|
4- Sanık Abdullah
ÖCALAN duruşmada verdiği yazılı savunmasında:
Sanığın ''demokratik çözüm sürecinde bir dönemeç'' başlığı altında
81 sayfadan ibaret yazılı savunmasının ''giriş'' kısmında, savunmasının
temelinde, Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, hakkında hazırladığı iddianameye
ayrıntılı bir yanıt olmaktan çok; daha önemli gördüğü Kürt sorunu ve PKK
öncülüğündeki son isyandan, tarihi bir uzlaşma ve çözüm imkanının nasıl
geliştirebileceğini, orta boy bir savaş olarak da anlaşılabilecek
bu eylemliliğin, barış şansını ortaya koymaya çalıştığını, hukuki
yaklaşım ağırlıklı savunmalarını avukatlarına bıraktığını, kendisi
için daha büyük önem taşıyan, adı, kaynağı, amaçları nasıl izah edilirse
edilsin, resmi olarak bile "düşük yoğunluklu bir savaş" olarak değerlendirilen
bu kapsamlı eylemliliğin barış gereğini ortaya koymak, "Her savaşın bir
barışı vardır" kuralı gereği, makul olan çözümü aramanın savunmasının temel
amacı olduğunu, özünün, çok tekrar içerse de, "demokratik çözüm"
kavramında yoğunlaştırıldığını, daha önceleri sınırlı değindiği bu yaklaşımı,
oldukça açtığını, bunda, eline geçen, Leslie LİPSON' un "Demokratik Uygarlık"
adlı kitabının da katkısı olduğunu beyan etmiş,
20. yüzyılda zafer kazanan demokrasinin ve demokratik sistemin,
insanlık tarihine kadar kökeni uzanmakla beraber devlet sistemi olmasının,
ilkçağ Atinası'nda kapsamlı bir anlama kavuştuğunu, esasta, toplumun
kendi yönetim gücünü ifade ederken, bireyi en özgür kılan sistemlerin en
gerçekçisi olduğunu, esas gücünü toplumun doğallığına cevap vermesinden
aldığını, otoriter rejimler, belki hızlı gelişmelere yol açarlar ama, toplumsal
doğallığa yabancılaşmaları, onları dönemlerinde ne kadar güçlü de olsalar,
er geç çöküşe götüreceğini, devsel köleci imparatorluklardan , kapitalist
faşist totaliter diktatörlüklere, hatta, reel-sosyalist totaliterliğe kadar,
hepsinin aynı akıbeti paylaşmış olduklarını, günümüz demokrasilerinin,
basit ve karmaşık yönleriyle önce fikri boyutta, 17'inci ve 18'inci yüzyılda
gelişirken, kurumsal yönetimsel gelişmenin, 19'uncu yüzyılın ortalarından
itibaren hız kazanmış olup, 20'inci yüzyılda ise, faşizmin total amansız
diktatörlüğü ile zıt yöndeki reel-sosyalizmin, totaliter rejimlerine karşı
direnerek, yüzyılın sonunda kesin zaferini ilan etmiş olduğunu,
Demokratik kuramın ışığında Türk toplumunu ve yakın dönem Türkiye tarihini
değerlendirmeden, günümüzün çok gündeme getirilen demokrasi paketlerini
de anlamanın mümkün olmayacağını, Osmanlı İmparatorluğu’nun Britanya, hatta
Rusya tarzı bir güç haline gelememesinin, bünyesinde ciddi hiçbir demokratik
gelişmeye imkan vermemesinin, çöküşle sonuçlanmaya götürdüğünü, 1. Dünya
Savaşı sonunda imparatorluğun dağılışından sonra, cumhuriyetin kuruluşunu
Mustafa Kemal’in pratik komuta ve gerçekçi siyasi anlayışı ile, yakından
bağlantılı olduğunu, pratik ustalığının çok güçlü ama derin bir teorik
ve siyasi yaşamının olmamasının gerçekten cumhuriyetin daha ileri açılımını,
özellikle demokratik boyutunu sınırlandırdığını, bunda toplumsal bünyede
demokratik akımdan uzaklık, dinsel geriliğin hakimiyeti ve çok sayıda ayaklanmanın
saltanat lehine cumhuriyeti tehdit etmesinin, otokratik cumhuriyete yol
açtığını, demokratik parti ile cumhuriyetin oligarşik bir karakter kazandığını
