| VI- SÖZLÜ AÇIKLAMA
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın 18.1.2000 tarihli sözlü açıklaması
şöyledir:
"BAŞKAN - 14.12.1999 gününde verilen karar gereğince, Başkan Ahmet Necdet
Sezer, Başkanvekili Haşim Kılıç; üyeler, Samia Akbulut, Yalçın Acargün,
Mustafa Bumin, Sacit Adalı, Ali Hüner, Mustafa Yakupoğlu, Fulya Kantarcıoğlu,
Mahir Can Ilıcak ve Rüştü Sönmez'den oluşan Anayasa Mahkemesi, 18.1.2000
günü saat 10.00'da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının sözlü açıklamalarını
dinlemek üzere toplandı.
Raportör Mehmet Turhan ile evvelce yeminleri yaptırılan stenograflar;
Alaaddin Ayten ve Cengiz Tanrıverdi hazır. Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı
Vural Savaş'ın sözlü açıklamalarının dinlenilmesine başlandı.
Sayın Savaş, buyurun.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş - Anayasa Mahkememizin Değerli
Başkan ve üyeleri; sözlü açıklamama başlarken hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Mahkemeniz, Refah Partisi aleyhine açılan kapatma davasının görüşülmesi
sırasında "davaya bakmakta olan mahkeme" sıfatıyla Siyasi Partiler Kanununun
103/2 nci maddesinin Anayasaya aykırı olduğu kanısına vararak, davayı bu
aşamada bekletip, söz konusu maddeyi bu açıdan incelemiş ve 22.2.1998 tarihli
Resmi Gazetede yayınlanan 9.1.1998 gün ve 2/1 sayılı kararıyla iptaline
karar vermiştir.
7.5.1999 tarihli iddianamemizle Fazilet Partisinin kapatılması için
dava açmamızdan sonra kabul edilen 4445 sayılı Yasanın 18 inci maddesiyle
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 103 üncü maddesinin ikinci fıkrası
yeniden düzenlenmiştir.
6.10.1999 tarihli "Esas Hakkındaki Görüşümüz"de ayrıntılarıyla açıkladığımız
nedenlerle, bu düzenleme de Anayasamıza aykırıdır. Mahkemenizce, söz konusu
maddenin ikinci fıkrasının öncelikle incelenerek, yeniden iptal edileceğine
inanıyoruz.
A- Anayasamızın 24/son maddesinde; "Kimse, devletin sosyal, ekonomik,
siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma
veya siyasi veya kişisel çıkarlar için yahut nüfuz sağlama amacıyla her
ne suretle olursa olsun dini ve din duygularını yahut dince kutsal sayılan
şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz" 2820 sayılı Siyasi Partiler
Kanununun 87 nci maddesinde ise; "Siyasi partiler, devletin sosyal veya
ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve
inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin
ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes
sayılan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz,
istismar edemez veya kötüye kullanamazlar" hükümlerine yer verilmiştir.
Refah Partisinin kapatılmasına ilişkin Anayasa Mahkememizin 16.1.1998
gün ve 1/1 sayılı kararında; "Kamusal kuruluşlarda ve öğretim kurumlarında
başörtüsü ve onunla birlikte kullanılan belli biçimdeki giysi, bir ayrıcalıktan
öte ayrım aracı niteliğindedir. Dinsel kaynaklı düzenlemelerle girişimler
Anayasa karşısında geçerli olamaz ve bu tür eylemler Anayasadaki laiklik
ilkesine aykırılık oluşturur."
Anayasanın 153 üncü maddesinin son fıkrasında, Anayasa Mahkemesi kararlarının
yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel
kişileri bağlayacağı, 138 inci maddesinde de, yasama ve yürütme organları
ile idarenin mahkeme kararlarına uymak zorunda oldukları, bu organlarla
idarenin mahkeme kararlarını hiçbir surette değiştiremeyeceği ve bunların
yerine getirilmesini geciktirmeyeceği öngörülmüştür. Anayasanın 68 inci
maddesinin dördüncü fıkrasında siyasi partilerin hukuk devleti ilkesine
uymakla yükümlü oldukları belirtilmiştir. Anayasanın 153 üncü maddesinin
son fıkrasına göre, gerçek ve tüzel kişileri bağlayan Anayasa Mahkemesi
kararları siyasi partileri de bağlar.
Anayasa Mahkemesinin 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa eklenen ek madde
16'nın iptaline ilişkin 7.3.1989 günlü ve 1/12 sayılı kararında, laik bir
devlette hukuk kurallarının kaynağının dinde değil akılda bulunduğu, kişilerin
iç dünyasına ilişkin olması gereken dini inançlara göre yasal düzenleme
yapılmasının Anayasanın 2, 10, 24 ve 174 üncü maddelerine aykırı olduğu
belirtilmiştir.
Öte yandan, Danıştay Sekizinci Dairesinin 23.2.1984 günlü 207/330; 16.11.1987
günlü 128/486; 27.6.1988 günlü 178/512 sayılı kararlarıyla ve Danıştay
İdari Dava Daireleri Genel Kurulunun 16.6.1994 günlü 61/327 sayılı kararlarında
da, Yüksek Öğretim Kurumlarında başörtüsü ve türban takan öğrencilerin
Atatürk devrimciliğiyle laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı davrandıkları
ve dine dayalı devlet düzenini benimsedikleri kabul edilmiştir. Buna karşın,
davalı Parti Genel Başkanı Necmettin Erbakan ile kimi parti yetkililerinin
mahkeme kararlarını etkisiz hale getirmek için resmi daire ve üniversitelerde
türban kullanmayı teşvik eden laiklik ve hukuk devleti ilkelerine aykırı
konuşmalar yaptıkları anlaşılmıştır.
Anayasa Mahkemesinin Anayasanın laiklik ve düşünce özgürlüğüne ilişkin
kurallarına verdiği anlam ve içerikle İnsan Hakları Avrupa Komisyonunun
konuya ilişkin değerlendirmelerinde birçok ortak nokta bulunmaktadır. Komisyon
18783/91; 5.3.1993'e, 16278/90; Türkiye K. t. 3.5.1993 sayılı kararlarında
yüksek öğrenimini laik bir üniversitede yapmayı seçen bir öğrencinin bu
üniversitenin düzenlemelerini kabul etmiş sayılacağını, üniversitelerce
getirilen düzenlemelerin, farklı inanışdaki öğrencilerin birlikteliğini
sağlamak amacına yönelik olarak, öğrencilerin dinsel inançlarını açığa
vurma özgürlüklerini yer ve biçim bakımından sınırlayabileceklerini, özellikle
nüfusun büyük bir çoğunluğunun belirli bir dine mensup olduğu ülkelerde,
bu dinin tören ve simgelerinin herhangi bir yer ve biçimde sınırlama olmaksızın
sergilenmesinin, sözü geçen dini uygulamayan veya başka bir dine mensup
öğrenciler üzerinde baskı oluşturabileceğini, laik üniversitelerin, öğrencilerin
kılık ve kıyafetlerine ilişkin kurallar koyarken, kimi kökten dincilerin
yüksek öğretimde kamu düzenini bozmamalarını ve diğerlerinin inançlarına
zarar vermemelerini sağlamaya özen gösterebileceklerini açıklayarak L.B
ve Ş.K isimli öğrencilere, laik üniversite düzeninin gereklerine uygun
biçimde fotoğraf vermedikleri gerekçesiyle okul diploması verilmemesi,
din ve vicdan özgürlüğüne müdahale olarak görülmemiş ve şikâyetin kabul
edilemez olduğuna karar verilmiştir.
Parti genel başkanı Necmettin Erbakan'ın laiklik ilkesine ilişkin Anayasa
ve yasa kuralları ile Anayasa Mahkemesi kararlarını gözardı ederek, resmi
daire ve üniversitelerde türban ve başörtüsü kullanmayı teşvik eden konuşmaları,
laik düzen karşıtları için bir mesaj oluşturmuştur" denilmektedir.
Bu karar, 22.2.1998 gün ve 23266 sayılı Resmi Gazetede yayınlanarak,
tüm siyasi partilerimiz ve vatandaşlarımızca öğrenilmiştir.
Bilindiği gibi, siyasal İslamcıların faaliyetlerinin o ülkede açık ve
yakın tehlike oluşturmamasına rağmen Cenevre Kanton Hükümeti, 16.10.1996
tarihli kararı ile, Kantonal Eğitim Müdürlüğünün, Müslüman bir bayan öğretmenin,
derslere, İslam Dini geleneklerine uyarak, başına türban takıp derslere
girmesini yasaklamıştı.
Bu karara yapılan itirazı değerlendiren İsviçre Yüksek Mahkemesinin
12.11.1997 gün ve 419/1996 sayılı kararında - bu karar Manisa Barosu Dergisinin
Nisan 1998 sayısında yayınlanmıştır- şöyle deniyor: "Her ne kadar, ilgili
yönünden, kendi giysileriyle açığa vurulan dinsel kimliği büyük bir önem
taşımakta ise de, belli koşullarda bu tür giysilerin yasaklanma; inanç
özgürlüğünün özüne tecavüz sayılmaz. Çünkü, idari merci tarafından yapılan
bu yasaklamada, önemli derecede kamu yararının varlığı söz konusudur" denilmektedir.
Hal böyle iken ve hiçbir uluslararası sözleşmede dinsel kimliğini açığa
vuran giysilerle öğrenim görme veya kamu kuruluşlarında görev yapmanın
inanç özgürlüğünün bir parçası olduğu veya insan haklarından sayıldığına
dair herhangi bir hüküm bulunmamasına rağmen, Fazilet Partisi Genel Başkanı
dahil, tüm yöneticileri, milletvekilleri ve belediye başkanları, vatandaşlarınızın
bir kısmının dinsel inançlarını en kolay bu yoldan sömürüp, laik devlet
düzenimizle çatışmaya sokabileceklerinin bilincinde olarak ve Anayasa Mahkememizin
anılan kararını hiçe sayarak, meydan meydan, köy köy dolaşıp, tüm televizyonlardaki
açık oturum ve söyleşilere katılarak kamu kurumlarında ve üniversitelerde
başörtüsüyle çalışma ve öğrenim görmenin vazgeçilmez bir insan hakkı olduğunu
yasaklar getiren mevzuat ve bunları uygulayan kamu görevlilerinin laikliğe
aykırı davranışta bulunarak suç işlediklerini iddia ederek, halkımızın
bir bölümünü devletimize karşı kışkırtmayı alışkınlık haline getirmişlerdir.
