|
F- SANIĞIN
SAVUNMASININ DEĞERLENDİRİLMESİ
Her ne kadar sanık Abdullah ÖCALAN sözlü ve yazılı olarak sunduğu savunmalarında;
Türk ve Kürt halklarının yüzyıllardan bu yana ortak devlet çatısı altında
ve ortak vatanda birlikte yaşadıklarını, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderlik
ettiği Ulusal Kurtuluş savaşını birlikte verip, Türkiye Cumhuriyeti Devletini
birlikte kurduklarını, her iki halkın, devletin asli kurucu öğesi olmasına
karşın daha sonra devlet yönetimine Türk Milliyetçiliğinin egemen olup,
.Kürt halkını inkara yöneldiğini, bu politika ve uygulamalara karşı PKK'nın
1970-1980 arası ideolojik, 1980-1990 yılları arasında da siyasi ve eylemsel
olarak doğup geliştiğini, 1990’lı yallarda özellikle 1993’ten itibaren
kendisini şiddetten arındırmak, barışçı bir çizgiye gelmek için dönüştürmeye
çalıştığını, bu çabalar bağlamında Mart 1993 ve Aralık 1995 yıllarında
tek taraflı ateşkes ilan ettiğini, ancak devletten olumlu cevap alınamaması
ve örgüt içinde kontrol dışına çıkan kimi grupların gerçekleştirdiği eylemler
nedeniyle ateşkes girişimlerinin sonuçsuz kaldığını, netice olarak sorunun
şiddetle çözülemeyeceğini, ayrı bir Kürt devleti kurmanın gerekmediğini
kavradığım, çözümün, bölünme, federasyon ve otonomiye gitmeden, demokrasiyi
geliştirerek demokratik Cumhuriyetin siyasal birlik ve bağımsızlık çerçevesinde
sağlanabileceğini, böyle bir çözüme çok büyük katkılar sunulabilmesi için,
kendisine fırsat verilmesini, bu bakımdan davanın tarihsel önemi bulunduğunu,
aksine şiddet uygulamaya devam edilirse önümüzdeki uzun yılların da büyük
acı ve üzüntülerle geçeceğini, ülkenin insan, ekonomik ve doğal kaynaklarının
büyük oranda yok olacağını ileri sürmüş ise de; bu savunmanın bazı bölümleri
kabule değer görülmemiştir. Çünkü:
1- Türkiye Cumhuriyeti Devleti, nitelikleri Anayasa’nın 2. maddesinde
sayılan bir hukuk devletidir. Bu niteliklere sahip bir devletin oluşumunun
göstergesi olan egemenlik hakkının kayıtsız şartsız millete ait olduğu
ve bunun Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eli ile kullanılacağı,
Anayasa’nın 6. maddesinde açıklandıktan sonra 7-8 ve 9. maddelerinde bu
yetkiler Yasama, Yürütme ve Yargı yetkisi olarak belirlenmiş, Yargı yetkisini
Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı Anayasal bir kural
haline getirilmiştir.
Anayasamızın “Yargı” başlığını taşıyan 3. bölümünde yer alan 143. maddesinde
de “Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen
ve nitelikleri Anayasa’da belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan
doğruya devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara bakmakla görevli
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulacağı” emredilmiş,
Bu buyruğa uygun olarak yürürlüğe sokulan 2845 Sayılı Devlet Güvenlik
Mahkemeleri Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 1. maddesinde
de aynı hüküm yer almış, ve 9. maddesinde hangi suçlara bakacağı maddeler
halinde sayılarak gösterilmiştir.
Öte yandan, ceza yargılamasının konusu bir kimsenin belli eylemlerinin
Ceza Hukuku ve Ceza Yargılaması Hukuku bakımından değerlendirilmesidir.
Ancak bu değerlendirme yapılırken, buna bir sınır çizilmesi de zorunludur.
Bu bakımdan ceza davasının konusu iddianamede belirtilen maddi olaylardır.
Bu sınırlar içerisinde Hakim araştırma yapma ve tavsif etme yetkisine sahiptir.
Nitekim bu ilkeler CMUK'nun 150. maddesinde ''Tahkikat ve hüküm yalnız
iddianamede beyan olunan suça ve zan altına alınan şahıslara hasredilir.
