| VII- SÖZLÜ SAVUNMA
Davalı Parti'nin 25.1.2000 tarihli sözlü savunması şöyledir :
"ANAYASA MAHKEMESİ
SÖZLÜ SAVUNMA TUTANAĞI
BAŞKAN - Hoşgeldiniz, buyurun efendim.
14.12.1999 günlü karar gereğince Başkan Ahmet Necdet Sezer, Başkanvekili
Haşim Kılıç; üyeler, Yalçın Acargün, Mustafa Bumin, Sacit Adalı, Ali Hüner,
Fulya Kantarcıoğlu, Mahir Can Ilıcak, Rüştü Sönmez, Ertuğrul Ersoy ve Tülay
Tuğcu'dan oluşan Anayasa Mahkemesi, 25.1.2000 günü, saat 10.00'da, özel
salonda toplandı. Raportör, Mehmet Turhan ile evvelce yeminleri yaptırılan
stenograflar, Alaaddin Ayten, Cengiz Tanrıverdi hazır. Davalı Fazilet Partisi
adına sözlü savunmada bulunacak Ankara Milletvekili Cemil Çiçek ile kendisine
yardımcı olarak İstanbul Milletvekili Mehmet Ali Şahin hazır. Sözlü savunma
için davalı parti temsilcisi Cemil Çiçek'e söz verildi.
Sayın Çiçek, buyurun efendim.
CEMİL ÇİÇEK - Anayasa Mahkememizin Sayın Başkanı, sayın üyeleri; Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Vural Savaş, Fazilet Partisinin, laiklik karşıtı
eylemlerin odağı olduğu ve kapatılan bir partinin de devamı olduğu gerekçesiyle
Yüksek Mahkemeye dava açmıştır ve talebinde, üst düzey yöneticilerle beraber,
parti genel başkanının, yöneticilerin, milletvekillerinin, milletvekilliklerinin
düşürülmesi, partinin kapatılması talebiyle açılan bu davada, davalı parti
adına sözlü savunma yapmak üzere huzurunuzdayım. Hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Davalı parti genel başkanının bu sözlü savunmayı bendenizin yapması
hususundaki görevlendirme yazısı dosyaya ibraz edilmiştir.
En başta, savunma sadedinde daha evvel Yüksek Mahkemeye sunduğumuz 10.9.1999
ve 12.11.1999 tarihli ön savunmamızdaki ve son savunmamızdaki görüşleri
aynen tekrar ediyoruz. Her iki savunmada da teferruatlı bir şekilde Sayın
Başsavcının iddia ettiği hususlarla ilgili olarak ayrıntılı açıklamalarda
bulunduk. Bu iddiaların, neden doğru olmadığını, neden hukuki olmadığını,
hatta, bir kısım iddiaların partimizle ilgisinin bulunmadığını, velhasıl,
böyle bir davanın açılmasına yeterli ve geçerli hukuki nedenlerin bulunmadığını
orada ayrıntılı bir şekilde ifade etmeye çalıştık.
Sözlü savunmamızda bu kadar teferruata girmeden ve fazlaca da kıymetli
vakitlerinizi işgal etmeden bazı hususlara temas edeceğiz ve sözlerimin
başında, bana, bizlere ve bizim konumumuzda olanlara önemli sorumlulukların
düştüğünün idraki içinde ve böyle bir duyarlılıkla temenni ederim ki, bu
dava, Yüksek Mahkemeye açılmış en son kapatma davası olsun. Anayasamızda
ve yasalarımızda kapatmayla ilgili hükümler bulunmuş olsa bile, yine temennim
odur ki, bunların uygulanmasına ihtiyaç kalmasın. Herhalde arzu edilen
de, bize yakışan da bu olsa gerektir.
Çünkü, hep ifade edildiği üzere, yeni bir yüzyıla, hatta yeni bir milenyuma
girdik. Sosyologların, siyaset bilimcilerin, futurologların, gelecekle
ilgili analiz yapanların ortak yarışı, bu yeni çağ, demokrasi, insan hakları
ve özgürlükler çağıdır. Bu anlamda, tarih, makas değiştiriyor, dünya ile
beraber biz de önemli bir kavşak noktasında bulunuyoruz.
Ya yeni çağın gerçeklerini doğru okuyup, doğru anlayıp, doğru yorumlayıp
gereğini yapacağız, demokrasi, insan hakları ve özgürlükler noktasında
daha ileri adımlar atacağız, içinde yer almayı bir tarih perspektifi ve
bir modernleşme ideali olarak benimsediğimiz Batı dünyasıyla, Batı ligiyle
beraber olacağız ya da modern çağın, gelişmenin ve değişimin dışında kalarak,
büyük bedeller ödeme pahasına uygarlık yarışından kopacağız.
Şüphesiz, yeni çağın gereklerinin ve gerçeklerinin okunup anlaşılmasında
demokrasilerde siyasi partilerin önemli rolü vardır. Onların rol ve fonksiyonlarının
iyi belirlenmesi gerekmektedir.
Siyasi partilerin bu önemi ta bidayetten beri gerek Yüksek Mahkeme tarafından
gerekse Anayasamızda bir ilke olarak, bir prensip olarak anlaşılmış olmalı
ki, siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olarak
kabul edilmiştir.
Şüphesiz, bu sözde, çağdaş anayasa ve siyaset teorisinin temel aksiyonlarından
biri ifadesini bulmaktadır. Bu, aynı zamanda, demokratik teorinin evrensel
normlarından birini dile getirmektir. Çağımızın evrensel, siyasi modeli
olan anayasal demokrasi, ancak, siyasi partiler marifetiyle tatbik kabiliyetine
erişmektedir.
Siyasi partiler, görevleri gereği, bireylerin siyasete katılmalarım,
örgütlenmelerini ve siyasi eğitim almalarını sağlayan kurumlardır.
Cumhuriyetimizin de temel niteliklerinden biri olan demokratik devletin
iki evrensel şartı vardır. Bir tanesi, genel seçimler; bir tanesi de çok
partili siyasi hayat.
Dolayısıyla, bir devletin demokratik sayılabilmesi için bu iki unsurun
birlikte bulunması gerekir. Özellikle, temsili demokrasilerde, toplum içindeki
farklı görüşlerin, çıkarların, çıkar gruplarının çözüm yollarının siyasete
yansıması, ancak, siyasi partiler aracılığıyla mümkün olabilir.
Siyasi partiler, bu anlamda, sivil toplumla devlet arasında yeni bir
başka türlü organizasyonla bir başka türlü kurumlaşmayla doldurulamayacak
aracı kurumlardır, köprü görevi gören kurumlardır.
Birçok Avrupa ülkesinde ve onların anayasalarında belki bizdeki kadar
siyasi partilerle ilgili açık hüküm bulunmamasına rağmen, siyasi partilerin
önemi orada da açıktır. Bu önemin gereği olarak, siyasi partilerin temel
işlevi, toplumdaki farklı çıkar ve görüşleri bir program etrafında birleştirerek
siyasi kararlar haline dönüştürmeye çalışmaktır. Bunun için halktan destek
ister, halkla bütünleşir, onunla uzlaşarak, anlaşarak toplumsal sorunlara
çözüm üretir. Bu bakımdan, siyasi partiler, demokrasilerde, modern siyasi
örgütlenme modelidir.
Normal olarak siyasi partilerin hedefi, her partinin hedefi, iktidar
olmaktır; ama, muhalefette kalmaları halinde dahi, siyasi partiler, demokrasinin
işleyişi bakımından vazgeçilmez kurumlardır; çünkü, demokratik çoğulculuk,
çoğunluğa hoş gelmeyen ve aykırı sayılan görüşlerin de siyasi sistem içinde
temsil edilebilmelerini gerektirir. Bunun içindir ki, iktidar, her rejimde
var ve meşru; ama, muhalefet, sadece demokrasilerde vardır ve orada meşrudur
ve bundan dolayıdır ki, çağdaş demokrasilerde siyasi partiler için öngörülen,
ister hukuki ister teamüli teminatlar, iktidar partilerinden çok muhalefet
partiler için önem arz etmektedir. Aksi halde, iktidar sahipleri, muhalefeti,
onun temsil ettiği kesimleri baskı altına alabilir, o zaman da siyasete
yansımayan fikirler, onları benimseyenler, iktidar dışındaki çıkar grupları
sistemden dışlanmış olur. Bu da, toplumsal barışı tehlikeye sokar, sistemin
meşruluğunu zayıflatan bir nokta olur. Sisteme yabancılaşan toplumsal grupların
kendi aralarında sistem karşıtı, rejim karşıtı muhalefeti besleyecek bir
dayanışma içine girmelerine yol açar. Radikalizmden fundamentalizme kadar
değişik renk ve tondaki -Sayın Başsavcının tabiriyle- habis urlar bir toplumda
böyle teşekkül eder. Uygar tartışma, yerini kavgaya; uzlaşma, yerini bölünmeye,
çatışmaya bırakır.
Anayasa Mahkememiz de bir kararında, siyasi partilerin davranışları
karşısına birtakım fiili engeller ve müdahaleler çıkarılmaması, bunların
anayasayla tanınmış haklarının kullanılmalarının engellenmemesi gerektiğini
vurgulamış ve siyasi partilerin bu manadaki rolünü belirtmiştir.
Bunun içindir ki, siyasi partiler, bir taraftan demokratik hayatta bir
örgütlenme modeli olduğu kadar, ifade özgürlüğünün de kollektif kullanımıdır.
İfade özgürlüğü ve bu özgürlüğe sağlanan güvenceler de anayasal demokrasilerin
kilit taşıdır.
Şüphesiz, bir demokraside, meşru parti faaliyeti, yalnızca pozitif hukuk
tarafından tanınan hakların kullanılmasındaki aksaklıkları değil, henüz
pozitif hukuk tarafından tanınmamış ya da tartışmalı hak ve özgürlük taleplerini
de gündeme getirmeyi kapsar.
İfade Özgürlüğü, bütün fertler için vazgeçilmez değerde bir insan hakkı
olmakla beraber, demokrasilerde bu Özgürlüğe en fazla ihtiyaç duyan da
hiç şüphesiz siyasi partilerdir, siyasi partiler içerisinde de muhalefet
partileridir.
Çünkü, muhalefet partilerinin, yasama görevi yanında, önemli görevlerinden
bir tanesi de, denetimdir; toplumdaki aksaklıkları, uygulama yanlışlıklarını,
Özgürlük taleplerini bir ölçüde meşru platformlara yansıtmak gibi bir önemli
görevi vardır. Çünkü, toplumsal sorunları serbestçe tartışamayan bir partinin
sağlayacağı toplumsal bir fayda da olamaz.
Bu nedenle, siyasi partileri şeklen demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez
unsurları olarak nitelemiş olsak bile, eğer, yeterince ifade özgürlüğü
yoksa, o sisteme anayasal demokrasi denemez, çağdaş demokrasi denemez.
Siyasi partilerle ilgili kabul etmemiz gereken bir başka husus daha
var, onu ifade etmek istiyorum. O da, partilerin, aslında, bir ülkenin
toplumsal gerçekliğini yansıtan bir ayna rolünü görmüş olmalarıdır, böyle
bir role sahip olmalarıdır. Kısacası, siyasi partiler, sosyolojik gerçekliktir.
Bu gerçekliği gözardı ederek, başarılı bir demokrasi kurulamaz. Belki de
bu, yani, sosyolojik bir gerçeklik oluşu, siyasi partileri değerlendirirken,
onlarla ilgili ister yargı hükmü verelim istersek kıymet hükmü verelim,
yeteri kadar üzerinde durmadığımız, ya da zaman zaman gözardı ettiğimiz
bir noktadır. Eğer, partiler, sosyolojik toplumsal gerçekliği yansıtan
aynalar ise, aynayı kaldırmak, gerçeği kaldırmak anlamına gelmiyor. O gerçek,
bir başka şekilde kendisini orta yere koyuyor.
O nedenle, bugüne kadar çoğu zaman partilerin hep varlığı problem kabul
edilerek çözüm arayışlarına gidildi, kapatma da bu çarelerden birisi olarak
düşünüldü. Sonra, yeniden açılmalar, yeniden kapanmalar siyasi hayatımızda
önemli gündem maddesi oldu, olmaya da devam ediyor.
Hemen burada bir parantez açmak istiyorum. Şu anda savunmasını yapmak
durumunda olduğum Fazilet Partisi de, Türkiye'nin sosyolojik bir gerçeğidir.
Son seçimler dikkate alındığında, yerel yönetim seçimlerinde yüzde 23,
genel seçimde de yüzde 15 oya sahip bir gerçekliktir ve toplumda da önemli
bir rol üstlenmiştir.
Şimdi, Fazilet Partisinin olmaması durumundaki analizleri yaparak bu
sosyolojik gerçekliği değerlendirmekte fayda var. Bunu ben zaman zaman
sadece bir siyaset adamı olarak değil, bu ülkenin iyiliğini herkes gibi
isteyen bir insan olarak partilerin toplumdaki bu rolünü ve şüphesiz Fazilet
Partisinin de rolünü, zaman zaman birçok akademik toplantılarda münakaşa,
münazara etmişizdir.
Türkiye'de, esas itibariyle bu analizler, yeteri kadar yapılmıyor. Eğer,
siyaseti Türkiye için yapıyorsak, Önceliğimiz Türkiye ise ve partiler de
Türkiye'nin ileriye gitmesi noktasında demokratik araçlar ise, şüphesiz,
partilerin bu maksadın temininde ne ölçüde araç olduğunu iyi değerlendirmemiz
gerekecektir. Zannediyorum, uzunca bir süreden beri, belki de bu coğrafyada
yaşayan bütün milletlerin, bütün toplumların en öncelikli konusu, ülkenin,
milli birliği ve bütünlüğüdür. Birlik ve bütünlük, bizim bütün siyaset
konuşmalarımızda, bütün devlet büyüklerimizin mesajlarında, bilge kişilerin
bütün tavsiyelerinde ve telkinlerinde en önemli Öncelik ve bir toplumsal
ihtiyaç olarak, bir milli ihtiyaç olarak gözüküyor.
Şu an öyle zannediyorum ki, Fazilet Partisi, şu son yaşanan çirkin olaylar,
vahşet olaylar da iyi hesaba katıldığında, toplumdaki bu sosyolojik gerçeklik,
siyasete normal kanallardan yansımadığı takdirde birtakım sıkıntılar da
beraberinde geliyor. Bu manada, partilerin oy tabanlarının çok ciddi ölçüde
analiz edilmesi lazımdır. Bu yüzde 15 ve bu yüzde 23 ne anlama geliyor,
nerelerden, hangi kesimlerden rey almıştır; o analizler yapılabilir ve
bu analizlerin sonucu olarak bu kesimlerin siyasete yansımaları noktasında
birtakım sıkıntılar çıkmış olması halinde, belki, en fazla önem verdiğimiz
konularla ilgili problemleri uzunca süre yaşamak gibi bir durumla karşı
karşıya kalıyoruz.
Fazilet Partisinin oy tabanı bu manada analiz edildiğinde; toplumun
en geri kalmış yörelerinin reyleridir, büyük şehirlerin varoşlarında, gecekondu
semtlerinde yaşayan ve milli gelirden en az payı alan kesimlerin oy verdiği
bir partidir; yani, Türkiye'nin içini karıştırmak isteyenler açısından,
Türkiye'de ileriye dönük hesapları bulunanlar açısından en fazla manipüle
edebilecekleri, bir manada, kesimlerin reyini almış olduğu bir partidir.
