| DAVA ANA SAYFA| GEREKÇE ANA SAYFA|GİRİŞ SAYFASI
GEREKÇELİ KARAR                                                                                                   (5)
2-  Esas Hakkında Mütalaa

Yazılı olarak hazırlanıp 08.06.1999 günlü oturumda, DGM.C.Başsavcısı Cevdet VOLKAN tarafından okunarak sunulan esas hakkındaki mütalaada;

Sanık hakkında açılan son davaya ait 26.04.1999 gün ve 1997/514 Hz, 1999/98 Es., 1999/78 nolu iddianamede, sanığın başında bulunduğu PKK terör örgütünün kuruluşu, amacı, programı, stratejisi, yapılanması ve genel faaliyetleri ile gerçekleştirdiği eylemler ve bunların nitelikleri, hukuki değerlendirilmesi konularında geniş bilgi verildiğinden tekrarında yarar görülmediği, bu nedenle sanığın değişik aşamalardaki savunmaları ve yargılama sırasında ortaya çıkan fiili ve hukuki durumu değerlendirilerek esas hakkındaki mütalaanın hazırlandığı,

Sanığın 31.05.1999 günlü oturumdaki sorgusunda, iddianamede belirtilen ve kendisinin verdiği talimatlar üzerine örgüt elemanları tarafından gerçekleştirilen bütün eylemlerden 1. derecede sorumlu olduğunu, hatta ölümlerin iddianamede belirtilenden daha da fazla olması gerektiğini, 01.06.1999 günlü oturumda da hazırlık soruşturması sırasında Jandarma ve DGM C.Savcılarınca alınan ifadeleri ile Ankara DGM Yedek Hakimliği’nce tespit olunan, ilk savunmasının doğru olduğunu,, herhangi bir baskıya maruz kalmadan serbest iradesiyle verdiğini kabul ettiği, yine mahkeme başkanlığına sunduğu yazılı savunmasının 69. sayfasında PKK örgütünün eylemlerindeki sorumluluğunu açıkça ikrar ettiği, 

Sanık Abdullah ÖCALAN’ın 22.02.1999 günü DGM.C.Savcılığı’na verdiği ifadesinde “PKK örgütünün kurucusu olduğum doğrudur. Yine bu örgütün önderliğini yaptığım, benim önderliğimde Türkiye toprakları üzerinde silahlı bir mücadele başlattığım da doğrudur. Başlangıçta gerçekten Kürdistan Devleti kurmak gibi bir kavramımız da vardır. Bu da doğrudur. Ancak gelişen süreç içerisinde müstakil bir Kürt Devleti kurmak değil de Kürtlerin de Cumhuriyetin kuruluşunda rol almış bir halk olarak özgür olduğu bir ortam içerisinde birleştirilmesi sonucuna vardım. Bu temelde ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel özgürlüğünü elde etmiş olarak birarada yaşayabileceğimiz sonucuna vardım.” dediği,
               
Kendi isteğiyle ikinci kez verdiği 03.04.1999 günlü ifadesinde de;

''...bildiğiniz gibi PKK'nın da kurucusu benim, PKK kurulurken programını da yaptık. 0 zaman Kürtlerin bağımsız bir Kürdistan kavramı da vardı. Marksist temele dayalı yeni bir sistem getirecektik. Ancak değişen olaylar ve zaman, bize bu programın hayali olduğunu gösterdi... Kürt Devleti kurmanın mümkün olamayacağı ilmen de sabittir, gerekli de değildir. Mevcut Türkiye Cumhuriyeti Devleti içerisinde de demokratik ortamda her şeyin gerçekleşmesi mümkündür. Ben bu sonuca yardım.” dediği,
               
