|
İddianame
(4)
V-BİR NUR TALEBESİNİN
ANLATIMLARIYLA FETHULLAHÇILIK:
1-Fethullah GÜLEN:
Romantik bir insandır. Cemaatin
yayın organlarındaki yazılarından ve hatta Sızıntı Dergisi’nin orta sayfasındaki
şiirlerinden bunu anlamak mümkündür.
Cemiyet bireylerinin büyük
çoğunluğunun gözünde “Mehdi” yani son kurtarıcıdır. Yanlış yapacağını tahmin
etmezler. Çünkü duyumları öte taraftan almaktadır. İnsan ötesi bir yaratık
olarak tanıtılır. Biz zamanında buna inanmıştık.
İnsan ötesi bir yaratığında
her dediğine inanılır çünkü siz kirlisiniz, günaha batmışsınız. Ama o,
yani lider, sizin çok üstünüzde, sizin ulaşamayacağınız bir noktada, size
ötelerden haber getiren bir insandır.
Cemaatin ana liderinin Peygamber,
fikir liderinin Said-i Nursi, günümüzdeki liderinin ise Fethullah GÜLEN
olduğu empoze edilir.
2-Cemaat üyelerini
birbirine bağlayan temel öğeler:
Teşkilatı ayakta tutan üste
itaat, üstün dediklerini sorgulamadan yapmaktır.
Ayrıca cemaat üyelerini bir
arada tutan diğer büyük bir olgu histir. Duygusal birlik cemaat üyelerini
birbirine yapıştırıcı yapışkan gibidir.
Lidere rabıta, yani tam bağlılık
çok önemlidir ve ana unsurlardan birini teşkil eder. Batı toplumlarında
Rönesans’tan sonra sistemler ve düşünceler, doğu toplumlarında ise eski
zamanlardan beri kişiler, bireyler tarihi şekillendirmiştir. Onun için
lider kavramı o cemaatin birlikteliği ve devamı için çok önemlidir.
3-Cemaatin görevleri,
nihai hedefi, geleceğe bakışı:
Unutulmamalıdır ki Fethullah
GÜLEN’in nihai hedefi ve rüyası, Fethullahçılar’ın son gayesi Türkiye liderliğinde
İslam Birliği ve tanrının sözünün içtimai hayata egemen olmasıdır.
Şifre kendisinin ifadesi
ile üç kelimelidir. İman-hayat-iktidar. Said-i Nursi onlara göre imani
dirilişi sağlamıştır. Bu safha, imamı hayata geçirme ve yaşama safhasıdır.
Altın nesil de iktidarı sağlayacaktır.
Cemaatin tüm çabası Türkiye’de
ki siyasal ve ekonomik güç dengelerinde söz sahibi olmak ve rant ortaklıktır.
İnsanlara yaklaşırken "Liberal
İslam" anlayışı ile hareket etmekte, İslam’ın siyasal yüzünü göstermekten
çok, tüm insanları kucaklayan bir hoşgörü felsefesi olduğu lanse edilmektedir.
Üniversitede hedef olan çalışmanın
bir kolu, gençlere cemaatin herhangi bir şekilde Türkiye’de laik demokratik
düzeni bozacak bir hareket olmadığını, Türk insanını bir eğitme hamlesi
olduğu imajı verilmektedir.
Bu propaganda için özel olarak
hazırlanmış kasetler de mevcuttur. Mesela Türk Cumhuriyetlerinde açtıkları
okulların ve orada yetişen çocukların Türk kültürünü nasıl öğrendikleri
konusunda hazırlanmış video kasetleri vardır. Ama bu gençlere rehberlik
faaliyetleri adı altında cemaat öğretisinin götürüldüğünden bahsolunmaz.
4-Örgütlenme usul ve
esasları:
Cemaat tek tip insan yetiştirme
gayreti içindedir. Gerçi 1990’lı yıllarda tahminlerin üstünde büyüdüğü
için bu amaç biraz sekteye uğramıştır.
Hedef kitle, ortaokulun son
sınıfındaki ve liselerdeki gençlerdir. Çünkü gençlerin en cahil olmakla
birlikte, en idealist oldukları devir odur.
Çocuğun aile durumu ve kişisel
durumuna göre aylarca dinle ilgili bir şey söylemeyebilirler. Yapılan şey
bu gençlere bir ağabey gibi davranmak, ona derslerinde yardımcı olmak ve
geleceğe ait planlarda yol göstermektir. Yeterli konuma gelindiğinde cemaatin
öğretisi verilmeye başlanır.
Genç, evinde ne kadar sorumlu
ise başarı oranı o kadar yüksektir.
Fethullah GÜLEN’in gösterdiği
doğrultuda ana hedef büyümedir. Bunun da yolu okulların etrafında örgütlenmeden
geçer.
Büyümenin iki kolu vardır:
Okuyan gençler ve esnaftır.
Gençler, cemaatin insan kaynağı,
esnaf ise lojistik ve para kaynağıdır. Fethullah GÜLEN’e göre cemaatin
lokomotifi Anadolu insanı ve himmetidir. Hiçbir dış katkı yoktur.
Belli bir zamana kadar cemaatin
ana hedefi eğitim olduğu için, hep öğretmen yetiştirmeye çalıştılar. Cemaat
büyüdükçe bu ihtiyaç yerini diğerlerine bıraktı. Bu gün saatçisinden, mühendisine
kadar herkesi yetiştirme gayreti içindeler. Ama ağırlık halen eğitim ve
öğretmenler üzerinedir. Çünkü gençler ile oluşan tek meslek grubu öğretmenliktir.
Harp okullarına ve Askeri
Liselere sokulacak çocuklar bir gizlilik derecesinde eğitilir.
Bu çocuklar özel evlere giderler.
Cemaat sorumluları dışındaki insanlar bu evlerin ne yaptığını bilmezler.
Çünkü cemaatin örgütü yerleştiremediği tek kurum askeriyedir. Fethullah
GÜLEN’e göre askeriye hukuk, eğitim ve mülkiye teşkilatlanılması gereken
kurumlardır.
Üniversiteye hazırlanan gençlerin
kendi dershanelerine gitmelerini sağlamaya çalışırlar. Üniversiteye hazırlık
dershaneleri en aktif ve verimli çalıştığı organlardır. Buralara büyük
insan kaynağı ve parasal destek ayrılmıştır. İstanbul’daki FEM dershaneleri,
İzmir’deki Akyazılı gibi.
Ev-hazırlık dershanesi ilişkisi
üst düzeydedir.
Cemaatin 1990’lı yıllarda
güç kazanmış diğer önemli bir organı orta seviyede ve şimdi de yüksek seviyede
kurulan öğretim kurumlarıdır. Okullar yatılı olduğundan öğrenci ile çok
daha yakın ilişkiye girilmekte ve insan kazanmada daha etkili olunmaktadır.
Bu okul ve dershanelerdeki
eğitim, diğer okul ve dershanelerden daha yüksektir. Çünkü kadrolarında
işi para için değil kendileri inandıkları için yapan pek çok insan vardır.
Çocukların lise çağında hafta
sonlarında gördükleri ilgi ve belki sıcak ev yemekleri bu çocukları cemaat
elemanı yapmak için çok bile.
Biraz analiz edilirse aslında
cemaatin adam kazanma yönteminin çok sofistik de olmadığı görülür.
Fethullah GÜLEN’i ve cemaati
tanıtan kasetlerdeki ana tanımlar kısaca şunlardır.
Türk insanı son iki üç yüzyılda
İslam’ın özünden uzaklaşmasından dolayı materyal ve ruhsal bağlamda geri
kalmıştır. Nurculuk hareketinin bir kolu olan Fethullahçılık görüşü 20
nci yüzyılda insanın tanrı inancından uzaklaştığını, bu uzaklaşmasının
da bu dünyada mutsuzluk ve tatminsizlik getirdiğini, öteki dünyada ise
insanları cehenneme götüreceğini savunur.
Dolayısıyla bunun insan hayatında
en önemli unsur olduğunu ve Türk insanını bu hatadan kurtarmak gerektiğini,
bu görevin de yeryüzünde bu cemaatin omuzlarına tanrı tarafından verildiğini
defaatle kasetlerde ve vaazlarda yineler.
Fethullah GÜLEN’e göre harcadığımız
her nefeste İslam Dini’ne uygun olmalıyız.
Fen ilimlerini ve teknolojiyi
öğrenmek gerekir. Ama bunun da amacı çağdaş terakki değil, tanrıya daha
çok yaklaşmak için bir araç olmalıdır. Yaşamın amacı dolaylı veya dolaysız
da olsa tanrıya hizmettir.
Cemaatin bireylerine, cemaatin
dışında bir hayatın cehennem olduğu sürekli empoze edilir ve cemaatten
çıkanın da bir daha iflah olmayacağı ve cehenneme sürüleceği lafını ben
bizzatihi bir kasette dinledim.
Temelde bir Nur şakirdinin
asıl olması gerektiği empoze edilir.
5-Cemaatte hiyerarşik
yapı:
Cemaatin muazzam bir hiyerarşik
yapısı vardır ve Türkiye’de askerden sonra en iyi teşkilatlanmış örgüttür.
Şu kavramı iyi anlamak lazım.
Said-i Nursi Nur talebelerini üçe ayırır
Talebe-arkadaş-sempatizan.
Talebe, işin gerçekte içinde
olandır. Sempatizan da aktif olarak örgüt faaliyetlerinde olmasa bile,
örgütün faaliyetlerine iyi gözle bakandır. Cemaatten ayrılan insanların
hile üçüncü grupta olması örgüt için yeterlidir. Çünkü herhangi bir halk
reaksiyonunda bu üçüncü grup önemli bir rol oynayacaktır.
1990’lara kadar ana cemaat
birimi onların “dershane veya Işık evleri” dediği öğrencilerin ve onların
ağabeylerinin kaldığı evlerdir. Cemaatin iyi elemanları hep buralarda yetişmektedir.
Her dershane veya ev bir
bölgeye bağlıdır.
Her ev hacmine göre 5-6 kişiden
oluşur ve evlere kimlerin dağıtılacağı bölge imamları tarafından belirlenir.
Ayrıca her evin bölge imamları
tarafından tayin edilmiş bir imamı vardır. Ev imamları genellikle yaşça
daha kıdemli insanlardır.
Evde hayat özetle şöyledir.
a) Evin birincil amacı
adam kazanmak ve yeni kazanılan insanlara cemaat öğretisini empoze etmektir.
Bu fonksiyonunu yitiren evlerin kadrosu da dağıtılır.
b) İkinci amacı, evde
kalanların kendilerini cemaat öğretisi üzerine devamlı yetiştirmesidir.
c) Üçüncü amaç barınacak
bir yer temin etmektir.
Her evin sorumlu olduğu özel
bir misyonu vardır.
Ev sakinlerinin hizmet dışı
sokakta dolaşmaları tasvip edilemez. Çünkü sokak günah ile doludur.
6-Hedef kurum ve kuruluşlar:
Fethullah GÜLEN’e göre askeriye,
mülkiye, hukuk, eğitim teşkilatlanılması gereken bir kurumdur.
Üst düzey bürokratlar ile
sıkı ilişkiler kurmak, İçişlerinde ve Polis Teşkilatında örgütlenmek cemiyetin
vizyonu içindedir.
Spor dünyasını dahi ihmal
etmeyen cemaat özellikle Galatasaray Futbol takımındaki aktiviteleri ile
biliniyor. Bu küçük örnek cemaatin politika bireylerinin, vizyonlarının
genişliğini ve hedeflerinin derinliğini göstermektedir.
Boğaziçi, ODTU, Bilkent gibi
seküler yaşamın kök salmış olduğu üniversitelerde, örgütün fakülte düzeyinde
yapılanması kuvvetli değildir. Fakat bu üniversitelerde Asistan düzeyinde
veya doktora çalışması yapan cemaat mensupları mevcuttur.
Üniversitelerde bugün alt
kadrolara hakim olma savaşı içindeler. Bugünün asistanı yarının doktoru,
profesörü olacaktır.
YÖK ve MEB’nin 5-6 sene evvel
başlattığı proje ile yeni üniversitelerin kadro ihtiyacını karşılamak üzere
yurt dışına binlerce öğrenci gönderildi. Bu öğrencilerin devlete maliyeti
senede 40 bin Amerikan Doları ve her fırsatı değerlendirmede usta olan
cemaat bu fırsatı da çok iyi yakaladı. Çünkü yurtdışına gönderilen bu öğrencilerin
çoğunluğu dinci bir örgüte mensup.
Şu anda devletin parası ile
ileride devlet üniversitelerinde pozisyon verilmek üzere Amerika, İngiltere,
Fransa başta olmak üzere okuyan yüzlerce örgüt elemanı var.
Seküler kesimden insanlar
bu hususlara fazla rağbet etmiyorlar. Çünkü mecburi hizmet gibi bir şartı
var. Halbuki bu örgüt elemanları için ekstra bir fayda çünkü ileride üniversitedeki
yeriniz garanti olmuş oluyor.
Özel üniversiteler bazında
Rektörü seküler bir insan olmasına rağmen Fatih Üniversitesi onlarındır.
Akademide kadrolaşmanın öneminin
farkındalar ve doktora seviyesinde yüksek lisans yapabilecek kapasitede
öğrencileri buna teşvik ediyorlar.
7-Gelir Kaynakları
ve Sermaye Gelişimi:
Evin içindeki bütün eşyalar
örgütün esnaf kadrosu tarafından temin edilir.
Öğrencilerin kendileri de
evin ihtiyaçlarını karşılarlar. Maddi durumu kötü olanlara örgüt tarafından
yardım edilir. Bu yardımlar cemaatin büyümesinde önemli bir etkendir.
Ben Gültepe’deki yurtta kalırken
onlarca öğrenciden yurt parası alınmadığını biliyorum.
Esnaf üzerinde örgütlenme
1990’lar da arttı. Şu anda muazzam bir finansal güçleri var.
İlk zamanlarda esnaf bölük
pörçüktü ve bunların fonksiyonu cemaate para yardımı yapmak, lojistik destek
sağlamaktı. Onlar para toplama olayına “Himmet” derler. En büyük yardım
da Ramazan Ayı’nda toplanır. Esnaf büyük bir salonda toplanır cemaatin
önemli bir üst düzey elemanı gelir. Duygusal bir konuşma yapar ve insanlar
bir sonraki Ramazan Ayı’na kadar verilmek üzere para ve mal taahhüt ederler.
Bu himmetin önemlilerini artık Çırağan Sarayı’nda bile yapıyorlar.