O halde, bir başka yönüyle, Fazilet Partisinin oylarını değerlendirdiğimizde,
özellikle, yoğunlukla oy aldığı bölgelerde, şu an son yaşanan olaylardan;
kastettiğim, bu terör olaylarını kastetmiyorum, ama, siyasetimize de yansıyan
başkaca olaylardan yola çıktığımızda, önümüzdeki dönemde Türkiye için en
önemli meselenin mikro milliyetçilik, etnik kökene dayalı bir milliyetçilik
kapışmasının, çatışmasının Türkiye'nin gündemine gelebileceği gibi bir
endişe var bende.
İşte, Fazilet Partisi, bu manada, Türkiye'nin birliğine ve bütünlüğüne
en fazla katkı sağlayan, belki bunun farkındadır veya değildir, ama, böyle
bir görev ifa ediyor; görüşlerinde birçok yanlışlık var, birçok eksiklik
var... -aşağıda yeri geldiğinde bahsedeceğim- ama, kendisi bilsin ya da
bilmesin, Türkiye'nin birlik ve bütünlüğü, eğer, bir acil ihtiyaçsa, bir
öncelikli ihtiyaçsa, Fazilet Partisinin bu noktada önemli bir görev ifa
ettiğini burada belirtmek isterim.
O sebeple, her partinin aldığı oy kesimleri iyi incelenmeli, o partinin
yokluğunda, bunun siyasete yansımaları ve bu kesimlerin sisteme nasıl adapte
edileceği üzerinde iyi durulması gerekir.
Eğer, partiler, sosyolojik toplumsal gerçekliği ifade ediyorsa, bugüne
kadar kapatma yoluyla tedbir almadığımız hemen hemen hiçbir kesim kalmamıştır.
Cumhuriyet Halk Partisinden, Demokrat Partiden, Adalet Partisinden büyük
kitle partilerini, yarı ideolojik yarı kitlesel partilere varıncaya kadar
bugüne kadar ister olağan dönemde ister olağanüstü dönemde ister yargı
yoluyla ister başka türlü yollarla bunların hepsi kapatılmıştır. Bu manada
denilebilir ki, Türkiye, siyasi partiler açısından bir mezarlığa dönmüştür.
Her kapanma ya da kapatma, yine sosyolojik anlamda, toplumsal örselemeye
sebebiyet vermiştir. Siyasi kırılganlık toplumda artmıştır. Zannediyorum
ki, siyaset dokusu bu kadar örselenmiş bir başka demokratik toplum yoktur.
Bunun getirdiği bir maliyet analizinin de yapılması gerekir. Bunu, bir
savunma ya da bir itham ya da iddia anlamında söylemiyorum, kanaatimce
siyaset bilimi açısından bir tespit olarak ifade ediyorum.
Toplumdaki çeşitlilik unsurlarını, kurumsal ve siyasal hayattan tasfiye
etmek, böyle bir çaba içinde olmak, demokrasi için bir tuzaktır, biz böyle
düşünüyoruz; çünkü, bu yol, demokrasiyi kendi temel öncüllerinden uzaklaştırır
ve tam karşıtı olan istemediğimiz rejimlerin ya da sakat anlayışların kucağına
iter. O sebeple, günümüzün demokrasi anlayışında çoğulculuk ve çeşitlilik
esastır. Politik ya da konjonktürel saiklerle toplumsal gerçekliği reddetmenin
pratikte bir faydası yoktur.
Ayrıca, toplumun belli bir kesimi tarafından yanlış görülen düşünceler
veya politik teklifler, değişim süreci içerisinde, hem öyle asırlar filan
geçmeden, kısa sürede politik uygulanabilir seçenekler haline de dönüşebilirler.
Hem insanlık tarihinde hem Türkiye siyasetinde bunun çok örnekleri görülmüştür.
Ben, kendi öğrencilik yıllarımı hatırlıyorum; her şeyin devletleştirilmesini
politik sistem olarak önerenler, bugün, rahatlıkla her şeyin özelleştirilmesini
savunabilmektedir. Yine, her şeyin millileştirilmesini -benimki gibi- siyasi
Amentünün ilk şartı kabul edenler, bugün "aman yabancı sermaye Türkiyemize
gelsin" diye büyük bir çaba içerisine girmiş bulunuyor. Üniversitede okuduğumuz
yıllarda, belki, içinde yetiştiğimiz çevre bizleri şu veya bu şekilde memleket
meselesine ilgi duymamız noktasında fikr-i müdir olarak görev yapanlar,
o zamanlar için belli sloganları Türkiye için birer hayati çözüm yolu olarak
gösteriyorlardı ve herkes, içinde yaşadığımız toplumun, karşılaştığımız
çok yönlü problemlerin noktasında bir kısım insanlarımız o günkü dünya
konjonktüründen de istifadeyle, devletçiliği savunuyorlardı, Türkiye'de
her şey devletleşsin isteniyordu. Biz de buna karşılık belli bir kesim
olarak, her şeyin millileştirilmesinin Türkiye için bir çıkış yolu olacağını
düşünüyorduk. Ama, şimdi, 2000 Türkiyesine geldiğimizde, devletleştirmeyi
isteyenler de bir "U" dönüşü yapıp -doğrusu budur- gelmişlerdir, Türkiye'de
özelleştirme Türkiye'nin öncelikli bir ekonomik tedbiri olarak, bir devlet
politikası olarak, hem sağ iktidarlar hem sol partiler tarafından da konuşulan
bir konu haline gelmiştir.
Millileştirme konusu belki bizim hamaset duygularımıza hitap eden bir
konuydu. Ben, kendi hayatımda çok heyecan duyduğum günler, zamanlar yaşadım;
ama, en çok heyecan duyduğum an, ATAŞ Rafinerisine bir partinin, bir iktidarın
el koymuş olmasıydı. Çünkü, benim o zamanki duygularıma uygun düşüyordu;
ama, şimdi geldiğimiz noktada acaba her şeyi millileştirmek politikası
ne ölçüde Türkiye gerçeğine uyuyor, dünya gerçeğine uyuyor?!.
Dolayısıyla, dünün devletleştirmecileri ve millileştirmecileri, bugün
ülke meselesinde bir noktaya gelebilmişlerdir.
Hepimizin kendi hayatımızda, dün nelerin yasak olduğunu, bugün ise o
yasakların ne kadar anlamsız olduğunu gördük, yaşadık, geliyoruz.
Yine, şu kısa hayatımızı içerisinde, bu neviden çok zaman geçmeden,
öyle, yarım asır, bir asır, çeyrek asır geçmeden, fikirlerimizde çok köklü
değişikliklerin olduğunu gördük. Mesela, kendi hayatımızda, bir zamanlar
Nazım Hikmet'e kimler karşı idi, şimdi kimler şiirini okumak durumundadır?!.
Belki, doğru olan, bugünküdür.
Dolayısıyla, burada söylemek istediğim şey şu: Eğer, bir toplumda dengeler
yerli yerine oturmadıysa, toplumda sağlıklı bir sosyal yapı, bir ekonomik
yapı, bir istikrarlı siyasi hayat söz konusu olmadığı takdirde, bu neviden
dönüşler, bu neviden, o taraftan bu tarafa, bu taraftan o tarafa kıymet
hükümlerinde çok ciddi değişiklikler olmaktadır.
Şimdi, belki çok daha çarpıcı bir misal; bugün ülkemizin, iki yasaklı
siyasi lider tarafından yönetilir olması, üzerinde durup düşünülmeye değer
bir husus olarak görüyorum. Daha dün denebilecek kısa bir süre evveline
kadar bu iki sayın siyaset adamımızın, değil Cumhurbaşkanı, Başbakan olması,
mer'i yasaklar karşısında muhtar bile olmaları mümkün değildi; ama, şimdi
acaba, Cumhurbaşkanlığını bir dönem daha yapsa nasıl oluru tartışıyoruz,
gerekirse Anayasa değişikliği yapalımı tartışıyoruz.
Dünün yasaklıları, bugün siyasi alternatif ve çözüm olarak karşımıza
çıkıyor. Belki, siyasetimizde uzunca süre unutamayacağımız bir bilen kavramı,
bu yasaklar döneminin, siyasete müdahaleler döneminin terminolojisidir.
Bir yasaklı siyaset adamı için "bir daha Başbakan olur mu?" denildiğinde,
"beni güldürmeyin" cevabının nasıl gelişen çok yönlü değişimler ve dinamikler
karşısında ters yüz olduğunu hep beraber görüyoruz. Ama, yasaklı olanlar
şimdi, siyasetin oyun kurucuları ve sorun çözücüleri olarak karşımızda.
Aynı şey Avrupa Birliği için de geçerlidir. Kimler Avrupa Birliğine
karşı idi toplumumuzda, şimdi "aman Avrupa birliğine girelim" diyen ve
bunu yüksek sesle söyleyenler kimler?!. Öyle ise, yarının muhtemel doğrularını
bugün yasak ya da düşman etmek, değişimin değişmez dinamiğine ters düşmektedir.
Onun için, Sayın Başkan, sayın üyeler; demokratik toplumlarda siyasetin
bir işleyiş tarzı var. Vatandaş partilerin politikalarını değerlendirir
ve seçim dönemlerinde bu politikalara karşı kendi tepkilerini ortaya koyar.
Böylece, birçok yanlış ve eksik, bu süreç içinde kendiliğinden ortadan
kalkar. Yanlışında ısrar eden siyasi partiler, kendi varlıklarını ve geleceklerini
de tehlikeye sokar. Siyasi karşılığı partilere karşı cebri tedbirler, ancak,
çok zaruri ve mübrem durumlarda uygulamaya sokulabilecek, sık kullanılmaması
gereken yöntemlerdir.
Partilere hatalarını en kalıcı, en etkin bir biçimde gösteren seçmenlerdir
ve seçimlerdir. Siyasetin bu doğal akışına, zaman zaman sebebi ne olursa
olsun, yapılan müdahaleler, müdahale edilmesi, her defasında aynı sorunların
yeniden yaşanmasına sebep olmaktadır. Partileri kapatılan seçmenler önceki
dönemdeki parti icraatları, özellikle de, partinin yanlışları üzerinde
düşünmek yerine, dayanışmayı ve kusurlarını görmemeyi tercih etmekte, onlardan
ders çıkarılamamaktadır.
Özellikle, bizimki gibi, hamasi meselelere, vefa duygusu gibi, sadakat
duygusu gibi bir kısım kavramlara önem veren toplumlarda, böyle dönemlerde
hatayı görmek yerine, vefa duygusuyla birçok gerçeğin anlaşılması zorlaşmaktadır.
Böylece, siyasi partilerin seçmenleri ve teşkilatlarını eğitme gibi bir
fayda bu şekilde önlenmektedir ve inanarak, çok inanarak arz edeceğim bir
husustur; yine siyasetin tabii seyrine sık sık müdahale yapılması kazib
mağdurların türemesine imkân vermekte ve bunların siyasi ömrünü uzatmaktadır,
işin doğrusunu yapmayı da zorlaştırmaktadır. Siyasette, eğer, bugün gerekli
kan değişimi bir türlü normal yollardan gerçekleşemiyorsa, bir ölçüde bu
kazib mağdurlar sebebiyledir. Bu gerçeğin en acı şekilde yaşandığı ülke
de Türkiye'dir.
O sebeple, siyaset, kendi yanlışlarını temizleyecek bir mecrada seyretmelidir.
Esasen. Türk seçmeni 18 Nisan seçimlerinde bana göre, hepimize önemli dersler
vermiştir. Gerekli dersi çıkarmayanlar bir sonraki seçimde oyundışı kalabilecek
bir kritik eşiğe gelmişlerdir. Bunların başında da Fazilet Partisi gelmektedir.
Diğer partiler konumuz olmadığı için konuyu Fazilet Partisi açısından değerlendirdiğimizde,
iki seçimin bir arada yapılmış olması, Fazilet Partisini ciddi şekilde
düşündürecek, düşündürmek bir tarafa, aklını başına toplaması gereken bir
tabloyu ortaya koymuştur.
Aynı anda iki seçimin bir arada yapılmış olması, özellikle bu değerlendirmeyi
yapmak bakımından Önemli veriler ortaya koymuştur. Her iki seçimde oy kullanan
vatandaş, yerel seçimlerde Fazilet Partisini diğer partilere nazaran daha
tercihe şayan bulmuş, hizmetlerinden bir ölçüde daha memnun olmuş, ya da
kendisine daha yakın bilmiş ve ortalama yüzde 23 rey vermiştir.
Ama, aynı vatandaş, genel seçimler için tercih yaparken, aradan iki
sene geçmiş olmasına rağmen, Fazilet Partisini aynı ölçüde inandırıcı bulmamıştır.
İster siyasi ehliyetine, liyakatına, önceliklerine isterse sorun çözme
kabiliyetine ve başkaca özelliklerine ancak yüzde 15 destek verebilmiştir.
Kaldı ki, bu yüzde 15 desteğin içerisinde, çok inanarak verilen reyler
olabileceği gibi, bir kısmı da, başka partilerin adaylarından ya da başka
türlü politikalardan memnun olmadıkları için bu partiye rey veren protesto
oylarının da miktarını hesaba kattığımızda, Fazilet Partisinin yerel seçime
nazaran genel seçimde arasındaki fark yüzde 8'dir. Hatta, bazı bölgelerde
bu yüzde 30'a varmıştır belediye seçimiyle il genel meclisi seçimiyle genel
seçimdeki oy farkı aynı anda.
Bunun anlamı açıktır; yani, Fazilet Partisi, seçmenin itirazına kulak
tıkar, mesajını iyi okumazsa, gideceği istasyon bellidir. Fazilet Partisi
girdiği ilk seçimde seçmenden bir sarı kart görmüştür; ikincisi, oyun dışı
kalmaktır.
Yalnız, bir şeyi kabul etmemiz gerekiyor. Sosyal ve siyasal gerçekliği
kavramak, bir matematik gerçeği kavramaya nazaran daha fazla zaman alıcıdır
ve fakat, sonuçları itibariyle, daha kalıcıdır. Demokratik sistemin ve
neticede hukukun, hukuku uygulayanların bu gerçeğin kavranması noktasında
bir demokratik sabrı, toleransı ve kolaylığı göstermesi icap eder. Siyasi
istikrar, örselenmemiş bir siyasi ve sosyal doku, ihtiyaç duyulan kan değişimi
ve hücre yenilenmesi, bu demokratik sabrın gösterilmesine bağlıdır; aksi
uygulamalar, beklenen sonuçları maalesef, vermemektedir.
Demokratik bir toplum için geçerli olan, çoğulculuk, hoşgörü, açık görüşlülük
bunu gerektirmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de verdiği birçok kararında, en son ÖZDEP'le
ilgili kararda, çoğulculuk olmadan demokrasi olamayacağını, sözleşmenin
10 uncu maddesinde dile getirilen ifade özgülüğünün, yalnız uygun gördüğümüz,
bizi rahatsız etmeyen yahut kayıtsız kaldığımız bilgiler ve fikirler için
değil, fakat, aynı zamanda bizi rahatsız eden, sarsan, altüst eden bilgiler
ve fikirler için de geçerli olması gerektiğini belirtmiştir.
