| DAVA ANA SAYFA| GEREKÇE ANA SAYFA|GİRİŞ SAYFASI
GEREKÇELİ KARAR                                                                                                   (9)
6- Sanık Vekillerinin Savunması         :
          
a) Sanık Vekilleri esasa ilişkin (348 sayfadan ibaret) yazılı savunmalarının giriş kısmında; (Savunma sh: 1-23) adaletin barışa ve demokratikleşmeye hizmet etmesi gerektiğini belirterek, tarihi, siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel birçok önemli faktörlerden dolayı yüzyılın ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi’nin en önemli yargılamalarından biri olan bu yargılamada, iddia makamının tezine karşı koyacakları antitezlerinin subjektif önyargılardan uzak olarak algılanması için tüm hukukçuların ortak faydası olması gereken temel çıkış noktalarının altını kısaca açıklayarak çizmek istediklerini, bu bağlamda; 
          
- Toplumları geliştirecek, kalıcı barışı ve adaleti sağlayacak olan baskıcı ve ayrıcalıklı ceza anlayışı değil, özgürlükçü ve insancıl hukuk anlayışı olduğunu, uygar düşüncenin insanı tüm değerlerin kaynağı ve yaratıcısı olarak kabul ettiğini, ünlü Yunan düşünürü Protogoras’ın “Her şeyin ölçüsü insandır” dediğini, hukukun da ekseninin insan olduğunu, tüm değerleri ve giderek uygarlığı yaratan insanın dil, din, ırk, cins, milliyet, düşünce ayırımı yapılmaksızın mutlu olmak hakkı olduğunu, “İnsan devlet için değil, devlet insan içindir” felsefesinin artık toplumsal düzenlerin temel taşı olması gerektiğini, hukuk ve başta ceza anlayışının kutsal devlet anlayışından artık ayrılması gerektiğini, uygar dünyada toplumsal düzenlerin amacının insanın ve giderek toplumun mutluluğu, barışı ve eşitliği olduğunu; işte hukuka bu insancıl açıdan bakmak gerektiğini,
          
Üç ayrı ceza hukuku anlayışından baskıcı ceza hukuku ve ayrıcalıklı ceza hukuku anlayışının artık eskimiş olup tarihe gömülmek üzere olduğunu, oysa çağımızın ceza hukuku anlayışının insancıl ve özgürIükçü ceza anlayışı olduğunu, toplumsal barışa, demokrasinin gelişimine, toplumdaki çelişkilerin kan dökülmeden çözülmesine, geçmişteki yaraların kapanmasına hizmet edecek anlayışın da bu anlayış olduğunu, somut davada iddia makamının yargılama konusuna yaklaşımının tipik bir baskıcı ceza anlayışı ile ayrıcalıklı ceza anlayışının karışımı niteliğinde olduğunu,
          
- Savunmalarının doğru kavranılmasının ve oluşacak sentezin (hükmün) inandırıcı olmasının önemli halkalarından birisinin de suç ve ceza olgusuna nasıl yaklaşılması gerektiği hususu olduğunu, Suç nedir? Gerçek suç görünen konu mudur, yoksa görünenin perdeliğinin altında yatan esas konu mudur? Suçlu kimdir? Suçlu huzurdaki sanık mıdır yoksa suçlu bir probleme inatla seyirci kalan tüm siyasal-sosyal toplum mudur? Eğer bu sorulara günümüzün gelişen ceza hukuku anlayışı ışığında sağlıklı yanıtlar verilemezse yüzyılın davasının sıradan bir yargılamanın ötesine geçemeyeceğini ve tarihi bir fırsatın harcanmış olacağını,
          
- Mevcut yargılamanın özünde siyasi ve tarihi olan temel bir konudan kaynaklanan çelişkiyi çözmek görevini üstlenmesi gerektiğini, tez ve anti-tez yargı diyalektiğinde doğru konmaz ise adalete de hizmet edilemeyeceğini, bu davanın siyasi bir dava olduğunu, bir bebek katili, bir uyuşturucu, bir adalet cinsiyet davası olmadığını, aslında bunun böyle olmadığı devletin en yetkilisinden sokaktaki yurttaşına kadar bilindiğini, zaten bunun tevil yollu iddia makamınca da kabul edilmekte olduğunu,
          