ve daha sonra ordunun 27 Mayıs ve 12 Eylül hareketlerinin yaşandığını,
bilahare PKK'nın Kürt sorununu tüm sisteme mal ettiğini, dünyada reel-sosyalizmin
çözülüşü genelde otoriter ve totaliter rejimlerin geniş bir coğrafyada
çözülüş ve çöküş sürecine girmelerinin, dünya çapında demokratik sistemin
zaferine götürdüğünü, demokratik sistemin faşist rejimlerin çöküşü ile
II. Dünya Savaşı sonrası gelişimine, 90’Iarda reel-sosyalizmin çözülüşünü
ekleyince tüm dünyayı etkilemesi gibi Türkiye’yi de etkilediğini beyan
ederek,
Türkiye’nin 2000’li yıllar gündeminin demokratik cumhuriyet
dönemi olduğunu, demokratik çözüm seçeneği, genelde olduğu gibi Kürt sorununda
da tek seçenek durumunda olduğunu, ayrılmanın ne mümkün ne de gerekli olduğunu,
Kürtlerin çıkarının kesinlikle tüm Türkiye ile demokratik birliğinden
geçtiğini, demokratik çözümün, hakkıyla uygulanırsa otonomi, federasyondan
bile daha başarılı ve gerçekçi bir model olma yolunda olduğunu, pratiği
daha şimdiden bu yolda ilerlediğini, en zor sorunun böyle çözüme gidilmesi
halinde artık şiddet onun devrimci, karşı devrimci, darbeci, dinci biçimlerinin
de gündemden düşeceklerini, batı tarzı sorunları ele alışın hızlı bir sürece
gireceğini, o zaman ekonomik kaynakların, toplumun eğitim düzeyi, demagojik,
oligarşik olmayan yönetim yapısı ve gerçek demokratik değerlere “Özgürlük,
Eşitlik, Adalet” gibi bağlılığın büyük bir hamleye yol açabileceğini belirterek,
Türk-Kürt ilişkilerinde kısa tarih ve bazı temel özelliklere
değinerek, Türklerin özellikle hakim tabakadan giderek kopan Türkmen akınlarının
X1. Yüzyılda Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları coğrafyaya akın etmelerinin
iki halk arasında yoğun bir kaynaşmaya yol açtığını, Kürtlerin nispeten
yerleşik konumları bu yüzyıllarda daha çok Türk boylarının erimelerine
yol açtığını, siyasallaşmada Türklerin, sosyalleşmede Kürtlerin nispeten
hakim konumda olduklarını, Yavuz Selim ile başlayan Osmanlı Kürdistan ilişki
düzeninin 19. yüzyıldan itibaren bozulmaya başladığını, bunda imparatorluğun
batı ‘kapitalizmi karşısında gerilemesi, bölgeye özellikle Britanya İmparatorluğu’nun
sızması, merkezi otoritenin artan vergi ve askerlik talebinin, bu bozulmada
dolayısıyla günümüze kadar gelecek bir isyan sürecine yol açtığım, diğer
tüm kavimlerin isyanının başarıya ulaşmasına karşın bu isyanların büyük
çapta olmalarına rağmen başarıya gitmelerinde bünyedeki ortak vatan ve
devlet anlayışının büyük rol oynadığını,
Gerek son Mebusan Meclisi’nde ve gerekse Mustafa Kemal’in önderlik
ettiği Amasya, Erzurum, Sivas ve Ankara toplantı ve kongrelerinde, ulusal
kurtuluşun açıkça Türk ve Kürt ortak ulusal kurtuluşçuluğu olduğunu, ortak
ulusal kurtuluşun başını şüphesiz devlet tecrübesi, askeri deneyimi, milli
bilinç gelişkinliği itibariyle Türk tarafının çektiğini, Kürt tarafın temel
bağlı yedek güç olmaktan rahatsız ve endişe duymadığını, ortak tarih devlet
ve ülke, din anlayışının bunun temelinde yattığını, gerek ulusal kurtuluş,
gerekse cumhuriyetin zaferini iki halk için tarihi, ortak bir vatan ve
devlet olarak değerlendirmenin en doğru yaklaşım olduğunu ifade ile, ulusal
kurtuluş savaşı ve Türk-Kürt ilişkilerinde gelinen yeni aşama ile ilgili
açıklamalarda bulunmuştur.