Hazırlık tahkikatı ile son tahkikat aşamasındaki ifadelerinde: Silahlı çete PKK'nın kurucusu ve yöneticisi olarak eylemlerinden birinci derecede sorumlu olduğunu kabul ettiği, ancak 1990’lı yıllardan itibaren aynı sınırlar dahilinde demokrasiyi geliştirerek sınırlara hiç dokunmadan geliştirilecek bir çözümün daha gerçekçi olduğunu gördüğünü, kısaca 70’ler programını bırakıp yeni bir programa ulaşması gerektiğini kavradığını, “Pratiğim yakınen incelenirse şu çok açık görülecektir ve kitap dolusu belgelerle kanıtlanacaktır. En iyi anlamlı ve mümkün olan özgürlük ve bağımsızlık bu yer Kürdistan da olsa ancak Türkiye’nin genel Misak-ı Milli sınırları içerisinde mümkündür. Bilimsel olarak kanıtlamak zor değildir. Ayrılmış bir Kürdistan bitmiş ve bir gücün kuklası, işbirlikçilerin malikanesinden öteye gidemeyecek bir Kürdistan'dır. Ayrılmış bir Kürdistan halkın değil, yabancı ve işbirlikçilerin olabilir, ki bu ağırlıklı olarak hayaldir. Ancak çıkar güçlerinin oyunu olarak sık sık tekrarlanır. Tarih bütün oyunların isyanlarda nasıl oynandığını, asıl felaketleri halkın yaşadığını çok iyi ortaya koymaktadır. Kendi isyanımızda da bunu gördük. Tarihin en kritik dönemlerinde bu oyunlar oynanmıştır. Çözümsüz kaldığında başarıyla oynanmıştır da. 0 halde sorunu kendi ellerimizle çözmek, oynamak isteyenlere karşı kendi güçlü silahımız haline getirmektir. Bizzat tecrübemiz buna en iyi kanıt oldu. 0 halde ilk defa özgür irade ile gerçekleştireceğimiz bu kardeşlik çözümü yeni bir tarihi süreç olacak derken haklıyız. Kendi yargılanmamı olumlu barışın gerekçesi yapmak en temel demokratik idealimdir. Savunmanı temelde bu amaçla bağlantılıdır.” gibi görüşlere yer verilmişse de;
          
Sanık Abdullah ÖCALAN tarafından yazılan “Kürdistan’da Zorun Rolü” isimli kitapta “...Kürt halkı kurtuluş mücadelesini bazı alanlarda eylem biçimleri ile sınırlayamaz.”,
   
Sanık tarafından V. Kongre’ye sunulan politik raporda “1993’te biraz da geçiş arzeden o
dönemi bir ateşkes ile lehimize çevirmek istedik ve bu çok önemli bir adımdı. Hiç olmazsa bunu fırsat bilirler, canlanırlar diye düşündük. Aslında biraz da hem uzun soluk alma, hem de hazırlık yapma imkanı idi. Bazıları bu hazırlığı yaptı ama yine komuta yapılınca bu layıkıyla değerlendirilemedi.”
          
Yine PKK parti önderliği adı altında 08 Ekim 1998 tarihinde tüm partililer ve ARGK. savaşçılarına gönderdiği telsiz emrinde ateşkesle ilgili “Çoğunuz görev alacaksınız, görev bu temelde olabilir. Tabi düşmanın kısa bir süre için şöyle bir hedefi de var, kök kazımaktan bahsediyor... Bizim bunlara misilleme hakkımız makbuldür. Yani kendimizi iyi düzenleyerek bu 10 kat değişmiş, dönüşmüş bir temelde cevaplandırma görevimiz var. Biz ateşkes olayını tek taraflı da olsa düzenlemeyi sadece biraz daha hazırlık düzeyimiz, siyasi, diplomatik olarak da hamle imkanı kazanmak için yaptık, bu başarılı olmuştur, ama yetersizdir, daha da yapılacak işler vardır, düşman bunları bilerek çok sert davranıyor.”
           