Fakat 5-6 senedir, yeni strateji
ile esnafın bir araya gelmesi sonucu 1996 yılında İstanbul’da İŞHAD (İşadamları
Dayanışma Derneği) oluşmuştur. Bu dernek esnafın eğitimi, bir araya gelmesi
için toplantılar, yemekler, resepsiyonlar vermektedir.
Türki Cumhuriyetlerdeki muazzam
iş potansiyeline Türk girişimcilerden evvela Fethullahçılar uyanmıştır.
Buralardaki yatırımlarda en büyük pay onlarındır.
Anadolu Kaplanları denilen
yerli girişimcilerin önemli bir kısmı Fethullahçıları desteklemektedirler.
Aralarında güçlü iş ortaklığı ve bilgi transferleri vardır. Bu dayanışma
dış ticarete de yansımıştır.
8-İbadet:
Evlerde namazlardan sonra
sürekli ya Nur Risaleleri, Fethullah GÜLEN’in kitapları okunur. Ya da kasetler
dinlenir veya izlenir. Akşam ve yatsı namazları bunun için en uygun vakitlerdir.
9-Şakirtlerin düşünceleri
ve önerileri:
Fethullah GÜLEN’in cemaate
yansıyan bu doğrultudaki görüntüsü ve onun Müslümanlar dahil tüm insanlığı
karanlıktan kurtaracak Mehdi pozisyonu bence üzerinde durulması gereken
bir noktadır ve cemaatin pimi buradadır. Bu pim oynatılırsa cemaat büyük
bir darbe yer. Herhangi bir şekilde Fethullah GÜLEN’in Amerika’dan destek
aldığı ispatlanabilirse, ben çözülmeler olacağına inanıyorum.
İstihbarat konusunda hayatiyetin
farkındalar. Direkt bilgim olmamakla beraber devletin istihbarat örgütlerine
eleman sokmaya çalıştıklarına inanıyorum.
Siyasetle olan ilişkilerinde
yeterince güçlenmedikçe Türkiye’deki güç dengesine direkt temas etmekten,
katılımcı olmaktan ve açıkça parti desteklemekten kaçınmaktadırlar.
Siviller radikal İslam’ın
alternatifi olarak, bir ılımlı İslam teşkilatı olarak görülen Fethullahçılar’ı,
gerek sahip oldukları oy potansiyelinden dolayı, gerekse sahip oldukları
siyasal ve finansal güçten dolayı himaye etmektedirler.
Cemaatin asıl gayesi sadece
bir eğitim hareketi, üç yüz yıldır boyunduruk altında yaşamış ülkeyi bundan
kurtarma ise, askeriyeye girme çabaları telaffuz edilmeyen ama kabul edemedikleri
laiklik gibi hassas konularda niyetlerinin o kadar basit ve saf olmadığını
gösteriyor.
Sivil örgütlenmesini ne yazık
ki sağlıklı şekilde gerçekleştirememiş Türkiye’de, askerlik kurumu olmasaydı
bugün hayalini kurdukları İslam Devletini tesis etmiş olacaklardı.
Benim gözlemim şu anda Türkiye’de
Fethullahçılar ile askerler arasında gizli bir satranç oynanıyor. Cemaatin
askere bakışı bellidir. Askerliği her fırsatta övdükleri halde büyümeleri
önünde tek engelin askerlik kurumu olduğunun farkındalar.
İstihbarat kaynaklarının
bunları öğrenmesi ve çok iyi değerlendirmesi lazım.
Diğer önemli bir unsur da
gençliğini, üniversite yıllarını cemaatle geçirmiş, ancak daha sonra cemaatten
aktif olarak ayrılmış bir sürü insanın örgüte karşı negatif bakışlara sahip
olmaya başlamasıdır. Çünkü bu insanlar 10 sene sonra örgütün değişmeye
başladığına şahit olmuş, geçmişte kendilerine söylenen şeylerin bugün geçersiz
kılındığını görmüşlerdir.
10 sene önce bir örgüt mensubunun
bir kız arkadaş edinmesi hayal bile edilemezken, bugün bu konuda fetva
vermektedirler. Değişik ilkelere sahip bir örgütten de insanlar kuşku duymaya
başlıyor ve baştakinin samimiyetinden şüphe etmeye başlıyorlar.
Şahsi görgüm, örgüt Türkiye’de
tabii sınırlarını zorlamış ve anti tezi ile yani laik kesimle gerek içtimai
hayatta, gerekse iş dünyasında yüz yüze gelmiştir.
Yakın geçmişte Refah Partisi
ve yandaşlarının uğradığı akıbetten ders alarak radikal davranışların ne
zararlar getirdiğini görmüş ve Fethullah GÜLEN’in sık sık tekrarladığı
hoşgörü felsefesini ve politikasını cemaatin amblemi olarak nazara vermiştir.
Araştırma ve analiz yetisinden
yoksun Türk Halkı ve küçük burjuvazisi bu maskeye hemen inanıyor ve çabuk
verilmiş kararlarla “Ilıman İslam” olarak gördükleri örgütü destekliyorlar.
Ama örgütün diğer bütün dinci örgütlerden daha akıllı olduğundan ve artık
güce ulaşana kadar bu hoşgörü maskesini taktıklarının farkında değillerdir.
Fethullah GÜLEN’in ölümü
cemaatte şüphesiz ki önemli bir boşluğa yol açacaktır. Çünkü cemaatin her
ferdi hissi bir rabıta ile liderlerine bağlıdır. Ama sahip oldukları maddesel
güçle çıkar, örgütü hayatta tutmaya yeterlidir. Bu konuda sivil örgütlerin
ve askerlik kurumunun politikalar üretmesi gerektiğine inanıyorum. Örgüt
demokratik ortam içinde eritilme potansiyeline sahiptir.
Gülen sonrası cemaat parçalanabilir
ve siyasal bir güç olma yolu tıkanabilir.
Örgütün politikalarına karşı
ancak politika üretilerek karşılık verileceğine inanıyorum. Birinci politika,
örgütü Türk kamuoyunda mercek altına almaktır. Fethullah GÜLEN ve izleyenleri
sistemli bir şekilde cemaati ve hedeflerine kamuoyunda tartışmaktan kaçınmakta,
ya kendileri ne istediklerini bilmemekte ya da ne istediklerini telaffuz
etmemektedirler.
Devlet televizyonlarında
ve laik medyada programlar hazırlanmalıdır. Sadece öğrencilere karşı olan
faaliyetlerde kullandıkları sinsi metodlara bile Türk Ebeveynlerinin tepki
vereceğine inanıyorum.
İkinci olarak istihbarat
konularında ne kadar uğraşılsa azdır. Örgütün bir sonraki adımının bilinmesi
lazım.
Örgüt içindeki hesaplaşmalar
ve rant kavgaları basına yansıtılabilir.
Fethullah GÜLEN’in her kaseti
o kadar masum değildir. Bunlar televizyonlarda yayınlatılabilir. Öncesi,
1980 öncesi kaydedilmiş kasetler çok daha radikaldir.
VI-KİTAPLARINA GÖRE
FETHULLAHÇILIK:
1-Cihad:
Fethullah GÜLEN’in 1998 baskılı
İ’la-yı Kelimetullah veya Cihad isimli kitabında Cihad konusunda
şunlar söylenmiştir:
Cihad Allah yoluna kavga
vermenin adı olmuştur. Bu gün cihad denilince de akla gelen mana budur...
Cihad bir bakıma insanın yaratılış gayesidir ve yeryüzünde ondan daha önemli
bir vazife yoktur. (Sayfa: 13).
Cihad kıyamete kadar devam
edecektir. Zira biz ne kadar insancıl davranırsak davranalım mutlaka küfründe
ısrar eden kafirler bulunacaktır. Onun mevcudiyeti ise bizim cihadımızın
devam etmesi demektir. Biz herkese rabbimizi anlatmakla mükellefiz ve dünyaya
karşı hem maddi cihad ve hem de manevi cihad da muvaffak olmak zorundayız.
Aksi halde insanca yaşama hak ve imkaniarını kaybederiz. (Sayfa: 34).
Cihad bir müminin uğruna
canını feda edebileceği en tatlı bir mefküre en yüksek bir idealdir. Zira
mümin kendi teri içinde boğulma veya kendi kanı ile abdest alma gibi bir
payeyi ancak cihad ile elde edebilir. (Sayfa : 45)
Cihad bir farz-ı kifayedir,
ancak bu vazife günümüzde olduğu gibi sistemli olarak hiç kimse tarafından
yapılmaz ve bütün bütün ihmale uğrarsa, işte o zaman farz-ı ayn haline
gelir ve her fert teker teker ondan sorumludur. (Sayfa: 49).
Zira cihaddan geri kalmak
ciddi bir günahtır. Cihad bir hayır kapısıdır. O kapıdan giren iki hayırdan
birine mutlaka kavuşacaktır. Evet, ya şehit olup ebedi bir hayat, ya da
gazi olup hem dünya, hem de ukba nimetlerine kavuşacaktır. (Sayfa: 57-58).
Cihad öyle bir vazife ve
mükellefiyettir ki, bir cemaatin mutlaka bu işe kendini vakfetmesi ve cihad
yapması gerekmektedir.
Cihad’ı güzelleştiren vasıta
olacağı şeylerdir. Mesela cihadın İ’la-yı Kelimetullah’a vesile olması,
müminin yer yüzü muvazenesinde hakim hale gelmesi, müslümanlığa veya müslümanlara
tecavüz edenlere karşı sindirici ve caydırıcı bir yanının bulunması, güçsüz
ve mazlum insanların koruyuculuğunu derpiş etmesi açısından güzeldir. Binaenaleyh
denilebilir ki cihadın güzelliği “İ’la-yı Kelimetullah” şartına bağlanmıştır.
Evet mümin cihad edecek, ata, uçağa binecek, tank ve uçaksavar kullanacak
ama bütün bunları Allah’ın yüce adını yükseltmek gayesiyle yapacaktır.
Evet işte müminin memur olduğu cihad budur. (Sayfa: 51).
Canını Allah yoluna feda
ederek şehit düşen kimselerin bizim anladığımız manada ölmedikleri bir
gerçektir. (Sayfa: 59).
Bir insan kendisi bizzat
ve fiilen mücahedeye katılamıyor fakat mücahedede bulunana omuz veriyor,
kurduğu müesseseleri ile mücahidleri kucaklıyor ve onları koruyup kolluyorsa,
o da fiilen mücahedede bulunmuş gibidir. (Sayfa: 68.)
Demek ki acizlik, fakirlik,
yaşlılık ve kadın olma gibi mazeretler onların ayaklarına bağ olup kendilerini
fiilen sefere çıkmaktan alıkoymuş ise cihad sevabından mahrum kalamayacakları
gibi mükafatından da mahrum bırakılmayacaklardır ve Cenab-ı Hak niyetleri
sebebiyle onları aynen gazaya çıkanlar gibi kabul buyuracaklardır. (Sayfa:
69).
Cihada her an hazır olmalıyız.
(Sayfa: 70.)
Araba da vardır Allah yoluna
adanmıştır. Onunla köy köy dolaşır. İçine mürşitler konulur ve va’zu nasihata
muhtaç yerlere gidilir. İşte bu arabanın yaktığı her damla benzin onun
harcadığı her kuruş para, egzoz borusundan çıkan gazlar, insanı rahatsız
eden gürültü ve tekerleklerin temas ettiği çamur bile bütünüyle kişilerin
defteri hasenatına yazılır. (Sayfa : 72).
Her türlü meselenin halledilebilmesi
için tek bir çare vardır. O da maddi ve manevi cihad yapmaktır. Kısacası
cihad bizim dahili ve harici huzur ve sükunumuzun yegane garantisidir.
Cihadın olmadığı bir dünyada hiç kimsenin hiçbir şeye karşı huzur ve sükun
adına garantisi yoktur. (Sayfa: 105).
Cenab-ı Hak’ka yönelip, senin
yolunda ölmek bile ne tatlı demeyen bir insanın mücadele vereceğine, mücadelesinin
semeredar olacağına, onun Müslümanlık uğruna kurtarıcı bir rol oynayacağına
inanmıyoruz. İnanamayız da. Biz ancak kendi şahsını, şahsi hazlarını, zevklerini,
hatta yurdunu yuvasını terk etmişlerin, sahabe gibi kapısına kilit vurup
evinden ayrılmışların bedeni ve cismani zevklerini aşmışların mücadelesine,
mücahedesine, kavga ve cihadına inanıyoruz. (Sayfa: 122).
"Asrın getirdiği tereddütler
4" isimli kitapta cihad ile ilgili olarak yazdıkları da şunlardır:
Evet, boyunduruğun yere konduğu
şu dönemde, din-i mübin-i İslam’ı İ’la etmek için koşup cihad etmiyor veya
edemiyorsak, savleti altında ezildiğimiz bir dönemde, hakkı batılın savletinden
kurtarmak için uykularımız kaçmıyor ve ciddi bir ızdırap duymuyorsak kınanacak
birisi varsa o da biziz. (Sayfa: 97).
"Asrın Getirdiği Tereddütler
3" isimli kitapta yazılanlar ise şunlardır:
Cihad... bu kelime İslam
ile birlikte, Allah yolunda kavga vermenin adı olmuştur. Bu gün cihad deyince
akla gelen tek mana budur. (Sayfa: 186).
İ’la-yı Kelimetullah ve
Cihad isimli kitapla Asrın Getirdiği Tereddütler isimli kitaplarda özetle,
Cihadın peygamber mesleği
olduğu,
Cihadın İslam ile birlikte
Allah yoluna kavga vermek olduğu,
Cihadın bugün Farz-ı ayn
olduğu ve kıyamete kadar devam edeceği,
Cihaddan geri durmanın günah
olduğu, tek tek asıl vazife ve tek çare olduğu,
Cihad olmayınca huzurun
olamayacağı, yeryüzü hakimiyetinin cihad ile gerçekleşeceği,
İnsanın canını feda edebileceği
en büyük mefkure ve en yüksek ideal olduğu geniş bir şekilde anlatılmıştır.
Fethullah GÜLEN “bunun
böyle olduğuna yakinimiz var” diyerek müritlerine karşı gaybı bilen
kişi görünüşünde konuşmuştur.
2-Tebliğ:
Fethullah GÜLEN 1998 baskılı
İRŞAD EKSENİ isimli kitapta bu konuda şunları söylemektedir.