Sanık, PKK'nın ortaya çıkışı ile ilgili olarak, PKK'nın Cumhuriyetin
50 yıllık alt ve üst yapısının ortaya çıkardığı objektif temel üzerinde
dünyadaki fırtınalı devrim ve karşı devrimin teorik-pratik incelemesini,
ütopik ve teorik bir grubun öncelikle 1970-1980 arası ideolojik isyan hareketi,
1980-1990 arasında da siyasi ve eylemsel hareketi olarak doğup geliştiğini,
gerçekten de son büyük Kürt isyan hareketi olduğunu; siyaset ve savaş sanatını
birleştirmede ileri adımlar atmış, benzeri olmayan, şeklen Kürt olsa da
özde bölgesel bir özgürlük hareketi olduğunu, PKK tarihinde ayrılık ve
birlik sorununda iki önemli aşamayı ayırt etmenin büyük önem taşıdığını,
çıkış sürecinde bir yandan yılların dil yasağına kadar varan baskı ve inkar,
diğer yandan o dönem sonuna hakim olan sorunlara sloganvari, ütopik yaklaşım,
yine Kürt milliyetçiliğindeki kuşku ve korkuya dayanan ayrıcılıkla birlikte
dünya çapındaki ulusal kurtuluş hareketlerinin tek çözüm yolunun ayrı devlet
kurma biçiminde anlaşılması, PKK'nın programında da, propagandasında ayrılma
yönüne ağırlık vermeye yol açtığını, devletin 90 başlarında dil yasağını
kaldırması, dil ve kültür alanına getirilen sınırlı özgürlük ve üst düzey
yetkililerin sorunu kabul edip, çözüme yönelik çabaları ve en son kendisinin
Mart 93 ateşkes yaklaşımının, aslında özgür birlikteliğe giderek vurgu
yaptıkları dönemi açıkça ortaya koyduğunu, bu yıllardan itibaren özgür
birlik propagandasının hakim olduğunu, 96’dan itibaren kendilerine gelen
dolaylı mesajlara, çözümü “Ülkenin bütünlüğü ve devletin bağımsızlığı çerçevesinde
demokratik birlik” biçiminde açıkça sözlü ve yazılı değerlendirmelerinde
esas aldıklarını, bunda hem devletin yaklaşımlarının eski katılığı aşması,
hem de pratikte ayrılıkçı yaklaşımın gerçekçi olmamak, pek yararlı bir
yol olmamak kadar, acı ve kaybın çok olmasının da payının büyük olduğunu,
hayatın, neyin doğru ve birleşme zemini olabileceğini kendilerine her geçen
gün daha açıkça gösterdiğini,
20. yüzyılın sonlarına doğru sosyal ve siyasal sistemlerin büyük değişim
ve dönüşüm yaşadıklarını, buna direnenlerin fazla başarı gösteremediklerinin
çarpıcı bir gerçeklik olduğunu, PKK'nın da bölüşüm sorunlarını yaşadığını,
PKK'nın program ve ilkelerinde son çeyrek asrın büyük değişikliklerini
de gözüne getirerek ve en önemlisi Cumhuriyetin demokratik yapısında Kürt
sorununda kaynaklanan fiili değişimi ve zorlanan yasal sistemi gözönüne
getirerek, kendinden beklenen ve bu gelişmelerin çok yönlü gerekli
kıldığı değişikleri yapması gerektiğini, demokratik cumhuriyetin temel
çerçevesinde ortak vatan anlayışında, ütopik dönemin ve özgür birlik anlayışında
ifadesini bulan bir siyasi programı geliştirmesi gerektiğini beyan ederek,
PKK'nın eylem yapısını değerlendirirken, Başsavcılığın PKK'nın
eylem yapısı hakkında da gerçeğin toplu bir yapısını veremediğini belirtirken,
seçtiği bazı eylemlerle, daha çok isyanın acımasız yönünü sadece PKK'ya
yüklemek terörizm iddiasını güçlendirmek amacıyla değerlendirdiğini, halbuki
başladıklarından günümüze kadar resmi-sivil ve asker en üst düzeyde bir
yetkilinin olayı bir isyan, hatta 28. isyan, üstü örtülü bir gerilla savaşı,
daha bilimsel olarak orta veya düşük yoğunluklu bir savaş olarak değerlendirdiklerini,
doğrusunun da bu olduğunu, dolayısıyla eylem yapısına propaganda dili dışında
bakıldığında, her iki taraf için acısı bol, çok kayba yol açan, güvenlik
