|
Refah
Partisi'nin Ön Savunması...
(4
Ağustos 1997)
II. BÖLÜM: DAVA İLE İLGİLİ
ANAYASA VE KANUN HÜKÜMLERİ
A. BİRİNCİ KISIM: ANAYASA
HÜKÜMLERİ 23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten
Önceki Metin:
MADDE 68- (fıkra 4) Siyasi
partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet
ilkelerine aykırı olamaz.
(fıkra 5) Sınıf veya zümre
egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi
amaçlayan siyasi partiler kurulamaz.
MADDE 69-(fıkra 1) Siyasi
partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın
14’üncü maddesindeki sınırlamalar dışına çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.
(fıkra 5) Cumhuriyet Başsavcılığı,
kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının
Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle
denetler; faaliyetlerini de takip eder.
(fıkra 6) Siyasi partilerin,
kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açacağı dava üzerine, Anayasa
Mahkemesi’nce karara bağlanır.
(fıkra 7) Temelli kapatılan
siyasi partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir
siyasi partinin kurucusu, yöneticisi ve denetiçisi olmayacakları gibi,
kapatılmış bir siyasi partinin mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği
yeni bir siyasi parti de kurulamaz.
(fıkra 8) Siyasi partiler,
yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek
ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakdi yardım alamazlar, bunlardan
emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki
karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket
eden siyasi partiler de temelli kapatılır.
(fıkra 9) Siyasi partilerin
kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar
dairesinde kanunla düzenlenir.
23.7.1995 Tarih ve 4121
Sayılı Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin
MADDE 68-(fıkra 4) Siyasi
partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına,
ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve
hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet
ilklerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi
bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini
teşvik edemez.
MADDE 69-(fıkra 4) Siyasi
partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava
üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır.
(fıkra 5) Bir siyasi partinin
tüzüğü ve programının 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı
bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.
(fıkra 6) Bir siyasi partinin
68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü
temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir
odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar
verilir.
(fıkra 7) Temelli kapatılan
bir parti bir başka ad altında kurulamaz.
(fıkra 8) Bir siyasi partinin
temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları
dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının
Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle
bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.
(fıkra 9) Yabancı devletlerden,
uluslararası kuruluşlardan ve Türk
uyrukluğunda olmayan gerçek
ve tüzel kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.
(fıkra 10) Siyasi partilerin
kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin
ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde
kanunla düzenlenir.
B. İKİNCİ KISIM: SİYASİ
PARTİLER KANUNU’NDAKİ HÜKÜMLER"Görevli mahkeme ve savcılık"
MADDE 98- Siyasi partilerin
kapatılması, Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili’nin açacağı
dava üzerine, Anayasa Mahkemesi’nce, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Hükümleri
uygulanmak suretiyle, dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanır.
Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek
için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.
Anayasa Mahkemesi’nce verilen
kararlar kesindir.
Cumhuriyet Başsavcılığı,
iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırılması ve soruşturulmasında
ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet savcılarına ve sorgu hakimlerine
tanınan bütün yetkilere sahiptir. Ancak; Anayasa’nın ve kanunların sadece
hakimler tarafından kullanılabileceğini belirttiği yetkiler bunun dışındadır.
Cumhuriyet Başsavcısı’nın
görevlendireceği Cumhuriyet Başsavcıvekili veya Cumhuriyet Başsavcısı Yardımcıları
siyasi partilerin kongrelerini izleyebilecekleri gibi, Cumhuriyet Başsavcılığı
siyasi partilerden incelemek üzere gerekli gördüğü belgeleri de isteyebilir.
Siyasi partiler, Cumhuriyet
Başsavcılığı’nın isteklerine en geç onbeş gün içinde cevap vermek zorundadırlar.
Cumhuriyet Başsavcısı, soruşturmayı
Cumhuriyet Başsavcıvekili veya yardımcıları eliyle de yürütebilir.
Cumhuriyet Başsavcısı’nın
soruşturma için görevlendirdiği Başsavcı yardımcılarının, Yargıtay üyeliğine
seçilmeleri hali hariç, soruşturma sonuçlanıncaya kadar süreli veya süresiz
başka bir göreve atanmaları Cumhuriyet Başsavcısı’nın yazılı muvafakatına
bağlıdır.
Siyasi Partilerle İlgili
Yasakları İnceleme Kurulu
MADDE 99- Siyasi partilerin
kapatılmasına ilişkin isteklerin, Cumhuriyet Başsavcılığı’nca reddi halinde,
yapılan itirazları incelemek üzere Siyasi Partilerle ilgili Yasakları İnceleme
Kurulu kurulmuştur.
Bu Kurul, Yargıtay Ceza Daireleri
Başkanları’ndan kurulur. Bunların en kıdemlisi Kurulun Başkanıdır. Daire
başkanlarının özürleri halinde dairenin en kıdemli üyesi Kurula katılır.
Kurul üye tamsayısı ile toplanır. Karar yeter sayısı, üye tamsayısının
salt çoğunluğudur.
Siyasi partilerle ilgili
yasaklara aykırılık halinde dava açılması
MADDE 100- Bir siyasi partinin,
bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle
Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından paritinin kapatılması davasının açılması:
a)Re’sen,
b)Bakanlar Kurulu
kararı üzerine Adalet Bakanının istemiyle,
c)Bir siyasi partinin
istemi üzerine,
olur.
Ancak, bir siyasi partinin
Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan dava açılmasını isteyebilmesi için, bu partinin
son milletvekili genel seçimlerine katılmış olması, Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nde grubu bulunması, ilk büyük kongeresini yapmış olması, partinin
merkez karar ve yönetim kurulunun üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu
ile dava açılmasının istenmesi yolunda karar alınmış bulunması ve istemin
parti adına parti genel başkanı tarafından Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazılı
olarak yapılmış olması gerekir.
Cumhuriyet Başsavcılığı,
Adalet Bakanı’nın veya partinin yazılı isteminde yeterli delil bulunduğu
kanısına varırsa davayı açar. Yeterli delil bulunmadığı kanısına varırsa
dava açmayacağını istemde bulunan Adalet Bakanı’na veya siyasi parti genel
başkanlığına yazı ile bildirir.
Adalet Bakanı’nın veya siyasi
partinin, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bildirimi üzerine, bu bildirimin
tebliği tarihinden başlayarak otuz gün içinde siyasi partilerle ilgili
Yasakları İnceleme Kurulu’na yazı ile itirazda bulunma hakkı vardır.
Kurul, itirazı ivedilikle
en geç otuz gün içinde inceler; itirazı haklı görmezse dava açılmaz; haklı
görürse, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesi’ne dava açmakla yükümlüdür.
Bu maddenin birinci fıkrasının
[b] ve [c] bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle,
bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen
kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün
ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanamaz.
Dördüncü kısımdaki yasaklara
aykırılık halinde partilerin kapatılması
MADDE 101- Anayasa
Mahkemesi’nce bir siyasi parti hakkında kapatma kararı:
a) Parti tüzüğünün
veya programının yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti
organları veya mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının
bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
b) Parti büyük kongresince,
merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak
oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi
grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında
yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler
yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı
hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel
başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine
aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
c) Parti merkez karar
ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kurulu’na partiyi temsilen konuşma yapacağı
bildirilmiş olan kimsenin, radyo veya televizyonda yaptığı konuşmanın bu
Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,
hallerinde verilir.
d) 1- (b) bendinde
sayılanlar dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu
Kanunun 4’üncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi
halinde, fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet
Başsavacılığı söz konusu organ, merci veya kurulan işten el çektirilmesini
yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4’üncü kısımda yer alan maddeler
hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet
Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden
ister.
Siyasi parti, tebliğ tarihinden
itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği
takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi’nde o siyasi partinin
kapatılması hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenmiş
iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili siyasi parti tarafından
söz konusu parti organı, mercii veya kurulunun işten el çektirilmesi ve
parti üyesi veya üyelerinin partiden kesin olarak çıkarılmaları halinde,
o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi
dosya üzerinde inceleme yaparak ve gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet
Başsavcısı’nın ve siyasi parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve
konu üzerinde bilgisi olanları da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı
karar bağlar.
2- (1) numaralı bend gereğince
bir siyasi partiden kesin olarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir siyasi
partinin kapatılmasına sebep olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa
Mahkemesi’nin kapatma kararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak
on yıl süre ile başka hiçbir siyasi partiye alınamaz, parti kurucusu olamaz,
seçimlerde parti listelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği
için aday olamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti
kurucusu olarak kabul eden veya seçimlerde bağımsız aday gösteren siyasi
partiler hakkında da (1) numaralı bend hükümleri uygulanır.
Bir siyasi parti üyesinin,
bu madde gereğince partisinden kesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp
da patinin kapatılmasına sebep olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere
göre işlem yapılır.
95’inci madde hükmü saklıdır.
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın
isteklerine uyulmaması halinde yapılacak işlem:
MADDE 102- Siyasi partilerin
denetimi ve faaliyetlerinin takibi hususlarında Cumhuriyet Başsavcılığı’nın
istediği bilgi ve belgeleri, belli edilen süre veya belli edilmemesi halinde
makul süre içinde vermeyen siyasi partiye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından
ikinci bir yazı tebliğ olunur. Bu yazıda, belirtilen süre içinde cevap
verilmediği ve istek yerine getirilmediği takdirde o siyasi partinin kapatılması
için dava açılabileceği de belirtilir. Bu tebliğde bildirilecek süre içinde
yine istek yerine getirilmez veya cevap verilmezse Cumhuriyet Başsavacılığı
o siyasi partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde re’sen dava açabilir.
Kanunsuz siyasi faaliyetlere
mihrak olma sebebiyle kapatma:
MADDE 103- Bir siyasi
partinin, bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 ‘inci maddeleri hükümlerine aykırı
fiillerin işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde,
o siyasi parti Anayasa Mahkemesi’nce kapatılır.
Bir siyasi partinin yukarıdaki
fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101’inci maddenin (d)
bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif
bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin
o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük
Millet Meclisi’ndeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca
zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur."
III. BÖLÜM: DAVANIN USUL
BAKIMINDAN REDDİ GEREKİR
A. BİRİNCİ KISIM: BU DAVAYA
BAKILAMAZ. USULE AYKIRILIK SEBEBİYLE DOSYANIN BAŞSAVCILIĞA İADESİ GEREKİR.
A.1. PARTİ KAPATMA DAVALARINDA,
YARGILAMANIN GÜVENCESİ, USUL KURALLARIDIR. Yukarıda
da açıklandığı gibi siyasi partilerin uymadıkları takdirde kapatma sebebi
olabilecek hususlar ile kapatma kararı verilebilecek haller, 2820 sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'nda düzenlenmiş ve 1995 Anayasa değişikliği ile
kapatma sebepleri ve halleri, yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı
ve mantıklı bir hale getirilmiştir (TANÖR. B: Türkiye'de Demokratikleşme
Perspektifleri , TÜSİAD Raporu, s.51).
