|
Demokratik birlik çözümü
için tezler, başlığı altında,
1- Çözümün, ülke bütünlüğünü, ortak vatan gerçeğini daha da güçlendireceği,
Bu konuda iddianamede Kürdistan’a dayalı bir devlet kurulması istenildiğinin,
program ve konuşmalarından alıntılara dayanılarak belirtildiğini, bunun
doğru olduğunu, ama her ilke ve programın yaşamda denendikten sonra ve
bizzat savaş boyutunda bir mücadeleden geçtikten sonra uygulama değerinin
daha iyi anlaşılacağını, dünyanın benzer iddialarla ortaya çıkan birçok
gücünün sonuçta pratik yolun farklı olduğunu görüp değiştiklerini, zorla
kurulan birliklerin dağıldığı gibi yapay anlamlı, temeli olmayan ayrı üniteler,
birimlerin de birleşmekten kaçınamadıklarını, kocaman Sovyet sisteminin
çözülürken 70 yıl sonra başta Avrupa Birliği olmak üzere Dünya çapında
birçok birliğin kurulduğunu, ayrılık istemekle, hatta ayrılığı gerçekleştirmekte,
arzulanan hedefe ulaşılamayacağını, birlik yararlıysa en son bunun hükmünün
geçerli olacağını,
2- Çözümün, Demokratik Cumhuriyetin siyasal birlik ve bağımsızlık çerçevesinde
olacağını,
İddianamede Cumhuriyeti parçalamaktan da bahsedilse, program ve konuşma
ifadelerinde buna benzer kanıtlar ortaya konulsa da, tarihin, dünya halklarının
ve bizzat mücadelelerinin kendilerine öğrettiği ve çoktandır kabul ettikleri
Cumhuriyetin, demokratik karakteri ile birlikteliğin en doğru olduğu kadar,
mümkün pratik çözüm yolu olduğu,
3- Kürt toplumundaki dil ve kültür özgürlüğü, sorununun can alıcı yönünü
teşkil etmekte olduğu,
1.ve 2. tezlerin sorunun bir vatan ve devlet yaratma olmadığını, vatanda
özgür yaşamla devletle demokratik birlik olduğunu, bunun için tarihsel,
siyasal ve anayasal zeminin açık olduğunu, iyi niyetli ve cesur yaklaşımların
asgari demokratik ölçütler içinde kurulduğundan varolduğu sanılan sorunların
o kadar da ağır olmadığı ve aşılacak cinste olduğunu ortaya koyduğunu,
bununla birlikte dil yasağı ve kültürel özgürlüğün önündeki engellerin,
sorunun en özgün yönünü oluşturduğunu, bu özgün yön üzerinde yoğunlaşamamanın
çok karmaşık bir durum yarattığını, siyasal boyutla kültürel boyutun karışmasına
ve sorunun birçok yanlış ifade tarzı ve beraberinde uygulamalara hatta
isyanlara yol açabilmiş olduğunu, bunun bir talihsizlik olduğu kadar bilimsel
yaklaşamamanın, dokumatik ideolojik yaklaşımın acı sonuçları olduğunu,
dolayısıyla dil ve kültür özgürlüğüyle ifade etme araçları önündeki engellerin
ortadan kaldırılmasının, sorunun yaşadığı karmaşayı aşmak kadar birçok
yanlışı, korkuyu dolayısıyla tepkileri de kaldıracağını, ayrılık ve zayıflık
yönünde değil, birlik, zenginlik ve güçlenme temelinde tarihi çözümü ve
gelişmeleri beraberinde getireceğini,
4- Askeri ve silahlı güç yaklaşımlarının çözüm için anlamını yitirdiği
ve terk edilmesi gerektiği,
Şiddetle varılacak bir yol kalmadığı gibi, artık şiddetin gereksiz
olup, sadece çıkmazı derinleştirdiği, tahribat ve acıyı artırdığı, sonuçta
aynı noktaya gelindiği için bir an önce terk edilmesi gerektiği,
5- Başta PKK olmak üzere yasadışı konumda olan birçok örgütün barışla
birlikte normal siyasal ve yasal sürece kendini uyarlaması gerekeceği,
Silahlı çatışma ortamının ortadan kalkmasının yıllardır yasadışı konumda