Yine. bu mahkemeye göre "bir partinin siyasi projesinin, Türk Devletinin
cari ilkeleri ve yapısıyla bağdaşmaz görülmesi, onun demokratik kuralları
ihlâl ettiği anlamına gelmez, Demokrasinin Özü, bizatihi, demokrasiyi tahrip
etmemek kaydıyla, devletin halihazırdaki örgütlenme tarzını sorgulamaya
davet edenler dahil olmak üzere, farklı siyasi projelerin ifade edilmesine
ve tartışılmasına izin vermektir" diyor.
Burada tabii, demokrasiye zarar verme kavramı önemlidir ve sosyalist
parti kararında da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi "herhangi bir antidemokratik
yönteme başvurma tavsiye edilmediği, şiddet kullanmaya kalkışma veya demokratik
yöntemlerin herhangi bir biçimde reddine ilişkin bir çağrı olmadığı takdirde
demokrasiye zarar verme olarak kabul edilemez" demektedir.
O sebeple, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ifade özgürlüğünün kullanımından
dolayı parti kapatılmasını mübrem bir sosyal ihtiyacın sonucu olarak görmemektedir.
Yine, Avrupa Konseyi Venedik Komisyonu, siyasi düşünce ve siyasi Örgütlenme
de dahil olmak üzere, örgütlenme özgürlüğünün, Avrupa İnsan Hakları Koruma
Sözleşmesinin teminatı altında olduğundan bahisle, aşağıdaki kararları
almıştır:
Bu kararların l inci maddesinde "Devletler, herkesin siyasi partiler
içinde özgürce örgütlenme hakkını tanımalıdır. Bu hak. siyasi düşünceleri
açıklama, kamu otoritesinin müdahalesi olmadan ve sınırlar göz önünde tutulmaksızın
bilgi alma ve bilgi verme özelliklerini de kapsamaktadır.
2 - Siyasi parti çalışmaları yoluyla gerçekleşen yukarıda bahsedilen
evrensel insan hakları uygulamalarına getirilen herhangi bir kısıtlama,
ister olağan isterse olağanüstü hallerde olsun, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
ve diğer uluslararası anlaşmaların bu konuyla ilgili hükümlerine uygun
olmalıdır.
3 - Siyasi partilerin yasaklanması ya da kapatılması ancak, bu partilerin
güç kullanımını teşvik etmesi ya da anayasa tarafından güvence altına alınan
hak ve özgürlükleri kaldırmak ve demokratik anayasal düzeni yıkmak amacıyla
siyasi bir araç olarak güç kullanılması gibi durumlarda haklı görülebilir.
Bir siyasi partinin, anayasayı barışçı yollarla değiştirmek istemesi, bu
partiyi kapatmak ya da yasaklamak için tek başına yeterli bir neden değildir.
Siyasi, sosyal ve parti içlerinde yetki verilmemiş üyelerin, kişisel
tutum ve davranışlarından tümüyle bir siyasi parti sorumlu tutulamaz.
Siyasi partilerin kapatılması özellikle, uzun vadeli bir tedbir olarak
en son çözüm olarak kullanılmalıdır. Bağımsız yargı organlarından siyasi
partiyi kapatmasını istemeden önce, hükümetler ve devletin diğer organları,
ülkenin içinde bulunduğu durumu tartmalı, söz konusu partinin özgür ve
demokratik siyasi düzen ve bireylerin hak ve özgürlükleri için gerçekten
bir tehlike oluşturup oluşturmadığını değerlendirmeli ve eğer, durum gerçekten
böyle ise, bu tehlikeyi daha az radikal çözümlerle engelleme ihtimallerini
göz önünde bulundurmalıdır."
Bir başka madde; "Siyasi partinin yasaklanması sonucunu getiren hukuki
tedbirler, anayasaya aykırılığın bir yargısal bulgusu olmalı; nadiren,
olağanüstü hallerde uygulandığı kanaatini oluşturmalı ve suça uygun ceza
prensibiyle verilmiş olmalıdır. Böyle bir tedbir ise, bir partinin üyelerinin
değil, kendisinin anayasaya aykırı araçlar kullanarak ya da kullanmaya
hazırlanarak siyasi hedeflerini gerçekleştirmeye çalıştığı noktasında yeterli
delillere dayanmalıdır.
Son madde; "Siyasi partilerin kapatılması açıklık ve adil yargı gibi
prensipleri garanti altına alan bir hukuki prosedür çerçevesinde Anayasa
Mahkemesi veya uygun bir diğer yargı organı tarafından verilmelidir.
Şüphesiz, Türkiye, Avrupa Konseyinin üyesidir ve Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesine de imza koymuş bir ülkedir. Bu kararlar göstermektedir ki,
artık, demokrasinin dünyada bize göresi, bize özgüsü yok, evrensel normları
ve değerleri vardır. Herhalde Türkiye gibi bir ülkeye düşen de bu kararları
dikkate almaktır diye düşünüyoruz.
Sayın Başkan, sayın üyeler; buraya kadar arz ettiğim noktadan Türkiye'ye
bir baktığımızda, Türkiye'nin bugün bulunduğu noktaya bir baktığımızda,
bazı değerlendirmeleri yapmamız lazım. Şu an Yüksek Mahkeme olarak ve biz
de savunma konumunda insan olarak yaptığımız iş, sıradan bir iş değil,
sıradan bir yargılama da değil, bir özel hukuk ihtilafını burada çözmüyoruz,
çözecek değiliz ya da şahsi sebeplerden kaynaklanan ve sonucu da yalnız
tarafları ilgilendirecek olan bir davayı da burada görmüyoruz. Neticede,
hukuk uygulanarak, ümit ediyoruz adalete ulaşacağız; ama, hukuku, siyasete
uygulayacağız; siyasetle ilgili bir davayı burada konuşuyoruz. Bundan dolayıdır
ki, bu davada verilecek karar, sadece hüküm fıkrasıyla değil, yorumlarıyla
yeni yüzyılda önemli bir mihenk taşı olacaktır. Avrupa Birliğine aday olmuş
olan ülkemizde, en başta, Anayasa düzenlemeleri ve yasal düzenlemeler olmak
üzere, yapılacak bütün düzenlemelerin ana istikametini bu davada verilecek
karar belirleyecektir.
Kopenhag kriterleri olarak anılan belge, demokrasi, insan hakları, hukuk
alanında, birliğe üye ülkelerin standartlarının yakalanmasını üyelik için
birinci şart olarak görmektedir. Bu maddenin yorumu, öyle anlaşılıyor ki,
bu dava vesilesiyle en evvel Yüksek Mahkeme tarafından yapılacaktır. Yapılacak
her türlü yasal düzenlemelere, idari tasarruflara kaynak olacak ölçü bir
karar olacaktır. Bazı kararların alınmasında cesaret verici olacak ya da
tam tersi, bazı yapılamayanlarında mazereti olacaktır. Yani, önümüzdeki
adaylık sürecinde, hem Yüksek Mahkemenin ismi hem de bu dava vesilesiyle
vereceği karar, çoğu zaman zikredilmiş olacaktır.
Kısacası, bu davanın, davalı parti Fazilet Partisini aşan bir boyutu
var, o da, temel hak ve özgürlüklerle ilgili boyutu. O sebeple, konuya
yalnız, Türkiye ölçeğinden değil. Avrupa ölçeğinden bakmak gibi bir durumla
karşı karşıyayız.
Doğrusu, bir siyaset adamı olarak da, beni. davanın bu yönü. partimle
olan yönünden daha fazla ilgilendiriyor. Çünkü, biz, hepimiz, çocuklarımız
bu ülkede yaşıyoruz; istiyoruz ki, yeni yüzyıla yeni gündemlerle girelim.
Çeyrek asırdır, yarım asırdır tartışıp konuşup bir türlü neticelendiremediğimiz
ve hiç de faydasını görmediğimiz gündemlerle zaman kaybetmeyelim. Yani,
uzun lafın kısası, bu dava sonucunda verilecek karar, Türkiye'nin fikir,
siyaset, hukuk, hak ve özgürlükler ve demokrasi açısından yeni bir altyapısını
oluşturacaktır.
Neden yeni bir altyapı oluşturacak; birincisi, bizler bu ülkenin insanları
160 yıllık bir modernleşme çabasını sürdürüp geliyoruz; yani, Tanzimattan
beri 1839. Bu 160 yılın, nerede ise yarısı tebalık dönemidir, 76 yıllık
dönemi ise vatandaşlık dönemidir. Bu iki statü, çok farklıdır ve çok da
anlamlıdır. Tebalık, devletin verdiğiyle yetinen, istemeyen, isteyemeyen,
istemenin hak ve özgürlüklerinin nerede ise hiç mesabesinde olduğu, edilgen,
pasif bir hukuki ve siyasi statüdür.
Vatandaşlık ise, verilenle yetinmeyen, talep eden, tenkit eden, protesto
eden, itiraz eden, yargılayan aktif bir aidiyeti ifade eden bir statüdür.
Onun içindir ki, iyi ki vatandaşız. Bize bu statüyü kazandıranlara da şükran
borçluyuz. Şimdi insanlarımız da vatandaşlığın sağladığı hak ve özgürlükleri
kullanmak istiyor; kullanıyor da; yetmediği noktalarda da teba gibi değil,
vatandaş olarak talepte bulunuyor, tenkitte bulunuyor. Ölçü olarak da,
Ortadoğu ülkelerini değil, hatta canibi dikkattir, kendi tarihini de değil,
içinde yer almayı bir devlet politikası haline getirdiğimiz Batı uygulamalarını
esas alıyor.
Şimdi "bunları niye istiyorsunuz" diyemeyiz, "Niye Batı'yı örnek alıyorsunuz"
diyemeyiz; çünkü, talep edenler, bugünü yaşıyorlar, dünün hak ve özgürlükleri
yetmiyor.
Bir değerli hukukçumuzun belirttiği gibi; "Türkiye'de temel hak ve özgürlükler
ve özellikle de düşünceyi açıklama özgürlüğü için anayasa ve yasalarda
öngörülen sınırlama ve yasakların çoğu, çağdaş demokrasilerde genellikle
kabul gören ilkelerle bağdaşmadığı gibi, bu sınırlama ve yasaklar, özgürlüklerin
evrensel standartlarda kullanılmasını da engellemektedir.
Türkiye, insan hakları alanında evrensel normlara uyum sağlamak için
Anayasa ve yasalarında gerekli değişiklikleri yapmak zorundadır. Düşünceyi
açıklama özgürlüğüyle bağdaşmayan yasa kuralları değiştirilmelidir, özgürlük
alanı genişletilmelidir, demokratik değerlere yer verilmelidir."
Eğer, bizler, hukuku yapanlar ve hukuku uygulayanlar olarak her özgürlük
talebini rejim yıkma teşebbüsü olarak algılayacaksak, laiklik karşıtı söz
ve beyanlar olarak değerlendireceksek, o zaman şu an sahip olduklarımızın
bir kısmını hakketmemişiz demektir.
Zira, şu an, sahip olduklarımız, dünün benzeri hak ve özgürlük talepleriydi
ya da dünün yasaklarıydı; bir şekilde gerçekleşti ve biz şimdi bunları
kullanıyoruz; bence, bu davanın temeli zayıf, hareket noktası işte bu sebepten
yanlış. Yeter ki, bu hak ve özgürlük talebi, barışçıl yollardan olsun,
cebir ve şiddet içermesin, hukuk yolundan giderek hukukun içinde kalarak
dile getirilen talepler olsun.
İkinci arz edeceğim husus; demokrasi bir anlamda toleranstır, çoğulculuktur;
hatta, çok farklı zıt fikirlerin, çıkarların ve bunların taraflarının,
taraftarlarının bir arada yaşamasına imkân veren bir siyasi iklimdir. Hukuk
da bunun çerçevesini ortaya koyar.
Bu sebeple, demokratik toplumlar, alıngan toplumlar değildir. Hava bulutludan
"vay bana niye planı dedin?" e giden, paslanmış mantık zinciri yoktur;
bir halk deyişiyle, "leblebiden nem kapmak" da yoktur.
Zira, zanlar, şüpheler ve vehimlere yer olmaz demokratik bir toplumda.
Karşılıklı saygıya, diyaloga, sabıra, birbirini anlamaya ve uygar ilişkilere
dayalı bir toplum vardır.
Olaya öyle bakmaz isek, her konuşmadan, her talepten, her tenkitten
rejime yönelik bir tehdit algılaması yapabiliriz; ama, bu, ne kadar gerçekçi
olur ya da ne kadar doğru olur? Doğruluğundan ve gerçekliğinden yeterince
emin olmadan yaptığımız işler ve müdahaleler sebebiyle neleri kaybettiğimiz,
ne onulmaz yaralar açtığımız Türkiye tarihinde acı örneklerle ortadadır.
Dolayısıyla, bunu en çok bizim toplumumuz anlayabilir. O halde, birbirimize
güvenmemiz ve bir demokratik sabrı göstermemiz gerekecektir.
Bana göre ve bize göre, cumhuriyet, doğru bir tercihtir; demokratik
laik cumhuriyet, hepimiz için bir iftihar vesilesidir; laik cumhuriyet,
demokratik cumhuriyet, bu milletin başardığı bir modernleşme projesidir
ve millet, bunu tutmuştur, benimsemiştir. Aradan 76 yıl geçtikten sonra,
sanki, dün dikilmiş bir fidan gibi, mahallenin birkaç yaramaz çocuğunun
itelemesiyle söküleceğini, devrileceğini söylemek, 76 yıllık zamana haksızlık
olur, millete haksızlık olur, rejime de haksızlık olur; çünkü, 76 yılda
bir fidanı yetiştiremeyen kabiliyetsiz bir millet oluruz. Kimsenin bunu,
değil demeye, ima etmeye bile, dokuz defa düşünerek karar vermesi gerekir.
Şüphesiz, her toplumda her fikrin, düşüncenin, inancın radikalleri var,
ipe sapa gelmezleri de vardır. Bizim toplumumuzda var, bizim partilerimizde
de var. Siyasi partiler, bir anlamda bunların enterne edildiği, çoğunluğun
içinde bu çirkinliğin kaybedildiği demokratik platformlardır. O sebeple,
birkaç beyandan, birkaç kişinin çirkin görüntüsünden yola çıkarak siyasete
müdahale doğru sonuçlar vermemiştir. Devletimize, cumhuriyetimize ve birbirimize
güvenmemiz gerektiğini düşünüyoruz.
Şimdi, işin açıkçası, açılan bu davadan sonra şahsen bir siyaset adamı
olarak konuşmakta zorlanıyorum, ben şahsen zorlanıyorum. Neden; acaba neyi
söylersem Sayın Başsavcı dava konusu yapacak ya da bu konuşmayı alıp Yüksek
Mahkemenin önüne delil olarak getirecek diye. Değil öyle dikenli sözleri,
ekonomik gerçekleri bile yutkunarak şahsen söylemeye başladım.
Mesela, desem ki "bu ülkenin ekonomisini faiz perişan etmiştir; devlet
bütçesinin üçte l'i faize gidiyor ya da vergilerin tamamı faize gidiyor"
dediğimde, pekâlâ istenirse buradan, faizsiz bir ekonomik düzen istediğim
anlamı çıkarılabilir. Müslüman kimliğimle de bunu söylüyorsam, buradan
rahatlıkla şeriat düzeni istediğime kadar iş götürülebilir. Hele hele,
partiyi temsil eden bir kişi olarak bunu söylersem, o takdirde, partiyle
ilgili bir dava konusu söz konusu olabilir.