Bu hudut dahilinde olarak mahkemeler istiklal ve hareket etmek hak
ve görevine haiz olup, Ceza Kanununun tatbikinde kendilerine arzedilen
iddialar ile bağlı değildirler.”
257. maddesi de “Hükmün mevzuu duruşmanın neticesine göre iddianamede
gösterilen fiilden ibarettir.
Fiili takdirde Mahkeme iddia ve müdafaalarla bağlı değildir.” denilerek
vurgulanmıştır.
Yukarıda gösterilen Anayasa ve Usul Yasası kuralları karşısında Mahkememizin
geleceğe dönük, siyasal ve sosyal sonuçlar doğuracak şekilde karar vermesi
mümkün değildir. Mahkememiz iddianamede dava konusu yapılan eylemlerden
ötürü sanığı yargılayarak, suçluluğunu sabit görürse mahkumiyet, görmezse
beraat kararı verme hakkına sahiptir.
2- Türkler ile Kürtler yüzyıllardan bu yana birlikte yaşaya gelmektedir.
Bu süreçte iki halk arasında doğal kültür erozyonu yaşanmış, kan bağları
oluşmuştur. Tarihe bakıldığında Kürtlere (isyanlar hariç) hiçbir baskı
yapılmadığı görülür. Kürtlerin inkarı savı da doğru değildir. Sanığın da
kabul ettiği gibi Yavuz Sultan Selim döneminde Padişahın istemesine rağmen
Kilit beylikleri ayrı devlet olarak değil, Padişahın göndereceği beylerbeyi
sorumluluğunda ortak devlet çatısı altında yaşamayı çıkarlarına uygun bulmuşlardır.
Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde benimsenen, Osmanlı Meclis-i Mebusanı'nca
da kabul ve ilan edilen Misak-ı Milli’nin bir maddesinde Mondros Mütarekesinin
imzalandığı 30 Ekini 1918 günü, mütareke sınırları içinde dinsel, kültürel
amaçlı ve amaç bakımından birlik oluşturmuş, birbirlerine karşı saygı ve
fedakarlık duyguları ile dolu ırkı ve toplumsal hakları ile coğrafi konumlarına
bütünü ile saygılı Osmanlı İslam çoğunluğunun yerleşik bulunduğu bölümlerin
tamamının gerçekte ve yasal olarak hiçbir nedenle ayırım yapılması mümkün
olmayan bir bütün olduğu hükmü kabul edilmiştir. Kurtuluş Savaşı’nda da
Misak-ı Milli’nin bu hükmü aynen benimsenmiştir. Kurtuluş Savaşı iyi incelendiğinde
Atatürk’ün, Misak-ı Milli’nin çizdiği sınırlar içerisinde yaşayan halkın
tamamını bir bütün olarak gördüğü, bölgesel güçleri birleştirmeye çalıştığı
ve düşmana topyekün milletin gücü ile karşı koyduğu görülür. Bu cümIeden
olarak;
- Amasya Genelgesi’nde “Milletin bağımsızlığını yine milletin kesin
kararı ve direnişi kurtaracaktır” denmiştir. Bu genelgede Mondros Mütarekesinde
kabul edilen sınırlar içerisinde yaşayan nüfusun tek bir millet olarak
görüldüğü açıktır.
- Erzurum Kongresinde: Trabzon Müdafa-i Hukuk Cemiyeti ile Doğu vilayetleri
Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri bir çatı altında birleştirilmiş ve “Trabzon
ile Canik Sancağı ve Doğu illeri adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbakır,
Elazığ, Van, Bitlis ve bağımsız Liva’ların hiçbir sebeple bahane ile birbirinden
ayrılmaz bir bütün olduğu” karar altına alınmıştır.
- Sivas Kongresi’nde de “Bütün yurttaki Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri,
Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti adı altında birleştirilerek,
Erzurum Kongresi’nde kararlaştırılan her türlü işgal ve müdahaleye karşı
toptan direnme kararı perçinlenmiştir.