olan birçok örgütü demokratik ortamla bütünleşmeye iteceğini ileri sürdükten
sonra;
Sanık kişisel durumuyla ilgili olarak, çocukluk ve gençlik yıllarını
ve PKK örgütünü nasıl kurduğunu anlattıktan sonra, kronolojik olarak bu
yılları değerlendirdiğinde, yaşam çizgisine ta köyden beri damgasını vuran
fazla tanımlanmamış, ama giderek bilimsel olmaya çalışan bir özgürlük anlayışının
hakim olduğunu, PKK öncülüğündeki eylemliliklerindeki sorumluluğunun açık
olduğunu, ama kendisinin eylem anlayışını izah etmeye yetmeyeceğini, yaşamının
en zor sürecinin genelde isyan, özellikle de militanlık adına ortaya çıkan
kişi ve yapıların tahribatını asgariye indirmek çabaları olduğunu, bunu
sık şu örnekle dile getirdiğini: “Çingeneye paşalık vermişler. 0 da önce
babasını asmış” yaşananın biraz bu olduğunu, kendisinin buna “Avare, asi
çetelik” de dediğini, askeri yasalardan siyasi temellerden yoksun, yüzyılların
aile, aşiret kavgaları ortamında büyümüş, bir tavuk yüzünden birbirini
vurmaya yatkın toplum yapısı bu kişilik yapısında birleşince kontrolü zor
bir durum yarattığını, bu düzeyde bile tutulmasının önemli bir başarı olarak
görülmesi gerektiğini, kendisinin baştan beri kabul edebileceği şiddet
anlayışının, meşru savunma durumunu aşmayan şiddet anlayışı olduğunu, birçok
saldırı ve intihar eyleminin kahramanlık olarak değerlendirildiğini, ama
hiçbirisinin emrini vermediği gibi haberinin de olmadığını, bu tip gelişmeleri
de asgari düzeyde tutmak için sürekli çaba harcadığını, bunun kendisi için
hem ahlaki, hem de askeri bir anlayış gereği olduğunu, meşru savunma amacının
da “Ya özgürlük ya ölüm”, “Ya özgürlüğümü verin ya öldürün” biçiminde formüle
edilebileceğini, dışarıya çıkış ve dağlara üslenmesinin hep bu anlayış
çerçevesinde olmakla bağlantılı olduğunu, bunun dışında şiddet anlayışının
gerçekten bir çılgınlık olduğunu, bir devlet veya sınırlı özgürlük yolu
açıksa orada şiddetin hatta uygar düzeyi aşan her tür kavgacılığın asla
meşru olamayacağını, başlangıçta her bakımdan kişi ve kültür, dil inkarına
dek baskı ortamının nasıl ki şiddete götürdüyse, özellikle 90’lı yıllara
kadar daha sonra sınırlı özgürleşme olanağı belirince, giderek bunun kendisi
için anlamını yitirdiğini, siyasetin daha uygarlaştırıcı demokratik yönteminin
etkili olmaya başladığını, 93’ten itibaren daha sıkça dile getirdiğini,
şiddete devletle ulaşılması halinde gerçekten bırakmanın her geçen gün
kendisini daha fazla hissettirdiğini, bunda imkan azlığından ziyade anlamsızlığı
kadar, amaca demokratik siyasetle varılabileceği kanısının temel rol oynadığını,
bu konuda en temel eksikliğinin ateşkes sürecinin, derinliğine ve devletin
yaptığı hazırlıkları çok iyi görüp değerlendirememe ve böylelikle tarihi
bir fırsatı kaçırma olarak değerlendirdiğini, daha sonraki şiddet sürecinin
ağır tahribatlara yol açtığını, bunu farketmek ve çok yoğun bir çaba harcamakla
beraber ancak 96’lardan itibaren tekrar devletten gelen dolaylı mesajlarla
kontrol altına almaya, ateşkesler biçiminde demokratik siyasi sürece hazırlık
yapmaya başladığını, tam istenilen düzeyde olmasa da süreci daha kontrollü
olarak demokratik çözüme yakın hale getirdiğini, ayrıca kişisel düzeyde