Siyasi partilerin kapatılması
davalarının iki safhası vardır:
a.Davanın açılmasından
önceki safha
b.Yargılama safhası.
a. Davanın açılmasından
önceki safha :
Davanın alt yapısının
hazırlandığı safhadır. Bu hazırlığı, Yargıtay C. Başsavcısı yapacaktır.
Siyasi partiler hakkında, ancak hangi şartlar altında kapatma davası açılabileceği,
Siyasi Partiler Kanunu'nun 101 ve 103. maddelerinde düzenlenmiştir. 1995
yılında Anayasa'da yapılan değişikliklerle ilgili olarak TBMM Anayasa Komisyonu
da, 1995 Anayasa değişikliği sırasında, bu hususu şu şekilde belirtmiştir;
".....partinin tüzüğü
gibi programı da Anayasa ve kanunla partiler için konan yasaklara veya
emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi'nce temelli
veya basit olarak kapatılacaktır.... Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz,
siyasi partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini
açıkça düzenlenmiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının
bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin
bu ilkelere aykırı olmasıdır.....Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci
halde temelli kapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir
odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır." (Anayasa Komisyonu Raporu: TBMM,
Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 [S.Sayısı:861] sh: 32/33).Görülmektedir ki, siyasi
partilerin mevzuatı, parti tüzük ve programının yasaklara aykırı olması
halini, kapatma nedeni olarak saymış, ancak bu konuda Başsavcıya bir mükellefiyet
yüklemeyerek, doğrudan kapatma davası açabilme yolunu açık bırakmıştır.
Fakat buna mukabil bir siyasi parti hakkında, yasak eylemlerin işlendiği
bir odak haline gelmiş olması iddiasıyla
kapatma davasının açılması bir takım usuli işlemlere bağlanmıştır.
Buna göre bir siyasi partinin,
yasak eylemlerin mihrakı (odağı) haline gelmesi, iddiasının ileri sürülebilmesi
için ancak aşağıdaki 5 şartın hepsinin birlikte sübut bulması ile
mümkündür.
Bu şartlar:
1.Suç sayılan fiillerin
parti mensuplarınca işlendiğinin 'hüküm giymeleriyle" sübut bulması,
2.Bu üyelerin partiden
ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı'nın partiye bildirimde bulunması,
3.Partinin bu üyeleri
30 gün içinde ihraç etmemesi,
4.Bu fiillerin üyelerce
kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
5.Partinin bu fiilleri
benimsediğinin de sübuta ermesi.
Yukarıdaki şartların hepsinin
birden sübut bulması halinde bir partinin odak olma iddiasıyla kapatma
davası açılabilecektir.
b. Yargılama Safhası :
Bilindiği gibi, siyasi
partilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısı’nın, açacağı
dava üzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle
Anayasa Mahkemesi'nce bakılmaktadır (Any. mad.69, fıkra4; Siyasî Partiler
Kanunu, mad.98, fıkra 3; Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki
Kanun, mad.33).
Yukarıda belirttiğimiz prosedür
işletilerek açılan kapatma davalarında Yüksek Mahkeme, parti yasaklarına
aykırı eylemlerinden ötürü bir partinin temelli kapatılmasına, ancak yukarıdaki
beş şartın mevcut olduğunu tesbit ettikten sonra davaya bakabilecek ve
bu şartların varlığından sonra partinin üyelerinin yoğun bir şekilde iddia
edilen yasa dışı hareketi yapıp yapmadıklarına bakarak, partinin odak haline
gelip gelmediğini tespit edip, takdir hakkını kullanacaktır.
Siyasi Partiler Yasası'nın
103. maddesi yollaması ile 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen usule
uyulmadan, Yüksek Mahkeme'de, her nasılsa, bir dava ikame edilmişse ne
olacaktır?
Bu durum kanunun ihtar mecburiyeti
aradığı davalarda, bu vecibenin yerine getirilmeden dava açılmasına benzer
ki; bu ahvalde sırf bu sebeple davanın esasa girmeden usul yönünden reddi
gerekir.
Parti kapatma davalarının
açılabilmesi için kanunun belirlediği bu ön şartların yerine getirilmesi
mecburiyeti ayrıca Yüksek Mahkeme’nin kararlarıyla teyid edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi,
14.7.1993 tarihli, 1992/1 E, 1993/1 K. sayılı kararında:
"2820 sayılı Yasa'nın
getirdiği düzenlemeye göre, siyasi partilerin 101. maddenin (b) bendinde
sayılan organ ve görevlilerinin, dördüncü kısımda yazılı yasaklara aykırı
davrandıklarının saptanması durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine
karşın, aynı yasak eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar
veya parti
üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi kimi
koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından "hüküm giyme"
ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde belirlenen
"tebligat"
ve buna karşın "üyelikten çıkarma" koşuludur.
Cumhuriyet Başsavcılığı'nın
Yasa'nın 103. maddesinin en önemli öğesi olan "101. maddenin (d) bendinin
uygulanmasını" gözetmediği, eş anlatımla, parti üyelerinin Dördüncü Kısım'da
yer alan hükümlere aykırı eylem ve konuşmalarından dolayı "hüküm giyme"
ile tebligatta bulunma ve buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı
ve parti üyeleri hakkında açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının
varlığını yeterli görerek davalı siyasi partinin kapatılmasını istediği
görülmektedir.
Bu durumda, Siyasi Partiler
Yasası’nın 103. maddesinde yazılı kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği
açıktır. Buna dayalı kapatma isteminin reddi gerekir." (Resmi Gazete: 18
Ağustos 1993/21672) demek
suretiyle bu sorunun cevabını net olarak ortaya koymuş ve dava konusu olayda
bu presedür uygulanmadığı için Başsavcılığın odaklaşma iddiasına dayanan
kapatma talebini reddetmiştir.
Görülmektedir ki, Anayasa
Mahkemesi kurulduğu günden beri usül kurallarına çok büyük önem vermiştir.
Usül kuralları, Yüksek Mahkeme’ye göre, yargılamanın güvencesi açısından
çok önemlidir. O kadar önemlidir ki, bizzat kendisi Anayasa'da ve yasalarda
öngörülmeyen bir güvence kurumu oluşturmuş ve kanunların yürürlüğünün durdurulmasını
içtihad yolu ile adeta kurumsallaştırmıştır.
Böylece Yüksek Mahkeme, usuli
kuralların ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermiş ve bu konuda hep hassas
davranmıştır.
A.2. BU DAVANIN AÇILMASINDA
KANUNUN ÖNGÖRDÜĞÜ ŞARTLAR YERİNE GETİRİLMEMİŞTİR. Görülmekte
olan işbu dava iki bakımdan eksik ve hatalı açılmıştır.
a) İddianamede davanın
dayandırıldığı kanun maddeleri zikredilmemiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı,
Partimiz hakkında açtığı davanın iddianamesinde, dayanılan yasa maddeleri
olarak, Anayasamızın 69. maddesinin 6. fıkrası yollamasıyla 68. maddenin
4. fıkrasını göstermektedir. Gerekçe olarak da
"....Anayasa’da sadece
özü belirlenmiş bir kural değilde, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen
bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zimnen
ilga edebilmektedir....'" düşüncesini
ileri sürmüştür.
Bu görüşe katılmak mümkün
değildir. Çünkü Anayasa’nın anılan maddeleri, sadece özü belirlenmiş kuralları
içermektedir ve ayrıca bu kurallar, yürürlükte olan yasa hükümleri ile
mübayenet halinde de değildir.
Keza Anayasa'nın 69. maddesinin
son fıkrasında siyasi parti kapatma ile ilgili Anayasa hükümlerinin kanunla
düzenleneceği açık bir şekilde belirtilmiştir.
Hal böyleyken, Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı'nın, halen yürürlükte bulunan ve Anayasa'nın değişik 68 ve 69.
maddeleriyle mübayenet halinde bulunmayan Siyasi Partiler Kanunu'nun 101.
ve 103. maddelerine dayanmaması hatalı olmuştur. İddianamedeki sevk maddesi
isabetli
değildir.
Çünkü;
"Kuralların üstünlük
sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır."(AKILLIOĞLU, T.: İnsan
Hakları I, Ankara, 1995, sh. 54). b)
Davanın açılması yönünden odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartlar da
yerine getirilmemiştir.
Görülmekte olan dava,
Partimizin, Anayasa'nın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline
geldiği iddiası ile açılmıştır. Delil olarak da bir kısım üyelerimizin,
muhtelif konuşmaları gösterilmiştir. Ancak bu üyeler hakkında Siyasi Partiler
Kanunu'nun öngördüğü;
-"Hüküm giyme",
-"Uyarıda bulunma",
-"Üyelikten çıkarma",
-"Kesif şekilde işlenme"
ve
-"Yetkili kurullarca benimseme"
şartlarının sübut bulması
gereğine Başsavcılıkça uyulmamıştır.
Böyle bir davanın açılabilmesi
için bu beş şartın hepsinin birden yerine getirilmesi kanuni gerekliliktir.
Halbuki gerçekte bu şartların beşinin birden yerine gelmesi şöyle dursun,
hiç biri varit değildir.
Hal böyle iken birkaç üyemizin
sübut bulmamış konuşmaları yeterli görülmüş ve partimizin suç odağı haline
geldiği varsayılarak işbu dava açılmıştır. Öte yandan Siyasi Partiler Kanunu'nun
98. maddesi, Başsavcı’ya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırması
ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet Savcılarına
tanınan bütün yetkileri ve görevleri vermiştir. Buna rağmen, Başsavcı,
lehimizde olan delilleri de toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkımızı
hiçe saymıştır.
Nitekim bu davanın açılışında
kanunun amir hükümlerinin bir bir yerine getirilmesi şöyle dursun herhangi
bir konuda Partiye, ne bir şey sorulmuş, ne de haber verilmiştir. Tamamen
Partinin gıyabında birden bire Anayasa Mahkemesi'ne müracaat edilmiş ve
Parti bunu medyadan duymuştur. Halbuki Anayasa'nın ve yasanın tarif ettiği
odak olma fiili, öyle bir fiildir ki, 14 yıl boyunca bununla ilgili hiçbir
şey cereyan etmemişken, birden bire hasıl olabilecek bir olay değildir.
Bu ancak yıllar içinde birçok üyelerin fiilerinin sübut bulması, partiye
bildirilmesi, partinin bu üyeleri ihraç etmeyerek fiillerini üslenmesi
ve 4 milyon üyesi bulunan bir parti için binlerce üye hakkında aynı işlemin
cereyan etmesi ile meydana gelebilecek bir olaydır.
Hal böyleyken, çağdaş demokrasilerin
olmazsa olmaz koşulu olan siyasi partilerden biri olan ve halen ülkemizin
en büyük siyasi kuruluşu bulunan Partimize, Başsavcılıkça Dernekler
Kanunu'nun 53. maddesinin, dernek kapatma davalarında derneklere tanıdığı
haklar kadar dahi imkân tanınmaması kabul edilemez.
