| DAVA ANA SAYFA| GEREKÇE ANA SAYFA|GİRİŞ SAYFASI
GEREKÇELİ KARAR                                                                                                   (18)
G- SANIĞIN DURUMUNUN CEZA HUKUKU AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ:
          
İddia makamınca; sanık hakkında, devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmının devlet idaresinden ayırmağa matuf eylemlerde bulunmak suçunu işlediği savıyla kamu davası açılmış, esas hakkındaki mütalaada da iddianın sabit olduğu belirtilerek, sanığın Türk Ceza Kanununun 125. maddesine göre cezalandırılması talep edilmiş olduğundan, öncelikle Türk Ceza Kanununun 125. maddesinin hukuki yapısının incelenmesi gerekmektedir.
        
Türk Ceza Kanununun 125. maddesi, Türk Ceza Kanununun 2’nci kitabının 1 ‘inci babında “Devletin Şahsiyetine Karşı Cürümler” başlığını taşıyan 1‘inci faslında düzenlenmiştir. Bu madde ile Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına koymağa veya devletin istiklalini tenkise veya birliğini bozmağa veya., devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf bir fiili işleyen kimsenin ölüm cezası ile cezalandırılacağı hüküm altına alınmıştır. Burada özellikle “matuf fiil” kavramı üzerinde durmak gerekmektedir. Hukuki bir deyim olmayan matuf kelimesinin, sözlük anlamı itibariyle bir tarafa yönelmiş manasına geldiği dikkate alındığında, suçun maddi unsurunu “Devletin topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına sokma”; “Devletin istiklalini tenkis”; “Devletin birliğini bozma” ; “Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırma” gibi belli amaca yönelmiş ve bu sonucu oluşturmaya elverişli icra hareketleri teşkil etmektedir. Diğer taraftan yasa koyucu suçun oluşmasında belli bir sonucu aramadığına göre, bu suç tehlike suçudur. Tehlike suçlarında sonucun alınması gerekli olmayıp tehlikenin yaratılmasıyla suç tamamlanır. Esasen netice gerçekleşmişse artık o fiilin cezalandırılma olanağı da ortadan kalkar. Bu nedenle bu suçlara teşebbüs mümkün değildir. Ancak eylemin kastedilen sonucu elde etmeye uygun ve elverişli olması ve elverişli araçlarla zorlayıcı hareketlere girişilmiş bulunması gerekir. Eylemin elverişli olup olmadığının tespitinde ise failin mensup olduğu örgütün amacı, örgütsel bağlılığı, ülke genelindeki organik bütünlüğü, toplumdaki etkinliği gibi öğeler dikkate alınmalıdır. Bu itibarla amaç suç niteliğinde bulunan Türk Ceza Kanununun 125. maddesindeki suçu işlemek gayesiyle olmakla beraber, bu amaca ulaşma tehlikesi doğurmayan yetersiz ve önemsiz eylemler TCK'nun 125. maddesi kapsamına girmez. Bu durumda TCK'rıun 168. maddesindeki suç gündeme gelebilir. Bu maddede aynen “Her kim 125. 131, 146, 147, 149 ve 156. maddelerde yazılı cürümleri işlemek için silahlı cemiyet ve çete teşkil eder yahut böyle bir cemiyet ve çetede amirliği veya kumandayı ve hususi bir vazifeyi haiz olursa... mahkum olur.
          
Cemiyet ve çetenin sair efradı... cezalandırılır.” şeklindedir. Kural olarak ceza yasamızda hazırlık hareketleri cezalandırılmadığı halde, görüldüğü gibi, bu madde ile Devletin şahsiyetine karşı bazı cürümler işlemek üzere girişilen hazırlık hareketleri cezalandırılmaktadır. Bu maddenin amacı devlete karşı ağır zarar tehlikesi yaratacak nitelikteki hazırlık hareketlerinin cezalandırılmasıdır. TCK'nun 168. maddesinde tek tek sayılan 125. 131, 146, 147, 149 ve 156. maddelerindeki suç tipleri amaç suçu oluşturmakta, 168. maddesindeki silahlı çete oluşturma suçu da vasıta suç olarak kabul edilmektedir. Dolayısıyla bir kimse TCK'nun 168. maddesinde düzenlenen silahlı çeteyi oluşturduktan sonra, amaç suçlardan herhangi birine yönelik elverişli fiilleri işlediği takdirde 168. maddeye göre değil, o amaç suçtan dolayı cezalandırılmaktadır.
         
Bu açıklamalardan sonra davamıza dönersek; sanık Abdullah ÖCALAN’ın, Türkiye topraklarının bir kısmı üzerinde Marksist-Leninist ideolojiye dayalı bağımsız bir Kürt Devleti kurmak ve bu amaca ulaşmak için ülke topraklarının bir kısmında yoğun bir şekilde, ayrı bir Kürt ırkı bulunduğu ve bunların egemen Türk Devleti tarafından sömürüldüğü hususunda inandırdığı kişileri, 1970’li yılların başından itibaren örgütlediği, 1978 yılında da silahlı terör örgütü PKK'yı kurduğu, o tarihten yakalandığı 15.02.1999 gününe kadar fiilen genel başkanlığını yaptığı, bu süre içerisinde; PKK'yı ülke genelinde, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarında olmak üzere siyasi ve askeri alanlarda örgütlediği, bu kıtalardaki kimi ülkelerde birçok eğitim kampı açılmasını sağladığı, kandırdığı genç insanlara, bu kamplarda, ideolojik ve silahlı eğitim verip (Kararımızın “Eylemlerden Örnekler bölümünde belirtildiği gibi) binlerce adam öldürme, sabotaj, silahlı baskın, silahlı soygun ve yol kesme gibi eylemlere sevkettiği, böylece Devletin otoritesini yıpratıp, can ve mal kaygısı yaratarak korku ve paniğe düşürdüğü halkı kendi yanına çekip veya hiç olmazsa eylemlerine engel olmamalarını sağlamak suretiyle ayaklanma hareketi başlattığı, bu hareketin vatan bütünlüğü için ciddi, büyük ve yakın bir tehlike ortamı oluşturduğu dosya içindeki bilgi ve belgelerle hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde sabit olduğundan; sanığın kurduğu silahlı terör örgütü PKK'yı aldığı kararlarla ve verdiği emir ve talimatlarla sevk ve idare ederek, devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf bir suç işlediği kabul edilerek Türk Ceza Kanunun 125’inci maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmiştir.
          
