedir.

Kanaatimizce, sayın Başsavcı'nın Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin yeni ikinci fıkrasının Anayasaya aykırı olduğu iddiası bütünüyle dayanaksızdır. Çünkü, bu hükmün iptal edilen hükümle herhangi bir benzerliği bulunmamaktadır. Tam tersine bu yeni düzenleme hem Anayasanın 69. maddesinin altıncı fıkrasını uygulanabilir hale getiren bir nitelik taşımaktadır, hem de Anayasa Mahkememizin Refah Partisi davasındaki "odak" kavramıyla ilgili içtihadına uygundur. Yeni düzenleme eskisinden tamamen farklı olup, Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrasının Öngördüğü "odak" kavramını diğer düzenlemelerden bağımsız olarak uygulanabilir bir tanıma kavuşturmaktadır. Yeni 103/2 bu haliyle Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrasının öngördüğü düzenlemeyi yapmakta, böylelikle Anayasal bir buyruğu yerine getirmektedir. Bu düzenlemenin Anayasa Mahkememizin işaret edilen iptal kararının gerekçesiyle çelişkili olduğu da söylenemez.

Nitekim, Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrası yasa koyucuyu ilgilendiren başlıca iki uyruk içermektedir. (1) Partiler Anayasada (ve Siyasi Partiler Kanunu'nda) belirtilen yasak fiillerin "odağı" haline gelince kapatılırlar. (2) Bir partinin bu türden eylemlerin odağı haline geldiği Anayasa Mahkemesi'nce tespit edilir. Bu duruma göre, yasa koyucunun söz konusu Anayasa hükmüne ilişkin olarak yapacağı bir düzenlemenin bu hükme aykırı olması için ( l ) "Odak" olmayı kapatma nedeni olmaktan çıkaran bir düzenleme yapması ve/veya (2) Anayasa Mahkemesi'nin, bir siyasi partinin yasak eylemlerin odağı haline geldiğini "tespit" yetkisini kaldırması gerekir. Bu iki nokta dışında kalan hususlarda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin düzenleme serbestisine sahip olduğunda demokratik teori ve hukuk tekniği bakımından şüphe yoktur. Dahası, odak kavramının yargısal olarak uygulanabilirliğini sağlamak üzere düzenleme yapması TBMM'nin anayasal bir ödevidir.

Bu çerçevede Anayasa'nın zikretmekle yetindiği "odak" kavramının ne anlama geldiğini ve hangi unsurlardan oluştuğunu yasayla düzenlemeye TBMM hem yetkili hem de ödevlidir. Bu nedenle, TBMM 4445sayılı Kanun'un 18. maddesini koymakla açık bir anayasal buyruğu yerine getirmiş olmaktadır. Mamafih, TBMM'nin bu konudaki düzenleme yetkisinin elbette bir sınırı vardır. Kanaatimizce, bu sınır, "odak" kavramını kelimenin semantik anlamına uygun olarak tanımlamak olarak özetlenebilir. Daha açık bir anlatımla, yasa koyucu "odak" kavramını sadece isim olarak muhafaza edip, içeriğini tümüyle boşaltmaya ve kavramla mantıken ilgisi bulunmayan unsurlara dayalı bir tanım yapmaya yetkili değildir. Oysa, anayasaya aykırı olduğu iddia edilen Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin yeni 2. fıkrası hükmüne baktığımızda, bunun belirtilen açıdan son derece makul bir düzenleme getirmiş olduğu ve "odak" kavramının tanımı ve unsurları bakımından işaret edilen sınırların kesinlikle aşılmadığı görülmektedir.

Öte yandan, bu düzenleme Anayasa Mahkememizin içtihadına da uygundur. Nitekim, yüksek Mahkeme, 16.1.1998 gün ve E.1997/1 ve K. 1998/1 sayılı kararında, ‘"odak olma' durumunun oluşması için gerekli olan yasak eylemlerdeki nitelik ve nicelik ile bunların tekrarındaki kararlılık gibi öğelerin varlığı "nı gerekli görmüştür (AMKD, Sayı 34, C. 2, s. 1019. vurgu bizim). Bu tanım, özünde, 4445 sayılı Kanun'un 18. maddesiyle getirilen düzenlemeyle uyumludur. Bu hususta TBMM'nin Anayasa Mahkemesi'nin belirttiğinden farklı olarak yaptığı, özüne sadık kalarak bu tanımı ayrıntılandırmaktan ibarettir. Konuya bu açıdan bakıldığında, TBMM yaptığı yeni düzenlemeyle, sayın Başsavcı'nın iddia ettiğinin tersine, Anayasa Mahkememizin kararını etkisizleştirmeye çalışmamış, aksine onun gereğini yerine getirmiş olduğu kolaylıkla görülebilir.

İkinci olarak, Siyasi Partiler Kanunu'nda yapılan bu değişikliğin, Anayasa Mahkememizin Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrasında belirtilen "tespit" yetkisine bir müdahale teşkil ettiği de söylenemez. Çünkü, Anayasa'nın 69. maddesinin altıncı fıkrasındaki "tespit etme" ibaresi kural koyma anlamında değildir; bununla kastedilen, yürürlükteki normlar çerçevesinde kanıtları değerlendirme ve iddia edilen durumun maddi olarak gerçekleşmiş olup olmadığını belirlemedir. Anayasa Mahkemesi'nin bu konudaki takdir yetkisinin, yasal bir normun bulunmaması veya iptal edilmesi halinde (Refah Partisi davasında olduğu gibi) doğrudan doğruya Anayasayı uygulaması ile, yasal düzenlemenin varlığı halinde farklı olacağı tabiidir. Bu konuda yasal düzenleme yapılmış olması Anayasa Mahkememizin takdir yetkisine müdahale ile ilgili olmayıp, kuvvetler ayrılığının doğal bir sonucudur. Esasen, TBMM bu konuyu ilk defa düzenliyor da değildir; bu konuda yeni bir düzenleme yapılmasının nedeni, daha önceki hükmün Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmiş olmasıdır. Bu iptal kararı TBMM'ne konuyu yeniden düzenleme sorumluluğunu yüklemiştir.

Hukuki durum bu merkezde iken, sayın Başsavcı'nın Anayasaya aykırılık itirazında bulunmasının, hukuki görüş ve içtihat farklılığından başka bir nedeni olmalıdır. Kanatimizce, bu neden, sayın Başsavcı'nın kişiliğiyle ilgilidir. Bu konuda sayın Başsavcıyı -ve onun kimi referanslarını- rahatsız eden nokta, satır aralardan kolaylıkla anlaşılacağı gibi, "odak" kavramına açık bir tanım getirilmiş olması dolayısıyla, bu nedene dayalı parti kapatmanın zorlaşmış olduğuna ilişkin düşüncesidir. Sayın Başsavcı'nın gönlünün, kendi görüşünce "uygunsuz", "zararlı", "tehlikeli" olan partilerin kolayca kapatılmasından yana olduğu gerek dava açan iddianamesinden gerekse "Esas Hakkında Görüş'ünden zaten anlaşılmaktadır. Ne var ki, bu anlayışın siyasi partileri demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak gören düşünceyle uyuşmadığı aşikardır.

Sayın Başsavcının bu konudaki yaklaşımı Anayasa'nın ruhuyla da bağdaşmazlık içindedir. Çünkü, bir siyasi partinin parti yasaklarına aykırı fiillerden dolayı kapatılmasını zorlaştıran, Siyasi Partiler Kanunu'ndan önce, Anayasa'nın kendisidir. Anayasa'nın kapatılmayı "odak olma" şartına bağlamış olması bunun en belirgin kanıtıdır. Çünkü, "odaklaşma" zaten gerçekleşmesi zor olan bir durumdur. Bu terimin anayasa koyucununun bilinçli bir seçimi olduğu anlaşılmaktadır. Aksi halde Anayasa "ilgili olma", "bulaşma", "karışma", "sempati besleme", "yakınlık duyma", "destek verme" gibi ibareler kullanırdı. Bu demektir ki, Anayasanın kendisi bir siyasi partinin kapatılması için onun yasak fiillerle herhangi bir bağlantısını veya böyle bir izlenimi yeterli görmemekte, onun bu fiillerin "odağı haline gelmesi"ni şart koşmaktadır. "Odak" kelimesinin "haline gelme" ibaresiyle bir arada bulunması da anlamlıdır. Bu anlatım biçimi, yasak fiillerle arızi bir ilişki veya bağlantı durumundan farklı olarak, kararlılık gösteren bir sürecin göz önünde bulundurulduğunu göstermektedir. Yani, olaylar o şekilde akıp gidecektir ki, bu akış bir bütün olarak nazara alındığında bir yoğunlaşmayı, merkez oluşturmayı, odaklaşmayı teşhis edebilelim. Kanun'un yeni 103/2 hükmü, bu bakımdan da isabetli bir düzenleme getirmiştir.

Öte yandan, 2820 Sayılı siyasi Partiler Kanunu'nda yapılan değişiklikler TBMM'de oluşan güçlü bir uzlaşma ile gerçekleştirilmiştir. Mecliste temsil edilen tüm siyasi partiler bu değişiklikleri benimsemiştir. Aslında 103. maddede yapılan değişiklik iki yıllık bir geçmişe sahiptir. TBMM 1995 Anayasa Değişikliği'nden sonra Siyasi Partiler Kanunu'nunun yeni anayasal çerçeveye uyum sağlaması amacıyla, 1997 yılında bu kanun üzerinde çalışmıştı. 31.7.1997 tarihli Partiler Arası Uyum Komisyonu'nda, DSP Zonguldak milletvekili sayın Prof. Dr. Mümtaz Soysal, 1995 Anayasa Değişikliği'nden sonra odak kavramının yasada tanımlanması gerektiği üzerinde durarak şu konuşmayı yapmıştı:

"... (B)en şöyle bir şey öneriyorum. 69 uncu maddenin bu odaktan söz eden altıncı fıkrayı başlangıç olarak alıp, yani onu tekrar ederek "bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü kapatılmasına; ancak, bu nitelikteki fiillerin o partinin üyelerince" ondan sonra tanıma geçelim, "yoğun bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin yoğun olarak işlenmesinin o partinin merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisindeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle bu partinin söz konusu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir."

Uyum Komisyonu'nda ittifak sağlanamaması üzerine, TBMM, 20. Dönemde 2/932 sıra sayısıyla işlem gören "Siyasi Partiler Kanununda Değişiklik Yapılmasına ilişkin Kanun Teklifi'nin 18. maddesine, sayın Soysal'ın bu önerisi eklenmemiştir. Daha sonra bu teklif sonuçlandırılamamış ve hükümsüz kalmıştır.

Aynı teklif, 30.7.1999 tarihinde Doğru Yol Partisi Amasya Milletvekili Ahmet İyimaya tarafından İçtüzük'ün 77/1. hükmü çerçevesinde yemden TBMM'ye sunulmuştur, (böylece teklif bir kez daha Meclis gündemine girmiştir. Bu kez 18. madde üzerinde, iki yıl önce sayın Soysal'ın geliştirdiği öneri doğrultusunda Mecliste bulunan tüm partiler uzlaşmışlardır (EK-2). Üzerinde uzlaşılan bu metin sayın Soysal'ın hazırladığı öneriyle esas itibariyle aynıdır. Anayasa Komisyonu Başkanlığına sunulan bu uzlaşı metni aynen şöyledir:

"Bir siyasi parti, birinci fıkrada yazılı fiiller o partinin üyelerince yoğun bir şekilde işlendiği ve bu durum o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki grup genel kurulu veya grup yönetim kurulunca zımnen veya açıkça benimsendiği yahut bu fiiller doğrudan doğruya anılan parti organlarınca kararlılık içinde işlendiği takdirde söz konusu fiillerin odağı haline gelmiş sayılır."

Bu metin, Anayasa Komisyonunda aynen benimsenmiş ve Meclis Genel Kurulu'na sunulmuştur. Anayasa Komisyonu E. 2/258, K. 9 nolu raporunda, önerge ile, belirsiz bir hukuk kavramı olan odağın semantik yapısına uygun olarak "kararlılık" ve "yoğunluk" kriterlerinin getirildiğini vurgulamıştır. Teklif, Meclis Genel Kurulu tarafından aynen kabul edilerek yasalaşmıştır.

Görüldüğü gibi, Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinde değişiklik yapan 4445 Sayılı Yasa'nın 18. maddesi hükmü, Anayasa Mahkemesinin 9.1.1998 gün ve E. 1998/2, K. 1998/1 sayılı kararından çok daha önce sayın Mümtaz Soysal tarafından öneri haline getirilmiş, 20. Dönem boyunca yasalaşamayan bu teklif, 1999 yılında sayın Ahmet İyimaya tarafından yeniden canlandırılmış ve bu kez yasa olarak kabul edilmiştir.

C- İDDİALARIN KARŞILANMASI

1. Terörizmin Önlenmesi ve İnsan Hakları

Sayın Cumhuriyet Başsavcısının "Esas Hakkında Görüş"ü, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, büyük kısmı itibariyle bu davanın "esası"yla ilgili değildir. Bu ilgisiz kısımlardan birini de terörün önlenmesiyle ilgili olarak çeşitli demokratik ülkelerdeki durumu açıklayan bölümler oluşturmaktadır. Bu kesimde sayın Başsavcının ileri sürdüğü temel argümanlardan biri, günümüzde insan hakları ihlallerinin "devletler ve devlet görevlileri tarafından değil, terörist örgütler tarafından yapılmakta" olduğu, bundan dolayı da terörizmi önlemek için insan haklarının daha fazla kısıtlanmasının kaçınılmaz olduğu görüşüdür. Sayın Başsavcı aynı akıl yürütme biçimini "mafya" ile mücadele bakımından da ileri sürmüştür. "Esas Hakkında Görüş"ün 14-32. sayfaları tamamen bu temel iddiayı kanıtlamak üzere serdedilmiş akıl yürütmeler ve çeşitli ülkelerden devşirilmiş örneklerle doludur. Bu kesimde dile getirilen düşünceler ve işaret edilen yabancı ülkelere ilişkin yasal düzenlemeler hakkında fikir yürütmek mümkün olmakla beraber, bu dava bakımından Fazilet Partisi olarak bizim bunlara cevap vermemizi gerektiren bir durum yoktur.

Çünkü, açıkça bellidir ki, bu davanın terörizmle veya mafyayla mücadele meselesiyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Yüksek Mahkemenin önündeki dava, Türkiye'de "demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarından biri olan Fazilet Partisi'nin, kapatılmasını gerektirecek şekilde, ilgili Anayasal ve yasal normları ihlal edip etmediği hakkındadır. Keza, terörizmle ve mafyayla mücadeleye ilişkin kısıtlayıcı tedbirlerin analoji yoluyla partimize -ve tabii hiç bir meşru partiye- uygulanması da düşünülemez. Esasen, meşru olarak kurulmuş ve barışçı bir biçimde faaliyet gösteren bir siyasi partinin hukuki akıbeti konusunun "terörizmle mücadele" meselesiyle birlikte düşünülmesi bir demokraside akıl alacak iş değildir. Sayın Başsavcı'nın bu yaklaşımı, Ön Savunmamızda da işaret ettiğimiz üzere, kendisinin "demokratik siyaset"ten pek hazzetmediğinin tipik bir göstergesidir. Ama her halükarda, Fazilet Partisi'nin kapatılması veya kapatılmaması meselesinin bu tartışmanın tamamen dışında olduğu şüphesizdir.

2. Militan Demokrasi ve Siyasi Partiler

Sayın Başsavcı'nın bu davanın konusuyla doğrudan doğruya ilgili olmayan başka bir argümanı, demokrasilerin "militan" karakterde olmalarının zorunluluğu düşüncesidir. Bu görüşün doğal bir sonucu, siyasi parti kapatma müessesesinin varlığının meşru görülmesidir. Bu çerçevede, "Esas Hakkında Görüş"te, çeşitli Batılı ülkelerden örnekler getirilerek, "düzen dışı", "marjinal", "rejimi yıkma amacı güden", "Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmeye yönelen" siyasi partilerin kapatılmasının zorunlu olduğu uzun uzadıya açıklanmıştır.

Bu iddialarla ilgili olarak başlıca iki noktaya dikkat çekmek isteriz. Birinci olarak, partimize karşı açılmış olan bu davanın konusu, yukarıda işaret ettiğimiz üzere, partimizin kapatılmasını gerektirecek bir durumun var olup olmadığının ilgili Anayasal ve yasal kurallar muvacehesinde değerlendirilmesidir. Başka bir ifadeyle, bu davanın konusu demokratik sistemlerde parti kapatma müessesesinin uygun ve gerekli olup olmadığı sorunu değildir. Esasen, Türk pozitif hukuku, şu veya bu nedenle, parti kapatma müessesesine zaten yer vermiştir. Bundan dolayı, bizim veya sayın Başsavcı'nın bu konudaki görüşünün şu veya bu yönde olmasının bu dava bakımından önemi yoktur. Anayasa Mahkememiz dava konusu uyuşmazlığı, bu hukuki durumu veri alarak ve fakat ilgili pozitif normları hukukun genel ilkelerini ve demokrasinin evrensel gereklerini gözeten bir anlayışla yorumlayarak çözecektir. Bundan dolayı, parti kapatma müessesesine zaten yer veren Türk anayasal sistemi bakımından demokrasimizin "militan" olup olmaması meselesinin tartışılmasının bu davaya doğrudan bir katkısı olmayacaktır.

Söz konusu tartışma bu davayı ancak dolaylı olarak ilgilendirebilir. Bu ilgi şu şekilde kurulabilir: Bir yandan "demokratik toplum düzeni"ne atıfta bulunan ve siyasi partileri demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları (aktörleri) olarak niteleyen, ama öte yandan da "siyasi parti kapatma" kurumuna yer veren bir anayasal sistemde, kapatmaya yetkili mahkemenin, ilgili uluslararası, anayasal ve yasal normları nasıl yorumlayacağı hususu önem arzetmektedir. Biz, Ön Savunmamızın Giriş kısmında açıkladığımız gerekçelerle:, yetkili yargı organının (Türkiye'de Anayasa Mahkemesi'nin) siyasi partilerin kapatılmasıyla ilgili normları mümkün olduğunca dar yorumlanmasının ve "mübrem", zorlayıcı ciddi nedenler olmadıkça Parti kapatmaya karar vermekten kaçınmasının doğru olacağı kanaatindeyiz.

Fakat, yeri gelmişken işaret etmeliyiz ki, uygar ve çağdaş ülkelerin "anayasal demokrasi" (bu konuda bkz. Mustafa Erdoğan, Anayasal Demokrasi (Ankara: Siyasal Kitabevi, 3. b.) yolunda kararlı bir şekilde ilerlediği bir sırada "militan demokrasi" gibi Soğuk Savaş sonrası dünyada artık anlam ve değerini büyük ölçüde yitirmiş olan bir anlayışı, demokrasi kavrayışının odak noktasına yerleştirmekteki anakronizma gözlerden kaçacak gibi değildir. Sayın Başsavcı'nın bütün "Görüş" boyunca "anayasal demokrasi" ile ilgili literatüre hiç atıfta bulunmamış olması ve gündeme getirdiği istisnasız bütün konularda kısıtlayıcı ve zecri tedbirleri savunması da ayrıca dikkat çekilmesi gereken bir noktadır. Bu konu son zamanlarda kamuoyunda ve medyada da dile getirilmektedir.

İkinci olarak, sayın Başsavcı'nın "militan demokrasiyi savunduğu bölümde (ss. 32-44), görüşünü haklılaştırmak Jizere işaret .ettiği kimi durumlar veya kullandığı kimi kavramlar, Fazilet Partisi hakkında menfi ve karanlık bir imaj oluşturmaya yöneliktir. Bu akıl yürütme çerçevesinde ‘düzen dışı", "marjinal", "rejimi yıkma amacı güden", ve "Cumhuriyetin varlığının tehlikeye düşürmeye yönelen" gibi ibareler kullanılmak suretiyle, Fazilet Partisi'nin de bu mahiyette bir parti olduğu için kapatılmasının istendiği ima edilmektedir. Sayın Başsavcı bu kesimde Fazilet Partisi'nin adını açıkça zikretmemekle beraber, bu görüşleri partimizin kapatılması gerektiğini ispatlama sadedinde dile getirdiği açıktır. Sayın Başsavcı'nın bu suretle muhataplarının adeta bilinç altını etkileme düşüncesinden hareket ettiği ve böylece Fazilet Partisi hakkında olumsuz bir izlenim oluşturmayı hedeflediği anlaşılmaktadır. Ne yar ki, bu tutumun insafla bağdaştığı çok şüphelidir.

Bir kere, Ön Savunma'mızda Fazilet Partisi'nin programı hakkında verilen bilgiler ve Parti'nin siyasi meselelerde aldığı somut tutumlar göz önüne alındığında, onu "düzen dışı" veya "marjinal" bir parti olarak tanımlamak kesinlikle yanlıştır. Eğer "düzen"den kastedilen "anayasal düzen" ise -ki öyle olduğunu varsaymak durumundayız- bunun genel çerçevesini "insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti" ilkelerinin oluşturduğunda kuşku yoktur. Oysa, Fazilet Partisi programı ve politik tutumu itibariyle bu çerçevenin tam da içindedir. Parti olarak Anayasamızın temel ilkelerine aykırı bir tutumumuz olmadığı gibi, tam tersine bugüne kadar bu ilkelerin ısrarlı savunucusu olageldik. Bu nedenle, Fazilet Partisi, "düzen dışı" veya "marjinal" bir parti olmak şöyle dursun, anayasal düzenin dayandığı esasları benimsemiş olan ve siyasi eksenin merkezinde yer alan meşru bir siyasal partidir. Kaldı ki, partimizin Tüzük ve Programı, görevi gereği sayın Başsavcı'nın incelemesinden geçmiş olduğuna göre, partimiz Anayasal düzenin esaslarına aykırı amaçlar güden bir parti olsaydı, kendisi bunu daha önceden de bilebilecek ve dolayısıyla gerekli yasal işlemleri başlatabilecek durumdaydı.