yine dikkate alınması gereken temel bir çalışmasının PKK'nın 70’ler dünyasından
kalma program ve propaganda tarzını 96 yıllardan itibaren değiştirmeye
ve aşmaya ilişkin çabaları olduğunu, resmi olmasa da fiili olarak Türkiye
genelinde demokratikleşme ile bağlantılı, Kürt toplumunun artık feodal
koşullarının demokratik iradesiyle aşabileceğini ve böylelikle demokratik
birlik çözümünü vurguladığını,
Yurt ve yurtseverlik yaklaşımını dile getirmek durumunda olduğunu,
iddianamede 125’inci madde ile yargılanmasının, bunun da vatana ihanet,
ayrı bir devlet kurma suçlaması gözönüne getirildiğinde önem taşıdığını,
ya özgür vatan, ya da ölüm sloganını anlamlı bulduğunu, burada özgün olan
ulusal kurtuluş ve Cumhuriyetin kuruluşundaki ortak vatan ve devlet kavramını
özgür yurttaş ve toplum bilinci haline gelememesi olduğunu, özellikle Kürtler
için en büyük eksikliğin gerek kendi doğdukları ana coğrafya gerekse bir
parçası oldukları tüm Türkiye’yi vatan olarak görme duygu ve düşüncelerinin
zayıflığı olduğunu, bunun üzerinde oynanmaya müsait bir durum yarattığı,
ayrı bir Kürdistan kavramının bunun sonucu olduğunu, doğrusu ortaya konulmazsa
tehlikeli olacağı, dolayısıyla geçirdiği mücadele tecrübesinin bir sonucu
olarak tıpkı çok milliyet kökenli ülkeler örneği ABD., İsviçre vb. gibi,
ister tek bir ulusal dil kullanılsın, ister birden çok dil kullanılsın
milliyet ayırımına bakılmaksızın tek ortak vatan ve ulus kavramına ulaşmanın
önemli olduğunu, Türkiye için bu yaklaşımın demokratik çözüm için temel
alınması gerektiğini, şimdiye kadar eksik olanın demokrasi boyutu olduğunu,
çağdaş vatan kavramının tüm birey, dil ve kültürler için özgürlük gerektirdiği
gibi, özgürlük olunca, vatanın bağımsızlığının da o oranda güçleneceğini,
ikisi Türkiye’de sanki çelişkiliymiş gibi birbirini zayıflatacaklarının
sanıldığını, bunun temel bir yanlış olduğunu, aşılması gereken en önemli
bir demokratik sorun olup buna kapsamlı bir çözümle ulaştığına inandığını,
aynı hususun bağımsız devlet kavramı için de geçerli olduğunu, kendilerinin
başlangıçta devlet ne kadar bizimdir, değildir düşüncesine ulaşmadan bir
kişiye, bir gruba bakıp en sert suçlama yöneltmekle dogmatizme düştüklerini,
bunun siyasi düşünce ve eylemlerini de etkilediğini, daha bilimsel baktıklarında
karşı çıkmaları gereken devlet değil, onun oligarşik temsili olduğunu,
bağımsızlık için yıkmak değil demokratikleşmesinin temel alınması gerektiğini,
yine parçalanmanın değil özgür irade ile birlikteliğe çalışmanın hem gerçekçi
hem demokratik bir görev olduğunu, bu sürecin de kapsamlı bilince çıkardığını,
Dış güçlerle, bu çerçeveyi aşan ilişkiler içinde olmasının, yapı gereği
mümkün olmadığını, en büyük ispatının dost geçinenlerin en aşağılık bir
komployu kendisi için ortaya koyduklarını, bir kukla bile olsaydı düşmanı
çok olan Türkiye için herhalde kendisini kullanmayı dolayısıyla saklamayı
bilecek güçte olduklarını, tam tersine uzun vadeli, Türkiye aleyhinde kullanamayacaklarını
bildikleri için uluslararasında hiçbir hukuk ve insani bir ölçü tanımadan
ve daha çok da Türkiye ile çatışmalarını körüklemek için kendisini kabul
etmeme ve teslim etme oyununu oynadıklarını, tüm Türkiye dışı pratiğinin