Halbuki, benim bu söylediğim, dinden ve dini yaklaşımlardan, dinin haramlarından
yola çıkarak yapılan bir değerlendirme değildir; ekonomimizin bir gerçeğidir,
maalesef, devletimizin bir gerçeğidir, başta hükümetimizin olmak üzere,
herkesin kabul ettiği ve çözmek için de çaba sarf ettiğimiz bir gerçektir.
Bunun gibi pek çok misal vermek mümkün. Mesela "Bugün Türkiye'de devlet
yapımız çağın gerisinde kalmıştır. Her zaman söylüyorum, burada da bir
defa daha ifade ediyorum; devlete kırgın bir milletle, toplumu tehlike
gören bir sistemle, vatandaşı hiçe sayan bir bürokrasiyle, insanı dışlayan
bir cumhuriyetle Türkiye'yi yeni çağa taşıyamayız. Hak ve Özgürlüklerin
genişletilmesi, devleti tehdit eden bir tehlike olarak değil, devleti daha
güçlü kılacak bir temel unsur olarak görmeli ve bu yönde adımlar atmalıyız.
Bunun için, bize göre önümüzdeki sorun, özgürlük sorunudur, demokrasi sorunudur.
Türkiye'de 76 yıldır cumhuriyet vardır; ama. kabul edelim ki, cumhur, kâğıt
üzerinde kalmıştır. Cumhuriyet vardır, cumhur yoktur" desem, bunu Sayın
Başsavcı mutlaka delil olarak önümüze getirirdi ve dosyaya koyardı. Ben
de, hem kendimin hem de partimin başını belaya sokardım. Fazilet Partisi
için cumhuriyetin değil niteliğine, bizatihi kendine karşı bir beyan olarak
değerlendirilebilecek bu sözleri, bir başka parti söylediğinde, çok çağdaş,
çok entel ifadeler olarak algılandı ve bunun üzerine yorumlar yapıldı.
Bu arz etmeye çalıştığım konuşma, bugünkü hükümet sorumluluğunu taşıyan
bir siyasi parti değerli genel başkanın Diyarbakır konuşmasından bir alıntıdır.
Şimdi, acaba bu ikilem niye? Konuşan kişiye göre muamele niye? Bu farklı
uygulamalar niye?..
Biraz evvel de arz ettim; 1839'dan beri bizler devlet eliyle bir modernleşme
çabasına girdik; Helsinki Zirvesiyle bu çabamız çok şükür belli bir noktaya
geldi. Tanzimat Fermanı, Islahat Fermanı, Meşrutiyet Hareketleri, Cumhuriyet
ve bugün.
Devletin başlattığı ancak bugün milletin benimsediği tepeden başlayıp
tabanda makes bulan ve kendimize mahsus bir adaptasyon kabiliyetiyle başardığımız
bize özgü bir modernleşme.
İşte, çok partili hayat, bu modernleşmenin siyasi hayata yansımasıdır.
160 yıl içerisinde bu modernleşmenin siyasi tezahürlerinde zaman zaman
sıkıntılar oldu, başarısızlıklar oldu ve Türkiye bunlardan da yeteri kadar
tecrübe kazandı.
Şimdi, modernleşme, bir toplumun en zor gerçekleştirdiği çok yönlü bir
değişim. Onun için, modernleşme süreçlerini yaşayan bütün toplumlarda,
bu süreçler, çok sancılı ve sıkıntılı geçmiştir. Bu sıkıntının en çok yaşandığı
alan da hiç şüphesiz siyaset alanıdır. Çünkü, modernleşmenin tabiatında
sosyolojik anlamda bir çatışma vardır, bir gerilim vardır; bir nebze gerginlik
demektir. Gelenekle yeni değerlerin çatışması, eskiyle yeninin itişip kakışması.
Bu gerginlik tabii olarak kaçınılmaz olarak da bazı suçlamaları beraberinde
getirmiştir. Ama, geriye dönüp baktığımızda, bu suçlamalar ne kadar gerçekti,
suçlamaların konusu olan tavsifler atfedildikleri insan ya da o toplum
kesimleri bakımından gerçekten varit miydi? Bunu zaman gösteriyor; ama,
tarihi bir vakıa ki, bunların çok önemli bir kısmı doğru değil, tarih doğrulamadı.
İşte, siyasi modernleşmemizde, bu manada bir tecrübe dönemi olan ikinci
Meşrutiyet Döneminde partiler kuruldu; geleneği temsil edenler oldu, yeniliği
dillendirenler oldu. Bu ilk denemede, siyasi sancılar yaşandı, gerilimler
yaşandı. Önemli iki parti var; Hürriyet ve İtilaf Partisi, daha gelenekçi;
İttihat ve Terakki Partisi belli kıstaslara göre daha yenilikçi.
Şimdi, o dönemde Hürriyet ve İtilafçılar, İttihatçıları dinsizlikle,
imansızlıkla suçladılar; İttihatçılar da, İtilafçıları millet gerçeğini
inkâr etmekle suçladı. İçlerinde belki bu iki nitelemeye uygun düşünen
insanlar da vardı; ama. kategorik olarak, ne İttihatçıların hepsi imansızdı,
din düşmanıydı ne de İtilafçıların tamam: millet gerçeğinin münkirleriydi.
Bu suçlamalar yapıldı; ama, bu kavganın çokça yaşandığı Balkanlar, bugün
ne İttihatçılara kaldı ne de İtilafçılara.
O sebeple, Türkiye'deki bu modernleşme ve siyasi partiler üzerine bir
araştırma yapan değerli bilim adamımız Profesör Şerif Mardin, Türk modernleşmesiyle
ilgili olarak yaptığı inceleme ve değerlendirmesinde -İngilizce makale,
Opposition and Control in Turkey- "Modern Türk siyasetinin tarihi, incelenen
muhalefet hareketlerinin tamamının, aynı ithamla suçlandıklarını gösterir.
Bu makalenin kaleme alındığı günlerde, dünyada eşine az rastlanır bir şekilde
Türk gazetelerinin manşetleri, siyasetçilerin şeytani tertiplerle Türk
Milletini bölmeye çalıştıklarını duyurarak bu davranış kalıbına, yani,
suçlama kalıbına katkıda bulunuyorlardı.
Diğer yandan, 50 yıl kadar önce İttihat- Terakki, aynı suçlamaları rakiplerine
karşı yöneltmişti. Cumhuriyet devrinde Terakkiperver Fırka, vatana ihanete
giden eylemlerin hamisi olmakla suçlandığında, iddianame benzer şekilde
tanzim edilmişti. Atatürk'ün isteğiyle kurulan Serbest Fırka benzeri saldırıların
hedefi kılınınca, siyasi hayattan silinmişti" diyor ve ekliyor "Türk siyasi
kültüründe, muhalefet kavramında son derece düşman bir öğenin var olduğu
sonucunu çıkarabiliriz. Sonuçta, Türkiye'de muhalefetin sürekli boğazının
sıkılmasının yol açtığı en önemli kayıp, sosyal ve iktisadi yaratıcılığın
engellenmesi olmuştur" diyor bu makalesinde.
Yine, bugün, hükümet ortağı bir partimizin değerli başkanı, bir eski
Başbakan "Sait Halim Paşa'dan İdris Küçük Ömer'e kadar kimi aydınlarımızın
işaret ettiği gibi, Türkiye'nin bin yıllık geleneğinde muhalefete yer yoktur.
Demokrasilerde devletin bir parçası olarak kabul edilen muhalefete, Türkiye'de
tarihsel olarak yeterli hayat hakkı tanınmamıştır.
Türkiye'de otoriter devletçi zihniyet, oy mekanizmasından, siyasi rekabetten
ve muhalefetten daima korkmuştur; siyasete yönelik bu korkunun temelinde
de, aslında, vatandaş korkusu, millet korkusu yatmaktadır" demektedir.
1950'den bu tarafa da ilk tecrübeden intikal eden suçlama ve itham geleneği,
halen sürüyor. Her 15 yılda bir, 20 yılda bir nerede ise, özü değişmeyen,
ama, ambalajı günün şartlarına göre değişen bir suçlama ve ayırma, bölme
devam ediyor. Her dönem yeni düşman öğeler buluyoruz.
1950 öncesi cumhuriyet hükümetlerinde İçişleri Bakanlığı yapan Mehmet
Emin Erişirgil, Mehmet Akif'le ilgili kitabını yazmaya karar verdiğinde
-bu arz edeceğim husus, Sayın Yılmaz Karakoyunlu'nun son çıkardığı kitaptan
alıntıdır-başından geçen bir olayı anlatıyor. Bu olay, Türk toplumundaki
kolay suçlama alışkanlığının örneğidir. Vapurda karşılaştığı bir kişi Erişirgil'in,
Safahatı okuduğunu görünce, sorar "Beyefendi, nereden hatırınıza geldi
bu softa ?" Erişirgil bu soru üzerine, neler düşündüğünü anlatır ve kendi
döneminde yaşlılar için her mekteplinin adı züppe -affedersiniz- gençlere
göre de, her yaşlının adı softa olarak anılır.
Dinsizlik, milliyetsizlikten, ilerici-gerici kavramlarıyla yaptığımız
münakaşalara mücadelelere kadar, Türkiye, bu noktada epey tecrübe kazanmıştır.
Arkasından sağcı- solcu suçlamaları, Türkiye'yi, Rusya'ya satacaklarla,
Amerika'ya peşkeş çekecekler ithamları, propagandaları. Belki bunlar, soğuk
savaş döneminin konjonktürüne uygun düşüyordu. Sovyetlerin dağılmasıyla
bu çatışma ortadan kalktı, Şimdi, laik olan-olmayan çatışması...
Bu kadar laf etmemin sebebi, bu davanın, bu suçlama geleneğinin bir
ürünü olmasıdır; onu arz etmek için söyledim.
Karşılıklı suçlayan ve suçlanan kesimlerin de, aslında istisnaları hariç,
Türkiye için düşündüğünü kabul ederek suçlamak, birbirimize sırt dönmek
yerine, birbirimizi anlayabilseydik, Türkiye biraz daha farklı olurdu.
Türkiye'yi kavram terörüne, maalesef, kurban ediyoruz. Amerika, Türk halkına
güveniyor. Avrupa güveniyor; ama, bu ülkenin aydınları ve siyasetçileri
Türk halkına güvenmiyor.
Halbuki, bugün aydınlar ve siyasi elitler arasındaki kavga, birbirine
sırt çevirmişlik, birbirini anlamamazlık, bazı mürettep mahalli olaylara
rağmen halkımız arasında yok. Bir modernleşme çizgisi başarıyla devam ediyor.
Bakınız, bir süreden beri başörtüsünün hukuktaki yerini laiklikle, özgürlükle
ilişkisini
tartışıyoruz, tartışa duralım, bugün dışarıda başı açık olanla kapalı olan
okulda, parkta yan yana; anne kapalı, kızın başı açık, sokakta kol kola;
televizyonların eğlence programlarımıza baktığımızda yaşlısıyla genciyle,
sakallısıyla sakalsızıyla, başı açık olanıyla kapalısıyla birlikte aynı
sanatçıyı dinliyorlar ve tempo tutuyorlar.
Şimdi, belki dikkatlerden kaçan bir başka husus daha var, o da şurasıdır:
Bugün popüler müziğin en son örneklerini, en evvel, cemaat radyolarında
dinleyebilirsiniz. Kadın elini sıkmaktan imtina edenler, ya da haremlik
selamlık oturmayı lüzumlu görenler, bunu telkin edenler, tavsiye edenler,
bugün beş yıldızlı otellerde sazlı sözlü düğün yapabiliyorlar; birçok film
stüdyolarının sahipleri bunlar; en çok yerli film üretenler de bunlar.
Daha bir süre evveline gelinceye kadar, hoparlörle ezan okunmasının
dinen caiz olmadığını söyleyenler ve bugün en popüler televizyon kanalının
sahibi ve yayıncıları.
Faiz haramdan, faizle çalışan banka kurmaya ve banka reklamlarına kadar
her dini grup Türkiye'deki, kendi içinde ciddi bir değişim geçiriyor.
Çok yakından takip ettiğim için bir şey arz etmek isterim. Daha 7 sene
evveline kadar acaba dini televizyonlar da ya da bu mahreçli yayın yapan
televizyonlarda kadın spiker olur mu olmaz mının uzun süre münakaşası yapılmıştır.
Bunun caiz olmadığını uzunca süre savunmuşlardır. Ama, sonradan Türkiye'deki
değişim, dünyadaki değişim "olur; ama, önce görüntüsüz haber okusun, perde
gerisinden okusun" denilmiştir. Bu televizyonlar bir süre sonra, perde
gerisinden, bayan sesinden haber vermeye başlamışlardır. Sonra "görüntülü
olur ama..." bakılmıştır, bu istenen maksat hasıl olmamış, gerekli ilgiyi
görmemiş, bunlar demiştir ki, "görüntülü olur ama, başörtülü olması lazım."
Başörtülü okunduğu dönemler de olmuştur; ama, 2000 yılına geldiğimizde,
bakınız, o kanallar devam ediyor, o radyolar devam ediyor, hem hanımlardan
spiker olur, başörtülü de olur başörtüsüz de olur noktasına gelmişlerdir;
ama, bütün bu değişimler olurken Türkiye'de kavga dövüş olmamıştır.
Dolayısıyla, ama, aynı televizyonlar, aynı radyolarda zaman zaman bir
özgürlük talebi olarak, başörtülü insana karşı da zaman zaman yayınlar
yapılmıştır.
Bütün bunları arz etmemin sebebi, dünyadaki değişime paralel kendi içinde
de bir ciddi değişim yaşıyor, kabuk değiştiriyor. Bütün bu değişimlerin
hepsi de siyasi partilere yansıyor. Bizim toplumumuz kendi kültürünün inancının,
geleneğinin değişmezleriyle evrensel değerleri hayatın değişkenleriyle
inanılmaz bir sentezle, bir başarıyla gerçekleştirmiş oluyor.
Şüphesiz, bütün bunları söyleyen ben, biz, Türkiye'nin sorunsuz olduğunu
söylemek anlamına gelmiyor. Her ailede sorunlar olabilir ve de vardır;
ama, her anlaşmazlığı mahkemede çözmeye kalkarsanız, aile birliği kalmaz,
aileyi devam ettirmek de mümkün olmaz.
Demokratik toplum da aslında bir geniş ailedir, bir demokratik ailedir.
Her sorunu mahkemede çözmek yerine, sabırla, hoşgörü, saygı ve açık gönüllülükle
çözmek, sorunu daha kalıcı çözmektir. Toplumun sorun çözme yeteneğini geliştirmek,
olaylar karşısında hisle, heyecanla, hamasetle değil, akılla, sağduyuyla,
soğukkanlılıkla olayları ve sorunları algılama imkânı getirecektir, birlikte
yaşamayı da kolaylaştıracaktır.
Esasen, bir ülkenin her sorununu hukukla çözmek de mümkün değildir.
Çünkü, her sorunun kendi içinde dinamikleri, tayin edici faktörleri vardır.
Eğitimle çözülebilecek bir konuyu, ancak, eğitime önem vererek ve öncelik
vererek eğitim yetersizliğini ortadan kaldırarak çözebiliriz. Ekonominin
sorunları, ekonominin kurallarından ve önceliklerinden yola çıkılarak çözülebilir.