Fazilet Partisi'nin "rejimi yıkma amacı güden" veya "Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmeye yönelen" bir parti olduğunu ima etmek de insafa sığmaz. Bu, partimize yöneltilmiş apaçık bir bühtandır. Fazilet Partisi'nin değil böyle bir parti olması, bu nitelikteki teşekküllerle hiç bir şekilde duygusal bir yakınlığı bile yoktur. Fazilet Partisi çoğulcu-demokratik rejimin ve Anayasayla tanımlanmış Türkiye Cumhuriyetinin inançlı bir savunucusudur. Öte yandan, "marjinal" sıfatı toplumda genel olarak hakim olan değerlerden uzak olma ve toplumun desteğine mazhar olamamışlık durumunu da ima etmektedir ki Fazilet Partisi'nin bu anlamda da "marjinal" bir parti olmadığı açıktır. Aksine, Fazilet Partisi girdiği ilk genel seçimden üçüncü büyük parti olarak çıkmak suretiyle ciddi boyutlarda bir toplumsal desteğe sahip olduğunu göstermiştir.

3. Uluslararası Antlaşmaların İç Hukuktaki Etkisi ve İnsan Hakları

Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı "Esas Hakkındaki Görüş"ünde, Anayasa Mahkemesi'nin normlar piramidinde Anayasadan yukarıdaki basamaklara, çıkamayacağını ve bu çerçevede Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni ölçü norm... olarak alamayacağını, aksi bir tutumun normatif anlayışla bağdaşmayacağını iddia etmektedir. Sayın Başsavcı, ayrıca, ülkemizin özellikle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin kurduğu koruma mekanizmasına dahil olmak suretiyle üstlenmiş olduğu yükümlülüklerden ulusal makamlarımızın tek taraflı olarak sarfı nazar edebileceklerini kanıtlamak üzere, Anayasamıza göre uluslararası antlaşmaların alelade kanunlarla aynı hukuki değere sahip oldukları tezini gündeme getirmektedir.

Uluslararası antlaşmaların iç hukuka etkisi konusundaki hukuki yaklaşımların farklı olmasında bir sakınca bulunmamakla beraber, sayın Başsavcının bu meseleyi ortaya koyuş tarzında da garip olan bir nokta vardır. Kendisi bunu bir teknik hukuk sorunu olarak değil de, bir ulusal onur, hatta bağımsızlık meselesi olarak göstermeye çalışmakta ve bu hususta kendisiyle aynı hukuki görüşü paylaşmayanları "Anayasamızı ve yürürlükteki yasalarımızı uygulatmamak için" gayret sarfeden aymazlar olarak, hatta neredeyse "hainler" olarak takdim etmektedir. Nitekim, Fransız yüksek mahkemelerinin tutumu hakkında kullandığı "vatanseverlik örneği" ifadesi (s. 52) bu ruh halinin açık bir göstergesidir. Demek ki, sayın Başsavcıya göre, bir hukuk devletinde_mahkemelerin görevi teknik bir iş (hukuku uygulamak) olmayıp, "vatanseverlik" ölçümü yapmaktır. "Adalet dağıtma'', "haklıya, hakkını verme", "haklı ile haksızı ayırma" işinin bir hukuk adamı tarafından "vatanseverlik-vatansevmezlik" ikiliği çerçevesinde mütalaa edilmesi son derece yadırgatıcıdır. Kaldı ki, bu gibi meselelerde sözde "vatanseverlik" kaygısıyla hareket edenlerin tuttukları yolun fiili sonucunun vatanlarına zarar vermek olması ihtimal dışı da değildir.

Önemli bir nokta da, teknik hukuk sorunlarına "vatanseverlik-vatansevmezlik" ikiliği açısından bakan bir kişinin "tarafsız" adalete hizmet eden bir hukuk adamı nasıl olabileceği sorusudur.

Meselenin teknik yönüne gelince: Kanımızca sayın Başsavcı'nın uluslararası antlaşmaların iç hukuktaki etkisine ilişkin olarak ileri sürdüğü iddialar hem normatif hukuk teorisine, hem Türk mahkemelerinin içtihatlarına, hem de Avrupa Konseyi'ne üye olan devletlerin anlayış ve uygulamalarına ters düşmektedir. Bir kere, normatif hukuk teorisi, ulusal hukukun üstünde yer alan hukuk kural ve ilkelerinin yargıç tarafından dikkate alınıp uygulanmasına kapalı değildir. Bu çerçevede, devletleri bağlayan ve sorumluluk doğuran yazılı uluslararası sözleşmelerin ötesinde, yazılı olmayan ama uygar toplumlarda kabul edilen hukukun genel ilkeleri de yargıca yol gösterici niteliktedir. Anayasa Mahkememize göre de, "Kanunlarımızın, Anayasa'nın açık hükümlerinden önce hukukun, bilinen ve bütün uygar memleketlerde kabul edilen, prensiplerine uygun olması şarttır." (E. 1963/166, K. 1964/76, KT. 22.12.1964, AMKD S. 2, s. 291).

Anayasa Mahkememiz başka bir kararında,

"Hukuk devletinin temel unsuru, bütün devlet faaliyetlerinin hukuk kurallarına uygun olmasıdır. Hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu, adil bir düzen kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasaya uyan bir devlet olmak gerekir. Hukuk Devletinde kanun koyucu organ da dahil olmak üzere, Devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir hakimiyeti haiz olması, kanun koyucunun yasama faaliyetlerinde kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutması lazımdır. Zira kanunun da üstünde kanun koyucunun bozamayacağı temel hukuk prensipleri ve Anayasa vardır ve kanun koyucu bunlardan uzaklaştığı takdirde meşru olmayan bir tasarrufta bulunmuş olur. (Anayasa Mahkemesi'nin E. 1963/124. K. 1963/243 sayılı kararı, AMKD, S. l, s. 422).

Görüşüne yer vererek, devletin bütün organlarının Anayasa'nın yanında tüm uygar ülkelerce kabul edilmiş ve yasakoyucunun dahi bozamayacağı hukukun üstün kurallarına uygun faaliyette bulunması gereğini vurgulamıştır. Mahkeme ayrıca hukukun genel ilkelerine uygun davranmanın hukuk devletinin bir özelliği olduğuna da işaret etmiştir.

Bir başka Anayasa Mahkemesi kararında ise bu görüş şöyle ifade edilmiştir:

"Anayasa ilkeleri etki ve değer bakımından eşit olup, hangi nedenle olursa olsun birinin ötekisine üstün tutulması mümkün olmadığından, bunların birarada birbirine getirdiği sınırlamalar içerisinde ve hukukun genel kuralları da gözonünde bulundurulmak suretiyle uygulanmaları zorunludur."

Anayasa Mahkememiz hukukun genel ilkelerine uyulmamasını hukuk devleti niteliğine ters düşen bir uygulama olarak görmektedir. Mahkeme bir kararında bunu açıkça ifade etmiştir:

(...) yasaların, Anayasa'ya kaynaklık eden, hukukun bilinen ve bütün uygar ülkelerde uygulanan ilkelerine de uygun olması gerektiği, yasa koyucunun, yasama çalışmalarında, kendisini her an Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutması zorunlu bulunduğu halde bu ilkelere uyulmaması da, hukuk devleti niteliğine ters düşmektedir. ( E. 1979/38, K. 1980/11, KT. 29.1.1980, AMKD, S. 18, s. 98).

Özet olarak, Türk Anayasa Mahkemesi hukukun genel ilkelerinin, Anayasal normların yorumlanmasında esas alınması gereken, hukuk devleti anlayışının vazgeçilmez bir parçasını oluşturan temel ilkeler olduğu görüşündedir. Bu ilkelere uyulmaması hukuk devleti niteliğiyle bağdaşmaz.

Hukukun genel ilkelerinin yanında uluslararası antlaşmalar da hukukun bağlayıcı kaynakları arasındadır. Nitekim Anayasa Mahkememiz de İnsan Haklan Evrensel Beyannamesi ve İnsan Haklan Avrupa Sözleşmesi gibi bildiri ve sözleşmelerin normatif içeriğinin buyurucu ve imzalayan devletleri bağlayıcı olduğunu belirtmiştir. (E. 1979/38, K. 1980/11, KT. 29.1.1980, AMKD, S. 18, s. 98).

Bu çerçevede, uluslararası antlaşmaların Anayasamız açısından hukuki değeri ve etkisi sorununa bakarsak: Her şeyden önce, Anayasamıza göre (m. 90/son) usulüne uygun olarak yürürlüğe konmuş uluslararası antlaşmalar "kanun hükmünde" olup bunlara karşı anayasaya aykırılık iddiasında bulunulamaz. Bu antlaşmaların "kanun hükmünde" olmaları, anayasaya aykırılıklarının iddia edilemeyeceğinden ayrı olarak düşünüldüğünde, iki anlama gelebilir. Birincisi, bu antlaşmaların Türk yasalarıyla aynı hukuki etkiye sahip olmaları, yani Türk yasaları imiş gibi mahkemelerimiz tarafından doğrudan doğruya uygulanabilmeleridir. Başka bir anlatımla, uluslararası antlaşmalar Türk hukuk düzeninde doğrudan etkili işlemlerdir. Bunların mahkemeler tarafından uygulanabilmeleri için ayrıca iç hukuk düzenlemeleri yapmaya, uygulama yasaları çıkarmaya ihtiyaç yoktur, ikinci olarak, "kanun hükmünde" ibaresi, antlaşmaların hiyerarşik olarak kanunlarla eşit konumda bulunmaları, bağlayıcılık derecesi bakımından onlarla eşit olmaları anlamına gelebilir.

Bununla beraber, uluslararası antlaşmalara karşı Anayasa'ya aykırı olduklarının iddia edilemeyeceğinin de öngörülmüş olması karşısında, kanunla uluslararası antlaşmanın eşit hukuki değere sahip olduğuna ilişkin bu ilk yargının gözden geçirilmesi gerekmektedir. Daha açık bir ifadeyle, uluslararası antlaşmaların iç hukuktaki etkisi bakımından, bunların "kanun hükmünde" olmaları ile "Anayasaya aykırı" olduklarının iddia edilememesini birlikte değerlendirerek bir sonuca varmak gerekir. Kanaatimizce, böyle bir değerlendirmenin sonucunda ulaşılması gereken genel yargı, kanunlarla çatışmaları durumunda uluslararası antlaşmaların öncelikli olarak uygulanacak olmalarıdır. Yani, uluslararası antlaşmalarla kanunlar arasında çatışma olması durumunda, Anayasa sorunun "özel kanun-genel kanun", "önceki kanun-sonraki kanun" ilişkisi çerçevesinde çözülemeyeceğini buyurmaktadır. Aksine bir yorum yapılması halinde, Anayasa'nın uluslararası antlaşmaların "Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceği" yolunda bir kayıt getirmiş olmasının hiç bir hukuki değeri kalmaz.

Ama öte yandan, Anayasamızda uluslararası antlaşmalara göndermede bulunan başka kurallar da vardır. Bu kurallara geçmeden önce kısaca Anayasa'nın temel hak ve hürriyetleri düzenleyen kısmının genel gerekçesine bakmamız faydalı olacaktır. 1982 Anayasası'nın Temel Hak ve Özgürlükler başlıklı ikinci kısmının genel gerekçesinde İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne yer verilmiştir. Bu genel gerekçenin ilk paragrafı aynen şöyledir:

"1. ‘İnsan hakları ve temel hürriyetler'in düzenlendiği bu bölüm hükümlerinde, insan hakları doktrininin günümüzdeki gelişmesi ve durumu, geçirmiş bulunduğumuz kötü deneyimlerden çıkarılan sonuçlar; insan hakları konusunda Türkiye'nin imzalayıp onaylamış bulunduğu ve bu sıfatla milli hukukumuza dahil sayılan uluslararası andlaşma ve sözleşmeler, özellikle 1948 Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve 1950 İnsan Haklarının ve Temel Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi gözönünde tutulmuştur."

Anayasa koyucu Anayasa'nın temel hak ve hürriyetler kısmının genel gerekçesinde bu kısmın, söz konusu iki uluslararası sözleşme gözönünde bulundurularak düzenlendiğim belirtmek suretiyle, ilgili sözleşmelere anayasal değer yüklemiştir. Bir başka deyişle, ilgili sözleşmeler, bizzat anayasa tarafından referans norm olarak kullanılmışlardır. Bu durumda, 1982 Anayasası'nın referansı haline getirilen hukuk metinlerinin, diğer yasalarla birlikte ele alınarak aynı anayasanın altında bir normatif hiyerarşide ele alınması hukuk mantığına aykırıdır. Çünkü, bir hukuk kuralı aynı anda hem referans ya da ölçü norm niteliğine hem de alt norm niteliğine sahip olamaz.

Bu gerekçe dışında Anayasamızın uluslararası hukuka yollama yapan başka hükümleri de vardır. Nitekim, 1982 Anayasası'nın 15., 16., 42. ve 92. maddeleri de uluslararası hukuka atıfta bulunmaktadır. Bu maddeler çerçevesinde uluslararası antlaşmaların anayasal değerde oldukları doktrinde kabul edilmektedir. (Tekin Akıllıoğlu, "Uluslararası İnsan Hakları Kurallarının İç Hukuktaki Yeri ve Değeri", İnsan Hakları Merkezi Dergisi, Cilt l, Sayı 2-3, s. 41)

Anayasamızın 15. maddesine göre,

"Savaş, seferberlik, sıkıyönetim, veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir."

1982 Anayasası savaş, seferberlik, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde dahi milletlerarası hukuktan doğan yükümlülüklerin ihlalini engellemektedir. Bu olağanüstü durumlar dışında kalan normal dönemlerde ve hakların kullanımının) durdurulmasından daha hafif bir etkiye sahip hakların sınırlandırılması söz konusu olduğunda, milletlerarası yükümlülüklerin ihlal edilmesinin evleviyetle mümkün olmadığı açıktır. Uluslararası yükümlükler içine nelerin girdiği Anayasa Mahkemesi tarafından belirlenmiştir. Mahkeme'ye göre, "milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler içine öncelikle milletlerarası hukukun genel ilkeleri, sonra da Devletin taraf olduğu sözleşmelerden doğan yükümlülükler girer." (E. 1991/1, AMKD, S. 27, C. l, s. 65, 96-98) Kısaca, Türk hukuk sisteminde temel hak ve özgürlükler bakımından milletlerarası yükümlülüklerin ihlal edilemeyeceği bizzat Anayasa tarafından öngörülmüştür. Dolayısıyla 1982 Anayasası'nın 90. maddesini 15. madde ile birlikte ele almak gerekir. Anayasanın 15. maddesi 90. madde karşısında özel bir hüküm içermektedir.

Anayasa hukukçusu Fazıl Sağlam'ın Temel Hak ve Özgürlüklerin Sınırlanması ve Özü (Ankara: AÜSBF yayını, 1981) adlı eserinde normlar arasında özel-genel ilişkisinin ne zaman doğacağı Larenz'in genel hukuk öğretisi temelinde ele alınmıştır: "iki hukuk normu arasında özel-genel ilişkisinin doğabilmesi için, özel normun uygulama alanının genel norm tarafından kapsanması, başka bir deyişle özel normun düzenlediği bütün hallerin, aynı zamanda genel normun düzenlediği haller arasında yer alması gerekir. Özel normun vakıalar bütünü genel normun tüm özelliklerini kendinde topladıktan başka, en az bir ek özelliğe daha sahip ise, bu iki norm arasında özel-genel ilişkisi kurulmuştur."

Bu iki koşul bakımından Anayasa'nın 15. ve 90. maddeleri özel-genel ilişkisi içindedir. Nitekim, 15. maddenin., birinci fıkrasındaki "milletlerarası yükümlülüklerin ihlalini" yasaklayan kural milletlerarası antlaşmalar ile ilgili genel kuralı koyan 90. maddenin sınırları içinde kalan bir alanla ilgili düzenlemede bulunmaktadır. Bu nedenle 15. madenin düzenlediği bütün haller 90. maddenin kapsamındadır. Öte yandan, 15. madde bir ek özelliğe daha sahiptir: temel hak ve hürriyetlerle ilgili uluslararası antlaşmalardan doğan yükümlülüklerin ihlalini önleyen ve bunu bir iç hukuk normu olarak düzenleyen Anayasa kuralı.

Bu ek özelliğin iki anlamı vardır. Bir kere, 15. madde kapsamına giren uluslararası antlaşma hükümleri, normlar hiyerarşisi bakımından kanunların üzerindedirler, ikinci olarak, bu kapsamda düşünebilecek uluslararası antlaşma normlarının ihlali salt bir uluslararası hukuk sorunu olarak ele alınamaz. Yani, milletlerarası yükümlüklerin ihlal edilmesini önlemek için gerek yasa koyucu organ gerekse yargı organları söz konusu antlaşmaları doğrudan gözönünde bulundurmak. Yasaları ilgili antlaşma hükümlerine göre değerlendirmek ve yorumlamak zorundadırlar. Anayasa'nın 15. maddesiyle 90. maddesi arasındaki bu ilişki, Türk Anayasa sisteminde uluslararası normlarla iç hukuk düzenlemeleri arasında iki farklı çatışma kuralına yer verildiğine işaret eder. Bunlardan ilki, 90. maddede düzenlenen "yazılı çatışma kuralı"dır. Anayasa'nın 15. maddesi söz konusu olduğunda ise bir "yazısız çatışma kuralından bahsetmek mümkündür. Anayasa'nın 15. maddesinin lafzı, madde kapsamına, giren uluslararası antlaşmaların statüsüne ilişkin açık bir ifade içermemekle birlikte, maddenin içeriğinden bu kapsamda düşünülebilecek uluslararası düzenleme hükümlerinin kanunlardan üstün bir konuma sahip oldukları anlamı çıkmaktadır. Normatif teoride kanunlardan üstün hukuk metinleri anayasalar ve anayasa üstü metinlerdir. Anayasa'nın 15. maddesindeki düzenlemeden sadece insan haklarına ilişkin antlaşmaların kanun üstü konumda oldukları sonucu çıkılabileceğinden bu metinlerin anayasal üstü konumda olmaları bizim hukuk sistemimiz açısından olanaksızdır. Bu durumda tek alternatif söz konusu düzenlemelerin anayasal normlara eşit bir statüleri olduğudur.

Anayasa hukuku profesörü Bakır Çağlar'a göre de Anayasa'nın 15. madde kuralından "milletlerararası hukuka açıklık prensibi"ni çıkartmamız mümkündür. Bu görüş açısından, Anayasa'nın 15. maddesi yazısız bir çatışma normu içermektedir: Temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması uluslararası antlaşmalara aykırı olamaz. (Bakır Çağlar, "Anayasa Yargısının Güncelliği: ‘Yargıçlar Zamanı'", Anayasa Yargısı, S. 15, 1998, s. 51).