Bu kışkırtmaların sonucu, "başörtüsüne uzanan eller kırılsın" sloganının
atıldığı, bu sloganın yazıldığı pankartların taşındığı toplantılar ve yasalarımıza
aykırı yürüyüşler düzenlenmiş, televizyon ekranlarına da yansıyan bu toplantı
ve yürüyüşlerde, Fazilet Partisi yöneticisi, milletvekili veya belediye
başkanlarından birçoğunun hazır bulunduğu, bu sloganve pankartları işitmeleri
ve görmelerine rağmen, başörtüsü yasağının mutlaka kalkması gerektiğine
ilişkin konuşmalar yaptıkları görülmüştür.
18 Nisan 1999 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinden önce, annesi
türbanını çıkartmadığı için bir kamu kuruluşundan uzaklaştırılmak zorunda
bırakılmış, kendisi de türbanlı ve hiçbir zaman ve hiçbir yerde türbanını
çıkarmayacağını her zaman söyleyen Merve Kavakçı adlı hanım, Fazilet Partisi
yöneticileri tarafından seçilebilecek bir yerden önce milletvekili adayı
gösterilmiş; başta, Recai Kutan olmak üzere, Fazilet Partisinin tüm yöneticileri,
Merve Kavakçı'nın özel olarak seçildiği ve Mecliste yapacağı eylemi tüm
Fazilet Partisi milletvekilleri ve parti yöneticilerinin önceden bildiği
anlaşılmaktadır.
Yine, bilginize sunduğum görüntülü kasetlerin incelenmesinden, başörtüsüyle
yemin etme eylemi yapmak için Türkiye Büyük Millet Meclisine Nazlı Ilıcak'ın
refaketinde gelen Merve Kavakçı için yapılan tezahürat ve yemin töreninin
sonuna doğru salonda bulunmadığı halde, Merve Kavakçı'nın ismi okununca,
Fazilet Partisi milletvekillerinin tümünün katıldığı tezahürattan; 3.5.1999
günü Merve Kavakçı'nın Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı ve başörtüsü
eylemini, insafsız ve ancak bir ajan provakatöre yakışacak biçimde, Amerika'da
zencilerin insan hakları için yaptığı mücadeleye benzettiği basın toplantısına,
Fazilet Partisi Grup Başkanvekili Abdullatif Şener'le birlikte, Fazilet
Partisinin pek çok milletvekilinin katılması, eyleminin Fazilet Partisi
yöneticileri tarafından planlandığını ve teşvik edildiğini açık bir biçimde
göstermektedir.
Olay, tarafsız, içtiği andın anlamını bilen ve pek çok kamu görevlisinin
aksine, içtiği anda bağlı kalan Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel tarafından,
olay gecesi, TRT l'de yayınlanan "Politikanın Nabzı" programda şu şekilde
değerlendirilmiştir:
"Türkiye Büyük Millet Meclisi bu çeşit hadiselere sahne olmamalıydı.
Olayı herkesin kınadığını hissediyorum. Bu münferit hadise, aslında, bugünün
hadisesi değildir, günlerdir planlanan bir hadisedir; yani, bir hadise
çıkarılacaktır. Bu, aslında provakatörlüktür. Bu tip ajan provakatörler
çok görülmüştür. Gemi azıya alınmıştır. Bu işi bu hale getiren kişi, bunu
yapmaya memurdur. Eğer, bunu İslamın şartı sayıyorsa bu, bölücülüktür.
İslamda fitne çıkarmak, katilden beterdir. Açıkça söylüyorum; bu, bir cereyandır;
demokratik Cumhuriyete karşı bir cereyandır. Bu cereyanın sahiplerine,
devlet dairelerinde, Meclis gibi, nizamı 75 yıldır uygulanan bir yerde
gösteri yapmalarına imkân verilemez" demiştir.
Olgun kişiliğiyle tanınan Başbakanımız Bülent Ecevit dahi çileden çıkmış,
Meclis kürsüsünden ve olay anında "Türkiye'de hiç kimse hanımların özel
yaşamında giyimine, kuşamına, inançları gereği başını örtmesine karışmıyor;
ancak, Türkiye Büyük Millet Meclisi hiç kimsenin özel yaşam mekânı değildir.
Burası devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar, devletin kurallarına,
geleneklerine uymak zorundadırlar. Burası devlete meydan okunacak yer değildir"
demek zorunda kalmıştır.
İddianamemizin düzenlenmesinden sonra, Mahkemeniz soruşturmanın genişletilmesi
kararına varmış, 13.5.1999 gün ve 106/429 sayılı yazınızla Başsavcılığımdan,
iddianamemize dayanak yaptığımız tüm delilleri istemiştir.
4.6.1999 tarihli yazımızla, Başsavcılığımızın arşivine girmiş, Fazilet
Partisi üst düzey yöneticilerinin başörtüsü konusunda yaptığı eylemler
ve yaptıkları konuşmalar 13 sahifede özetlenerek görüntülü kasetler, Türkiye
Büyük Millet Meclisi Tutanak Dergileriyle birlikte mahkemenize gönderilmişdi.
Bu belgelerin incelenmesinden açıkça anlaşılacağı gibi, Fazilet Partisi
yöneticilerinin yaptığı ve yaptırdığı başörtüsü eylemleri Refah Partisi
yöneticilerin yaptığı eylemlerden çok daha fazladır.
Fazilet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan, üniversitelerimizdeki başörtüsü
yasağını bahane ederek Türkiye Cumhuriyetini "muz cumhuriyet" olarak nitelendirmekten
çekinmemiştir.
Türban konusunu, partilerinin kapatılmasını göze alarak daimi olarak
gündemde tutmaya çalışmalarının gerçek nedeni nedir?
Profesör Doktor Cahit Tanyol, 1999 yılında yayınlanan "Neden Türban"
adlı kitabında, Başsavcılığımın görüşlerine uygun şekilde konuya açıklık
getirdiğinden, söz konusu kitaptan birkaç bölümü aynen okumak istiyorum:
(İmam hatip okullarının amacı din adamı yetiştirmektir; fakat, bu okullar
fırsatlardan yararlanarak eski medreselerin hortlatılmasına zemin hazırlamıştır.
Refah Partisinin yer almış olduğu koalisyon döneminde meslek okullarına
üniversiteye girme hakkı tanındı. Refah Partisinin bu kanunu çıkarmaktaki
amacı, imam hatip çıkışlıların devletin köşe başlarını tutmasını sağlamaktı.
Bütün çabalarına rağmen yalnız Harbiyeye giremediler; biraz mırıldandılar,
pabuç pahalı geldi. Öğrenim hakkı dediler. Devletin diğer örgütlerine sızmak
suretiyle subaşlarına kendi adamlarını yerleştirdiler. Bir de görüldü ki,
mülki idare başta olmak üzere, devlet mekanizmasının bütün köşe başları
imam hatip kökenlilerle doldurulmuş. Milli Eğitim Bakanlığı, Talim Terbiye
Kurulu onların eline geçmiş. Üniversitelerin her dalında molla kılıklı
öğretim üyelerinin sayısı çoğalmış. Liselerde felsefe ve sosyoloji dersleri
itelenerek kapı önünde atılmış, onların yerine bütün sınıflara zorunlu
din dersi konulmuştur. Her üniversitede bir ilahiyat fakültesi, her ilde
bir İslam enstitüsü, sayısı yüz binleri bulan kız ve erkek imam hatip okulları
ve öğrencileri ve bir o kadar Kur'an kursları, bütçesi ve kadroları alabildiğine
şişkin bir Diyanet İşleri Başkanlığı, sayısı milyonların çok üstünde cami
ve mescit yapma seferberliği... Bütün bunlar tabanda bir siyasi sömürü
ağının dayanakları. Şu anda Türkiye, bir irtica ve din sömürüsüne teslim
olmuş durumda. Şu anda Türkiye'de her gün Menemen olaylarına taş çıkartacak
irtica suçları işlenmektedir. Her gün üniversitelerin önü, camilerin çevresi
polis kordonu altında. Yapılan gösterilerin amacı devleti çürütmek, kanunları
işlemez hale getirmek. Türban gibi anlamsız bir olayın, ikide bir insan
hakları maskesi altında Türkiye Büyük Millet Meclisini, Anayasa Mahkemesini,
üniversiteleri işgal etmesi ülkede anarşik bir ortam yaratmaktan öte bir
yarar sağlayamaz.
Gazetelere yansımış şu olay üzerinde ibretle, dikkatle durmak ve düşünmek
gerek; devletin kimler tarafından işlenmez hale getirildiğinin somut örneğidir,
aktarıyorum:
"Fazilet Partisi Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül'ün eşi 18 yıl
sonra yeniden üniversiteye dönmek için üniversite sınavına girdi; Dil Tarih
ve Coğrafya Fakültesi Arap Dili Edebiyatı bölümünün sınavını kazandı. Başı
açık fotoğraf vermediği için kayıt yaptıramadı. Gül, eşinin üniversiteye
kaydını yaptırmak için refakatinde avukatlarını ve bir de Ankara 16 ncı
Noter Başkâtibini fakülteye getiriyor. Abdullah Gül'ün eşi bayan Gül, evraklarını
kayıt görevlisine veriyor; fakat, kayıt görevlisi ‘başı açık vesikalık
fotoğraf vermek zorundasınız, yoksa kaydınızı yapamayız' diyor. Araya beraberinde
getirdikleri avukat ve noter başkatibi giriyorsa da, onların tanıklığı
da işe yaramıyor ve Gül hanımın kaydı yapılmıyor. Bu zulüm (!) karşısında
Abdullah Gül:" Türkiye'de 18 yıl önce olağanüstü bir durum vardı; eşim
o yıllarda da üniversitede başörtüsü sıkıntısı olduğu için aynı nedenle
üniversiteye kaydını yaptıramamıştı. Üç çocuk büyüttükten sonra girdiği
üniversite sınavını kazandığı halde fakülteye yine kaydını yaptıramıyor.
Görünen o ki, Türkiye'de 18 yıldır değişen bir şey yok. Bugün Moskova'da
yaşıyor olsaydık, eşim böyle bir engelle karşılaşmazdı"diyor.
Üstelik, bu büyük Müslümancının beyanatının da yalan olduğunu gazeteler
yazdı. Bu zat, ikinci Refah Partisinin Başkanvekili ve birinci Refah Partisi
iktidarı döneminde de bakanlık koltuğunu işgal etmiş. Beyninde en ufak
bir devlet bilinci, en ufak kanunlara saygı bulunmuş olsaydı, üniversitedeki
basit bir kayıt görevlisinin uyarısı karşısında utançtan yerlere geçmesi
gerekirdi. ‘18 yıldır değişen bir şey yok' dernek, o şaibeli sayılan iktidarlarına
rağmen devleti çürütememişlerdir ve 18 yıl içinde bu zatın kafasında da
en ufak bir gelişme olmamış. Eğer, bu olay kendi iktidarları döneminde
geçmiş olsaydı, bu zihniyetteki adamlar görevlinin karşısına, kolluk kuvvetleriyle
değil, magandaları "Öl de ölelim, vur de vuralım!" narasını atan fedaileriyle
çıkardı.