Netice olarak;
Bu dava, Anayasa'nın hem
lafzına, hem de ruhuna aykırı açılmıştır.
Bu dava, 2820 sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'na aykırı açılmıştır.
Bu dava hukukun temel
prensiplerine aykırı açılmıştır.
Bu nedenle Yüksek Mahkeme’nin
bu davada'da, teminat olma özelliği taşıyan usül kurallarını, öteden beri
olduğu gibi, büyük bir duyarlılıkla dikkate alacağından ve USULE AYKIRILIK
SEBEBİYLE DOSYANIN BAŞSAVCILIĞA İADE EDİLECEĞİNDEN KUŞKUMUZ YOKTUR. KALDI
Kİ MUHTEREM MAHKEMENİZCE BU DAVANIN ESAS YÖNÜNDEN REDDEDİLECEĞİNDEN HİÇ
BİR ŞÜPHEMİZ BULUNMAMAKTADIR.
B. İKİNCİ KISIM: SİYASİ
PARTİLERE İLİŞKİN KAPATMA DAVALARINDA ANAYASA’NIN 68. VE 69. MADDELERİNİN
DOĞRUDAN UYGULANMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR. 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU'NUN
UYGULANMASI GEREKİR.
B.1. SAYIN BAŞSAVCI’NIN
BU KONUDAKİ İDDİASI Kural
olarak Anayasa Hükümleri, doğrudan uygulanmazlar. Anayasa Kuralının uygulanabilirliğini
temin için, ayrıca kanûni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki;
Anayasa'nın muhtelif hükümlerinde Anayasa'da belirtilen esaslar çerçevesinde
kanûni düzenlemeler yapılması gerektiği ifade edilmiştir.
Hal böyleyken Sayın C.
Başsavcısı, Anayasa'nın 23/7/1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun’la değişik
68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya
ilişkin hükümlerinin "Zımnen İlga" edildiğini ileri sürerek, doğrudan Anayasa'nın
68 ve 69. maddelerine istinaden Partimizin kapatılmasını talep etmiştir.
Sayın Başsavcı’nın iddianamesine göre:
"... Bir siyasi partinin
laik cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediğini
Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasa'mızın
69’uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68’inci maddesinin dördüncü
fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir." Sayın
Başsavcı'ya göre 1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa'nın 68
ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesi
arasında bir "mübayenet" ortaya çıkmıştır. Bu "mübayenet" karşısında,
2820 Sayılı Kanun'un 103. maddesinin "zımnen ilga" edilmiş olduğu
ve dolayısiyle, davada Siyasi Partiler Kanunu hükümlerinin değil, doğrudan
Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmelidir.
Bu iddia ve yorum tarzı,
1982 Anayasası'nın temel hükümlerine, usul ve yasalarımıza, Anayasa
Mahkemesi'nin 1982 Anayasası'ndan sonraki içtihatlarına tamamen aykırıdır.
Şöyleki:
B.2. ANAYASA HÜKÜMLERİYLE
SİYASİ PARTİLER KANUNU HÜKÜMLERİ ARASINDA BİR MÜBAYENET YOKTUR.Bir
siyasi partinin kanunen yasaklanmış belli faaliyetlerin icrası bakımından
odak (mihrak) haline gelmesi dolayısiyle kapatılmasına ilişkin esaslar
açısından 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu hükümleriyle 1982 Anayasası'nın
1995 değişikliğinden sonraki 69. maddesi hükmü arasında bir mübayenet mevcut
değildir.
Anayasa'nın değişik 69. maddesinin
6. fıkrasına göre;
"Bir siyasi partinin 68’inci
maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli
kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak
haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespit edilmesi halinde karar verilir"Burada,
bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip
gelmediğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespit edileceği hükme bağlanmıştır.
Bununla "tabiî" olan bir husus, Anayasa hükmü haline getirilmiştir. Çünkü,
gerek Anayasa'nın 69. maddesine ve gerekse 2820 Sayılı Kanun'un 98. maddesine
göre Yargıtay C. Başsavcılığı, sadece bir iddia makamıdır. Yargıtay
C. Başsavcılığı, ancak belli şartların gerçekleştiğinden bahisle bir siyasi
partinin kapatılması gerektiği iddiasında bulunabilir. Bu husus Anayasa'nın
69. maddesinin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir. Buna göre;
"Siyasi partilerin bütün
bu yönleri ile faaliyetlerinin Anayasa, kanunlar ve kendi tüzük ve programlarına
uyup uymadıklarını öncelikle denetleme; faaliyetlerini de sürekli olarak
takip ederek, bunlar hakkında Anayasa ve kanunlara uymadığı takdirde dava
açma ve hatta kapatma talep etme yetki ve görevi Cumhuriyet Başsavcılığı'na
verilmiştir." Yukarıda
belirttiğimiz gibi, Anayasa'nın 69. maddesinin 6. fıkrasına göre Yargıtay
C. Başsavcılığı'nın parti kapatmaya dönük iddialarının doğru olup olmadığını
tespit
görevi, yargılama mevkiinde bulunan Anayasa Mahkemesi'ne verilmiştir.
Bu husus, siyasi partilerin kapatılması davalarında Anayasa Mahkemesi'nin
"görevli
Mahkeme" olmasının tabiî bir sonucudur.
Bir siyasi partinin yasaklanmış
belli faaliyetler açısından odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce
tespit edilmesi halinde partinin temelli kapatılacağı hususundaki Anayasa
hükmü; hangi hallerde bir siyasi partinin bu faaliyetlerin odağı haline
gelebileceği hususunda bir ölçü getirmemiştir. Aynı maddenin 10. fıkrasındaki;
"Siyasi partilerin ...
denetlenme ve kapatılmaları... yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla
düzenlenir" hükmü
gereğince bu husus, Kanuna bırakılmıştır. Yani, bir siyasi partinin yasaklanmış
belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediği, 2820 sayılı Kanun'un
103. ve bu maddenin atıfta bulunduğu 101. maddenin 1. fıkrasının (d) bendinde
belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde belirlenecektir.
Değişiklikten önceki ve sonraki
metinler karşılıklı olarak birbirleriyle mukayese edildiğinde görülecektir
ki; 1995 değişikliğinden önce sadece parti tüzük ve programlarında yasaklanmış
belli amaçlara ve fiillere yer verilmiş olması dolayısıyla kapatma cihetine
gidileceği belirtilmişti. Buna karşılık, 1995 değişikliği ile bu kapsama
"eylemler"
de dahil edilmiştir. Böyle bir düzenlemeye gerek duyulmasının sebebi; özellikle
ülkenin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapan partilerle ilgili
olarak açılan kapatma davalarında "eylem" konusunun Anayasal dayanağının
bulunmadığının ve bu nedenle, Siyasi Partiler Kanunu'nun ilgili hükümlerinin
Anayasa'ya aykırı olduğunun savunma olarak ileri sürülmesidir. 69. maddenin
6. fıkrası hükmü ile Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin Anayasal
dayanağı oluşturulmuştur.
B.3. BİR AN İÇİN BÖYLE
BİR MÜBAYENETİN VARLIĞI KABUL EDİLSE BİLE, 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER
KANUNU’NUN 101 VE 103. MADDELERİNİN UYGULANMASI GEREKİR:Daha evvel
Anayasa'nın 4121 Sayılı Kanun'la değişik 68 ve 69. maddeleri ile ilgili
Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesi arasında bir mübayenetin bulunmadığını
belirtmiştik. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse dahi,
konuyu özel olarak düzenleyen Siyasi Partiler Kanunu'ndaki parti kapatmaya
ilişkin usul ve esasları bir kenara iterek, genel esasları belirten Anayasa
hükümleri doğrudan tatbik edilerek parti kapatma davası açılamaz.
Bu hususun aydınlanabilmesi
için şu iki sorunun cevaplandırılması gerekmektedir:
a. 22.4.1983 tarih ve
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu, 1982 Anayasası'nın 177. maddesi kapsamına
girer mi?
b. Siyasi Partiler Kanunu'ndaki
hükümlerle Anayasa hükümleri arasında "açık-seçik" bir mübayenetin mevcudiyeti
kabul edilse dahi, acaba halen yürürlükte bulunan kanun hükmünün uygulanması
"ihmal" edilerek, olaya doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması mümkün müdür?
Bir başka ifadeyle; daha önce yürürlüğe girmiş kanun hükümleriyle bilahare
yapılan Anayasa değişikliği neticesi Anayasa'ya konan yeni hükümler arasında
mübayenet bulunması halinde; bu kanun hükümleri zımnen ilga edilmiş sayılır
mı?
Birinci Soru İle İlgili
Açıklamalarımız:
Sayın Yargıtay C. Başsavcısı,
2820 Sayılı Kanun'un "Anayasa'nın yürürlüğe girmesi" kenar
başlığını taşıyan 177. madde kapsamına dahil olduğunu düşünmektedir. Bu
itibarla, Sayın Başsavcı, davayı Siyasi Partiler Kanunu yerine, doğrudan
Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerine istinaden açmıştır.
İddianamede yer alan bu görüş
ve yorum tarzı, doğru değildir. Şöyle ki:
177. maddenin (e) bendine
göre;
"Anayasa'nın halkoylaması
sonucu kabulünün ilânıyla birlikte yürürlüğe girecek hükümleri ve mevcut
ve kurulacak kurum, kuruluş ve kurullar için yeniden kanun yapılması
veya
mevcut
kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyorsa, bunlara ilişkin işlemler mevcut
kanunların Anayasa'ya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri,
Anayasa'nın 11 . maddesi gereğince uygulanır" Anayasa'nın
177. maddesi, yeni Anayasa'nın yürürlüğe girmesini sağlamak için aşamalı
bir usul öngören
"bir geçiş dönemi" hükmüdür. Maddenin (e) bendi
münhasıran yeni Anayasa yürürlüğe girdikten sonra, yeni kanunlar çıkarılıncaya
kadar nasıl bir yol izleneceği hususunu düzenlemektedir.
Nitekim bu husus, maddenin
gerekçesinde açıkça belirtilmiştir:
"Yeni kabul edilen anayasaların
yürürlüğü hakkındaki maddeler, diğer kanunların yürürlük maddelerinden
değişik bir şekilde hazırlanmaktadır. Bu farklılığa neden olan en önemli
etkenlerden biri de anayasalarda yer alan maddelerden bir kısmının bu maddelere
dayalı olarak hazırlanıp kabul edilecek kanunlarla uygulamaya konulabilecek
hükümleri ihtiva etmesidir. Aynı şekilde kurulması öngörülen yeni organlar
da bunlara ilişkin kanunlarla düzenlenecektir. Örneğin, Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin üye sayısını gösteren kuruluş maddesi siyasi partiler ve seçime
ilişkin hükümler, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçimi hakkındaki
hükümler ve bunlarla aynı nitelikteki diğer hükümler; kanunkoyucuya hitap
etmekte olup, kanunun hazırlanması bakımından yürürlükte olacaktır ki,
kanunkoyucu bunlara dayanarak kanunları düzenleyecek ve dolayısıyla Anayasa'nın
bu konudaki hükümleri bu esaslar içinde uygulanacaktır."Anayasa'nın 177.
maddesinin (e) bendinde sözkonusu edilen "mevcut kanunlar" ifadesine
gelince, bu ifadeler ile 1982 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği anda mevcut
olan kanunlar kastedilmiştir. Bu sebepten dolayı 24.4.1983 tarih ve 18027
sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 2820 sayılı Siyasi
Partiler Kanunu, bu madde kapsamına giren bir kanun olarak mütalâa edilemez.