Özet olarak, Anayasanın 15. maddesi ile 90. maddesi arasında lex specialis derogat legi generali, yani özel normun yerini alması ve tek başına uygulanması genel ilkesi geçerlidir. Bu açıdan bakıldığında, Türk hukuk sisteminde antlaşmaların genel statüsü, bu kesimin başında belirttiğiniz anlamda olmak kaydıyla, kanunlar ile eşit olmakla birlikte, 15. maddenin kapsamına giren uluslararası antlaşmalar açıkça kanun üstü bir statüye sahiptir. Hukuk sistemimizde kanun üstü düzenleme ise anayasadır. Bu hiyerarşik yapı karşısında 15. maddede zikredilen milletlerarası yükümlülükleri getiren uluslararası antlaşmaların da anayasal norm niteliğinde olduğu sonucuna varmak zorunludur.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin anayasal norm niteliğinde olmasının bir başka normatif nedeni ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile ulusal mahkemeler özellikle de Anayasa mahkemeleri arasındaki ilişkinin doğasından kaynaklanmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni yorumlayan, iç hukukta verilen nihai kararların Sözleşmeye uygun olup olmadıklarına hükmeden, kararlarının hukuka aykırılıklarını tespit eden ve gerekli gördüğünde tazminata hükmeden bir yargı organıdır. Bireyler bu organa iç hukuk sistemindeki başvuru yollarını tükettikten sonra başvurabilirler. Başvuru yollarının tüketilmesi demek, iç hukuk sisteminde bir kesin hüküm verilmesi anlamına gelir ki, bu çoğunlukla mahkeme kararı ile mümkün olur. Bu durumda, diğer mahkemeler gibi Anayasa Mahkemesi'nin vermiş olduğu kararlar nedeniyle de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne gidilmesi mümkündür.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin kanun hükmünde olmadığının bir diğer gerekçesi de bu noktada ortaya çıkmaktadır. Aksini kabul edecek olursak, Sözleşme, klasik işlevi bakımından Anayasa Mahkemesi'nin kararlarında esas alınması gereken bir hukuki işlem olmayacaktır. Anayasa Mahkemesi'nin klasik işlevi yasaların Anayasaya aykırılığının denetimi olduğuna göre, Mahkeme bu denetimde sadece anayasal normlara başvurabilir. Hiçbir mahkeme kararı, veren mahkemenin uygulamak durumunda bulunmadığı normlar esas alınarak hukuka aykırı bulunamaz. Başka bir deyişle, niteliği ne olursa olsun, mahkemenin uluslararası bir sözleşme çerçevesinde isabetli karar verip vermediğim belirleyen hukuki inceleme, ancak söz konusu sözleşme o mahkemenin kendisi tarafından uygulanan bir hukuk metni ise mümkündür. Aksini düşünmek şu iki sonuçtan birini kabul etmek demektir. İnceleme yapan mahkeme meşru değildir ya da hukuki olmayan salt siyasi bir güçle karar vermekte, meşruiyetin kolonyal bağ gibi siyasi bir nedene dayandırmamaktadır. Gerçekten kolonyal sistemlerde sömürgeci devlet tüm sömürgelerine kendi hukukunu siyasi yoldan zorla kabul ettirir. Sömürgelerin yarı bağımsız bir yargı sistemleri olabilir, ama sömürgeci devlet sisteme her zaman müdahale edebilir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile; Türk yargı, anlarımın ilişkisi bakımından yukarıda zikredilen her iki sonuç da kabul edilemez olduğundan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin kanunun ökesinde bir hiyerarşik güce sahip olduğunu ve Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararlarda Anayasa'nın yanında bu sözleşme hükümlerine de dayanması gerektiği sonucuna varmamız gerekir. Ancak bu şartla, Anayasa Mahkemesi'nin karalarının sözleşmeye aykırı olduğuna karar verilebilmesi meşru bir temel kazanabilir.

Ancak, nihai bir görüşe ulaşabilmek için tüm bu teorik mülahazaların ötesine geçmek ve Türk Anayasası'nın bağlayıcı yorumunu yapma yetkisine sahip tek organ olan Anayasa Mahkemesi'nin konuyu nasıl ele aldığına bakmak gerekir. Kesin olan bir şey vardır: Anayasa Mahkememiz kararlarında uluslararası sözleşmeleri "ölçü norm" olarak ele almaktadır. Nitekim Mahkeme, örneğin kadınlarla erkekler arasında eşitliği bozduğu gerekçesiyle kocanın zinasını düzenleyen Türk Ceza Kanunu'nun 441. maddesini iptal ederken Anayasa'nın 10. maddesini "Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi" ile birlikte ele almıştır. Anayasa Mahkemesi bu kararında çağdaş hukuk anlayışındaki gelişmelerin hukuk düzenlerinin yeniden gözden geçirilmesini gerektirdiği düşüncesinden hareketle uluslararası antlaşma hükümlerinin ‘ölçü norm' niteliğine sahip olduğuna işaret etmiştir. Mahkeme'ye göre, "Anayasa'ya uygunluk denetiminde dayanılmamakla birlikte değerlendirmede gözetilen uluslararası belgelerin, cinsiyete dayalı ayırım ya da eşitsizliği reddeden bu hükümleri ile Anayasa'nın ‘Kanun önünde eşitlik' başlıklı 10. maddesi arasında özde bir farklılık bulunmamaktadır. (...) Uluslararası metinlerde temel bir ilke olarak yerini koruyan ‘eşitliğin zaman içinde insana verilen değerin artmasına bağlı olarak hak ve özgürlükler listesinin genişlemesiyle soyuttan somuta indirgenerek birçok alanda düzenlemelerin kaynağını oluşturduğu görülmektedir. Çağdaş hukuk anlayışında görülen bu gelişmeler ulusların hukuk düzenlerinin yeniden gözden geçirilmesini, saptanan aykırılıkların giderilmesini gerektirmektedir." (E. 1996/15, K. 1996/34, KG. 23.9.1996, AMKD, S. 32, C. 2, s. 807).

Anayasa Mahkemesi, zina nedeniyle çocuğun babalığına hükmedilemeyeceğini öngören yasa kuralını iptal ettiği kararında ise anayasaya aykırılık değerlendirmesini doğrudan uluslararası sözleşmeyi esas alarak yapmıştır:

"İtiraz konusu kural, çocuğun kişiliğine bağlı temel haklarına engel oluşturarak Anayasa'ya ve bu konudaki uluslararası güvencelere aykırı düşmüştür." (E. 1990/15, K. 1991/5, KG. 28.2.1991, AMKD, S. 27, C.l, s.178).

Öte yandan, uluslararası antlaşmalar, onları imzalayan devleti bir tüzel kişilik olarak bağlar; devletin bütün anayasal organlarına bu antlaşmalarla üstlenilen taahhütlerine uygun davranma yükümlülüğü getirir. Bu nedenle, yasama organının bu taahhütlere aykırı yasal düzenleme yapmaması en azından politik bir gerekliliktir. Uluslararası antlaşmaların anayasaya aykırı olduğunun ileri sürülememesinin asıl anlamı burada kendisini gösterir. Daha açık bir ifadeyle, devletin bir tüzel kişilik olarak, uluslararası hukukun bir öznesi olarak yaptığı bir işlemi, onun bir organının (burada, Anayasa Mahkemesi'nin) geçersiz kılması tutarsızlık olurdu. Bu devletin uluslararası önünde verdiği sözlerin ve üstlendiği taahhütlerin güvenilmez olması anlamına gelir. Eğer devlet bu taahhütlerden kesin olarak caymak dolambaçlı yolara başvurması gerekmez; antlaşmadan çekildiğini açıkça beyan eder ve bu işleminin siyasi sonuçlarına katlanır.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sui generis yapısı nedeniyle hem iç hukukta hem de uluslararası hukukta etki yaratır. Sözleşmeden doğan yükümlülüklerin ihlal edilmemesi anayasal bir emir olduğu gibi, aynı ihlal uluslararası hukuk bakımından da sonuçlar doğurur. Bu sonuçların en ciddisi ise ihlalde bulunan devletin Avrupa Konsey ‘inden çıkarılmasıdır. Avrupa Konseyi'nin bu müeyyide konusunda müsamahakar olmadığını söylemek mümkündür. Örneğin taahhütlerini yerine getirmeyen Ukrayna böyle bir müeyyide ile yüz yüzedir. Kaldı ki, 1969 Viyana Andlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nin 27. maddesine göre, uluslararası sözleşmelerin tarafları, kendi iç hukuklarını ileri sürerek bir sözleşmeyi yerine getirmekten kaçınamazlar. Diğer bir deyişle, bir uluslararası sözleşmeyi iç hukuk nedeniyle uygulamak ilgili ülkeyi uluslar arası hukuk sorumluluğundan kurtarmaz

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin niteliği konusunda diğer yüksek mahkemelerimizin kararları da bu görüşü teyit etmektedir. Örneğin Danıştay 5. Dairesi 22.5.1991 tarih ve E. 86/1723 K. 91/933 sayılı kararında şöyle demektedir:

"Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni onaylamakla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, bu sözleşmede yazılı hak ve özgürlükleri kendi vatandaşlarına da tanımak ve iç hukukunda sözleşme hükümleri doğrultusunda gerekli düzenlemeleri yapmak konusunda sözleşmeye taraf diğer devletlere karşı uluslararası bir yükümlülük altına girdiğine kuşku yoktur. Nitekim Sözleşmenin 1. maddesinde ‘Yüksek Akid taraflar kendi kaza haklarına tabi her ferde işbu sözleşmenin birinci bölümünde tarif edilen hak ve hürriyetleri tanırlar.' şeklinde kesin ve bağlayıcı bir kurala yer verilmekte; 57. maddesinde de ‘Her Yüksek Akid Taraf kendi dahili mevzuatının, işbu sözleşmenin bütün hükümlerinin fiilen tatbikini ne surette temin ettiği hususunda Avrupa Konseyi Genel Sekreterinin talebi üzerine izahat verecektir.' denilmek suretiyle taraf devletlerin iç hukuklarında gerekli düzenlemeleri yapmak yükümlülüğü altında bulunduklarına işaret edilmektedir. 15 Ocak 1989 tarihli Viyana Belgesiyle de, Viyana toplantısına katılan Devletler, iç hukuklarının, eylemlerini ve politikalarını taraf oldukları uluslararası anlaşmalar ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı belgelerindeki kararlarla uyumlu hale sokma taahhüdünde bulunmuşlardır. Doktrinde de belirtildiği üzere bunun anlamı, bundan böyle, insan hakları ve temel hürriyetleri ile ilgili hiçbir şeyin sadece bir iç hukuk sorunu olarak görülemeyeceğidir". (Danıştay Dergisi, C. 22, Sayı 84-85, 1992, ss. 321-28)

4. İfade Özgürlüğü ve Terörist Örgütlenme

"Esas Hakkında Görüş"ün terörizmin önlenebilmesi için ifade özgürlüğünün niçin kısıtlanması "gerektiği"nin açıklanmasına ayrılan bölümü de (ss. 54-73) bu davanın konusuyla hiç bir biçimde ilgili değildir. Bundan dolayı, bu bölümde ileri sürülen görüş ve tezlere cevap vermemizi gerektirecek bir durum yoktur. Açıktır ki, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partileri "terörist örgütler"le bir arada düşünmek hiç de makul ve kabul edilebilir bir düşünce değildir. Bu bakımdan, bu dava çerçevesinde bir siyasi partinin, kapatılmasını gerektirecek şekilde Anayasal ve yasal esaslara aykırı hareket edip etmediğinin hukuki olarak tespiti meselesi, terörizme karşı alınması gereken tedbirler çerçevesinde mütalaa edilemez. Dolayısıyla, bu bölümde geliştirilen muhakeme tarzının ve ileri sürülen "kanıtlar"ın Anayasa Mahkememiz tarafından bu davada nazarı itibara alınmasını beklemiyoruz.

Bununla beraber, "Esas Hakkında Görüş"ün bu bölümüne hakim olan bakış açısı, sayın Başsavcı'nın daha önce işaret ettiğimiz bilinen üslubunun başka bir göstergesi olmak bakımından kısaca üzerinde durulmaya değer. Belirtmek zorundayız ki, sayın Başsavcı'nın sözkonusu üslup ve muhakeme tarzı ne tartıştığı konunun ciddiyetiyle ne de bu davanın hukuki manasıyla bağdaşır görünmektedir. Sayın Başsavcı burada da meselenin hukuki-teknik yönünü tartışmaktan çok, bu davanın konusuyla tamamen ilgisiz biçimde, tutumlarını beğenmediği liberal-demokrat aydınları kınama ve onları neredeyse vatan haini ilan etme çabası içinde görünmektedir. Nedense, sayın Başsavcı mütemadiyen hep de özgürlükçü aydınları ve perspektifleri beğenmiyor, hatta lanetliyor!... Keşke bir hukuk devletinde terörizmi, insan haklarına saygıyı muhafaza ederek çözme meselesi "yanlış" görüş sahiplerini lanetlenebilecek kadar basit olsaydı!...

Bundan belki de daha önemli olan başka bir nokta, sayın Başsavcı'nın, insan haklarına saygının geliştirilmesi ve demokratikleşmenin artırılması yönündeki görüş ve talepleri ülkemizde anayasal demokrasinin tesisi ihtiyacını karşılamaya dönük ciddi bir arayışın ifadesi olmak yerine, aydınlar arasında bir "moda"nın yaygınlaşması (s. 55) olarak görmesidir. Doğrusu, bu hayret verici bir durumdur. Bir hukuk adamının insan hakları, hukuk devleti ve demokrasi gibi Anayasamızın da temel değerlerini oluşturan toplumsal idealleri ve evrensel ilkeleri toplum hayatındaki gelip-geçici "moda"lar çerçevesinde değerlendirmesinden daha yadırgatıcı bir şeyi tasavvur etmek bile neredeyse imkansızdır. Bir kısım hukuk adamlarına böyle bir yaklaşımın hakim olduğu bir yerde "hukuk" nasıl yurttaşların güvencesi olarak işleyebilirki?...

5. Hukuka Aykırı Şekilde Elde Edilen Delillerin Değeri

"Esas Hakkında Görüş"te, Fazilet Partisi'nin kapatılmış olan Refah Partisi'nin devamı olduğu iddiası çerçevesinde daha önce dile getirilmiş olan bir iddia tekrarlanarak, hukuka aykırı olarak elde edilmiş olan ve Necmettin ERBAKAN'la Yasin Hatipoğlu arasında geçtiği belirtilen bir telefon konuşmasına ait bant kaydının yargılamada delil olarak kullanılması gerektiği görüşü yeniden gündeme getirilmektedir. Ne var ki, insan hakları, hukukun genel ilkeleri ve ilgili pozitif hukuk normları açısından bu görüşün yanlış olduğunu ve kabulü halinde hukuk politikası bakımından da vahim sakıncalar yaratma ihtimali bulunduğunu Ön Savunmamızda açıklamıştık. Oradaki görüşlerimizi aynen tekrar ediyoruz.

Bununla beraber, Sayın Başsavcı'nın bu konudaki iddiasıyla ilgili olarak bir iki noktaya daha işaret etmekte yarar görüyoruz, ilki yine üslupla ilgilidir. Sayın Başsavcı kendisinin bu konudaki yaklaşımının doğruluğundan o kadar emindir ki, Anayasa Mahkememizin bile bu konuda başka türlü bir yorumu benimseyemeyeceğini ve kendisi gibi düşünmeye mahkum olduğunu çok garip bir tarzda dile getirmektedir. Ona göre, "Böyle bir delili hükme esas almayacak yeryüzünde hiçbir hukuk düzeni mevcut olmadığından ve hiçbir zaman da olamayacağından; (aksine karar vermesi halinde) Anayasa Mahkememiz daima ‘sanığın hakları'nı ‘kamu güvenliği'ne üstün tutan ‘ilk' ve ‘tek' mahkeme olarak anılacaktır." Her ne kadar izleyen cümlede "Takdir yüce heyetinizindir" denmekteyse de, bu ifadenin yüksek mahkemenin takdir yetkisini inkar eden bir düşünceyi yansıttığı, hatta yüce mahkemeye adeta gözdağı verdiği bile söylenebilir. Sayın Başsavcı Anayasa Mahkememize, "böyle bir yorumda bulunmaya cesaret edemezsiniz" der gibidir.

Sayın Başsavcı'nın ifade tarzına ilişkin bu notu düştükten sonra, bu cümlede üzerinde durulması gereken başka noktalara da işaret etmeliyiz. Bir kere, sayın Başsavcı'nın ileri sürdüğü türden bir hukuk düzeni yeryüzünde fiilen var olmasa bile, bunun ebediyyen böyle kalacağını iddia etmek hukuken savunulabilir bir görüş değildir. Bunu söylemek, kanaatimizce, daha ziyade psikolojik bir taktik olup Yüksek Mahkemeyi etki altına almak amacına yöneliktir. Öyle ya, ebediyyen insanoğlunun gündemine girmeyecek kadar "tuhaf, "akıl dışı" ve dolayısıyla "olağandışı" bir yaklaşımı benimsemeye kim cesaret edebilir?...

İkinci olarak, iktibas ettiğimiz cümlede yer alan, sanığın haklarıyla kamu güvenliğini her durumda birbirinin karşıtı olarak gören yaklaşım da son derece sakıncalı olup bir hukuk devletinde kabul edilebilir değildir. Çünkü, bu, hukuk devletinden ziyade polis devleti anlayışına yakın düşen bir görüştür. Oysa, polis devletinden tamamen farklı olarak, bir hukuk devletinde kamu makamlarının kişilere yönelik işlemlerinde hareket noktası "düzen" ve "güvenlik" olmayıp, insan haklarıdır. Bu, hukuk devletinde "kamu düzeni" ve "kamu güvenliği" gibi toplumsal değerlerin hiç nazara alınmayacağı anlamına gelmez. Bunun anlamı, daha ziyade, demokratik bir hukuk devletinde bu toplumsal değerlerin kişilerin insan ve yurttaş olarak haklarından bağımsız olarak tanımlanamayacağıdır. Esasen, kamu güvenliği ile kişi hakları arasında prensip olarak genel bir bağdaşmazlık söz konusu değildir; bir demokratik hukuk devletinde kamu güvenliğinin özünü insan haklarına saygı temeli üstüne kurulu toplumsal barışın korunması oluşturur. Bu çerçevede kamu düzeni de bu hakları birbirleriyle uyumlu bir biçimde bir arada tutabilme durumundan başka bir şey değildir. Böyle bir anlayış, kamu düzeni ve kamu güvenliği ile insan haklarının kategorik olarak birbirinin zıddı olduğunu değil, fakat bunlar arasında zaman zaman çatışma çıkmasının sadece muhtemel olduğunu söyler.

Bu çerçevede, insan haklarının bir parçasını oluşturduğunda şüphe bulunmayan "sanığın hakları"nı kamu güvenliği karşısında ikinci plana atmayı genel bir kural olarak önermek bir hukuk devletinde kesinlikle kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Çünkü, sanığın sözgelişi "savunma hakkı" veya "masumluk karinesi" hiç bir durumda kamu güvenliğine zarar vermeyeceği gibi; tam tersine, ancak bu gibi temel haklar güvence altında olduğu zaman "kamu" güven içinde olabilir ve toplumda "düzenli bir barış" tesis edilebilir. Ayrıca, kamu yararı masum bir kişinin hiç bir biçimde mahkum edilmemesini gerektirir. Bir hukuk devletinde bu evrensel ilkeye "kamu düzeni" gerekçesiyle bile olsa istisna getirilemez.

Kaldı ki, yasadışı yoldan elde edilen bir "delil"in somut içeriği -yani, maddi hakikati doğru olarak yansıtması durumu- da her zaman şüphelidir. Çünkü, hukuka aykırı yoldan elde edilen bir delilin "imal edilmiş" ve içeriği bakımından çarpıtılmış veya belli bir surette tertip edilmiş olması ihtimali vardır. Esasen, bu tür yollara başvurulmasının nedeni, çok kere, şu veya bu düşünceyle siyasi, medeni veya cezai müeyyideye uğratılmasına zaten karar verilmiş olan kişi veya kişilere hukuk devleti kuralları çerçevesinde kalınarak kusur veya suç yüklenememesidir. Bu nedenle hukuk dışı yoldan delil elde etme çabası hemen hemen her zaman ağır insan hakları ihlalleri biçiminde gerçekleşir.

Ayrıca, hukuka aykırı yoldan elde edilen delillerin yargısal karara esas alınabileceğinin kabulü, kamu makamlarının kendilerini hukukla bağlı saymama ve yurttaşların temel haklarına istedikleri zaman keyfi olarak müdahale edebilmeleri için genel bir ruhsat vermek anlamına gelir. Bunun ciddi bir sakıncası da, toplumun, kamu görevlilerinin tanınmış meşru sınırlar içinde faaliyet yaptığına olan güveninin sarsılmasına yol açacak olmasıdır. Hukuka aykırılığın özel kişilerce yapılmış olması da ortaya çıkacak sakınca bakımından bundan farklı değildir. Çünkü, böyle bir durumun yaygınlaşması, toplum hayatını, kişilerin karşılıklı olarak birbirlerinin haklarına saygı gösterdiği düzenli bir barış rejimi olmaktan çıkarır ve kaba güç ilişkilerini belirleyici hale getirir. Daha açık bir deyişle, özel kişi ve grupların yasadışı yollardan kişiler hakkında bilgi toplamaları, bu yoldan elde edilen bilgileri hukuki delil olarak kullanmak suretiyle meşrulaştırılması, mafya benzeri örgütlenmelere davetiye çıkarılması anlamına gelir. Bu aynı zamanda, devletin kolluk ve adalet sisteminin etkinlik ve güvenilirliği bakımından da onarılması son derece zor tahribatlara yol açabilir.

Esasen, Sayın Başsavcı'nın "Esas Hakkında Görüş"te dikkat çektiği iki nokta var ki, bunlar özel kişilerce bile olsa yasadışı yoldan elde edilen delilin yargılamada kullanılamayacağının dolaylı birer itirafıdır. "Esas Hakkında Görüş"ün 86. sayfasında şöyle denmektedir: "Devlet görevlileri dışındaki kişilerin delil elde etmeleri ve bu arada hukuka aykırı şekilde delil elde etmeleri ihtimali düşünülmediğinden yasaya bu hususta bir hüküm konulmamış olabileceği..." (vurgu bizim). Bu demektir ki, yasakoyucunun öngörmediği bir ihtimali -ki öngörülmemiş olan ihtimal de hukuk dışı bir durumla ilgilidir- sayın Başsavcı kendi iddiasının hukuki bir dayanağı olarak kullanmaktadır. Oysa, yasakoyucunun böyle bir ihtimali öngörmemiş olmasından yasadışı bir davranış için bir "ruhsat" çıkarılamaz. Bu olsa olsa, yasakoyucunun böyle bir durumun insan haklarına dayanan bir hukuk devletinde caiz görülemeyeceğini bir ön kabul olarak benimsemesine bağlanabilir. Bu noktada, "kişiler için yasaklanmamış olan her şey serbesttir" ilkesi de geçerli değildir. Çünkü, başka bir temel ilke ile -hakların doğal/objektif sınırının başkalarının temel haklarına zarar vermemek olduğu ilkesiyle- çatıştığı durumda, bu genel ruhsat ilkesi geçerli değildir.