- Savunmalarının perspektifinin temel halkalarından birisinin de; insanlığın yüzlerce yıllık mücadelesi sonucu bağlayıcı akitlere dönüşmüş bulunan ulusal üstü evrensel hukuk ilkelerine olan bağlılıkları olduğunu, bu yargılamaya gölge düşüren her türlü şöven milliyetçi yaklaşımlara karşı net ve objektif bir şekilde dile getirilmesinin gerekli olduğunu, insan hakları ve evrensel hukuk ilkelerinin hiçbir ulusal bahane ve gerekçelerle rafa kaldırılamayacağını, başta İ.H.E.B. olmak üzere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Ek Protokollerinin, Türkiye henüz onaylamamış olsa da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin tamamlayıcısı olan “Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi”, “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi”, “Cenevre Mülteciler Sözleşmesi”, “Cenevre Savaş Hukuku” vb. temel insan hakları belgelerinin insan hakları hukukunun kilometre taşları olarak savunmalarında hareket noktalarını yönlendireceğini,
          
Ceza Muhakemesi Hukukunun en önemli ilkelerinin başında “Dürüst yargılanma hakkı”nın geldiğini, gerek İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 10. maddesinde, gerekse AİHS’nin 6. maddesinde, ayrıca kişisel ve siyasal haklar uluslararası sözleşmesinin 14. maddesinde yer alan “Hakkaniyete uygun yargılanma hakkı” veya “Dürüst yargılanma hakkı”nın demokratik bir toplumda tüm insanların iktidarın keyfiliğine karşı güvencesi olup, dürüst yargılanma hakkı ilkesinin, bir yargılamanın olmazsa olmaz koşulu olduğunu, ceza muhakemesi hukukunun bu temel ve vazgeçilmez ilkelerinin müvekkili için rafa kaldırıldığını, müvekkilinin hem uluslararası hukuktaki hakları açısından hem de iç hukuktaki hakları açısından mağdur edildiğini, bu bağlamda;
          
- Batılı ülkelerin uluslararası hukuk bağıtlarını ekonomik ve politik çıkarları gereği ihlal ederek sanığın sığınma taleplerini reddettiklerini, müvekkili sanığın Türk yetkililerince Kenya’da hukuki olmayan bir şekilde yakalandığını, yakalamanın uluslararası normlara uygun olmadığını, hukuka aykırı gerçekleşen işlemlerin yok hükmünde olduğunu ve yok hükmünde olan bir işleme dayanılarak yapılarak tüm işlemlerin geçersiz olduğunu, bu durumda sanığın yakalanmasından itibaren tüm işlemlerin yok hükmünde olup, hukuka aykırılıkların ancak tüm işlemlerin yapılmamış sayılması ve müvekkilin serbest bırakılması ile giderilebileceğini,
          
- Sanık hakkında gıyabi tevkif müzekkeresi olduğu halde, yakalandığında CMUK'na göre 24 saat içerisinde yetkili hakim önüne çıkarılarak sorguya çekilmesi gerekirken, ilgili yasa ve anayasa hükümleri ihlal edilerek Jandarma Genel Komutanlığı tarafından ilk sorgulamasının yapıldığını,
          
- Dosyada sanığın yakalama işlemine dair hiçbir belge ve tutanağın mevcut olmadığını sanığın yakalanması işleminin uluslararası hukuka aykırı olduğu gibi iç hukuk mevzuatına da aykırı olduğunu,
          
- Sanığın Türkiye’ye getiriliş biçimi ve bunun yayın organlarınca da teşhirinin yasalara,
anayasaya ve uluslararası hukuka aykırılık teşkil ettiğini,

- Sanığın Türkiye’ye getirilmesinden bu yana “Suçsuzluk karinesi”nin rafa kaldırıldığı ve
değişik kesimlerce yargısız infaz mantığının sergilendiğini, 
           
- Yasada olmadığı halde sanığın duruşma boyunca cam bir bölme içinde bulundurulduğunu,
          
- Usul hukuku gereğince hazırlık soruşturmasının aleni olmadığı halde, sanığın sorgusu sırasında alınan ifadelerinin basın-yayın organlarınca yayınlanmış olduğunu,
          
- Usul yasalarında müdafinin vekaletname aranmaksızın her zaman sanık ile görüşebileceği düzenlendiği halde, sanık-müdafii görüşmelerinde usul hukuku kurallarına uyulmadığını,

- Sanığın getirildiği İmralı Adası’nın yasak bölge ilan edilerek, sanıkla ilgili tüm işlem ve
düzenlemelerin hazırlık aşaması ve sonrasında Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi’nin yetki ve sorumluluğunda yürütüldüğünü,
          
- Yargılamanın, AİHM'nin kararlarına aykırı olarak “Bağımsız olmayan DGM'de başladığını, dürüst yargılama hakkının ihlal edilmiş olduğunu,
           
- Bu davanın tarihe savunma avukatlarının en çok saldırıya uğradığı, meslek vakarının en çok rencide edildiği dava olarak geçeceği,
           