Bu Abdullah Gül bir istisna değil. Belli zihniyetdeki bir siyasi partinin
prototipidir. Aslında, bunların onayladığı ve savunduğu bu türbanlılar
taifesinin ve yandaşlarının amacı, ne din özgürlüğü ne de insan haklarıdır.
Bunların amacı, laik devleti tutan bütün payandaları yıkmak, inanç maskesi
altında insanların din duygusunu sömürerek devleti ele geçirmektir. Abdullah
Gül ve takımı bugün bizi yaygın-bir irtica tehlikesiyle yüz yüze getiren
bir zihniyeti temsil etmektedirler.
İrticanın tipik ve somut kanıtı olan bu türban olayı, ülkeyi bir iç
ayaklanmaya doğru itmektedir. Amacına ulaşıncaya kadar bu türban olayı
üniversitelerde sürüp gidecektir. Bunun iki utanç verici yanı vardır; biri,
ülkenin sosyal, ekonomik ve siyasal bir yığın derdi varken, bütün devlet
kurumlarının, başta Parlamento olmak üzere, bu zorlama sorun üzerinde durmalarıdır.
İkincisi, önemsizliğine rağmen önemli hale getirilen bu olay, gerici çevreler
tarafından din ve namus duygularını kışkırtma aracı olarak kolayca kullanılabiliyor.
Yönetmeliğe rağmen üniversitenin direnme gücünü yıpratabiliyorlar.
Nitekim, Başbakan bunun işaretini verdi bile. Yalnız, Başbakanın bu
tutumunun ne kadar tehlikeli olduğunu, olayın türbanla kapanamayacağını,
bunun arkasından çarşaf, çarşafın arkasından Arap alfabesinin, ardından,
irtica şehitleri, onun arkasından Menemen yobazlarının aklanması, çorap
söküğü gibi birbirini izleyecektir.
Ben, bir fantazi sergilemiyorum. Görünen köy klavuz istemez.
Başta eski ve yeni genelkurmay başkanları olmak üzere, benim bu kuşkum,
bir çok yazarlar tarafından tekrarlanmıştır. Genelkurmay Başkanı Orgeneral
Karadayı, emekli olmadan önce giderayak bu irtica tehlikesine şöyle parmak
basıyor:
"28 Şubat 1997'de Milli Güvenlik Kurulunun tavsiye kararıyla yeni bir
süreç başlatıldı. Bu çerçevede başlatılan iktidar değişikliği ile, Önce,
8 yıllık kesintisiz eğitim uygulamaya konuldu. Başbakanlık Takip ve Koordinasyon
Kurulu teşkil edildi. Bu konunun çözümü için yeni mevzuat çıkarılmasında
güçlükler yaşandı. Diğer yandan hâlâ tasfiye edilmemiş irtica kadroları
mevzuatın dahi uygulanmasında yetersiz kaldı. İrtica ile mücadele kapsamında
13 adet yasa tasarısı 14 Ocak 1998 ve onu izleyen tarihlerde hükümet tarafından
Türkiye Büyük Millet Meclisine sevk edildiği halde bugüne kadar hiçbir
yasa tasarısı kanunlaşmadı. Birtakım çevrelerin irtica ile mücadeleyi tartışmaya
açması dikkat çekicidir. İrtica kesimini cesaretlendiren bu beyanlar, irticanın
28 Şubat öncesine göre daha örgütlenmesine ve örgütsel faaliyette bulunmasına
zemin hazırlıyor."
Bu satırları yazdığım sırada İzmir Üniversitesinde türban tartışması
yüzünden bir genç bıçaklanıyor. Daha geçenlerde, bir okul öğretmeni, kıyafet
yönetmeliğine aykırı bir kılıkla sınıfa girdiği için okulda öğrenci velileri
arasında bir tartışma ve dövüşme çıkıyor. Bu gidişle okulların kapıları
da sokağa teslim edilecek.
Diğer taraftan da imam hatip okullarının orta kısmı kapatıldı diye siyasi
partiler ve irtica çevreleri tarafından kışkırtılan kalabalıklar, aylardan
beri yumruklarına Allahu Ekber'i siper ederek kanunu protesto ediyorlar.
İrticanın kaynakları, yuvalandıkları yerler belli; neden din ve vicdan
özgürlüğü başörtüsünün içine yerleştirilerek, üniversitelerin kapısına
engizisyon mahkemeleri yaftası yapıştırılıyor? Bursa'da kız imam hatip
okullarına başörtüsüyle girmek isteyen öğrencilere görevi gereği engel
oldu diye vali protesto ediliyor. Halk kitleleri devlete, kanunlara karşı
kışkırtılıyor. Bu eylem, başta, sabık Refah Partisi olmak üzere, bütün
gerici basın ve siyasi partiler tarafından destek gördüğü halde kimsenin
kılı kıpırdamıyor. Cuma namazlarının, Ramazan aylarının ve bayramlarının
türban eylemi için uygun bir ortam olarak seçilmesindeki amaç belli olduğu
halde Diyanet İşleri Başkanlığı bu başörtüsü sömürüsüne karşı neden olumlu
veya olumsuz bir tavır almıyor da Sağlık Bakanlığını ilgilendiren alanlarda
fetva veriyor? Onun bu tutumunu "sukut ikrardan gelir" diye mi yorumlamak
gerek? Görevi ve işlevi halkın inanç ve ibadetleriyle sınırlı olması gereken
bu kuruma, her yıl, milyarları aşan bir bütçe ayrılmaktadır. Her an yön
değiştirmeye ve ülkeyi bir iç savaşın eşiğine getirmeye yatkın olan bu
anlamsız türban olayı karşısında Diyanet İşleri Başkanlığı tavrını belli
etmezse büyük bir vebal ve günah altında kalmış olur. Gazetelerin yazdığına
göre, Diyanet, türbancıların safında imiş. Öyle ise, büyük tehlikedeyiz.
Belli ki, irtica, ucuz ve tehlikeli bir araç olarak kendisine başörtüsünü
almış bulunmaktadır. Başörtüsü yüzünden üniversite rektörü yuhalanıyor.
Öğretim ve eğitim kurumları ürkütülüyor, siyasi partiler için bu, ucuz
bir oy deposu olarak düşünülüyor. Bunlar iktidara geldikleri takdirde üniversitelerden
türban yasağını kaldıracaklarını propaganda etmeleri, gün meselesidir.
Biz diyoruz ki, türbanı savunmak, şeriatı savunmaktan daha ağır bir suçtur;
çünkü, biri, tartışmaya açık, bir kanunun çiğnenmesidir, içeriğinde çağın
ihtiyaçlarını gideremeyen bir hak ve adalet kavramı bulunmaktadır. Diğeri,
giyim kuşam gibi bireysel özgürlüğe yasak koyan bir devlet terörü olarak
propaganda edilmekte ve bu terörün aynı zamanda Kur'an'ın emirlerini mümine
yasaklamakta olduğu ileri sürülmektedir. Din sömürücüleri bu noktada iffet
ve namus kavramlarını eklemek suretiyle toplumu kışkırtmaya çalışmaktadırlar.
Olaylar şimdiden okul sınırlarını aşmış ve toplumsal bir direnişe dönüştürülmüştür.
Türk tarihinin hiçbir döneminde ne irtica böylesine güçlenmiş ve ne de
devlete kafa tutacak bir duruma gelmiştir. Günümüzdeki irtica, Atatürk
devrimlerinin sınırlarını aşarak, Türk milletinin geleneksel inançlarını
tahrip etmekte ve devleti bu zamana kadar hiç olmadığı bir tehlikeli ortama
itmektedir.)
Profesör Doktor Cahit Tanyol'un, ayrıntılarıyla açıklamaya çalıştığım
görüşleri, fikirlerini köşebaşlarını tutmuş bazı gazete ve yazarlarını
okuyarak veya televizyonlardaki güdümlü tartışma programlarını izleyerek
yapan aydınlarımıza abartılı olarak görülebilir; ancak, bir tek belge üzerinde
düşünmek dahi böşörtüsü eylemlerinin Fazilet Partisi yöneticileri tarafından
ne amaçla ve planlı şekilde tezgâhlandığını ve Cahit Tanyol'un ne kadar
haklı olduğunu göstermeye yeterlidir sanıyorum.
Görüntülü kasetini daha önce Mahkemenize sunduğum, Sivas - Suşehri İlçesi,
Karşıyaka Mahallesinde, bir kahvehanede, 8.3.1999 tarihinde yaptığı bir
konuşmada, Fazilet Partisi Grup Başkanvekili Abdullatif Şener şöyle diyor:
(Peki, bunlar niye imam-hatip okullalarını kapattılar, Kur'an kurslarına
gidişi zorlaştırdılar, üniversitelerdeki, imam-hatip okullarındaki kız
öğrencilere müdahale ediyorlar; çünkü, bunların, vatandaşların inançları,
değerleri, menfaatleri diye bir telaşları, endişeleri yok. Hiçbir Avrupa
ülkesinde, Amerikasında, Asyasında, nereye giderseniz gidin, rahibe okullarında,
rahibe olmak için okuyan öğrencilerin başlarındaki örtüyü çıkarmaya hiçbir
siyasi partinin gücü yeter mi? Hiçbir siyasi iktidarın gücü yeter mi? Hiçbir
devletin gücü yeter mi? Yetmez; kimsenin aklına da gelmez oralarda. Bırakın
Avrupa ülkelerini, Türkiye'de ruhban okulları var. Türkiye'deki ruhban
okulları öğrencilerinin başlarında örtüyü açmaya, kimsenin cesaret etmesi
değil, niyet etmesi bile mümkün değil. Peki, ne oluyor da, Türkiye'de imam-hatip
okuluna giden... imam-hatip okulu nedir; dini bir okul. "Oraya giden kız
öğrenci başını açacak" diyor. Kim diyor; vali, genelge çıkarıyor.
Aslına bakarsanız, Bursa'da yaşanan olay bir deney; orada tutarsa, bütün
Türkiye'de yaygınlaştıracaklar ve de milletin oyu ile iktidara gelen siyasiler,
milletin inançlarına uygun, saygılı davranış içinde bulunması gerektiğini
hiç düşünmüyorlar, aldırış da etmiyor, onu bir problem olarak da görmüyorlar...
Bunun hesabının sorulması lazım. Üniversitelerde de aynı hadiseler yaşanıyor.