İkinci nokta şudur: Sayın Başsavcı'nın kendisi yine aynı sayfada, özel kişilerce hukuka aykırı şekilde elde edilen delillerin yasakoyucu tarafından bilinçli olarak delil yasağı dışında tutulmuş olduğunun "kabulü halinde bile eğer özel şahıslar tarafından delil elde etmek için uygulanan yöntemler, kişinin temel hak ve hürriyetlerini ihlal edici nitelikte ise, ... elde edilen deliller yine yargılamada kullanılamaz." olduğunu belirtmektedir. Bu davayla ilgili olarak da, sayın ERBAKAN ile sayın Hatipoğlu arasındaki konuşmanın özel kişilerce dinlenmesi açıkça temel haklara bir tecavüz teşkil etmektedir. Bundan dolayı da, hükme esas alınamaz.

Son olarak, sayın Başsavcı'nın Ön Savunma'mızda ileri sürdüğümüz çok önemli bir iddiayı cevapsız bırakmış olması nedeniyle, orada işaret ettiğimiz bir hususun üzerinde yeniden durmayı gerekli görüyoruz. Hatırlanacağı gibi, sayın Başsavcı söz konusu konuşmaya ilişkin bant kaydını kendisine özel şahısların getirdiğini iddia etmişti. Buna karşılık, durumun gerçekten de böyle mi olduğu, yoksa sayın Başsavcı'nın bir iddiasından mı ibaret kaldığı bir soru işareti olarak kalmıştı. Çünkü dava dosyasında söz konusu ses kayıtlarının kimden, nasıl, nerede ve ne zaman elde edildiğine ilişkin hiçbir belge mevcut değildi. Buradan hareketle sayın Başsavcı'nın iddiasını ispatlayacak inandırıcı kanıtlar göstermediği sürece bu iddianın doğruluğunun şüpheli olduğunu belirtmiştik.

Başka bir anlatımla, söz konusu bant kaydının Başsavcılık tarafından doğrudan doğruya yasadışı dinleme yoluyla elde edilmiş olmadığına ilişkin hiç bir objektif bilgi bulunmamaktadır. Yani, durum sadece Başsavcı açısından, kendisinin iddia ettiği gibidir; gerçekte öyle olduğunu kendisi dışında hiç kimse bilebilecek durumda değildir. Başsavcı dışındaki herkes ve her makam açısından (tabiatıyla buna Anayasa Mahkememiz de dahildir) bu olayla ilgili olan yalın gerçek şudur: Sayın Başsavcı yasadışı yoldan elde edildiğini itiraf ettiği bir delili yüksek mahkememize geçerli bir delilmiş gibi sunmuştur. Yasadışı yoldan elde edildiği hususunda tartışma bulunmayan bu "delil"in özel şahıslar tarafından elde edilmiş olduğunu hiç birimiz bilmiyoruz, bu sadece Başsavcı'nın bir iddiasıdır. Sonuç olarak, sayın başsavcı söz konusu bant kaydını kendisine özel kişilerin ulaştırdığını kanıtlamadığına göre, bu bandın doğrudan doğruya kendisi tarafından yasadışı yolla elde edilmiş olduğunu kabul etmekten başka çıkar yol yoktur. Söz konusu bant kaydı, bu nedenle de işbu kapatma davasında delil olarak kullanılamaz.

6. Laiklik ve Kılık Kıyafet Özgürlüğü

"Esas Hakkında Görüş"ün son bölümü (ss. 96-105) Anayasal bir ilke olarak "laiklik" hakkındaki açıklamalara ayrılmıştır. Bu bölümdeki iddiaları tek tek gözden geçirelim.

a) Prof. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı'nın Görüşleri

Sayın Başsavcı Prof. Dr. Fığlalı'nın İslam laiklik ilişkisi hakkındaki görüşünü gazeteci Sedat Ergin'den naklen kaydetmiştir. Adı geçen gazetecinin aktardığı kadarıyla, Prof. Dr. Fığlalı'ya göre, Kur'an'ın "hüküm ayetleri"nin mahiyetleri icabı içtihadi ve yoruma dayalı olmalarına rağmen, Türkiye'de kimi gruplar bu ayetlerin değiştirilemezliğini iddia etmekte ve aynen uygulanmalarını istemektedirler. Bu ise "hukukun din kurallarına göre değil, insan aklına göre düzenlenmesini öngören laiklik ilkesine aykırıdır.

Her şeyden önce, belirtmek gerekir ki, eğer burada dile getirilen görüşten hareketle Fazilet Partisi'nin laiklik-karşıtı bir parti olduğu sonucuna varılmak isteniyorsa, bu tamamiyle dayanaksız bir akıl yürütme biçimidir. Çünkü, ön savunmamızda da açıkladığımız üzere, Fazilet Partisi'nin Tüzük ve Programında ifadesini bulan siyasi kimliği herhangi bir şüphe ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde onun laiklikten yana bir parti olduğunu açıkça göstermektedir. Fazilet Partisi "hukukun din kurallarına göre... düzenlenmesini savunan bir parti değildir.

Öte yandan, laiklik herhangi bir dinin mahiyetinden hareketle tanımlanacak bir ilke olmayıp, devletin tutumunu belirleyen bir prensiptir. Laiklik bireylerin tutumunun değil, sosyo-politik sistemin bir niteliğidir. Bu nedenle laiklik, devletin temel haklara bu konudaki Anayasal ilkelere ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ve Avrupa İnsan Hakları Divanı'nın öngördükleri esaslara aykırı olarak müdahale etmesini haklı gösteren bir ilke olarak anlaşılamaz. Laiklik, esas itibariyle, devleti sınırlayan, dolayısıyla da devletin nasıl hareket etmeyeceğini gösteren bir ilkedir. Daha açık bir ifadeyle, laik devlet belli bir dini veya seküler görüşü yurttaşlarına empoze edemeyeceği gibi, din ve vicdan özgürlüğünün kullanımını da güvence altına almak zorundadır. Laikliğin bu iki yönü de devletin kişilerin sivil ve siyasal haklarına müdahale etmesini değil, etmemesini gerektirir. Bu açıdan, laik bir devletin yurttaşları dinin mahiyeti hakkında şu veya bu görüşte olabilir ve sırf birer görüş ve kanaat şeklinde olmaları durumunda bunlar anayasal koruma altındadırlar. Laikliğe aykırı olan, toplumda din konusunda farklı görüşlerin bulunması değil, devlet yetkisi kullananların belli bir dini görüşü yasal ve idari kural veya uygulamalar şeklinde cebir yoluyla yurttaşlara dayatmalarıdır. Özetle, herhangi bir dinin hükümlerinin devlet kuralı haline getirilmemesi gerekir.

Nihayet, bir dinin mü'minlerinin kendi dinlerini şöyle veya böyle anlamaları da laik devletin sorunu değildir. Esasen, bir dinin "doğru" yorumunun ne olduğu siyaseten belirlenebilecek bir husus değildir. Yurttaşlar kendi dinlerini" yanlış" da yorumlamış olsalar, kanunların açıkça tanımladığı suç teşkil eden fiilleri işlemedikleri sürece bu husus devleti ilgilendirmez. Bundan dolayı, bireysel din yorumları veya anlayışları nedeniyle laiklik ilkesinden hareketle yurttaşların temel hakları kısıtlanamaz.

b) Gündüz Âktan'ın Yazısı

Gündüz Aktan'ın "Esas Hakkında Görüş"te aktarılan gazete yazısı da bu dava bakımından bilimsel veya hukuki bir kanıt teşkil etmemekle beraber, bu yazının içeriği bakımından da sayın Başsavcı'nın iddialarını destekleyici bir yönü bulunmamaktadır. Bir kere, çok kültürlü bir toplumsal yapıyı başarılı bir biçimde sürdüren sistemlerin dünya üzerinde istisnai olduğuna ilişkindir. Bu görüşün Anayasa Mahkememizin önündeki davayla doğrudan doğruya bir ilişkisi bulunmamaktadır, ikinci olarak, dini inançlara dayalı hayat tarzı tercihinin toplumu ikiye bölmesi durumunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 9. maddesinin öngördüğü koruma çerçevesinde mütalaa edilemeyeceği dile getirilmektedir. Kanaatimizce burada ortaya konduğu şekliyle "toplumsal bölünmüşlük"ün laiklikle ilişkisi yoktur. Açıktır ki, burada söz konusu olan, siyasal iktidarın veya egemenliğin bölünmesi olmayıp, toplumsal farklılaşma veya çeşitlilik şeklinde kendini gösteren sosyolojik bir durumdur. Dolayısıyla böyle bir toplumsal gerçeğin hukuku ve laiklik ilkesini ilgilendirmesi beklenemez. Esasen, hukuk düzeni toplumun kendiliğinden çeşitliliğini tanımak ve onun gereklerine saygı göstermek durumundadır. Hayat tarzı tercihi konusundaki toplumsal farklılaşma, devlet gücü kullanılarak yaratılmadığı ve inançların barışçı bir biçimde ve serbestçe ifadesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıktığı sürece, bunun laikliğe aykırı olduğu söylenemez. Böylesi bir toplumsal farklılaşmanın devleti doğrudan doğruya ilgilendirmesi, ancak bunun toplumsal barışı bozacak somut eylemlere yol açması halinde söz konusu olabilir. Bu çerçevede, din ve inanç özgürlüğü adına söz gelişi kadın haklarının daraltılması yolundaki sivil bir talep de, çağdaş anlayışa -ve partimizin görüşlerine- ne kadar aykırı görünse de, kendi başına laikliğe aykırı değildir. Laikliğe ve tabii insan haklarına aykırı olan, bu talebin bir devlet uygulamasına dönüşmesi ve hukuk yoluyla dayatılmasıdır. Sayın Başsavcı'nın anlaması gereken, devletin bir niteliği olarak laikliğin, "yanlış" veya "aykırı" fikirlerin kimi kişi veya gruplarca açıklanmasına değil, bu gibi görüşlerin zorunlu hukuk kuralları haline dönüştürülmesine engel olduğudur.

Kaldı ki, Fazilet Partisi ne toplumu din temelli olarak ikiye bölmekten yanadır ne de kadın haklarının dini gerekçelerle kısıtlanmasını savunmaktadır. Esasen, Fazilet Partisi kendisini belirli bir dine referansla tanımlayan veya öyle tanımlanabilecek bir parti de değildir. Fazilet Partisi toplumsal barışın idamesini ve insan haklarının genişletilmesini talep eden bir partidir. Fazilet Partisi'nin bütün diğer temel haklarla birlikte savunduğu "din ve inanç özgürlüğü"nün güvence altında olması ise hem insan haklarına saygının hem de laikliğin bir gereği olduğu kadar toplumsal barışın sağlanmasının da ön şartlarındandır.

c) Akit Gazetesi Yazarı Yusuf Kerimoğlu'nun Görüşleri

"Esas Hakkında Görüş"te "Dar-ül islam" ve Dar-ül Harb" terimlerinin anlamına ilişkin olarak Akit Gazetesinin bir yazarının görüşlerine yer verilmiştir. Ne var ki, bu görüşler Partimizle hiç bir biçimde ilgili olmayıp, bunların dini, ahlaki ve hukuki sorumluluğunun sadece yazarına ait olduğunda şüphe yoktur. Üyemiz bile olmayan bir gazete yazarının görüşlerinin Partimizi hiç bir şekilde ilzam etmeyeceği izahtan varestedir. Bundan ayrı olarak, Fazilet Partisi olarak, biz söz konusu yazarın, Dar-ül İslam-Dar'ül Harb terimleri açısından Türkiye'nin durumu hakkındaki değerlendirmelerine de katılmıyoruz.

Öte yandan, Tüzük ve Programında açıklanmış olan görüşleri bakımından Partimizin "dinci" bir parti olarak nitelenemeyeceği açıktır. Aynca, Fazilet Partisi'ni hukuken bağlayacak şekilde hareket etmeye yetkili olan hiç bir organ veya makamdan da bu yönde bir beyan sadır olmamıştır. Esasen, Fazilet Partisi bu tür dini meseleler konusunda bir yorum ve değerlendirme yapabilecek konumda da değildir. Çünkü, dini sorunlar hakkında "doğru" görüşün ne olduğunu belirlemek herhangi bir siyasi partinin, bu arada Fazilet Partisi'nin görevi olmadığı gibi, bu konular hakkında hüküm vermeğe siyasi partilerin yetkisi de yoktur. Bu çerçevede Fazilet Partisi dini yorum makamı veya dini bir kurum olmayıp, bir siyasi partidir. Bu sıfatla Fazilet Partisi kimi yurttaşlarımızın dini sorularına cevap vermekle meşgul olan bir fetva makamı değildir; onun ilgilendiği, ülkenin çeşitli sosyal, iktisadi, iç ve dış politikayla ilgili sorunlarının politik olarak tartışılmasına katkı yapmak ve bu sorunlar hakkında çözüm önerileri geliştirip bunları kamunun bilgisine sunmaktır.

d) Fransa'daki Uygulamayla İlgili Bir Gazete Haberi

Milliyet gazetesinden aktarılan haberde Fransa'nın bir şehrindeki lise öğretmenlerinin bir Türk-Müslüman öğrencinin okula türbanlı olarak gelmesini protesto etmek üzere greve gittikleri bildirilmektedir. Ne var ki, bu tekil olay ne genel olarak laikliğin anlamının aydınlatılmasını sağlayabilir ne de Fransa'daki genel uygulama hakkında doğru bir fikir verebilir. Olayın bütün boyutlarını göstermeyen ve hukuki bir bakış açısını yansıtmayan bir gazete haberine dayanarak laiklik kavramı hakkında genel-geçer bir hükme ulaşmanın mümkün ve doğru olmayacağı aşikardır. Şüphe yok ki, Fransa'da laikliğin nasıl anlaşılıp uygulandığı ancak konuyu genel olarak ele alan ve yargı içtihatlarını da bütünlüğü içinde göz önünde bulunduran bir yaklaşımla tespit edilebilir. Bu çerçevede, daha önce Ön Savunma'mızın ekinde sunduğumuz Dr. Ali Ulusoy'un "Türban Sorunu ve Hukuk" başlıklı ve şimdi sunacağımız "Fransız ve Türk Laikliğinin Karşılaştırılması" başlıklı makaleleri bu tür bir genel değerlendirmeyi yansıtmaları bakımından son derece aydınlatıcıdırlar.

Dr. Ulusoy'un adı geçen makaleleri, Fransa'da laiklik anlayış ve uygulamasının nasıl geliştiğini açık-seçik bir biçimde göstermektedir. Bunlardan -ve ilgili diğer literatürden- anlaşıldığına göre, Fransa'da laiklik anlayışı gitgide yumuşayarak daha özgürlükçü bir nitelik kazanmakta ve uygulama da bu yönde seyretmektedir. Bu çerçevede laiklik, toplumu kutuplaştırıcı bir dogma olarak anlaşılır olmaktan çıkmış ve somut toplumsal ihtiyaçları gözeten ve sorunlara rasyonel çözümler getirmeye elverişli bir biçimde algılanır hale gelmiştir. Dr. Ulusoy'un işaret ettiği gibi, "(L)aikliğin anayasal bir ilke olarak benimsendiği Fransa'da bile bu ilkenin din ve vicdan özgürlüğünü sınırlama işlevi terkedilmiştir." Fransız yargısı da artık bir dini inanca aidiyeti sembolize eden bir işaretin taşınmasının somut durumda kamu hizmetini aksatmaması ve kamu düzenini bozmaması kaydıyla, kendi başına laikliğe aykırı olmadığına hükmetmektedir. Örneğin, Conseil d'Etat 27 Kasım 1989 tarihli kararlarında okullarında türban takmanın laikliğe aykırı olmadığına hükmetmiş ve inanç özgürlüğünün öğrencilerin dini sembolleri okul içinde teşhir edebilmelerini de kapsadığı sonucuna ulaşmıştır. Conseil d'Etat sonraki bütün davalarda bu içtihadını korumuştur (Ulusoy, A., "Fransız ve Türk Laikliğinin Karşılaştırılması", Liberal Düşünce, n. 14, Bahar 1999, ss. 98-101; aynı yönde Ulusoy, A., "Türban Sorunu ve Laiklik", Türkiye Günlüğü, n. 56, Yaz 1999, ss. 17-20).

e) İsviçre Federal Mahkemesi'nin Kararı

Sayın Başsavcı'nın özet olarak aktardığı 12.11.1997 tarihli İsviçre Yüksek Mahkemesi'nin başörtülü bir öğretmenle ilgili kararına gelince: Her şeyden önce şu hususu belirtmek gerekir ki, bu kararın Fazilet Partisi'ne karşı açılmış olan kapatma davasıyla doğrudan doğruya bir ilgisi yoktur. Çünkü, Fazilet Partisi ve/veya Fazilet partililer öğretmenlerin başörtülü olarak görev yapmaları gerektiğini savunmuş değildir. Esasen kimi Fazilet Partililerin başörtüsü meselesiyle ilgili olarak zaman zaman yapmış oldukları yorum ve değerlendirmelerin tümü kamu görevlileriyle değil, fakat "kamu hizmetinden yararlanan" konumunda olan yükseköğrenim öğrencileriyle ilgili olduğunu daha önce Ön Savunmamızda da uzun uzadıya açıklamıştık.

Kaldı ki, üniversitelerdeki başörtüsü yasağını dile getirenler hiç bir zaman başörtüsü takılmasının bütün kadın yurttaşlar için zorunlu hale getirilmesini değil, aksine bu konudaki yasağın kaldırmasını ve isteyen öğrencinin başörtüsü takmasına izin verilmesini insan haklarına saygılı devlet bir gereği, olduğunu belirtmişlerdir. Kimi Fazilet Partili milletvekillerinin dosyada bulunan konuşmalarında savundukları görüş, üniversite öğrencilerinin başörtü takmalarını teşvik değil, kılık-kıyafet özgürlüğü bağlamında isteyenin başı açık, isteyenin başörtülü okula gidebilmesini savunmaktan ibarettir. Dolayısıyla, bu tutum insan haklarıyla ilgili bir yorum ve içtihat farklılığına ilişkin olduğundan, bu görüşü savunmayı bırakalım temsilcilerini, yurttaşlar bakımından dahi laiklik karşıtı bir tutum olarak değerlendirmeye imkan yoktur. Gerek doktrinde gerekse yargı içtihatlarında ihtilaf konusu olan bir mesele hakkında şu veya bu görüşten yana olmanın kendi başına laikliğe aykırı amaç güdüldüğünün bir kanıtı olamayacağı açıktır. Esasen, hukuki meselelerde çoğu zaman içtihat ve yorum farklılıkları var olduğundan, "yanlış" bile olsa bir hukuki görüşü savunmanın hukuk düzenine karşı çıkmak olarak değerlendirilmeyeceği hukuk tekniğinin evrensel gereklerinden biridir. Aksi halde mahkemelerin varlığına bile gerek olmaz ve hukuk uygulamasını mekanik bir sisteme bağlamak yeterli olurdu. Bunun gibi, suç teşkil etmeyen farklı görüşleri savunamasalardı, siyasi partiler de gereksiz kuruluşlar olurdu.

Öte yandan, söz konusu mahkeme kararının Türk hukuku bakımından bağlayıcı bir değeri de bulunmamaktadır. Çünkü, İsviçre Federal Mahkemesi ne Türk mahkemelerinin bir üst denetim organıdır ne de Türkiye'nin kararlarına uymayı uluslararası antlaşmalarla taahhüt ettiği bir uluslarüstü mahkemedir. Ayrıca, İsviçre Federal Mahkemesi'nin kararlarının, kamu hukuku uygulamamız bakımından değil, bilinen nedenlerle, olsa olsa Türk medeni hukuku bakımından yol gösterici değeri olabilir. Malumdur ki, İsviçre kamu hukuku kavram ve kurumları Türk kamu hukuku geleneğinin arkasında yatan referanslar arasında yer almamaktadır.

Dini semboller meselesine gelince: Genellikle, bir şeyi "sembol" olarak nitelendirmek, onu yaygın görünümden ve genel kültürel tercihlerden ayırmak anlamını da taşır. Bu bakımdan, Müslüman kültürün baskın olduğu bir ülkede olağan olan bir giyim veya işaret mesela Katolik kültür çevresinde farklılığıyla dikkat çeker ve bu yüzden de o toplum tarafından "sembol" olarak yaftalanır. Buna karşılık, söz gelişi Yahudi takkesi giyen bir kişi de Müslüman kültür ortamında göze batar, herkes bu başlığın onu giyen kişinin farklılığını sembolize ettiğini düşünür. Başörtüsü meselesi de böyledir. Kadınlarda başörtüsü Türkiye'de yaygın bir görüntü olduğundan toplum tarafından olağan karşılanır ve birileri onun bir "sembol" olduğu fikrini yaygınlaştırmaya çalışmadığı sürece, kimsenin aklına başörtüsünün bir sembol olduğu gelmez. Ama, sözgelişi İsviçre'de Müslüman kadının başörtüsü genel kültürden bir farklılığı temsil ettiği için ona bir "sembol" gözüyle bakılır.