Sanık tarafından 16.10.1998 tarihinde sözde Botan Eyalet Sorumlularına verilen telsiz talimatında “‘Nasıl ki Ankara’dan çıkış partileşme anlamına geldi ise, yine Ortadoğu’ya açılıp bir ordulaşma başarıldıysa, Uluslar arası alanda fazlasıyla açılmak kesinlikle devletleşme anlamında ciddi bir adım olarak değerlendirilmelidir. İnanıyorum ki yeni dönem bundan epey güç olacaktır. Gerilla tarzında yenilik ustalık en etkili cevabı verecektir.” şeklindeki sözlerle asıl niyetini ortaya koyduğu, keza sanık tarafından 1995 yılı içerisinde Hatay Alan Komutanı’na verilen telsiz talimatında “... şimdi onlara özgün yaklaşırsınız, yani zaten dostane ilişkilerimizi söylersiniz ve mutlaka kazanmaya çalışırsınız, fakat faşist Türk kesimini de yıldırırsınız sanırım. Sanırım o başlangıçta yaptığınız eylemler önemli, fakat genelleştirmemek kaydıyla. 0 yoksulları kazanın fakat tehlikeli olan ele başları da ezin. Tabii hiç acımadan çıkarlarını darbeleyen ve yine dediğim gibi bu arada zengin bir alan aslında. Birçok şeyini de haraca bağlayabilirsiniz o zenginlerin, bundan sonra hissederlerse epey gelir imkanınız da artar.” şeklindeki sözlerle örgüte gelir sağlamada karşı gelenleri yıldırma ve sindirme amacıyla acımasızlığını sergilemesinin dikkat çekici olduğu, bu nedenlerle sanığın savunmasında samimi olmadığı, silahlı çete PKK'nın kuruluş amacı olan müstakil Kürdistan’ı kurmak idealinden vazgeçmediği, bunun için koşulların oluşumunu bekleyip daha uygun bir ortamın yaratılması fırsatını kolladığı, tek taraflı ateşkes ilan etmesinin örgütün biraz daha iyi hazırlanması, siyasi ve diplomatik hamle imkanının kazanabilmesine yönelik olduğunu, bu itibarla sanığın içinde bulunduğu çıkmazdan kurtulmak için çaba sarf edip samimi olmayan ifadelerde bulunduğunu,
           
Silahlı çete PKK'nın bir terör örgütü olduğunu, yurtiçinde ve özellikle yurtdışında uyuşturucu ticareti yapanlarla sıkı bir ilişki içerisine girerek gelir temininde onları aracı olarak kullandığını, uyuşturucu ticaretinden pay ve haraç aldığını, bu terör örgütünün bütün Kürtleri temsil ettiğinin gerçeklerle bağdaşmadığını, duruşmalarda dinlenen kimi müdahiller ile müdahil vekillerinden Av. Kazım AYAYDIN’ın da ifadelerinde Kürt kökenli Türk vatandaşı olduklarını ve Türkiye’de Kürt-Türk ayırımı yapılamayacağını, Türk ve Kürt’ün iç içe yaşadığını vurguladıklarını, PKK'nın suni olarak Türk ve Kürt ayrılığı yaratmaya, millet ve vatan bütünlüğünü bozmaya çalıştığını, oysa sanığın da ifadelerinde vurguladığı gibi 11. asırdan itibaren Türk’ler ile Kürt’lerin birlikte yaşamaya başladıklarını, birçok Türk boyunun Kürt boyları arasında eridiğini, bu itibarla iki halk arasında tabii bir kültür erozyonunun yaşandığını, kan bağının oluştuğunu, PKK çetelerine karşı savaşırken şehit düşen Kürt asıllı vatandaşların sayıca daha fazla olduğunu, PKK'ya karşı mücadele veren güvenlik kuvvetlerimizin yanında yer alan geçici köy korucularının Kürt asıllı vatandaşlar olmasının da dikkate değer olduğunu,
          
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde Kürt’lere baskı yapılmadığını, inkar politikası güdülmediğini, 1925’te patlak veren Şeyh Sait İsyanı'nın dahi devletten ayrılmayı hedeflemediğini, saltanat ve hilafetin geri getirilmesini amaçladığını, devlete karşı başlatılan silahlı bir hareketin güç kullanılarak bastırılması, isyan edenlerin de cezalandırılmasının uluslararası hukukta kabul edilmiş bir kural olduğunu,
           
Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde benimsenip Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nca da kabul edilen Misak-ı Milli’nin bir maddesinde; Mondros Mütarekesi’nin imzaladığı 30 Ekim 1918 günü mütareke sınırları içinde dinsel, kültürel amaçlı ve amaç bakımından birlik oluşturmuş ve birbirlerine saygı ve fedakarlık duyguları ile dolu ırki ve toplumsal haklarıyla coğrafi konumlarına bütünü ile saygılı ve fedakarlık duyguları ile dolu Osmanlı İslam çoğunluğunun yerleşik bulunduğu bölümlerin tamamının gerçekte veya yasal olarak hiçbir nedenle ayrım yapılması mümkün olmayan bir bütün olduğunun kabul edildiği, İstiklal Savaşı’nda Misak-ı Milli’nin bu hükmünün aynen benimsendiği, İstiklal Savaşı iyi incelendiğinde Atatürk’ün Misak-ı Milli’nin çizdiği sınırları içinde yaşayan halkın tamamını bir bütün olarak gördüğü, bölgesel güçleri birleştirmeye çalıştığı ve düşmana topyekün milletin gücüyle karşı koymaya çalıştığının görüleceği,
           