dile getirdiği “özgür vatan ve demokratik cumhuriyet” amacıyla sıkı sıkıya
bağlantılı olduğunu, her şeyini bu temelde ortaya koyan, kişiliğini özgür
vatan ve demokratik birlik için katık eden biri olduğunun tartışmasız olduğunu
ve tarihin her geçen gün bunu kanıtlayacağını,
Cumhuriyet Başsavcılığının başlangıçtaki program ve geniş açıklamalara
dayanarak sonuçta ayrı bir devlet kurma sonucuna varsa ve kendisinin her
şey “Bağımsızlık ve özgürlük” içindir sözünün bundan başka bir amaç taşımadığını
belirtse de, bu tarihsel tecrübeyi en sorumlu yaşayanlardan biri olarak
bu savunmasında demokratik birliğe götürmeyi amaçladığını ortaya koymaya
çalıştığını, elinde yaptığı konuşma belgeleri olmasa da, tek taraflı ateşkes
süreçlerinde ve dolaylı diyaloglarda bunu açık olarak dile getiren, bağımsızlık
ve özgürlüğün hem birey için, hem halk ve toplum için koşullar gereği ancak
Türkiye’nin bütünselliği ve cumhuriyetin demokratik yapılanması içerisinde
gerçekleşebileceğini, bilimsel ölçüler içinde bakıldığında dört tarafta
kabul edemeyecek komşularla çevrili, ağırlıklı olarok dağlık bir coğrafyada,
ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal olarak çok bölünmüş, ağır feodal
devlet yargılarıyla ve daha bir alfabeye bile sahip olmayan, nüfusun daha
büyük kısmı metropollerde çalışan Kürt toplumu için devlet iddiasında bulunmanın
bu nedenlerle gerçekçi olamayacağını, kaldı ki son 200 yıllık tarih tecrübesi
ve en son PKK isyanının mevcut askeri güç dengesi altında, ayrılık yönünde
sorunu daha da ağırlaştıracağını ortaya koyduğunu, bu yöntemle tarafların
zorlanacağını, büyük acı ve kayıplar yaşanacağını, ama ne ayrılmanın gerçekleşebileceğini
ne de sorunun yok edilebileceğini, hastalığın daha da ağırlaşarak devam
edebileceğini, hastalığı ne hastayı yok ederek tedavi etmenin mümkün olduğunu
ne de ana öğesi olduğu, bütünden yani devletten ayırmakla parça tedavi
şansına sahip olduğunu, doğrusunun, çürük olan kısımların devlet bünyesindeki
demokratikleşmeyen, özgürlükler önünde engel teşkil eden en üst devlet
yetkilileri tarafından da dile getirilen yasaların, eskimiş kurumların,
korkuya, inkarcılığa dayalı yaklaşımların aşılmasıyla, bölge halkının yaşadığı
feodal toplum yapılarının, aşiretsel, şeyhlik, ağalık, devletten duyulan
korkunun aşılması, özgür birey ve toplum temelinde gerçek bir anayasal
yurttaş olarak, cumhuriyet ve demokratik birlik içinde bütünleşmenin sağlanması
gerektiğini ve sonuç olarak demokratik birliğin cumhuriyetin yeni tarihsel
adımı olacağını beyan etmiştir. (Kl. :66)
5. Sanık Abdullah ÖCALAN Esasa ilişkin savunmasında:
Sanık, davanın esası hakkındaki savunmasının temelinde isyan gerçeği
kadar sonuçlarının bilimsel ele alınışına ağırlık vermenin büyük önem taşıdığına
inandığını belirterek, Cumhuriyet Başsavcılığının Esas hakkındaki mütalaasının
iddianamenin bir özeti olup, kendisinin ilk savunmasından kapsamlı alıntılar
yapmakla birlikte aynı sonuca gittiği, kişi ve örgüt olarak geçirilen değişimi
samimi bulmadığı, bir çıkmazı ifade ettiği, dolayısıyla eylemlerin yoğunluğu,
çokluğu ve halen manen de olsa örgütle bağının devamlılığını da belirterek
TCK'nun 125. maddesiyle cezalandırmayı öngördüğünü,
En üst resmi yetkililerce de son “Kürt isyanı “ olarak değerlendirilen