Gerçi, denebilir ki, İsviçre Federal Mahkemesi başka bir kararında çarmıha gerilmiş İsa'yı tasvir eden heykelciğini (crucifix) de dini bir sembol saymıştır. Kanaatimizce, bu durum da sembol meselesine ilişkin olarak burada dile getirmeye çalıştığımız temel düşünceyi geçersiz kılmaz. Çünkü, başörtüsü ile böyle bir tasvir arasında son derece önemli bir fark vardır. Başörtüsü, onu giymeyi seçen kişi bakımından, kıyafetinin olağan bir parçasıdır ve onun kişiliğinden ayrılamaz. Buna karşılık, harici bir obje olan dini bir heykelciğin durumu bundan tamamen farklıdır. Belli bir dine ilişkin bir mitosu temsil eden heykelciğin sınıfta bulundurulması, insanın kişiliğinin doğal bir uzantısı olarak değil, ancak okul veya eğitim idaresinin bir eylemi sonucunda gerçekleşebilecek bir durumdur. Bu nedenle, böyle bir heykelciği sınıfa koyan kamu idaresi elbette dini tarafsızlığı ihlal etmiş olur. Bu açıdan bakıldığında, başörtüsü böyle bir heykelciğe değil, Hıristiyanların üstlerinde taşıdıkları haçlara veya dini, ideolojik rozetlere yahut günlük hayatın akışı içinde insanların sürekli olarak karşılaştıklar diğer sembollere benzetilebilir. Bildiğimiz kadarıyla, uygar ülkelerin hiç birinde bu türden takı veya rozetlere müdahale edildiği vaki değildir; esasen böyle bir şeye tevessül edilirse, bu o ülkelerde ilgililerin kişilik haklarına bir tecavüz olarak değerlendirilir.

Nitekim, Federal Alman Anayasa Mahkemesi de çarmıha gerilmiş İsa heykelinin kamu okullarında teşhir edilmesiyle ilgili bir kararında buna benzer bir muhakeme tarzı geliştirmiştir. Anayasa Mahkemesi 1995 tarihli bu kararında (Donald P. Kommers, The Constituiional Jurisprudence ofthe Federal Republic of Germany, Durham and London: Duke University Press, 1997, ss. 472-82) kamu okullarında İsa heykeli ve haç bulundurulmasını Anayasa'nın -devletin din ve inançlar karşısında tarafsız kalmasını öngören- 4. maddesine aykırı bulmakla beraber, bu gibi semboller ile kişilerin günlük hayatlarında karşılaştıkları dini semboller arasında bir ayrım yapmış ve şöyle demiştir: "Zorunlu eğitim çerçevesinde sınıflarda haç bulundurulması, onu görmekten kaçınmak mümkün olmadığı için, devletin ‘haç altında öğrenim'e zorlaması anlamına gelmektedir. Bu, bir sınıfta haç teşhiri ile insanların günlük hayatlarında sıkça karşılaştıkları semboller arasındaki canalıcı farkı oluşturmaktadır. Bu ikinciler herhangi bir devlet faaliyetinin sonucu değil, toplum içinde çeşitli dini inançların ve dini toplulukların varlığının bir sonucundan ibarettir... Sokaklarda yürüyen, toplu ulaşım araçlarını kullanan, binalara giren insanlar dini semboller ve ifadelerle kendi kontrolleri dışında karşılaşmaktadırlar. Aksine bunlar gelip-geçicidirler, hatta öyle olmasalar bile, devletin müeyyidelerle desteklenen tercihinin sonucu değildirler..."

f) Amerika'da Laiklik ve Din Özgürlüğü

Sayın Başsavcı laikliğe ilişkin özgürlükçü olmayan kendi yorumunun doğruluğuna Amerika birleşik Devletleri'nden de örnekler getirmek üzere bazı gazete yazılarına başvurmuştur. Ne var ki, laiklikle din özgürlüğü ilişkisinin Amerika'daki durumu hakkında, birkaç olayı yarım yamalak anlatan gazete yazılarına dayanılarak hüküm verilemeyeceği şüphesizdir. Bu nedenle, söz konusu ülkede laikliğin kamu otoriteleri ve bu arada Federal Yüksek Mahkeme tarafından nasıl yorumlandığı konusunu daha kapsayıcı bir şekilde ele almak gerekmektedir. (David M. O'Brien, Consüiuiional Law and Politics, New York: W.W. Norton and Company, 1995, ss. 644-786; David P. Barnum, The Supreme Court and American Democracy, New York: St. Martin's Press,1993, Chapters 5, 8; J. A. Barron and C. T. Dienes, Consiiiutional Law (St. Paul, MN: West Publishing Co: 1995), ss. 432-70).

Bilindiği gibi, Amerika Birleşik Devletleri Anayasası'nın 1791 tarihli Birinci Tadil'i laiklikle ilgili olarak şu hükmü ihtiva etmektedir: "Kongre bir dinin tanınmasına ilişkin veya dinin serbestçe icrasını yasaklayan hiç bir yasa yapamaz..." Bu hüküm laikliğin iki temel unsurunu özlü bir biçimde tanımlamaktadır; bir yandan devletin herhangi bir dini benimsemesini veya resmileştirmesini yasaklarken, öbür yandan dini özgürlüklerin kullanılmasını güvence altına almaktadır. Birinci husus literatürde "din ile devletin ayrılması" (separation of church and state) olarak anılmaktadır. Bu nedenle, Ön Savunma'mızda da açıklamış olduğumuz gibi, Amerikan laikliğinin "ayrılık"çı modelin tipik örneğini oluşturduğu yaygın olarak kabul edilmektedir.

(l) Din ile Devletin Ayrılması

"Din ile devletin ayrılığı" ilkesinin birinci gereği devletin çeşitli din ve mezhepler açısında tarafsız olmasıdır. Ne var ki, "tarafsızlık"ın anlamı konusunda ilgili literatürde tam bir görüş birliği yoktur. Bu konudaki görüşleri üçe ayırarak inceleyebiliriz.

Kesin tarafsızlık: Kimilerine göre, tarafsızlık "kayıtsızlık" anlamına gelmektedir; yani, devlet dini meselelere hiç bir biçimde karışmamalı, dinlere ve dini gruplara ne müzahir (yardımcı, destek) olmalı ne de onlara engel çıkarmalıdır. Federal Yüksek Mahkeme'nin 1948 tarihli McCollum v. Board of Educaiion davasındaki kamu okullarındaki öğrencilerin boş saatlerinde kampus içinde dini eğitim almasını laikliğe aykırı bulan karan buna bir örnektir. Mahkemeye göre, dini eğitim veren öğretmenlerin ücreti kamu parasıyla karşılanmamakla beraber, kamu okullarının sınıflarının dini eğitimde kullanılması laiklik ilkesine aykırıydı. Yüksek Mahkeme 1961 tarihli Toracso v. Waikins kararında da kişilerin kamu görevine başlayabilmek için "Tanrı'nın varlığına inanç"larını ifade eden bir yemin etmelerini şart koşan Maryland eyaletinin bir yasasını anayasanın laiklik ilkesine aykırı bulmuştur. Federal Yüksek Mahkeme'nin önüne 1963 yılında karara bağladığı, kamu okullarında dua okunmasına ilişkin davada da (School District ofAbingion Tovvnship v. Schempp) laikliği kesin tarafsızlık anlamında yorumlamıştır. Davanın konusu, okulların her günkü açılışında İncil'den en az on ayet okunmasını, aksine davranan öğretmenin görevine son verilmesini, fakat duaya katılmayan öğrencilere herhangi bir müeyyide uygulanmamasını öngören Pennsylvania eyaletinin bir yasasının Anayasaya uygunluğu sorunu idi. Yasaya göre, herhangi bir öğrenci "ailesinin veya velisinin yazılı talebi üzerine" duaya katılmayabilirdi. Yüksek Mahkemeye göre, dinin veya İncilin incelenmesi "laik bir eğitim programının içinde objektif olarak yer alması durumunda" laikliğe aykırı olmamakla beraber, bu olayda sözkonusu olan uygulamalar zorunlu olduğu için, bu durum "devletin dine yardım etmesini de engel çıkarmasını da yasaklayan kesin tarafsızlığa" aykırıdır. Yüksek Mahkeme bu yöndeki içtihadını zaman zaman yenilemiştir (Örnek olarak, Wallace v. Jaffree (1985); Lee v. Weisman (1992)).

Kesin ayrılık: Buna karşılık. Yüksek Mahkeme'nin kimi kararları açısından laiklik, devletin tarafsız ve yasaları laik amaçlı olmasını öngörmekle beraber, devletin dine bazı kolaylıklar ve dolaylı yardımlar sağlamasına da engel değildir. Nitekim, Yüksek Mahkeme 1947 tarihli Everson v. Board ofEducalion ofEwing Township kararında bu görüşü benimsemişti. Bu davada Mahkeme, dini olanları da dahil olmak üzere, özel okullara öğrencilerin otobüsle taşınma masraflarının eyalet tarafından ailelere ödenmesine ilişkin New Jersey programını laikliğe aykırı bulmamıştır. Mahkemeye göre, Birinci Tadil'in amacı "Kiliseyle Devlet arasında bir ayırma duvarı" inşa etmek olmakla beraber, "kesin ayrılık" ilkesi bir eyaletin dine karşı "hayırhah tarafsızlığını engelemez. Bundan kırk yıl sonra verdiği Corporation ofPresiding Bishops v. Amos kararında da (1987) Yüksek Mahkeme aynı yorumu benimseyerek, Mormonlara ait işyerlerinde sadece dindar işçilerin çalıştırılmasına izin vermenin laikliğe aykırı olmadığına karar vermiştir.

Dine Sempatik Laiklik: Nihayet dine sempatik olan üçüncü bir görüş, belirli bir dini onaylamaksızın, devletin din özgürlüğünü çeşitli biçimlerde destekleyici faaliyetler yapmasına cevaz vermektedir. Söz gelişi devletin dini cemaatlere -özellikle eğitim faaliyetleri bakımından- yardımcı olması, onlara birtakım kolaylıklar sağlaması (sübvansiyon, vergi indirimi vb. yollarla) laikliğe aykırı sayılmamaktadır. Esasen, bugün ABD'nin birçok eyaletinde bu türden yardım programları uygulanmakta ve dine genel olarak sempatik yaklaşılmaktadır. Yüksek Mahkeme de özellikle son yıllarda laikliğe ilişkin bu anlayışı destekleyen bazı kararlar vermiştir.

Nitekim, Mahkeme 1981 tarihli Widmar v. Vinceni kararında, Missouri eyaletinin üniversite kampüsünün ve binalarının, "dini ibadet amaçlarıyla" kullanılmasını yasaklayan bir yasasını Anayasaya aykırı bulmuştur. Yasa dindar öğrencilerin bir eyalet üniversitesinin imkanlarını kullanmalarını engelleyici şekilde uygulanıyordu. Mahkeme bu kararında "(ü)niversite öğrencilerinin... daha genç öğrencilere nispetle daha az etki altında kalabildiklerine ve üniversitenin politikasının dine karşı tarafsızlık politikası olduğunu takdir edebilecek durumda olduklarına dikkat çekmişti. Mahkeme'nin bu içtihadı Kongre üyelerini bu ilkeyi ilk ve orta dereceli okullara teşmil etmek konusunda cesaretlendirmiş ve Kongre 1984 yılında Eşit Yararlanma Kanunu'nu çıkarmıştır. Bu Kanun, öğrenci etkinlik gruplarının okul bölgesindeki toplantılarına ilişkin olarak, "bu gibi toplantılarda dini, siyasi, felsefi veya başka içerikli konuşmalar" yapılması nedeniyle kamu okullarının ayrım yapmalarını yasaklıyordu. Bu Kanunun anayasaya aykırılığı iddiasını Yüksek Mahkeme 1990 yılında (Board of Educaiion of the Wesl$ide Community Schools v. Mergens} reddetmiştir. Bu davada okul yönetimi bir İncil Klübü'nün okul alanı içinde toplantı yapmasını yasaklamıştı. Mahkemeye göre, okul yönetimi bu davranışıyla, laikliğe uygun olan Eşit Yararlanma Kanunu'nu ihlal etmişti. Her ne kadar öğrencilerin dini toplantıları okul arazisi içinde ve okulun himayesi altında yapılacak idiyse de, ne Kanun'un birincil etkisi dini teşvik etmekti, ne de bu faaliyetlere izin vermekle devletle din birbiriyle aşırı biçimde içice geçirmiş oluyordu. Yüksek Mahkeme bu içtihadını daha sonra da korudu ve 1993 yılında verdiği yeni bir kararda (Lamb's Chapel v. Center Moriches Union Free School Disirict) bir bölge (district) eğitim idaresinin, bir dini grubun ders saatlerinin sona ermesinden sonra yapacağı toplantılar için okulun imkanlarını kullanmasını reddeden kararının Anayasayı ihlal ettiği sonucuna varmıştır.

(2) Dinin Gereklerinin Serbestçe Yerine Getirilmesi

Öte yandan, laikliğin ikinci ayağını oluşturan dini özgürlüklerin hukuk tarafından güvence altına alınması konusunda Amerika Birleşik Devletleri'nde genel ve yaygın bir şikayet söz konusu değildir. Bu konuda zaman zaman ortaya çıkan sorunlardan biri kamu kurumlarında ve/veya kamu hizmetlerinin yerine getirilmesi sırasında dini sembollere izin verilip verilmeyeceğiyle, diğeri ise kişilerin dini inançları nedeniyle genel kamusal düzenlemelerden ne derece muaf tutulacaklarıyla ilgilidir. Bu husustaki Yüksek Mahkeme içtihadına göz atmadan önce, ABD Başkanının 1997 yılında kamu kurumlarında dini ifadenin serbestleştirilmesini sağlamaya dönük bir kararname çıkarmış olduğunu (bkz. Liberal Düşünce, n. 12, Güz 98, ss. 64-74) hatırlatalım.

Amerikan Yüksek Mahkemesinin bu konularla ilgili ilk önemli karan 1925 tarihli olup, Pierce v. Society ofSisiers davasında verilmiştir. Yüksek Mahkeme bu kararıyla, ebeveynlere çocuklarının sekizinci sınıfı tamamlayıncaya kadar kamu okullarına gönderme mecburiyeti getiren Oregon eyaletinin bir yasasını, ailelerin çocuklarının eğitim ve öğretimini belirleme özgürlüğüne makul olmayan bir müdahale teşkil ettiği ve dini okulları mülkiyet ve girişim özgürlüğünden yoksun bıraktığı gerekçesiyle anayasaya aykırı bulmuştur. Mahkeme bundan çok sonra (1972'de) verdiği Wisconsin v. Yoder kararında da aynı içtihadını tekrarlayarak, Amishlerin çocuklarının sekizinci sınıftan sonra zorunlu okul eğitiminden muaf tutulabileceğine hükmetmiştir. Mahkemeye göre: Öğrencilere temel becerileri kazandırmak için zorunlu sekiz yıl eğitim yeterli olduğu halde, Amishlerin inancına göre, lise öğretimi kendi değerlerine aykırı tutumlar geliştirmeye yöneliktir ve bu arada çocukları Tanrı'dan uzaklaştırıcı etkiye sahiptir. Eyaletin zorunlu genel eğitimdeki çıkarı ("kamu yararı) hiç bir zaman bütün diğer çıkarların bir yana bırakılmasını gerektirecek kadar önemli ve mutlak değildir.

Yüksek Mahkeme'nin din özgürlüğünün korunmasından yana olan en radikal kararı Yahova Şahitleri'nin bayrak selamlamayı reddetmesini onaylayan 1943 tarihli kararıdır. Mahkeme bu kararında insan haklarıyla ilgili bazı genel ilkeleri hatırlatmaktadır: "Bir Haklar Yasası'nın asıl amacı, belirli konuları siyasi tartışmaların iniş çıkışlarından kurtararak onları çoğunlukların ve memurların elinin uzanamayacağı bir yere koymak ve mahkemeler tarafından uygulanacak hukuk ilkeleri olarak tesis etmektir. Bir kişinin hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkı, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, ibadet ve toplanma özgürlüğü hakları ve diğer temel haklar oylamaya konu olamaz; bunlar hiçbir seçimin sonucuna bağlı değildir." Karar devam ediyor: "Bizim anayasal takım yıldızımızda eğer herhangi bir sabit yıldız varsa o da hiçbir yüksek veya küçük memurun politikada, milliyetçilikte, dinde veya başka kanaat meselelerinde neyin Ortodoks olacağını tesbit edemeyeceği ve yurttaşları bu konulardaki inancını sözle veya yazıyla açıklamaya zorlayamayacağıdır." Mahkeme 1963 yılında karara bağladığı Sherbert v. Verner davasında Cumartesi günü çalışmayı reddeden Adventist tarikatının bir üyesine o gün için ücret ödenmemesini öngören bir Güney Karolina Yasasını, eyaletlerin amaçlarını, din özgürlüğüne müdahale etmektense daha başka ve daha yumuşak araçlarla gerçekleştirmeleri gerektiği gerekçesiyle anayasaya aykırı bulmuştur. Yüksek Mahkeme daha sonra yine Yahova şahitleriyle ilgili olarak verdiği bir kararda (Wooley v. Maynard, 1977), "Özgür Yaşa Yahut Öl" şeklindeki eyalet mottosunun yolcu otomobillerinin plakalarına yazılmasını gerektiren bir New Hampshire Yasasını, Yahova şahitlerinin bunun kendi ahlaki, dini ve siyasi inançlarını rencide ettiği yolundaki itirazı münasebetiyle, Anayasaya aykırı buldu. Mahkemeye göre, hiçbir birey, kendi özel mülkünde teşhir etmek suretiyle, bir ideolojik mesajın yayılmasına katılmaya zorlanamaz.

Yüksek Mahkeme, hayvan kurban etmeyle ilgili bir uyuşmazlıkta da, din ve ibadet özgürlüğünün korunmasını kamu yararına üstün tutmuştur. Mahkeme 1993 tarihli bu kararında (Church of Lukumi Babalu Aye v. City ofHialeah), genel olarak hayvan boğazlamayı değil de sadece dini amaçlarla hayvan kurban etmeyi yasaklayan Hialeah şehri düzenlemesinin görünüşteki "vahşeti önleme ve kamu sağlığını koruma" amacının tarafsız olmadığını, aksine belli bir dini hedef aldığını tespit etmiş ve söz konusu düzenlemenin din ve ibadet özgürlüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle söz konusu düzenlemeyi oybirliğiyle anayasaya aykırı bulmuştur.

Buna karşılık Yüksek Mahkeme zaman zaman da bireylerin dini inançları nedeniyle genel kamusal düzenlemelerden muaf tutulamayacağına karar vermiştir. Mahkeme bu istikametteki bir kararını Goldman v. Weinberger (1986) davasında vermiştir. Bu kararında Yüksek Mahkeme Hava Kuvvetlerinin Ortodoks Yahudi subayların yarmülke giymelerini yasaklamasını onaylamıştır. (Mamafih, ertesi yıl Kongre, görevlerine mani olmaması ve sade olması (göze batıcı olmaması) şartıyla, askerlerin karargahlarda dini elbise giyebilmelerine izin veren bir yasa çıkarmıştır.) Yüksek Mahkeme'nin 1988 yılında verdiği, Kızılderili kabileleri tarafından öteden beri dini amaçlarla kullanılan ulusal orman alanlarında kamu otoritelerince yol inşa edilmesini din özgürlüğüne bir müdahale teşkil etmediğine ilişkin kararı da (Lyng v, Northwest Indian Cemetery Proteciive Association) aynı yöndedir. Mahkeme 1990 tarihli başka bir davada (Minnesota v. Hershberger) Amishleri karayolları güvenlik yasalarından muaf tutan bir eyalet yüksek mahkemesi kararını bozmuştur. Mahkeme nihayet 1990 tarihli bir kararında da (EmploymeniDivision, Department ofHuman Resources ofOregon v. Smith) Anayasanın ibadet özgürlüğüne ilişkin hükmünün, Amerikan Yerlileri Kilisesi tarafından törensel amaçlarla peyote (peyote kaktüsünden üretilen, sarhoşluk verici bir uyuşturucu) kullanılmasının uyuşturucu kullanımını yasaklayan ceza hükümlerinden muaf tutulamayacağına ve bu kilisenin mensuplarının "peyote" kullandıkları için görevlerinden uzaklaştırılmalarında anayasaya aykırılık bulunmadığına hükmetmiştir.

(3) Değerlendirme

Görüldüğü gibi, Amerikan Yüksek Mahkemesi, genel tutumu itibariyle, bir yandan devletin dini inançlar karşısında tarafsızlığını korumasını ve dinle devletin içi içe geçmesini önlemeye, öbür yandan da dini inancın gereklerinin serbestçe yerine getirilmesini güvence altına almaya çalışmaktadır. Mamafih, Mahkeme'nin içtihadı, devletin tarafsızlığının, dini inançlar arasında ayrım yapmamak kaydıyla, kimi dini kurumlara devlet yardımı veya çeşitli şekillerde devlet desteği sağlanmasına engel olmadığı yönündedir. Özellikle son dönemde (Başyargıç Burger [1969-1986] ve Rehnquist [l986-] dönemlerinde) Mahkeme din ile devlet arasında ayrılıktan çok uyumlu bir beraberlik olması gerektiği anlayışına geçmiştir. Bunun pratik anlamı, kesin tarafsızlığın sempatik veya olumlu tarafsızlığa kayması demektir. Öte yandan, dine devlet yardımı yapılması devletin düzenlemelerinde laik amaçlar (eğitimi desteklemek gibi) gütmesine de engel değildir. Başka bir ifadeyle, Yüksek Mahkeme'nin kimi kararlarında şart koştuğu gibi, kamusal düzenlemelerin ilk (doğrudan) amacı dini desteklemek olmadığı halde, bu türden yardımlar yapılabilir. Ayrıca, devlet faaliyetinin belli bir dini inancın dayatılması mahiyetinde de olmaması gerekir.