İçi içe geçmiş sosyal olayları, sosyolojik verilerden hareketle anlamamız
kolay olabilir. Şüphesiz, siyasi sorunları da, siyasetin kendi iç dinamikleri
daha kalıcı çözer. Aksine yapılan değerlendirme ve uygulamalar, idarenin
ve siyasetin yükünün yargıya devredilmesine yol açar, siyasetin esnek oyun
kuralları yerine, yargının sert kaideleriyle sorunlara müdahale edilmiş
olur.
Bu arz ettiğim husus, Anayasa Mahkememizin görüşünün bir parçası dava
vesilesiyle.
Bu türlü sorunun, her türlü sorunun çözümünü hukuka ve hukukçuya ve
hukuk kurumlarına havale etmek, onlara aşırı bir yük yüklemektir; bu, hukuku
ve hukuk kurumlarını aşındırır. Her iş, kendi ortamı içinde ve kendi kurallarına
göre çözülmeli, gerekli demokratik sabır gösterilmeli, yargı son aşamada
müdahale etmelidir. Esasen, kuvvetler ayrılığı da bunu gerektirir.
O nedenle, parti kapatma konusunu, bu çerçevede istisnai olarak düşünmek
gerekecektir. Parti kapatmak için acil bir toplumsal ihtiyaç söz konusu
olmalıdır.
Şüphesiz, bir siyaset adamı olarak ben de biliyorum ki, bizim siyasetimizde
ve siyaset kurumlarımızda, en başta da siyasi partilerimizde, çok ciddi
yanlışlıklar var, çarpıklıklar var, olmaması gereken şeyler var; ama, siyaseti
de, içinde yaşanan toplumun kültüründen, şartlarından soyutlayarak yapamayız.
Dolaylısıyla, karşılaştığımız birçok siyasi sorunun ya da toplumsal sorunun,
siyasetçiler, bazen failidir bazen de mefulüdür.
O sebeple, siyasetin sorunlarının çözümünde, öncelik siyasetin kurallarına
verilmelidir.
Nitekim, Türk seçmeni, büyük bir basiretle bu işin ince ayarını yapıyor.
1987'den beri her seçimde birinci olan partiyi değiştiriyor, siyasette
taşların yerli yerine oturması için üzerine düşeni yapıyor. Herhalde, hukuku
yapanlara ve uygulayanlara da en evvel bu sürecin işlemesini kolaylaştırmak
düşer diye düşünüyoruz.
Sayın Başkanım, sayın üyeler; şimdi davayla ilgili iddialara geçmeden
evvel, üzerinde durmak istediğim bir konu var. O da, Sayın Başsavcının
hem iddianamesinde hem esas hakkındaki görüşünde hem de sözlü açıklamalarında
kullandığı üslupla alakalıdır. Dolayısıyla, bu üslup üzerinde birkaç şey
arz etmek istiyorum.
Şüphesiz, gerek iddianame gerekse esas hakkındaki görüş, her ikisi de
birer hukuki metindir. Yaptığımız iş de bir hukuki işdir. Kullanılan üslubun
da normalde hukuki olması gerekir; tariflerin, tavsiflerin, teşbihlerin,
mukayeselerin, takbihlerin bile hukukun kavramları arasından bulunup kullanılması,
seçilip kullanılması icap eder.
Çok şükür, Türkçemiz, hukuk lisanı olarak fevkalade zengin bir kelime
hazinesine ve stokuna sahiptir. İnsanların meramını ifadede, özellikle
de, hukuki anlamda ifadede, herhangi bir kelime ve dil yetmezliği söz konusu
değil.
Ancak, üzülerek belirteyim ki, Sayın Başsavcı -kendisi değerli bir hukuk
adamıdır, bir hukukçudur, şahsen de saygı duyarım- bu davada tanzim ettiği
iki hukuki metindeki hukuki bir üslup yerine, böyle bir üslup kullanmamış,
bir bildiri üslubunu tercih etmiştir.
Öğrencilik yıllarımda ve daha sonra da çok örgüt bildirisi okudum, Türkiye
öyle dönemleri de yaşadı; habis urla başlayan, aymazlar, şeytanın dostları
ve vatan hainleriyle sona eren fevkalade istiskal edici bir üsluptur. Nitekim,
Sayın Başsavcının görüşlerini iktibas ettiği köşe yazarlarının bile bu
üslubu yadırgadıklarını ifade etmeliyim.
Şüphesiz, hukuk ilmi. hem usuldür, hem üsluptur; çünkü, hukuk, bir zerafettir
ve insanın ilmidir ve insan da saygıdeğerdir. Suçüstü yakalanan bir kişiye
dahi hüküm kesinleşinceye kadar "sanık" diyoruz. Herhalde, bunun bir anlamı
olması lazım gelir.
Sayın Başsavcının bunları bilmediğini ben şahsen düşünemem; ama, öyle
anlaşılıyor ki, Sayın Başsavcı, bu davaya hukuki açıdan bakmıyor. Bu davayı
görevi gereği yürüttüğü kamusal bir mesele olmaktan çıkarıyor, bir şahsi
meselesi, bir prestij meselesi haline getiriyor. Bu dava üzerinden kendisi
gibi düşünmeyenlere ağır ithamlarda bulunuyor. Dolayısıyla, hem davalıyı
hem de toplumun belli bir kesimini hasım gören bir yaklaşım sergiliyor.
Bu davanın dışında cereyan eden bazı tartışmalara -ki, kendileri taraf
değildir, bu davada o tartışmaların bir tarafı değildir- bu davadan istifadeyle
cevap veriyor, nerede ise onları ve bizi, terörle işbirliği yapan insanlar
olarak görüyor. Liberal aydınlar Sayın Başsavcının boy hedefi. Halbuki,
bu dava, liberal aydınların davası değil, böyle bir dava yok, terörle mücadeleyle
de alâkası yok.
Maalesef, Sayın Başsavcı bu agrasif üslubunu sözlü açıklamalarında da
sürdürüyor, kendisi gibi düşünmeyenlere "sözde bilim adamı, sözde hukukçu,
sözde köşe yazarı"gibi nitelemelerde bulunuyor.
Sayın Başsavcı bir şey daha yapıyor -yeri geldiğinde arz edeceğim- şayet,
kendi talebi doğrultusunda Yüksek Mahkeme karar vermezse, olumsuz anlamda
diğer yeryüzünde ilk olmakla suçluyor.
Sayın Başsavcı yine sözlü açıklamalarında, öncekilerinden bir adım daha
ileri giderek işi ileriye götürüyor; anayasal kurumları da suçluyor, töhmet
altında bırakıyor.
Mesela, diyor ki: "Diyanet İşleri Başkanlığı başörtüsü sömürüsüne karşı
neden olumlu veya olumsuz bir tavır almıyor da, Sağlık Bakanlığını ilgilendiren
alanlarda fetva veriyor? Onun bu tutumunu, sükut ikrardan gelir diye mi
yorumlamak gerekir? Gazetelerin yazdığına göre, Diyanet, türbancıların
safındaymış."
Şimdi, evvela Sayın Başsavcı Diyanet İşleri Başkanlığını Sağlık Bakanlığının
işine müdahale etmekle suçluyor ama, kendisi de farkında olmadan Diyanetin
işine karışmış oluyor. Ben böyle bir yetkisinin olduğunu zannetmiyorum.
İkincisi, Diyanet İşleri Başkanlığı Anayasanın 136 ncı maddesine göre
bir anayasal kuruluştur, görevleri bellidir. Ona bağlı olarak, 633 sayılı
Diyanet İşleri Başkanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun bellidir.
Bu mevzuata göre, Diyanet İşleri Başkanlığının görevi, İslam Dininin inançları,
ibadet ve ahlak esasları ve bunlarla ilgili işleri yürütmek, din konusunda
toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek olarak belirlemiştir.
Tabii, Diyanet, bu görevini yaparken, İslam ne diyorsa, İslamın orjinal
kaynakları ne diyorsa onu söylemek, onun dediklerini esas almak mecburiyetindedir;
çünkü, hem Anayasa hem yasa böyle bir görev veriyor.
Nitekim, öyle de yapmış. Dosyada ibraz ettiğimiz Din İşleri Yüksek Kurulunun
kararıyla İslam Dini ne söylüyorsa onun kararını Din İşleri Yüksek Kurulu
olarak vermiş ve kamuoyuna da açıklamış. Tabii, uyup uymamak kişinin kendi
tercihidir: ama, "dinin emri budur" demiştir.
Şimdi, dinin emri buysa; yasa, Anayasa böyle diyorsa, Sayın Başsavcının
hatırına, dinde olmayan bir şeyi mi söylemesi gerekecekti Diyanet işleri
Başkanlığı?
Doğrusu, bendeniz de bir hukuk adamı olarak, sıkıyönetim bildirilerinde
bile böyle değerlendirmelere ben rastlamadım.
Mesele hukuki olmaktan çıkıp bir prestij ve şahsi mesele haline gelince,
bunun bu davaya etkileri var. Ne var; en azından delillerin toplanmasına
tesir ediyor. Delilleri ya eksik topluyor, delil olarak sunduğu konuşmaların
içinden cımbızla çeker gibi bir tek cümleyi çekiyor, bütünlüğünü nazara
alıp ona göre bir delil ortaya koyması gerekirken, yarım saatlik, 15 dakikalık,
20 dakikalık bir konuşmanın içerisinden evvelini ve sonrasını çıkarıp içinden
bir cümleyi çektiğinizde, diyor ki, "işte, bunlar budur" demeye getiriyor.
Şimdi, bu noktada müsaadeniz olursa bir-iki şey arz etmek isteyeceğim.
Bir tanesi değerli arkadaşımız Mehmet Ali Şahin Beyin bir konuşmasıdır,
dosyada delil olarak koyuyor. Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmada, başka
konular meyanında, başörtüsü konusuna da bilvesile temas ederken, daha
evvel bu konu üzerinde Meclis kürsüsünden konuşma yapmış olan SHP İzmir
Milletvekili Turan Bayazıt'ın bir konuşmasından alıntı yapıyor. O da tutanaklardan,
bu konuşma da tutanaktan.
Diyor ki, Sayın Bayazıt "Yapılacak bazı değişiklikler kulağıma geldi..."
Bu, başörtüsü veya benzeri bir düzenleme o tarihlerde olacak herhalde "Genel
ahlâk, âdap sözcükleri çıkarılacakmış, yürürlükteki kanunlar sözlüğe konacakmış..."
Yüksek Mahkemenin en son kararına mesnet teşkil eden yasama faaliyeti,
onunla ilgili "Bu, doğru değildir; çünkü, bugün Türkiye'de, kadın kıyafetini
düzenleyen bir yasa yoktur. Atatürk de, kadın kıyafetinden bir yasa çıkarmamıştır;
isteseydi onu da çıkarırdı." Bu, Sayın Bayazıt'ın sözü.
Şimdi, Sayın Mehmet Ali Şahin bu konuşmayı alıyor, diyor ki, bizim bu
manada yasaklayıcı bir hüküm söz konusu değil ve iptal kararından sonra
yapılan yahut ret kararından sonra yapılan bir konuşma da olduğu için,
diyor ki, Anayasanın 153 üncü maddesini hatırlatarak "Anayasa Mahkemesinin
kanun koyucu gibi hareket ederek yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde
hüküm tesis edemeyeceğine amirdir 153 üncü madde; Anayasa Mahkemesi de
bu kurala uymak zorundadır." Söylediği, Anayasanın 153 üncü maddesini okumaktan
ibaret.
Şimdi, bu konuşma alınıyor, sanki, Mehmet Ali Şahin Anayasa Mahkemesi
kararlarını tanımıyor, böyle bir karara itibar etmiyor, buna saygı duymak
istemiyor gibi bir üslup içerisinde, bu konuşma, delil olarak Yüksek Mahkemeye
sunuluyor.
Şimdi, ikinci konuşma; ben burada olduğum için eğer, soru varit olursa,
cevaplayabilmek bakımından, müsaadeniz olursa kendimle ilgili kısmından
cevap vermek isteyeceğim.
Partiye katılış töreninde Mecliste yapılan bir konuşma, oradan bir olgunun
tespiti var, bir kıymet hükmü yok. Ben "doğrudur, yanlıştır" demiyorum,
sadece toplumda olan bir olguyu Meclis grup genel kurulundaki kürsüden
dile getirmeye çalışıyorum. Ama, bu konuşmanın bir evveli var bir de sonrası
var, onunla beraber mütalaa edildiğinde, eğer, laikliğe aykırı bir tek
cümle bulunabilirse, ben her şeyi kabullenmeye hazırım; ama, bu, böyle
değil de, bizimki gibi insanların çoluğunu çocuğunu bir gün "bunun babası
laikliğe karşı adamdı" dedirtmeye de kimsenin hakkı olmaması lazım gelir;
bu da, çok önemli bir hadisedir.
Bakınız, benim o konuşmada söylediğim şey gayet açık. "Birkaç aydan
beri Türkiye'de çok yönlü siyasi ve sosyal bir deprem yaşanmaktadır. Art
arda gelen sarsıntılar toplumu temelinden sarsmakta, insanlarımız dalganın
birinin olumsuz tesirlerini bertaraf etmeden öncekinden daha şiddetlisiyle
karşı karşıya kalmaktadır. Sosyolojik bir tespitle, Türk toplumu, giderek
sosyal çözülme tehlikesiyle karşı karşıyadır. 65 milyonluk büyük bir ülkede
ekonomik, sosyal ve kültürel farklılığın boyutları zorlanarak Türkiye bir
maceraya sürüklenmektedir. Bu ülkede 1980 öncesi bir sağ-sol kavgası yaşandı,
5 binden fazla insanımız hayatını kaybetti, gencecik yaşlarda 70 bine yakın
insanın ömrünü cezaevlerinde çürüttük. Onların acısı hâlâ yüreğimizi yakarken,
o yaralar henüz sarılmamışken, şimdi bir etnik kavga başlatıldı."
Bu, dışa dönük bir konuşma değil, parti grubunda yapılan bir konuşmadır.
"Dolayısıyla, o yangın pek çok insanın kanı ve canı pahasına sürdürülürken
mezhep farklılıklarına dayalı bir başka senaryo Türkiye'nin gündemine getirilmekte
gecikmedi." Gazi olayları var, benzeri olaylar var.
"Şimdi, en tehlikelisi, toplumun ufkunu karartıyor, bir kâbus gibi üzerimize
çöküyor; laik-dindar çatışması. Sanki, başı örtülü, laik, başı açık da
Müslüman olamazmış gibi bir mantık sergilenmeye çalışılıyor.
Evet, ülkemiz bir maceraya sürüklenmektedir. Aklıselim, sağduyu, basiret
gibi insani ve islami hasletlerden her geçen gün biraz daha uzaklaşıyoruz.
Marjinal grupların çıkardığı kavgalar, çıkar çevrelerin ortaya attığı iddialar,
siyasetin ve siyasetçinin gündemini oluşturuyor. Doğru yönde, doğru yerde
saf oluşturmak yerine, iki yanlıştan birisinin arkasına yığınak yapılıyor.