- Davaya önce devletin, sonra medyanın dışarıdan müdahale ederek yargının baskı altına alındığını,

- Yargılamanın nakli ile ilgili CMUK ve DGM'lerin Kuruluş ve Yargılama Usulü Hakkındaki
Kanun hükümlerine uyulmadığı, 
          
- Mahkemece, müdahale istemleri konusunda yasalara uygun değerlendirme yapılmadan müdahale taleplerinin kabulüne karar verildiği,
          
- İrtibatlı dosyaların birleştirilmesinde CMUK hükümlerine uyulmadığı,
          
- Yer itibariyle davaya bakma yetkisinin Ankara DGM'nde olmadığı halde, davaya bakma yetkisinin Ankara DGM'ne verildiğini,

- Duruşma aleniyetinin ihlal edildiğini, beyan etmişlerdir. 
         
b) Delillerin değerlendirilmesi, usule ve esasa ilişkin değerlendirmeler: (Savunma, sh:23-68)

 aa) Genel olarak delillerin değerlendirilmesi: (Sh:23-35)
         
Gerek ulusal ceza mevzuatı gerekse uluslararası ceza yargılamasına ilişkin kabul edilmiş olan temel ilkeler ışığında dosyaya sunulan bir belgenin delil olarak değerlendirilmesinin belirli kriterlere tabi tutulduğunu, bu kriterlerin (delilin gerçekçi olması, akıcı olması, olayı tasdik edici nitelikte olması, ispat bakımından önemli olması, delilin kanuna aykırı olmaması, delillerin müşterek olması ve bilimsel olması vs.) mevcut yargılamanın sonunda verilecek olan hükmün salt toplumsal tatminin sağlanması amacıyla verilecek objektif olmayan kararların hüküm altına alınmasını engellemeyi amaçladığını,
         
Ceza yargılamasının asıl amacının belirli ilkeler ışığında (çeşitlilik, silahların eşitliği vs. gibi) maddi gerçeğin bütün kuşkuları bertaraf edecek şekilde ortaya çıkarılması olduğunu, yargılama süresince sanığın olayları kabul ediyorum demesi ile yetinilmesi, tek tek subut delillerin ortaya konulmaması, müsnet suç unsurlarının irdelenmemesi, ses kayıtlarının ve kasetlerin doğruluğunun yan delillerle kanıtlanmaması, tanık yüzleştirmelerine girilmemesi, savunma delillerinin toplanmaması nedeniyle eksik soruşturma ile hükme gidildiğini, bu bağlamda:
         
- Sanığın 15.02.1999 tarihinde yakalanmasına ilişkin resmi kayıtların olmaması nedeniyle yakalama işleminin yasallığı hususundaki ciddi ihlallerin varlığına karine teşkil ettiğini, çeşitlilik ve kanuni delil kriterleri gereğince dosyadaki tüm belirsiz hususların ortadan kaldırılması gerektiği,
         
- Dosyada çeşitli devlet birimlerince yargılanmaya ilişkin PKK ile ilgili bilgi, belge, kaset ve telsiz çözümlemeleri ve istihbarat raporlarının önemli bir yer tuttuğunu, mahkemece söz konusu belgeler hakkında delil niteliği taşıyıp taşımadığı hususunda hiçbir araştırma yapmaya gerek görülmediğini, çeşitlilik ve silahların eşitliği ilkesi gereğince hiç tartışması yapılmaksızın dosyaya delil olarak kabul edildiğini,
          
- Dosyaya delil olarak sunulan PKK mensubu kişilerin ifadelerinin şahsi yargılama dosyalarının bütünselliğinden koparılarak ve savcının iddialarının kanıtlanmasına olanak sağlayacak şekilde salt soyut suçlamalara ilişkin bölümlerinin kullanılmasının ceza sistematiğinin mantığı ile bağdaşmadığını,
         
- Muhakeme makamı çelişiklik ilkesinin gereği olarak dosyada bulunan belgeleri tartışmaya açmak ve dosyada delil olarak sunulan ifadelerin savunma makamınca da sorulacak bir takım sorularla tartışmak ve karara bağlamak durumunda olup, bu gereklilik ışığında dosyada önemli bir yer tutan PKK örgütünden ayrılarak itirafçılık yasasından yararlanmak üzere ilgili devlet yetkililerine başvuran kişilerin ifadelerinin konu ile ilgili ulusal ve ulusal üstü yasalar gözardı edilerek dosya kapsamına dahil edilmesinin tümüyle hukuk dışı bir uygulama olduğunu,
         