Bu önemli vazife (Tebliğ
vazifesi) yapılmadığı zaman toplumun maruz kalacağı muhtemel musibetleri
efendimiz şöyle dile getirmişlerdir; nasıl olacak halimiz? O gün kadınların
başkaldırdığı, sere serpe açılıp saçılarak sokağa döküldüğü, küfürlerin
her tarafta yapıldığını ve hakkı ifadenin terk edildiği gün... Bütün kötülükleri
iyi ve iyilikleri kötü gördüğümüz gün halimiz ne olacak bir bilseniz? Evet
Hadis-i Şerif bir gün her şey tersine dönüp değerlerin alt üst olacağına,
iyiler kötü, kötüler iyi görüleceğine, zinanın tervic edileceğine, terör-anarşi
revaç bulacağına, iman ve Kur’an-ın aşağılanacağına, Allah’a inananların
hor ve hakir görüleceğine, bir çok kötülüğün bizzat devletler tarafından
kanunlar ile korumaya alınacağına, dine ait hakikatlerin gericilik aktedileceğine
işaret etmektedir. İşte değerlerin alt üst olması budur. Çağın insanı bunu
10 misli yaşadı ve zannediyorum daha bir süre de yaşayacak. Evet tebliğe
ait vazife yapılamayınca izzet, şeref ve haysiyetin yerini zillet ve melanetin
alacağı muhakkaktır. (Sayfa: 9-10).
Münker, İslam’ın çirkin gördüğü
her şeydir...bir mümine düşen şey de öncelikle, yapabileceği ölçüde münkeri
eli ile değiştirmesi, eli ile değiştirmeye gücü yetmiyor ise ister sözlü,
ister yazılı dili ile, buna da imkan yoksa münkere kalbi ile buğuz etmelidir
ki, imanın en zayıfı da bu son durumdur. Bunun gerisinde insandan bahsetmek
mümkün değildir. Çünkü görünen bir münkere rıza göstermek imandan tam nasip
almama emaresi sayılmıştır. (Sayfa: 32-33).
Evet, zaman olur insan bu
vazifeyi kendi hanımına ve çocuklarına karşı eli ile ve dili ile yapar.
Orada hem el hem de dil konuşur. Fakat bazen elin konuşamayacağı yerlerde,
bu vazifenin dil ile yapılması gerekir. Yakın akrabaya karşı ekseriyetle
uygulanacak metod budur. Bunu da yapamıyorsa onlarla arasındaki kalbi irtibatı
yeniden gözden geçirir. Rabbinden ve Allah’ın Resulünden irtibatını koparmış
bir insanla irtibat çizgisinin gözden geçirilmesi gerekir. (Sayfa : 34).
Evvela tebliğ ve irşat ta
diyebileceğimiz böyle bir sorumluluk herkesin Allah’a karşı yapması gerekli
olan bir vazifedir. Öyleyse inanan her fert, kendini bununla mükellef bilmeli
ve namaza koşuyor gibi bu vazifeye de koşmalıdır. Hususiyle Emr-i bi’l
maruf, Nehy-i ani’l münker’in ihmale uğradığı ortalığı mürkerlerin işgal
ettiği zaman ve zeminde bu vazife şahsi farzların dahi ötesinde bir önem
arz etmektedir. Çünkü o yapılmadığı taktirde ne namazdan, ne hacdan, ne
zekattan bahsetmek mümkündür. Bilhassa maruf ve iyi olanın men edilip,
münkerin teşvik gördüğü karanlık dönemlerde bu vazife topyekün bir milleti
alakadar eden sorumluluk sırasına girer.
Şahsen ben günümüzde bu vazifeden
daha ali ve ince bir vazife bilemiyorum. Bundan dolayı hayatını bu vazife
ile dopdolu geçirenlerin dünyası da ahireti de maruf olacağı kanaatindeyim.
(Sayfa: 39).
Allah’ın adının yüceltilmesi
uğruna yapılan mücadelede verilen kavganın sadece Allah için olacağını
düşünüp, başka emel ve gayelerin bu halis işe karıştırılmamasına dikkat
etmeli ve kuracakları sistemleri de bu temel prensip üzerine kurmalıdırlar.
(Sayfa: 40).
Evet, başta da ifade etmeye
çalıştığımız gibi bir cemaat veya toplum içinde çok faziletli insanlar
bulunabilir. Bunlar manevi yönleri ile Allah’a çok yakın olabilirler. Ancak
bu toplum içinde Emr-i Bi’l maruf, Nehy-i ani’l münker yapılmıyor ve bunun
için müesseseler kurulup, bu vazife sistemli bir şekilde ifa edilmiyorsa
Allah o cemiyetin altını üstüne getirir ve o cemiyet, o millet asla payidar
olmaz. (Sayfa: 68).
Aslında dini hizmetleri belli
bir teşekkülün emrine verme, başkalarının bir oyunu olsa gerek. Böyle bir
yaklaşımın İslam’ın cihad ve tebliğ anlayışıyla da bir alakası yoktur.
Evet, İslam dini sadece camiye hapsedilecek bir din değildir, o bizim hem
ahiretimizi, hem dünyamızı mamur etmek için gönderilmiştir. Öyle bir bütündür
ki asla tecezzi ve inkisam kabul etmez. Dini bir bütün olarak ele alıp
değerlendirdiğimiz ve ruhumuza sindirdiğimiz gün mezelletten kurtulmuş
olacağız. Zira o gün ferdi, içtimai, insani, bütün müesseseler vahyin aydınlatıcı
şuaları altında vuzuha kavuşacak ve insanlar karanlıklar içinde bocalamaktan
kurtulacaktır. (Sayfa : 87).
Fethullah GÜLEN bu kitabında
yetiştirdiği kadrolardan şu hususları telkin etmektedir. (Sayfa: 206).
Tebliğ ve irşad vazifelerin
en mukaddesidir.
Tebliğ normal zamanlarda
farz-i kifaye olsa bile günümüzde ihmale uğrayan meselelerden olduğundan
farz-ı ayn’dır. Onun ihmali katiyen caiz değildir.
Bu vazifeyi ihmal ederek
ölen bir kimsenin nifak içinde ölmüş olmasından endişe edilmelidir.
İçinde bu kutsi vazife
yapılmayan toplumu Allah’ın helak etmesi muhtemeldir.
Bu kutsi vazife fert millet,
devlet planında ele alınmalıdır. Müslüman dünya nizamının ana unsurudur,
onun bulunmadığı dünyada nizam olmadığı gibi, onun varlığının söz konusu
olduğu yerde de anarşi ve terör olmaz. Bu ise Müslüman’ın tebliğ vazifesini
hakkı ile eda edip etmemesine bağlıdır.
Bize tebliğ adamları lazımdır.
Bu dini ayakta tutacak ve onu cihanın dört bir yanına götürecek olanlar
da ancak onlardır.
Tebliğ adamı tebliğde
çok ısrarlı olmalıdır.
Tebliğ adamı havari
karakterinde olmalıdır.
3-Strateji ve taktik:
Strateji ve taktik konusunda
sanık Fethullah GÜLEN kitaplarında şunları yazmıştır.
"Fasıldan Easıla 1" isimli
kitabında yazılanlar;
Dengeli bir hizmet eri söyleyeceği
şeyleri hemen söylemez. Olabilir ki söylememesi gereken her şeyi hemen
söylerse kendisine hayat hakkı tanımayanlar çıkabilir. Şartlar aleyhine
ağırlaşabilir. Dolayısıyla sıkıntılı bir atmosfere düşebilir. (Sayfa :119).
Bugün devrin getirdiği şartla
ve hizmetin stratejisi açısından, bir yanağına vurana öbür yanağını çevir,
karşılık verme, sokağa dökülme diyorsak, bu manada bu ruhu temsil gereğinden
dolayıdır. İleride inşallah Muhammed-i Zemin tam oturacak ve Muhammed-i
renk bütün renklere hakim olacaktır. (Sayfa: 222).
"Fasıldan Fasıla 2" isimli
kitapta yazılanlar;
Evet Allah Resulü etrafında
her zaman işte böyle Serdengeçtiler oldu, ama o hayatın hiçbir anında,
hiçbir tedbirde kusur etmedi, kuvvet dengesinin olmadığı bir yerde ortaya
atılmasının hezimet ve mağlubiyetle neticeleneceğini herkesten iyi değerlendirdiği
ve bu sebeplerle de stratejisini hep temkin ve tedbirle örgütledi.
Evet denge gözetilmediğinde
hezimet ve mağlubiyetin kaçınılmaz olduğu şartlarda, kahramanlık gösterisi
sadece bir ihanettir. (Sayfa: 141-141).
Hadiste mümin ekine benzetiliyor.
Bela ve müsibetler karşısında o fırtına önündeki gibi eğilir. Yerlere yatar
ve fırtına dinince tekrar ayağa kalkar. Bizim bu hususiyetimiz şeytan cephesini
tedirgin eder... geçenlerde onlardan biri bu durumu hissetmiş olacak ki
aynen bu benzetmeyi kullanarak belirli güçlerin dikkatini çekiyor ve onlar
fırtına önünde ekin gibi davranıyorlar, bu durum sizi aldatmasın, diyordu.
(Sayfa: 273).
"Fasıldan Fasıla 3" isimli
kitapta yazılanlar;
Türkiye’de İslam idbarının
ikbale dönmesi için, hizmet meydanına atılmış hak erlerinin istikamete
çok dikkat etmesi gerekir... bu aynı zamanda hedefe varmada da önemli bir
vasıtadır. (Sayfa: 76).
Bir diriliş hamlesi ve bunu
hayatın her kesimine yayma çabası içinde bulunan bu gruplar sırran tenevveret
düsturuyla hareket etmektedirler. Böylece bir taraftan bu hayati faaliyetleri
hiçbir engel ile karşılaşmadan daima artan bir hızla devam ettirirler,
diğer taraftan da kendilerinden sonra gelecek nesillere iyi bir zemin,
müsait bir atmosfer hazırlamış olurlar. (Sayfa:128).
Asrın Getirdiği Tereddütler
4 isimli kitapta yazılanlar;
İşte bu manada telaffuz,
yapılan hareket kime karşı yapılıyorsa, tavrımız onlar tarafından hiç sezdirilmeden
ve hissedilmeden yapılmalıdır ki ve bunun gidip hedefi vurma ve yaralanmadan
da geri dönme gibi bir ifade ile arz etmemiz mümkündür. (Sayfa: 207).
Ölçü veya Yoldaki Işıklar
3 isimli kitapta yazılanlar;
Sizin gibi düşünmeyip çok
farklı bir dünya görüşüne sahip bulundukları halde çok faydalı ve samimi
kimselerin olabileceği mülahazası ile size ters gelen bir düşüncenin karşısına
acele ile çıkmamalı ve düşünce sahipleri de kaçırılmamalıdır. Hatta onların
mütalaa ve fikirlerinden istifade yolları araştırılarak mutlaka diyaloga
girilmelidir. Yoksa bizim gibi düşünmüyor diye bir bir uzaklaştırılan veya
uzaklaşan bu gayrimemnunlar, dev dev kitleler meydana getirerek karşınıza
çıkıp sizi yerle bir edebilirler. Gayrimemnunların beşer tarihi boyunca
müspet bir icraatları gösterilmese bile yıktıkları devletler sayılamayacak
kadar çoktur. (Sayfa: 40).
Prizma 1 isimli kitapta
yazılanlar;
O halde kuvvet dengesinin
olmadığı durumlarda tekniğe, taktiğe başvurulmalıdır. Aksi taktirde karşı
gelinemeyeceği muhakkak olan kuvvetlerle çarpışmaya kalkmak davaya en büyük
ihanettir. (Sayfa: 86)
Yoldaki Işıklar 2 isimli
kitapta yazılanlar;
Asıl mesele ise bütün bu
olup bitenlerden sonra, yeni oluşu kadim ve sarsılmaz prensiplere tevfikan
mükemmel hazırlamaktır. İşte bizler bugün böyle bir olma veya olmama durumu
ile karşı karşıya bulunuyoruz, ya bugün bu buhranlardan sonra, bir idrak
veya izanla kurulmasını tasarladığımız dünyayı kuracak ve huzura ereceğiz,
veya bir kısım küçük hesap ve çıkarlar uğruna çekilen binlerce ıztırabı
semeresiz ve boş kılacak bir anlayış ve davranışla maazallah gerisin geriye
gideceğiz.
Doğrusu ittifak ve iftirak
mevzuu günümüzde ehemmiyetini koruyan en aktüel bir mevzudur. O, her devirde
ehemmiyetini korusa bile merkezi taazzuvun gerekli, hem çok gerekli olduğu
bir dönemde ciddiyeti giderek artan ve bütün içtimai meselelerin önüne
geçen bir mevzu haline gelmiştir. Asırlardan beri faturasını milletin ödediği
bu ihtilaf ve iftirak, hissiliği ön aldığı günümüzde endişe verici boyutlara
çıkmıştır. Çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki dirilişimiz için bundan daha
büyük bir tehlike tasavvur etmek mümkün değildir. (Sayfa: 4).
Zira anlaşma ve uzlaşma her
şeyden evvel bir akıl ve mantık işidir. Akla ve mantığa dayalı bir vahdettir
ki dayanır ve uzun ömürlü olur. Buna karşılık günümüzde daha çok hissi
vahdet ve kardeşlik vardır. Bu ise zayıf, yetersiz ve kısa ömürlüdür. Belli
bir grup karşısında toplanmalar, düşmanlık duygusuyla bir araya gelmeler,
saldırılmış olma ruh haleti içindeki derlenmeler, hissi birleşmelerin gelip
geçici dalgalanmalarından ibarettir. Bugünden keyfi ve kemmi buudlarımız
içinde böyle bir vahdet katiyen yetersizdir ve hele mukaddes prensiplerimiz
açısından asla tecviz, tasvip ve muhakkak surette takdir edilemez. (Sayfa:
5-6).
Öyle ise iç ve dış faktörleri
hesaba katarak Fasl-ı müştereklerimizin müzakereye getirilmesine ve bilgilerimizin
aklilik ve mantıkilikle yeniden ele alınmasına şiddetle ihtiyaç vardır....maddi-manevi,
dünyevi ve uhrevi saadetimizin temel taşı olan vahdetimiz için hiç olmazsa
Anglo-Sakson ve Gall ittifakı biçiminde bir ittifaka ihtiyaç hem çok şiddetli
ihtiyaç vardır.
Düşmanlarımızı meşgul etme,
düşündürme, göz açtırmama gibi kıyaset ve dirayet isteyen hususları beceremesek
bile, hiç olmazsa onların oyununa gelmeme ve elimizle kendi tükenişimizi
hazırlamama anlayışı göstermeliyiz. Aslında buna mecburuz da. (Sayfa: 6-7).
Her şeyden evvel temelde
olmayan farklı düşüncelerin normal kabul edilmesi ve en azından bir yabancıya
karşı takınılan suni nezaket kadar olmasa da böyle bir şeye hissedar kılınması
elzemdir, zaruridir. Mukaddes birlik ve düşüncemize bir temenna ve selamdır.