Millet ise, sıkışmış bir vaziyette, bir çıkış yolu arıyor, bir ümit ışığının
yanmasını bekliyor; ülkeyi yönetenlerden ya da bu işe talip olanlardan
dürüstlük, açıklık ve mertlik bekliyor. Bunun en açık örneği, üniversitelerde
yaşanan kılık- kıyafet rahatsızlığıdır. Millet, dinin emirleriyle devletin
emirleri ve yasakları arasında sıkışıp kalmıştır. Bir anayasal kuruluş
olan YÖK diyor ki. 131 inci maddeye göre anayasal kuruluş ‘başınızı açacaksınız,
devletin emri budur' tamam, yine bir başka anayasal kuruluş olan Diyanet
İşleri Başkanlığı da diyor ki, ‘dinin emri budur, örtünmeniz gerekir.'
Şimdi, bu talihsiz millet ne yapacak; devleti için dinini mi, dini için
devletini mi karşısına alacak? Bu ülkede bir konuyu, sorun hale getirmeden
çözemeyecek miyiz? Bu işin bir çıkış yolu bulunamaz mı? Demokratik bir
ülkede bizi endişeye sevk eden bunca sıkıntı neden yaşanıyor? Ülke, neden
10-15 yıllık aralarla bir kaosa sürükleniyor?
Okuyarak, dinleyerek kabul ederseniz, düşünerek vardığım kanaat odur
ki, Türkiye belli şartların yerine getirilmesi kaydıyla doğru bir tercih
yapmış, Batıya yönelmiştir. Uzunca bir zamandan beri Batıyla çok yönlü
bir işbirliğine girmiştir, pek çok kavramı ve kurumu Batı'dan getirmiş,
onu örnek almıştır; ama, ne yazık ki, dikkatlerden kaçan ve özellikle kaçırılan
bir konu vardır. Türkiye'nin Batı'dan en evvel örnek alacağı alan, siyaset
alanıydı. Siyaseten Batı'yı örnek alabilseydik, emin olun bugünkü olumsuzluklara
sürüklenmezdik. İşin içine en başta kendimi koyarak ve samimiyetle ifade
etmek isterim ki, dün yaşananlar ve bugün yaşanacak olanlar da dikkate
alınarak, genel hatlarıyla, Batı'da siyaset, ahlaktır, fazilettir; bizde
ise, rezalettir. Batı'da siyaset, vatanseverliktir; maalesef, bizde çıkarcılıktır,
bencilliktir. Kamuoyu en azından öyle algılıyor Batı'da siyasi kadrolar
müelliftir, üreticidir, telifcidir; bizde ise, bu kadrolar tevilcidir,
tefsircidir, yolsuzluğa ve hırsızlığa varan çirkinliği örtmek için vardır
siyasi kadrolar.
Birinci görevi Türk istiklâl ve cumhuriyetini korumak olan milletvekilleri,
sanki, görevi bu değil, liderlerinin ayaküstü kırdığı potları, verdiği
saçma sapan demeçleri tevil etmek, tefsir etmek, kırıp döktüklerini toplamaktır.
Dün Mecliste yaşandığı üzere pisliklerini temizlemektir. Aile efradının
haksız servet edinmesine ‘aman partimize zarar gelmesin' diye kurşun askerlik
yapmaktır, göğüslerimizi siper etmektir.
Batı'da siyaset yapanlar, siyasi liderleri fikirleriyle gündemdedir;
bizde ise, figürleriyle, gömleğiyle, kravatıyla, eşarbıyla, fotoroman artistleri
gibi rol kesmeleriyle... Orada toplum, bir fikir ve düşünce toplumudur;
bizde ise bu sebepten bizim toplumumuz bir magazin toplumudur. Orada siyaset
yapanlar proje adamıdır; Refah iktidarından sonra şimdi daha iyi anlaşılıyor
ki, bizde ise, slogan adamı.
Batı'da demokratik siyasi sistem başarıya, kazanmaya dayanır, onu teşvik
eder, ona prim verir, başaran kalır, kazanan kalır, kaybeden başkaca hiçbir
şartın tahakkukunu beklemeden gider, kalırken ülkesine hizmet eder, partisine
ve demokrasiye katkı sağlar, giderken de Öyle; bizde, başaran da kalır,
başaramayan da kalır, kaybeden daha çok kalır. Onun için, ne ülke kazanır
ne demokrasi ne de parti.
Demokrasi adına çok güzel sözleri, Batılılardan evvel ve Batılılardan
çok biz söyledik, güzel söz söyledik, güzel örnekleri oluşturamadık. Saygıyla
ifade etmeliyim ki, istisnası Sayın Erdal İnönü'dür. Uzaklara gitmeye gerek
yok, yeri geldiğinde küçümsediğimiz Yunanlı politikacılar kadar bile olamadık.
Bakınız. Honeker gitti. Güstav Husak gitti. Jivkov gitti. Çavuşesku
gitti. Teatcher gitti; kalan, Suriye'de Hafız Esad, Irak'ta Saddam Hüseyin
ve bir de bizimkiler. Onlar Suriye'de, Irak'ta diktatör, bizimkiler de
partilerinde; tomurcukları açtırmıyorlar, ne çile çekenini ne de çile çekmeyenini.
Kendilerini kendilerinden izinsiz sevme hakkınız bile yok; mümkün olsa,
izinsiz rüya görmeniz bile mümkün değil.
Batıda siyaset yapanlar, hem hukuken vatandaş hem siyaseten vatandaştır:
bizde genellikle bu mesleği icra edenler hukuken vatandaştır, ama, siyaseten
unvanlı ve imkânlı kölelerdir. Milletvekilliği de, dokunulmazlığı olan
bir köleliktir."
Yapılan konuşma burası. Şimdi bunun neresinde laikliğe aykırı bir tek
cümle var? Neresinde bir kıymet hükmü var siyasetin dışında?
Ben, inanıyorum ki, bu konuşmalar, grupta daha sıkça yapılabilseydi,
belki, bu ve benzeri davalar mahkeme önüne gelmezdi.
Şimdi, Sayın Başsavcının yaptığı bir başka şey daha var; delil olarak
koyuyor. Şimdi, bir parti, bundan evvelki hükümette Milli Eğitim Bakanlığı
yapan Sayın Uluğbay'la ilgili bir gensoru önergesi vermiş. Gensoru önergesinin
özü, daha çok üniversitelerdeki başörtünün uygulaması; konu bu, büyük ölçüde.
E, tabiatıyla her parti bu konuya temas ediyor. Evvela önergenin mahiyeti
bu, önergenin üzerinde konuşanlar bu meseleleri konuşuyorlar, tabiatıyla,
Fazilet Partisi adına çıkan da, konu bu olduğu için bu konuyla ilgili konuşma
yapıyor.
Şimdi, Sayın Başsavcı, önergeyi veren partiyi atlıyor, onun beyanlarını
görmemezlikten geliyor, ondan sonra konuşan diğer partilerin konuşmalarını
görmemezlikten geliyor. Bizim arkadaşımızın, Musa Uzukaya'nın, dosyada
delil olarak gösterilen, bir eleştirel yaklaşımı ifade eden konuşmasını
alıyor, getiriyor, laiklik karşıtı bir beyan olarak Meclis kürsüsünden
yapılan bir konuşmayı, burada huzurunuza getirmeye çalışıyor.
Arzu edilirse bu metinleri okurum; ama, vaktinizi almak istemiyorum.
Onun için, Sayın Başsavcı, daha başta davayı açarken iddia ettiği hususlarla
ilgili olsun olmasın, tüm üst düzey yöneticilerin; dava 7 Mayısta açıldı.
Meclis 2 Mayısta, demek ki. beş gün var arada; Meclise ilk defa gelmiş
yemin metninin dışında hiçbir beyanı yok. O metin anayasal metin, hiçbir
konuşması yok, hiçbir yazısı yok, hiçbir fikri yok, ama, tüm partili milletvekillerinin
siyasetten yasaklanmasını ve milletvekilliklerinin düşürülmesini istiyor.
Kategorik olarak toptancı bir yaklaşımla bir manada cezalandırılmasını.
Onun için, Sayın Başkan, sayın üyeler; Sayın Başsavcı davayı çarpıtıyor.
Uzun uzun terörle mücadeleden bahsediyor. Bunun önemini vurguluyor. Terörle
mücadele ile parti kapatmayı yan yana getirerek buradan bir netice elde
etmeye çalışıyor; sanki, Fazilet Partisi terör eylemlerinin odağı haline
gelmiş de ondan dolayı dava açılmış gibi.
Yine, Sayın Başsavcı, bu davayı kendi kamusal görev alanından çıkardığı
ve bir prestij meselesi olarak gördüğü için teknik bir hukuki sorunu uluslararası
sözleşmelerin ve mahkeme kararlarının iç hukukla ilgisini, münasebetini
bir teknik hukuki sorun olmaktan çıkarıyor, bir milli haysiyet ve bağımsızlık
meselesi olarak ortaya koyuyor ve bunu böyle anlamaya çalışıyor. Bu iki
kavramla bu meseleyi izah etmeye çalışıyor.
Yine, Türkiye'de insan haklarının geliştirilmesini, demokrasimizin standardının
yükseltilmesi yönündeki talepleri, aydınlar arasındaki gelip geçici bir
modanın yaygınlaşması olarak takdim ediyor.
Sayın Başsavcı, görevi gereği maddi gerçekliği ispat etmek yerine genel
bir izlenim doğurmaya çalışıyor.
Delil olarak sunduklarının delil olma niteliğini araştırmıyor, ne bulursa
getiriyor; gazete haberlerini, noter tasdikli resmi belge gibi mütalâa
ederek önünüze koymaya çalışıyor.
Bu getirdikleri gazete haberlerinin önemli bir kısmı, son dönemlerle
alâkalıdır; ama, son dönemlerde bu haberlerin nasıl yazıldığıyla ilgili
gözetelerde de itiraflar başlamıştır. "Bunların yüzde 90'ı yalandır" diye
bu haberleri yazan, yazım kadrosunda bulunanların bugün gazetelerde mülakatları
var ve yine, iddia edip yargıya intikal eden hususların akıbetini sormuyor.
"Bu davayla ilgili olarak şunlar olmuştur bunlar olmuştur" diyor: ama,
acaba o davanın sonucunda mahkeme ne karar vermiş, savcılık ne karar vermiş;
bunları araştırmadan bütün yükü mahkemenin üzerine yıkmaya çalışıyor.
Sonra, bir başka şey daha; bu dava, hem kurumsal olarak partiyle ilgili
hem de parti üyeleriyle ilgili olduğu için ve parti üyelerinin beyanlarının
partiyle irtibatını temin etmek, tesis etmek bakımından delil olarak sunduğu
kişilerin partiyle ilgisini, görevini ve temsil durumunu sormuyor, bunları
araştırıp önünüze getirip koymuyor.
Sonra, bir başka şey daha; birçok sözle belgeyi ekte sunuyor; ama, bunların
çok büyük bir ekseriyetini ne iddianamesinde kullanıyor ne esas hakkındaki
görüşünde kullanıyor ne de sözlü savunmasında kullanıyor.
E, şimdi, bu dava için kullanmayacaksanız, bu kadar evrakı niye getiriyorsunuz?
Bunların okunması, incelenmesi tabiatıyla bir zaman kaybına sebep olacağına
göre, mahkemelerin bu kadar vakti de olmayacağına göre, mademki delil değil,
mademki istifade etmiyorsunuz, mademki kullanmayacaksınız, o takdirde bunları
neden getirip dosyanın içine koymaya çalışıyorsunuz?
Şimdi, tabii, sıkıntı şuradan kaynaklanıyor; Sayın Başsavcı önce davayı
açtı, sonra delil toplamaya kalkıştı. İşte, sıkıntı burada. Halbuki, normal
olanı, önce delilleri toplayıp, sonra, dava açılacak mı açılmayacak mı,
açılacaksa ne tür dava açılacak ona karar vermesi gerekirdi.
Nitekim, Yüksek Mahkemenin de bu noktada aldığı karar, bizim bu yorumumuzu
doğruluyor. Kategorik olarak "bunlar, şunlar istemiştir" diyor; bir alay
insanın siyasetten yasaklanmasını, milletvekilliklerinin düşürülmesini
istiyor; ama, sizin ara kararınızdan sonra delil toplamaya kalkışınca,
bula bula 500 kişi, l 000 kişi suçlanıyor, gele gele 17 tane konuşma çıkıveriyor.
Eğer, bu 17 kişi suçlu ise geri kalanını niye dahil ediyorsunuz'? Bu,
17 kişiden ibaretse, diğer insanları, demin de arz ettim, kendim dahil,
niye bu kadar insanın geçmişini, geleceğini, çoluğunu çocuğunu laiklik
karşıtı eylemlere bulaşmış insanlar olarak bunların aile siciline böyle
bir not düşülmesine imkân veriyorsunuz?
Sözlü açıklamasında açıkça gördük ki, Sayın Başsavcı hep iddia ediyor,
itham ediyor; delil getirmiyor. Gelecekle ilgili tahminlerini herkesin
paylaşıp, ona göre hüküm tesis edilmesini istiyor; tahminler üzerine hüküm
tesisi...
Sonra, netice alabilmesi için hangi usul hükümler uygulanması gerekirse
ona atıf yapıyor. Bu, bir parti kapatma davası; bu parti kapatma davasında
ceza usul hukuku hükümlerinin son tahkikatla ilgili bölümü uygulanacak?
Ama. Sayın Başsavcı, sözlü açıklamasında Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun
hükümlerinin uygulanmasını istiyor ve bunun uygulanmasında bir beis görmüyor.
Şimdi, bunların hepsi olabilir; neticede Yüksek Mahkeme bunları takdir
edecektir, bir karar verecektir; ama, bakın, bu dava vesilesiyle hukuka,
Türkiye'de demokrasinin gelişmesine ve hukuk düzenine vaki bir durum var,
hukuk düzenine karşı dikkatle üzerinde durmamız gereken bir husus var.
Sayın Başsavcı, hukuku siyasallaştırılıyor; belki en tehlikelisi budur.
Çünkü, neticede, eninde sonunda insanların sıfatı ne olursa olsun, görevi
ne olursa olsun, eninde sonunda, ister birbirimizle ister devletle, devletin
kurumlarıyla bir ihtilafımız olduğunda başvuracağımız, sığınacağımız merci
hukuktur.
E, hukuku siyasallaştırırsanız. hatta, bir adım daha ileri götürür de
medyatikleştirirseniz, o zaman bu ülkede hukuk çok ciddi yara alır. O zaman
mahkemeler -bir değerli hukukçumuzun ifadesiyle- mahkemeleri, kanıtlanamayan,
yasal dayanağı olmayan istemlerin aracı haline getirmiş oluruz.
O halde, Sayın Başsavcı bu davada, maalesef, bunların hepsini safha
safha ortaya koymuştur.
Basın toplantıları... Bir hukuk adamının, bir parti başkanı gibi doğrusu
basın toplantısı yapmalarını fevkalade yadırgıyorum. Esas hakkındaki görüşü
var, lütfen, tetkik buyurdunuz, buyuracaksınız; bu dava, Fazilet Partisiyle
ilgili bir dava, bizzarur binnetice sadece bir tek yerde, sonuçta talep
kısmında Fazilet Partisi geçiyor. 105 sayfanın içerisinde başka bir yerinde
Fazilet Partisi ismi geçmiyor.
Onun için, Sayın Başsavcı ispat külfetini ihtiyar etmiyor, itham etmenin
kolaycılığını tercih ediyor. İşte, böyle bir davayla karşı karşıyayız.