- Müdahale talebinde bulunan ve bu talepleri kabul edilen şahısların CMUK'nun 365 ve devamı maddeleri gereğince suçtan zarar görmüş olmaları hususu mahkemece tespit edilmesi gerekirken, müdahale talebinde bulunan kişilerin beyanları ve suçlamaları ile yetinilmiş olduğunu,
        
- Sanığın yakalandığı andan itibaren yapılan görüşme veya ifade alma sonuçlarının bütünsel olarak dosyada bulunmaması nedeniyle ceza muhakemesi prensiplerinin ihlal edilmiş olduğunu, 
        
- İddianamede sayılan tipik eylemler ile ilgili soruşturmaların akıbeti araştırılmayarak dava ve sanıkla illiyet bağının mücerret bir konumda kaldığı, hukuki illiyet bağının araştırılmadığı,
        
- 04.06.1999 günü savunma makamının tevsi-i tahkikat taleplerinin inandırıcı, olmayan gerekçelerle reddedildiği,
        
- Suriye sürecinde Türkiye Devleti’nin girişimine ilişkin belgelerin, sanığın İtalya’da bulunduğu süreçte Dışişleri ve Adalet Bakanlıklarınca hazırlanan iade dosyasının ve sanıkla ilgili Almanya Adli Makamlarınca hazırlanan dosyanın dava dosyasına intikal ettirilmediği belirtilerek, 
         
İddianamede, sanığın 30.000 kişinin ölümünden sorumlu tutulduğunu, resmi açıklamalarda ölen güvenlik güçleri ve resmi kişilerin 5.000 civarında olduğunun belirtildiği, dava süresince rnüdahilliğine karar verilen aileler ve vekillerinin bu grup ile sınırlandırıldığını, geri kalan 25.000 kişinin çoğunluğunun Kürt yurttaşları olduğu gerçeğinin dile getirilmediği ve davaya katılımlarının engellendiğini, esas hakkında mütalaanın da iddianamenin tekrarından öteye geçemediğini, iddianamedeki ayırımcı anlayışın esas hakkında mütalaaya da yansımış olduğunu,
         
Ceza adaletinin elbette yerini bulması gerektiğini, ama bunun adının idam olamayacağını, idamın çağdışı bir ceza olduğunu beyan etmişlerdir.

bb) Usule ilişkin itirazları: (Sh:35-44)
         
Sanık vekilleri yargılama aşamasında mahkememize daha önce verdikleri dilekçelerinde ve duruşmada esasa ilişkin savunmalarında;
         
Ceza Muhakemesinde usulün kanuni olup, takdiri olmadığını, kanunun emrettiği usul hükümlerinin uygulanmasının adil bir yargılamanın da temeli olduğunu, usul hatalarının davanın esas yönünden yanlış oluşmasını sağladığı gibi, alınacak kararı da kamu vicdanında tartışılır bir duruma sokacağını belirterek, davadaki usule ilişkin hukuka aykırılıkların;
         
- Başbakanlık kriz merkezinin yargıya müdahalesinin Anayasanın 138. maddesine aykırı olduğu gibi, “Hızlı ve özel yargılama”nın kriz yönetmeliğince sürdürülmesinin yasadışı olduğunu,
         
-  Ankara DGM.C. Başsavcılığı yetkili ve görevli olmadığı bir soruşturmayı resen başlatırken,  Ceza Muhakemesi Usul Yasalarına açıkça aykırı davranmış olduğunu,
         
- Ankara DGM. yetkili olmadığı halde davaya bakmış olduğunu,
         
- Dava nakli kararı bulunmadan, İmralı’da duruşmaya başlanmasının yasadışı olduğunu,
         
- İmralı’da duruşma salonu yapımına yürütmenin karar verip, yargıya rnüdahale edilmiş olduğunu,
        
- CMUK.2, 3-4 maddeleri uyarınca sanık hakkındaki tüm soruşturmaların usule aykırı olarak birleştirilmesinin usul ve teamüle aykırı olduğunu,
         
- Savunma avukatları ve müdahiller ile avukatlarının Ankara DGM.C. Başsavcılığı’nca fiziki koşullar ileri sürülerek sınırlandırılması ve tespitinin yasalara aykırı olduğunu,
         
- Duruşma aleniyetinin ihlal edilmiş olduğunu,
         
- Savcılığın hazırlık tahkikatı esnasında ifade tutanaklarını basına sızdırarak, duruşmada
okunmayan belgeleri kamuoyuna açarak hukuka aykırı davranmış olduğunu,
         
- Yargılamanın AİHM'nin kararlarına aykırı olarak bağımsız olmayan DGM'lerde başlamış olup, dürüst yargılama hakkının ihlal edilmiş olduğunu,.
         