Kaldı ki küçümsenmeyecek kadar bölücü faaliyetler de vardır ve bunların
mevcudiyetini kabul etmek realizmin ifadesidir.
a) Uzun zaman dini
hizmetlerin muaattal kalması ve sonra da bu vazifelerin birbirlerinden
ayrı fert ve cemaatler tarafından yürütülmesi ve hele bu fert ve cemaatlere
sözünü geçirecek bir liderin bulunmayışı, her grubun ayrı bir yol tutup
gitmelerine sebebiyet vermiştir. Bir kısmi her köyde bir Kur’an Kursu açmak,
bir kısmı dini ihya edici mahiyette hazırlanmış kitapları okuyarak, bir
kısmı entelektüel seviyede adam yetiştirerek milletlerine hizmet yolunu
tutmuşlardır. Bu itibarla da din ve vatan hizmetindedirler. Fakat ayrı
ayrıdırlar.
b) Bu grubun her birileri
kendilerine ışık tutan rehber ve öncülerine müceddit nazarı ile bakmaları
masum olsa dahi bir ağırlığa sebebiyet vermektedir.
c) Mehdilik müessesesinde
de mücedditlik için varit olan aynı şeyler zikredilebilir. Korkunç ahir
zaman fitnesi karşısında mehdilik akidesi fert içinde, cemaat içinde bir
kurtarıcı simittir. Evet, itikadi bağların zaafa uğradığı, amelin terk
edildiği, muamelatın tamamen muattal kaldığı bir dönemde öyle harika bir
zat lazımdır ki, bize göre muhal olan tüm bu işler için gerekli ıslahatı
bir hamlede yapabilsin.
Bundan başka içimizdeki ihtirafların
dıştan körüklenmesini de hesaba katmak mecburiyetindeyiz. (Sayfa: 8).
Fasıldan Fasıla 1 isimli
kitapta şu hususlar yer almıştır;
Cemaatleşme tabii ve normaldir.
Anormal olan cemaatleşmeyi tefrikaya vesile yapmaktır.
Herhangi bir cemaati meydana
getiren fertler arasında, nasıl ciddi bir irtibat söz konusu ise cemaatler
arasında da aynı oranda irtibat şarttır ve zaruridir. Bu yapılmadığı taktirde
cemaatler bölünmeyi, ufalanmayı, eriyip gitmeyi netice verir. Bu ise İslam
adına büyük bir zarardır. Bundan kurtulmanın yegane çaresi de bütünleşmek,
birlik ve beraberliği korumaktır. Bu konuda ütopik laflar etmeye de hiç
gerek yoktur... ancak bu hususta bazı prensiplerin hatırlanmasında yarar
vardır. Evvela hiçbir cemaat diğerinin aleyhinde bulunmamalıdır. İkincisi
cemaat fertleri diğer cemaat büyüklerine karşı saygılı davranmalı ve onları
daima edeple anmalıdır.
Üçüncüsü bütün bu cemaatler
birbirlerinin dertleri ile dertlenmeleri, sevinçlerinde de onlara. ortak
olmalıdırlar. (Sayfa: 170-172).
İslam cemaatlerinden birine
dahil olan her fert manevi bir şirketin üyesi demektir. (Sayfa: 174).
İkinci Dünya savaşında Hitler
Rusya’da nasıl arkadan gelenler üzerinden geçebilsin diye tanklarının bazılarını
bataklıklara yığmışsa aynı şekilde bir nesil de arkadan gelen nesillerin
kurtulması adına kendini feda etmelidir. Türkiye’de şu anda yaşanan süreç
budur. (Sayfa :110).
Hiç şüpheniz olmasın zaman
Müslümanları birleştirmektedir. Şimdilik net olarak keyfi veya kemmi bir
umudumuz yoksa da, nasıl anne karnında ceninin doğmasına -olağanüstü şartlar
dışında- kesin gözüyle bakılıyorsa öyle, bizim durumumuz da, şu anda artık
doğum yaklaşmış bir cenin gibi kabul edilebilir.
Evet bu millet bugün olmazsa
da yarın mutlaka sorumsuz insanların elinden dünya idaresini almak zorundadır.
(Sayfa: 112).
İzmir 1996 baskılı Fasıldan
Fasıla 1 isimli kitapta bu konuda yazılanlar
Dini mübin-i İslam’a hizmet
eden her fert neferdir. Dolayısıyla bu hizmetlerde askeri disiplin çok
önemlidir. Şeklen asker değiliz, ama ruhen askeriz ve öyle de olmalıyız.
Hatta öyle olmak mecburiyetindeyiz. Bu sebeple İslami hizmetlerde nefer
olduğunu idrak edemeyen ve neferliğe ters tutumlar içine giren herkes,
mutlaka ve mutlaka bunun cezasını çeker. (Sayfa: 125).
Şu anda Dünyada dini sistemler
adına büyük bir boşluk yaşanıyor. Kamu nizamının her sahada bitişi ve tükenişi,
sistem arayışını daha da hızlandırdı. Ancak karşı cephenin insanları da
boş durmuyor. Boş durmuyor ve bu boşluğu başka şeylerle doldurmaya çalışıyorlar.
Daha önce de aynı şeyler olmuştu. Materyalizm ve Marksizmin yetersizliğini
sezen batı, alternatifini yine kendi içinden çıkarmış, materyalizm boşluğunu
Bergson’un ruhçuluğu ile doldurmaya ve gerçeğe olan ihtiyacı çarpıtmaya
çalışmıştır.
Bergson da bir Yahudidir.
Allah inancı yerine vicdanı, cennet yerine de vicdan huzurunu ikame etmeye
çalışan bir Yahudi. Maddecilik yıkılmaya yüz tuttuğunda batılılar Bergson’un
ruh anlayışını insanlığa bir din gibi takdim ettiler. Şimdi eğer topyekün
insanlığa ait bir boşluğu biz inandığımız din ile dolduramaz ve bunu kısa
zamanda gerçekleştiremezsek aynı oyun yine tekrar edilecek ve insanlık
nice sapık yollara yönlendirilecektir. Bu sebeple de daha hızlı bir tempo
ile çalışmamız gerekmektedir ve az dahi olsa durmak hatadır. (Sayfa:168).
“Fasıldan Fasıla 2” isimli
kitapta ise şunlar yazılmaktadır;
Plan ve programlar önce tasavvurlar
ile başlar. Sonra akıl sürecine girenler ve birer düşünce ve fikir olurlar.
Sonra bu düşüncelerin hayata geçirilmesi için vasat ve ortamın müsait hale
gelmesi de şarttır. Demek oluyor ki meselelerin bir düşünce ve fikir olarak
hazırlanması, bir de bu düşünce ve fikirlerin hayata geçirilmesi yönleri
var. Biz bunların bütününe plan ve program diyoruz. (Sayfa: 118-119).
“Fasıldan Fasıla 2” isimli
kitapta bu konuda şu hususlar yazılmıştır;
Birisi irşatta muvaffak olduğu
halde, cephede hiç iradesi yoktur. İrşattaki başarısına bakıp da cephede
vazifelendirirseniz büyük bir fiyasko ile karşılaşırsınız. Binaenaleyh
hizmetin selameti için insanlar iyi tanınmalı ve sonra istihdam edilmelidir.
(Sayfa: 140).
Hizmet içinde önde gelen
arkadaşlar her an kendi durumlarını gözden geçirmekle beraber, hizmet içinde
her şahsı mutlaka kabiliyetlerine göre vazifelendirmeyi de ihmal etmemelidirler.
Vazife bizim hayatımızdır... Bu itibarla her bir ferde önde bu işi planlayanlar
tarafından mutlaka birer vazife tevdii edilmelidir. (Sayfa : 149).
Günümüzde, kaderin bir cilvesi
olarak gözde ve gönülde bir hayli hizmet eri var. Bunlar kabiliyet ve liyakatlarını
aşan önemli sorumluluklar altında bulunuyorlar. Bu arada bunlar “Şöhret
ayn-ı riyadır, kalbi öldüren zehirli bir beladır” anlayışından hareketle,
gösteriş ve alayiş endişesi ile gaybubet etmeyi, bir kenara çekilmeyi de
düşünüyorlar. Bence bunun üzerinde çok ciddi düşünmek lazım. Zira bazen
hizmetteki konumu itibariyle “Olmazsa olmaz” bir yerde bulunan arkadaş,
değişik mülahazalarla bir kenara çekilse öyle zannederim ki bu davranışı
ile sevap değil, ihtimal günah ile kazanabilir. Çünkü daha yapılması gereken
dünya kadar iş var. Alttan gelecek kadro henüz bu işleri yapacak hem daha
iyi yapabilecek kapasitede değil.
...bu itibarla bizim bütün
düşünce ve davranışlarımızda hizmet gemisinin yürümesi hedeflenmeli, ahireti
kazanmak için gönderildiğimiz şu dünya kışlasında, askerlik çok iyi yapılmalı,
her hareketimizde “Rıza-i İlahi” amaçlanmalı ve cennete gitme bile ola
ki -hemen hemen herkes bunun iştiyaki ile kavruluyor- bu hedeflere ulaşmayı
geciktiriyor ise bundan şimdilik vazgeçilmelidir. (Sayfa : 345).
4-FETHULLAH GÜLEN SAİD
-İ NURSİ’NİN DEVAMIDIR:
Fethullah GÜLEN her fırsatta
kendi deyimleri ile Bediüzzaman dedikleri Said-i Nursi’nin müridi olduğunu
ortaya koyan sözler söylemektedir. Kurduğu örgütün de Nurculuk öğretisi
doğrultusunda kurulduğunu açıklıyor. Said-i Nursi'yi “Asrın Çilekeşi, çağın
büyüğü, kamil-i mürşit, ruhların hekimi” gibi sözlerle övüyor.
Said-i Nursi hakkında
“Easıldan Fasıla 2” isimli kitapta yazılanlar;
Bununla beraber Bediüzzaman
gibi bir insan dünyanın neresinde olursa olsun, insan yetiştirdiği taktirde
o her zaman dünya ile oynayabilir. Tabii ki bu gibi meselelerde zaman ayarlaması,
yapılmak istenen işin çapına göre hesap edilmelidir.
Hazreti Isa cihan kapılarını
yetiştirdiği 11 adam ile zorladı. İmparatorlukları dize getirdi. Ne var
ki bu mesele kendisinden sonra asırlarca devam eden belli bir zaman dilimi
içinde vücuda geldi. Efendimiz ise bir kadın, bir köle ve bir insanla başlattığı
bir işte, kısa zamanda yeri yerinden oynattı. Başlangıçta kimse böyle bir
neticeye ihtimal hile vermiyordu. Haddimi aşarak bende aynı şeyi söylüyorum.
5-10 insan ile cihanı fethetmeniz mümkündür. Kaldı ki o büyük zatın (Bediüzzarnan)
aştığı çığırın mahiyeti bugün ortadadır ve şimdiye kadar olanlar da ileride
olabilecekleri ihtar mahiyetindedir. Bütün bunları hepimiz apaçık görüp
müşahede edebiliyoruz. (Sayfa:198).
Bediüzzaman üzerinde titizlikle
durulup düşünülmesi, araştırılıp, insanlığa tanıtılması gerekli bir simadır.
O İslam Alemi’nin inanç, moral ve vicdani enginliğini, hem de en katıksız
ve müessir bir şekilde ortaya koyan çağın bir numaralı simasıdır. Ona ve
onun düşüncelerine hissi mülahazalarla yaklaşmak, onu ve eserini anmak
sayılmaz. Duygusallık, onun her zaman uğrunda yiğitçe tavır ortaya koyduğu
ve gürül gürül anlattığı meselelerin ciddiyeti ile telif edilemez.
O bütün ömrünü kitap ve sünnetin
gölgesinde tecrübe ve mantığın kanatları altında, derin bir aşk ve heyecanla
beraber, hep bir muhakeme insanı olarak sürdürmüştür.
Bediüzzaman’ın yüksek mefkuresi,
yaşadığı çağı düşünüp söylemesi, sadeliği, insani enginliği, vefası, dostlarına
bağlılığı, iffeti, tevazuu, konusunda şimdiye kadar pek çok şey yazıldı
ve söylendi. Aslında her biri başlı başına kitap mevzuu teşkil edecek olan
yukarıdaki vasıflar, onun da kitaplarında sıkça üzerinde durduğu konulardır.
Ayrıca hala aramızda hayatta iken onun yanında bulunma bahtiyarlığına erişmiş
ve onun ruhi enginliği, fikri zenginliği ile tanışmış dünya kadar insanlar
var ki, bunlar da canlı birer kitap gibi bu konunun sadık şahitleri. (Sayfa:
200-203).
Evet bediüzzaman milletin
fikri seviyesizliklerle sürüm sürüm yaşadığı ve içtimai dertlerin buhran
halini aldığı, ülkenin hemen her yanında ürperten yüzlerce hadise ile yüz
yüze gelindiği, her tarafta İslam'i ve milli değerlerin enkaz enkaz üst
üste yıkılıp gittiği iftiran bir dönemin, düşünen, çareler arayan, teşhis
ve tespitlerde bulunan, sonra da rahatsızlıklara reçeteler sunan bir hekim
olmuştur. (Sayfa: 203).
Koskoca bir milletin mahv
ve izmihaline göz yumup lakayt kalmak, bu aslan yürekli insanın tabiatına
aykırıdır. (Sayfa: 207).
Eğer Bediüzzaman soluk soluk
ülkenin dört bir yanına mesajlarını sunduğu zaman, onu anlayacak birkaç
yüz aydın düşüncelerinde ona destek olabilseydi, ihtimal bugün en zengin
ülkelerden daha zengin, en modern milletlerden daha modern hale gelmiş
ve daha sonradan karşımıza çıkan her engeli aşabilecek güce ulaşarak, şimdilerde
girilmiş gibi görünen o yola ta asrın başında girilmiş ve bugünkü problemlerin
pek çoğu ile karşılaşmamış olacaktık. Yine de her şeye rağmen ümitliyiz.
(Sayfa: 209).
İşte böyle bir zamanda Bediüzzaman
gibi inkılapçı bir ruh çıkıyor ortaya ve mantık adına "Kızıl İ’caz"
adlı eserini yazıyor ve eserini bazı tembel zihinleri düşündürmek için
yazdığını söylüyor. Ne var ki o dönemin tembel ruhları bir türlü bu inkılapçı
ruhun eserini kabullenemiyor. Kabullenmek bir yana Aristo mantığına takılıp
kalmış bu ruhlar farklı şeyler söylüyor diye Bediüzzaman’a cephe alıyorlar.
(Sayfa: 119).