177. maddenin (e) bendindeki "mevcut kanunlar" ifadesiyle kastedilenin,
1982 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar olduğu hususu
Yüksek Yargıtay'ın pek çok kararında açıklanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel
Kurulu'nun 14.9.1983 T. ve E.1980/4-1714, K.1983/803 (YKD, Kasım
1983, sh. 1587 vd.); Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 28.3.1988 T.
ve E.1988/5-76, K.1988/135 (YKD, Haziran 1988, sh. 840 vd.) S.lı kararları
örnek olarak zikredilebilir.
İkinci Soru İle İlgili
Açıklamalarımız:
1995 yılında yapılan değişiklikten
sonra Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri hükümleriyle 2820 sayılı Kanun'un
103. maddesi hükmü arasında bir "mübayenet" bulunduğu fikrinden
hareket eden Sayın Başsavcı -açık olarak telaffuz etmese de- 103. madde
hükmünün "zımnen ilga" edilmiş olduğunu iddia etmektedir.
Sayın Başsavcı, bu iddiasını
ispatlamak için Anayasa Mahkemesi'nin, Danıştay'ın ve Yargıtay'ın çeşitli
kararlarına atıfta bulunmaktadır.
Ezcümle Sayın Başsavcı, iddianamenin
3. sahifesinde:
"Anayasa Mahkemesi'nin
verdiği birçok karara göre, Anayasa'da sadece özü belirlenmiş bir kural
değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa
daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zımnen ilga edebilmelidir. "demiş
ve Yüksek Mahkeme’nin: (3.6.976 gün ve 13/31; 3.7.964 gün ve 22/54;
13.1.966 gün ve 26/1; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.983
gün ve 8/3; 17.8.1971 gün ve 41-67) sayılı kararlarını emsal göstermiştir.
Sayın Başsavcı’nın, iddiası
ve kabulü bu davada hukuken geçersizdir.
Çünkü:
Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası
ile kurulmuştur. İlk kararlarında ilke olarak Anayasa kurallarının doğrudan
uygulanmasını kabul etmemiştir.
Bilahare 1961 Anayasası'nın
geçici 9. ve 151. maddelerindeki Anayasa'nın yürürlüğe konmasını temin
için sevkedilmiş olan istisnai hükümlerden dolayı 1982 Anayasası'ndan önceki
dönemde bazı özel haller için, adı geçen Anayasa maddelerinin cevaz
vermiş olması münasebetiyle, hak ve hürriyetleri genişletme ve ilgili kişiler
ve kurumların lehine hareket etme maksadıyla, Anayasa'da daha ayrıntılı
ve doğrudan tatbik edilebilir hükümlerin mevcudiyeti halinde Anayasa'yı
uygulama istikametinde kararlar vermiştir.
Ancak 1982 Anayasası, 1961
Anayasası'ndaki 151. ve geçici 9. maddelerini iptal edip, bunların yerine
152, 177 ve geçici 15. maddeleri yürürlüğe koyunca, artık kanunları
ihmal kapısı kesinlikle kapanmış, bundan dolayı da 1982 Anayasası'ndan
sonraki bütün Anayasa Mahkemesi kararlarında mer'î kanun hükümlerinin uygulanmasının
ihmal edilemeyeceği, bilakis özel hüküm olması dolayısıyla kanunun tatbiki
gerektiği tekrar tekrar vurgulanmıştır.
Sayın Başsavcı’nın iddianamede
zikrettiği kararlar 1982 Anayasası'ndan önceki döneme ait kararlardır.
1982'den sonra 1982 Anayasası'nın getirdiği hükümlerle bu kararlar geçerliliğini
kaybetmiştir. Bu kararlar, işbu davada mesned ittihaz edilemezler.
Bu hukuki gerçek, Anayasa
Mahkemesi'nin aşağıdaki bölüm de iktibas etmiş bulunduğumuz kararlarında
mesnetleriyle açıkça ortaya konulmuştur.
B.4. ANAYASA MAHKEMESİ
KARARLARI SAYIN BAŞSAVCI’NIN İDDİASININ KABULÜNE İMKÀN OLMADIĞINI GÖSTERMEKTEDİR.a.Anayasa
Mahkemesi ilk dönemdeki kararlarında, temel ilke olarak Anayasa hükümlerinin
doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.
Bu görüş, Yüksek Mahkeme'nin
1963 tarihli aşağıdaki kararından açıkça anlaşılmaktadır. Karara göre:
"Anayasa hükümleri, ister
yanlız ilkeleri ana çizgileri ile ve kısaca, ister ele aldığı konuyu bütün
ayrıntılarıyla tam olarak belirtmiş bulunsun, etki ve değer bakımından
hep aynı niteliktedir. Yani bunlar üstün, bağlayıcı temel hukuk kurallarıdır.
... Ancak, uyuşmazlık ve çelişme durumlarında sonraki kanunun bazı
hallerde önceki kanunun aykırı hükümlerini, dolayısıyla kendiliğinden yürürlükten
kaldırılışı gibi, temel hukuk kuralının uyuşmazlığı ve çelişmeyi meydana
getiren kanun hükmünü kendiliğinden kaldırarak onun yerine geçmesi mümkün
değildir. Aykırılığın giderilmesi için mutlaka bir eylem ve işlem gerekir
ki, bu da ya yasama yoluyla yahut iptal müessesesinin işletilmesi
ile olur. Eğer Anayasa'nın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki
aykırı hükümleri kendiliğinden kaldıracağını düşünmek mümkün ve caiz bulunsaydı,
bu çeşit hükümlerin ayrıca iptali için bir yolun öngörülmesi hiç de gerekmezdi."
(Anayasa Mahkemesi, 11.11.1963, E. 1963/106, K.1963/270 [AMKD, sy.
I, sh. 468 vd.) Ayrıca bkz. Anayasa Mahkemesi, 22.5.1963, E.1963/205,
K.1963/123 (AMKD, sy. 2, sh. 20] b)
1982 Anayasası ve Bundan Sonra Verilen Anayasa Mahkemesi Kararları, Sayın
Başsavcı’nın İddiasını Dayandırmak İstediği Anayasa Mahkemesi Kararlarını
Hukuki Mesnet Olmaktan Çıkartmıştır.
Her ne kadar Anayasa Mahkemesi
1970'li yıllarda, bazı özel hallerde Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanması
gerektiği konusunda bazı kararlar vermiş ise de;
Yüksek Mahkeme,
1982 Anayasası'nın getirdiği
yeni hükümlere uyarak hususen siyasi parti kapatma davalarıyla ilgili olarak
verdiği kararlarında bu görüşten kesin olarak ayrılmıştır.
Diğer bir ifadeyle, Anayasa
Mahkemesi, 1982 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra "ihmal tekniği"ni kullanarak
2820 Sayılı Kanun'un siyasi parti kapatılmasına ilişkin hükümlerinin uygulanmasından
sarfınazar edilemeyeceği neticesine ulaşmıştır. Nitekim bu husus; Yüksek
Mahkeme’nin 1993 tarihli kararında açık bir şekilde vurgulanmıştır:
Anayasa'nın;
"Geçici 15. maddesinin
kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma altında bulunan yasa hükümlerinin
sırf bu nedenle Anayasa'ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi,
bunların (uygulanmasının) Anayasa Mahkemesi'nce ihmal edilmesinden de söz
edilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak Anayasa'nın temel ilkelerine ve
bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun
düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülmelidir. -Öte yandan, Anayasa yargısında
bir yasa kuralının ihmal edilebilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle
çelişen bir yasa ile Anayasa kuralının bulunması ve yasa kuralının iptal
edilebilir nitelikte olması gerekir. Geçici 15. madde nedeniyle iptali
istenilemeyen kuralın ihmali de söz konusu olamaz. Bu durumda çözümün Anayasa
kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa'nın geçici 15. maddesinin
varlığı, Anayasa'nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil, ayrık bir durumu
yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık bir biçimde ortaya
koymuştur. Anayasa Mahkemesi'nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır. -
Kaldı ki, Siyasi Partiler Yasası'nın getirdiği yasaklar, Anayasa'nın 68
ve 69. maddelerinde yer alan kapatılma nedenlerini somutlaştırmaktadır....
(Nitekim) Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasında "siyasi partilerin
kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar
dairesinde kanunla düzenlenir" denilmektedir...." (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993,
E.,1992/1, K.1993/1) [RG.: 18 Ağustos 1993/21672, sh. 184].Aynı temel görüşler
aşağıdaki Anayasa Mahkemesi kararlarında da tekrar tekrar teyit olunmaktadır:
Bakınız; Anayasa Mahkemesi
kararları;
28.09.1984, E.1984/1,
K.1984/1 [RG:14.2.1985/18666, sh.39];
10.07.1992, E.1991/2,
K.1992/1 [RG.: 25.10.1992/21386];
23.11.1993, E.1993/1,
K.1993/2 [RG.: 14.2.1994/21849];
16.06.1994, E.1993/3,
K.1994/2 [RG.: 30.06.1994/21976];
18.02.1997, E.1996/2,
K.1997/2 [RG: 18.7.1997/23053];
Bu hususa müteallik doktriner
görüşler için bkz. ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1993,
sh. 387/388; ALİ EFENDİOĞLU Y., Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi,
Ankara, 1996, sh. 318, 323).
c. Anayasa Mahkemesi
1995 değişikliğine rağmen, Anayasa hükmünün değil 2820 sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun uygulanmasına karar vermiştir:
Anayasa Mahkemesi'nin, Diriliş
Partisi ile ilgili olarak açılan parti kapatma davası münasebetiyle verdiği
18.2.1997
tarihli kararında aşağıdaki hükümler yer almış bulunmaktadır:
"Anayasa'nın 69. maddesinde,
siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile
siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları usul ve esaslarının Anayasa'da
öngörülen ilkeler doğrultusunda yasayla düzenleneceği kurala bağlanmış,
buna uyularak da 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası çıkarılmıştır."
"Anayasa'nın anılan buyurucu
kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası çıkarılmış, siyasi
partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları
konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir."Bu
hükümlerde açıkça belirtildiği gibi 1995 değişikliklerine rağmen Anayasa
Mahkemesi, Anayasa'nın değişen hükümlerini Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği
gibi doğrudan uygulamamış, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun kararına
mesnet yapmıştır.
Keza 1995 yılında Anayasa'nın
68. maddesinin 4. fıkrasında yapılan değişiklik sonucunda iki devre üst
üste seçime girmediği için siyasi partilerin kapatılması hakkında bir hüküm
mevcut olmadığı halde, Yüksek Mahkeme Anayasa’yı değil, 2820 sayılı Kanun'un
ilgili hükümlerini uygulamıştır.