- Bu davanın savunma avukatlarının en çok saldırıya uğradığı, meslek vakarının en çok rencide edildiği bir dava olduğunu,
         
- Davaya önce devletin, sonra da medyanın dışarıdan müdahale ederek yargıyı baskı altına almış olduğunu,
         
- Son soruşturma aşamasında 5 günlük hızlı yargılamada, Ceza Muhakemesi kurallarına uyulmadığı, eksik soruşturma ile hükme gidildiğini,
         
- Savcılığın esas hakkındaki mütalaasının, iddianamenin tekrarından öteye geçmediği, iddianamedeki ayırımcı anlayışın esas hakkındaki mütalaaya da yansımış olduğunu beyan etmişlerdir.

cc) Esasa İlişkin Savunmaları: (Sh:44-68)
        
Sanık vekilleri esasa ilişkin değerlendirmelerinde;
         
Bir ülkede hangi halkların yaşadığı ya da herhangi bir halkın var olup olmadığı sosyolojik bir olgu olup, etnografya biliminin konusunu oluşturduğunu, Türkiye’de Kürtler var mıdır? sorusuna başbakanlığı döneminde şimdiki Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “Kürt realitesini tanıyoruz” diyerek en resmi ağızdan açıklamasını yaptığını, sosyolojik ve bilimsel gerçekliklerin yasalarla belirlenmesi ya da ortadan kaldırılmasının olanaklı olmadığı, yasa ile ne bir halkın yaratılabileceği ve ne de mevcut bir halkın yok edilebileceğini,
         
Türkiye’de ise sosyolojik ve bilimsel gerçekliğe aykırı resmi görüşün bu gün dahi sürmekte olduğunu, 1. Dünya Savaşı sonrası Anadolu’da özellikle Türkler ve Kürtler’in ortak direnişi ve Ulusal Kurtuluş Savaşı sonrası Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurulması, 1924 Anayasası ile “Ulus Devlet” sürecine girilmesi, yalnızca Türklerin varlığına dayalı anayasal ve yasal düzenlemelere gidilmesinin, “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür, Türkiye’de Kürt yoktur” anlayışının günümüze kadar sürecek bir dizi acı olayın da nedenini oluşturduğunu, doğal olarak olmayan bir halkın dili, kültürü ve haklarının da olmayacağını,
         
Resmi ideoloji dediğimiz bu görüş ve düşüncelerin topluma kabul ettirilmesinde ise aynı kolaylığın yaşandığının söylenemeyeceğini, bunun sağlanması için baskı, yasak ve şiddetin temel yöntem olduğunu, resmi ideolojinin tersi görüş ve düşünceler açıklamanın, taleplerde bulunmanın “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü” yok etmeye yönelik “bölücülük” sayıldığını ve her dönemde en ağır bir şekilde cezalandırıldığını, zaman zaman özel yasalar çıkarıldığını, özel mahkemeler kurulduğunu ve özel yönetim biçimlerinin getirildiğini,
        
Görülmekte olan bu davanın temeline, sosyal, siyasal, ekonomik ve tarihsel koşullar tümlüğü içinde bakılmazsa sağlıklı bir sonuca varılamayacağını,
         
Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin bağımsız ve tarafsız olmayan, tabii hakim ilkesine aykırı mahkemeler olduğunu,
         
Davanın siyasi nitelikli olduğunu, Genelkurmay Başkanlığı’nın “düşük yoğunluklu savaş” tanımı ile iddia makamının örgüt hakkındaki tanımının birbirine uymadığı gerçekliğinden hareket etmek gerekirse 30.000 kişinin yaşamını yitirdiği olayların basit terör hareketleri olarak alıp suç ve ceza muhakemesine hapsetmenin yanılgıya götüreceğini,
         
Yapılan yargılamada yaşanan olayların neden-sonuç ilişkisinin ”hukuksal illiyetinin” sağlıklı şekilde ortaya konmadığını, bu nedenle PKK'nın hangi toplumsal durum ve koşullarda doğup geliştiğini ele almanın gerekli ve zorunlu olduğunu, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Mahkemenin kararlarının iddianamedeki iddiaları doğrulamadığı,
        
Sanığın yargılandığı iş bu davada; iddia makamının hem iddianamede ve hem de mütalaada “Sanığın temsil ettiği örgütün uzun yıllardır uyuşturucu ticaretinden pay aldığı, uyuşturucu işi yapan kişileri bazı işlerinde aracı olarak kullandığı” yolunda çeşitli iddialar ve suçlamaların yer aldığını, müvekkili sanığın şahsında esasen örgütü politik bir örgütten ziyade, çeşitli suç tiplerini işleyen kriminal bir örgütlenme olarak sunulmaya çalışıldığını, iddia makamının bu ithamlarının dayanaksız olduğunu beyan etmişlerdir. 