Yüksek Mahkeme'nin bu genel tutumu din özgürlüğünün kamu alanında ifadesini bulması bakımından da prensip olarak değişmemektedir. Bunun tek istisnası, yukarıda zikredilen karar örneklerinden de kolaylıkla anlaşılabileceği gibi, somut durumlarda, din özgürlüğünün kamu alanında serbestçe ifadesine ağır basan bir kamu yararının varlığında şüphe bulunmaması durumudur. Örneğin, dini inançları nedeniyle karayolları güvenliğine ilişkin kurallardan muafiyet talep edenlerin bu özgürlüklerinin korunmasındaki çıkar ile bu talepte bulunanlar da dahil olmak üzere bütün bir toplumun karayollarında güvenlik içinde seyahat etmek konusundaki yararı çatıştığında ikincisini tercih etmek gerektiği gayet açıktır.

D- DELİLLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Ön Savunma'mızda sayın Başsavcı'nın hazırladığı iddianame ve ekinde delil olarak sunulan tüm belgelere karşı cevaplarımızı sunmuştuk. Bu savunmamızda ise iddianamede yer alan ve almayan tüm belgeler hakkında genel bir değerlendirme yapacağız.

1. Fazilet Partisi'nin Laiklik Karşıtı Faaliyetlerde Bulunduğu İddialarına İlişkin Gazete Haberleri

Sayın Başsavcı iddianamesinde Fazilet Partililerin, partinin kapatılmasını gerektiren eylemlerde bulunduklarını ileri sürmektedir. Ancak bu konuya ilişkin olarak ne ilk iddianamesinde ne de daha sonradan sunduğu ek iddianamede yer vermediği oldukça hacimli miktarda gazete haberini ayrı bir klasör halinde Anayasa Mahkemesi'ne sunmuştur, iddianame ve ekinde hiç değinilmeyen hususlara ilişkin belgelerin yüksek heyetinize sunulmuş olmasının ötesinde, bu haberlerin delil olma değerleri üzerinde kısaca durulmalıdır.

Burada belirtilmesi gereken ilk nokta, sayın Başsavcı'nın gazete haberlerine aksi ispatlanıncaya kadar belge niteliği taşıyan birer noter işlemi gibi değer vermesidir. Ön Savunmamızda da belirttiğimiz gibi, ceza yargılaması usulünde herşey delil olabilir ve bu çerçevede gazete haberlerinin de delil olma değeri vardır. Ancak bu haberlerin kendi başına ne tür bir değere sahip olduklarını araştırmak, doğruluklarını teyit etmek, hukuki bir boyutları varsa gazete haberi içinde yer alan iddiaların kovuşturma ve yargı organlarına intikal edip etmediklerini takip etmek, maddi olaylara ilişkin iseler o maddi olayların gerçek olup olmadıklarına bakmak dava taraflarının öncelikli görevidir. Bu bağlamda sayın Başsavcı'nın bu haberleri dosyaya koymakla yetindiğini, haberden kalkarak bir araştırma yapmaya gerek duymadığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bu konuyu birkaç örnekle açıklayalım:

31 Mart 1999 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yer alan FP'li Güngören Belediyesi'nde çalışan müdürlerin sakallarının bilgisayar hilesi ile gizlendiğine ilişkin haber partimizin kapatılması davasıyla ilgisi olmadığı gibi, maddi olarak bu olayın gerçekliği araştırılmadan ‘magazin' niteliğindeki bir haberi bu savunmanın sunulmasıyla yetinilmesi de yadırgatıcıdır.

Bu savunmanın başka bir yerinde de zikrettiğimiz gibi, bir günlük gazetemizde yayınlanan Sayın Recai Kutan'a ilişkin bir habere ‘Biz Emanetçiyiz' başlığı konulmuştur. Oysa haberin içeriğinden böyle bir sözün söylenmediği ortaya çıkmaktadır. Burada Başsavcının yapması gereken gerçekten bu sözlerin söylenip söylenmediğini tespit etmek ya da bu haberi dosyaya hiç koymamaktır.

Ülkemizde Özellikle seçim öncesi dönemlerde gazetelerin kendi savundukları görüşlere sahip partilere destek amacıyla diğer görüşleri temsil eden partiler hakkında negatif haberler yaptıkları bilinen bir gerçektir. Üstelik söz konusu tarafgir yaklaşımlar sadece Fazilet Partisi için değil, tüm partiler için bir sorun olmaktadır. Aslında bir demokratik sistemde bu normaldir, gazetelerin tarafsız olma zorunluluğu yoktur.

Bu nedenle iddia makamının, dosyalarda onlarca benzeri olan bu bilgi ve belgeleri bir süzgeçten geçirmesi, sistematik hale getirmesi ve doğruluklarını araştırması, habere konu olan olayı hukuki açıdan değerlendirmesi gerekirdi. Doğruluğu dahi şüpheli magazin nitelikli haberlerin "tek başlarına" belge olarak sunulmasının ve özellikle de ülkemizdeki en yüksek yargı organının baktığı bir davada bunun yapılmasının yargılamanın ciddiliği ile ne kadar bağdaştığını yüksek heyetinizin takdirlerine bırakıyoruz.

2. Hukuka Aykırı Olarak Elde Edilen Necmettin ERBAKAN ile Yasin Hatipoğlu Arasındaki Konuşmaya Ait Ses Kayıtlarının Delil Olarak Kullanılması Durumunda Oluşabilecek Sorumluluk

Bu konu gerek Ön Savunma'nın gerekse işbu Son Savunma'nın çeşitli kısımlarında ele alınmıştır. Burada sadece söz konusu delilin kullanılabilmesi sorunu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde gözden geçirilecektir.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin Özel Yaşam ve Aile Yaşamına Saygı Hakkı başlıklı 8. maddesi aynen şöyledir:

"1. Herkes özel ve aile yaşamına, konutuna, haberleşmesine müdahaleden korunma hakkına sahiptir.

2. Bu hakların kullanılmasına ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik refahı, suçun ya da düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla, hukuka uygun olarak yapılan ve demokratik bir toplumda gerekli bulunan müdahalelerin dışında, kamu makamları tarafından hiçbir müdahale yapılamaz."

Bu hüküm karşısında, özel kişilerin hukuka uygun olmayan yöntemlerle elde ettikleri ses kayıtlarının kullanılması durumunda, devletin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 8. maddesinden kaynaklanan pozitif yükümlülüğüne aykırı davranılmış olur. Sözleşme'nin 8. maddesi ile taraf devletlerin üstlendikleri pozitif yükümlülükler, bireylerin özel yaşamlarını korumak ve bireylerin özel yaşamına ancak hukuka uygun yöntemlerle müdahale edilmesini sağlamaktır. Burada özellikle belirtilmesi gereken bir nokta, bu kayıtların hukuka aykırı elde edildiklerinin bizzat sayın Başsavcı tarafından kabul edilmesi, bu hususta bir tereddüdün bulunmamasıdır.

Bu sorumluluğun doğacağının bilinmesine karşın, partimizin kapatılmasına yetecek bir kanıt niteliğinde olmayan söz konusu ses kayıtlarının Başsavcılık tarafından delil olarak kabul ettirilmeye çalışılması sırf hukuki nedenlerle açıklanabilecek bir durum değildir.

3. İstihbarat Raporu Niteliğindeki Dökümanların Delil Olarak Sunulması

Sayın Başsavcının yüksek heyetinize sunduğu dosyalarda, devletin hangi kurum ya da kuruluşundan alındığı belli olmayan ve istihbari nitelikte bilgileri içeren, bazılarının üstünde "GİZLİ" kaşesi yer alan bir dizi döküman yer almaktadır. Bu dokümanların sayın Başsavcı tarafından delil adı altında sunulması dahi kendi başına bir skandaldır. Çünkü, demokratik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nin mahkemelerinden "jurnal" niteliğindeki bu dokümanlara dayanarak karar vermesi beklenmektedir. Üstelik, bu belgeler içinde DYP Bursa il Başkanı Mehmet Gazioğlu ve YDP Genel Başkanı Hasan Celal Güzel hakkındaki "raporlar" da yer almaktadır. Benzerlerini sadece totaliter ülkelerde görebileceğimiz ve bireylerin ve olayların "fişlenmesi" olarak nitelendirilebilecek bu belgelerin geçerli delil niteliğine sahip olmamaları bir yana, bunların hiçbir resmi kuruluşa ait olmaması da konunun ne kadar vahim olduğunu göstermektedir.

4. Bazı Milletvekillerinin Gündem Dışı Konuşmalarının Delil Olarak Sunulması

Sayın Başsavcı tarafından kimi milletvekillerinin Meclis Genel Kurulu'nda yaptıkları gündem dışı konuşmalar delil olarak sunulmuştur. Bu ve önceki savunmamızda bu konuşmaların delil olma değerleri ve içeriklerinin iddia edilen hususları içerip içermediği tartışılmıştı. Burada sadece bu konuşmaların diğer partilerin milletvekilleri tarafından yapılan konuşmalardan bir farklılık göstermediklerini ve bireysel hak ve özgürlükleri savunmaya yönelik olduklarını vurgulamakla yetiniyoruz.

Bir başka yerde de zikrettiğimiz gibi, Fazilet Partisi milletvekillerinin içinde kılık-kıyafet nedeniyle eğitim haklarını kullanamayan üniversite öğrencileri ve bu yüzden toplumda yaşanan sıkıntılar konularına yer verilen konuşmaları, toplam gündem dışı konuşmaların %10'u oranındadır. Bunun dışında kalan konuşmalar iktisadi sorunlar başta olmak üzere Türkiye'nin başka gündem konularıyla ilişkilidir. Fazilet Partisi milletvekillerinin gündem dışı konuşmalarına ilişkin ayrıntılı bir döküm ektedir.

5. Partimizin Kurulmasından Önce Yayınlanmış Bazı Gazete Haberlerinin Delil Olarak Sunulması

Sayın Başsavcının yüksek heyetinize sunduğu dosyaların içinde partimizin kuruluş tarihinden önce yayınlanmış bazı gazete haberlerine de yer verilmiştir. Partimiz bir tüzel kişilik olarak ancak kuruluş tarihinden sonraki eylem ve faaliyetlerinden dolayı sorumlu tutulabilir. Ekte örneklerini sunduğumuz bu belgelerin partimizin hiç de haketmediği bir genel izlenim yaratma amacına yönelik olarak dosyaya konulduğu ortadadır.

6. Genel Bir Bakış

Her iki savunmamızda da delillere ilişkin değerlendirmelere kapsamlı bir yer verdik. Bu değerlendirme sonucunda ulaştığımız sonuç, delil olarak sunulan tüm belgelerin Fazilet Partisi'nin Anayasa ve 2820 sayılı Yasa'da düzenlenmiş olan parti yasaklarına uymadığına ilişkin maddi gerçekliği ortaya çıkarmak yerine, partimiz hakkında genel bir izlenim ya da imaj doğurmaya yönelik olduğudur.

Anayasa ve yasada yer alan yasakları ihlal etmek ancak bu yasakların çiğnendiğinin kanıtlanması ile olanaklıdır. Dolayısıyla iddia makamı, bu yöndeki kanıtları hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde ortaya koymalıdır. O halde, partimizin kapatılmasına karar verilebilmesi için genel izlenimlerin değil, yasakların ihlal edildiğine ilişkin tartışma kabul etmez somut delillerin varlığı gerekir. Aksi halde, yasanın partilerin kapatılması için öngördüğü nedenlerin genişletilmesi, yasak eylem ve faaliyetlerin tipikliğinin kaybolması tehlikesi ortaya çıkar ki böyle bir gelişme siyasi hak ve özgürlüklerin Anayasa'nın ve yasa koyucunun amaçladığından fazla ve temel insan hakları düzenlemelerine aykırı bir şekilde sınırlanması anlamına gelir.

Hangi kuruma ait olduğu bilinmeyen istihbarat raporları, hukuka aykırı yollardan elde edilen ses kayıtları, indi kanaatler, doğrulukları teyit edilmemiş gazete haberleri, parti üyesi dahi olmayan kişilerin beyanları, partimizin kuruluş tarihinden önceki dönemlere ait dokümanlar, Fazilet Partisi ile hiçbir bağı olmayan kurum, kuruluş, yayın organı ve kişilerce yapılan açıklamalar ile dolu olan delil dosyası hakkında son sözü söyleyecek olan yüksek heyetinizin tüm bu yönleri dikkate alacağına ve Anayasa Mahkememizin birey hak ve özgürlüklerinin teminatı olan bir yüksek mahkeme sıfatıyla gereken tüm özeni göstererek bir inceleme yapacağına dair en küçük bir şüphemiz yoktur.

E- FAZİLET PARTİSİ HİÇBİR PARTİNİN DEVAMI DEĞİLDİR

1. Konunun Son Savunma Bakımından Önemi

Sayın Başsavcı'nın sunduğu Esas Hakkındaki Görüş'te hukuka aykırı yollardan elde edilen ses kayıtları konusu ağırlıklı bir şekilde yeniden ele alınmıştır. Aslında hukuka aykırı yollardan ele geçirilen bu ses kayıtları Fazilet Partisi Davası bakımından bu kadar merkezi bir öneme sahip değildir ve bu kayıtlar hukuka uygun bir şekilde ele geçirilseydi dahi partimizin bir başka partinin devamı olduğunu ispatlamaktan çok uzaktır. Ancak sayın Başsavcı'nın varlığı iddia edilen bu delil üzerinde aşırı bir vurguda bulunması başka bir siyasi partinin devamı olma gerekçesiyle partilerin kapatılması konusuna daha ayrıntılı bir bakışı zorunlu kılmaktadır. Çünkü hukuka aykırı bir şekilde ele geçirilen bir konuşma bandına dayanılarak ileri sürülen iddialar partimizin kapatılan başka bir siyasi partinin devamı olduğunu kanıtlamaya yöneliktir.

2. Türk Hukukunda ve Anayasa Mahkemesi Kararlarında "Bir Siyasi Partinin Devamı Olma" Kavramı 1982 Anayasası'nın 69. maddesinin yedinci fıkrasında Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında kurulamaz" hükmü yer almaktadır. 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 96. maddesinin ikinci fıkrasında ise kurulacak siyasi partilerin Anayasa Mahkemesince kapatılan siyasi partilerin devamı olduklarını veya beyan edemeyecekleri ve böyle bir iddiada bulunamayacakları kuralı bulunmaktadır.

Bu düzenlemeler bakımından asıl önem taşıyan nokta bir partinin ne zaman Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan partinin devamı olduğunu "beyan" ve "iddia ettiğinin" tespiti sorunudur. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun yürürlüğe girdiği 24.4.1983 tarihinden bugüne kadar Anayasa Mahkememiz tarafından bu hükme dayanılarak bir siyasi parti kapatılmamıştır. Dolayısıyla bu konuda oluşmuş bir Anayasa Mahkemesi içtihadı da söz konusu değildir.

Bununla birlikte Anayasa Mahkememiz çok benzer bir konuda emsal teşkil edebilecek üç önemli karar vermiştir. Bilindiği gibi Siyasi Partiler Kanunu'nun 96. maddesinin 19.6.1992 tarihinde değişiklik geçirmeden önceki halinde Anayasa Mahkemesi kararı dışındaki nedenlerle kapatılan siyasi partilerin devamı olma beyan ve iddialarını da siyasi parti yasakları arasında olan bir hüküm vardı. Bu hüküm ile bugün yürürlükte olan ikinci fıkra hükmü arasındaki temel farklılık düzenlemelerin kapsamına ilişkindi. Gerçekten, ilk düzenlemede sadece "kapatılan siyasi partiler" ibaresi yer almasına karşın halen yürürlükte olan düzenlemede "Anayasa Mahkemesince temelli kapatılan" sözcükleri bulunmaktadır. Bir başka deyişle, ilk düzenleme hem Anayasa Mahkemesi kararı hem de başka organlarca kapatılmayı kapsama alırken yeni düzenleme sadece Anayasa Mahkemesi kararları ile kapatılmayı esas alarak kapatılan parti kavramının anlamını kapsam bakımından daraltmıştır. Buna karşın "devamı olma" ile "devamı olduğunu beyan etme ve iddiada bulunma" unsurları bakımından her iki düzenleme arasında bir farklılık yoktur.

Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi'nin bir yargı kararı olmaksızın kapatılan siyasi partilerin devamı oldukları iddiasıyla kapatılması istenilen partiler hakkında verdiği kararlarda yer alan görüşlerinden yararlanılabilir. Bu görüşler özellikle''devam" ve "devamı olduğunu beyan etme ve iddiada bulunma" unsurlarının Mahkemece nasıl yorumlandıklarının tespiti bakımından önemlidir.

Anayasa Mahkememizin bu çerçevede yararlanacağımız kararları 28.9.1984 tarihli Doğru Yol Partisi Kararı, 16.7.1991 tarihli Türkiye Birleşik Komünist Partisi Kararı ve 24.9.1991 tarihli Cumhuriyet Halk Partisi Kararı'dır. Bu üç karar gözönüne alındığında, "devam" ve "devamı olduğunu beyan ve iddia etme" unsurları bakımından Anayasa Mahkememizin oluşturduğu görüşler şu şekilde özetlenebilir:

(i) Genel ideolojik benzerlikler, ortak duyarlılıklar tarihsel mirası sahiplenme benzer noktaları bir başka yorum ve bakış aaçısıyla vurgulama, önceki birikim ve deneyimlerden yararlanma ilgili partinin Anayasa Mahkemesince kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunun tesbitinde yeterli değildir. Anayasa Mahkememiz Türkiye Birleşik Komünist Partisi Kararında bu konu hakkında açık ve doyurucu bir yorum geliştirmiştir. Mahkemeye göre,"Ülkemizdeki bir kısım Marksist hareketlerin daha önce çoğulcu, çok partili ve seçime dayanan demokratik devlet düşüncesine sahip olmamaları, hatta Stalinist yorumları benimseyerek Sovyetler Birliği'nde bir dönemdeki katı diktatörlüğü ve insanlık dışı uygulamaları eleştirmemeleri ve Sovyetler Birliği'nin komşu ülkelere askeri müdahalelerini desteklemeleri, bunların düşünce ve eylem boyutunda birbirleri ile ilişkilerini ve tarihin akışından doğal halefıyetle ilgili sosyal ve tarihsel gerçeği değiştirmez. Davalı siyasi partinin daha önce düşünce, siyasal eylem ve hukuksal örgütlenme bağlamında varlık gösteren çeşitli siyasi hareketlerin kültürel mirasına talip olması ya da böyle bir savda bulunması son derece doğal ve demokratiktir.

Bundan davalı partinin kapatılan bir partinin devamı olduğunu beyan ettiği anlamını çıkarma olanağı yoktur. ...(M)arksist hareketin farklı örgütlenmelerine, siyasal kültürüne ve partilerine ve bunların kültürel mirasına sahip çıkılması, kapatılan bir siyasi partinin devamı olmak değil, Marksist örgütlenmenin birikim ve deneyiminden yararlanıp yeni bir parti oluşturmaktır." (E. 1990/1 (SPK), K. 1991/1, KG. 16.7.1991, AMKD, S. 27, C. 2, s. 968).

(ii) Tutum, davranış ve jestler beyan ve iddia kavramlarının kapsamının dışında kalırlar. Anayasa Mahkemesi Doğru Yol Partisi kararında bu konuya şöyle yer vermiştir.

"...'(B)eyan' ve ‘iddia" kavramları ... sözle ya da yazı ile yapıla(bilirler). Başka bir deyişle, tutum, davranış ya da jestle kapatılan bir siyasi partinin devamı olduğunun beyan ya da iddia edilmesine olanak yoktur. Bu bakımdan, kapatılan bir siyasi parti liderinin ziyaret edilmesi, birlikte resim çektirilmesi, bir toplantıda hazır bulunulması gibi eylemler ‘beyan' ve ‘iddia' kavramları içine girmezler. Bu tür davranışlar belki ‘izlenim' kavramı içinde değerlendirilebilir. Ancak bu gibi davranışlardan hangilerinin yasaklandığı 96. maddenin ilk fıkrasında sayılmıştır." (E. 1984/1 (SPK), K. 1984/1, KG. 28.9.1984, AMKD, S. 20, s. 511)

(iii) Aşikarlık beyan ve iddia kavramlarının bir diğer özelliğidir:

"Beyan ve iddia üçüncü kişilerin bilgilerine ya da yararlanmalarına sunulmadıkça, yasak eylem oluşmaz." (E. 1984/1 (SPK), K. 1984/1, KG. 28.9.1984, AMKD, S. 20, s. 511)

(iv) Beyan ve iddiaların içeriği Anayasa Mahkemesi tarafından ciddi, inandırıcı, etkileyici bulunmalı, beyan ve iddialar arızi kalmamalı belli bir yoğunluğa ulaşmalıdır: "Anayasa Mahkemesi (bu konudaki incelemesini), beyan ve iddiaların içeriğine, ciddiyetine,

inandırıcılığına, etkileyiciliğine, yoğunluğuna göre değerlendirecektir." (E. 1984/1 (SPK), K. 1984/1, KG. 28.9.1984, AMKD, S. 20, s. 511-512; E. 1990/2 (SPK), K. 1991/2, KG. 24.9.1991, AMKD, S. 28, C. 2, s. 691).