Görülüyor ki; Sayın Başsavcı’nın
2820 sayılı Kanun'un ihmaline dair -davamızda- serdettiği görüş, Yüksek
Mahkeme’nin zikrettiğimiz bu kararlarına ters düşmektedir.
d. Anayasa Mahkemesi,
Dernekler İçin Bile Anayasa'nın 1995 Değişikliğine Rağmen Anayasa Hükmünün
Değil, Dernekler Kanunu Hükümlerinin Uygulanmasına Karar Vermiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin 1995
değişikliğinden sonra, Anayasa ile Dernekler Kanunu arasında açıkça mübayenet
bulunmasına rağmen; doğrudan Anayasa hükmünü değil, Dernekler Kanunu hükmünün
uygulanması gerektiğini karara bağlaması da, işbu dava açısından büyük
bir önemi haizdir. Şöyle ki:
1995 yılında Anayasa'da yapılan
değişiklikle, derneklerin siyasi faaliyette bulunmasını yasaklayan 33.
madde hükmü de değiştirilmiştir. Buna karşılık, dernekler açısından siyaset
yasağı getiren 6.10.1983 Tarih ve 2908 Sayılı Dernekler Kanunu'nun 5. maddesinin
11. bendi halâ yürürlüktedir.
Giresun Halkevleri Derneği'nin
olağanüstü genel kurulunda verdikleri siyasal içerikli önergenin kabul
edilmesi nedeniyle Dernekler Yasası'nın 5. ve 37. maddeleri yoluyla 76.
maddesine göre cezalandırılmaları için Yönetim Kurulu üyeleri hakkında
açılan kamu davasının duruşmasında; olaya uygulanması gereken 2908 Sayılı
Kanun'un 11. maddesinin 5. bendi Anayasa'nın 1995 yılında değişik 33. maddesine
aykırı duruma geldiği için ve iptali talebiyle Anayasa Mahkemesi'ne gidilmesi
gerektiği hususundaki iddianın ciddi olduğu kanısına varan yerel mahkeme,
2908 Sayılı Yasa'nın 5. maddesinin 11. bendinin iptali istemiyle Anayasa
Mahkemesi'ne başvurmuştur.
Bu başvuru üzerine Anayasa
Mahkemesi şu kararı vermiştir:
"Anayasa'da belirli konuları
düzenleyen genel kurallar yanında, özel kurallara da yer verilmiştir. Bir
konu, özel kurallarla düzenlenmemişse sorunların çözümünde genel kurallar
uygulanır. Ancak, o konuda özel düzenlemeler varsa artık genel kurallara
başvurulmaz.
Anayasa kuralları etki
ve değer bakımından eşit olup hangi nedenle olursa olsun birinin ötekine
üstün tutulmasına olanak bulunmadığından, bunların birarada ve hukukun
genel kuralları gözönünde tutularak uygulanmaları zorunludur. Sözü edilen
geçici 15. maddenin de bir Anayasa kuralı olarak, Anayasa'da yer almış
bulunan diğer kurallarla etki ve değer bakımından eşit olduğunda kuşku
yoktur. Anayasa'da belli bir konuyu düzenleyen özel kural varken, o konuyu
da kapsamı içine alabilecek nitelikte bir genel kural bulunsa bile onun
değil, konuya özgü Anayasa kurallarının uygulanması gerekir.
Söz konusu maddenin, "Geçici
Madde" olarak adlandırılmış bulunması etki ve değer bakımından Anayasa'nın
öteki maddelerinden daha zayıf ve önemsiz olduğu biçimde yorumlanmasına
neden olamaz. Çünkü, geçici maddeler genellikle geçiş dönemlerine ilişkin
işlemlerin uygulama yöntemini ve kapsamını gösteren ayrık hükümleri içerirler.
Hukukta genel kural olarak, yasalar, yayımından sonraki olaylara ve durumlara
uygulanırlar. Bu ilkenin en çarpıcı ayrıklığı, yasalardaki geçici kurallardır.
Bu nedenle yasaların geçici maddeleri ile esas maddeleri arasında çelişiklik
varsa özel niteliği nedeniyle esas maddeden önce uygulanırlar. Çünkü, yasa
koyucu, kuralın ayrıklığında kamu yararı görmüştür. Özel düzenlemenin
genel düzenlemeden önce geleceği hukukun genel bir ilkesidir. Bir yasada
öncelik alan geçici maddeler uygulanıp sonuçları tümüyle alındıktan sonra
yürürlükten kalkmış olurlar. Aksi takdirde, yasalardaki geçici maddeler,
yasanın bir ayrıklık olarak kapsadıkları konularla birlikte geçerliliklerini
sürdürürler. Başka bir anlatımla yasakoyucu, kamu hizmetinin niteliği ve
yasama politikasının gereği olarak ayrık kurallar koyabilir.
Yasa metinlerinin, kullanılan
sözcüklerin, hukuk dilindeki anlamlarına göre anlaşılması gerekir.
Yasa
kuralının, günün sosyal ve ekonomik gerekleriyle çeliştiği sanılsa bile,
yürürlükte kaldığı sürece uygulanması hukukun gereğidir. Kimi gerekçelerle
bu kuralın dışına çıkılması, metinlerin anlamlarından başka biçimlerde
yorumlanması, metnin bir tür düzeltilmesine kalkışılması, aslında yasada
olmayanı yasaya yakıştırmak ve yorum yoluyla amacını değiştirmek ya da
yasa koyucunun yerini almak olur.
Anayasa'nın uluslararası
andaşmaları uygun bulma ile ilgili 90. maddesinin son fıkrasında "Usulüne
göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar
hakkında Anayasa'ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi'ne başvurulamaz"
denilmektedir. Bu ve geçici 15. maddede düzenlenmesi, Anayasa'da yer alan
genel hukuk ilkelerinin ayrıklığını oluşturan kurallardır.
Geçici 15. madde kapsamındaki,
olağanüstü yönetimin olağanüstü koşulları altında çıkarılan yasalarla yasa
hükmündeki kararnamelerin geçilen demokratik düzen içinde değiştirilmesine
ya da yürürlükten kaldırılmasına değin Anayasa'ya uygunluk denetimi yapılmamasında
kamu yararı görülmüştür. Ancak, yasa koyucu, siyasal ve sosyal gelişmelere
ve gereksinimlere göre, söz konusu yasal kurallardan gerekli gördüklerini
değiştirebileceği ya da kaldırabileceği gibi Anayasa'da öngörülen koşullara
uyarak Anayasa'daki geçici maddeleri de kaldırabilir. Bunun dışında,
yorum yoluyla Anayasa'nın geçici 15. maddesinin etkisiz duruma getirilmesi
olanaksızdır.
Anayasa geçici 15. maddesi
ile bir dönemin yasama işlemlerinin Anayasa'ya aykırılığı savında bulunulmasını
yasaklamıştır. Ancak, bunların hukuk devleti ilkesine uygun biçimde yargı
denetimine açılması Anayasa'ya aykırılık savında bulunma ve inceleme yasağının
kaldırılmasına bağlı olup, bu da Anayasa'nın 87. maddesi uyarınca doğrudan
yasama organının görev yetkisi kapsamına girmektedir.
Bu durumda söz konusu kural
hakkında, Anayasa'ya aykırılık savında bulunulmasına Anayasa'nın geçici
15. maddesi olanak vermediğinden itirazın reddi gerekir." (Anayasa Mahkemesi,
14.2.1996,
E.1996/6, K.1996/6 [RG.: 13.7.1996/22695, sh. 9 vd.])Anayasa Mahkemesi,
bu kararıyla konuya açıklık getirmiştir. Derneklerin siyaset yapma yasağı
Anayasa'dan çıkarıldığı ve buna karşılık, Dernekler Kanunu'nun konuya
ilişkin 5. maddesinin 11. bendi Anayasal dayanaktan yoksun kaldığı halde;
Anayasa Mahkemesi, çok
açık bir şekilde, Dernekler Kanunu'nun ilgili hükmünün halâ yürürlükte
bulunduğunu kabul etmiştir.
e. Sayın Başsavcı’nın
iddiasına emsal olarak gösterdiği Yargıtay ve Danıştay kararları da 1982
Anayasası ile hukuki mesned olma niteliğini kaybetmiştir.
Sayın Cumhuriyet Başsavcısı,
"zımnen ilga" konusundaki iddiasını ispatlamak için Danıştay'ın 1970 yılında
verdiği bir kararı dayanak göstermektedir. O tarihlerde yürürlükte olan
6785 sayılı İmar Kanunu'nun 45. maddesinde "ilân, tebligat addedilir"
şeklinde bir kural mevcuttu. Halbuki 1961 Anayasası', "İdarenin işlemlerinden
dolayı açılacak davalarda süre aşımı, yazılı bildirim tarihinden başlar"
hükmünü amirdi (mad. 114, fıkra 3). Parselasyon planlarının iptali amacıyla
açılmış olan bir davada Danıştay, Anayasa'nın bu açık, ayrıntılı ve
kesin ifadesi karşısında, somut olayda kanun hükmünün değil, Anayasa
hükmünün uygulanması gerektiği yargısında bulunmuştur. (Danıştay İçtihatları
Birleştirme Kurulu, 12.2.1970, E.1969/2, K.1970/1 [Danıştay Dergisi, sayı
1, yıl 1971, sh. 90]).
Danıştay'ın bu kararı 1970
yılında alınmış bir karardır. 1970 yılında 1961 Anayasası yürürlükte idi.
1961 Anayasası'nın 151. maddesinde ise aşağıdaki hükümler yer almaktaydı:
Madde 151- Bir
davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanunun hükümlerini Anayasa'ya
aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının
ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesi'nin bu konuda vereceği
karara kadar davayı geri bırakır.
Anayasa Mahkemesi, işin
kendisine gelişinden başlamak üzere üç ay içinde kararını verir. Bu süre
içinde karar verilmezse, mahkeme, Anayasa'ya aykırılık iddiasını, kendi
kanısına göre çözümleyerek davayı yürütür. Görüldüğü
gibi, 1961 Anayasası'nın 151. maddesinin 3. fıkrası hükmüyle Anayasa Mahkemesi
dışındaki mahkemeler de, Anayasa Mahkemesi kendisine yapılan müracaatı
süresi içinde sonuçlandırmadığı takdirde kendi kanaatine göre çözümleyerek
yürütmesi yetkisini vermiş idi. Yani bu hallerde mahkemelerin belli
şartlar teşekkül ettiği takdirde kanunları Anayasa'ya aykırı kabul edip,
ihmal yetkileri verdi.
Halbuki 1982 Anayasa'sı mahkemelerden
bu yetkiyi almakla kalmamış tam tersine bir kanun'un Anayasa'ya aykırı
olduğu kanaatinde olsa dahi mahkemeye davayı yürürlükteki kanun hükümlerine
göre sonuçlandırma görevini vermişti. Nitekim, 1982 Anayasası'nın 152.
maddesinin 3. fıkrasında aynen şu hüküm yer almıştır:
"Anayasa Mahkemesi, işin
kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar.
Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürülükteki kanun hükümlerine
göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesi'nin kararı, esas hakkındaki
karar kesinleşinceye kadar gelirse, Mahkeme buna uymak zorundadır."Böylece
1982 Anayasa'sı hiçbir mahkemenin kendisini Anayasa Mahkemesi yerine koyarak,
bir kanunun Anayasa'ya aykırı olduğuna karar vermesine veya ihmal etmesine
izin vermemiştir.
1982 Anayasası'nın açık hükümlerine
her bakımdan aykırı olan ve 1961 Anayasa'sının yürürlükten kaldırılmış
bulunan 151. maddesine göre verilmiş olan bu Danıştay kararını emsal kabul
ederek, iptal edilmeyen yasaların ihmal edilebileceğini veya mülga sayılabileceğini
iddia etmesinin kabule şayan bir tarafı mevcut değildir.
Diğer yandan, Sayın Başsavcı,
doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği hususundaki iddiasına Yargıtay
Ceza Genel Kurulu'nun 15.01.1962 Tarih ve 1/2 Sayılı Kararını da dayanak
göstermiştir.
Bu dayanak dahi, geçerliliğini
kaybetmiştir. Bu karar, görüldüğü gibi 15.1.1962 tarihlidir. O zamanların
özel şartları gözönünde tutularak verilmiştir. O günün şartları tamamen
değiştiği gibi, bu konuda uygulanacak Anayasa hükmü de değişmiştir. Bu
meyanda uygulamada bir kanunun ihmaline geçici olarak müsamaha eden 1961
Anayasası'nın 151. maddesi yürürlükten kaldırılmış 1982 Anayasası'nın 152.
maddesi yürürlüğe konmuştur. Yukarıda Danıştay Genel Kurulu’nun emsal gösterilen
kararı gibi, bu karar da yeni Anayasa hükmüne ters düşmüştür. Dolayısiyle,
sözkonusu kararlar, işbu davada mesnet ettihaz edilemezler. Zira 1982 Anayasası'nın
152. maddesine göre, Anayasa'ya aykırı olduğu ileri sürülen kanun Anayasa
Mahkemesi'nce iptal edilmedikçe veya Yasama Meclisi tarafından yürürlükten
kaldırılmadıkça tatbik edilecektir.
B.5. 2820 SAYILI SİYASİ
PARTİLER KANUNU'NUN ANAYASA’YA AYKIRILIĞI İDDİA EDİLEMEZ.1982 Anayasası'nın
geçici 15. maddesinde aşağıdaki hüküm yer almıştır:
"12 Eylül 1980 tarihinden,
ilk genel seçimler sonucu toplanacak T.B.M.M.'nin Başkanlık divanını oluşturuncaya
kadar geçecek süre içinde ... çıkarılan kanunların Anayasa'ya aykırılığı
iddia edilemez." 2820
sayılı Siyasi Partiler Kanunu bilindiği gibi 24 Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe
girmiştir. Dolayısıyla Anayasa'nın gecici 15. maddesinin koruması altındadır.
Bundan dolayı bu Kanundaki
kural ve hükümlerin Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemez.
Yukarıdaki bölümlerde belirtilen
muteaddit Anayasa Mahkemesi kararı da bu gerçeği teyid etmiştir. Özellikle
siyasi partilerin kapatılması davalarında yine yukarıda belirtiğimiz gibi
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun Anayasa'ya aykırılığı iddialarını
red ettiği gibi, bu Kanun'un hükümlerinin uygulanmasını ihmal ederek doğrudan
Anayasa hükmünü uygulama yoluna da gitmemiştir.
Anayasa Mahkemesi'ne göre:
"iptali istenemeyen kararların ihmali de söz konusu olamaz."
Diğer taraftan, önemle belirtelim
ki; gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Yargıtay ve Danıştay tarafından eski
Anayasa hükümlerine göre doğrudan Anayasa kurallarının uygulanması yoluna,
hak
ve özgürlüklerin kısıtlanmasını önlemek amacıyla gidilmiştir. Sayın
Başsavcı, Yüksek Mahkeme'nin aksine, bu yöntemi bir siyasi partinin kapatılması
davasında kullanmak istemektedir. Bu yaklaşım tarzı, Yüksek Mahkemelerimizin
1982 Anayasası'ndan önce kanunların Anayasa'ya aykırı hükümlerini "ihmal"
ederek doğrudan Anayasa kurallarını uygulamadaki esprisine aykırıdır.
B.6. SADECE BURAYA KADAR
AÇIKLADIĞIMIZ HUSUSLAR BİLE AÇIKÇA GÖSTERİYOR Kİ; İDDİANAME HERŞEYDEN ÖNCE
USUL BAKIMINDAN HUKUKİ MESNETTEN MAHRUMDUR. Sayın
Başsavcısı'nın davayı 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun ihmal edilmesinin
mümkün olduğu faraziyesine dayandırmış olması, iddianameyi herşeyden önce
usul bakımından hukuki mesnetten mahrum bırakmıştır.
Yukarda açıklandığı gibi,
1960 ve 1970'li yıllardan bu yana gerek Anayasa ve gerekse siyasi partiler
hukukumuzda köklü gelişmeler olmuştur. Geçmişte kalan, zamanının şartları
içerisinde bir süre yürürlükte kaldıktan sonra, gelişmeler karşısında geçerliliğini
yitiren mevzuata ve o mevzuata göre düzenlenmiş olan bir takım mahkeme
kararlarına dayanılarak günümüzün meselelerine çözüm üretilemez. Bu nedenlerle
terkedilmiş olan ihmal tekniğine dayandırılmak istenen bu dava, herşeyden
önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrumdur.
Şöyleki;
a. 1982 Anayasası'nın 152.
maddesi, Anayasa'ya aykırılığı iddia olunan bir kanunun ya usulüne uygun
olarak Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilebileceğini, yada Yasama Organı
tarafından değiştirileceğini tesbit etmiştir. Böylece 1961 Anayasası'nın
ihmale müsait hükmü yürürlükten kalkmıştır.
b. Böyle olunca Sayın
Başsavcı’nın dayandığı 1961 Anayasası döneminden kalma tüm mahkeme kararları
da mesnet olmaktan çıkmıştır.
c. 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu sonradan çıktığı için 1982 Anayasası'nın 177. maddesinin
(e) bendinin kapsamı dışındadır. 2820 sayılı Kanun hükümleri bu geçici
hükümle ihmal edilemez.
d. 2820 Sayılı Kanun,
Anayasa'nın Geçici 15. maddesi ile koruma altına alınmıştır. Anayasa'ya
aykırılığı iddia edilemez, tartışılamaz.
e. Anayasa Mahkeme'mizin
emsal kararlarına göre, Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemeyen bir kanunun,
ihmal edilmesi de söz konusu değildir.
f. Kaldı ki, Siyasi
Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddeleri ile Anayasa'nın değişik 68.
ve 69. maddeleri arasında iddia edildiği gibi bir mübayanet de mevcut değildir.
Bu hükümler birbirini tamamlayan hükümlerdir.
g. Ayrıca, Anayasa'nın
69. maddesinin son fıkrası siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümlerin
kanunla düzenleneceğini emretmiştir. Bu kanun 2820 sayılı Kanun'dur. 1982
Anayasa'sı siyasi partilerle ilgili konularda doğrudan Anayasa hükümlerinin
uygulanmasına asla izin vermemiştir.
h. Anayasa'nın geçici
177. maddesinin (b) bendi de Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasını teyit
etmiştir.
i. Anayasa Mahkeme'miz
1995 değişikliğinden sonra 1996 senesinde verdiği bir kararla Geçici 15.
maddenin koruması altında olan Dernekler Kanunu'nun 5. ve 11. maddelerinin,
Anayasa hükmü ile çelişmesine rağmen, uygulanması gerektiğine hükmetmiştir.
Netice olarak;
Yürürlükten kalkmış, tatbik
kabiliyeti kalmamış mevzuata, Mahkeme kararlarına ve görüşlere dayandırılan
iddianame, hukuki ve kanuni mesnetten mahrumdur. Davanın usul ve esastan
reddine karar verilmesi gerekir.
B.7. CEZA VE CEZA YERİNE
GEÇEN GÜVENLİK TEDBİRLERİ ANCAK KANUNLA KONULUR "Ceza
ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur" prensibi,
Anayasa'mızın 38. maddesinin üçüncü fıkrasının ihtiva ettiği amir bir hükümdür.
"Kanunsuz
suç ve ceza olmaz" şeklinde ifade edilen bu kural, bütün modern ceza
hukuku sistemlerinin vazgeçilmez temellerinden biridir. Kişiler ve kurumlar
hareketlerini belli ve kesin hükümlerin ışığı altında tayin etmek ihtiyacı
içindedirler. Siyasi parti yasaklamaları da ceza yerine geçen güvenlik
tedbirleri cümlesindendir.
Eğer, Sayın Başsavcı’nın
ileri sürdüğü gibi, ceza sınırlarını belirlemeyen, sadece temel prensipler
koyan Anayasa hükümleri özel ceza kanunu veya cezai nitelikte olan güvenlik
tedbirleri hükümleri yerine doğrudan uygulama alanına konulacak olursa,
Anayasa'nın tam tersine "kanunsuz ceza olabilir" hükmü hayata geçirilmiş
olur.
"Cezalar ancak kanunla
düzenlenir" prensibi asla ihmal edilemez. Aksi takdirde hukuk devleti
niteliklerine aykırı keyfi bir belirsizlik ortamı ihdas edilmiş olur. Bu
bakımdan kanunkoyucu bu prensibin korunması için olağanüstü bir titizlik
göstermiştir. Nitekim 1995 değişikliği ile yürürlüğe konulan Anayasa'nın
siyasi partilere ilişkin 69. maddesinin son fıkrasında da bu titizlik kendisini
göstermiştir. Bu fıkrada aynen:
"Siyasi partilerin kuruluş
ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların
seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir."
denilmektedir.
Bu hüküm, kanunsuz suç ve
ceza olmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetindedir.
Kanunkoyucu, bu ikinci teyid
ile de iktifa etmemiş, bu konuda Anayasa'nın 177. maddesinin (b) bendinde,
çok önemli bir hüküm daha getirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi
konusunda üçüncü teyidini yapmıştır. Kanunkoyucu, siyasi partilerle ilgili
Anayasa hükümlerinin yürürlüğe girme tarihini, bu konuda çıkartılacak özel
kanunun yani "Siyasi Partiler Kanunu'nun" yürürlüğe girmesi şartına
bağlamıştır. Önce Anayasa yürürlüğe girsin, sonra Siyasi Partiler Kanunu
çıkartılsın dememiştir. Bu takdim tehir etme olayı dahi Kanunkoyucu'nun,
Anayasa'nın 38. maddesindeki prensiplere ne kadar ehemmiyet atfettiğinin
kesin bir ifadesidir. Hal böyleyken, özel kanun ihmal edilmeli veya mülga
sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü uygulanmalı demek, hiçbir surette
şayanı kabul bir görüş olamaz. İçtihatlarla veya emsal kararlarıyla ceza
tedbirleri konulamaz. Konulursa Anayasa'ya aykırı olur.