c) Sanık vekilleri Türkiye’de Kürt Realitesi (Sh:69-l 89) başlığı altında yaptıkları savunmalarında;

Türkiye’yi 21. yüzyılın şafağında evrensel demokrasilere ulaşmaktan alıkoyan, kaynaklarını da tüketerek yoksulluğun, işsizliğin gelişmesine yol açan, bulunduğu bölgede temel güç haline gelmesini engelleyen ve çatışmaların, çelişkilerin, huzursuzlukların ve hoşnutsuzlukların hakim olmasını sağlayan temel olgunun yaklaşık 200 yıllık bir geçmişi olan, ancak Cumhuriyet ile birlikte çözümü daha da zorlanan Kürt sorununun bu davanın temel konusu ve tartışması olarak ortaya konulması gerektiğini,

Resmi ideoloji tarafından tüm bilimsel gerçeklerin aksine bu toprakların, Mezopotamya’nın kadim halklarından olan Kürtlerin bir halk olarak reddedilişinin eşine az rastlandığını, elbette bu bilim dışı reddedişin tarihsel, sosyolojik hatta psikolojik açıklamasının olduğunu, aslında bu Kürt-Türk ilişkilerinde bu reddedişin her zaman hakim olan bir yaklaşım olmadığını, tarihsel olarak Türklerin ve Kürtlerin kaderlerinin Anadolu topraklarında 11. yüzyılda kesişmiş olduğunu, Orta Asya’dan kalkarak yeni bir vatan arayışına giren Türk kavminin, Bizans’lılara karşı verdiği savaşta Kürtlerin onlara yardımcı olarak Anadolu’nun kapılarını kendilerine açmış olduğunu, Türklerle-Kürtlerin tarihsel birlikteliklerinin böylesi bir dostluk ve dayanışma ile başlamasının Kürtler açısından süregelen bir tavrın başlangıcı olduğunu, Türkler’in gelip yerleştikleri Anadolu topraklarının Türk ve Kürt iki temel güç olarak, iki asli kurucu unsur olarak birlikte yaşamalarının ortak zemini oluşturduğunu,
         
Her şeyden önce bu davanın konusu olan bütün fillerin nedenini gerçekçi bir tarzda isimlendirmek gerektiğini, sorunun Kürt sorunu olduğunu, temelinin geçmişlere dayandığını ve temelinde inkar ve baskı politikalarının yattığını, iddia makamınca uygulanan baskı ve inkar politikalarını gizlemek ve üstünü örtmek amacıyla sorunun tarihsel boyutuna girmediğini, tarihte yaşanan bütün isyanlar ve çatışmaların soruna inkar ve baskı politikaları ile yaklaşmaktan kaynaklandığını, bu açıdan öncelikle Kürtlerin tarihi ve tarihte Kürt-Türk ilişkilerinin gelişim seyrini incelemek gerektiğini belirterek bu başlık altındaki savunmalarında Kürt kimliği, Kürtlerin kökeni, Kürt sorunu ve Kürt sorununun tarihsel, toplumsal temelleri ve değişik dönemlerdeki Türk-Kürt ilişkileri hakkında geniş açıklamalarda bulunmuşlardır.

d) Davanın, insan hakları uygulamaları ve hak ihlalleri açısından değerlendirilmesi: (Sh: 189-277)
         
Sanık vekilleri savunmalarının bu bölümünde, davanın insan hakları uygulamaları ve hak ihlalleri açısından değerlendirmesini yaparak; sanık Abdullah ÖCALAN’ın yargılandığı davanın hem nedenleri hem de oluşacak sonuçları bakımından taşıdığı öneminin iyice açığa çıkarılabilmesi için çok yönlü hukuksal değerlendirmeler yapmanın tarihsel bir zorunluluk olduğunu,
         
Yalnızca ülkenin bir bölümünde yaşanıyormuş gibi görünen Kürt Sorununun aslında doğrudan veya yansımalı bir biçimde bütün ülkeyi etkilemiş olup, sonuçlarının hayatın her alanında ortaya çıktığını,
         
Ülkede yaşanan Kürt sorunu nedeniyle bir bölge insanının, yaklaşık 20 yıl süre ile “Olağan” bir sistemle hiç tanışamamış olduğunu, bir kuşağın yetişmesinde hep “olağanüstü” bir rejimin katı ve baskıcı düzenleme ve uygulamalarının söz konusu olduğunu,
         