(v) Kapatılan bir siyasi partinin devamı olmaya ilişkin beyan ve iddiaların siyasi partinin yetkili organları veya siyasi partiyi temsil eden kişilere yüklenebilmesi gerekir.

"... Maddeye aykırı davranıştan söz edebilmek için yasak eylemin siyasi partinin yetkili organlarınca veya siyasi partiyi sözleri ya da yazılarıyla ilzam eden kişilerce işlenmiş olması gerekir. Bunların kimler olduğu 101. maddenin (b) bendinde belirtilmiştir. Başka bir anlatımla, madde fail olarak siyasi partileri öngördüğüne göre, temsil yetkisi bulunmayan kişilerin eylemleri nedeniyle partinin sorumlu tutulması düşünülemez." (E. 1990/2 (SPK), K. 1991/2, KG. 24.9.1991, AMKD, S. 28, C. 2, s. 690).

Bu kararın verildiği tarihte yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun'un 101. maddesinin (b) bendindeki hüküm, bazı küçük değişikliklerle bugün yürürlükte olan kanunun 102. maddesinde yer almaktadır. Bu hüküm ve Anayasa Mahkemesi'nin yaklaşımı çerçevesinde, beyan ve iddiada bulunma suretiyle bir siyasi partinin yasak fiili işlemesine neden olabilecek kişi ve organlar şunlardır:

- Parti büyük kongresi,

- merkez karar ve yönetim kurulu (veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu haller),

- TBMM grup yönetim kurulu,

- TBMM grup genel kurulu,

- parti genel başkanı dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu.

(vi) Sadece imaj yaratmak kapatılmış bir siyasi partinin devamı sayılmak için yeterli değildir. Kapatılmış bir siyasi partinin devamı izlenimi doğurmak ise sadece 2820 Sayılı Kanun'un 96. maddesinin birinci fıkrasında tanımlandığı şekliyle yasak kapsamındadır. Bu konuya Ön Savunmamızda Doğru Yol Partisi Kararı'ndan yaptığımız bir alıntıyla yer vermiştik. Anayasa Mahkememiz Cumhuriyet Halk Partisi Kararı'nda da aynı konuyu ele almıştır:

"... ‘izlenim', ‘imaj', ‘ima' gibi sözcükler nesnel ölçüleri olmayan öznel değerlendirmelere açık kavramlardır. Bu yola girildiğinde, kapatılan bir partinin simgesi olmuş bir renk, bir slogan; parti isimleri ya da amblemlerindeki küçük bir benzerlik, kapatılan bir partinin tüzük ve programındaki bazı maddelere paralel hükümlerin yeni kurulmuş olan partinin tüzük ve programına alınması, kapatılan parti yöneticileri ile yakınlık gibi hususlar madde kapsamına girebilecektir. (E. 1990/2 (SPK), K. 1991/2, KG. 24.9.1991, AMKD, S. 28. C. 2, s. 690).

Anayasa Mahkemesi, tüm izlenim yaratıcı fiillerin ise sadece 96. maddenin birinci fıkrasında yer verilenlerle sınırlı olduğuna karar vermiştir:

"... Bu tür davranışlar belki ‘izlenim' kavramı içinde değerlendirilebilir. Ancak bu gibi davranışlardan hangilerinin yasaklandığı 96. maddenin ilk fıkrasında sayılmıştır." (E.1984/1 (SPK), K. 1984/1, KG. 28.9,1984, AMKD, S. 20, s. 511).

2820 sayılı Kanun'un birinci fıkrasında düzenlenen ve izlenim yaratma sayıldığı halde yasak kapsamına giren bu fiiller şunlardır:

- kapatılmış siyasi partilerin isimlerini kullanmak,

- amblemlerini kullanmak,

- rumuzlarını kullanması

-rozetlerini kullanmak,

- benzeri işretlerini kullanmak.

Anayasa Mahkememizin sözkonusu kavramların anlamlarını yukarıdaki kıstaslar çevresinde sınırlandırmış olması birey hak ve özgürlüklerine saygılı olmanın, hukuk devleti ve demokratik devlet, ilkelerinin doğal bir sonucudur.

Şüphesiz Anayasa'mızın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenen siyasi hak ve özgürlükler, örgütlenme ve siyasi parti kurma hakkı bakımından bu daraltıcı yorumlar gereklidir.

Öte yandan, Türk hukuk sisteminde siyasi partileri kapatma nedenleri dört ana başlık altında toplanmıştır: Siyasi partinin tüzük ve programının Anayasanın ve ilgili yasanın hükümlerine aykırı olması Anayasa ve yasayla yasaklanmış birtakım faaliyetlerin odağı haline gelmesi, kapatılmış bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan ve iddia etmesi ve nihayet yurt dışından yardım alması. Bunlardan ikincisi anayasal kurumları korumak amacıyla siyasi özgürlüklere sınırlar getirilmesi üçüncüsü ise getirilen bu sınırlara uymayan Partilerin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasından sonra tekrar aynı partiye varlık kazandırılmasını ve dolayısıyla mahkeme kararlarının etkisiz hale getirilmesinin önüne geçilmesi amacıyla düzenlenmiştir. Başka bir deyişle, "odaklaşma" nedeni doğrudan siyasi hak ve özgürlükleri sınırlandırmaya yönelik iken "devamı olma" nedeni kendi başına bir sınırlandırma değil, hukuki sınırlandırmaların etkisini ortadan kaldırmaya yönelik girişimleri önlemeyi hedefler. Bu nedenle kapatılmış olan bir siyasi partinin devamı olma nedeniyle bir siyasi partinin kapatılması siyasi hak ve özgürlükler ile diğer birey hak ve özgürlüklerine, anayasa ve yasalarda sayılmayan yeni sınırlamalar getirmeyecek biçimde ve mahkeme kararlarına uyulmasını sağlama münhasır amacına uygun olarak gerçekleştirilmelidir.

Örneğin, Anayasa Mahkemesi'nin izlenim, imaj gibi kavramları kapatılan bir partinin devamı sayılması için yeterli görmemesi hem siyasi partiler hem de bireyler için çok önemlidir. Eğer imaj yeterli görülseydi, bu, siyasi partilerin hareket alanlarının kendi işlevlerini aksatacak derecede aşırı bir şekilde daralmasına neden olabilecekti. Daha önce kapatılan bir parti dolayısıyla yasaklı hale gelenler de, aynen totaliter devletlerde olduğu gibi, kimsenin kendilerine yaklaşmaya cesaret edemediği, kendilerinden uzak durulması gereken bireyler olacaklardı. Oysa, kapatılan bir partinin devamı iddiası ve beyanı nedeniyle parti kapatılması bu tür bir durumu öngörmeyen ve amacı yukarıda açıklandığı gibi mahkeme kararlarının etkisiz kılınmasını önlemek olan bir yaptırımdır. Bu nedenle Anayasa Mahkemesi'nin bu konuda daha önceden geliştirdiği daraltıcı yorum yerindedir ve bir hukuk devleti için gereklidir.

Konuya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından baktığımızda Anayasa Mahkemesi'nin tutumu daha iyi anlaşılabilir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 11. maddesinde toplanma ve örgütlenme özgürlükleri düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre, "Herkes, barışçıl amaçla toplanma özgürlüğü ile, kendi çıkarlarını korumak için sendika kurma ve sendikalara girme hakkını da kapsayan örgütlenme özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hakların kullanılmasına, ulusal güvenlik, kamu güvenliği, suçun ve düzensizliğin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarının dışında, hukukun öngörmediği ve demokratik bir toplumda gerekli bulunmayan hiç bir sınırlama koyulamaz. Bu madde, silahlı kuvvetler, polis teşkilatı ve kamu idaresi mensupları tarafından bu hakların kullanılmasına hukuka uygun sınırlamalar koyulmasını engellemez."

Bu maddede yeralan örgütlenme kapsamı içine siyasi partilerin de girdiği Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından şüpheye yer bırakmayacak şekilde kabul edilmiştir. (Bu konudaki ilk karar için bkz. Başvuru 250/57, Alman Komünist Partisi Kararı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Yıllığı, C. I, 1955-1957, s. 222). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de aynı görüştedir. (Sigurdur Kararı, 30.6.1993, A. 264, s. 14; Vogt Kararı, 26. Eylül.1995, A. 323, s.31).

Komisyon örgütlenme özgürlüğünü şöyle tanımlamaktadır: "Örgütlenme özgürlüğü, vatandaşların çeşitli amaçları gerçekleştirmek amacıyla devlet müdahalesi olmaksızın örgütlere katılma kapasitesine sahip olmalarıdır" (Başvuru 6094/73, D ve R Kararı, 1978, s. 5).

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 11. maddesi devletlere negatif sorumluluklar kadar pozitif sorumluluklar da yüklemektedir. Yani Sözleşmeye taraf devletler sadece vatandaşların örgütlenme haklarına müdahale etmemekle kalmayacak, ama aynı zamanda vatandaşların çıkarlarını koruyabilmeleri için gerekli ortamı da yaratacaklardır. Bu pozitif sorumluluk, iç hukuk düzenlerinin kişilerin amaçlarına erişmesine yardımcı olmalarıyla değil ortak amaçlarını gerçekleştirmek isteyen bireylerin kurdukları örgütlere varlıklarını sürdürebilecekleri yeterli bir alanı yaratmalarıyla sağlanabilir. Bu pozitif sorumluluk örgütlenme özgürlüğünü kağıt üzerinde kalmaktan kurtarır.

Bu yükümlülük çerçevesinde Türkiye'deki devlet organları da bireylerin örgütlenme özgürlüğünü kullanabilecekleri yeterli bir alanı yaratacaklardır. Anayasa Mahkemesi bu organlardan biridir ve Siyasi Parti Kapatma davaları bakımdan Anayasayı ve yasaları yorumlarken bu pozitif sorumluluğu da gözönünde bulundurmalıdır. Anayasa Mahkemesi'nin yukarıdaki kararları bu noktanın gözetildiğini göstermektedir. Benzer şekilde yasama organı da bu konuda sorumluluk sahibidir. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 95. maddesinde yer yeni kurulan partide kapatılmış parti mensuplarının çoğunluğu oluşturamayacağına ilişkin kural, siyasi madde metninden çıkarılmıştır. Bu hükmün çıkarılması TBMM'nin Sözleşme'den kaynaklanan pozitif yükümlülükleri gözettiğini ortaya koymaktadır.

3. Anayasa Mahkemesi Tarafından Kapatılan Bir Siyasi Partinin Devamı Olmanın Tespiti Sorunu

Yukarıda da değinildiği gibi, Anayasa Mahkemesi bugüne kadar kendisi tarafından kapatılmış bir partinin devamı olduğu gerekçesi ile bir başka parti hakkında karar vermemiştir. Bununla birlikte, devamdan ne anlaşılması gerektiği ve "beyan etme", "iddiada bulunma" kavramlarının anlamları, beyan ve iddiada bulunanların kimler olabileceği konularında Anayasa Mahkemesi içtihat geliştirmiştir.

Bu nedenle, yapılması gereken şey bu içtihat temelinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış olma ek unsurunu da göz önünde bulundurmaktır. O halde siyasi parti Anayasa Mahkemesi'nin bir çok kararıyIa kapatılmış ise, kapatılan parti hakkında Mahkeme'nin oluşturduğu somut gerekçelere bakmak ve bu somut gerekçelerin aynı şekilde kapatılması istenen parti açısından da gerçekleşip gerçekleşlemediğini kontrol etmek gerekmektedir. Sonuç olarak, bir siyasi partinin Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılmış başka bir siyasi partinin devamı olduğunu beyan etmesi ve bu yolda iddiada bulunması nedeniyle kapatılabilmesi için, 2820 sayılı Kanun'da gösterilen yetkili organ ve makamlar tarafından; kamuoyunun bilgisine ulaşabilecek kadar aşikar ve bir siyasi gereğin ya da genel bir ideolojik çerçevenin yahut siyasi mirasın savunusunu aşan bir şekilde kapatılmış bir siyasi partinin devamı olduğuna ilişkin yazılı ya da sözlü beyan ve iddialar ileri sürmesi ve bu beyan ve iddiaların Anayasa Mahkemesi tarafından ciddi, inandırıcı ve etkili bulunması bu fiillerin şüpheye yer bırakmayacak kadar yoğunlaşmış olması gerekir. Anayasa Mahkemesi yapacağı bu değerlendirmede yukarıdaki ölçütlere ek olarak kapatılmış siyasi parti hakkındaki kararın somut gerekçelerinden de yararlanabilir.

4. Fazilet Partisi Davası Bakımından "Kapatılmış Bir Siyasi Partinin Devamı Olma" Durumu

a) Fazilet Partisi'nin Siyasi Söylemi Bakımından

Fazilet Partisi diğer tüm siyasi partiler gibi Cumhuriyetimizin ilk yıllardan beri varolan siyasi bir geleneğin günümüz şartlarına göre yeniden yorumlanmış bir versiyonudur. Bu bakımdan partimiz Serbest Fırka, Terakkiperver Fırka, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Anavatan Partisi, Doğru Yol Partisi ve Refah Partisi tarafından oluşturulmuş siyasi mirası, bu partilere hizmet eden kişileri, bu partiler tarafından ortaya konulan genel ideolojik yaklaşımları şu ya da bu ölçüde bünyesinde barındıran muhafazakar bir merkez sağ partidir.

Partimizin bu siyasi mirasa sahip olması hukuki değil sosyolojik bir konudur ve ülkemizde siyasete sahip olmayan bir parti de yoktur. Bu mirasın içinde kapatılmış partilerin bulunması da ülkemizde yadırgatıcı bir durum değildir. Çünkü Cumhuriyet tarihinin en köklü partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin ismini alan bir parti dahi bugün yürürlükte olmayan ve hiç bir zaman yürürlükte olmasını istemediğimiz bir yasa yüzünden kapatılmıştır. Nitekim bu sosyolojik durum Anayasa Mahkemesi'nin bir kararıyla da tespit edilmiştir:

"...(Siyasi partiler toplumun siyasi yaşamında yalnız hukuksal değil, aynı zamanda sosyolojik bir gerçeğin yapısıdır. İmparatorluk döneminin 1908 yılından sonraki çalkantılı yaşamında siyasi gruplaşmaların ve toplulukların Cumhuriyet dönemindeki siyasi yapılaşmaya etkileri açıktır. Cumhuriyet dönemindeki yasal ve yasal olmayan örgütlerin arkasında bulunan siyasal görüşler ve gruplar etkinliklerini ve varlıklarını bugüne kadar değişik adlarla sürdürmüşlerdir. Cumhuriyet dönemine ilişkin bu siyasal gelişimin akışı, Cumhuriyet Halk Partisi, Serbest Fırka ve Terakkiperver Fırka ile başlamış ve çeşitli siyasal kesintilere karşın bugüne kadar gelmiştir" (E. 1990/1 (SPK), K. 1991/1, KG. 16.7.1991, AMKD, S. 27, C. 2, s. 968).

Anayasa Mahkemesi aynı kararında yukarıda alıntısını verdiğimiz gibi geçmişte faaliyet gösteren siyasi partilerin kültürel mirasına sahip olmayı son derece demokratik ve doğal bulmaktadır. Bununla birlikte Fazilet Partisi yukarıda sözü edilen gelenek içinde yer alan hiçbir partiyle özdeş ve o partinin devamı değildir. Türkiye Cumhuriyeti tarihi özellikle merkez sağ muhafazakar partilerin çok çeşitli renklere sahip olduklarını göstermektedir. Bu partiler bazen daha liberal bazen daha devletçi, bazen sosyal politikalara bazen de iktisadi politikalara önem veren partiler olmuşlardır. Çağın koşulları, demokrasinin algılanış tarzı, ulusal ve uluslararası boyuttaki iktisadi ve sosyal, kültürel sorunlar bu değişimlere neden olmuştur. Partilerin geçmişten çıkardıkları dersler, edindikleri deneyim, hatta kimi zaman acı sonuçlar doğuran politikalar da bu değişimde etkili olmuştur.

Fazilet Partisi de benzer deneyimleri yaşayan kişilerce kurulmuş bir parti olarak tüm sayılan bu partilerden farklı bir siyasi program kabul etmiştir. Partimizin iktisadi politika bakımından daha liberal, siyasi konularda daha özgürlükçü ve birey hak ve özgürlüklerine daha fazla vurgu ...yapan,. muhafazakar değerleri yenilikçilik ekseninde yorumlayan, uluslararası ilişkilerde bütünleşmeyi ve Avrupa Birliği'ne dahil olmayı savunan bir genel çizgiye sahiptir.

Kısacası, üyeleri, duyarlılıkları, siyasi ideolojisi bakımından ortak bir mirastan beslenen Fazilet Partisi, çağın gereklerine uygun yeni bir parti kurma çabası içinde, liberal ve muhafazakar değerlerin bir sentezini kurmaya çalışan, toplumumuzun kültürel kimliğini koruyarak dünya ile bütünleşmenin yollarını araştıran, bireyin ve insan haklarının çağımızdaki önemini kavramış yenilikçi bir partidir. Bu nedenle, partimizin genel ve ortak bir siyasi mirasın sınırlarını aşacak kadar kapatılmış bir başka bir partiyle özdeşleştirilmesi olanaklı değildir.

b) Fazilet Partisi'nin Yetkili Organ ve Makamlarının Tutumları Bakımından

Yukarıdaki genel açıklamalarda değinildiği gibi bir partinin başka bir siyasi partinin devamı olduğu gerekçesiyle kapatılabilmesi için o partinin yetkili organ ve makamlarının kamuoyunun bilgisine sunulacak biçimde aşikar beyan ve iddialarda bulunması gerekmektedir.

Bu konuda sayın Başsavcı tarafından delil olarak sunulan iddianame ve ek iddianamedeki belgelerden hiçbiri Fazilet Partisi'nin bir yetkili organının veya makamının beyan ve iddiada bulunduğunu kanıtlayamamaktadır. Bu iddialara Ön Savunmamızda değindiğimiz için burada sadece dosyada bulunan ama iddianamede zikredilmemiş iki gazete haberi üzerinde duracağız

3.4.1999 tarihli Radikal gazetesinde Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan'ın "Biz Emanetçiyiz" dediği iddia edilmektedir. "Biz Emanetçiyiz haberin başlığı yapılmakla birlikte sayın Kutan'ın haber içinde yer alan konuşmasında bu sözcükleri kullanmadığı görülmektedir. Zaten daha haberin başında "Kutan ‘emanetçi olduğunu ima etti" denilmek suretiyle yazının başlığı ile çelişkili bir ifade kullanılmıştır. Acaba sayın Kutan'ın bu konuşmasında "ima" varmıydı sorusuna da olumlu yanıt vermek olanaklı değildir. Sayın Kutan'ın konuşması aynen şöyledir: " Hoca'nın 30-40 yıllık siyasi hayatında o kadar çok önemli hadiseler cereyan etti ki, hiçbirinde sarsılmadı. Öyle bir ruh hali var ki, bu inancından gelen birşeydir. Hoca'yı yıkmak kesin olarak mümkün değildir." Bu sözlerden "Biz emanetçiyiz" sonucuna "ima" olarak dahi ulaşmak olanaklı değildir. Daha Önce değindiğimiz gibi demokratik bir hukuk devletinde bireyler kime saygı duyacaklarına kendileri karar verir ve bireylerin öznel değerlendirilmeleri sansür edilemez. Aksi durumda totaliter devletlerde olduğu gibi belli kişilerin adlarının anılmasını dahi yasaklamak gerekir. Sayın Necmettin ERBAKAN Anayasa Mahkemesi kararı ile siyasetten yasaklanmış bir eski parti lideridir. Bu durum, ona saygı duyanların bu duygularını açıklamalarına engel oluşturmaz. Sayın Kutan'ın "ima" da dahi bulunmadığı bir konuşmasından "Biz emanetçiyiz" sonucu çıkaran bu gazete haberi konunun hukuki bakımdan incelenmesi sırasında ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini ortaya koyan güzel bir örnektir.

İddianamede yer almamakla birlikte dosyada bulunan bir başka haber ise sayın Lütfı Esengün'ün "Sadece tabelamız değişecek. Adımız başka bir ad, amblemimiz başka bir amblem olacak" sözleridir. Ancak bu sözlerin, bir yetkili organ veya makam tarafından söylenmesini bir yana bırakalım, somut bir parti tüzelkişisi adına sarfedildiği dahi ileri sürülemez. Haberin içeriğinde Fazilet Partisi'nin adı dahi geçmemektedir. Refah Partisi'nin kapatıldığı gün yapılan bu açıklamada sayın Esengün ileriye yönelik konuşmaktadır, "bunu önümüzdeki günlerde planlayacağız", "kurulacak yeni parti" sözleri sayın Esengün'ün henüz Fazilet Partisi'ne katılma kararı dahi vermediğini göstermektedir.