Dünyanın hiçbir yerinde görülmez bir hadisedir. Bütün bunların çözümünün
tek adresi var; bu adres. Fazilet Partisidir. Neden öyledir?
Bakın, Merve Kavakçı ismi, kazanacak bir yerdedir; o bölgeden inşallah,
10 civarında milletvekili çıkaracağız, dördüncü sıradadır. Bu kardeşimiz
Meclise girecektir. Kim bu arkadaşımız, hanım bacımız; Türkiye'de tıp fakültesinden,
"başörtülüdür" diye atılmış kaydı silinmiş bir insan. Ama, babası üniversiteden
arkadaşımızdır, profesördür. Babası bir ihtisas sebebiyle Amerika Birleşik
Devletlerine gitmiş, 5-6 sene kalmıştır. Kızını da yanına almış, Amerika'ya
götürmüştür. Bu kız, Amerika'da bilgisayar mühendisliği fakültesinden başörtüsü
ile diplomasını almış, gelmiştir. İşte, Türkiye ile Amerika arasındaki
fark! Bir yerden başörötüsü ile diploma alıp geliyor, bir yerde kayıt yaptıramıyor;
kaydını yapmış öğrenciyi okuldan atıyorlar; aradaki fark bu.
İnanıyoruz ki, Türkiye'de bütün problemlerin çözüleceği merci Türkiye
Büyük Millet Meclisidir ve Türkiye Büyük Millet Meclisine milletin inançlarını
ve menfaatlerini taşıma niyetinde olan siyasi kadrolar girdiği takdirde,
bütün dertler ve meseleler çözülür. Böyle bir misyondaki bir insanın Meclise
milletvekili olarak girmesi demek, artık, Türkiye'de bu konuda hiçbir mercide,
hiçbir makamda, hiçbir kurumda böyle bir sorunun tartışılmayacağı anlamına
gelir). Bunu, Abdullatif Şener söylüyor.
Mahkemeniz başörtüsü meselesini bugüne kadar doğru değerlendirmiş, bu
konuyu istismar konusu yapan bir partiyi kapatmıştır. Fazilet Partisi bu
konuyu daha geniş boyutlarda istismar konusu yapmış ve âdeta, Mahkemeniz
kararlarına meydan okurcasına istismar konusu yapmaya devam etmektedir.
Bu konuda, propaganda kervanına daha çok bilim adamı, hukukçu ve köşe yazarını
katmayı başarmışlardır. Öylesine güçlenmişlerdir ki, bu akıma karşı çıkmak
cesaret işi haline gelmiştir. Havlu atmanın gerekçesini bulmak çok kolay
"biz, artık, Atatürkçü ve laiklik anlayışından yana değil, daha çağdaş
bir laiklik anlayışından yanayız. Bu eylemler, düşünce ve inanç özgürlüğünün
bir parçasıdır. Jakoben tutumlarla Avrupa Birliğinin kapısından içeri giremeyiz.
Yeni bin yılda çağdaş görüntü vermenin tek yolu, irtica yanlılarına ve
bölücülere her türlü örgütlenme, propaganda ve eylem özgürlüğünü tanımaktır.
Gerçi, Anayasamız ve bazı yasalarımız kısıtlamalar getiriyor; ancak,
ben, kendimi o kurallara bağlı kılamam, bağlı olduğum tek şey, kendi anlayışıma
göre yorumladığım evrensel hukuk normlarıdır"der, sorumluluklarımızdan
kolaylıkla sıyrılabiliriz ve epeyce de alkış toplarız.
Ben, şahsen, yüksek mahkemelerimizin, aslında, çağdaşlaşmamız için tek
yol olan geleneksel çizgisinden sapmasının binbir emekle kurulan Türkiye
Cumhuriyetinin sonunu getireceğine inanıyorum.
B- Anayasamızın 69 uncu maddesinin yedinci fıkrasına ve Siyasi Partiler
Kanununun 95 inci maddesine göre "kapatılan siyasi parti, bir başka ad
altında kurulamaz".
Bir siyasi partinin, kapatılan bir siyasi partinin başka bir ad altında
kurulan yeni bir şekli olup olmadığı, hangi delillerle belirlenecektir?
Fazilet Partisinin kapatılması istemini içeren iddianamemizde "malûm
olanın ayrıca isbatı gerekmez "demiş, epeyce de eleştiri almışdık.
Halbuki, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 238 inci maddesinin ikinci
fıkrasına göre "maruf ve meşhur olan veya ikrar olunan hususlar münazaalı
sayılmaz."
Usul hakkında kıyas yapılabilir. Şekli hakikatle yetinen hukuk usulünde
dahi bu ilke geçerli olduğuna göre, maddi gerçeğin arandığı ceza usulünde
ve parti kapatma davalarında bu ilke daha çok geçerlidir.
Daha önce defalarca vurguladığımız gibi, anayasal düzenlerini koruma
kararlılığında olan Alman Anayasa Mahkemesi, malum olanın isbatı konusunda
delil serbestliğini çok geniş ölçülerde kabul etmiş. Komünist Partinin
kapatılması davasına ilişkin kararın gerekçesinde -ki, bu gerekçe İnsan
Hakları Mahkemesince de haklı bulunmuştur- şöyle deniyor:
Batı'nın liberal demokrasilerinin Alman Anayasasının 21 inci maddesinin
ikinci fıkrasına tekabül eden bir parti yasağını kabul etmemeleri bir tesadüf
değildir. Bu, 1919 tarihli Alman Devleti Anayasası ve o zamanki eyalet
anayasaları için de yabancı bir müessese idi. Anayasada olduğu gibi, partileri
daha henüz teminat altına almamış ve onları sarahaten ve hakuken müesseseleştirememiş
anayasa sistemlerinde, vatandaşların tahditsiz olarak siyasi partilere
iltihak etmeleri serbest bırakılmış ve hatta bu, 1947 tarihli İtalyan Anayasasında
olduğu gibi, sarih olarak teminat altına alınmış ve yürürlükte olan devlet
nizamına bir partinin prensip itibariyle aykırı tutumu bile bilinerek göze
alınmıştır. Devlete zarar vermenin en aşırı hallerinde mes'ul şahıslara
karşı ceza hukukunun müeyyideleri hazır bulundurulmaktadır. Hür demokratik
bir devlette en iyi garantinin, vatandaşların zihniyetlerinde bulunduğu
iyimser görüşü, bunun sebebi olabilir. Serbest seçim hakkı bulunduğundan,
devletin düşman partilere karşı korunması, seçmenlerin oylarını vermemeleri
şeklinde ifadesini bulabilir ve bulmalıdır."
Bu, eski görüşleri anlatıyor burada.
"Böylece onlar, sisteme uygun bir şekilde devletin siyasi iradesinin
teşekkülüne iştirakten uzaklaştırılacaklardır.
...Liberel anayasalar 20 nci Asrın başlarına kadar, hür devlet nizamının
esaslarıyla mücadele eden siyasi partileri hemen hemen hiç hesap etmemişlerdir.
Bunlara göre, bütün partilere karşı, mutlak bir müsamaha ve tarafsızlık
tutumu uygundu. Bu nevi partiler için, insanın değerlerini müdafaa eden
ve teminat altına almakla mükellef olan, hür demokrasiye karşı, bitaraf
bir tutum takınmak bugün için artık mümkün değildir ve onlar için yani,
şimdi ortaya çıkan "hürriyetin düşmanlarına kayıtsız şartsız hürriyet"
verilmesi ile ilgili problemi çözmek için, hangi hukuki vasıtanın tesis
edileceği bir anayasa politikası problemi olmaktadır.
Weimar Anayasası bir hal tarzından sarfınazar etmiş, politik bitaraflığını
muhafaza etmişti ve bu sebepten, bu totaliter partilerin en mütecavizi
tarafından yok edilmişti.
Bu nevi siyasi istikametlerin ilerde yeniden devlet üzerinde nüfuz kazanabilmesine
karşı tesirli hukuki teminatların tesisi, Anayasayı yapanların düşüncelerine
hakim olmuştur. Şayet, Anayasa bu suretle bir taraftan siyasi partilere
karşı prensip itibariyle müsamahayı hâlâ isteyen ananevi hür demokrasi
istikametini takip etseydi bile, sadece bitaraf kalma yüzünden kendi değer
sistemini tesis ve korumaktan sarfınazar edecek kadar ileriye gidemezdi.
Almanya'da Anayasaya aykırı maksatların isbatı için en önemli delil,
Anayasanın 21 nci maddesinin ikinci fıkrasına göre, partinin gayeleridir.
Söz konusu hüküm önleyici karakterlerine uygun olarak, bu hususta, önemsiz,
uzak gayeler arasında bir ayırım yapmamaktadır.
Önemli olan sadece, bir partinin gayelerine göre, hür demokratik ana
nizama zarar vermek veya onu bertaraf etmek maksadının olup olmadığıdır.
Gayelerinden bu maksat halihazırda isbat edilebiliyorsa, onun düşüncesine
göre bu maksadın başarıya erişeceği veya erişmesi lazım gelen zamanın hukuki
bir önemi yoktur. Kanun vazıının maksadı, Anayasanın devamı müddetince,
hür demokratik ana nizamı zedeleyecek hiçbir partinin inkişafına müsaade
etmemektir.
Bir partinin hedefleri kaideten şunlardan anlaşılır:
Programından ve diğer parti makamlarının açıklamalarından, partinin
siyasi ideolojisi hakkında söz söylemeye yetkili olarak tanınmış muharrirlerin
yazılarından, ileri gelen görevlilerin sözlerinden, partinin içinde kullanılan
eğitim ve propaganda vasıtalarından ve bunlardan başka parti tarafından
çıkarılan veya onun nüfuzu altında bulunan gazete ve dergilerden bu çıkarılır.
Parti organlarının ve taraftarlarının -yalnız üyelerinin değil- tutumları,
maksadın tesbiti hususunda, netice çıkarmaya imkân verebilir.
Bütün gayelerin yazılı olması veya herhangi bir suretle tespit edilmiş
bulunması anlamında, maksadın yazılı delillere dayanması şeklinde Anayasanın
21 inci maddesinin ikinci fıkrasında bir hüküm yoktur. Bir partinin Anayasaya
aykırı maksatlarının, hiçbir zaman açıkça ilan edilmediği bilinen bir keyfiyettir.
Geçen on yılın siyasi tecrübeleri, bir siyasi partinin kullandığı siyasi
vasıtaların şeklinden, hareketlerinin tarzından, onun hukuki maksadını
anlamak ve sahte olanları ayırt etmek için kâfi derecede bilgi vermiştir.)
Yani, Alman Anayasa Mahkemesi, ancak bu çerçevede değerlendirme yapılırsa
sonuç alınabilir diyor.