Aynı ülke içinde iki farklı hukuk denebilecek kadar ağır sonuçlara yol açan uygulamaların, en temel hak ve özgürlüklerin hem özünü ortadan kaldırmış, hem de kişilerin yaşamlarının çeşitli alanlarında tam bir hukuksuzluk yaşanmasına yol açmış olduğunu,
         
Oluşan tahribatların çok ağır ihlal sonuçlarına yol açmış olup, bunun ülkenin uluslararası alanda da giderek yalnızlaşmasına ve dışlanmasına yol açtığını, AİHM'ne başvuran ülkelere göre dağılım gözönüne alındığında bu gerçeğin daha da somutlaşmış olacağını,
         
Günümüz dünyasında giderek artan, bir biçimde etkisini hissettiren bir insan hakları teorisi ve uygulamasının bu açıdan dikkatle incelenmesinin gerektiğini;
         
Özellikle düşünce ve basın özgürlüğü alanının da OHAL başta olmak üzere tüm ülkede yasadışı uygulamalardan nasibini almış olduğunu, 
         
Yine çeşitli biçimlerde yürütülen soruşturmalarda işkencenin adeta tek ve meşru sorgulama yöntemi olarak benimsendiğini, gözaltına almanın özellikle de OHAL Bölgesinde günlük yaşamın bir parçası olduğunu,
         
OHAL başta olmak üzere ülkenin diğer bölgelerinde ve sıklıkla görüldüğü gibi birçok insanın görülür bir biçimde çeşitli emniyet birimleri tarafından sorgulanmak üzere alındıkları halde nedeni “hala bilinmeyen” biçimlerde “kaybolmuş oldukları”, bir kısmının ise gözaltına alındıktan sonra olağan yasal prosedürün dışında uygulamalara tabi tutularak emniyet birimlerinin bütün imkanlarına rağmen gözaltında öldürülmüş olduklarını, farklı  siyasal düşünce ve aktivite içinde olan veya taşıdığı ulusal özelliklerden dolayı birçok insanın, kim tarafından işlendiği bugün de belli olmayan biçimlerde işlenen cinayetlerle katledildiğini,
         
Yaşanan çatışmaların, çatışmalara katılan kişiler üzerinde de ağır psikolojik tahribatlar yarattığı ve adeta bir Vietnam Sendromunun yaşanmasına yol açmış olduğunu,
         
Kürt sorunu ve buna geleneksel ‘yaklaşımın ortaya çıkardığı ağır sonuçlardan birinin de düşünce ve ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğü alanında yaşanan çok ciddi hukuksuzlukların olduğu, peşpeşe kapatılan, sorumluları cezaevinde olan ve hatta binaları bombalanan günlük gazete ve dergilerin varlığının da başka bir trajik örnek olduğunu, 
        
''Terörle etkin mücadele” adı altında onbinlerce köy korucusu kadrosu ihdas edilerek güvenlik alanında tam bir yetki karmaşasının yaşanmasına yol açıldığını, yine aynı gerekçelerle itirafçılık kurumu adı altında suç işlemeye eğilimli insanlara devletin her türlü olanağı ve koruma tedbirleri adı altında suç işlettirildiğini,
         
Kürt sorunu nedeniyle (DEP örneğinde olduğu gibi) birçok siyasi partilerin kapatılmış olduğunu beyan etmişler.

e) Sanık vekilleri, Demokratik Cumhuriyet ve Kürt Sorununda Demokratik Çözüm (Sh 277-334) başlığı altında yaptıkları savunmada:
        
Demokrasinin, esas olarak insanlığın eşitlik ve özgürlük karakterinin somut ifade biçimi, kurumsal yapısı olduğunu, demokrasinin siyasal sistemleri meşrulaştıran en etkili ideoloji olduğunu, günümüzde demokratik olmayan rejimlerin gayri meşru sayılmakta olduğunu,
         
Demokrasi mücadelesinin bir tarihse;i özgürlük mücadelesi olduğunu, demokratik çerçevenin temel prensip ve kurallarının bulunduğunu,
         
Demokrasinin; hoşgörü, uzlaşma, esneklik ve bir yaşam kültürü olduğunu,
         
Ulus-Devlet ya da Üniter Devlet biçiminde ifade edilen devlet örgütlenmelerinin demokrasi örgütlenmeleri içerisinde en yaygın görülen biçimlerinden biri olduğu, Türkiye Cumhuriyeti’nin de bir  üniter devlet olarak kendisini yapılandırdığını,
         