Hukuka aykırı bir şekilde elde edilen ve sayın Necmettin ERBAKAN ile sayın Yasin Hatipoğlu arasında gerçekleşen konuşma ise bu ölçütler çerçevesinde, hukuka aykırı olmasının ötesinde, kapatılan bir partinin devamı olmayı kanıtlayıcı içerikte de değildir: Bir kere bu konuşma iki kişi arasında cereyan eden özel bir konuşmadır. Beyan ve iddia üçüncü kişilerin bilgilerine ya da yararlanmalarına sunulmadıkça, yasak eylem oluşmaz. Zaten bu delilin hukuka aykırı bir şekilde elde edilmesine neden olan şey özel bir konuşmanın yasal olmayan bir şekilde kaydedilmiş olmasıdır. Yani aşikarlık unsuru yoktur. Partiyi temsile yetkili bir organ ya da makamın beyan ve iddialarından bahsetmek de olanaklı değildir. Yasin Hatipoğlu konuşmanın cereyan ettiği tarihte Meclis Başkanı sıfatına sahiptir. Konuşmanın iki tarafı da partinin ne yetkili bir organı ne de makamıdır.

c) Beyan ve İddiaların Yoğunluk Kazanması Bakımından

Anayasa Mahkemesi içtihatlarında bir siyasi partinin kapatılmış bir başka partinin devamı olması nedeniyle kapatılabilmesi için beyan ve iddiaların arızi nitelikte olmaması, yoğunluk kazanması gerektiği de vurgulanmaktadır. Sayın Başsavcının "devamı olma" başlığı altında toplanabilecek iddialarının hiçbirinde partinin yetkili organ ve makamlarının beyan ve iddiada bulunmadıklarının yanında bu başlık altında ileri sürülen delillerin birkaç gazete haberi ile sınırlı olduğu ortadadır. Belki de bu nedenle sayın Başsavcı hukuka aykırı elde edilmiş bir ses bandının delil olarak kabul edilmesinde bu kadar ısrar etmektedir. Ancak, bu bandın, hukuka aykırı elde edilmiş olması bir yana bırakılacak olursa, Anayasa Mahkemesi içtihatları çerçevesinde hiçbir anlamı yoktur.

d) Refah Partisi'nin Kapatılma Gerekçeleri Bakımından

Fazilet Partisi genel olarak vatandaşların ve kendi seçmenlerinin hak ve özgürlüklerinin korunmasına önem veren bir partidir. Bu hak ve özgürlüklerin içinde din ve vicdan özgürlüğü de yer almaktadır. Bu nedenle partimiz mensupları, partimizin yetkili organ ve makamları din özgürlüğüne ilişkin beyanlarda bulunmaktadır ve bu gayet normal, demokratik bir tutumdur. Sayın Başsavcı tarafından iddianame ve ekinde delil olarak gösterilen partimiz milletvekillerine ait başörtüsü ile ilgili konuşmalar sadece toplumda yaşanan sıkıntıların Meclise yansıtılması amacıyla yapılmıştır.

İddianameden sanki Fazilet Partisi milletvekillerinin başörtüsü dışında hiçbir konuşma yapmadıkları gibi bir izlenim edinilmektedir ki, gerçek böyle değildir. Fazilet Partisi kurulduktan sonra TBMM çatısı altında toplam 320 adet gündem dışı konuşma yapılmıştır. Bu konuşmaların 80 tanesi, yani %25'i Fazilet Partisi milletvekillerine aittir. Bu 80 konuşmanın 12'si, yani %15'i sayın Başsavcı tarafından yüksek heyetinize delil olarak sunulmuştur. Sunulan bu konuşmalardan ise sadece 8 tanesi din özgürlüğü ve başörtüsü ile ilişkilidir. Yani Fazilet Partisi adına yapılan toplam konuşma miktarının %10'u başörtüsü ile ilgilidir. Kaldı ki, bu konuşmalardan hiçbiri salt konuya değinmek maksadıyla yapılmamıştır. Bu sekiz konuşmadan her birinde milletvekilleri kürsüye kendi illerinde ortaya çıkan bir sorun nedeniyle çıkmışlardır. Bu sekiz konuşmanın bir başka ortak özelliği ise, dini görüş bildirmek, din adına yargıda bulunmak vs, nedenle değil, sadece din ve vicdan özgürlüğü sınırları içinde kalarak toplumun bir kesiminin sorunlarını dile getirmek amacıyla yapılmış olmalarıdır. Mecliste temsil edilen diğer partilerin temsilcileri de benzer ve hatta üslubu daha sert konuşmalar yapmaktadırlar. Aslında demokratik bir sistemde toplumda tartışılan konuların ağırlığı ile siyasetçilerin gündemi paralellik arz eder. Ülkemizde son zamanlarda kılık-kıyafet özgürlüğü bir çok siyasi parti tarafından gündeme getirilmektedir. Siyasetin gündeminde olan bu konu hakkında diğer siyasi parti üyelerinin ne tür konuşmalar yaptıklarını araştıran bir çalışmamız atıfta bulunduğu gazete haberleri ile birlikte ekte sunulmuştur. Ayrıca bu savunma yüksek heyetinize sunulmadan Önce yine aynı konuda TBMM'de yapılan son konuşmayı da ekte sunuyoruz. Bu ekler "onlarda yapıyor bizim suçumuz ne?" türünden basit bir mantıkla hazırlanmamıştır. Kılık-kıyafet özgürlüğü bakımından başörtüsü konusunun güncel, birçok siyasi parti ve parti üyeleri tarafından ele alınan, gündelik bir konu olduğunu ortaya koymada yardımcı olduğu için bu ekleri savunmamıza dahil ettik.

Vatandaşların dini hak ve özgürlükleriyle ilgili olanlar hariç olmak üzere Fazilet Partisi dinle, ilgili hiçbir açıklama ve beyanda bulunmamıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nde dini konularla hangi otoritelerin ilgilendiği bellidir. Fazilet Partisi dinlerin içeriği ile ilgili tüm sorunları siyasi partilerin faaliyet alanı dışında kaldığı görüşündedir. Bu çerçeve dışında kalan laiklik karşıtı faaliyetler partimiz tarafından asla gerçekleştirilmemiştir. Fazilet Partisi laiklik ilkesi bakımından Batı Demokrasilerinde yerleşmiş uygulamalardan yanadır. Eleştirilerimiz laiklik ilkesine değil, onun uygulanmasında ortaya çıkan sorunlara yöneliktir. Partimizin en büyük dileği bu sorunların bir an önce çözülerek, kendimize ait tüm bireylerin tatmin oldukları ve birey hak ve özgürlüklerini sonuna kadar gözeten bir temelde ülkemizin tüm dünyaya örnek olmasıdır. Fazilet Partisi bugüne kadar elde oldukları delillerin edilmiş tüm kazanımlara da sahip çıkmakta, bu hususta kimi yazar ve düşünürlerin kötümser yaklaşımlarını da paylaşmamaktadır.

F- GENEL DEĞERLENDİRME

Fazilet Partisi'ne karşı açılmış olan işbu kapatma davasında kapatma nedeni olarak ileri sürülmüş olan iki temel iddia vardır. Birincisi, Fazilet Partisi'nin laikliğe aykırı fiillerin "odağı haline geldiği" iddiasıdır. Bu hususla ilgili olarak sayın Başsavcı, esas itibariyle, partimizin bazı mensuplarının veya partimiz üyesi olmayan kimi milletvekili veya eski milletvekillerinin söz ve beyanlarından oluşan "kanıtlar" göstermiş ve ayrıca Anayasamızın laiklik ilkesinin anlamı üstüne birtakım yorum ve değerlendirmeler yapmıştır. Gösterilen "kanıtların büyük kısmı Ön Savunmamızda bir kısmı da işbu Son Savunma'mızda tek tek ele alınarak bunların neden kapatma iddiasına temel oluşturamayacakları uzun uzadıya açıklanmıştır.

Özetlemek gerekirse, "kanıt" olarak gösterilen beyanların Partimizin halihazırdaki üyelerine ait olanlarının hiç biri laiklik karşıtı olarak nitelenemeyecekleri gibi, bunların önemli bir kısmı da yasama sorumsuzluğu çerçevesinde ifade edilmiş görüşlerdir. Ayrıca, Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin 4445 sayılı Kanun'un 18. maddesiyle değişik ikinci fıkrası çerçevesinde, laiklik karşıtı oldukları iddia edilen bütün bu beyanlardan hareketle Fazilet Partisi'nin bu türden eylemlerin odağı haline gelmiş olduğu da söylenemez. Çünkü, ne söz konusu eylemlerin parti üyelerince "yoğun bir şekilde" işlenmeleri söz konusudur ne de kanunda belirtilen parti organlarının bunları zımnen veya açıkça benimsediğini gösteren kanıtlar vardır. Öte yandan, söz konusu fiiller "parti organları"nın fiilleri de değildir ki bunların "kararlılık içinde işlenmiş" olmaları da söz konusu olsun. Bütün bunlardan dolayı, Fazilet Partisi'nin laikliğe aykırı, fiillerin odağı haline geldiği gerekçesiyle kapatılması talebi, hukuki dayanaktan yoksundur.

Fazilet Partisi'nin kapatılması talebinin dayandırıldığı ikinci iddia ise, onun kapatılmış olan Refah Partisi'nin devamı olduğu şeklindedir. Ön Savunmamızda, Anayasamızın 69. maddesinin yedinci fıkrası ve Siyasi Partiler Kanunu'nun 4445 sayılı Kanunla değişik 95. maddesi çerçevesinde, kapatılmış bir partinin devamı olmanın ne anlama geldiğini analiz etmiş ve Fazilet Parti'sinin bu anlamda Refah Partisi'nin devamı mahiyetinde bir parti olmadığını ayrıntılarıyla açıklamıştık. Pozitif hukukumuz açısından bakıldığında, Siyasi Partiler Kanunu'nun 95. ve 96. maddelerinde bir partinin hangi hallerde kapatılmış bir partinin devamı sayılabileceğine ilişkin olarak derpiş edilen unsurların hiç birisinin Fazilet Partisi bakımından söz konusu olmadığı ortaya çıkmıştır. Bu meyanda, Fazilet Partisi'nin tüzük ve programı ile kuruluşundan bu yana izlediği politik çizgi bakımından, kapatılmış olan Refah Partisi'nden tamamen farklı, yepyeni bir parti olduğunu da göstermiştik. Fazilet Partisi keza, Ön Savunmamızda da açıklamış olduğumuz gibi, Türkiye'nin gelecekteki yerini de çağdaş Batı dünyası içinde düşünmekte ve politikasını da o yönde şekillendirmektedir. Nitekim, Fazilet Partisi yönetimi dış dünyaya ilişkin olarak öncelikle Avrupa ülkeleri ve Amerika Birleşik Devletleri ile temas kurmaya öncelik vermiştir.

Hukuki durum bu olmakla beraber, sayın Başsavcı kimi Fazilet Partililerin kapatılmış olan Refah Partisi ile bir bağlantının var olduğunu düşündürecek bazı beyanlarına ve/veya ilişkilerine atıfta bulunarak iki parti arasında bir devamlılık ilişkisi bulunduğunu ileri sürmektedir. Kanaatimizce, bu noktada iki şeyi birbirinden ayırmalıyız. Bir siyasi partinin pozitif hukuk bakımından kapatılmış bir partinin devamı olmasıyla, onun sosyolojik bakımdan kapatılmış olan eski bir partinin tabanına da hitap ediyor olması birbirinden tamamen farklı durumlardır. Bu çerçevede, Fazilet Partisi'nin bir "kitle partisi olarak toplumun çeşitli kesimlerinin desteğini almaya çalışması gayet doğaldır. Bu kesimler arasında, kapatılmış olan Refah Partisi'nin bir kısım tabanının yer almasından da yanlış olan bir şey yoktur. Çünkü, toplumda temeli bulunan "Fikir" ve "çıkar"ların kendilerini bir biçimde ifade etmeleri sosyolojik bakımdan engellenebileceği gibi, demokratik bir toplumda siyasi partilerin çıkar ve talepleri temsil etmek için birbirleriyle yarışmaları da doğal bir durumdur.

Nitekim, ülkemizde sadece Fazilet Partisi için değil kimi başka partiler bakımından da bu tür sosyolojik sürekliliklerin söz konusu olduğu açıktır. Söz gelişi, Doğru Yol Partisi'nin, hukuki anlamda değilse de siyaset geleneği bakımından kapatılmış olan Adalet Partisi'nin bir uzantısı olduğu sosyolojik bir gerçektir. Kaldı ki, kapatılmış olan Refah Partisi'nin tabanına hitap etmeye çalışan sadece Fazilet Partisi de değildir. Sosyolojik temeli bulunan siyasi gelenek ve yönelimlerin meşru siyasi partilerde kendilerine bir yer bulabilmeleri toplumsal barışın idamesi bakımından da son derece hayatidir. Avrupa İnsan Hakları Divanı'nın, Avrupa Sözleşmesi çerçevesinde "Avrupa kamu düzeni"nin özünü oluşturduğunu tespit ettiği "demokratik toplum" anlayışı bakımından da başka türlü düşünmeye imkan yoktur. Böyle bir anlayış çerçevesinde, siyasi geleneklerin sosyolojik anlamda devamlılığının parti kapatma nedeni olarak görülemeyeceği de açıktır.

Bu sorunla ilgili olarak işaret edilmesi gereken başka bir nokta da kimi Fazilet Partililerin bazı eski Refah Partililerle insani ve medeni ilişkilerini sürdürüyor olmalarının bu dava bakımından ifade ettiği anlamdır. Bu hususta hemen belirtmeliyiz ki, kapatılmış olan Refah Partisinin kimi önde gelen şahsiyetleriyle yapılmış olsalar bile, bu tür ilişkiler iki parti arasında hukuki anlamda bir devamlılık ilişkisi olduğunu göstermez. Pek tabiidir ki, uzun yıllar arkadaşlık ve dostluk etmiş, birlikte siyaset yapmış insanlardan, on yıllara varan bu türden insani ilişkilerini kesmeleri beklenemez. Siyasetçilerin güvendikleri başka kişilerin akıl ve tecrübesinden yararlanmak istemeleri, zaman zaman onlara danışmaları da olağan bir durumdur. Bu kişilerin arasında siyasi bakımdan yasaklı olan eski politikacılar da olabilir. Böyle bir ilişkinin varlığı hukuki bir yargıya esas oluşturamaz. Kaldı ki, siyasi partilerin toplumdan sağlayacağı siyasi desteği azamileştirmek arayışı içinde olmaları doğaldır.

Nihayet, Fazilet Partisi hakkında açılmış olan işbu kapatma davasında, sayın Başsavcı'nın onun kapatılmış olan Refah Partisi'nin devamı olduğu yolundaki iddiasında da garip olan bir yön vardır. Şöyle ki: Sayın Başsavcı iki parti arasında bir devamlılık ilişkisi bulunduğu yolundaki iddiasının en önemli maddi "kanıt'ı olarak, kapatılan Refah Partisi'ne mensup 147 milletvekili ile belediye başkanlarının tamamına yakınının 24.2.1998 tarihinde ve izleyen günlerde Fazilet Partisi'ne geçmiş olmalarını ve yine Refah Partisi milletvekillerinden iddianamede adları belirtilenlerin 17.12.1997 tarihinde Fazilet Partisi'nin Genel İdare Kurulu ve Disiplin Kurulu üyesi olmalarını göstermiştir. Öte yandan Fazilet Partisi hakkında açılan işbu kapatma davasının tarihi ise 7.5.1999'dur. Bu duruma göre, eğer eski Refah Partili milletvekillerinin büyükçe bir bölümünün Fazilet Partisi'ne katılması ve bunlardan bazılarının partinin yönetim ve denetim kurullarında görev almaları sayın Başsavcı tarafından iddia edildiği gibi Siyasi Partiler Kanunu'nun 95. maddesine aykırı idiyse, Fazilet Partisi hakkında kapatma davası açmak için neden bir yıldan fazla bir süre beklemiştir? Sayın Başsavcı'nın anayasal ve yasal konumu bu duruma muttali olduğu andan itibaren görevinin gereğini yerine getirerek dava açmasını zorunlu kılmaz mı?...

Bize göre sayın Başsavcı'nın böyle davranmasında iki ihtimal söz konusudur: Birinci ihtimal, sayın Başsavcı'nın kendisine Anayasa ve yasayla verilmiş olan görevini "kamu yararı" anlayışına uygun olarak kullanmak gibi bir duyarlılıkla davranmamış, aksine keyfi bir biçimde hareket etmiş, belki de dava açmak için "uygun" bir konjonktür beklemiş olmasıdır, ikinci ihtimal, sayın Başsavcı'nın işbu kapatma davasını açarken kendi vicdani kanaatine ve takdirine göre olmaktan çok, mahiyetleri bizce meçhul olan kimi harici etkiler altında hareket etmiş olmasıdır. Bu ihtimallerden hangisi doğru olursa olsun, her halükarda sayın Başsavcı'nın hukuka uygun davranmadığı açıktır. Ayrıca bu durum, işbu davanın açılmasının kamu yararına hizmet etmek amacıyla fazlaca bir ilişkisi bulunmadığını ve hukuki ciddiyetinin kuşkulu olduğunu da göstermektedir.

Ön Savunmamızda, iddianamede yer alan, Fazilet Partisi'nin gerek "laiklik karşıtı fiillerin odağı haline geldiği" gerekse "kapatılmış olan Refah Partisi'nin devamı olduğu" yolundaki iddialarla ilgili olarak ileri sürülmüş olan bütün "kanıtlar"ı ayrıntılı olarak cevaplandırmış ve bunların hiç birisinin partimizin kapatılması için haklı nedenler oluşturamayacağını göstermiştik. Sayın Başsavcı "Esas Hakkında Görüş"ünde bunların hiç birisine değinmediği gibi, yeni bir kanıt da getirmiş değildir. Aksine, "Esas Hakkında Görüş", çok büyük ölçüde, bu davanın konusuyla doğrudan doğruya ilgili olmayan açıklamalarla doldurulmuş ve Siyasi Partiler Kanunu'nun değişik 103/2. maddesi hakkında anayasaya aykırılık itirazına yer verilmiştir, işbu Son Savunma'mızda iddiaların da hukuki dayanaktan yoksun olduklarını göstermiş bulunuyoruz.

Nihayet, sayın Başsavcı'mn iddianamesinde Fazilet Partisi'nin Aydın Menderes dışındaki bütün üst düzey yönetici ve milletvekillerinin beş yıl süreyle siyasetten yasaklanmaları ve milletvekillerinin bu sıfatlarının düşürülmesi yolundaki talebi de hiç bir hukuki temele dayanmayan bir istektir. Çünkü, yüksek heyetinizce malum olduğu üzere Anayasa'nın ilgili 69. maddesinin sekizinci fıkrasının açık hükmü karşısında Anayasa Mahkemesi'nin bir siyasi partinin kapatılmasına karar vermesi halinde siyasi yasak getirme müeyyidesini uygulayacağı kişiler "siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kuruculara dahil üyeleri"nden ibarettir. Siyasi Partiler Kanunu'nun 95. maddesi açısından da hukuki durum aynıdır. Yani, kapatılan bir partinin üyeleri bakımından genel bir yasak getirilmesi ne Anayasamız ne de Siyasi Partiler Kanunu öngörmüştür. Oysa sayın Başsavcı'nın iddianamesinde bile Fazilet Partisi'nin kapatılması için söz ve eylemleri gerekçe gösterilen parti mensupları sınırlı sayıdadır. Başka bir ifadeyle, sayın Başsavcının kendi iddiasına göre bile Fazilet Partisi'nin bütün üyeleri kapatmaya neden olacak mahiyette söz ve eylemlerde bulunmuş değildir. Şu halde, baştan beri açıkladığımız gerekçelerle, partimizin kapatılmasını gerektirecek hiç bir neden bulunmadığı açık olmakla beraber, farzı muhal böyle bir durum vaki olsa bile partimizin bütün üyelerine siyasi yasak getirilmesini talep etmek anti-Anayasal bir tutumdur.

Aynısı, sayın Başsavcı'nın partimizin üyesi olan milletvekillerinin milletvekilliklerinin düşürülmesi talebi bakımından da geçerlidir. Çünkü, Anayasamızın 84. maddesinin son fıkrasına göre, milletvekillikleri düşürülecek olanlar, sadece, "partinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin, kesin, kararıyla belirtilen" milletvekilleridir. Bu nedenle, sayın Başsavcı'nın bu husustaki talebi de hukuki dayanaktan tümüyle yoksundur.

G- SONUÇ VE TALEP

Sonuç olarak, Fazilet Partisi'nin "Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış olan Refah Partisi'nin devamı olduğu" ve "laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline geldiği" nedenleriyle kapatılması, bütün üst düzey yönetici ve milletvekillerine beş yıl süreyle yasak getirilmesi ve bütün milletvekillerinin milletvekilliklerinin düşürülmesi talebiyle açılan ve Anayasamızın siyasi partilerle ilgili hükümleri, hukukun evrensel ilkeleri, Avrupa insan Hakları Sözleşmesi ve bu çerçevede görev yapan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin içtihatları ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ve diğer ilgili kanunlar hükümleri karşısında hukuki temelden yoksun olan işbu davanın, reddine karar verilmesini Fazilet Partisi Genel Başkanı sıfatıyla arz ve talep ederim."
 
 

Önceki sayfa      Sonraki sayfa


(25 NİSAN 2002)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2002 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.