Amasya genelgesinde; ''Milletin bağımsızlığını yine milletin kesin kararı ve direnişi kurtaracaktır.”, Erzurum Kongresi’nde ; “Trabzon ile Canik sancağı ve doğu illeri adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis ve bağımsız livaların hiçbir sebeple, bahane ile birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu,”, Sivas kongresinde ise, “Bütün yurttaki Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri birleştirilmiş, Anadolu ve Rumeli Müdafa-ı Hukuk Cemiyeti adı altında kurulmuştur. Erzurum Kongresi’nde kararlaştırılan her türlü müdahaleye karşı toptan direnme kararı perçinlenmiş, Mondros Mütarakesi sırasında sınırlarımız içerisinde kalan ve ezici İslam çoğunluğu tarafından yerleşik Osmanlı ülkesi sınırları birbirinden ve Osmanlı camiasından bölünmesi mümkün olmayan ve hiçbir sebeple ayrılmaz bir bütün oluştururlar. Adı geçen ülkelerde yaşayan bütün islami unsurlar birbirlerine karşı saygı ve fedakarlık duyguları ile dolu ve ırki, toplumsal ve coğrafik haklarına bütünü ile saygılı özkardeşlerdir.” şeklindeki hükümlere yer verilerek, kurulacak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ırk esasına dayandırılmamasının amaçlandığını, bilahare ırk esasına dayanmama prensibinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında da aynen muhafaza edildiğini,
         
PKK tarafından başlatılan terör eylemlerinin bir bağımsızlık hareketi olarak kabul edilemeyeceğini, çünkü kendi toprakları üzerinde egemenlik iddiasında bulunan güçlerle savaşmanın ancak bağımsızlık mücadelesi sayılabileceğini, oysa PKK terör örgütünün hedef olarak gösterdiği toprak parçasının Türkiye  Cumhuriyeti’nin egemenliği altında bulunduğunu, ayaklanma, başkaldırı ya da isyan şeklini alan bu hareketin devlet güçlerine yöneltilerek devletin otoritesini zayıflatmayı, sonuçta ülke topraklarını ve millet bütünlüğünün parçalanmasını, zayıflatmayı, sonuçta ülke topraklarını ve millet bütünlüğünün parçalanmasını amaçladığını,  bu açıdan bu eylemlerin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3. maddesindeki “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” ilkesi, 14. maddesinde belirtilen hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmaması hükmü ile bağdaşmadığını ve tümü ile TCK'nun 125. maddesinde müeyyidesini bulan devletin birliğini bozmağa veya devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya kalkışmak suçunu oluşturduğu, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu hükümlerine göre PKK'nın bir terör örgütü, mensuplarının da terör suçlusu sayılacağını, uluslararası hukukta da terörizmin her koşulda yasaklanıp ciddi bir insan hakları ihlali olarak kabul edildiğini, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ile İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme’de, sonuçta terör suçlarının insanlık suçu olarak kabul edildiğini, 1989 AGİK Viyana Kapanış Belgesi, 1990 Paris Şartı, 1992 Helsinki Bildirisi ve 1993 Viyana İnsan Hakları Dünya Konferansı Deklarasyonunda terör suçlarının ve bu suçlara katılan ülkelerin kınanacağı, hiçbir şart altında teröre hak verilmeyeceği, devletlerin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü ihlal eden faaliyetlere karşı savunmada işbirliği yapılacağı, terörün her ülkede suç sayılacağı, terör tehdidinin ortadan kaldırılması için işbirliği yapılacağı hususlarında karşılıklı anlaşmaya varıldığı, bu bakımdan gerek ulusal ve gerekse uluslararası hukuk açısından sanık Abdullah ÖCALAN’ın terör suçu sanığı olduğu, Cenevre Sözleşmesi hükümlerine göre savaş suçlusu statüsü verilmesi yönündeki istemlerin hiçbir hukuki dayanağının bulunmadığı, PKK'nın başlattığı ayrılıkçı-terör eylemlerini önlemek, mensuplarını yakalandığında yargılamak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel görevi olduğunu, PKK'ya uluslararası anlaşmalara göre bir taraf statüsü tanınmasının mümkün olamayacağını,
         