Ulusal ve etnik sorunlara demokrasi içerisinde çözüm bulunabileceğini, yeryüzünde artık çok uluslu, çok etnikli, çok kültürlü, çok dilli olmayan ülke sayısının bir kaç istisna dışında kalmadığını, dünya ve insanlığın belki çok sancılar, sıkıntılar çektiğini, ancak bu gerçekliğe uyumlu bir çözüm mantığını da sonuçta demokratik cumhuriyetler, demokratik birlikler şeklinde gerçekleştirmiş olduğunu, üniter devlet yapısı için de çok kültürlülük sorununu dil ve kültür özerkliği temelinde çözüme kavuşturan demokratik ülkelerin başlıca örneklerini Fransa, İtalya, Finlandiya, Avusturya, ABD. vb. gibi ülkelerin teşkil ettiğini,
         
Kürt sorununa kalıcı çözümün, demokratik cumhuriyet bünyesinde kardeşçe özgür birlik çözümü olduğunu, sanığın da savunmasında bu çözümü dile getirip “Demokratik birlik çözümü” için tezlerini somut bir biçimde ortaya koyduğunu, demokratik çözümün kalıcı barış ve istikrarın teminatı olacağını, inkar ve imha siyasetinde ısrar etmenin sorunu kangrenleştirmek ve ülkenin geleceğini ipotek altına almak olacağını, savaşların, çatışmaların barışın gerekçesi olduğunu, zengin ulusal-sosyal-kültürel dokunun demokratik birlik çözümünün büyük avantajı olduğunu beyan etmişlerdir.

 f) Sanık vekilleri savunmalarının sonuç kısmında (Sh:334-348):
          
Savunma makamı olarak, bu davada esas tartışılması gerekenin görünürdeki suçun değil, yukarıdan beri savunmalarının çeşitli bölümlerinde ayrıntılarıyla ve kanıtlarıyla açıkladıkları gerçek suçun tartışılması gerektiğini düşündüklerini, bu anlamda müvekkilleri sanığın tarih önünde suçsuz olduğuna inandıklarını, suçlamaya karşı esas karşı tezlerinin bu olduğunu beyanla;
          
Türk Ceza Yasasının 125’inci maddesi ile iki ayrı suç tipinin düzenlendiğini, ilkinin; devlet topraklarını, devlet idaresinden ayırmak ve müstakil bir devlet kurmak, diğerinin ise devlet
topraklarının bir kısmını yabancı bir devletin egemenliği altına koymak olduğunu,
          
Dar anlamda suç vasfı açısından, 125’inci maddenin unsurları itibari ile ve özellikle manevi unsur açısından oluşup oluşmadığı yönünde incelendiğinde; sanığın 1993‘ten başlayarak ayrı bir devlet kurmak amaç ve görüşünden vazgeçtiğini beyan ettiğini, bu nedenle atılı suç vasfının oluşmadığını, iddia makamının TCK 125’teki suç tipini tehlike suçu olarak değerlendirmesine karşın ceza hukuku öğretisi açısından maddede tanımlanan suç tipinin bir tehlike suçu olmayıp, zarar suçu niteliğinde olduğunu, soyut ve genel iştirakin söz konusu olamayacağını, müvekkilleri sanığın PKK'nın başkanı olup amirlik ve komutanlık konumunda olduğunu, ancak başlangıçtan beri hiçbir silahlı eyleme katılmadığını, eylemlerle ilgili soyut ve genel emirler ve direktifler vermesinin konumunun doğal sonucu olduğunu, bu nedenle müvekkili sanık hakkında ancak TCK'nun 168/1‘inci maddesinin uygulanabileceğini, sonuç olarak gerek manevi unsur açısından, gerekse azmettirme ve iştirak kurallarına hukuki yaklaşım açısından sanık hakkında TCK'nun 168/1‘inci maddesi dışında hukuken bir değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını, 
          
İdam cezasının modem toplumlarda kabul görmeyen bir cezalandırma türü olduğunu, 21. yüzyıla girerken halen bu cezanın var olmasının hukuk devleti ve adil yargılama ilkeleri ile bağdaşmadığını belirterek, 
          
Sonuç olarak; mahkemenin vereceği kararın, toplumsal barış için bir kapı açmasını, ilelebet sürecek bir kardeşliğin, barışın, hakkaniyetin kilometre taşı olmasını, her türlü linç ve intikam mantığını, inkar yaklaşımını elinin tersi ile iterek adaletin barışa ve demokratikleşmeye hizmet edebileceğini göstermesini istediklerini beyan etmişlerdir. (Kl.:72-87) 
 


Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Gerekçeli Karar Ana Sayfa