Bediüzzaman Hazretlerine
sormuşlar. Evlenmeyi hiç düşünmediniz mi? "Ümmetin derdi beni aşıyor, kendimi
düşünmeye vakit bulamadım" şeklinde cevap veriyor. Zaten Van Kalesi’nden
ayağı kayıp aşağı düştüğü esnada "Davam" diye bağıran bir insandan
başka türlü bir anlayış beklenemez. (Sayfa:140).
"İrşat Ekseni" isimli
kitapta yazılanlar;
Efendimizden sonra bu işi
devam ettiren kutlular, onların ifadeleri de sıkılsa aynı inkisarın döküldüğü
görülecektir. "Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına
bir şey bilmiyor. Bütün ömrüm harp meydanlarında esaret zindanlarında yahut
memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa,
görmediğim eza kalmadı. Divanı harplerde bir cani gibi muamele gördüm.
Bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında
aylarca ihtilattan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere
maruz kaldım. Zaman oldu ki hayattan bin defa daha ziyade ölümü tercih
ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi belki bugün Said topraklar
altında çürüyüp gitmişti”. İfadesi buruk bir inkisardan başka neyin
ifadesidir? İhtimal o, bu sözü kendi gibi bütün kalbi kırık büyükler için
söylüyordu. Hulasa bu hal "Emri bi’l maruf, nehyi ani’l münker" yapanların
değişmez bir kaderidir.
"Fasıldan Fasıla 1" isimli
kitapta Said-i Nursi hakkında yazılanlar;
Risaleleri eğer hakkı ile
anlasaydık, medrese ve tekkelerden bekleneni verirdi.
Şark Üniversitesi Bediüzzaman’ın
ilahiyat ağırlıklı, fakat müspet ilimlerin de okutulduğu bir üniversite
düşüncesi o dönem için çok orijinal bir tespittir. Bu Üniversitede Arapça,
Fars, Türkçe vacip, Kürtçe caiz olacaktır. (Sayfa 206).
"Küçük Dünyam" isimli
kitapta yazılanlar;
İşte Bitlis’e bakarken böyle
bakmak lazım. Bir Bediüzzaman’ın günümüzde dahi ulaşılması zor yerlerde
zuhuru, yani secerenin menbaından kalkıp oralara yerleşmesi katiyen tesadüf
değildir. Hizan ve Nurs yaz aylarında bile zor ulaşılan yerlerdir. Bu nesil
kaçabildiğince kaçmış ve saklanabildiğince saklanmış ve orada bir potansiyel
güç meydana getirmiştir.
5-ÖRGÜTLEMEDE GENEL
PERSPEKTİF:
"Asrın Getirdiği
Tereddütler 3" isimli kitapta yazılanlar;
Birincisi, muhatabın
ruhuna girme yolları araştırılmalıdır. Bu insani bir yaklaşım şeklidir.
Hediyeleşme veya ona ait bir sıkıntıyı bertaraf etme gibi... muhatabın
gönlüne girmek için her meşru yol denenmeli ve muhakkak surette bu iş halledilmelidir.
Yani kendisine bir şeyler anlatacağımız insan, evvela bizim şahsi desteğimizi
kabul etmelidir. Bu ona vereceğimiz düşünceleri kabulde mühim bir faktördür
ve ihmal edilmemelidir. (bire bir ilgilenme, bire bir adam kazanma, kişiden
kişiye propaganda metodu).
İkincisi, muhatabınızın inanç
ve kültür seviyesini iyi bilmeniz gereklidir. Mesela ona açık okuyacağınız
Kur’an dahi olsa, onu ürkütüp kaçıracak ve bize bir daha yaklaşmayacaksa,
o esnada Kur’an dahi okunmamalıdır... bazen bu ayarlama yapılmadığından,
irşad namına söylenenler onlarda öyle bir reaksiyona neden olur ki, daha
sonra münasebetini bulup anlatmanız da artık fayda vermez. (Başlangıçta
amaç gizlenmekte, takiyye uygulanmaktadır.)
Üçüncüsü, muhatabınızın itimadını
kazanmanız da şarttır. O size öyle itimat etmeli ve öyle bağlanmalı ki,
bütün sevdikleri ile tartışsanız orada siz ağır basmalısınız...bu ağır
basına o denli olmalıdır ki, sizin yanınızda olmakla yüklendiği ağır mükellefiyetleri
diğer tarafın zevk ve sefasına tercih edebilmelidir... işte mürşid muhatabının
gönlüne böyle girmeli ve ona her dediğini yaptırabilmelidir.
Dördüncüsü, Müslümanlığa
ait meseleler çok iyi bilinmelidir. Herkes aklına gelen şeyleri söylememeli
ve felsefe yapmamalıdır. İşin diyalektiğine ve izan tarafına katiyen meyledilmemelidir...
yine büyük mütefekkirlerin ifadesi ile bizler birer koyun gibi olmalıyız.
Alıp öğrendiğimiz şeyleri hazmederek süt haline getirmeli ve muhtaç görünenlere
süt gibi bir şifa kaynağı olarak takdim etmeliyiz. Cihanı aydınlatacak
ve nazarları aydınlık kapıya çevirecek, aydınlık dönemin ışık ordusu, inşallah
her bakımdan ilim ile mücehhez olacak. Çırak olarak kapılarına müracaat
eden herkesin eteklerini Muhammedi cevherler ile dolduracak ve onları doyuracaktır.
Beşincisi, yapılan bütün
işler, ihlas ve samimiyet içinde yapılmalıdır...Allah'ın Resulü, Allah
yolunda olan cihadı, sadece Allah’ın dinini yüceltmek için yapılacak olan
cihad olarak sınırlandırıyor. Demek oluyor ki Cenab-ı Hakk’ın yüce isminin
İ’lası istikametinde kavga veriliyorsa bu Allah içindir. Yoksa konuşmamızda
yazmamızda sadece kendimizi anlatmış oluruz ki böyle bir durumda ne samimiyet
kalır ne de sevap, ihlasın bu kadar darbe yediği bir yerde ne Allah rızasından
ne de gönülleri esir etmesinden bahsedilebilir.
Altıncısı, mürşit ve mebelliğ
hangi seviyede olursa olsun kalbi dini ilimlerle, aklı medeni fenlerle
mücehhez olmalı, bu ikisi ile pervaz eden istidat ve kabiliyetlerini işleterek,
iç muhasebesine derinleşmeli ve çapına yapısına göre bu mevzuda ne kadar
ladünileşebilirse ladünileşmelidir. Bu da bir bakıma yukarıda temas ettiğimiz
husus ile alakalıdır. Yani ihlas ve samimiyet ile buudlaşma demektir.
Yedincisi, eğer bir meseleyi
bizim anlatmamız bazı vicdanlarda reaksiyon ve tepkiye sebep olacaksa "Hakk’ın
hatırı alidir" diyerek o meseleyi bir başkasına anlattırmak hoşunuza gitmelidir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir incelik var. Başkasının anlatmasına
razı olmak başkadır, ondan hoşlanmak daha başkadır. İşte bizler ikinci
durum çerçevesine göre ondan hoşlanmalıyız. Nefsin hiç hoşlanmadığı durumlardan
birisi de budur ve bu civan mertliktir.
Sekizincisi, karşımıza bilmediğimiz
meseleler çıktığında rahatlıkla bilmediğimizi itiraf etmeli ve bilmiyorum
diyebilmeliyiz. Bizler de bilmediğimizi itiraf edelim, ama işin arkasını
bırakmayalım. Muhatabımızı o meseleleri bizden daha iyi bildiğini kabul
ettiğimiz gibi, öğrenelim, onlara da öğrenme zeminini hazırlayalım.
Dokuzuncusu, irşat ve tebliğ
adamı civan mert olmalıdır. O, neyi var, neyi yok, hepsini davası uğruna
feda etmesini bilmelidir. Gönülleri fethetme yolunda civan mertliğini edinmeli
ve o yolda öyle gitmelidir... cennete ilk defa alimler, vaizler, hocalar
değil, hak ve hakikati neşr uğruna malını ve canını hak yolunda bezleden
esnaf, tüccar, kazanç seviyesi ne olursa olsun bütün cömertler, hakka dilbeste
civan mertler girecektir.
Onuncusu, burada biraz
hususiyet arz eden bir noktaya temas etmek istiyorum. 15-20 sene öncesinde
bizim rüyalarda dahi görmemiz mümkün olmayan bir manzarayı bugün apaçık
görmekteyiz ve bu da bizlere Cenab-ı Hakk’ın sonsuz lütfunun ifadesidir.
Bir lise talebesine Hakk’ı
ve hakikati anlatabilmek için aylara ve haftalara ihtiyaç duyulan dönemi
artık aşmış bulunuyoruz. Evet ben ve emsalim öyle günler hatırlıyoruz ki,
namaz kılan bir üniversite talebesi gördüğümüzde Hızır’la görüşmüş veya
Cebrail’i görmüş gibi sevinir, kendimizden geçerdik. Arkadaşlarımız kendi
gönül dünyalarında duran o nurlu mesajları sunabilmek için, bir talebenin
arkasında bazen aylarca koşar, koşar ama hiçbir şey elde edemezlerdi. Halbuki
bugün durum değişmiştir. Artık bugün bu gibi meselelere sahip çıkan fertler
değil, kitlelerdir. En mütemerrid insanların bile yumuşadığı ve İslami
meselelere olabilirlik ihtimali ile baktığı bir devreyi idrak etmiş bulunuyoruz.
Bu durumda bize düşen vazife işin özünden ve ruhundan uzaklaşmamak kaydıyla
yeni yeni metod ve yöntemler denemek ve değerlendirmek olmalıdır. Aksi
taktirde devrini idrak edemediğinden bütün fonksiyonunu kaybeden insanların
durumuna düşmemiz muhakkak ve mukadderdir. Böyle bir duruma düşmekten Allah’a
sığınırız, öyleyse günün gerektirdiği şekilde hizmet adına yeniliklere
adapte olmak mecburiyetindeyiz. Uyumda ne kadar gecikirsek, hedefe varmakta
o kadar gecikmiş olacağımız asla unutulmamalıdır. İşte bu hususi durumlardan
hareketle, umumi ve herkes için geçerli bir prensibe varabiliriz. İrşad
ve tebliği kendine vazife edinenler devrini idrak etmek ve irşadını bu
temel üzerine oturtmak zorundadırlar. Başkalarının fezayı fethe açıldığı
bir dönemde insanları karanlık dehlizlere çekerek bir şeyler anlatmakla
hiçbir yere varılamayacağı bilinmelidir.
Onbirincisi, kitle
ruh halinden istifade ile kitlelerin iltihakını kolaylaştırıcı metod ve
usullerin tatbiki de irşad ve tebliğ adına çok mühim usullerdendir.(Asrın
Getirdiği tereddütler 3, Sayfa:166-183).
6-FETHULLAH GÜLEN’İN
İNKILAPÇILIĞI:
Bu konuda Fasıldan Fasıla
2 isimli kitapta bulunan şu hususlar dikkat çekicidir.
İnkılapçı ruhlara muhtacız.
Hava kadar, su kadar ihtiyacımız var. İnkılapçılara, kendilerini yetiştirmesini
bilen ve bildiğini yeni yeni komprimeler halinde takdim etmeyi beceren
insan yokluğudur ki, bu fikir ve kültür hayatımızı iflasa sürüklemiştir...
işte böyle bir dönemde Bediüzzaman gibi inkılapçı bir ruh çıkıyor ve
mantık adına "Kızıl İ’caz" isimli eserini yazıyor. Bu eserini bazı tembel
zihinleri düşündürmek için yazdığını söylüyor. Ne var ki o dönemin tembel
ruhları bir türlü bu inkılapçı ruhun eserini kabullenemiyor. Farklı şeyler
söylüyor diye Bediüzzaman’a cephe alıyorlar... ama öyle inanıyorum ki yetişmekte
olan yeni nesiller arasında her sahada inkılapçı ruhlar çıkacak ve birkaç
asırdan beri süregelen bu humudet dönemini sona erdirileceklerdir.
(Sayfa 119-120).
Sanık Fethullah GÜLEN,
Bediüzzaman gibi inkılapçı bir ruh çıkıyor derken Atatürk ilke ve inkılaplarına
karşı alternatif bir inkılapçı ruhun Bediüzzaman Said-i Nursi ile çıktığını
söylemek istiyor.
İnsanımızın gerçek mutluluk
ve saadetini arzu etmeyen bazı talihsizler bugüne kadar bir kerecik olsun
tarihi hakikatleri görmeye, onlarla yüz yüze gelmeye cesaret edemediler.
Hatta o, zirveleri tutan ve çok defa o çalımla boğulanlar, hiç mi hiç batıl
vehimlerinden modern hurafelerden ve fikirleri felç eden tabulardan kurtulamadılar.
Daha acısı da bu alil ruhlar, kendilerini küçük düşüren bu kabil hastalıkları
birer meziyet gibi gördü ve gösterdiler ve ne olduklarını hiçbir zaman
hissedemediler de, hastalıklarını hissetmeyen hastalar gibi hep şifaya
kapalı kaldılar. (Sayfa: 237).
İnsanımız, uzun seneler
kendisini ayakta tutan dinamiklerinden habersiz yaşadı. O bir türlü İslam’ın
gücünü kavrayamadı. Kur’an sırlarını sezemedi ve onun ruhundaki cevheri
değerlendiremedi. Ama bugün onun kendi dünyasına dönüşü çok farklı olacaktır.
Öyle zannediyorum ki o bu ikinci dönüşü ile Kur’an-ı semadan yeni inmiş
gibi tanıyacak, İslam’la ilk tanışıyor gibi, onu alabildiğine sıcak bulacak
ve önceki nesiller gibi ülfetlerin hasıl ettiği sathiliklere takılıp kalmayacaktır.
(Sayfa: 239).
Düne kıyasla bugün İslami
meseleleri anlamak daha kolay, tabii kitlevi çoğalma ve büyüme bu hususta
önemli bir amil. Evet kemmi plandaki bu gelişmelerin İslami meselelerin
anlatılmasında ve kabul görmesinde önemli bir kolaylık temin ettiği bir
gerçek.
Dün herhangi bir dini meseleyi
anlatırken okullarda ve okulların dışında arkadaşlarımız kim bilir ne kadar
zorlanırlardı. Evet bu günlerin kıymetini bilip hizmet adına şükrümüzü
eda etmek bir vazifedir. (Sayfa: 266-267).
Geleceğin dünyasında tek
hakim unsur İslam olacaktır. (Sayfa 229).