PKK önderlikli bu isyanın gerçekten hangi tarihi geçmiş kadar toplumsal
koşulların ürünü olduğunu değerlendirilmediği, olayları bireysel terör
boyutuna indirmenin mantıklı olmadığı gibi yanlış sonuçlara ve çıkmazı
derinleştirmeye götüreceğini, 1970 Türkiyesi’nin ciddi bir sosyal patlamayı
yaşadığı, yasal düzeni zorladığı, hem 12 Mart 1971 hem de 12 Eylül 1980
Askeri Müdahalesiyle açığa çıktığını, yasallığın ciddi şekilde zorlanarak
beraberinde 27 Mayıs askeri müdahalesi sonucu nisbi demokratik özelliği
olan Anayasayı budamayı ve 1982 antidemokratik özellikleri yaygın olan
Anayasanın getirilmesiyle sonuçlandığını, 1980 öncesi iktidar, muhalefet,
sağ-sol tüm partilerin yasadışı ilan edilmiş olduğunu,
PKK'nın da bu dönemin yasadışı bir hareketi olarak doğup ağırlıklı
olarak Kürtlerin toplumsal gerçeğine dayalı iyi araştırma, propaganda ve
giderek eylem hareketi olarak geliştiğini, çıkışın yasal değil meşru olduğunu,
özellikle 1982 Anayasasına dayalı olarak geliştirilen “dil yasağı”na
kadar varan ağırlaştırılan bir baskı sistemine karşı isyanın yasal olmamakla
birlikte meşruiyetinin önemle göz önüne getirilmesi gerektiğini, temel
sloganlarının “bağımsızlık ve özgürlük” olarak belirlendiğini ve
buna göre genel program ve eylemliliğe yöneldiklerini,
PKK'nın bu yaygın eylemliliğin başta gelen sorumlularından biri olmakla
beraber, “Kürt sorunu“nun tartışmasını Ankara’da önünde bulduğunu,
yine “Kürt hareketi” ile Kuzey Irak'ta olup bitenleri de öğrendiğini,
bu iki yönlü etkilenmeden giderek etkileyen bir güç konumuna geldiğini,
Özce, PKK'nın düşünce ve eylem olarak yasalar açısından ne kadar sorumlu
tutulsa da, dayandığı toplumsal zemin, içindekilerin kişilik özellikleri,
direniş tarzı ve uygulanan baskı biçimlerinin de sorumlulukta önemli pay
sahibi olduklarını, demokratik bir toplumda ve devlet yapısında bu tür
isyana yatkın toplum ve bireylerin bu yaygınlıkta ve şiddette ortaya çıkmayacaklarını,
slogan ve programlarının böyle ayrılıkçı ve sert olmayacağını beyan ederek;
PKK’da dönüşümün bir çıkmaz değil bir gereklilik olduğunu, Sovyet
sisteminin 1990’lara doğru çözülüşünün en az 200 yıl önceki Fransız ihtilali
kadar demokratik dönüşüm üzerinde etkide bulunma potansiyeli taşıdığını,
başta doğu Avrupa olmak üzere dünyanın pek çok ülkesinde demokratikleşme
yönünde gelişmelere yol açtığını, nasıl Sovyet Ekim devriminin Türkiye’nin
ulusal kurtuluşunda en önemli dış katkıya yol açmışsa, bu çözülüşün de
yanı başındaki Türkiye ve diğer Türki Cumhuriyetler üzerinde soğuk savaş
döneminden kalma ve demokratikleşmeyi zorlaştıran statükodan uzaklaştırma
yönünde o kadar derinden olumlu gelişmelere yol açtığını, bu yıllarda tam
bir demokratik hareketlenme sürecine çok sancılı da olsa girildiği, yasalara
pek yansımasa da sosyal ve siyasal dokunun hızla kabuk değiştirdiğini,
Kürt toplumunda da bunun adeta devrimsel bir biçimde “serhıldanlar” olarak
yaşandığını, Kürt objektifliğinin yasal olmasa da fiili olarak devletin
en üst kademelerinde tanındığını, bunun önemli bir demokratik adım olduğunu,
PKK’nın dönüşüm gerçeğinden bahsederken, her şeyden önce dünya ve ülke
çapında bu gelişmelere objektif olarak dayandıklarını, PKK’nın kuruluş