Bu genel açıklamalardan sonra Fazilet Partisinin Refah Partisinin devamı
niteliğinde bir parti olup olmadığının değerlendirilmesini yapabiliriz:
1- Sokaktaki çocuktan, en olgun ve deneyimli kişilere kadar halkımızın
tamamına yakınında, Fazilet Partisinin, Refah Partisinin devamını sağlamak
için muvazaalı bir şekilde kurdurulmuş bir parti olduğu kanaati vardır.
Hâlâ anlayamayan varsa, sokaktaki ilk rastladığı kişiye sorup öğrenebilir.
2- Saygınlığı olan ve objektif yayın ilkelerini benimsemiş tüm basın
ve yayın organlarında aynı kanaati vurgulayan manşetler yer almıştır. Birkaç
örnek vermek gerekirse;
"Refah Partisi Fazilet'e taşınıyor. Erbakan talimatı verdi, milletvekilleri
akın akın Fazilet'e geçti" başlıklı 24.2.1998 tarihli Yeni Yüzyıl Gazetesiyle,
"Fazilet'e akın. Erbakan işareti verdi, eski Refahlılar yeni partiye koştu"
başlıklı 24.2.1998 tarihli Milliyet Gazetesi, "Hoca yapacağını yaptı. Fazilet
Partili Kavakçı, Erbakan'ın talimatıyla Genel Kurul Salonuna türbanlı girdi.
Tahrik tutmadı" başlıklarıyla çıkan 3.5.1999 tarihli Radikal Gazetesi (söz
konusu gazeteler 7 numaralı zarfta bulunmaktadır)
Refah Partisinin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararın Resmi Gazetede
yayınlandığı gün 22.2.1998 günü, saat 14.00'te Necmettin Erbakan'ın, Balgat'taki
konutuna gelen İstanbul Milletvekili Ali Oğuz "yeni oluşumdaki parti liderliği
görevi kime verilirse verilsin en iyi şekilde yerine getirilecektir. Bu
emanet kime tevdi edilirse bihakkın yapar. Şu anda Recai Bey, Tayyip Bey,
Bülent Bey üzerinde duruluyor. Ama, bunlardan hiçbirine isabet etmez de
Hoca, sıradan bir arkadaşımıza ‘sen yap' diyebilir" dedi. Gazetede... Pardon,
bu söylediklerim, Anadolu Ajansı Bülteninden, bütün gazetelere verilmiş.
"Hoca, sıradan bir arkadaşımıza ‘sen yap' diyebilir dedi. Ali Oğuz ‘yeni
kurulacak parti konusunda bir netlik var mı? ‘ şeklindeki soruya ‘zaten
bir tane kurulmuş partimiz var, onunla yürürüz' dedi" diyor.
3.5.1999 tarihli Radikal Gazetesinde Neşe Düzel ile, temelli kapatılan
Refah Partisinin Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan arasında "Pazartesi
Konuşmaları" başlığıyla verilen bir söyleşi yayınlandı. Bu söyleşide:
"NEŞE DÜZEL - Fazilet'te yeni bir hareketin başladığı ve bu hareketin
eskileri tasfiye etmek istediği söyleniyor. Tasfiye edilebileceğinizi düşünüyor
musunuz? Yoksa sizi tasfiye edebilecek bir güç yok mu?
ŞEVKET KAZAN - Tasfiye diye bir şey söz konusu değil; öyle olması isteniyor.
Bazı yeni gelmiş, bizi tam tanımamış insanlar üzerinde birtakım etkiler
oluşturulmak istenebilir; ama, onlar da gelip bizi tanıyacaklar. Ben, bu
camianın abisiyim. Ne bana ne de Erbakan Hoca'ya dargın, kızgın kimse yok.
Hem Tayyip meselesi yeni değil; on yıldan beri söyleniyor. Bu çocuk benim
yanımda büyüdü. Ben, 1977'de İstanbul Belediye Başkanı adayı iken, bu,
duvarlara afiş yapıştıran bir delikanlıydı; yanımızda gelişti.
NEŞE DÜZEL - Bülent Arınç başkanlığa aday olacağını söyledi.
ŞEVKET KAZAN - Bülent Arınç güzel konuşmakla parti lideri olamaz. Başkan
olmaya layık olan, Recai Bey gibi konuşur. Genel başkan olacağım demekle
kimse genel başkan olamaz. Bu, yetenektir. Biz, Refah'ta, kendimizden sonra
lider kadro hazırladık. Her şeyin bir zamanı vardır.
NEŞE DÜZEL- Siz ve Erbakan bugün yasaklı iki politikacısınız. Yeniden
siyasete dönmeyi düşünüyor musunuz?
ŞEVKET KAZAN - Siyasetten kopmadık ki, dönelim. Ben, siyasetin her bakımdan
içindeyim, kanun teklifleri hazırlayıp ‘Mecliste bunları kanunlaştırın'
diye arkadaşlarıma gönderiyorum" şeklinde konuşmalar bulunmaktadır. (Bu
gazete de 7 numaralı zarfın içindedir)
3- Kapatılan Refah Partisinin eski milletvekilleri, kapatılma tarihinden
çok kısa bir süre sonra ve toplu halde Fazilet Partisine geçmişlerdir.
4- Anayasamızın 69 uncu maddesinin sekizinci fıkrasına göre "Bir siyasi
partinin temelli kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olan kurucuları
dahil üyeleri. Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının
Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayınlanmasından başlayarak beş yıl süreyle
bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve denetçisi olamazlar."
Bir siyasi partinin kapatılmasına beyan ve faaliyetleriyle sebep olmamış
üyelerinin hepsi bir başka partide görev yapabilirler mi? Buna Fazilet
Partisinin kapatılması istemiyle dava açtığımız tarihte verilecek cevap
kesinlikle "hayır" dır.
Zira, değişiklikten önce kanun koyucu, temelli kapatılan bir partinin
başka bir parti adı altında devamını önlemek için önemli bir tedbir düşünmüştür.
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun değişiklikten önceki ve Anayasamıza
aykırı bir yönü bulunmayan 95 inci maddesine göre "temelli kapatılan siyasi
partilerin kapatılma tarihinde üyeliği devam eden..." dikkat edin " kapatılma
tarihinde üyeliği devam eden kurucuları, genel başkanı, merkez karar ve
yönetim kurulu ile her kademedeki yönetim ve disiplin kurulu üyeleri ve
Türkiye Büyük Millet Meclisi siyasi parti grubu üyeleri..." yani, bütün
milletvekilleri "... başka bir siyasi partinin kurucusu, yöneticisi ve
denetçisi olamazlar." Parti kapatma davası açtığım tarihte bu hüküm yürürlükte.
Yasanın bu açık hükmüne rağmen ve âdeta Fazilet Partisinin Refah Partisinin
devamı olduğunu kanıtlamak istercesine, bir kısmı kurucu da olan Refah
Partisinin Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyelerinden Recai Kutan, Abdullah
Gül, Rıza Ulucak, Fehim Adak, Musa Demirci, Abdülkadir Aksu, Oğuzhan Asiltürk,
İsmail Kahraman, Cevat Ayhan, Necati Çelik, Bülent Arınç, Azmi Ateş, Temel
Karamollaoğlu, Süleyman Arif Emre, Bahri Zengin, Fuat Fırat, Refah Partisinden
Fazilet Partisine geçen Türkiye Büyük Millet Meclisi Refah Partisi Grubu
üyelerinden İbrahim Ertan Yülek, Mehmet Altınsoy, Ömer Vehbi Hatipoğlu,
Mustafa Kamalak ve Şeref Malkoç yasaya aykırı olarak Fazilet Partisi Merkez
Karar Yönetim Kurulu Üyesi, Ali Güneri ise, Denetim Kurulu Üyesi olmuşlardır.
(Bu husustaki belgeler 9 numaralı zarftadır)
Her ne kadar Siyasi Partiler Kanununun 95 inci maddesi, dava açmamızdan
sonra "Bir siyasi partinin kapatılmasına söz ve eylemleriyle neden olan
kurucuları dahil, Anayasa Mahkemesinin kapatmaya ilişkin kesin kararının
Resmi Gazetede gerekçeli olarak yayınlanmasından başlayarak beş yıl süreyle
bir başka partinin kurucusu, üyesi ve denetçisi olamaz" şeklinde değiştirilmişse
de; bu değişiklik de eskiden milletvekili dahil, işte, yönetici, merkez
karar... olamazken, ki, buradaki hükme rağmen oldular, şimdi sadece kapatılmaya
neden olanlarla sınırlandı... Refah Partisinin Merkez Karar ve Yönetim
Kurulu Üyelerinin hemen hepsinin, Fazilet Partisinin Merkez Karar ve Yönetim
Kurulu üyesi olmalarının. Fazilet Partisinin Refah Partisinin devamı niteliğinde
bir parti olduğu izlenimini yaratmak için yapıldığı herkes tarafından bilinmektedir.
5- a) " Erbakan son sözünü söyledi -bu, Radikal Gazetesinin 13 Mart
1999 tarihli nüshası, 6 numaralı zarftadır- ‘Meclise gidin ve gereğini
yapın' Hoca Gemileri Yaktı. Erbakan, Fazilet Partisini bölme pahasına küskünleri
desteklemekte kararlı; Kutan'a ‘seçimlere bensiz girmek içine siniyor mu
?' diye çıkışan Hoca, partililerin ‘vazgeçelim' çağlılarını umursamıyor"
manşetiyle çıkan...
Buna paralel olarak Demokrat Türkiye Partisinin "22 Mart 1999 Pazartesi
günü yapılacak güven oylamasından sonra, yani, 23 Mart 1999 Salı gününden
itibaren Genel Kurulda kanun tasarı ve tekliflerinin görüşülmesine devam
olunması" önerisinin, Fazilet Partili Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanvekili
Yasin Hatipoğlu tarafından, tamamen usule aykırı şekilde gündeme alınıp
oylanmasının sağlandığını belgeleyen, 21.3.1999 tarihinde yapılan 60 ncı
Birleşime ait Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanak dergisi, dosyada bulunmaktadır
Nitekim, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri Ahmet İyimaya, Nejat Arseven
ve 151 milletvekilinin başvurusu üzerine Mahkemeniz, 26.3.1999 gün ve 14/6
sayı ile, söz konusu önergenin doğrudan gündeme alınmasıyla ilgili 21.3.1999
günlü, yani, Yasin Hatipoğlu'nun usulsüz olarak yönettiği Genel Kurul kararının
Anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.