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin insan haklarına saygılı, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olduğunu, bölge ve ırk ayırımı yapılmaksızın, konuştuğu dile bakılmaksızın herkese yasaların eşit şekilde uygulandığını, Anayasa ve Yasaların tanıdığı hak ve özgürlüklerden herkesin yararlandığını, nitekim Anayasa’nın 10. maddesinde bu ilkenin yer aldığını,
         
PKK terör örgütünü fiilen kuran, gizli ve açık şekilde verdiği yazılı ve sözlü talimat ve emirlerle sev ve idare eden, yöneten sanık Abdullah ÖCALAN’ın fiil ve hareketinin TCK'nun ayrı ayrı bölümlerinde her biri ayrı ayrı suç sayılan şahıslara karşı işlenen mal, kamunun düzeni ve güvenliği ile geleceği, adliyenin şahsiyeti, devlet idaresi ve hürriyet aleyhine işlenen suç kapsamında olduğu gibi, bunların tamamını içine alan, bünyesi içerisinde toplayan ve mahiyeti gereği devletin şahsiyetine karşı cürümler başlığı altında düzenlenen TCK'nun 125. maddesindeki suçun unsurlarını oluşturacağını,
        
Sanığın 1990 yılından sonra sivil kesimlere karşı hiçbir saldırıda bulunulmaması talimatı verdiği, bu yönde gelişen az sayıdaki olayların kendi inisiyatifi dışında ve bölge sorumlularınca geliştirildiği, bundan acı duymakla birlikte önleyemediği yönündeki savunmasının bir an için doğru olduğu kabul edilirse ve samimi düşüncesi olduğu varsayılsa bile yasadışı olan ve silahlı faaliyetleri ile uzun süredir devamlı terörü canlı tutarak amacına ulaşmak isteyen, Türk Ulusu’na yurtiçinde ve dışarıda acı veren, kin, nefret duygularını uyandıran PKK'nın dosya içerisinde mevcut resmi verilere göre 15.02.1999 tarihine kadar gerçekleştirdiği eylemlerin bu savunmayı doğrulamadığını, nitekim PKK'nın kurulduğu tarihten sanığın yakalandığı 15.02.1999 tarihine kadar düzenlediği 6036 saldırı olayından 4057'sinin, devlet güçleri ile giriştiği 8257 silahlı çatışmadan 6057’sinin, 3071 bombalama ve patlatma eyleminden 2403'unün, 388 gasp olayından 298’inin, 1046 adam kaçırma olayından 934’ünün, 567 yasadışı gösteri olayından 329’unun 1993 yılından sonra gerçekleştirilmiş olması, keza KK terör örgütü tarafından öldürülen ya da şehit edilen 4472 T.C. vatandaşlarından 2871’inin, 3874 rütbeli ve rütbesiz askerden 2778’inin, 247 polisten 148’inin, 1225 geçici köy korucusundan 960’ının, yaralananlardan 5620 vatandaştan 4009’unun, 8178 askerden 6192’sinin, 909 polisten 606’sının, 1655  geçici köy korucusundan 1373 ‘ünün, 1993 yılından 15.02.1999 tarihine kadar geçen zaman içerisinde  meydana gelmesi, ayrıca güvenlik güçleri ile çatışmaya zorlanan ve sonunda ölü olarak ele geçirilen 18777 PKK elemanından 12623’ünün, yaralı olarak ele geçirilen 647 kişiden 502’sinin 1993 yılından bu yana gerçekleşmiş olmasının, sanığın savunmasının hangi gerçeklere dayandığını ve ne derecede samimi olduğunu ortaya koyduğunu,
         