Her ne kadar sanık vekilleri esas hakkındaki savunmalarında, sanığın 1993'ten başlayarak ayrı bir devlet kurmak amaç ve görüşünden vazgeçtiğini, birlik, beraberlik ve kardeşlikten bahsettiğini belirterek, hakkında TCK'nun 125’inci maddesinin uygulanamayacağını, TCK'nun 168/1‘inci maddesine göre cezalandırılmasını ve TCK'nun 59’ncu maddesinin uygulanmasını öne sürmüşlerse de; yukarıda açıkladığımız gibi TCK'nun 168/1 ‘inci maddesindeki suç, bir vasıta suçtur ve Devlete yönelik ağır zarar ve tehlike teşkil eden fillerin hazırlık hareketleri cezalandırılmaktadır. Somut davada, sanık TCK'nun 125’inci maddesine uyan “Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmağa matuf” olan amaç suçu işlemek için ta 1970’li yılların başında hazırlık hareketlerini başlatmış, 1978 yılında da illegal PKK örgütünü kurduktan sonra, örgütün lideri olarak eğittiği örgüt mensuplarını emir ve talimatlar vererek, 15 Ağustos 1984 günü Eruh ve Şemdinli ilçelerine yapılan baskınlarla, silahlı eylemlere sevketmiştir. Bu tarihten itibaren örgütün silahlı eylemleri yoğunlaşarak ve yaygınlaşarak sürmüş ve halen de devam etmektedir. Silahlı saldırılarla birlikte PKK silahlı çete konumuna geçmiştir. Kaldı ki 1993 yılından itibaren sanığın amacından vazgeçtiği yönündeki savunma, kararımızın (F) bölümünde izah edildiği gibi samimi de değildir. Bir an için sanığın samimi olduğu kabul edilse dahi, 1993 yılına kadar PKK'nın gerçekleştirdiği binlerce eylem mevcuttur. Bu eylemlerin tamamı da TCK'nun 125’inci maddesindeki suçu oluşturmaya elverişli, ülke için büyük ve yakın tehlike teşkil eder niteliktedir. Bu itibarla 1993 yılında dahi sanık açısından TCK'nun 125’inci maddesindeki suç tamamlanmış durumdadır. Bu tarihten sonra sanığın amaç değiştirmesi, tamamlanmış suçunun teşebbüs durumuna veya daha hafif bir suça dönüşmesini sağlamaz. Bu açıdan sanık vekillerinin istemleri hukuk mantığıyla da bağdaşmamaktadır.
          
Öte yandan, TCK'nun 59'ncu maddesi bir atıfet maddesi değildir. Sanığın samimi olarak ülkeyi bölme amacından vazgeçmemesi, kendiliğinden, gelip teslim olmaması, Kolluk Gücü görevlilerince yurtdışında, Kenya’da yapılan bir operasyon ile yakalanıp getirilmiş bulunması, PKK terör örgütü hakkında örgütü zayıflatıp, çökertecek nitelikte herhangi bir bilgi vermemesi, 20 yılı aşkın bir süredir PKK örgütünün fiilen genel başkanlığını yürütmesi, bu süre boyunca binlerce eylemin gerçekleştirilmiş olması, dolayısıyla eylemlerin yoğunluğu ve sürekliliği, bebek, çocuk, kadın, ihtiyar ayırımı gözetilmeden binlerce masum insanın öldürülmüş olması, amaç suç için işlenen vasıta suçlardan yüzlercesinin ölüm cezasını gerektirmesi, bu eylemlerin ülke için ciddi, yakın ve büyük tehlike teşkil etmesi, ceza adaletinin sağlanması ve hak ve nesafet kuralları gözetilerek sanık hakkında TCK'nun 59’uncu maddesinin tatbik edilmesi uygun bulunmamıştır.
         
Yargılama süresince, suçtan zarar gören (3228) kişi davaya müdahil olarak katılmış ve bunlardan bir bölümü maddi ve manevi tazminat isteminde bulunmuş ise de; 2845 Sayılı Yasanın 20’inci maddesinde de açıklandığı gibi; DGM'lerin görevine giren suçlar acele işlerden sayılır. Davaların hızla yürütülmesi, delillerin zamanında ve eksiksiz tespiti gerekmektedir. Müdahillerin maddi ve manevi tazminatları ile ilgili araştırma yapılması halinde ise, dava sürüncemede kalacağından bu amaca ters düşülecektir. Bu sakınca gözetilerek müdahillerin maddi ve manevi tazminat istemleri hakkında hüküm kurulmamış, ilgili Hukuk Mahkemesinde dava açma haklarının saklı tutulmasına karar verilmekle yetinilmiştir.
 

Önceki Sayfa | Sonraki Sayfa
Gerekçeli Karar Ana Sayfa