Genel Kurul toplantısından sonra, araç telefonuyla yaptığı konuşmada
Yasin Hatipoğlu. Necmettin Erbakan'a "Şu yaptığımız işlerin hiçbiri, ne
usule uygun ne kitaba uygun; ama, yaptık; bir noktaya götürdük, bundan
sonra arkadaşlar gayret edecekler, indirecekler aşağıya" demiş, güven oylamasının
da usule aykırı bir şekilde yapılmasını isteyen Necmettin Erbakan, Yasin
Hatipoğlu'na "Başladığın işi tamamlarsan madalyayı tam alırsın, yarıda
bırakıp gidersen madalya yarım olur"demiştir.
Tüm bu delillerden, Fazilet Partisinin, kapatılan Refah Partisinin başka
bir adla kurulmuş devamı niteliğinde bir parti olduğu açıklıkla anlaşılmaktadır.
c) Başsavcılığımın da, Mahkemenizin de karşılaştığı en büyük güçlük,
Anayasa Hukuku, Ceza Muhakemeleri Usulü Hukuku ve Siyasi Partiler Hukuku
sahalarında uzman kişilerin, özellikle:
1- Demokrasilerde siyasi parti kapatılamaz,
2- Çağımız özgürlükler çağıdır; düşünce, ülkemizde suç sayılıyor,
3- Hukuka aykırı şekilde elde edilen deliller, hiçbir zaman hükme esas
alınamaz şeklinde görüşleri mütemadiyen ileri sürerek ve Anayasamızın 90
ncı maddesine yanlış anlamlar yükleyerek, biz uygulamacıları yanıltmaya
çalışmaları ve giderek de daha çok taraftar kazanmalarıdır.
Bu gidişle, anayasal düzenimizi hukuk yoluyla savunmamız, suçlarla yasal
yollardan mücadele edebilmemiz olanaksız hale gelecek.
Uzmanlarımız niçin bu haldedir?
8.3.1992 tarihli New York Times Gazetesinde de yayınlanan, 1994 yılında
Harp Akademileri Yayınları arasında çıkan "Bugünün ve Geleceğin Güç Merkezleri
ve Genelgeleri ile Türkiye'ye Etkileri" adlı kitapta yer alan 1963 yılında
Başbakanken yaptığı bir konuşmada İsmet İnönü şu gerçekleri dile getiriyor:
"Daha bağımsız ve kişilik sahibi dış politika izlenmesini istiyorsunuz.
Herkes aynı şeyden söz ediyor. Nasıl yapacağım ben bunu? Karar vereceğim
ve işi teknisyenlere havale edeceğim. Onlar ayrıntılı çalışmalar yapacaklar'
ve öneriler hazırlayacaklar. Yapabilirler mi bunu? Hepsinin çevresinde
‘uzman' denen yabancılar dolu. İğfal etmeye çalışıyorlar. Başaramazlarsa
işi sürüncemede bırakmaya çalışıyorlar. O da olmazsa karşı tedbir alıyorlar.
Bir görev veriyorum, sonucu bana gelmeden Washington'un haberi oluyor.
Sonucu memurdan önce sefirden öğreniyorum. Bağımsızlık savaşından sonra
Lozan'da esas mücadele bu uzmanlar konusunda oldu. Yoksa sınırlar zaten
fiili durum idi. Tazminat işini iki devlet arasında çözerdik. Bütün mücadele,
idaremize yapılmak istenen müdahale yüzünden çıktı. Bir tek uzman vermek
için büyük ödünlerde bulunmaya hazırdılar. Dayattık. Biz, onların neden
ısrar ettiklerini biliyorduk. Onlar bizim neden inatla reddettiğimizi biliyorlardı.
Böyledir bu işler, peygamber edasıyla size dünyaları vaadederler. İmzayı
attınız mı ertesi gün gelmişlerdir. Personeli gelmiştir, teçhizatı gelmiştir,
-üsleri gelmiştir. Ondan sonra sökebilirsen sök, gitmezler. Ancak bu sorunun
üzerine vakit geçirmeden gitmek gerek. Yoksa ne bağımsız dış politika,
ne bağımsız içpolitika güdemezsiniz, havanda su döversiniz. Fakat, sanmayınız
ki, bu kolay bir iştir. Denediğinizde başınıza neler geleceği de bilinmez."
1999 yılında yayınlanan, kısa bir sürede tükendiği için genişletilmiş
ikinci baskısı yapılan. Metin Aydoğan tarafından yazılan "Bitmeyen Oyun"
adlı eserde yer alan belgeye göre. Amerikan yardım teşkilatından Richard
Podol, Washington'a gönderdiği raporda "Türkiye'de önemli mevkilerde Amerikan
eğitimi görmemiş bir Türk'ün bulunduğu bakanlık ya da iktisadi devlet kuruluşu
hemen hemen kalmamıştır. Müsteşarlık ve genel müdürlük mevkilerinden de
daha yüksek görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenmektedir. Amerikan Yardım
Teşkilatı, bütün çabalarını bu guruba yönetmelidir." diyor.
Bizleri yanıltmaya çalışan hukukçu uzmanların bir kısmı sadece dış güdümlü
değildir; içlerinde çıkar amaçlı suç örgütlerinin avukatlığını üstlenmemiş
veya irticai faaliyette bulunan veya bölücü örgütlerden ve partilerden
"bilirkişi ücreti veya danışmanlık ücreti" adı altında astronomik ücret
almamış pek az kişi kalmıştır. Bu örgütlerin dış destekli parasal güçleri
astronomik boyuttadır ve şimdi Türk basınını tamamen kendi güdümlerine
almaya çalışmaktadırlar. Amaçlarına bilerek ve bilmeyerek hizmet eden kişiler
desteklenecek, başta Türk ordusu ve adliyemiz olmak üzere kamu düzenimizi
ve ülke bütünlüğümüzü korumaya çalışan kişi ve kurumlar yıpratılacaklardır.
Bir kısmını Fazilet Partisi hakkında hazırladığım "Esas Hakkında Görüşde"
de açıklığa kavuşturmaya çalıştığım gibi;
1.- Devlet nizamına aykırı bir partinin tutumunun bilinerek göze alınması;
devletin düşman partilere karşı korunmasının, seçmenlerin oylarını vermemesi
şeklinde ifadesini bulması gerektiği görüşü, biraz önce açıkladığım gibi
eski bir görüştür.
Demokratik ülkelerde, anayasa dışı eğilimi olan veya bölücülük yapan
siyasi partilere ilişkin kısıtlayıcı hükümler ve örgütlü suçlarla mücadele
edebilmek için kişisel özgürlüklerin kısıtlanması, son elli yıl içinde
her geçen yıl biraz daha artarak devam etmektedir.
Hukuk devletlerinde, yasalar mutlaka uygulanır. Batılı hukukçular için
söylenen, işte o yasalar varda uygulanamıyor, uygulanmıyor sözü, kesinlikle
geçerli değildir. Orada yasa varsa, değiştirilinceye kadar mutlaka uygulanır.
Demokratik ülkelerde partiler anayasal düzenlerine aykırı eylemler yapmadıkları,
mahkeme kararlarına saygılı davrandıkları için kapatılmıyorlar, yoksa yasalar
müsait.
Bunun aksi bir tek şekilde kanıtlanabilir. Refah Partisi gibi söylemleri
olan veya HADEP gibi eylemleri olan bir parti, gerçek bir demokratik ülkede
ortaya çıkar ve kapatılmaz veya İngiltere ve Fransa'da olduğu gibi kapatılmıştan
beter hale sokulmaz. O zaman biz de, doğruları söylemeyi alışkanlık haline
getirmiş bir kişi olarak "demokrasilerde siyasi parti kapatılmaz veya böyle
partilere karşı yasal tedbirler alınmaz" deriz.
Burada denebilir ki, Türkiye Birleşik Komünist Partisi ile Sosyalist
Partinin kapatılmasını, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, sözleşmeye aykırı
buldu. Gerçekten, hiçbir eylem olmadığı halde, Anayasamız ve Siyasi Partiler
Kanunumuz böyle emrettiğimiz için Türkiye Birleşik Komünist Partisi kapatılmıştı.
12.8.1999 tarihinde kabul edilen 4445 sayılı Yasa ile Siyasi Partiler
Kanununun 104 üncü maddesinin birinci fıkrası değiştirilmiş, tüzük ve programları
nedeniyle partilerin kapatılması zorlaştırılmıştır. Ancak, sözkonusu fıkranın
atıfta bulunduğu Siyasi Partiler Kanununun değişik 101/a maddesi gereğince
-bu değişiklikten sonraki metin- yine de "Bir siyasi partinin tüzük ve
programının, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğün,
insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğin,
demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olması, sınıf ve zümre
diktatörlüğünü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlaması, suç işlenmesini teşvik
etmesi halinde -yani, sadece tüzük ve programda bunların bulunması- Anayasa
Mahkememiz, o parti hakkında kapatma kararı vermek zorundadır. Bu yılın
yaz aylarında yapılan değişiklikte de, bu hüküm korunuyor.
Anayasamızın 90 ıncı maddesinden ne anlaşılması gerektiği ve İnsan Hakları
Avrupa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı konusundaki görüşlerimizi,
Fazilet Partisine ilişkin esas hakkındaki görüşümüzü bildirirken açıklamıştık.
Burada tekrarlamayacağım; ancak, 12.1.2000 günü, Ankara Barosunun düzenlediği
Hukuk Kurultayında, Prof. Dr. Ergun Özbudun'un da -ki, onun görüşlerine
değinmemiştim- benzer görüşleri yinelediğini söylemekle yetineceğim; yani,
benim 90 ıncı madde konusunda söylediklerimi Ergun Özbudun bu toplantıda
aşağı yukarı aynen söyledi.
Yeri gelmişken soruyoruz: İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin ilkelerine
uymuyor diye 1999 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisinin kabul ettiği
bir yasayı uygulamayacak mıyız? Elbette uygulayacağız. Bizi bağlayan İnsan
Hakları Avrupa Mahkemesi Kararlarındaki gerekçeler değil, Anayasamız veya
yasalarımızdır.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinin, Sosyalist Parti hakkında verdiği
karar sözleşmeye uygun değildir. Bu mahkemenin işleyişini en yakından bilen
ve yıllarca mahkemede savunmalarımızı hazırlamış olan Prof. Dr. Aslan Gündüz,
Yeni Türkiye Dergisinin Temmuz-Ağustos sayısında yayınlanan makalesinde,
bu konuda, şöyle diyor:
"Önemli sonuçları olabilecek bir başka karar ise, 25 Mayıs 1998'de İnsan
Hakları Mahkemesinin bu defa Sosyalist Parti davasında, Anayasamız ve devlet
sistemimizle ilgili olarak verdiği karardır. Bu defaki karar yenilir yutulur
cinsinden olmayan ifadeler taşımaktadır. Türkiye'nin bu kararla ihdas edilen
düzeni kabul edip etmeyeceğini bilmiyoruz. Daha doğrusu, bu konuda kimin
hangi kararı alacağını da bilmiyoruz; ama, şurası bir gerçektir ki, mahkeme,
Atatürk ile kurulan cumhuriyetin temellerini sarsabilecek önerilere yeşil
ışık yakmış görünmektedir. Etkili Türk kamuoyunun bunu bildiğini sanmıyoruz.