Sayın Başkan, sayın üyeler; bu hususta arz etmek istediğim bir bölüm
daha var. Bu dava, ön şartlarının yerine getirilmeden açıldığıyla ilgili
bir iddiamızdır. Aslında, şuraya kadar yaptığımız izahatlardan, Venedik
Komisyonu raporları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anayasamız açısından
parti kapatma istisnai bir hal olarak düşünülmüştür. Mecbur kalınmadıkça,
mübrem bir ihtiyaç olmadıkça, sosyal bir ihtiyaç olmadıkça parti kapatılmasını
doğrusu bizim Anayasamız da bizim hukuk sistemimiz de istisnai bir hal
olarak görmüştür. Onun içindir ki, yasak eylemlerden dolayı parti kapatılmasını
ancak üç sebebe indirgemiştir. Bunu çoğaltmak, yorum yoluyla başka türlü
çoğaltmak mükün değil. O halde, demek ki, bizim siyasi sistemimizde de
partiler önemlidir, önemi var.
Şimdi, partilerin de yeri geliyor milyonlara varan üyeleri oluyor. Bu
parti üyelikleri de bir askeri disiplin içerisinde kontrol edilemediğinden,
kimin, nerede, ne beyanda bulunacağı bilinemediğinden; geçtiğimiz süreçler,
yaşadığımız olaylara baktığımızda, pekâla partilerin de provoke edilebileceği
ihtimali göz önünde bulundurulduğunda, hukuk sistemimizde herhalde parti
kapatma en son nokta olduğuna göre ve siyasi sistemimiz de partiler sütunları
üzerine inşa edildiğine göre, sütunu yıkmadan evvel, belki bu neviden siyasete
yabancı, siyaseti yozlaştıran, hukukla kavgası olan bir kısım insanların
partilere zarar vermemesini teminen, bunların partilerden ayıklanmasını,
partilerden temizlenmesini belki bir ara kademe olarak düşünmek gerekiyor
idi. Bu mülahazayla, 102 nci madde düşünülmüştür; biz, öyle yorumluyoruz.
Bu 102 nci madde, şüphesiz, Sayın Başsavcı bu iddia ettiği kişileri
kategorik olarak "bunların hepsi bu familyadandır, bu düşüncenin ürünleridir"
diye toptan şey yapmak yerine, kimlerin beyanlarını, kimlerin düşüncelerini,
sözlerini, eylemlerini zararlı buluyorsa siyasi sistem açısından yasalarımız,
Anayasamız, anayasal düzenimiz açısından, pekâla bunların, partiden uzaklaştırılmasını,
partiden ayıklanmasını isteyebilirdi. Bu şartlar yerine getirilmedi. Dolayısıyla,
bu şartlar yerine getirilmiş olsaydı belki bu davaya ihtiyaç kalmayacaktı
diye düşünüyoruz. En evvel bu noktada bir karar verilmesi gerekebilir.
İkinci olarak, bu davayla ilgili fazlaca vaktinizi almayacağım; çünkü,
bu konuyla ilgili ayrıntılı olarak düşüncelerimizi, kanaatlerimizi ön savunmamızda
ifade ettik. Bu, davaların hukuki niteliğidir. Biliyorum, Yüksek Mahkeme,
nevi şahsına münhasır bir dava olarak görüyor; ama, biz, ceza davası olduğu
noktasındaki kanaatimizi burada bir defa daha ifade ediyoruz.
Ancak, velevki ceza davası olmasa bile, şüphesiz, ceza usul hukuku hükümlerinin
uygulanacağı, yasa emridir. Biz de bu davada deliller tartışılırken, karar
verilirken "şüpheden sanık yararlanır" ilkesinin maddi gerçeğinin araştırılması,
yeterli delil ilkesi, üçüncü kişilerin eylemlerinden sorumlu olamama, "kanunsuz
suç ve ceza olmaz" kuralının genişletici ve kıyas yasağı doğuran boyutu,
dürüst işlem ilkesi, ölçülülük ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 260
ıncı maddesindeki vakıaların sabit ve muhakkak addedilmesi olarak ifade
edeceğim hükümlerinin uygulanacağını düşünüyoruz.
Sayın Başkan, sayın üyeler; Sayın Başsavcının esas hakkındaki görüşünde,
Öncelikle vurguladığı, şüphesiz, Mahkemenin de Öncelikle karar vereceği,
bizim de bu nedenle öncelikle durmamız gereken bir konu var; Anayasaya
aykırılık iddiasıdır. Siyasi Partiler Kanununun 103 üncü maddesindeki vaki
değişiklik nedeniyle yapılan yasanın Anayasaya aykırı olduğu iddiası.
Hemen ifade etmem gerekir ki, bu son yapılan 103 üncü maddedeki değişiklik,
Anayasa Mahkememizin iptal ettiği 103'e 2'yle alakası yok, bir benzerliği
yok. Tam tersine, bu düzenleme, bize göre, hem Anayasanın 69 uncu maddesinin
altıncı fıkrasını uygulanabilir bir hale getiriyor hem de Yüksek Mahkemenin
odak olmayla ilgili içtihadına da uygun bir düzenleme.
Dolayısıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Anayasanın öngördüğü
hem de Yüksek Mahkemenin uygun gördüğü bir düzenlemeyi yapmıştır. Yani,
bize göre, bir anayasaya aykırılık değil, bir anayasal buyruğun yerine
getirilmesi söz konusudur.
Şimdi, Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrası, iki buyruğu, iki
konuyu içermektedir. Bunlardan bir tanesi, partiler, Anayasada ve Siyasi
Partiler Kanununda zikredilen yasak fiillerin odağı haline geldiğinde kapatılır.
İkincisi, bu türlü eylemlerin odağı haline gelip gelmediğine kim karar
verecek; Anayasa Mahkemesi, Dolayısıyla, odak haline gelme yetkisinin Anayasa
Mahkemesine verildiğini ifade ediyor.
Şimdi, bir yasal düzenlemenin Anayasaya aykırılığının konuştuğumuz konu
bakımından söz edebilmek için birincisi, odak olmayı parti kapatma sebebi
olmaktan çıkarması lazım; ikincisi, odak olup olmadığının tespit yetkisinin
Anayasa Mahkemesinin elinden alınması lazım. Bu yetki ondan alınıp bir
başka yere verilmesi lazım.
Şimdi, bu iki nokta dışında kalan hususlarda, Türkiye Büyük Millet Meclisinin,
yasama meclislerinin düzenleme serbestisi vardır diye düşünüyoruz. Çünkü,
bu, Türkiye Büyük Millet Meclisinin de bir anayasal görevidir. Çünkü, odak
olmaktan ne anlaşılacak, bunun kriteri ne olacak, bunu Meclisin ortaya
koyması lazım, kriterlerini ortaya koyması lazım. Yüksek Mahkemenin de
iddia edilen konularda ve ortaya konulan deliller muvacehesinde acaba ilgili
parti gerçekten bu kriterler açısından odak olma noktasında, yoğunluğunda
olmuş mudur olmamış mıdır; ona karar vermesi gerekir.
Dolayısıyla, Mahkemenin yetkisine dokunmadan odak olmayı da parti kapatma
sebebi olmaktan çıkarmayan bir yasal düzenleme bize göre Anayasaya aykırı
değildir.
Kaldı ki. Anayasa Mahkememizin bir içtihadına da uygun olduğunu düşünüyoruz;
97'ye l esas ve 98'e l karar sayılı kararında, odak olma durumunun oluşması
için eylemlerin nitelik, nicelik ve kararlılık unsurlarının varlığını gerekli
görmüştür.
Neticede, Meclisin yapmış olduğu bu düzenleme, bu nitelik, nicelik ve
kararlılık unsurlarını ayrıntılı bir şekilde tespit etmekten ibarettir.
Şimdi, Anayasanın 69 uncu maddesinin altıncı fıkrasında Mahkemeye verilen
yetki, tespit etme yetkisidir. Tespit etmek, belirlemektir; yani, kural
koyma anlamında değildir. Şayet uygulanabilir bir yasa olmasaydı bu konuda,
o takdirde, belki bunun kriterlerini Yüksek Mahkeme belirleyebilirdi.
Kaldı ki, Meclis bu düzenlemeyi ilk defa yapıyor da değildir. Meclisin
böyle bir düzenleme yapmasının sebebi, eskisinin iptal edilmiş olmasıdır.
Demek ki, eskiyi Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenledi, Yüksek Mahkemenin
içtihadından da yola çıkarak, kendi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdi
ve böylece, odak kavramından ne anlaşılması lazım, bir davada onun unsurları
nelerdir, bunun kriterleri Türkiye Büyük Millet Meclisi koydu.
Kaldı ki, yine Anayasanın 69 uncu maddesinin son fıkrasına göre, zaten,
bu neviden hususların kanunla düzenleneceği de yine bu maddede belirtilmiştir.
Dolayısıyla, kanuni bir görevini, Anayasanın bu noktadaki emrini yerine
getiriyor böyle bir kanuni düzenlemeyle.
Şimdi, bu Anayasaya aykırılık konusunda arz edeceğim ikinci husus, Siyasi
Partiler Kanununun değişik 103 üncü maddesinin Anayasaya aykırılığı iddiası,
hem Anayasamızın temel hak ve hürriyetlerle ilgili düzenlemesinin mantığına
hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin genel sistemine, sistematiğine
ters. Çünkü, bu kanunda yapılan değişikliğin siyasi partilerin kapatılmasını
zorlaştırdığı varsayımına dayanmaktadır. Yani, Sayın Başsavcı, belki, böyle
bir talepte bulunmasının sebebi de, "parti kapatmayı zorlaştırır" diyor
o düşünceden hareketle
Oysa. temel haklarla ilgili yasal düzenlemelerin Anayasaya uygunluğu
sorunu, söz konusu yasal düzenlemenin kimi temel hakları Anayasanın öngördüğünden
daha fazla sınırlanması halinde ortaya çıkar. Eğer, bir sınırlama söz konusu
olsaydı hak ve hürriyetleri, o zaman ortaya çıkardı, yoksa, anayasal bir
hakkı güçlendiren veya kapsamını genişleten bir yasal düzenlemenin Anayasaya
aykırılığından söz edilemez.
Bu duruma göre. Sayın Başsavcının Anayasaya aykırılık iddiasında bulunduğu
kanun hükmü, kendisinin var saydığı gibi, siyasi partilerin kapatılmasını
gerçekten zorlaştırıyor ise, yurttaşların siyasi haklarını, vatandaşların
siyasi haklarını güçlendiriyor demek. Anayasa, bu konuda özel, kısıtlayıcı
bir formül içermediğine göre, siyasi hakları güçlendiren söz konusu yasa
değişikliğinin Anayasaya aykırılığı iddiası temelsizdir.
Hukuki durumun bu kadar açık ve anlaşılır olmasına rağmen, Sayın Başsavcının
Anayasaya aykırılık iddiasında bulunmasının sebebi, odak kavramına açıklık
getirmekle parti kapatmanın zorlaşmış olduğuna dair düşüncesidir. Kendileri
istemektedirler ki, partiler kolayca kapatılabilsin ve yine kendileri,
siyaset hukukumuz açısından demokrasinin mihenk taşı olsun, siyasi partilerin
sicil amiri olsun.
Halbuki, Sayın Başsavcının bu konudaki yaklaşımı, bizatihi Anayasanın
kendi prensipleriyle kendi anlayışına aykırıdır. Çünkü, parti kapatmayı
zorlaştıran Siyasi Partiler Kanunundan evvel bizatihi Anayasanın kendisidir.
İşin odak olma şartına bağlanması da esasen bunu gösteriyor. Çünkü, odak
kelimesinin seçilmiş olması başlı başına bir anlam ifade ediyor. Yasak"
fiillerle arızi bir ilişki veya bağlantıdan farklı olarak, kararlılık gösteren
bir sürecin göz önünde bulundurulması gerekir.
Kaldı ki, 1995 Anayasa değişikliğinde bu konu Mecliste de müzakere edilmiştir.
Yüksek Mahkemenin de müteaddit defalar belirttiği gibi, bu maddelerin yorumunda
Meclis müzakerelerinin ve Meclis tutanaklarının özel bir önemi var.
Bu madde, siyasi partilerle ilgili Anayasa maddesi Mecliste görüşülürken,
Anayasa Komisyonu Sözcüsü Sayın Coşkun Kırca bu konuda şöyle bir açıklama
yapıyor Mecliste; "Bu madde ayrıca çok önemli bazı hususları belirtiyor.
Partilerin temelli kapatılması iki şekilde olur; ya partinin programı veya
tüzüğü kapatılma sebeplerini ihtiva eder, yani, Anayasanın değişmez maddelerinden
doğan ilkelere aykırıdır veyahut partinin eylemleri bu ilkelere aykırıdır.
Şimdi, burada, bir tüzel kişinin eylemlerinin bazı gerçek kişiler tarafından
yapılması ve hangi hallerde gerçek kişinin eylemlerinin parti tüzel kişiliğine
atfedileceği meselesi ortaya çıkar. Bu, her tüzel kişinin mesuliyeti konusunda
ortaya çıkan bir durumdur. Burada bu açıdan hukuk bakımından Alman tatbikatından
esinlenen çok önemli bir kayıt getirilmiştir. Bugünkü Anayasada, ‘üyelerinin,
kurucularının, idarecilerinin eylemlerinden ötürü kapatılıyor'
diyor ama, her idarecinin her kurucunun eylemi böyle bir kapatmaya sebebiyet
verecek olursa, bu; demokratik ilkelerle bağdaştırılabilecek
bir durum olmaz. Alman tatbikatında odak kavramı getirilmiştir. Yani, bu
tarz, Anayasamızın değişmez ilkelerinden doğan kayıtlara aykırı eylemler,
partinin üyeleri ve idarecileri tarafından işlenmiş ise, Anayasa Mahkemesinin
bakması gereken husus, sadece bu eylemlerin işlendiğini tespit etmekten
ibaret kalmayacak, aynı zamanda, bu yoldan, o partinin, bazı eylemlerin
işlendiği bir odak haline geldiğini Anayasa Mahkemesi tespit etmekle mükellef
tutulacaktır. Bu da, siyasi partilerimiz açısından son derece önemli bir
teminattır." 23.6.1995 Meclis Genel Kurulunda yaptığı bir konuşmadır.
Dolayısıyla, zaten Anayasamız bu manada parti kapatmayı zorlaştırmış
ve odak kavramını bilerek, isteyerek ve mukayeseli hukuktan seçerek getirip
koymuştur.
Şimdi, bu davada gözden kaçırılmaması gereken bir başka husus var. Şimdi,
bu Siyasi Partiler Kanunundaki son değişiklik, 12 Ağustos tarihli değişiklik,
bu düzenleme, hem bu davanın açılmasından hem de Yüksek Mahkemenin demin
zikrettiğim kararından evvel Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündeminde
olan bir konudur. Yani, bire bir bu düzenlemenin Fazilet Partisi davasıyla
da alâkası yoktur.
Konunun gündeme geldiği tarih, 31.7.1997. İptal kararının, Yüksek Mahkemenin
kararının tarihi 9.1.1998; davanın açıldığı tarih ise, 7.5.1999'dur. Dolayısıyla,
bu düzenleme, yasalaşmış olan, 21 inci Dönemde yasalaşmış olan 103 üncü
maddenin yeni hali, Türkiye Büyük Millet Meclisinin gündemine 1995 Anayasa
değişikliğine paralel olarak yasaların Anayasaya uyumu konusunda gündeme
gelmiş ve Partilerarası Uyum Komisyonu, gündemine 31.7.1997 tarihinde almıştır
ve bu teklifi, yasalaşan teklifi, gündeme getiren de Demokratik Sol Parti
Milletvekili Sayın Mümtaz Soysal'dır, teklif eden odur.