- Yukarıda özetlendiği gibi gerek Erzurum, gerek Sivas Kongreleri’nde
alınan kararlarda ve gerekse Misak-ı Milli hükümlerinde ayrıca Kürtlerden
bahsedilmemektedir. Bunun nedeni, kurulacak devletin ırk esasına dayandırılmak
istenmemesidir. Nitekim, bu ilke Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında aynen
muhafaza edilmiştir. Halen yürürlükte bulunan 1982 Anayasasının başlangıç
kısmında “...Her Türk vatandaşının bu Anayasa’daki temel hak ve hürriyetlerden
eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak milli, kültür, medeniyet
ve hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme, maddi ve manevi varlığını
bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu, topluca Türk
vatandaşlarının milli gurur ve iftiharlarda, milli sevinç ve kederlerde,
milli varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının
her türlü tecellisine ortak olduğu, birbirinin hak ve hürriyeti erine kesin
saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duyguları ile yurtta sulh arzu
ve inancı içinde huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu” açıklandıktan
sonra, ikinci maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma
ve adalet anlayışı içinde, İnsan Haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine
bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik ve laik
bir hukuk devletidir.” 10. maddesinde “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet,
siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım
gözetmeksizin kanun önünde eşittir.
Hiçbir kişiye, aileye, zümreye ve sınıfa imtiyaz tanınamaz.
Devlet organları ve idare makamları bütün işlerinde kanun önünde eşitlik
ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
12/1. maddesinde “Herkes kişiliğine bağlı dokunulmaz, devredilmez,
vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir...”
17/1. maddesinde “Herkes yaşama, maddi ve manevi varlığım koruma ve
geliştirme hakkına sahiptir...” şeklindeki hükümler de, bu yargımızı teyit
etmektedir. Ayrıca Anayasanın 13,14,15 ve 16. maddelerinde temel hak ve
özgürlüklerin sınırlanabileceği belirtildikten sonra bunun koşulları da
gösterilmiştir.
Bu maddelerde kabul edilen ilkeler uluslararası sözleşmelerde kabul
edilen ilkelere de uygundur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 10/2 ve
11/2 maddelerinde, Anayasa’nın 13. ve 14. maddelerine paralel hükümler
bulunmaktadır.
- Nitekim ülkemizde insanların kendilerini her bakımdan serbestçe geliştirebildikleri
bir ortam mevcuttur: Irk, dil, din, cinsiyet farklılığı gözetilmeksizin
herkes devletin sunduğu olanaklardan eşit olarak yararlanmakta; Devletin
üst düzey yönetim kademelerine kadar yükselerek, “örneğin Cumhurbaşkanı,
TBMM Başkanı, Başbakan, Bakan, General, Vali, Hakim ve Cumhuriyet Savcısı
vs.” olabilmektedirler.
Sıkıyönetim ve Askeri İdare döneminde getirilen dil yasağı, sakıncası
anlaşılarak 1991 yılında kaldırılmış; Kürtçe radyo yayını yapılması, gazete
ve dergilerin serbestçe basılarak satılması sağlanmıştır. Herkes günlük
yaşamında anadilini hiçbir sınırlama olmadan konuşabilmektedir. Uygulamada
ortaya çıkan ufak-tefek aksaklıkların da, demokratik ortam içerisinde her
zaman çözülebileceği görülmüştür. Toplumumuzda etnik kökenlerine bakılarak
hiç kimseye kesinlikle bir baskı ve inkar politikası uygulanmamaktadır.
İnsanlarımız arasındaki iktisadi ve sosyal ilişkiler en üst düzeyde olup
birbirlerini dışlama söz konusu değildir. Yüzyıllardır kız alıp vermektedirler.
Batı Anadolu Bölgesi’ndeki büyük kentlere göç eden Doğu ve Güneydoğu Anadolu
bölgesi kökenli insanlarımıza herhangi bir soğukluk gösterilmemekte, kısa
sürede kaynaşma sağlanmaktadır. Ülkede yaşayan her insan anayasal vatandaşlık
temelinde 1. sınıf vatandaş olarak kabul edilmektedir.
Özetle: Kürt kökenli vatandaşların mutluluğu, Türklerle birlikte yaşamaktan
geçmektedir. Yüzyıllardan beri aynı vatanda gerçekleşen ortak yaşam olgusu,
meydana gelen akrabalık ve kaynaşma, birlikte yaşama arzusu, bizi bu gerçeğe
götürmektedir.