Fasıldan Fasıla 1 isimli
kitapta yazılanlar;
Hiç şüpheniz olmasın zaman
Müslümanların lehine işlemektedir. Şimdilik net olarak keyfi yada kemmi
bir buudumuz yoksa da, nasıl anne karnında ceninin doğmasına -olağanüstü
şartlar dışında- kesin gözüyle bakılıyor, öyle de, bizim durumumuzda şu
anda artık doğumu yaklaşmış bir cenin gibi kabul ediliyor.
Evet bu millet bugün olmasa
da yarın mutlaka sorumsuz insanların elinden dünyanın idaresini almak zorundadır.
Ülkenin % 99’u Müslüman gibi
sloganvari sözlerle gaflet ve gevşekliğe itiliyoruz. Bu tür sözlerin bize
kazandıracağı hiçbir şey yoktur ve şimdiye kadar da hiçbir şey kazandırmamıştır.
Bu sebeple muvakkaten de olsa azınlık düşüncesi ile hareket edilmesi
şarttır. (Sayfa: 109).
Türkiye’deki Müslümanları
azınlık olarak görme gayreti içine giren, istediği gayeye ulaşıncaya kadar
Işık evlerinde yetiştirdiği prototiplerle İslamiyet’i temsil etmeyi elzem
görmektedir.
Bizim esas problemimiz imparatorluğun
yıkılması değildir. Problemimiz ruh planındaki iflasımızdır. Ne acıdır
ki devleti idare edenler bunu bir türlü anlayamamışlardır ve anlayamıyorlar.
Yoksa bazılarının iddia ettiği gibi bizim yıkılmamızı hazırlayan medrese
değildir. Aslında medrese ne zaman yıkıldıysa, millet o zaman yıkılmıştır.
Çünkü medrese bizim tarihimizde ortaokulun, lisenin, üniversitenin ve daha
üstündeki akademilerin yaptıkları vazifeyi yapıyordu.
Medreseler kapatılmaktan
ziyade ıslah yoluna gidilmeliydi... günümüz eğitim sistemi hazırlanırken
mutlaka bundan da istifade yoluna gidilmeliydi... günümüzde açılan okullar
ise daha 50 nci yılını doldurmadan dejenere olmuştur. Yıllarca fakültede
belli bir ilim tahsil etmiş insanlar, neticede bakıyorsunuz bomboş yetişmişler.
Eğer hususi meşgul olanları istisna edecek olursanız, ilahiyatlar dahi
mevcut sistemin ciddi ilim adamı yetiştiremediği bir gerçektir.
(Sayfa: 11).
Şimdi İran’da da dini yönü
ağırlıklı bir devlet vardır. Anlatılanlara göre Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın
yanında her an devlete müdahale yetkisi olan bir dini lider bulunuyor.
Bu durum ABD’ni ve batılı yandaşlarını rahatsız ediyor. Bu sebeple diğer
Müslüman ülkeler “Devlet ağırlıklı din” politikasını tercih ediyorlar.
Bu onların nazarında “din ağırlıklı devlet” politikasına nazaran ehveni
şerdir. ABD’nin Pakistan’ı desteklemesinin sebeplerinden birisi de budur.
Yani din ağırlıklı devlet modelinin oluşturulmasını engellemektir. (Sayfa:
10).
Sanık Fethullah GÜLEN bu
görüşleri ile Atatürk inkılaplarının en önemlilerinden olan Tevhid-i Tedrisat
kanununa ters düşmektedir.
Fasıldan Fasıla 3 isimli
kitapta yazılanlar;
Cumhuriyet ile beraber
Arapça eğitime karşı tavır alınması o günün aydınının ve devlet yetkililerinin
bir yanılgısıdır. Bu kararda o dönem itibariyle Arapların, Devleti Aliye’ye
karşı tutumu rol oynamış olabilir. Fakat şimdi geçmişe yönelik onu sorgulamanın
bir yararı olmadığı kanaatindeyim. 46’lı yıllarda İmam Hatip okulları ve
İlahiyat Fakültelerinin açılması ile birlikte, kendi kültür ve dinamiklerimize
dönme süreci de başlamıştır. Bu yıllar aynı zamanda demokrasi düşüncesinin
zaman zaman hissedildiği bir dönemdir... bunların dışında Arap Devletleri
ile kültür anlaşmaları yapıp ülkeler arası talebe gidip gelişinin sağlanması
gerekir. Böylece yıllardır ayrı kalan bu ülkeler ile tekrar kaynaşma ve
diyalog yolu açılacaktır. (Sayfa: 204).
Çağ ve Nesil 5 isimli
kitapta yazılanlar;
Şimdi belki bize ait pek
çok şey gibi tekkenin de sesi kesildi, zaviye, dergah, halka mütrib bir
şey söyleyemez oldu. Yahut biz onları duymaz olduk. Duymaz olduk da, ruhlarımız
onları geçmişte arıyor ve hayallerimiz dönüp dönüp o döneme ait neşe huzur
ve itminan gecelerinden bir nefes bekliyor.
Tekke bize veda ederken gözümüzün
içine baka baka ve sayılamayacak kadar emarelerinin bağrında gidip ufka
kapandı. Dönüşün nasıl olduğunu şimdiden kestirmek çok zor... ama
belki de hiç beklenmedik bir anda tıpkı ne zaman geleceği belli olmayan
bir kuyruklu yıldız gibi, bütün hususiyetleri ile ufkumuzu sarar ve varidatını
bir kere daha her yana saçar. (Sayfa: 68)
Bir iki asırdır milletimiz,
kendi kendisinin musibeti, kendi kendisinin mağduru olarak yaşamıştır.
Evet millete, ruhuna, Allah ve Peygamberine başkaldırmanın dışında ciddi
hiçbir şeyin öğretilmediği bu karanlık dönemde bütün kara seslerin, kapkara
ağızların yaptıkları tek şey geçmişi tezyif, atalarımızı tahkir ve bin
yıllık muazzam mirasın inkarı olmuştur. Yine bu talihsiz dönemde mebzul
meta gururdur, çalımdır, cakadır. Şah-ı şehrimizin de ifade ettiği gibi
deve izi derin gölde, saman çöpüne binip yüzen bir sineğin kendisini bir
diritnotta zannetmesi gibi bunlarda bir kısım levsiyat bataklıklarında
düşe kalka yürürken kendini okyanuslarda, hem de transatlantiklerde seyahat
ediyor zannediyorlardı. Kanları sürüngenler gibi soğuk, zekaları bütün
bütün şehvetin ağında, keseleri sefahat ile delinmiş ve hayatları sindirim
dolaşım itrahata göre programlanmış bu bedenin kulları, gelecekte tarihimizin
dünü ile yarını arasında rutubetlenmiş, güvelenmiş bir bölüm olarak hatırlanacak
ve nefretle anılacaktır.
...bu ülkede bir iki asırdır
bir anlayış tıkanıklığı, düşünce tıkanıklığı ve düşünce hayatımızın önünü
kesen inkıbaz yaşanmaktadır. Belki ara sıra hükümet şekli değiştirilerek,
bir kısım teselli devreleri yaşanmış, idare şekli politize edilerek kitlelerin
şiddet ve öfkesi dindirilmiş, ama bunların hiçbiri milletin beklentilerine
cevap vermemiştir. (Sayfa :105-106-107).
Primza 1 isimli kitapta
yazılanlar;
Diğer bir mesele de bizim
asıl vazifemiz İ’la-yı Kelimetullah olduğu hususudur Biz bunu medrese,
tekke, kışla çerçevesi ile özetlenebilecek bir anlayış ile ele alıp yerine
getirme durumundayız. Yani medresenin en modernini arama, tekkenin Allah’a
en yakın, ruha en açık olanını bulma, kışlanın askerlik ruhunu ve kainatı
fethe doğru yönlendirecek olanını tesis etme ve hepsinden önemlisi de bu
düşünce sac ayağını gelecek nesillere taşımaktır. Aksine, bir gün bu memlekette
İslam bütün esasları ile hakim olsa bile ifade ettiğimiz nesiller yetişmedikten
sonra krizden kurtulmamız mümkün olmayacaktır. (Sayfa: 226).
Eğer bir gün dünya robotlar
ile idare edilecekse, bu robotları yönlendirecek kumanda merkezi Müslümanların
elinde olmalıdır. Ve eğer geleceğin kaderine teknoloji hükmedecekse, teknolojinin
reji odası Müslümanların denetiminde bulunmalıdır. En iyi Erkan-ı Harpler,
en iyi terbiyeciler Müslümanların içinden çıkmalıdır. Şu da unutulmamalıdır
ki Dünyadaki küreselleşme beraberinde bir sürü şey getirmenin yanında hukuku
da öne çıkarmıştır. Geleceğin idarecileri sosyal branşlardan seçilecek,
belki de hukukçulardan olacaktır. Bu açıdan hukuk ve siyaset yani mülkiye
çok önem kazanmaktadır Bu nedenle de Dünyayı çok iyi idare edecek hukukçular
yetiştirmemiz gerekmektedir. Hasılı Dünya’da hemen her sahada önde bulunmamız
şarttır... Aynı zamanda böyle bir meselenin kat’iyen aceleciliğe tahammülü
yoktur. (Sayfa: 201).
7-IŞIK EVLERİ, TEKKE,
ZAVİYE VE MEDRESELER:
“Çağ ve Nesil 5” isimli
kitapta ışık evleri hakkında şunlar yazılmıştır;
Kitabın başında önsöz III
yazarı M.Garip şunları demektedir.
1 nci Cihan Harbi ile
batıp giden İslam Devleti zamanın ana rahminde yepyeni bir tarihi doğuşa
hazırlanıyor.
Işık evlerine giriyoruz....
Bu evler kutsi bir programın yürürlüğe konduğu ocaklardır. Bu medeni yapının
planı Kur’an, mühendislik merkezi mabetler, mektepler ise evler, çarşılar,
kazalar, köyler, kasabalar ve şehirlerdir. Bu evlerin mayaladığı yeni bir
mevsime hazırlanıyoruz.
Önsözün yazarı olan şahıs
hareketin ana amacının İslam Devleti’ni kurmak olduğunu yazısında açıkça
dile getirmiş olmaktadır.
Işık evler, ışık süvarilerinin
kışlaları, hak erenlerin halvethane ve zaviyeleri, gözlerini ilim ve marifetle
açıp kapayan kutsilerin varidat iklimleridir. Tadını, havasını, rengini,
rayıhasını ötelerden alan Işık evler, dünyada ukba yamaçlarında kurulmuş
ve fizik ötesi alemlerin rasathaneleri gibidirler. Onların aydınlık ikliminde
en mübtedi insanlar bile mikro alemin en sıkı koridorlarında rahatlıkla
dolaşırlar ve mikro alemin en girift, en ürpertici derinliklerini bir solukta
geçerler, geçerler de hareket noktasının aydınlığı sayesinde kara deliklerin
merkezlerine ışıktan tahtlar kurarak inanca açık sinelere tefekkür, marifet
ve zevk-i taruhani tayfaları salarlar.
...Işık evler, çevrelerindeki
bina yığınları itibariyle, tıpkı hale içindeki yıldızlar topluluğuna nur
ayetleri tefsir eden bir mehtap veya ebedi nur, ebedi huzur arayanları
firdevslere ulaştırma yolunda kurulmuş bir han gibidirler.
...Bu evlerde imanı, ibadeti,
dünya zikri, fikri, uhuvveti, vefayı, ötelere ait derinlikleri ile duyup
yaşama bahtiyarlığına erenler, adeta her an yeniden doğar, baharlar gibi
duygularıyla yeşerir, derken çeşit çeşit varidatla dolgunlaşan o kendileri
has hava, bütün gönüllerini bir saadet vaadi ile kapsar ve çok defa onların
hayata açık şiirlerinde cennet yaylalarının ferahlatıcı esintileri duyulur.
...Işık evler gelmiş geçmiş
mukaddes binaların en velidü, en doğurganıdırlar. Orada ışığa uyanan herkes
hemen karanlıkla hesaplaşmaya geçer. Ona karşı kıyam eder ve bu duygusunu
da her yerde bir mum yakmak suretiyle hayata aktarmaya çalışır. Bu itibarladır
ki Işık evlerin çoğalıp gelişmesi tasavvur üstü bir hendesedir. Hatta çok
defa kutsilerin, kutsilik sınırlarını zorlamaları ölçüsünde hendesi katlamaların
da aşıldığı görülür. (Sayfa: 1-6).
Evet, baskıların, baskın
ihtimallerinin, tehdidi altında bile ışık süvarileri, hiçbir zaman ışık
etrafında biraraya gelmekten, ışık alıp vermekten, ışık solumaktan, ışıkla
gerilmekten ve zulmetlerin bağrına ışık göndermekten geri kalmadılar. Ama
bilmem ki günümüzün nesillerine, o günkü körlüğü ve sağırlığı ve körler,
sağırlar dünyasında maruz kalınan onca çileyi, onca ıstırabı ve bu arada
gerçekten inanan insanların da duyup hissettikleri o tasavvurlar üstü ruhani
zevkleri anlatmak mümkün olabilecek mi?
Evet o günlerde acı tatlı
her şeyin ayrı bir zevki ayrı bir lezzeti vardı. Mahkemeler, takipler,
tarassutlar, gözaltılar, sürgünler, hala aynı günleri yaşayanlara Allah
sabr-ı cemil versin. Biri biter biri başlardı da, Kur’an talebeleri makamı
hayret’te bulunuyormuşçasına olup biten her şeyi derin bir temaşa zevki
ile seyreder, kıymet sınırlarına aşan vazife ve mazhariyet derinlikleri
ile şevkten şevke girerlerdi.. . Hakk’ın kazası yerine gelip, olanlar
olup bittikten ve elemler ve acılar yerlerini keyiflere, lezzetlere bıraktıktan
sonra da maruz kaldıkları bütün kötülükleri, bedlikleri, hoyratlıkları
hatıraların içine sinmiş birer zevk zemzemesi halinde hisseden. Lütfu da
hoş, kahrı da hoş yüce yaratıcılarına karşı minnet ve şükran ile iki büklüm
olurlar.
Işık evlerin, kudret ve irade
esintileri ile tohumlar gibi dört bir yana saçılıp, zühur ve tecelli yamaçlarında
çoğalmasıyla hikmet ve inayet düzlüklerinde büyüyüp gelişmeleri, gelişip
kabuk değiştirmeleri aynı zamana rastlar. Evet belli bir döneme kadar birer
birer, ikişer ikişer çoğalan Işık evler, mübarek bir zaman diliminde birden
bire hendesi katlanmaya geçer ve onar onar, yirmişer yirmişer artmaya başlar...