güçleri için resmen ifade edilen 5.000, PKK tarafından ise 20.000; arada
faili meçhul ve sivillerden de en azından 15.000 rakamıyla 40.000 toplam
insan kaybının yaşandığı, 3 bini aşkın köyün boşaltıldığı, 3 milyonu aşan
göçüyle, her tür uçak, top ve tankın kullanıldığı, bazen resmen 40-50 bin
ordu gücüyle haftalarca süren çatışmalara açık ki terörizm ile savaş denilemeyeceğini,
bunun bilimsel ifadesinin süre itibariyle de 15 yılını dolduran kapsamlı
bir savaş olduğunu ifade ile,
Cumhuriyetin, tarihin bu en kapsamlı sorununa demokrasi ile yanıt
vermesi gerektiğini belirterek, Başsavcılığın iddianamesinin en sakıncalı
yanının Cumhuriyet tarihi boyunca en kapsamlı bir sorun olarak kendini
koyan ve tüm siyasi, askeri önde gelenlerce de değerlendirilen ve günümüzde
Cumhuriyetin asil kurucu öğesi olarak kabul edilen Kürtleri kelime olarak
kabule yanaşmaması olduğunu, bunun çok geri, inkarcı ve sonuçları tehlikeli
yaklaşımı ifade ettiğini, bu hususta Atatürk’ün Cumhuriyetin kuruluşunda
Kürtleri nasıl değerlendirdiğini Atatürk’ün Haziran 1920 El Cezire komutanı
Nihat Paşa’ya Kürt ve Kürdistan politikasını belirleyen talimatından ve
İzmit Basın Konferansı’nda Ahmet Emin YALMAN’ın sorularına verdiği yanıtlardan
alıntılar yaparak Atatürk’ün bu sözleri ile ulusal kurtuluşun ve zaferinin
ürünü olan Cumhuriyetin temelinde Kürtlerin konumunu çok açık olarak ortaya
koyduğunu, hiç olmazsa Atatürk’ün bu sözlerinde anlaşmanın çözüm şansını
herkesçe en makul konumda tutacağını,
Ulusal kurtuluş ve Cumhuriyetin kuruluşunda Kürt öğesinin kurucu özelliği
ile birlikte olunmadığında, Türk ulusunun bir ayağından kopuk, topal kalacağını,
bunun tarihin tüm önemli dönemlerinde Malazgirt’te, Çaldıran’da kendisini
açıkça kanıtladığını, kader birliği ve kardeşliğin bu tarihin bir sonucu
olduğunu, isyanların tarihinin bu gerçeği gözardı ettirmemesi gerektiğini,
kaldı ki isyanların daha çok merkezi otorite ile Kürt feodalitesinin otorite
kavgası olduğunu, Kürt feodalitesinin, fazla milli endişelerle hareket
etmediğini, kendi aşiret ve bölgesel otorite ve çıkarları peşinde koştuğunun
iyi bilindiğini, kim bu çıkarları desteklerse ondan yana geçtiğinin de
tarihi bir gerçek olduğunu, Kürt olgusunun ise daha çok etnik, yani aşiretsel,
kültürel ve sosyo-ekonomik olarak geri bir yapı olgusu ve ondan kaynaklanan
sorun olarak karşımıza çıktığını, özellikle Cumhuriyet tarihinde her iki
tarafın da bilimsel yaklaşımdan uzak, dar milliyetçi ve ayrılıkçı ve bundan
kaynaklanan çatışmacı yaklaşımının sorunu tehlikeli boyutlarda ağırlaştırıp,
çözümü zorlaştırdığını, ulusal kurtuluş ve Cumhuriyetin kuruIuş yıllarında
aslında çözüme yakın yaklaşımların olduğunu,
Atatürk’ün bu dönem yaklaşımlarının alıntılarda görüldüğü gibi, bunu
gayet iyi açıklamakta ve somut gelişme yani ortak savaş, ortak vatan ve
Cumhuriyetin kurtarılışı ve kuruluşu, TBMM'de milli giysi ve dillerini
kullanmalarının da bunun pratik kanıtları olduğunu, Koçkiri isyanının bile
bu dönemde af ve uzlaşmayla sonuçlandığını, sertlik yaklaşımının TBMM'de
kabul görmediğini, Nurettin Paşa olayında bunun açık olduğunu, aslında
bu devam ettirilseydi sorun daha o dönemde ağırlaşmaz ve Cumhuriyete kan
kaybettirmez, bu kadar pahalıya yol açmayacağını, burada sorunun can alıcı
özünün Cumhuriyetin kendini daha doğuya, Kürtlere, kaldı ki tüm Türkiye’ye