Yukarıda açıklanan gerekçelerle, Kürtlerin inkar edildiği ve baskıya
maruz kaldığı yönündeki savunma, haklı bulunmamaktadır.
3- Kararın “Terör örgütü PKK'nın kuruluşu, amaç ve programı, yapısı,
stratejisi, eylem ve faaIiyetleri” bölümünde ayrıntıları ile açıklandığı
üzere,
a) Mayıs 1990’da yapılan II. Konferans’ta toplu gösterilerin tırmandırılması,
Fırat-Dicle Bölgesi’nin ayaklanma bölgesi haline getirilmesi yönünde karar
alınması,
b) Aralık 1990’da yapılan IV. Kongre’de sözde Kürdistan’daki bütün
devlet kuruluşlarının düşman ilan edilmesi, halk ayaklanmasının yaygınlaştırılması,
eylem hücrelerinin oluşturulması, santraller gibi ekonomik kuruluşların
imhası, Hükümet Konaklarına el konulmasının kararlaştırılması,
c) Sanık tarafından yazıları Ocak-1992 tarihli “Ayaklanma Taktiği Üzerine
Tezler ve Görevlerimiz” adlı broşürde, halkın ayaklanma istediğinden bahsedilmesi,
d) Mart-1994’te yapılan III. Konferans’ta, silahlı eylemlerin tırmandırılması
kararının alınması,
e) Sanığın kaleme aldığı Haziran-1994 tarihli “Serxwebun Gazetesi”nde
çıkan “Ordu ve savaş gerçekliğine doğru yaklaşmayan anlayışları yerle bir
edelim” başlıklı yazıda, gerilla tarzı, hareketli çatışma yöntemlerinin
uygulanmasının istenmesi,
f) Ocak 1995’te yapılan V. Kongre’de;
- Savaşan bir halk ordusu yaratılması, ortama göre
gerilla tarzı eylemlere geçilmesi, ajan ve geçici köy korucuları ile ailelerine
imha şeklinde yönelinmesi, büyük-küçük ekonomik tüm hedeflerin tahrip edilmesi,
Devletin güvenlik kuvvetlerinin tasfiyesi ve eylemlerin tüm ülkeye yaygınlaştırılması
kararlarının alınmış olması,
g) Mayıs-1996’da yapılan IV. Konferans’ta; silahlı eylemlerin yaygınlaştırılması,
kalabalık yerleşim yerlerine baskınlar düzenlenmesi, intihar eylemlerinin
gerçekleştirilmesi kararlarının alınması,
h) Sanığın yazdığı “Kürdistan’da Zorun Rolü” isimli kitapta; “Kürt
halkı kurtuluş mücadelesini bazı alan ve eylem biçimlerinde sınırlayamaz.
Her yerde silahlı mücadelelerini ve her türlü eylem biçimini kullanarak
direnmek zorundadır.” şeklinde görüş açıklanması,
ı) Sanık tarafından Aralık-1996 tarihli “Serxwebun Dergisi”ne verilen
beyanatta; “Kentlere ineceğiz. Kent çatışmaları başlayacaktır. Neye mal
olursa olsun, bir otobüse binmek zor değildir. Bir uçağa binmek zor değildir.
Kendine bomba sarıp gidecek binlerce insanımız var.” denilmiş olması,
i) 8 Ekim 1998 tarihinde tüm partililer ve ARGK savaşçılarına, 16.10.1998
günü de sözde Botan Eyaleti sorumlularına yönelik telsiz talimatlarında;
Devlet güçlerine karşı misilleme haklarının olduğu, tek taraflı ateşkeslerin
sadece biraz daha hazırlık düzeyinin artırılması ve siyasi, diplomatik
hamle imkanı kazanmaya yönelik olduğu, uluslararası alana açılmanın kesinlikle
devletleşme anlamında ciddi bir adım oluşturacağının belirtilmesi gibi
olgular, sanığın şiddetten ve bağımsız Kürt Devleti amacından vazgeçmediğini
göstermektedir. Dosya içerisindeki belgeler incelendiğinde, sanığın yakalandıktan
sonra dile getirdiği barış ve birlik yönündeki görüşlerinin PKK'nın en
yetkili organı olan Kongre ve Konferanslara yansımadığı, bu yönde herhangi
bir karar alınmadığı görülmektedir. Aksine yapılan yargılamalar sonucunda
sanığın Türkiye ve dünya kamuoyuna yönelik beyanlarında, sempati ve siyasal
destek sağlamak için barış ve birlikten yana bir söylem kullandığı, buna
karşılık örgüte yönelik beyan ve talimatlarında ise şiddeti tırmandıracak
içerikte ve sık sık ayrı bir Kürt Devleti kurma idealinin gerçekleşmekte
olduğu yönünde mesajlar verdiği sonucuna varılmıştır.