PKK'nın V. Kongresi’nin 08-27 Ocak 1995 tarihinde yapıldığını, bu kongrede ajan ve GKK'ları aileleri olarak tanınan şahıslara imha şeklinde yönelineceği, bu tür şahısların birbirleri ile çelişkilerinin derinleştirilmesinin sağlanacağı, malvarlıklarına el konulacağı, güvenlik ve ekonomik yönde abluka altına alınarak imkanlarının kısıtlanacağının kararlaştırıldığı, keza 1-5 Mayıs 1996 tarihlerinde yapılan IV. Konferans’ta da il ve ilçe kalabalık yerleşim birimlerine baskınlar düzenleyip intihar eylemlerinin gerçekleştirilmesinin öngörüldüğü, sanığın bilhassa GKK'ların barındığı köyleri hedef gösterdiğini, GKK'nın PKK örgütüne katılmayan Kürt asıllı vatandaşlarımız olduğunu, GKK'nın PKK’ya katılmayı kabul etmemesi ve aksine devlet güçleri yanında yer almasının ve 22 Şubat 1999 tarihi itibariyle 1225 GKK'nın şehit edilmesi, öldürülen 4472 vatandaşın büyük çoğunluğunun Kürt asıllı bulunması gibi olguların; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Kürtlere baskı yaptığı ve PKK'nın Kürt halkının özgürlüğü için savaştığı yönündeki propagandayı boşa çıkaran çok iyi gerçekler olduğunu, 
         
Sonuç olarak iddianamelerde yer verilen ve her biri Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının canına ve malına yönelen, toplum düzenini bozan ve sarsan, herkeste kin ve nefret duyguları uyandıran, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan, gerek yurtiçinde ve gerek yurtdışında yasadışı silahlı terör faaliyetlerine başvuran PKK örgütünün ve elebaşı olan sanık Abdullah ÖCALAN’ın eylemlerini tüm dosya kapsamı ve sanığın savunmaları ile sabit olduğu, eylemlerinin gerek yurtiçinde ve gerekse yurtdışında uzun süredir ve sürekli olarak gerçekleştirilip yaygınlaştırılması, çokluğu ve nitelikleri ile sanığın halen de örgütle olan bağlantısını kesmemiş olduğu nazara alınarak TCK'nun 125. maddesi uyarınca cezalandırılmasına, emanette kayıtlı olan örgüte at eşya ile paranın TCK'nın 36. maddesi gereğince müsaderesine, tutukluluk halinin devamına karar verilmesi talep olunmuştur. (Kl-88)

3 - Müdahillerin Beyanları

Davaya; çok sayıda şehit ve gazi aileleri ile bazı dernek, vakıf ve sendika temsilcileri müdahale talebinde bulunmuş olup, mahkememizce talepte bulunanların suçtan zarar görmüş olmalarına binaen, CMUK'nun 365 ve müteakip maddeleri gereğince davaya müdahilliklerine karar verilmiştir.

Mahkememizce dinlenen müdahiller; müdahale dilekçelerini tekrar ederek, sanığın kurduğu ve lideri olduğu PKK terör örgütü tarafından gerçekleştirilen eylemler sonucu, çok sayıda askerin, polisin, kamu görevlilerinin ve sivil kişilerin öldürüldüğünü veya sakat bırakıldıklarını beyan ederek, sanıktan şikayetçi olduklarını, sanığın cezalandırılmasını ve şahsi haklarının saklı tutulmasını talep etmişlerdir.

Yine mahkememizce dinlenen müdahiller vekilleri, müdahale dilekçeleri ile müstakilen veya müştereken verdikleri iddialarını içeren dilekçelerini tekrar ederek, sanık Abdullah ÖCALAN'ın başında bulunduğu PKK terör örgütünün bağımsız Kürt Devleti kurmak ve vatanı parçalamak amacıyla gerçekleştirdiği terör eylemleri sonucu sivil, asker ve polis ayırımı yapmadan binlerce kişinin öldürüldüklerini veya sakat bırakıldıklarını, yine terör eylemleriyle iş makinalarını, alt ve üst yapı yatırımlarını, petrol tesislerini, ormanları vb. yakıp yıktıklarını,
         
Ülkede, Türkler’in ve Kürtler’in en az bin yıldır birlikte yaşamakta olup, Türk-Kürt ayırımı yapılmadığını, sanığın amacının; devleti parçalamak olduğunu, şehit kanı ile çizilmiş Misak-ı Milli sınırları içinde vatanın bir bütün olup, asla parçalanamayacağını beyan ederek,

Sanıktan şikayetçi olduklarını, sanığın vatana ihanet suçundan TCK'nun 125.’inci maddesi gereğince cezalandırılmasını ve şahsi haklarının saklı tutulmasını talep etmişlerdir. (Kl.:67 ve 70) 
 


Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Gerekçeli Karar Ana Sayfa