|
G- SANIĞIN DURUMUNUN
CEZA HUKUKU AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İddia makamınca; sanık hakkında, devletin hakimiyeti altında bulunan
topraklardan bir kısmının devlet idaresinden ayırmağa matuf eylemlerde
bulunmak suçunu işlediği savıyla kamu davası açılmış, esas hakkındaki mütalaada
da iddianın sabit olduğu belirtilerek, sanığın Türk Ceza Kanununun 125.
maddesine göre cezalandırılması talep edilmiş olduğundan, öncelikle Türk
Ceza Kanununun 125. maddesinin hukuki yapısının incelenmesi gerekmektedir.
Türk Ceza Kanununun 125. maddesi, Türk Ceza Kanununun 2’nci kitabının
1 ‘inci babında “Devletin Şahsiyetine Karşı Cürümler” başlığını taşıyan
1‘inci faslında düzenlenmiştir. Bu madde ile Devlet topraklarının tamamını
veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymağa veya devletin
istiklalini tenkise veya birliğini bozmağa veya., devletin hakimiyeti altında
bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf bir
fiili işleyen kimsenin ölüm cezası ile cezalandırılacağı hüküm altına alınmıştır.
Burada özellikle “matuf fiil” kavramı üzerinde durmak gerekmektedir. Hukuki
bir deyim olmayan matuf kelimesinin, sözlük anlamı itibariyle bir tarafa
yönelmiş manasına geldiği dikkate alındığında, suçun maddi unsurunu “Devletin
topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti
altına sokma”; “Devletin istiklalini tenkis”; “Devletin birliğini bozma”
; “Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet
idaresinden ayırma” gibi belli amaca yönelmiş ve bu sonucu oluşturmaya
elverişli icra hareketleri teşkil etmektedir. Diğer taraftan yasa koyucu
suçun oluşmasında belli bir sonucu aramadığına göre, bu suç tehlike suçudur.
Tehlike suçlarında sonucun alınması gerekli olmayıp tehlikenin yaratılmasıyla
suç tamamlanır. Esasen netice gerçekleşmişse artık o fiilin cezalandırılma
olanağı da ortadan kalkar. Bu nedenle bu suçlara teşebbüs mümkün değildir.
Ancak eylemin kastedilen sonucu elde etmeye uygun ve elverişli olması ve
elverişli araçlarla zorlayıcı hareketlere girişilmiş bulunması gerekir.
Eylemin elverişli olup olmadığının tespitinde ise failin mensup olduğu
örgütün amacı, örgütsel bağlılığı, ülke genelindeki organik bütünlüğü,
toplumdaki etkinliği gibi öğeler dikkate alınmalıdır. Bu itibarla amaç
suç niteliğinde bulunan Türk Ceza Kanununun 125. maddesindeki suçu işlemek
gayesiyle olmakla beraber, bu amaca ulaşma tehlikesi doğurmayan yetersiz
ve önemsiz eylemler TCK'nun 125. maddesi kapsamına girmez. Bu durumda TCK'rıun
168. maddesindeki suç gündeme gelebilir. Bu maddede aynen “Her kim 125.
131, 146, 147, 149 ve 156. maddelerde yazılı cürümleri işlemek için silahlı
cemiyet ve çete teşkil eder yahut böyle bir cemiyet ve çetede amirliği
veya kumandayı ve hususi bir vazifeyi haiz olursa... mahkum olur.
Cemiyet ve çetenin sair efradı... cezalandırılır.” şeklindedir. Kural
olarak ceza yasamızda hazırlık hareketleri cezalandırılmadığı halde, görüldüğü
gibi, bu madde ile Devletin şahsiyetine karşı bazı cürümler işlemek üzere
girişilen hazırlık hareketleri cezalandırılmaktadır. Bu maddenin amacı
devlete karşı ağır zarar tehlikesi yaratacak nitelikteki hazırlık hareketlerinin
cezalandırılmasıdır. TCK'nun 168. maddesinde tek tek sayılan 125. 131,
146, 147, 149 ve 156. maddelerindeki suç tipleri amaç suçu oluşturmakta,
168. maddesindeki silahlı çete oluşturma suçu da vasıta suç olarak kabul
edilmektedir. Dolayısıyla bir kimse TCK'nun 168. maddesinde düzenlenen
silahlı çeteyi oluşturduktan sonra, amaç suçlardan herhangi birine yönelik
elverişli fiilleri işlediği takdirde 168. maddeye göre değil, o amaç suçtan
dolayı cezalandırılmaktadır.
Bu açıklamalardan sonra davamıza dönersek; sanık Abdullah ÖCALAN’ın,
Türkiye topraklarının bir kısmı üzerinde Marksist-Leninist ideolojiye dayalı
bağımsız bir Kürt Devleti kurmak ve bu amaca ulaşmak için ülke topraklarının
bir kısmında yoğun bir şekilde, ayrı bir Kürt ırkı bulunduğu ve bunların
egemen Türk Devleti tarafından sömürüldüğü hususunda inandırdığı kişileri,
1970’li yılların başından itibaren örgütlediği, 1978 yılında da silahlı
terör örgütü PKK'yı kurduğu, o tarihten yakalandığı 15.02.1999 gününe kadar
fiilen genel başkanlığını yaptığı, bu süre içerisinde; PKK'yı ülke genelinde,
Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarında olmak üzere siyasi ve askeri alanlarda
örgütlediği, bu kıtalardaki kimi ülkelerde birçok eğitim kampı açılmasını
sağladığı, kandırdığı genç insanlara, bu kamplarda, ideolojik ve silahlı
eğitim verip (Kararımızın “Eylemlerden Örnekler bölümünde belirtildiği
gibi) binlerce adam öldürme, sabotaj, silahlı baskın, silahlı soygun ve
yol kesme gibi eylemlere sevkettiği, böylece Devletin otoritesini yıpratıp,
can ve mal kaygısı yaratarak korku ve paniğe düşürdüğü halkı kendi yanına
çekip veya hiç olmazsa eylemlerine engel olmamalarını sağlamak suretiyle
ayaklanma hareketi başlattığı, bu hareketin vatan bütünlüğü için ciddi,
büyük ve yakın bir tehlike ortamı oluşturduğu dosya içindeki bilgi ve belgelerle
hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde sabit olduğundan; sanığın kurduğu
silahlı terör örgütü PKK'yı aldığı kararlarla ve verdiği emir ve talimatlarla
sevk ve idare ederek, devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan
bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf bir suç işlediği kabul edilerek
Türk Ceza Kanunun 125’inci maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmiştir.