Sorun, kamuoyundan sanki gizli tutulmaktadır. Eğer durum böyleyse, bunun
kaçınılmaz sonuca hiçbir olumlu etkisi olmayacaktır.
Mahkemenin kararı, Türkiye'nin tartışılmaz devlet yapısını, üniterliğini,
resmi dilini, bayrağını tartışma konusu yapan, etnik bir esasa göre değişmesini
isteyen Sosyalist Partinin resrni yayınlarını ve yetkililerin konuşmalarını
sözleşmeye uygun bulmakta ve Anayasamızın ilgili hükümlerini ve Anayasa
Mahkemesinin bu konudaki kararını ve devletin yapısını örtülü bir şekilde
demokrasiye ve sonuçta Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırı bulmaktadır.
Olayların cereyan ettiği mekandan soyut bir şekilde davayı ele alan
mahkeme, Sosyalist Partisi yöneticisinin sözlerinde samimi olmayabileceğini
kabul ediyor; ama, onları yalanlayacak somut kanıt olmadığı için, onları
doğru kabul ediyor. Ancak, aynı şekilde olaylara Strazburg'daki hâkimlerden
daha yakın olan milli makamların, bu arada Anayasa Mahkemesinin milli birlik
için öngördüğü tehlikeyi neden doğru olarak kabul etmediği doğrusu kuşkuya
yer veriyor. Kanın döküldüğü yerde bir partinin, giderek oradakilere ‘ey
ahali, sizin hakkınız var, aslında hakkınız yeniliyor, devlet kurma hakkınız
var, ayrılma hakkınız var, bunlar inkâr ediliyor... Bu devlet sizin değildir"
gibisinden bir program ve söylemle ortaya çıkarsa, bunun barışa katkısı
olmayacaktır. Bu gibi bir ifade özgürlüğünü sözleşme korumamaktadır ve
korumamalıdır.
Strazburg'daki mahkemenin self-determinasyon konusunda kararlar vermeye
yetkisi yoktur. Bu davada yaptığı değerlendirmede olayları ve sonuçlarını
hiç de iyi düşünmediği açıktır. Bu dava, Türkiye'nin devlet yapısını, tarihin
en kanlı terör olaylarının yaşandığı bir sırada sorgulayan ve silahla bir
bir yere varmaya çalışan gruplara cesaret vermeye müsait bir karardır.
Bu karar. İngiltere'ye karşı verilemezdi, Almanya'ya karşı da verilemezdi,
Fransa'ya karşı da verilemezdi; ama, bize karşı verildi.
Şimdi Türkiye'nin geldiği ilginç bir nokta var. Eğer bu mahkemenin kararlarına
tümüyle uyulursa, sonunda Kemalist devlet yapısı dahil olmak üzere Anayasada
yazılı olan birçok şeyin değiştirilmesi gerekecektir. Bu, sessiz sedasız
bir şekilde ve mahkeme vasıtasıyla ideolojisiz bir anayasayı benimsemek
anlamına gelir. Bu haliyle devlet bir arada tutulabilir mi? Onu bilemiyoruz
diyor bu değerli ve bizi yıllarca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde savunmaya
çalışmış profesörümüz.
2.- Ülkemizde düşünce değil "Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda
ile toplantı ve gösteri yürüyüşü yapmak ile "halkı, sınıf, ırk, din, mezhep
veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmek"
yasaklanmıştır.
Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer'in, 18.4.1998 tarihinde Milliyet Gazetesinde
Nilgün Cerrahoğlu ile yaptığı söyleşide belirttiği gibi "bu çeşit yasaklar
hemen bütün demokratik ülkelerin yasalarında vardır. Zaten böyle yasaklar
olmasa millet birbirinin boğazına saldırır." Bunu söyleyen Dönmezer.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi dahi, TCK'nun 312 nci maddesini sözleşmeye
aylan bulmamıştır. Bunu açıkça, büyük heyet olarak, verdiği bir karara
yazmıştır.
Bu çeşit maddeler, açık, somut ve yakın tehlike şartlarının oluştuğu
ülkelerde daha fazla uygulanır. Ülkemizde bu çeşit yasaları ihlâlden daha
çok mahkumiyet kararı veriliyorsa, irtica ve bölücü eylemlerin hiçbir demokratik
ülkede olmadığı kadar artmış olmasından dolayıdır. Tehlike arttı diye yasaların
uygulanmasından vazgeçilemez, aksine o yasalar acımasızca ve aynen uygulanmalıdır,
yoksa tehlikeyi bertaraf edemeyiz.
Ne çeşit propaganda ve tahriklerin açık, somut ve yakın tehlike oluşturacağını
her ülkenin hâkimi daha iyi takdir eder.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesini oluşturan hâkimlerin, bizim bazı uygulamalarımızı
doğru değerlendirememeleri doğaldır. Nitekim biz de, onların bazı uygulamalarını
anlayamıyoruz. Mesela düşünce hürriyetine getirilebilecek en büyük kısıtlama
olan ve İngiltere'nin yıllarca yaptığı sansür uygulamalarını, yine İngiltere'nin
sözleşmeyi ihlâl ederek, hâkim kararı olmadan tutuklama yapması ve tutuklulara
tutuklama nedenlerinin bildirilmemesinin İnsan Hakları Avrupa Mahkemesince
toleransla karşılanmasını biz anlayamıyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti, maruz kaldığı tehlikelere oranla, en az yasal kısıtlamalara
başvurmuş, en demokratik davranabilmiş ve insan haklarını ihlal etme bakımından
sicili en temiz ülkedir.
Ülkemizde en vahim insan hakkı ihlallerine, devlet görevlileri değil.
Birleşmiş Milletler kararlarına aykırı olarak dünyanın gelmiş geçmiş en
kanlı terör Örgütü olan PKK'ya destek veren ve çoğu Avrupa Birliğine üye
olan devletler sebep oluyor.
Türkiye Cumhuriyeti, yasaları çağdışı olduğu için değil, sözde insan
hakları savunucuları sayesinde alınması gereken yasal ve idari tedbirleri
alamadığı, mevcut yasalarını da uygulayamaz hale getirildiği için hukuk
devleti olmaktan çıkmıştır. Terör örgütleri, binlerce okulda eğitim yaptırmıyor,
milyonlarca çocuğumuzu yıllarca öğrenim hakkından yoksun bırakabiliyor.
Benim devlet görevlilerim cezaevi koğuşlarına bile giremiyor. Terör örgütleriyle
organik bağlantısı olduğu belirlenen siyasi partiler dahi faaliyetten alıkonamıyor.
Devletimizin, devlet güvenliğini ilgilendiren konularda bile, yasal yollardan
bilgi toplaması olanaklı hale getirilemiyor. Ülkenin belli yörelerinde
cangüvenliği, korkusuzca yaşama, seyahat ve yatırım yapma özgürlüğü yok
edilmiş, çıkar amaçlı suç örgütleri her yıl bir önceki yıla göre daha etkin
hale geliyor. Mahkemelerimizde, tüm demokratik ülkelerin mahkemelerinde
sanıkların cezalandırılabilmesi için rahatlıkla kullanılabilen delillerin
bir kısmı kullanılamıyor. Ülkem bir suçlular cenneti haline getirilmiş,
masumu korumanın, sanığı korumak kadar önemli bir insan hakkı olduğunu
düşünen yok. Yasalarımıza en saygılı olması gereken bazı barolarımızdaki
yasalarımızı açıkça ihlal etmekten çekinmiyorlar. Mesela terör örgütüne
üye olmak ve yataklık yapmak suçlarından, TCK'nun 168 ve 169 uncu maddelerinin
uygulanması suretiyle devlet güvenlik mahkemelerince mahkum olan avukatların,
yasalarımıza aykırı bir şekilde avukatlık yapmalarına "biz devlet güvenlik
mahkemelerinin kararlarını tanımıyoruz" diyerek izin veriyorlar. Siyasi
partiler, mahkeme kararlarına uymayacaklarını açıkça ilan edebiliyorlar.
Böyle bir devlete hukuk devleti denebilir mi? Böyle bir ülkede hukukun
üstünlüğünden söz edilebilir mi? Gerçek insan haklarının hayata geçirilmesi
için atılan her adımın, insan hakkı ihlali olarak ilan edildiği başka ülke
dünyada yok.
3.- Hukuka aykırı şekilde elde edilen delillerin mahkemelerimizde kullanılıp
kullanılamayacağına ilişkin olarak bazı hukukçularımızca ileri sürülen
görüşlerin hiçbiri, çağdaş ülkelerin uygulamalarıyla bağdaşmıyor. Şöyle
ki;
a- Bu konuda bilim adamlarının görüşlerini ve çağdaş ülkelerin uygulamalarını
kitap haline getirdiğim "Fazilet Partisi Hakkında Esas Hakkında Görüş"ün
73-96 ıncı sayfalan arasında ayrıntılarıyla açıkladığım için burada tekrarlamayacağım.
b- Ancak, aksi görüşte olanlar, özel şahıslarca, hırsızlık suretiyle
bile olsun, hukuka aykırı şekilde elde edilmiş delillerin hükme esas alınamayacağına
ilişkin, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi dahil, çağdaş ve demokratik ülke
mahkemelerinden verilmiş bir tek örnek karar dahi gösteremezler. Ben de
bu konuda iddialıyım. Desinler ki, herhangi bir hukuka aykırı delili, bir
özel şahıs, hatta hırsızlık suretiyle getirdi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
bunu kabul etmiyor veya dünyanın herhangi bir çağdaş ülkesindeki mahkeme
bunu kabul etmiyor. Veremezler, ben çok iddialı söylüyorum, versinler görelim.
Ben burada, görüşlerimi doğrulayan pekçok karara, söz konusu kitapçıkta
değindiğim için, orada değinmediğim telefon dinlemeyle ilgili çok önemli
karara burada değineceğim.