yansıtmadan saltanat ve hilafetle bağ kurma ve mahalli otoriteden vazgeçmemenin
bu yılların isyan sonuçları olduğunu, ki bunun da sert çatışma ve
ezilme ile sonuçlandığını, bundan çıkarılması gereken sonucun sorunların
inkarı değil, gerçekten doğru çözüm yolları olduğunu, ki bunun da iki Dünya
Savaşı arası dönemde tam görülmezse de II. Dünya Savaşı’ndan günümüze doğru
büyük bir tempo ve yoğunlukla gelişim gösteren demokratikleşme gücü olduğunu,
Türkiye’nin en büyük sorununun bu anlamda demokratik mücadelesini başarıyla
vermemesi, demokratik ölçülerini geliştirememesi olduğunu,
Demokratik sistemin bu gücünün en temel nedeninin şüphesiz toplumsal
realiteyi bilimsel olduğu kadar ahlaki, felsefi ve altındaki alt yapılarla
politik, hukuki yapılarına kadar tanım getirmek kadar çözümü de ileri-geri
ayırımı yapmadan o dönem toplumsal güçlerin irade düzeylerine, eşitlik
ve özgürlük sistemlerine açık çözüm kanalı üretmesinin olduğunu, demokrasinin
gelişmesinde ayrıca bilimsel-teknik gelişmenin de payının büyük olduğunu,
din ve inanç özgürlüğünü bünyesinde taşıdığını, dil ve kültür konusunda
da demokratik çözümün daha çarpıcı olup, en başarılı olan saha olduğunu,
çünkü dil ve kültürün iç içe geçmişliği birçok ulusal topluluğun yüzyıllardır
birlikte asimile ettiği bu değerler ayrılarak zayıflamayı, monotonluğa
düşmeyi değil birlikte zenginleşmeyi, çeşitliliği, güçlenmeyi, yaşamayı
tercih edecekler ki bunun okulunun da, laboratuarının da demokrasi ve onun
inançlı uygulanması olduğunu, demokrasinin adeta bir dil ve kültür bahçesi
olduğunu, günümüzün en gelişmiş, güçlü ülkelerinin yine bunun açık ispatı
olduğunu ifade ederek, Leslie LİPSON’un “Demokratik Uygarlık” adlı yapıtından
alıntılar yapmak suretiyle ve İsviçre’deki dil konusundaki parçalanmışlık
ve bunun birliğin gücü haline nasıl geldiğine dair gelişmelerle ilgili
örnekler vererek dil ve kültür farklılıklarının demokrasi içinde, bağımsızlık
içinde nasıl güçlendiğini, hem nedeni ve sonucu olduğunu çarpıcı olarak
ortaya koymakta olduğunu, bir diğer örnek ülke olarak İngiltere’nin anayasa
sistemini en iyi uygulama unvanına sahip olup, sorunlarını şiddete başvurmadan
demokrasi içinde en uygar tartışmayla çözmenin de seçkin ülkesi olduğunu
belirterek, Avrupa ülkelerinin ağırlıklı olarak 20. yüzyıl başlarında en
önemli ulusal, dil, din vb. sorunlarını çözdüklerini ve bugünkü güçlü demokrasilerini
kurduklarını, çok yönlü gelişme ve üstünlüklerinde bu rejimin belirleyici
payı bulunduğunu, bu anlamda Avrupalılaşmanın daha Cumhuriyetin ilk yıllarında
da bir hedef olduğunu, Atatürk’ün görev olarak bıraktığı “Çağdaş uygarlık
seviyesini yakalamak ve hatta üstüne çıkmak” deyişi kadar, “Cumhuriyeti
biz kurduk, onu siz ilerleteceksiniz’ sözünün de herhalde ancak Cumhuriyetin
demokratikleştirilmesiyle mümkün olacağını,
Şunu çok iyi görmek gerektiğini, çağdaş Türkiye Devleti’nin, 19. yüzyılın
başlarında III. Selim'in zorla saltanattan indirilmesi ve ayanlarla yapılan
“Sened-i İttifak”tan beri her türlü şiddeti, devrimi, karşı devrimi, darbeleri
kendi içinde neredeyse iki yüzyıldır yaşamakta olduğunu ve şiddetin artık
çözümleyici değil, zorlayıcı, engelleyici olduğunu, hatta kendisini aşırı
tekrarladığının da tarihi bir gerçek olduğunu, şiddetin artık Cumhuriyetin
gündeminden kesin kalkması gerektiğini, Türkiye’de tüm kesimlerin konsensüs
sağladıkları en temel konunun bu olduğunu, kimsenin sorunların şiddetle