Yukarıdaki prensiplerin ışığı
altında bu bölümü özetleyecek olursak:
a. Anayasa’nın 1995
yılında değiştirilen, 68 ve 69. maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi
doğrudan uygulanması mümkün değildir.
b. Anayasa'nın değişik
69. maddesinin 5. fıkrasında;
"Bir siyasi partinin 68.
maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına,
ancak onun bu nitelikte fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin
Anayasa Mahkemesi'nce
tesbit edilmesi halinde karar verilir" denilmektedir.
Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi
için herşeyden önce "odak haline gelme" fiilinin unsurlarının belli
olması gerekir. Bu maddede bu konuda açıklık mevcut değildir. Odak haline
gelmenin gerek sübut ve gerekse esas bakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak
belirtilmiş olması, kanunsuz "suç ve ceza olmaz" temel kuralının gereğidir.
Bu bakımdan Sayın Başsavcı’nın Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve 103.
maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasa’nın doğrudan uygulanmasının mümkün
olduğuna dair isteminin kabul edilmesine imkân yoktur.
c. Tıpkı bunun gibi,
69. maddenin atıfta bulunduğu Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında
sayılan fiillerin cezai unsurları da belirtilmemiştir.
68. Maddenin 4. fıkrasında
sayılan fiiller şunlardır:
Siyasi partilerin tüzük ve
programları ile eylemleri;
-
Devletin bağımsızlığına, ülkesiyle
milletiyle bölünmez bütünlüğüne,
-
İnsan haklarına, eşitlik ve
hukuk devleti ilkelerine,
-
Demokratik ve laik cumhuriyet
ilkelerine aykırı olamaz,
-
Sınıf ve zümre diktatörlüğünü
veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz,
-
Suç işlenmesini teşvik edemez.
Görülüyorki bu hükümler, genel
olarak suç ve yasak sayılan temel konuları ifade etmektedir. Bu ifade tarzı,
anayasalara has normal uslubtur. Ancak bu genel kuralların uygulanabilmesi
için her bir yasağın ve suçun, ayrıntıları ile unsurlarının da belirtilmesi
gerekir. Bu metinlerde bu unsurlar mevcut değildir.
Ancak bu unsurları belirleyen
özel kanun hükümlerinin yürürlüğe konması halinde; vatandaşlar, siyasi
partiler, mahkemeler ve diğer resmi kuruluşlar, hangi fiillerin yasak olduğunu,
hangi fiillerin yasak olmadığını ayırt edebilecektir. Böylece temel kurallar
netleşecek siyasi partilerin, parti örgüt ve üyelerinin sorumlu tutulmaları
ancak bundan sonra mümkün olacaktır.
d. Nitekim bu ihtiyacın
karşılanması için kanun çıkartılması mecburiyeti bir Anayasa emridir. Yukarıda
da açıkladığımız gibi bu emredici hüküm hem Anayasa'nın 38. maddesinde,
hem 69. maddesinin son fıkrasında ve hem de 177. maddenin (b) fıkrasında
tekrar tekrar teyid edilmiştir. Bilindiği gibi 2820 sayılı Kanunun 4. bölümünde
yer alan parti yasakları ve bu yasak ve suçların unsurları ayrıntılarıyla
mezkur amir hükümlerin gereği yerine getirilmek için tedvin edilmiştir.
Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin
değişikliğinden sonra da ayrıntıları ile değişikliklerin uygulamaya konulması
için Siyasi Partiler Yasası’nda değişiklikler yapılmadığına göre; bu konuda
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun hükümlerinin uygulanması zorunluluğu
vardır.
Sayın Başsavcılığın istediği
gibi, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun davamız ile ilgili 101. ve
103. maddeleri mülga sayılacak olursa; ortada uygulanacak bir kanun hükmü
kalmayacaktır. Yukarıda açıkladığımız sebeblere binaen, Anayasa’nın 68.
maddesinin 4. fıkrası ve 69. maddesi de uygulanamayacaktır.
Anayasa Mahkemesi’nin içtihatlarla
ceza hükümleri veya ceza tedbirlerini belirlemesi de istenemez. Zira bu
görev Yasama Organı’na aittir.
Netice olarak: Tabii çözüm,
yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun hükümlelerinin uygulanmasıdır. Yasama
Organı eğer bir kanunu değiştirmiyorsa o kanunun uygulanmasına dair iradesini
sürdürüyor demektir.
B.8. İŞBU DAVADA ANAYASA
KURALLARININ DOĞRUDAN UYGULANMASI, ANAYASA HUKUKU DOKTRİNİNDE ÖNE SÜRÜLEN
GÖRÜŞLERE GÖRE DE MÜMKÜN DEĞİLDİR. Doktrinde
pek çok yazar tarafından Anayasa kurallarının doğrudan uygulanabilirliği
genel olarak reddedilmiş, ancak muayyen şartlarla kabul edilmiştir. Meselâ
Prof. Dr. AKILLIOĞLU'na göre:
"Anayasa kurallarının
doğrudan uygulanmaları istisnai bir durumdur. Anayasa yasalarla uygulanır.
Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır.
Üstün kural en sonda uygulanır. Anayasa'nın üstünlüğü ve kamu düzeni niteliğinde
oluşu derhal etki göstermesini gerektirirse de bu doğrudan uygulama anlamına
gelmez. Anayasa'nın doğrudan uygulanması bazı koşulların gerçekleşmesine
bağlıdır. Başlıca koşulları sıralamak gerekirse; Anayasa kuralının
yasalar gibi uygulanması, bu alanda yasa bulunmamasına bağlıdır. İlgili
Anayasa kuralının ayrıca bir uygulama yasasına gerek göstermeyecek ölçüde
açık, kesin ve ayrıntılı bir kural olması aranır. Kısacası arada yasa
yoksa, Anayasa kuralı da uygulamaya elverişli açıklık taşıyorsa doğrudan
uygulama olanaklıdır." (AKILLIOĞLU, T: İnsan Hakları I, Ankara 1995, sh.54)
"Doğrudan uygulama; açık,
kesin, ayrıntılı Anayasa kurallarının, yasa bulunmadığı takdirde
uygulanması anlamına gelir." (AKILLIOĞLU, T.: age, sh. 57)Prof. Dr. Necmi
YÜZBAŞIOĞLU'na göre de:
"Anayasa'nın 177. maddesinin
her türlü önceki kanun, sonraki Anayasa kuralı çatışmasının çözümünde uygulanabilen
bir çatışma kuralı olmadığını da vurgulamak gerekir. Bu kural, 1961 Anayasası'nın
geçici 4. maddesindeki çatışma kuralının tersine, "zımnen yürürlükten
kaldırılmış olan kanunlar" için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Diğer
bir ifade ile bu kural önceki kanunun düzenlediği bir konunun, sonraki
Anayasa ile genel olarak düzenlenmeyip "ayrıntılı olarak düzenlendiği"
ve böylece Anayasa'ya aykırılığın açık olduğu aykırılıkların çözümü için
öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Anayasa'da ayrıntılı düzenleme olmayıp,
genel hüküm varsa ve çatışma önceki kanunla genel hüküm içeren sonraki
Anayasa kuralı
arasında ise, bu tür aykırılıklar zımni ilga teşkil etmez ve 177. maddedeki
çatışma kuralı uygulanamaz. Bu tür aykırılıklar, itiraz başvurusu üzerine
Anayasa Yargısı ile iptal yaptırımı uygulanarak çözülebilir..."(YÜZBAŞIOĞLU,
N.: Türk Anayasa Yargısındaki Anayasallık Bloku, İstanbul,1993, sh.245)Yukarıda,
eserlerinden alıntılar yaptığımız yazarlar; arada yasa yoksa ve Anayasa
hükmünün önceden çıkmış kanun hükümlerine göre meseleyi farklı ve ayrıntılı
bir biçimde düzenlediği durumlarda, Anayasa kurallarının doğrudan uygulanabileceğini
savunmuşlardır. Bu görüşün doğruluğu kabul edilse dahi, Sayın Başsavcı’nın
iddia ettiği gibi, Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinin davamızda uygulanma
şartları mevcut değildir. Yukarıda ısrarla belirttiğimiz gibi, Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerindeki açık ve ayrıntılı düzenlemeler karşısında
Anayasa'nın 68. ve 69. maddeleri "genel hüküm" niteliğindedir.
B.9. SAYIN BAŞSAVCI’NIN
BİZATİHİ KENDİ BEYAN VE UYGULAMALARI KARŞISINDA DA, İŞBU DAVADA SİYASİ
PARTİLER KANUNU’NUN 101. VE 103. MADDELERİ İHMAL EDİLEREK ANAYASA’NIN 68.
VE 69. MADDELERİ DOĞRUDAN UYGULANAMAZ. Şöyle
ki:
a. Sayın Başsavcı,
İddianamesinde bir taraftan 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101-103.
maddelerinin Anayasa'nın 1995 yılında değişikliğe uğrayan 68. ve 69. maddeleri
ile zımnen ilga edildiğini ileri sürmüş, bir taraftan da Refah Partisi'nin
-ilga edildiği ileri sürülen- Siyasi Partiler Kanunu'ndaki parti kapatma
nedeni olan fiil ve eylemleri işlediğini ileri sürmüştür.
Sayın Başsavcı;
"Refah Partisi'nin
aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağım eylemleri, Siyasi Partiler Kanunu'nun
parti kapatılmasına neden olacak pek çok hükmünü ihlal etmekle birlikte..."
şeklindeki
ifadesiyle Siyasi Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerine
atıfta bulunmuştur (İddianame, sh.1). Bu bir çelişkidir.
Bu durum, Sayın Başsavcının,
Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinde yapılan değişiklik ile Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101-103. maddelerinin yürürlükten kaldırıldığına kendisinin
de inanmadığını ortaya koymaktadır.
b. Diğer taraftan
Sayın Başsavcı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na gönderdiği 4.3.1997
Tarih ve SP. Muh. 1997/124 yazısı ile Yasama Organı’ndan 2820 sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin yürürlükten kaldırılmasını ve
bu maddenin Anayasa'nın 69. maddesine uygun olarak yeniden düzenlemesini
talep etmiştir. [EK: Bölüm III, No:1]
Sayın Başsavcı’nın bu yazısı
da; Onun Siyasi Partiler Kanunu'nun 101 ve 103. maddelerinin halen yürürlükte
olduğunu, bu hükümlerin Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerindeki değişiklik
ile zımnen kaldırılmadığını kabul ettiğinin açık delilidir.
c. Sayın Başsavcı,
Cumhuriyet Gazetesi'nin 17 Mayıs 1997 günlü nüshasında yayınlanan Yalçın
DOĞAN'la yaptığı söyleşide de Siyasi Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya
ilişkin 101. ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu açıklamıştır. Sayın
Başsavcı bu görüşünü şu şekilde ifade etmiştir:
"... Siyasi Partiler Yasası,
partilere çok sayıda sınırlama getiriyor. Bunların bir kısmı bence de demokratik
değil. Parti kapatma davası açılmasında Yasa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na
üç konuda yetki veriyor. Partinin genel başkan, yardımcısı ve genel sekreterinin
konuşmaları nedeniyle kapatma istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne dava açabiliyoruz.