Ve yine aynı dönemde küçük ünitelerin yanında aynı zevk, aynı rayiha, aynı
tat, aynı hava ve aynı ruhta, tıpkı birerli kandillerin yerini çok lambalı
avizelerin alması gibi bu minik hizmet yuvalarına yerlerini daha kompleks
ışık kaynakları ve birerli yıldız mahiyetindeki münferit evlerin yerleri
içinde güneşlerin kol gezdiği galaksiler gibi, bütün hayatı kucaklayan
entegre ışık evleridir.
İşte bu dönemde, dev nebülözler
gibi her yana kollarını salmış bulunan ışık komplekslerinin, bütün zulmetleri
bir bir yıkma, topyekün karanlıklarla hesaplaşma, inanan insanlar arasında
her türlü alakaya merkez, bütün ruhani zevklere kaynak, umum manevi ihtiyaçlara
mercii ve her seviyedeki insanı akli, ruhi, kalbi ve hissi beklentileri
ile kucaklama dönemidir.
...Evet bugün büyüğüyle,
küçüğüyle ışık evler yıllar ve yıllar imana, imandaki huzur ve itmi’nata
susamış gönüllere rahmet yüklü bulutlar gibi gönderdiği, bol bol ab-ı hayat
ve insanımızın gönül tepelerine saldığı, marifet, muhabbet, ruhani zevk
şuaları ile diriliş yükleyen bir İsrafil sür’u ve vicdanları şahlandıran
Cebrail solukları olmuştur. Evet onlara uğrayanlarda pek çok menfi hisler
silinmiş, inat ve karşı koyma düşünceleri kırılmış, müdavimleri de kendilerini
cennet kapılarında temaşaya koşan seyyahlar gibi görmeye hissetmeye başlamışlardır.
Başkalarının eğlenceye, zevke, sefaya giderken duydukları keyfi, neşeyi,
sevinci, tiryakiliği, kutsiler, hem de kat katı ile Işık evlere uzanan
yollarda duymuş ve yaşamıştır. Onlar bu ışıktan yollarda ve bu yolların
gerçek değerinin teminatı olan bu kutlu yuvalarda düşünülen, söylenen ve
okunan şeyleri ötelerden gelmiş ilham esintileri gibi karşılamış, gökleri
aşıp gelen soluklar gibi dinlemişlerdir.
Ve yine onlar bu evlerde
bugün hala çocuklarının akıl edemedikleri, bilemedikleri sırlarla tanışın,
sema kapılarının aralandığını hisseder gibi olur, kapı aralarından sızıp
geldiğine inandıkları varidatla bütün bütün uhrevileşir, kendilerinden
geçer ve yerlere serilirler.
Bu ışıktan helezonlarla yükselmeye
namzet bahtiyarlar, her zaman yüzlerce zevk ve lezzeti birden duyar ve
tadar...Ve her an ayrı bir hazzın kolları arasında, bir bu kadar zevke
yüz ömür kafi değil, der. Tali’lerine tebessüm ederler. Onların, ışık evlerin
derinliklerinde hissettikleri, hissedip yaşadıkları bu rengarenk hayatı,
onlarla aynı duygu, aynı düşünceyi paylaşmayanların, hele şartlanmış dimağların,
bedenlerine yenik düşüp ruhların, kendi çalım gururu altında eğilmiş bahtsızların
duyup anlamaları mümkün değildir.
Evet, kalplerin balansını,
imana Kur’ana iman ve Kur’anın gönüllere boşalttığı irfana göre ayarlayamamış
talihsizler, ne bu ufku kavrayabilir, ne de gözlerin görmediği ve kulakların
işitmediği ve beşer tasavvurlarını aşan bu deruni hazları idrak edebilirler.
(Çağ ve Nesil 5, Sayfa: 8-9-10-11).
Her akşam işinden, okulundan,
dairesinden ayrılıp, bir vahaya koşuyor gibi, ışık evlere koşup gelenler,
bu evlerin kendilerine has büyüleyici duygularına da]anlar, şurada burada
zihinlerine ilişen kötü duygu ve tutkulardan sıyrılır, başları cennetlerine
ulaşmış gibi, derin bir huzura ererler...Her akşam ve her vazife dönüşü
ışık evlerin müdavimleri için hayata yeniden dönüş ve kendilerini idrak
ediş demektir. Onlar her 24 saatte bir kere yeni bir “Ba’sü Ba’de’lmevt”
görür, ruhlardaki cennetlerde dolaşır ve renkli talihlerine tebessüm eder,
kendilerinden geçerler.
Bizler çok defa bu sihirli
muhitte hazların en erişilmezine, itmi’nan ve sükunun en baş döndürüşüne
erer, her şeyi bir aşk-ü sevk nesvesi içinde tanır, duyar ve kendi kendimize
“Yoksa bu yaşadığımız hayat cennet mi?” diye mırıldanırız.
Ben şahsen ışık çağından
bu yana varlığını Cibril’in emniyetle açılıp kapanan kanatları arasında
sürdüre gelmiş, bu nurdan evlerde akıp duran zamanları onların havasını,
şivesini kanımda ve asabımda hissetmişimdir. (Sayfa :145- 147).
Işık evleri konusunda
Prizma 2 isimli kitapta yazılanlar;
İlk dönem itibariyle İslami
tebliğ ve irşad hareketinin başlangıcında, Allah’ın Resulü de bu işe bu
tür evlerde başlamıştır. Evet, bir evde başlamıştır. Nebiler serveri ve
derken yeryüzü bir mescit, Mekke bir mihrab, Medine bir mimber haline gelmiştir.
Dünyada yediden yetmişe, kadın erkek bütün insanlar, bu mescidin cemaati,
bu irşad ve tebliğ mektebinin ise istidatlı birer talebesi olmuşlardır.
Aslında ilk ışık çağında
İmam Rabbaniye, ondan da günümüzün büyük çilekeşi Bediüzzaman hazretlerine
kadar, belli dönemlerde Ümmeti Muhammed’e mürşitlik yapan bütün üstün kametler
hep aynı yolu takıp etmiştir.
Evet şu kocaman varlık alemi
galaksileri, sistemleri ile küçük atmosferlerden meydana geldiği gibi,
bu büyük davada da hep bir kulübecilik ile başlamış ve bu davanın gönüllere
aksettirilmesi ölçüsünde her şey manalı bir kitap veya çok manalı ve nıuhtevalı
meşherler halini almıştır. (Sayfa :10-11).
Bu ışık evlerin kendilerine
has özellikleri vardır. Buralar öncelikle insanların insanlık yanlarından
ötürü meydana gelebilecek boşlukların kapatıldığı yerlerdir. Plan ve projelerin
üretilip, metafizik gerilimin, sürekliliğin sağlandığı ve neticede üstadın
“Hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir” dediği türden yüreği
pek, imanı çelik insanların yetiştiği kutsi mekanlardır. (Sayfa: 12-13).
Öyleyse bu evler yalnız yöntemsiz
değişik cazibe merkezlerine göre kendini şekillendiren şabloncu nesillerin
mamur edilip, mana kökenine dönmelerini sağlayan birer tezgah ve
birer mekteptirler.
Hususiyle tekke ve zaviyelerin
kapatılıp kapılarına kilit vurulduğu bir dönemde, o evlerden beklenen de
böyle bir misyonun eda edilmesi idi. Bu evler içinde barındırdığı insanlara
Finunu Medeniye ile beraber IJlum’u diniyeyi de öğreterek tekke ve zaviye
ruhunun yanında medrese vazifesini de üstlenmiş olacaktır. (Sayfa: 12-13).
Mabede giden yolların
kapandığı bir zaman diliminde, Allah şimdilik benim adım bu evlerde yükselsin
ve anılsın izni ile serfinaz içinde kitapların okunduğu Hakk’ın müzakere
edildiği müstesna mekanlardır. (Sayfa: 12-13).
Zannediyorum kuruluş gayesine
matuf işletildiği müddetçe bu evlerde, bir dönemde tekke ve zaviyeler ile
ulaşılamayan noktalara ulaşılacak ve buralarda aynı zamanda medrese insanını
aratmayan insanlar yetiştirilecektir. (Sayfa: 14-15).
Hasılı ben bu hususta pek
dertliyim. Büyük bir tarihi ihmali telafi etmeye matuf açılan ışık evlerin,
ne kadar bu gayeye uygun değerlendirilebileceğini bilemeyeceğim ama, “arkadaşlarım
onun hakkını veriyorlardır.” Diyerek hüsnü zan etmek istiyorum. Unutmayın
dünyanın enkazı altında kalan ve kalacak olan bütün milletler, umumi bir
ihya adına bu evlerde yetişen irşad. erlerini beklemektedir ve öyle anlaşılıyor
ki bu ışık evlerin fonksiyonu hiçbir zaman bitmeyecektir. (Sayfa : 17).
8-HİZMET ERLERİ
(ŞAKİRTLER) :
Fasıldan Fasıla 1 isimli
kitapta bu konuda şunlar yazılmıştır;
Cemaatte müşterek hareket
vardır ve olmalıdır. Ve yine cemaatte istikamet ve isabet şansı daha fazladır.
Zira bir yanda 50-100 insanın düşünce muhassalası (düşünce birikimi ortaklığı)
diğer yanda da dahi bile olsa tek başına bir insanın karihası (muhtelif
fikirler) evet kıyas bile kabul edilemez. Bu sebepledir ki Allah cemaatle
beraberdir. (Sayfa:133).
Ayrıca hizmet insanı kendisini
davasından alıkoyacak her şeyi elinin tersi ile itmesini bilmelidir, Ev
mi, çoluk çocuk mu? İş mi? Her ne ise ayağına pranga olan hiçbir şeyin
esiri olmamalıdır. Esasen bir kısım özel durumlar dışında dava adamının
şahsi hayatı yoktur. (Sayfa: 87)
Bir diğer düşman ise adeta
gaye haline getirilmiş evlad-u ıyal arzusu yani evlenmektir. (Sayfa:
117-118).
İkinci dünya savaşında Hitler
Rusya’da nasıl arkadan gelenler üzerinden geçsin diye tankların bazılarını
bataklıklara yığmış ise, aynı şekilde bir nesil de arkadan gelen nesillerin
kurtulması adına kendini feda etmelidir. Türkiye’de şu anda yaşanan süreç
budur. (Sayfa: 110).
Dengeli bir hizmet eri, söyleyeceği
şeyleri hemen söylemez. o bilir ki, söylenmesi gereken her şeyi şimdi söyler
ise kendisine hayat hakkı tanımayanlar çıkabilir. Şartlar aleyhine ağırlaştırılabilir.
Dolayısıyla da sıkıntılı bir atmosfere düşebilir. (Sayfa : 119).
Her Müslüman Allah diyen
biri ile dost olmak yolunu araştırmak zorundadır. Çünkü ötede her şey Allah
deyip dememeye göre ayarlanacaktır. Kur’an “İşte böyle kim Allah’ın nişanlarına
şayan gösterir ise şüphesiz bu kalplerin takvasındandır” buyrulmasına karşılık,
eğer bu mesele hafife alınacak olursa Allah’ın yücelttiği bir husus hafife
alınmış olur. (Sayfa 119).
Din-i mubin-i İslam’a hizmet
eden herkes neferdir. Dolayısıyla bu hizmette askeri disiplin çok önemlidir.
Şeklen asker değiliz ama ruhen askeriz ve öyle de olmalıyız. Hatta öyle
olmak mecburiyetindeyiz. Bu sebeple İslami hizmetlerde nefer olduğunu idrak
edemeyen ve neferliğe ters tutumlar içine giren herkes mutlaka ama mutlaka
bunun cezasını çeker. (Sayfa: 125).
Çağ ve Nesil 2 isimli
kitapta yazılanlar;
Çok yakın zamana kadar ecdadımızın
bin bir ıstırap ve heyecanla inlemesine karşılık, bugün altın kuşağın ruhu
sayılan ülkemizin kendisini canı ile imanıyla seven evlatlarının hizmetlerine
şahit oluyoruz ve “Asr-ı emanımız” da durup bize yeniden dirilişin müjdesini
yağdıran kutlu bir eser ile kendimizden geçiyoruz ve artık inanıyoruz ki
düne kadar bin bir felaket ve sefaletin kol gezdiği bu ülke inançlı azimli,
hasbi, muhabbetle coşan ve müsamaha ile etrafına boşalan yiğitler sayesinde
yükselecek ve onun çölleri ve bozkırı bir kere daha İrem bağlarına dönecektir.
Son zamanlarda yurdumuzun
her köşesinde kendisini hissettiren samimi gayretler, dünyaları aydınlatacak
bir ışık kaynağının meydana gelmeye başladığını göstermektedir. Mukaddes
emanetin talihli hizmetçileri, kendilerine düşen vazifede kusur etmez.
Tarihi rollerini güzelce oynayabilirler ise milletimiz yurdumuz sıçrayıp,
dünyanın başına gelecek ve bu kutsiler ordusu da gelecek nesillerce “yağd-i
cemil” olacak, kalıp gidecektir.
Şimdiden yüce milletimizin
talihine tebessüm eden bu rengarenk günleri düşünüyor ve saadetle coşuyoruz.
(Sayfa: 104-105).
Hazreti Isa cihan kapılarını
yetiştirdiği 11 insan ile zorladı. İmparatorlukları dize getirdi. Ne var
ki bu mesele kendisinden sonra asırlarca devam eden, belli bir zaman dilimi
içinde vücuda geldi. Efendimiz bir kadın, bir köle, bir insanla başlattığı
işte kısa zamanda yeri yerinden oynattı. Başlangıçta kimse böyle bir neticeye
ihtimal bile vermiyordu. Haddimi aşarak ben de aynı şeyi söylüyorum. 5-10
insan ile cihanı fethetmemiz mümkündür. Kaldı ki o büyük zatın açtığı çığının
mahiyeti bugün ortadadır. Ve şimdiye kadar olanlar da ileride olabilecekleri
ihtar mahiyetindedir. Bütün bunları hepimiz apaçık görüp müşahade edebiliyoruz.
Diyelim ki şimdi ellerindeki
imkanlar ile, nesillere hizmet verecek bir irfan yuvasını bir senede dikebiliyor,
ihya edebiliyorsa kendisini biraz daha sıkıp bir senede iki tane ihya etmelidirler.
İhya etmeleri lazımdır. Çünkü onlar böyle yapmakla yarınları, daha sonraki
nesiller de, kendilerinden sonraki devirleri ihya etmiş olacaklardır. Eğer
bugün, bugünün insanına düşen vazife bihakkın yapılmazsa, yarın bizim şu
anda ki güç ve kuvvetimiz şu hali ile kalsa bile, yine hiçbir şey yapılamayacaktır.
Zira yarın karşımıza daha güçlü manialar çıkabilir ki, bu yükle onları
aşmamız mümkün değildir.