20 nci Dönemde bu teklif yasalaşamamış, 21 nci Döneme kalmış, yani bu
döneme. Bu dönemde de bu teklifi yenileyen Doğru Yol Partili bir sayın
üyedir.
Dolayısıyla, bu davayla doğrudan bir alakası yoktur; ancak, Sayın Başsavcının
bir endişesi var. Çünkü, bu madde iptal edilmeden ortaya koyduğu iddiaların
gerçekleşme imkânı voktur. Bunların önemli bir kısmı havada kalmış olacaktır.
Sayın Başkan, sayın üyeler; üzerinde durmak istediğimiz bir konu -Sayın
Başsavcı durduğu için de duruyoruz, yoksa bizim bakımımızdan bu meselenin
çözülmüş olduğu kanaatindeyiz- sözleşmelerin iç hukuka tesiri konusudur.
Bu, iddianamesinde yoktur, esas hakkındaki görüşünde böyle bir tartışmayı
açmıştır.
Bunun sebebini de biz şöyle izah ediyoruz. Çünkü, normal şartlarda,
biraz evvel de arz ettim, delillerin toplanıp gerçekten böyle bir davayı
açmayı gerektirecek bir durum var mı yok mu, onu tezekkür edip ondan sonra
davayı açması gerekir idi; ama, dava açma tarihindeki atmosferin tesiriyle,
etkisiyle, alelacele bu davayı açtı. Keşke bir üç-beş gün daha bir demokratik
sabrı gösterebilseydi, sizlerin bu kadar vaktini almazdık, böyle bir dava
da sizin önünüze gelmezdi. Çünkü, bu davanın açılmasını mümkün kılan o
atmosfer, üç-beş gün içerisinde siyasetin kendi iç dinamikleri ve metotlarıyla
zaten bir şekilde çözülmüş olacaktı.
Dava açmayı gerekli kılacak ya da parti kapatmayı zorunlu mübrem kılacak
deliller var mı yok mu, bunu yeterince araştırmadı, önce davayı açtı sonra
delil toplamaya başladı ve dolayısıyla, Fazilet Partili olmak kaydıyla
herkesin, bu davanın olumsuz sonuçlarından etkilenmesini istedi.
İşte, bu dava, belki de, bu nevinin, bu türün ilk örneğidir. Önce dava
sonra delil...
Nitekim, Yüksek Mahkeme, 12.5.1999 günü verdiği ara kararıyla, bu karar,
önemli iddialar karşısında davalı parti genel başkanı, yöneticileri ve
milletvekilleri ve belediye başkanlarından kim, nerede, ne zaman ve ne
tür eylemde ya da söylemde bulunduysa bunların kanıtlarını istedi; fakat,
delil olarak bir şey orta yere çıkamayınca, bu defa, akademik tartışmalara
ya da davayla alakası olmayan tartışmalara işi getirdi. Dolayısıyla, uluslararası
sözleşmelerin iç hukuka tesirinin bu davada münakaşa konusu edilmesinin
sebebi budur. Teferruat içerisinde esası gözden uzak tutmaktır.
Aslında, Abdullah Öcalan'la ilgili devletimizin aldığı karardan sonra
bu konunun tartışılacak bence bir yanı da kalmamıştır.
Ama, Sayın Başsavcı ülkemizde, özellikle, İnsan Hakları Sözleşmesini
imzalayıp kabul etmesi ve bununla ilgili yükümlülüklerin altına girmiş
bir devletin bir hükümeti tek taraflı olarak bu yükümlülüklerinden vazgeçebileceğini
burada ifade etmeye çalışıyor ve bunu bir ulusal onurla izah etmeye çalışıyor
ve bu sözleşmelerin, ölçü, norm olamayacağını ifade ediyor.
Şimdi, bunun sebebi açık. Açtığı dava Sayın Başsavcının, en başta, insan
Hakları Sözleşmesine aykırı. Türkiye'nin de bütün dünyanın gözü önünde
yüklendiği yükümlülüklere de ters düşüyor.
Şimdi, Türkiye, bu anlaşmaları zorla imzalamadı; gitti, kendisi bizatihi
imzaladı. Hatta, birinin imzalanmasında ben bir hükümet üyesi olarak...
Paris Şartı olarak bilinen bu şartın altına imza koyanlar bir kişiyle temsil
edilir ya başbakan veya cumhurbaşkanı düzeyinde; o günkü tartışmalar hatırlandığında
"Türkiye için bir prestij meselesidir" diye hem Cumhurbaşkanı hem Başbakan
gitti, imzaladı.
Yani, Türkiye'nin önem verdiği, devlet olarak önem verdiği bir belgelerdir
bunlar. İnsan Hakları Sözleşmesi, Paris Şartı, Helsinki Nihai Senedi ve
şimdi, Avrupa Birliğine giriş sürecindeki bir ülkenin bunları hesap etmeden,
ne getirip ne götüreceğini hesap etmeden imzaladığını söylemek fevkalade
yanlış olur. Türkiye, bu anlaşmaları imzalarken bu sözleşmeleri imzalarken
kendi özel şartları icabı beğenmediği, yerine getiremeyeceği hususlar varsa
onlara da rezerv koydu. Nitekim, idamla ilgili husus da böyle biridir.
Dolayısıyla, rezerv koymadığı, "ben bunları uygulayacağım" dediği bir
anlaşmayı, bir sözleşmeyi, bir uluslararası belgeyi Türkiye'nin tek taraflı
olarak "ben bunları uygulayamıyorum" diyemez, bunu bir milli onur, bir
milli haysiyet meselesi olarak telakki edemez.
Kaldı ki, bu sözleşmelerde dile getirilen hususlar, zaten Türkiye'nin
-biraz evvel uzun uzun anlatmaya çalıştım- 160 yıllık özlemi, modernleşme
sürecinin geldiği noktalar bunlar ve Atatürk'ün bize hedef olarak gösterdiği
çağdaş dünyanın ilkeleri; uymayacaksak niye imzaladık?
Şimdi, bu taahhütlerimizi yerine getirmemiş olmamız halinde, bu, Türkiye'nin
imajına da, hayati çıkarlarına da, ekonomisine, turizmine, dış politikasına
varıncaya kadar zarar vereceği açıktır.
Bugün. 26 Temmuz 1999 tarihi itibariyle İnsan Hakları Mahkemesinde 3.880
davayla, rekor Türkiye'dedir. Bir süre sonra devlet bütçesinin önemli bir
kısmı, bu aykırılıklar sebebiyle tazminat ödemelerine gidecektir. Eğer,
biz, Avrupa Birliğine gireceksek -ki, bu, Türkiye'nin artık, bir devlet
politikasıdır- Kopenhag kriterleri başta olmak üzere, tüm ölçülere uymaya
mecburuz; velevki, münferit olarak bir kısım maddeler bir kısım taahhütlerimiz
içimize sinmese bile.
Onun için, Sayın Başsavcının ileri sürdüğü gibi, ulusal onur meselesi
değil bu, bu sözleşme hükümlerine uymanın vatanseverlikle de bir ilgisi
yok, hele hele kendi terminolojisiyle aksini savunmak da aymazlık ya da
hainlik değil, bize göre bu konu, tümüyle bir teknik hukuk sorunudur, teknik
bir konudur.
Bir hukuk devletinde mahkemelerin görevi de hukuku uygulamaktır, hukuku
uygulayarak adaleti tevzi etmektir, vatanseverlik ölçümü yapmak mahkemelerin
görevi değildir.
Kaldı ki, bu vatanseverlik konusu da zamanla değişen bir kavramdır.
Başta da ifade etmeye çalıştım; bir zamanlar Avrupa Birliğine girmek vatan
hainliğiydi, şimdi Avrupa Birliğine girmek vatanseverlik oldu; dün başka
bir fikri savunmak vatanseverlikdi, bugün aksini savunmak... Şu üç-beş
ay içerisinde bile insanların fikirleri, düşünceleri yaşadığımız konjonktürde
değişiveriyor.
Meselenin teknik yönüne gelince; uluslararası anlaşmaları, iç hukukta
sıradan bir kanun mesabesinde görmek hem Türk mahkemelerinin içtihatlarına
hem de içinde yer almak için çaba sarfettiğimiz Batı dünyasının, Avrupa
Konseyi üyesi devletlerinin anlayışına ters.
Anayasa Mahkememiz 1963 yılında verdiği bir kararda "kanunlarımızın,
Anayasanın açık hükümlerinden önce hukukun bilinen ve bütün uygar memleketlerde
kabul edilen prensiplerine uygun olması şarttır" diyor. Bir başka kararında
"kanunun da üstünde, kanun koyucunun bozamayacağı, temel hukuk prensipleri
ve Anayasa vardır ve kanun koyucu bunlardan uzaklaştığı takdirde meşru
olmayan bir tasarrufta bulunmuş olur" görüşüne yer vererek, devletin bütün
organlarının Anayasanın yanında tüm uygar ülkelerce kabul edilmiş hukukun
üstün kurallarına göre faaliyette bulunması gerektiğini vurguluyor. Yüksek
Mahkeme ayrıca, hukukun genel ilkelerine uygun davranmanın, hukuk devletinin
bir özelliği olduğunu da işaret ediyor.
Özet olarak, Türk Anayasa Mahkemesi, hukukun genel ilkelerinin Anayasa
normlarının yorumlanmasında esas alınması gereken temel ilkeler olduğu
görüşünde. Bu ilkelere uyulmamasını da hukuk devleti niteliğiyle bağdaşmaz
olarak belirtmektedir.
Hukukun genel ilkeleri yanında uluslararası anlaşmalar da, hukukun bağlayıcı
kaynaklan arasındadır. Yine, Yüksek Mahkeme, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi
ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi gibi bildiri ve sözleşmelerin içeriği,
buyurucu ve imzalayan devletleri bağlayıcı olduğunu belirtmiştir 1980 yılında
verdiği bir kararla.
O nedenle, uluslararası anlaşmalar, hem bu içtihatlar hem de Anayasanın
90 ıncı maddesi gereği, Türk hukukunda doğrudan etkili işlemlerdir. Yani,
bunların iç hukukumuzda uygulanabilmesi bakımından ayrıca bir yasama tasarrufuna
gerek yoktur.
Zaten, bunların Anayasaya aykırılığının iddia edilememiş olmasının sebebi
de bundan dolayıdır. Aksi halde, 90 ıncı maddedeki bu hükmün bir anlamı
kalmaz.
Öte yandan, bizatihi Anayasamızın kendisi, temel hak ve Özgürlüklerin
genel gerekçesinde mezkûr bildiri ve sözleşmeye yer vermiştir. Bu iki belge
dikkate alınmadan özgürlükler ve temel haklarla ilgili düzenleme ve yorum
yapılamaz. Anayasa koyucusu, söz konusu iki belge anayasal değer yüklemiştir,
onları referans, norm olarak zikretmiştir.
Özellikle, Anayasamızın 13 üncü maddesi, müzakere ettiğimiz konu bakımından,
bir özellik arz ediyor. Bu madde, temel hak ve hürriyetlerin hangi hallerde
sınırlanacağını düzenleyen bir maddedir. Ancak, bu sınırlamaların da bir
sınırı var, o da ikinci fıkrada zikredilmiştir. Temel hak ve hürriyetlerle
ilgili genel ve özel sınırlamalar, demokratik toplum düzeninin gereklerine
aykırı olamaz ve öngördükleri amaç dışında kullanılamaz. Bu da, zaten,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin metnidir.
Dolayısıyla, Anayasanın 13 üncü maddesine bu fıkrayı ithal etmek suretiyle,
bizim Anayasamız, bu neviden sözleşme hükümlerine anayasal değerde bir
hüküm izafe etmiştir.
Ayrıca, mevcut Anayasamızın 15, 16, 42 ve 92 nci maddeleri de uluslararası
hukuka atıfta bulunmuştur. Doktrinde de bu anlaşmaların anayasal değerde
oldukları kabul edilmektedir. Mezkûr 15 inci maddede, savaş, seferberlik,
sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde dahi uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerinin
ihlâlini doğru bulmamıştır.
Bu yükümlülüklerin içine neler girdiyse, yine Anayasa Mahkememizin 1991'de
verdiği bir karara göre "öncelikle milletlerarası hukukun genel ilkeleri,
sonra da devletin taraf olduğu sözleşmelerden doğan yükümlülükler" olarak
kabul edilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile milli mahkamelen özellikle de Anayasa
Mahkemeleri arasındaki ilişki de, konuyu daha da hassas ve önemli bir hale
getirmiş, bunun sonucu olarak da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, kanunun
da ötesinde ele alınması gereken ölçüm, norm olarak Yüksek Mahkemece kabul
edilmiştir.
Uluslararası anlaşmalar onu imzalayan devletleri tüzelkişilik olarak
bağlar. Devletin tüm organlarının bu anlaşmalarda, bu sözleşmelerdeki yükümlülükleri
yerine getirmek gibi bir mükellefiyeti vardır. Yargı organları da, bu arada
Anayasa Mahkemesi de, devletin dışında bir organ olmadığına göre, bu yükümlülükler
herkes için, her kurum için geçerlidir. Aksine davranış ve uygulamalar
mümzi devlet için çok yönlü sıkıntılar çıkarır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin niteliği konusunda Damştayımızın
da 1991'de verdiği -5. Daire Kararıdır- kararda, "Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesini onaylamakla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, bu sözleşmede
yazılı hak ve özgürlüklerini kendi vatandaşlarına da tanımak ve iç hukukunda
sözleşme hükümleri doğrultusunda gerekli düzenlemeleri yapmak yükümlülüğü
altına girdiğine kuşku yoktur" denilmiştir.
Sayın Başsavcı sözlü açıklamasında, değerli hukukçu, değerli hocam Prof.
Sayın Sulhi Dönmezer'e ait bir tebliğ sundu. O tebliğin başlangıcında,
kendileri de ifade ediyorlar ki, "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin özel
bir önemi vardır. Zira, bu sözleşmenin devletler bakımından kendilerine
uyulmasını zorlayıcı yaptırımı mevcuttur. Söz konusu sözleşme hükümlerinin
böylece, Anayasa hükümlerini aşan önem taşıdığını ve uygulamada da bu suretle
telakki edilmesi gerektiğini açıklamalıyız" denilmektedir. Dolayısıyla
bütün bunlar, Sayın Başsavcının iddiaları hilafına mahkeme kararlarıdır,
doktrindeki beyanlardır ve bizim de kanaatimiz bu yöndedir; uluslararası
sözleşmeler iç hukukta doğrudan etkili hükümlerdir.
Sayın Başkan, sayın üyeler; yine bu dava vesilesiyle üzerinde durmamız
gereken bir konu var.
BAŞKAN - Savunmanız daha ne kadar sürebilir?
CEMİL ÇİÇEK - Sorularınız olur mu. olmaz mı bilemiyorum, belki birbuçuk-iki
saat kadar daha sürebilir.
BAŞKAN - O zaman ara verelim ve öğleden sonra saat 14.00'te devam edelim.
CEMİL ÇİÇEK - Teşekkür ederim Sayın Başkan.
BAŞKAN - Saat 14.00'te toplanmak üzere çalışmalara ara veriyoruz.
|