Bu değerlendirmemizi; silahlı çete niteliğindeki PKK'nın 1993 öncesi
ve 1993 sonrasında gerçekleştirdiği saldırıların istatistiki bilgileri
de doğrulamaktadır. Şöyle ki,
PKK terör örgütünün, kurulduğu 1978 yılından sanığın yakalandığı 15.02.1999
tarihine kadar gerçekleştirdiği;
- Toplam 6036 saldırı olayından 4057’si,
- 8257 silahlı çatışmadan 6057’si,
- 3071 bombalama ve patlatma eyleminden 2403’ü.
- 388 gasp olayından 298’i,
- 1046 adam kaçırma olayındaa 934’ü
- 567 yasadışı gösteri olayından 529’u, 1993 yılından sonra meydana
gelmiştir.
Bu tabloya paralel olarak PKK terör örgütü elemanlarınca yaşamlarına
son verilen;
- 4472 T.C. vatandaşından 2871‘i
- Şehit edilen 3874 askerden (Rütbeli-rütbesiz dahil) 2778’i,
- 247 polisten 148’i,
- 1225 geçici köy korucusundan 960’ı, 1993-1999 döneminde şehit edilmiş,
yaralananlardan da 5620 sivil vatandaştan 4009’u, 8178 askerden 6191’i,
909 polisten 606’sı, 1655 geçici köy korucusundan 1373’ü bu dönemde yaralanmıştır.
Keza PKK terör örgütünün güvenlik güçleri ile girdiği çatışmada öldürülen
veya yaralı ele geçen ya da kendiliğinden teslim olan eleman sayısı da
1993-1999 döneminde öncesine göre daha fazladır.
4) PKK bağımsızlık mücadelesi veren bir örgüt olmayıp, silahlı bir
terör örgütüdür. Çünkü bağımsızlık mücadelesi yürüten halklar, kendi egemenlik
haklarını ülkeleri üzerinde etkili kılmaya çalışırlar. Bu nedenlerle ancak,
o toprak parçası üzerinde hukuka aykırı biçimde egemenlik iddiasında bulunan
yabancı güçlerle mücadele etmek, bağımsızlık hareketi sayılabilir.
Oysa ülkemizde böyle bir durum bulunmamaktadır. Devlet birlikte kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kalan toprak parçası, ortak vatanımızdır.
Herhangi bir halkın egemenlik hakkı elinden alınmış değildir.
PKK’nın hedef olarak gösterdiği toprak parçası, Türkiye Cumhuriyeti’nin
egemenliği altındadır. PKK amacına ulaşmak için kurulduğu günden itibaren,
yaygın ve sürekli bir şekilde binlerce adam öldürme, silahlı çatışma, köy
basıp ev yakma, yol kesme, adam kaçırma, silahlı gasp, uyuşturucu ticareti...
vs. gibi hukuk dışı, insanlıkla bağdaşmayan, yasalara göre her biri ayrı
ayrı ağır cezaları gerektiren eylemleri gerçekleştirmiştir. Bu eylemlerle,
devletin otoritesi zayıflatılmak, hukuk düzeni sarsılmak, ülkenin kalkınması
ve büyümesi engellenmek suretiyle zayıf düşürülüp, vatan ve millet bütünlüğü
parçalanmak istenmiştir.