Yani bir partinin 100 milletvekili, 1 milyon üyesi varsa, bu 3 kişi "en
iyi Atatürkçü biziz, en Cumhuriyetçi, laik biziz. Rejimden yanayız" desin,
geri kalan 97 milletvekili ve üyeleri sabahtan akşama kadar rejim aleyhine
suç unsuru içeren konuşmalar yapsın. BEN, ANCAK BU KONUŞMALAR NEDENİYLE
CEZA VERİLDİĞİ ZAMAN PARTİDEN İHRAÇ EDİLMESİNİ İSTEYEBİLİRİM... Diğer
yetkimiz, partilerin tüzük ve programlarını inceleyip Anayasa'ya aykırılık
bulunması durumunda kapatma davası açmak. Sonuncusu ise, partinin yasa
dışı eylemlerinin odağı olmasının saptanması durumunda kapatma davası açabiliyoruz..".
(EK: Bölüm III, No.2) Sayın
Başsavcı’nın bu ifadelerinden de açıkça görüldüğü gibi kendisi gerçekte
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükte
olduğunu kabul etmektedir. Ve Sayın Başsavcı’nın bu samimi görüşüne göre
de bir partinin odak olabilmesi için üyelerinin büyük bir çoğunluğunun
siyasi parti yasaklarını ihlal etmesi gereklidir.
d. Yine, Sayın Başsavcı
Vural SAVAŞ'ın "Bir Başsavcılık Yetkilisi" adı altında 13 Mayıs 1997 Tarihli
Cumhuriyet Gazetesi'nin 4. sahifesinde yayınlanan açıklaması ile de, siyasi
partilerin herhangi bir üyesinin kapatma nedeni sayılan suçları işlemesi
durumunda kapatma davası açılabilmesini öngören yasa değişikliği önerisinin
TBMM'nden bir an önce çıkarılması istenmiştir. Bu açıklama ile dolaylı
olarak Siyasi Partiler Kanunu'nun 101-103. maddelerinin yürürlükte olduğu
belirtilmiştir. (EK: Bölüm III, No.3)
e. Daha da önemlisi,
Başsavcılığın Refah Partisi Kayseri İl Yönetim Kurulu'nun işten el çektirilmesi
talebi ile ilgili olarak Partimize gönderdiği 30.01.1997 günlü ve SP.13
Muh. 1997/57 sayılı yazısında Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddesine
dayanılmıştır. Şöyle ki;
Başsavcılığın yukarıda belirtilen
yazısı ile 27 Ocak 1997 tarihinde Başbakan ve Refah Partisi Genel Başkanı
Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN'ın Kayseri'deki ziyaret ve incelemeleri sırasında
bazı kişilerin üniformalı kıyafetler giydiği iddiasıyla Partimizin Genel
Başkanlığı'ndan, SİYASİ PARTİLER YASASI’NIN 101. MADDESİNİN (d-1) BENDİ
UYARINCA KAYSERİ REFAH PARTİSİ İL YÖNETİM KURULU’NUN İŞTEN EL ÇEKTİRİLMESİ
VE SONUCUNDAN 30 GÜN İÇERİSİNDE BİLGİ VERİLMESİ İSTENMİŞTİR. (EK: Bölüm
III, No.4)
Yine, Başsavcılık 17.2.1997
Tarih ve SP.13 Muh. 1997/57 Sayılı yazısı ile Refah Partisi Genel Başkanlığı'nın
yukarıda açıklanan olayla ilgili olarak 30 günlük süre uzatım talebini
Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d-1. maddesinin hükümlerine istinaden reddetmiştir.
Sayın Başsavcı’nın bu konudaki cevabî yazısı aynen şöyledir:
"... Elde edilen delil
ve dokümanlardan ilgi (b) yazılı yazınız içeriği yerinde görülmemiş olup,
2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER YASASI’NIN 101/d-1. MADDESİNİN AÇIK HÜKÜMLERİ
KARŞISINDA EK SÜRE VERİLMESİ MÜMKÜN GÖRÜLMEMİŞTİR." (EK: Bölüm:III,
No:5) Görüldüğü
gibi, Başsavcılık da Anayasa'nın 68. ve 69. maddeleri ile Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerinin zımnen yürürlükten kaldırılmadığına
inanmaktadır. Aksi halde, Sayın Başsavcı’nın işbu davayı açtığı tarihlerde
Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerine istinaden işlem yapmasının
ve TBMM'den Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerinin değiştirilmesini
istemesinin bir anlamı olmazdı.
f. Sayın Başsavcılığın
diğer bir çelişkisi de, 18/6/1997 tarihinde Yüksek Mahkeme'niz nezdinde,
Demokratik
Kitle Partisi aleyhine açtığı kapatma davasının iddianamesiyle ortaya
çıkmıştır. Sayın Başsavcılık bu kapatma davasını 2820 sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101. maddesine dayandırmıştır. Bilindiği gibi 101. madde ile
103. madde birbirini tamamlayan maddelerdir. 103. maddede bir partinin
belli fiillerinin işlendiği bir odak haline gelip gelmediğinin tayini açısından
yapılması gereken işlemler tek tek belirlenmiş, bu hususta 101. maddeye
atıfta bulunulmuştur.
101. maddenin geçerli olduğu,
yürürlükten kaldırılmadığı kabul edilince; onun uygulanmasını öngörmüş
olan 103. maddenin de yürürlükte olduğu zımnen veya serahaten ilga edilmediği
de kabul edilmiş olur. Bu da Sayın Başsavcı’nın 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul ettiğini
gösteren açık bir delilidir.
g. İşbu dava, aşağıdaki
çelişkiler nedeniyle de dinlenemez.
Çünkü;
1. Eğer, 2820 sayılı Siyasi
Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri yürürlükte ise bu maddelerin,
"odak
kavramı" için öngördüğü şartlar gerçekleşmemiştir. Zikredilen maddelerin
aradığı şartlar gerçekleşmeden açılmış olan işbu davanın, esasa girmeden,
usul yönünden reddi gerekir.
2. Sayın Başsavcı’nın
iddia ettiği gibi 1995 Anayasa değişiklikleriyle, 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101/d ve 103. maddeleri mülga kılınmış olduğunun kabul edilmesi
halinde ise; işbu dava, konusuz kalacaktır ve bu sebeple dinlenemez duruma
düşecektir. Zira Refah Partisi’ne ve mensuplarına isnat edilen fiillerin
hemen tamamı 1995 Anayasa değişikliğinden önceki tarihlere aittir.
Başka bir deyişle Sayın Başsavcı’nın
davayı dayandırdığı "odak" kavramı Anayasa'ya 23.07.1995 tarih
ve 4121 sayılı Kanun'la girmiştir. Partimiz, Anayasa'nın 68. maddesinin
4. fıkrasında belirtilen yasakların işlendiği bir "odak" haline
gelmekle suçlandığına göre; bu kavramın oluşumunda 1995 yılından önceki
eylemlerin dikkate alınmaması gerekir. Çünkü Anayasa'da 1995 değişikliğinden
önce parti kapatma nedenleri arasında odak olma hali mevcut değildi.
Zira Anayasa'ya göre,
"Kimse, işlendiği zaman
yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fillden dolayı cezalandırılamaz."
(mad.38, fıkra 1)
"Suç ve cezalar geçmişe
yürütülemez." (mad.15, fıkra 2) Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre;
"Hiç kimse, işlediği
zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre bir suç sayılmayan bir eylem ya
da ihmaldan ötürü mahkum edilemez." (mad.7, fıkra 1)Türk Ceza Kanunu'na
göre;
"İşlendiği zaman kanuna
göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez."
(mad.2, fıkra 1) Şimdi
hem Partimize hem de parti mensuplarımıza atfedilen fiil ve beyanların
tarihlerine bakalım :
1) Şevki Yılmaz'a
izafe edilen konuşmalar, 1989-1990 yıllarında,
2) Hasan Hüseyin Ceylan'a
izafe edilen konuşma, 1990 yılında,
3) Necmettin Erbakan'a
izafe edilen Sivas-Çermik konuşması, 1993 yılında,
4) "Çok hukukluluk"
konuşması, 1993 yılında,
5) Grup konuşması,
1994 yılında,
6) Ahmet TEKDAL'a
izafe edilen konuşma ise, 1986 yılına tekabül etmektedir.
Görülüyorki, iddianameye
göre yapıldığı ileri sürülen bu konuşmalar Anayasa’da odak olma kavramı
bulunmadığı döneme ait isnatlardan ibarettir.
Bilindiği gibi, sonradan
yürürlüğe giren bir kanun, yargılanan kişi ve kurumların aleyhinde bir
hüküm getirmişse, bu hüküm asla geriye yürütülemez.
Bu isnatlarla ilgili olarak
Siyasî Partiler Kanunu'nun 103 ve atıfta bulunduğu 101. maddeleri hükümleri
uygulanacaksa; o takdirde Sayın Başsavcı bu maddelerin hükümlerini işleterek
odaklaşmanın ispatı için gereken işlemlerin hiçbirisini yapmadığından,
dava yine redde mahkumdur.
B.10. DAVADA 2820 SAYILI
SİYASİ PARTİLER KANUNU HÜKÜMLERİ UYGULANMALIDIR. Yukarıda
belirtiğimiz gibi, Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasına göre,
"Siyasi Partilerin ...
denetleme ve kapatılmaları.. yukarıdaki esaslar çerçevesinde KANUNLA düzenlenir
" Bu
kanun, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’dur. Bu itibarla, Anayasa'mıza
göre, bir siyasi partinin kapatılması davası 2820 Sayılı Kanun hükümlerine
göre görülecektir.
Bir siyasi partinin yasaklanmış
belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin tespitinde de 2820
Sayılı Kanun'un 103. maddesinin atıfta bulunduğu 101. maddenin d-1 fıkrasındaki
usulün uygulanması gerekir.
Netice olarak;
İşbu davada Sayın Başsavcı,
a. Davaya mesnet yaptığı
iddialarla ilgili olarak Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. maddesinin (d)
bendinde ayrıntılı olarak açıklanan işlemlerden hiçbirini yapmamış, dolayısıyla,
b. Partimize savunma hakkı
tanımamıştır.
Bu nedenlerle, işbu dava,
Partimizin gıyabında hazırlanmış, Sayın Başsavcı tarafından haklı olduğuna
inanılmadığı halde, usul ve kanuna tamamen aykırı olarak ikame olunmuştur.
Aşağıda Bölüm III, Kısım A-2'de ayrıntıları ile belirttiğimiz gibi iddianamenin
Başsavcılığa iadesine veya davanın esastan reddine karar verilmesi gerekir.
1
- 2 - 3 -
4 - 5
  |