yıllarının; soğuk savaşın katı ideolojik kamplara ayrılmış Kürt objektivitesini
ağır bir inkar ve iradesizliği yaşadığı statükocu yıllar olduğunu, ayrıca
anarşik yanı ağır basan, demokratikleşmeyi pek tanımayan gençliğin sağ-sol
kamplara alabildiğine parçalandığı bir sürecin damgasını taşıdığını, hem
program hem eyleminde bu yıllardaki dogmatik, ideolojik yaklaşımla, gençliğin
radikal çıkışının derin izlerinin olduğunu, 1990’lar da dünya genelinde
bir çok örgüt yapısında olduğu gibi Türkiye’nin partiler ve örgütsel yapısında
da kaçınılmaz olarak dönüşüm yaşandığını, PKK’da da yaşanılan ağır çatışma
ortamı nedeniyle bu yönlü gelişmelerin ortaya çıktığını, kendisinin bu
yıllarda PKK program ve eski propaganda sloganlarını terk etmesi ve yeni
arayışlara girmesinin bu nedenlerle bir çıkmazı değil bir kaçınılmazlığı
ifade ettiğini,
PKK’da örgüt ve eylem anlayışında bir iç savaş yaşadığının gerçek
olduğunu, PKK’nın öncülük ettiği eylemliliğin düzenli ve temel stratejiye
ve taktiklerine uygun bir gerilla benzeri savaş olarak geliştiğini söylemenin
zor olduğunu, hele hele en üst düzeyde sorumlu olarak, çatışma tarzının
kendisinin istediği doğrultuda geliştiğini sanmanın büyük yanlışlık olacağını,
olsa olsa Kürt toplumsal gerçeğindeki ağır feodal yapının aşiret-aiIe,
dinsel gerilik biçiminde parçalanma ve çelişkilerinin yüzyıllardan beri
süregelen tortularının PKK içinde can bulması ve kendini konuşturmasıdır
demenin daha doğru bir sosyolojik değerlendirme olacağını, katılım gösteren
herkesin kendine göre “kanun benim” anlayışından hareket ederek
feodal kurallara bile ters gelen bir çok tutum ve eylem içine girdiklerini,
özellikle 1987’de köy korucularına yönelim adı altında hiç yönelinmemesi
gereken sivillere ve bu arada kadın ve çocuklara, çatışmalarla ilgisi olmayan
kişilere yönelim olduğunu, tam bu noktada PKK’nın sınırlı da olsa ideolojik
ve siyasi yanları bir tarafa bırakılarak “aydınlar kaybetti”, “köylülük
iktidar oldu” adı altında partinin gerçek özünü tasfiye edip ele geçirdikleri
olanakları hem partinin gerçek temsil gücünü hem de halkı bireysel etkileri
altına almak için bir iç çatışmayı dayattıklarını, kendisinin bunu temelde
öncülük eden kişiler nedeniyle “dörtlü çete” olarak tabir ettiğini,
1987-1997 arasında bu temelde şiddetli bir savaş verdiğini, bunun şüphesiz
genel sorumluluğunu kaldırmayacağını, ama ahlaki, siyasi, örgütsel ve eylemsel
tavrının anlaşılması açısından büyük önem taşıdığını, PKK’yı en zor duruma
düşüren eylemlerin daha çok bu süreçte ve kontrolü kendi ellerinde tutan
bu tip şahıslar eliyle işlendiğini, bu tip şahısların kırsal alanın kendilerine
sağladığı avantajları iyi kullanarak bildiklerini uyguladıkları ve çoğunlukla
yalanla üstünü örttüklerini, bu hususların resmi devlet raporlarında da
yoğunca görülmekte ve değerlendirilmekte olduğunu, bu kişilerin sırf etkili
olmak için en yanıbaşındaki yoldaşını, halktan yardımcı dostlarını bile
ucuz bahanelerle cezalandırmaktan geri kalmadıklarını belirterek,
Esas hakkındaki mütalaada 1990’lı yıllar madem böyle bir iç mücadeleyi
yaşadığı halde neden en çok tahribat ve kayıpların yaşandığına dayalı kapsamlı
bir liste verildiğini, çatışmaların en çok içte ve dışta bu yıllarda yoğunlaştığı