Evet, eğer bugün ki müminlerin
civan mertliklerini destanlaştırmak için firdevsin şehnamesi gibi destani
bir havada bu destan yazılacaksa, o destan 60 bin beyitlik değil, 60 milyon
beyitlik bir destan olarak yazılmalıdır. Biz bu işin baharını yaşıyoruz
ve baharda açan çiçeklerinin arasında bulunuyoruz. Bu bizim için beklenilen
bir mevsimdir. Şimdi gençler her yerde kendilerine 70 sene önce saçıp giden
büyük ruh ve yüce kametin etrafında pervaz eder, döner gibi hizmetlerini
sürdürdükçe, her halde 0 da olduğu yerde bütün bunları hissedecek ve belki
de “işte şimdi bahar hediyeleri ile kapıma geldiler. Ben de senelerce evvel
kendilerine vaad ettiğim henienleküm sedası ile onları karşılıyorum” diyecektir.
İslama hizmet edenler ne
kadar gerilir, ne kadar açılır, ne kadar koşan, ne kadar küheylanlar gibi
şahlanır ise, gelecekte varılması mutasavvar olan noktaya o kadar hızlı,
o kadar derli toplu ve o kadar avantajlı olarak ulaşacaklardır (Asrın Getirdiği
Tereddütler 4, Sayfa: 70-77).
9-DAVA ADAMI, DAVA,
SİSTEM:
Gerçek bir dava adamına terettüp
eden vazifelerin en önemlisi davasına karşı göstermesi gereken vefadır....
Ayrıca bir dava adamının üzerine düşen vazifeyi yerine getirmesi, davasına
olan inancı nispetindedir. Günümüzde Cumhurbaşkanlığı Kupası, Başbakanlık
Kupası gibi isimler altında kupa maçları yapılıyor. İslam davasının müntesipleri
öyle bir dava için yaşıyorlar ki, bu yarışın sonunda verilecek olan kupanın
bir kulpunu onlar, diğer kulpunu ise Allah tutacaktır. Doğrusu böyle bir
kupaya canlar feda olsa değer. (Fasıldan Fasıla 1, Sayfa: 121).
O gün bugün kendini arayıp
duran nesiller tekrar tekrar iğfal edilip, tekrar tekrar saptırıldılar..
Görmedikleri ceza, çekmedikleri cefa kalmadı. Eğer bir inayet eri imdadına
yetişip de fikir ve ruh cephesinde, iman ve ahlak cephesinde, ona diriliş
yolunu göstermeseydi, o bugün bütün bütün zayii olup gitmişti. Hem de bir
daha görmemek üzere. (Buhranlar Anaforunda İnsan, Sayfa: 67-68).
Rehberleriyle bu hale gelmiş
toplum kendini yenilemeye hazırlamış demektir. Emareleri ülkemizde verilmeye
başlamış, böyle bir yeni varoluş hakkında, çok iyimser görünüyorsak, rahmeti
sonsuz inayeti ile millet ağacının sıhhatine, itimadımız vardır. (Buhranlar
Anaforunda Insan, Sayfa: 63)
Üç beş kişiyi idare edenden,
binlerce, milyonlarca kişiyi idare edenlere kadar Allah’ın gösterdiği,
Resul’ün elindeki meşalenin aydınlattığı yolda yürüyen ve o yoldan ayrılmamaya
azimli kararlı olan bütün önderlere, bütün idarecilere tabi olunuz. Yerinde
ve belli ölçüler içinde öbürlerinin de sözü dinlense, onlara da başkaldırılmasa,
hatta bir ölçüde müdarat ve mümaşat (İdare-i Maslahatçılık, köprüyü geçene
kadar mevcut sisteme rıza) yapılsa bile mutlak itaat edileceklerin Peygamberlerin
çizgisinde olması şarttır. (Asrın Getirdiği Tereddütler 4, Sayfa: 169).
Elbette ki bu yeni insanın
doğumu çok kolay ve rahat olmayacaktır. Her doğum gibi onun da sancısı,
sıkıntısı, sarsıntısı olacaktır. Ama mevsimi gelince bu mübarek veladet
mutlaka gerçekleşecek ve bu ay yüzlü nesil hızır gibi birdenbire aramızda
belirecektir. Sıkışmış ve üst üste binmiş bulutlar arasından rahmetin süzülüp
geldiği, arzın derinliklerinden suların fışkırıp yeryüzüne çıktığı, karın,
buzun çözüldüğü yerde, kar çiçeklerinin her yanı sardığı ve şebnemlerin
sıçrayıp yapraklara taht kurduğu gibi, bu yeni insan da belki bugün, belki
yarın ama mutlaka gelecek. (Çağ ve Nesil 4, Sayfa: 157).
Eğer elimde, imkanım olsa
idi her birinizin içine, evinizin yolunu unutacak kadar ıstırap ekerdim.
İlmin, irfanın, araştırma zevkinin, fen ve tekniğe açılmanın, çağa söz
geçirmenin, yanı başında size bunu da yapardım. Yapar ve her birinizi
dava düşüncesi ile deli etmeye çalışırdım. (Fasıldan Fasıla 2, Sayfa;
140-141).
Ben artık Ramiz hocanın oğlu
değilim. Kaderim sizin kaderinizle, davanın kaderi ile bütünleşmiş. Bundan
sonra benim münferit kararlar vermem ve o kararlara göre davranmam açık
ya da kapalı hizmete ihanet sayılır. Vereceğim yanlış kararların riski
bütün bu cemaate raci olur. (Fasıldan Fasıla 2, Sayfa: 69).
Bugün biz Müslümanlar
olarak çok ağır bir mesuliyetin altında bulunuyoruz. Bir dönemde sahabe
gibi seçkinler ile temsil edilen bu dava, bugün cılız iktidarımıza rağmen
ilahi bir ihsan olarak omuzlarımıza yüklenmiş bulunmaktadır. (Fasıldan
Fasıla 2, Sayfa 63).
Görüldüğü gibi Fethullah
GÜLEN İslam Devleti’ni kurma misyonunu yüklendiğini kabul ediyor.
İstişare defalarca önemini
arz ettiğim bir husus, Müslümanların ve hele hele kader birliği edilmiş
davada, insanların münferit hareket etmeleri son derece sakıncalıdır. Hatta
münferit hareket etme isabetli olsa, hayırlı neticelense bile yine de böyle
hareket etme davaya zımmi ve kapalı bir ihanettir. (Fasıldan Fasıla 3,
Sayfa: 68-69).
Bozuk bir döneme geldik.
Düşünce bozuk, hal bozuk, çarşı bozuk.. Ve Bediüzzaman Hazretleri gibi
kimselerin önderliğinde kendimizi bulmaya çalışıyoruz. Pek çok kimse Müslümanlık
adına baba ve dedesinden tevarüs ettikleri hususları aynen tekrarlamaya
devam ediyor. Bütün bu heveslerin asli mecralarına icrası ise memleketin
asli yapısında gerçekleştirilecek mutasyonlara bağlıdır. Bunların hepsini
tek bir nesil kaldıramaz. Öyleyse bu son ihya hareketinin hiç acele etmeden
kendi tabii seyri içinde gerçekleştirilmesi beklenmelidir. (Fasıldan Fasıla
1, Sayfa :109).
İlk sene kampa 70 kişi kadar
girmiştik. İkinci ve üçüncü kamplar daha kalabalıktı. Hatta üçüncü kampta
her an 300 kadar talebe bulunuyordu. Gidenlerin yerine yenileri geliyordu.
(Küçük Dünyam, Sayfa 105).
Talebelerin aklı, ruhu, kalbi
terbiye edilsin diye kamp yapılıyordu. (Küçük Dünyam, Sayfa: 116).
Kamplarda okunan kitaplar
Arapça tedrisat orayı adete bir medreseye çeviriyordu. Durum böyle olunca
kamplarda askeriyenin disiplini, tekkenin edebi ve medresenin ilmi bütünleşiyor
ve hayallerimizde, renk ve çizgilerin bütün güzellik ve netliği ile mevcut
olan dünyaya adım atılıyordu. (Küçük Dünyam, Sayfa: 122).
Disiplinli ama ruhaniyetli
insanlar yetiştirmek tek gaye ve hedefimizdi...Gece yürüyüşleri, gündüzleri
koşular,yat kalklar hep bu hedefe yönelikti. Arkadaşlarımız Türkiye‘nin
her yerinden istedikleri talebeleri gönderiyorlardı. (Küçük Dünyam, Sayfa:122).
Yeryüzünde her zaman İslami
hizmeti omuzlayacak bir hasbiler kadrosu olmalıdır. Olmalıdır ve inandığı
mutluluğu için varolan bu fedailer insanlığa hakiki bir tebliğcinin nasıl
olması gerektiği, dersini de vermelidir. Bu kadro, o kadar hasbi olmalıdır
ki öldüğünde üzerinden çıkacak mal varlığı, ancak kefen bezine yetmeli,
hatta bazen o kadar da bulunmamalıdır. Işık hayallerimi süslediğim kadro,
işte büyük davanın büyük hamleleri. (İrşat Ekseni, Sayfa:109).
Bir asrı aşkın, bir zamandan
beri çeşitli zulüm, mağduriyet ve haksızlıkları altında sürekli inleyen
bu kuşak öylesine bilenmiştir ki çok yakın gelecekte o polatlaşan ruhu
ile kendisine bu mezalimleri reva görenlerin karşısına dikilecek ve mutlaka
onlar ile hesaplaşacaktır. (Fasıldan Fasıla 2 Sayfa:15).
10-ATATÜRK VE LAİK
CUMHURİYET:
Fethullah GÜLEN’in bu konuda
kitaplarında yer alan hususlar aşağıya yazılmıştır.
600 yıllık tarihimizde
kaç tane kazan kaldırma olayı gösterebilirsiniz. Osmanlı’yı ve Yeniçeri’yi
bu açıdan eleştirenler kendi tarihlerine baksınlar. 50-60 sene içinde,
600 sene içinde meydana gelen isyanların, başkaldırmaların birkaç katını
müşahade edeceklerdir. (Fasıldan Fasıla 1, Sayfa: 8).
Sanık Fethullah GÜLEN Osmanlı
tarihini yükseltmek isterken Cumhuriyet dönemine saldırmakta ve Cumhuriyet
dönemini kendi tarihi olarak kabul etmemektedir.
Yine Fethullah GÜLEN Fasıldan
Fasıla 2 isimli kitabının 203 ncü sayfasında Cumhuriyet Dönemini ifritan
dönemi olarak nitelendirmiştir.
150 senedir sefalet solukluyoruz.
Son 70 senenin halini söylemeye gerek yok. Yok zira böyle bir şeyin malumu
ilan ve israfı keram olur. (Fasıldan Fasıla 2, Sayfa: 232-233).
Necip Fazıl KISAKÜREK bir
konferansında “Kabakçı Mustafa, Mustafa Reşit, Alemdar Mustafa, daha ne
Mustafalar ne Mustafalar” der demez millet ne anladıysa salon alkış tufanına
boğulmuştu. Ama bilmem ki ne ifade ederdi.? Oysa ki böyle şeyleri dinleme,
alkışlama, bir şey olsa da her şey değildir. (Fasıldan Fasıla 2, Sayfa:
314).
Bin yıllık tecrübe, bin yıllık
hars, kumara verilircesine saçılıp savrulmuş ve bunların yerini yirmi devletten
alınan ve herhangi bir tasviyeye tabii tutulmayan Sanskritce gibi bir kültür
yerleştirilmiştir. (Çağ ve Nesil 1, Sayfa:14)
Bu millet henüz bütün bütün
yok olmamıştır... Dün, onun düşmanı sadece ehli saliptir. Şimdi lanet ile
anılan o Cebabire’nin en küstahına bile rahmet okutan firavunlar var sahnede.
(Çağ ve Nesil 1 Sayfa: 88-89).
Fazilete arka çevrilip, rezaletin
peylendiği, sevaba hacir konup, günah toptancılığının yapıldığı, iffete
kezzap dökülüp haysiyetin dağa kaldırıldığı, tarihin mıncıklanıp geçmişe
salyalar akıtıldığı, 0 uğursuz dönemler artık çok gerilerde kaldı. (Çağ
ve Nesli 3 Sayfa : 75).
11-GELİR KAYNAKLARI:
İslam’ın ciddi bir dava şuuru
ile uyanan insanlar, kırkta bir zekatla bir şey yapamayacaklarını bilmeli
ve ona göre davranmalıdırlar. İslam davası bugün bizden daha fazla fedakarlıklar
beklemektedir. Nitekim bu davaya uyanmış nice kutsi dava erleri vardır.
Hizmeti o ölçüde götürmektedirler. Bugün birer umut kaynağı bu insanlar,
evlerinin arabalarının, fabrikalarının anahtarlarını tapularını getirip
bize takdim etmekte ve istediğiniz yere kullanın demektedirler. (Fasıldan
Fasıla 3 Sayfa: 57).
Evet, böylesi büyü k çapta
hizmetlerin gerçekleştirilmesi için maddi kaynaklara ihtiyaç olduğu bir
gerçektir. Biz onu hep efendimizin sünnetinde gördüğümüz usul üzerine halka
dayanarak götürmeye çalıştık ve çeşitli vesileler ile onlara müracaat ettik.
Onlar da destek verdiler. (Fasıldan Fasıla 3 Sayfa: 75).
Bu açıdan müminlerin yurt
içindeki ve yurt dışındaki servet yollarını keşfedip, zengin olmaları şarttır.
Çünkü her şeyleri ile hizmete kilitlenmiş bu insanların ticarette çalışmaları,
parayı koruma korkuları -niyetlerine binaen- düşman karşısında nöbet tutmada
ki korku gibi bir sevap vesilesi olabilir. (Prizma 2 Sayfa: 33).
12-ARAPÇA EĞİTİM:
Cumhuriyet ile beraber Arapça
eğitime karşı tavır alınması o günün aydınlarının ve devlet yetkililerinin
bir yanılgısıdır. Bu konuda o dönem itibariyle Arapların Devleti Aliyye'ye
karşı tutumları rol oynamış olabilir. Fakat şimdi geçmişe dönük onu yargılamanın
bir yararı olmadığı kanaatindeyim.
46’lı yıllarda İmam Hatip
Okulları ve İlahiyat Fakülteleri’nin açılması ile beraber kendi kültür
ve dinamiklerimize dönme süreci başlamıştır. Bu dönem aynı zamanda demokrasi
düşüncesinin zaman zaman hecelendiği bir dönemdir. (Fasıldan Fasıla 3,
Sayfa: 203).
önceki
sayfa I sonraki
sayfa
fihrist
(22
AĞUSTOS 2000)
  |