çözüleceğine inanmadığını, bunun açık ve tarihten en büyük dersi çıkarmış
görünen ve büyük zor gücüne rağmen bu gücün etkisini ancak yaratıcı, çağdaş
bir demokrasiye yönlendirmede kullanan ve açıkça 90 ortalarından beri MGK
konseptleri ile yürütülen, içinden geçmekte olduğumuz tarihi aşamayla da
kanıtlanmakta olduğunu, ordunun en demokratik görünen partilerden daha
duyarlı demokrasinin ölçütlerini hatırlattığını, demokratik aşamanın karşısında
bir tehdit değil, tersine sağlıklı aşama yapmasının ve işlemesinin teminat
gücü aşamasında olduğunu, aşağı yukarı diğer tüm ağırlıklı siyasal, ekonomik
ve sivil kuruluşların da açık ifade etmeseler de bir büyük demokrasi arayışında
olduklarını, anlamlı bir demokratikleşmeden kaçınan kesimin olmadığının
da, aşamanın tarihi değerini ortaya koyduğunu ifade ederek,
Kürt sorununun, ayrılma değil Cumhuriyet ile demokratik birlik sorunu
olduğunu, bu bağlamda çeşitli seçenekleri gözönüne getirdiklerinde
ayrı bir devlet seçeneğinin hem maddi temeli hem de fayda anlamında bir
çözüm yolu olmadığı iddiası olsa bile, pratik değerinin en zayıf yol olduğunun
görüleceğini, ikinci seçenek olan federasyon, otonomi gibi seçeneklerin
kısmı bir uygulama özelliğine sahip olup Türkiye’deki Kürtler açısından
durumun daha önemli farklılıkları olup, lehçe farklılıklar kadar Kürt-Türk
içiçeliği olan bölgelerin durumu, Doğu’daki Kürt nüfusunun en azından bir
katı kadar Batı’da bulunmasının federasyon ve otonomi tezinin de maddi
temelinin elverişsizliğini gösterdiğini, üçüncü seçeneğin demokratik çözüm
yolunun olduğunu, şimdiye kadar pek açıkça ifade edilemeyen teorik ve pratik
yolları ile tartışılmayan aslında dünya çapında çok önemli sorunlara çözüm
olan bu yaklaşımın Türkiye’de gündemleşmemesinin büyük bir şanssızlık kadar,
demokrasinin tutarlı, ciddi gelişmemesinin bir sonucu olduğunu, halbuki
Kürt problemine en ideal yaklaşımı demokratik kuram ve zengin pratikte
görmek, rahatlıkla ideale yakın çözümleri üretmenin mümkün olduğunu, aslında
Cumhuriyetin kuruluşunun buna tarihi temeli verdiği gibi Atatürk’ün İzmit
Basın Toplantısı’ndaki konuşmasının da çözümün bu yolda aranması gerektiğini
gayet açık ortaya koyduğunu, İsviçre örneğinde olduğu gibi Avrupa'nın ve
dünyanın birçok devletlerinde bu yolla çözüme ulaşıldığı halde Türkiye
açısından en acı veren, neden dünya politikalarından ders çıkaramadığımız,
ideale yakın bir çözüm imkanının var olduğu halde neden değerlendiremediğimiz
sorusu olduğunu, birçok sorunda olduğu gibi hep isyan ve bastırmanın sanki
tek yolmuş gibi davranıldığını, bunu Kürt sorununa ilişkin açmak gerektiğinde:
ya ayrılık, isyan, buna karşı ya bastırma ve inkar yolunun seçildiğini,
halbuki her iki yaklaşımın da çok denendiği halde verdiği muazzam acı kayıpları
bir yana bırakıldığında bir çözüm gücü olmadığı gibi, sorunu ve toplumu
çok ağır sorunlarla yüzyüze bırakmış olduğunu dile getirerek, gerek Cumhuriyetin
kuruluş yıllarında ve sonraki yapısına ilişkin, gerekse de önemli bir son
dönem isyanına çeyrek yüzyıldır neredeyse başlayan ve son 15 yıldır savaş
boyutunda süren bir isyanın önde gelen sorumlusu olarak vardığı tarihi
sonucun demokratik laik Cumhuriyetle bu çok ağırlaşmış sorunun, adı ne
konulursa konulsun ancak kanıtı da ortaya çıkan demokratik birlik çözümü
olduğunu, demokratik birlik çözümünün Türkiye’nin geleceği olduğunu
vurguladıktan sonra,
|