göz önüne getirildiğinde sorunun cevap bulacağını, özellikle 1993-1996
devlet bünyesinde de kontrolden çıkmanın yaygın yaşandığı, bir çok faili
meçhul kayıplarda bu durumun önemli payı bulunduğu, devletin gücünün yasadışı
kullanıldığının resmi “Susurluk Raporu”nda açıkça dile getirildiğini
ve halen açığa çıkmamış bir çok çete odağından bahsedildiğini,
“30.000 kişinin katili'', ''bebek katili” gibi sıfatların adaletsiz
ve gerçek dışı bir yaklaşım olup reddettiğini, eri başta gelen sorumlulardan
olduğunu, ama tek sorumlu olmadığını,
Cumhuriyetin kuruluşundan beri Türkiye’nin, içte demokratikleşmeme,
dışta da gücüne göre önderlik edebilecek rolünü oynamamasında Kürt sorununda
gereken bilimsel demokratik yaklaşımı gösterememenin temel neden olduğunu,
çıkmaz ve çatışmada ısrarın gelecek yüzyılın da kaybı olacağını,
eğer klasik anlamda Kürt sorununun demokratik ve kültürel yaklaşımdan uzak
ele alınması halinde bu çıkmazın, dolayısıyla çok güçlü bir alt yapı kazanmış
çatışma ortamının derinleşerek devam edeceğini, bu durumda;
1. Askeri silahlı çatışmanın kurumsallaşarak devam edeceği, PKK’nın
düşük ve orta
düzeyde bir savaşı rahatlıkla sürdürebileceği, ordunun da daha fazla
bu işe girerek geçen 15 yılın çok ötesinde önümüzdeki yüzyıla yayılabileceğini,
2. Başta bölge Kürtleri olmak üzere Ortadoğu ve dünya Kürtlerinin çeşitli
ve sıraladıkları stratejik güçlerce yönlendirilerek Türkiye karşıtlığının
geliştirileceği, savaş ve çıkmazın derinleşmesinin belki de Türkiye’yi
hedef haline getireceği, başta komşu ülkeler olmak üzere Türkiye ile sorunu
olan herkesin hem kendi Kürtlerini hem de yoğun mültecilikle yanına çektiklerini
politize edip çıkarları için kullanacaklarını,
3.Çıkmaz ve çatışmanın derinleşmesinin ekonomik faturayı daha da ağırlaştıracağını,
4.Eğitim ve kültürel gerilemenin kaçınılmaz olduğunu,
5.Çıkmaz ve çatışmanın süregitmesi, Türkiye’nin özellikle demokratik
gelişmesini nasıl şimdiye kadar frenlemiş ve çarpıtılmışsa, bu haliyle
artarak devam edeceğini, devlet yapısında arzulanan demokratik yönlü değişimlerin
olmayacağını,
6.Mevcut çıkmazın dış politika üzerinde de etkili olduğunu, özellikle
Avrupa’nın kendi çıkarlarına dayalı demokrasi gerekçelerini göstererek
istediği gibi davranmakta olup AB’ye bu nedenle girilemediğini, sorunun
demokratik bir tarzla aşılamamasının nasıl içeride büyük olumsuzluklara
yol açıyorsa dışa doğruda istenilen atılıma da imkan vermediğini beyan
ederek
Sorunlara demokratik çözümün Türkiye’nin kazanılmış geleceği olabileceğini,
özce geleceğin olası çözüm sonuçlarının;
1. Kürtlerin demokratik Cumhuriyetle bütünleşmesi geliştikçe bunun askeri
anlamda da karşı tehditten stratejik bir güç kaynağına dönüşeceğini, içte
ve dışta PKK’nın askeri savaş olanaklarının çözümle birlikte Türkiye’nin
hizmetine gireceğini, karşılığında verilenin ise artık dünyanın her tarafında
verilen doğal demokratik ve kültürel haklar olacağını, kolay ve en masrafsız
çözüm derken bunu kastettiğini, “en kolay ve en zor barış” deyiminin
burada kendini gösterdiğini, dev boyutlu askeri masraflardan kurtulma,
acı ve kayıpların durması, başka bir çok güce tavizkar olmamak kadar karşılarında