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi Schenk davasında, kendisinden karısını
öldürmesini isteyen kocasının telefon konuşmasını gizlice banda kaydeden
katilin verdiği bandın delil olarak kullanılmasını "mahkemenin bütünüyle
dürüst bir şekilde yargılama yapması şartıyla hukuka aykırı bir şekilde
yapılan bant kaydının sözleşmeye uygun olduğu" gerekçesiyle kabul etmiştir.
c- Dünyanın hiçbir yerinde savcılar, ama özel şahıslarla, ama devlet
görevlilerince getirilsin, bir delil, hukuka aykırı şekilde elde edildi
diye o delili dosyadan çıkarmak, başka bir deyişle davayı gören mahkemenin
bilgisine sunmamak hakkına sahip değildir. Savcının böyle bir eylemi suç
oluşturur. Böyle bir delilin dosyadan çıkarılması için dava açma hakkı
bir tek Amerika'da kabul edilmiştir. Ona da görevli hâkim karar verir,
savcı değil. Bizim hukukumuzda böyle bir dava hakkı yoktur. Hiçbir mahkeme,
herhangi bir delilin dosyadan çıkarılmasına karar veremez, o delili de
incelemek zorundadır. Ancak, bir halde, o da soruşturma ve kovuşturma organlarınca
hukuka aykırı şekilde elde edildiği kanaatine varırsa, sadece hükme esas
alamaz -yasa böyle diyor- yani mesela mahkumiyet kararında bu delile de
dayandığını vurgulayamaz. O kadar; yani, mahkemenize verilmiş yetki bundan
ibarettir.
d- CMUK'nun 254 üncü maddesindeki "soruşturma ve kovuşturma organlarının
hukuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alınamaz" hükmünü
de, doğru ve yasanın amacına uygun bir şekilde yorumlamak gerekir. Yasa
koyucu, bu hükmüyle, Anayasal düzenimize kastedenler, caniler, çıkar amaçlı
suç örgütü mensupları kolaylıkla cezalandırılmaktan kurtulsun diye kabul
etmemiştir. Dikkat edilirse, kanuna aykırılıktan söz edilmiyor, hukuka
aykırılık vurgulanıyor. Kanun ve hukuk kelimeleri her zaman aynı anlama
gelmez. Mesela Hitlerden bahsederken, Hitlerin kurduğu devlet için -kanun
devletiydi, ama-hukuk devleti değildi diye söz edilir. Burada hukuk kelimesi,
hak kelimesinin çoğulu olarak kullanılmıştır. Herhangi bir insan hakkı
ihlaline yol açmayan kanuna aykırılıklar, hükme esas alınmamasında gerekçe
olarak gösterilemez.
Değerli yazar Türker Alkan, 16.1.2000 tarihli Radikal Gazetesine yazdığı
"Amerika'da Din Neden Güçlüdür" makalesinde, Amerika'da kiliseler, pekçok
diğer toplumdaki kiliselerden farklı olarak herhangi bir politik akımla
işbirliğine girmekten kaçınmışlardır. Yıllardır "Amerika'daki kadar laiklik,
Amerikan türü laiklik" deyip duruyor bazıları. Amerikan Anayasası ve yüksek
mahkemesinin çeşitli kararlarıyla oluşan ayırım duvarını görmezden gelerek,
devlet okullarında İncil okunmasının, dua etmesinin hatta dua niyetinde
bir dakikalık sessiz duruşun bile anayasa mahkemesi tarafından yasaklandığı
Amerika'daki laiklik uygulamasını yumuşak, din derslerinin anayasa ile
zorunlu kılındığı, devletin din adamı yetiştirdiği Türkiye'deki uygulamayı
ise, nedense sert buluyorlar ve laikliği dine karşı bir komplo olarak görüyorlar.
Oysa dini, en etkin biçimde egemen olacağı, bireysel vicdana yönlendiren
laiklik, hiç de başarılı olamadığı, olmadığı devlet yönetiminden dini ayırmakla,
hem dine hem de devlete büyük bir iyilikte bulunmaktadır. Dine asıl kötülüğü
edenler, din kurumunu devlet işlerine sokarak yıpratanlar, dini siyasi
ihtiraslarına ve çıkarlarına alet edenlerdir. Amerikan örneğinin de sergilendiği
gibi, din ve devlet işlerinin ayrılması, ancak dinin güçlenmesi ve etkin
olması sonucunu doğurabilir. Bir de bizdeki duruma bakın: Erbakan'dan Adnan
Hocaya, İBDA-C'ye kadar uzanan dine dayalı siyaset girişimleri sonucunda
din güçlendi mi? Yoksa zayıfladı mı; ne dersiniz?
Ord. Prof. Dr. Sulhi Dönmezer'in, 24.1.2000 tarihinde Ankara Barosunca
düzenlenen Hukuk Kurultayı 2000'e sunduğu 27 sayfalık bildiriyi, sözlü
açıklamama ek olarak bilginize sunuyorum. Bu zarfın içerisindedir. Üye
adedince ve karşı tarafa da tebliğ edilecek kadar getirdim, ek olarak sunduğum
için, burada okuyup, vaktinizi almayacağım.
Burada, çok istismar edilen bir konuyu daha açıklığa kavuşturarak sözlerime
son vereceğim. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ek l nolu protokolün 2
nci maddesinde şu hükme yer verilmiştir: "Kimse, tahsil etmek hakkından
mahrum edilemez. Devlet, eğitim, öğretim sahasında deruhte edeceği vazifelerin
ifasında ebebeynin bu eğitim ve öğretime kendi dini ve felsefi akidelerine
göre temin etmek hakkına riayet edecektir." Bu sözleşmede yer almış.
Bu maddede yanlış yorumlanarak, sekiz yıllık eğitim ve imam hatip okullarının
sayısına devletimizce yapılan müdahalelerin Avupa İnsan Hakları Sözleşmesinin
ek l nolu protokolünün andığım 2 nci maddesine aykırı olduğu söylenmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde yıllarca hâkimlik yapan Prof. Dr.
Feyyaz Gölcüklü ve Komisyon Üyesi Prof. Dr. A. Şeref Gözübüyük tarafından
yazılan ve 1998'de ikinci baskısı yapılan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
ve Uygulaması"adlı eserde bu madde şöyle açıklanmaktadır;
"Ders programlarının yapımı ve düzeni ilke olarak devletin takdir yetkisi
içindedir. Aksi halde kurumlaşmış bir öğretim düzeni kurmak imkânsız olacaktır.
Buna karşılık 2 nci madde, devletin eğitim, öğretim alanında üstlendiği
görevi yerine getirirken, programlarda yer alan bilgilerin dağıtımının
objektif, eleştirisel ve çoğulcu olmasına özen göstermesini gerektirir.
Başka bir deyişle, bu hüküm, ana, babanın dini ve felsefi inançlarına aykırı
nitelikte belli bir fikri aşılama ve amacı gütmesini yasaklamaktadır. İşte,
aşılmaması gereken sınır budur. Amaç, okullardaki ders programlarında ana,
babanın inanç özgürlüğünü korumak ona saygılı olmaktır.
Devletin, mevcut eğitim düzeni içinde bu inançlara saygılı olması yeterlidir.
Devletin, ana, babanın inançları yönünde eğitim sağlama zorunluluğu yoktur.
Devletler, devlet okullarındaki eğitim ve öğretimin içerik ve düzeni konusunda
geniş bir takdir yetkisine sahip bulunmakla beraber, ana-babanın dini ve
felsefi inançlarını incitecek telkinlerde bulunup, fikirler aşılamaktan
kaçınacaklardır. Bu arada bu konu da, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin
9.3.1977 ve 7.12.1982 tarihli kararlarına değiniyor.
Açık ve yakın tehlike şartları oluşmuşsa, tüm Batı demokrasilerinde
düşünce hürriyetine bile sınır getirilebilir. Ülkemizde bölücülük ve irtica,
açık ve yakın tehlike olmaktan çıkmış, yaşanan tehlike halini almıştır.
Yaşanan tehlike, meşru müdafaa hakkı veren; yani, mutlaka bertaraf edilmesi
gereken tehlikedir ve şu anda Türkiye Cumhuriyeti, irtica ve bölücülüğe
karşı meşru müdafaa halindedir. Üzerimize düşeni yapmazsak, Türkiye Cumhuriyetinde
sonun başlangıcı için zemin yaratırız ve bu zemin, maalesef, oluşmaya da
başlamıştır.
Sonuç:
Anayasa Mahkemesi, Anayasamızın bekçisi olmak üzere kurulmuş bir kurumdur.
Türkiye Cumhuriyeti, karşılaştığı ekonomik zorluklara, halkımızın önemli
bir kesiminin kültürel seviyesinin düşüklüğüne, dış destekli bölücü ve
irticai akımların giderek güçlenmesine, her devirde rastlanan aydın ihanetlerine,
iç ve dış kışkırtmalara rağmen ayakta kalabilmişse; mahkemelerimizin, Türk
Ordusunun ve halkımızın önemli bir kesiminin, Cumhuriyetimizin temel ilkelerine,
temel felsefesinden, Anayasamızın temel ilkelerinden ve özellikle Atatürk
milliyetçiliğine bağlı laiklik anlayışından hiçbir zaman ödün vermemeleri
sayesindedir.
Cumhuriyetimizin ne kadar iç ve dış düşmanı varsa, el birliği ile cumhuriyetimizi
yasal yollardan savunmasız bırakmaya çalışıyorlar.
İrtica ve bölücülük tehlikesinin bu boyutlarda olmadığı zamanlarda dahi
meslektaşları arasında çağdaş, bilgili, uzağı gören kişiler olarak bilinen
tüm Anayasa Mahkemesi üyeleri, görevlerini cesaretle yapmış, amaçları ülkemizi
bölmek ve Anayasamıza aykırı bir düzen kurmak isteyen partileri, kopabilecek
yaygaraya aldırmadan kapatmaktan çekinmemişlerdir.
Türk demokrasinin yaşayabilmesi, Anayasa dışı eğilimleri olan partilerin,
Anayasa ve yasalarımıza aykırı eylemlerinin önlenebilmesine bağlıdır.
Fazilet Partisi, açıkladığım eylemleriyle, Anayasa Mahkememizin kararlarına
ve Anayasamızın yasaklayıcı hükümlerine adeta meydan okuyor. Ancak, unuttukları
birşey var, Cumhuriyetimizi savunmakla görevli kurumlarımızı yozlaştırmak,
onların zannettiği kadar kolay değil. Tüm bu nedenlerle ve Anayasamızın
2, 24/son, 68, 69, 84, Siyasi Partiler Kanununun 78, 86 ve 87 nci maddeleri
gereğince Fazilet Partisinin temelli kapatılmasına karar verilmesi görüşünde
olduğumuzu bilgilerinize arz ederim.
Beni dinlediğiniz için hepinize teşekkür ederim.
BAŞKAN - Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın, Fazilet Partisinin
kapatılmasına ilişkin sözlü açıklaması dinlendi, konuşma banda alındı,
ayrıca stenograflarca tutanakla saptandı.
Sözlü açıklama toplantısı sona erdi.
Teşekkür ederiz efendim."
|