Her ne kadar sanık vekilleri esas hakkındaki savunmalarında, sanığın
1993'ten başlayarak ayrı bir devlet kurmak amaç ve görüşünden vazgeçtiğini,
birlik, beraberlik ve kardeşlikten bahsettiğini belirterek, hakkında TCK'nun
125’inci maddesinin uygulanamayacağını, TCK'nun 168/1‘inci maddesine göre
cezalandırılmasını ve TCK'nun 59’ncu maddesinin uygulanmasını öne sürmüşlerse
de; yukarıda açıkladığımız gibi TCK'nun 168/1 ‘inci maddesindeki suç, bir
vasıta suçtur ve Devlete yönelik ağır zarar ve tehlike teşkil eden fillerin
hazırlık hareketleri cezalandırılmaktadır. Somut davada, sanık TCK'nun
125’inci maddesine uyan “Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan
bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf” olan amaç suçu işlemek için
ta 1970’li yılların başında hazırlık hareketlerini başlatmış, 1978 yılında
da illegal PKK örgütünü kurduktan sonra, örgütün lideri olarak eğittiği
örgüt mensuplarını emir ve talimatlar vererek, 15 Ağustos 1984 günü Eruh
ve Şemdinli ilçelerine yapılan baskınlarla, silahlı eylemlere sevketmiştir.
Bu tarihten itibaren örgütün silahlı eylemleri yoğunlaşarak ve yaygınlaşarak
sürmüş ve halen de devam etmektedir. Silahlı saldırılarla birlikte PKK
silahlı çete konumuna geçmiştir. Kaldı ki 1993 yılından itibaren sanığın
amacından vazgeçtiği yönündeki savunma, kararımızın (F) bölümünde izah
edildiği gibi samimi de değildir. Bir an için sanığın samimi olduğu kabul
edilse dahi, 1993 yılına kadar PKK'nın gerçekleştirdiği binlerce eylem
mevcuttur. Bu eylemlerin tamamı da TCK'nun 125’inci maddesindeki suçu oluşturmaya
elverişli, ülke için büyük ve yakın tehlike teşkil eder niteliktedir. Bu
itibarla 1993 yılında dahi sanık açısından TCK'nun 125’inci maddesindeki
suç tamamlanmış durumdadır. Bu tarihten sonra sanığın amaç değiştirmesi,
tamamlanmış suçunun teşebbüs durumuna veya daha hafif bir suça dönüşmesini
sağlamaz. Bu açıdan sanık vekillerinin istemleri hukuk mantığıyla da bağdaşmamaktadır.
Öte yandan, TCK'nun 59'ncu maddesi bir atıfet maddesi değildir. Sanığın
samimi olarak ülkeyi bölme amacından vazgeçmemesi, kendiliğinden, gelip
teslim olmaması, Kolluk Gücü görevlilerince yurtdışında, Kenya’da yapılan
bir operasyon ile yakalanıp getirilmiş bulunması, PKK terör örgütü hakkında
örgütü zayıflatıp, çökertecek nitelikte herhangi bir bilgi vermemesi, 20
yılı aşkın bir süredir PKK örgütünün fiilen genel başkanlığını yürütmesi,
bu süre boyunca binlerce eylemin gerçekleştirilmiş olması, dolayısıyla
eylemlerin yoğunluğu ve sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayırımı
gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, amaç suç için işlenen
vasıta suçlardan yüzlercesinin ölüm cezasını gerektirmesi, bu eylemlerin
ülke için ciddi, yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi, ceza adaletinin
sağlanması ve hak ve nesafet kuralları gözetilerek sanık hakkında TCK'nun
59’uncu maddesinin tatbik edilmesi uygun bulunmamıştır.
Yargılama süresince, suçtan zarar gören (3228) kişi davaya müdahil
olarak katılmış ve bunlardan bir bölümü maddi ve manevi tazminat isteminde
bulunmuş ise de; 2845 Sayılı Yasanın 20’inci maddesinde de açıklandığı
gibi; DGM'lerin görevine giren suçlar acele işlerden sayılır. Davaların
hızla yürütülmesi, delillerin zamanında ve eksiksiz tespiti gerekmektedir.
Müdahillerin maddi ve manevi tazminatları ile ilgili araştırma yapılması
halinde ise, dava sürüncemede kalacağından bu amaca ters düşülecektir.
Bu sakınca gözetilerek müdahillerin maddi ve manevi tazminat istemleri
hakkında hüküm kurulmamış, ilgili Hukuk Mahkemesinde dava açma haklarının
saklı tutulmasına karar verilmekle yetinilmiştir.
|