güçlü pozisyonda olma, içte tıkanmanın aşılmasıyla çok güçlü ekonomik,
sosyal, siyasal, -kültürel gelişme süreçlerine girme, dış politikada başta
Avrupa olmak üzere bir çok mevzie girme ve gerçekten bölgede lider ülke
konumuna yükselmenin bu çıkmazdan ve çatışma ortamından kurtulma ile yakından
bağlantılı olduğunu, Türkiye’nin stratejik olarak tehlike arzeden birçok
odaklar karşısında çözümle birlikte güç kazanmasının işin can alıcı özünü
teşkil edip geleceğin kurtarılması derken bunu kastettiğini,
2. PKK’nın askeri sorun olmaktan çıkmasının Kürt sorununun siyasal
çözümünün yolunu
açacağı ve beraberinde siyasi sorun olmaktan çıkması anlamına da geleceği,
devletin bütünlüğünü ve birliğini zorlamaktan ona güç verme sürecine girileceğini,
devletle demokratik bütünleşme yolu açıldıkça devlete karşı konumun aşılacağını,
PKK’nın tüm iç ve dış merkezleri ile kurumlarının anlamsız hale gelerek
tehlike olmaktan çıkacağını,
3. Çıkmazda ve çatışma sürecinde ileri çapta devlete yabancılaşmış,
ters düşmüş Kürt halk yığınlarının da bu Çözüm tarzıyla rahat kazanılacağı,
Kürtlere uzanacak barış ve dostluk elinin büyük birlikteliğe ve kaynaşmaya
götüreceğini,
4. Sorunun çıkmaz ve çatışma sürecinden kurtulmasının ekonomik olarak
gelişmenin önünü alabildiğine açabileceğini,
5. Türkiye’nin siyasi koşullarında ve Anayasal hukukunda Kürt sorununun
en pratik çözümünün demokratik ve kültürel haklarını kullanmadan geçtiği,
çıkmazın böyle aşılacağı ve şiddetle artık bir yere varılamayacağının dava
dolayısıyla daha iyi anlaşılmış olduğunu, demokratik ve kültürel kimliğin
iyi anlaşılması gerekli olup siyasi kimlikten farklı olduğunu, daha çok
devletle özgür yurttaş ve özgür toplum temelinde demokratik birliği ifade
ettiğini,
6. Cumhuriyetin kuruluşundan beri demokratikleşmenin bir engeli haline
getirilen ve gittikçede ağırlaşan sorunun demokratik çözümünün en çok Türkiye
genelinde siyasi yapının da demokratikleşmesinde kilit rol oynayacağını,
7. İç çıkmaz ve çatışma ortamının demokratik çözüm yolunun en çarpıcı
etkisini dışa açılımda göstereceğini, ağır ekonomik ve siyasal sorunlarını
çözmüş güçlü ekonomik ve demokratik yapısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin dış
politika adımlarının daha başarılı sonuç vereceği, en başta AB'ne üyeliğin
sorun olmaktan çıkıp bunun gerçekleşeceğini beyan edip,
Sonuç olarak; İmralı sürecinin tarihi bir başlangıç olabileceğini,
uzun bir tarihi süreçten gelen ve gerçekten önemli toplumsal nedenleri
olan bu isyanların doğru bir değerlendirmesinin yapılarak çıkarılacak dersler
ışığında PKK önderlikli son “isyan hareketi”ni gerçekten “son”
haline getirmek mümkün ve gerekli olup savunmalarında bunun gerekçelerini
ortaya koymaya çalıştığını, sorunların çözüm yolunun artık demokratik sistemin
geliştirilmesinden ve çizilecek çerçevesinden geçtiğini, bu konuda savunmasında
alıntılar yaptığı Anayasa Mahkemesi Başkanının 37. kuruluş yıldönümünde
yapılan konuşmasının umut verici olup, demokratik ve kültürel haklarında
temelini teşkil ettiğini ve çözüm yolunu gösterdiğini, girilen doğrultunun
bu olduğunu, demokratik Türkiye Cumhuriyeti ve onun demokratik Anayasasının
bunun somut ifadesi olacağını beyan etmiştir. (Kl. :66)
|