PKK’nın gerçekleştirdiği eylemlerin tümü, uluslararası ve ulusal hukuk
kurallarına göre terör hareketidir. Zira;
- 1977 tarihli “Tedhişçiliğin
Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesi”nin 1‘nci maddesinde; adam kaçırma,
rehin alma, hürriyeti tehdit eden suçlar, şahısların hayatına yönelik olarak
bomba, el bombası, roket, otomatik ateşli silah veya bombalı mektup veya
koli kullanmak suretiyle işlenen suçlar terör suçu sayılmıştır.
- İnsan Haklar: Evrensel
Bildirisi’yle, İnsan Hakları ve Temel özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşme
Hükümlerinde de; terör suçları insanlık suçu olarak kabul edilmiş, önlenmesi
için hükümler konulmuştur,
- 1989 AGİK Viyana Kapanış
Belgesi’nde; Terör suçlarına ait yöntemlerin ve uygulamaların kınanacağı,
hiçbir koşulda teröre hak verilmeyeceği, bu konularda kararlı davranılacağı,
suçluların iadesi ve takibi için işbirliği yapılacağı,
- 1990 Paris Şartı’nda;
Devletlerin bağımsızlık egemenlik ve toprak bütünlüğünü ihlal eden faaliyetlere
karşı demokratik müesseseleri savunmada işbirliği yapılacağı ve terörün
her ülkede suç sayılacağı,
- 1992 Helsinki Bildirisi’nde;
Terör hareketlerinin kayıtsız şartsız kınanacağı ve terör
tehdidinin ortadan kaldırılması için işbirliği yapılacağı,
- 1993 Viyana İnsan Hakları
Dünya Konferansı Deklarasyonu’nda; egemen ve bağımsız ülkelerin toprak
bütünlüğü ve siyasi birliğini tamamen veya kısmen tehlikeye düşürecek her
türlü hareketin makul karşılanmayacağı, teşvik edilmeyeceği, terörizmden
korunma ve mücadelede işbirliğini geliştirmek için gerekli tedbirlerin
alınacağı belirtilmiştir.
- 3713 Sayılı Terörle Mücadele
Yasası’nın 1’nci maddesinde ise terör “Baskı, cebir ve şiddet, korkutma,
yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle Anayasa’da belirtilen
Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini
değiştirmek, Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmak,
Türk Devleti’nin ve Cumhuriyeti'nin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet
otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve
hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya
genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından
girişilecek her türlü eylemlerdir.
Bu kanunda yazılı olan örgüt iki veya daha fazla kimsenin aynı amaç
etrafında birleşmesiyle meydana gelmiş sayılır.
Örgüt terimi Türk Ceza Kanunu ile ceza hükümlerini içeren özel kanunlarda
geçen teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete veya silahlı çeteyi de kapsar”
biçiminde tanımlandıktan sonra, 2’nci maddesinde de, “1‘nci maddede belirlenen
amaçlara ulaşmak için meydana getirilmiş örgütlerin mensubu olup da, bu
amaçlar doğrultusunda diğerleriyle beraber veya tek başına suç işleyen
veya amaçlanan suçu işlemese dahi örgütlerin mensubu olan kişi terör suçlusudur....”,
3’ncü maddesinde “Türk Ceza Kanunu’nun 125, 131, 146, 147, 148, 149, 156,
168, 171 ve 172’nci maddelerinde yazılı suçlar, terör suçlarıdır’ denilerek
hangi suçların terör suçu sayıldığı gösterildikten sonra, 4’ncü maddesinde
de Türk Ceza Kanunu’nun 145, 150,151, 152, 153, 154, 155, 157, 169,
384, 499/2’nci maddesindeki suçlarla 2845 sayılı yasanın 9’ncu maddesinin
b ve c bentlerinde yazılı suçların 1. maddede belirtilen terör amacıyla
işlenmesi halinde terör suçu sayılacağı belirtilmiştir.
Bu kurallar karşısında; PKK’nın silahlı bir terör örgütü, gerçekleştirdiği
eylemlerin de birer terörizm hareketi olduğunda kuşku bulunmamaktadır.
Nitekim bu değerlendirmemiz, PKK'nın silahlı-bölücü bir terör örgütü olduğu
yönünde verilmiş bulunan binlerce Yargıtay ve Mahkeme kararlarıyla da teyit
edilmiştir.
|