Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
 İlgili sayfalar
İDDİANAME
ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞ
ESAS SAVUNMA
KISA KARAR
GEREKÇELİ KARAR
DAVA ANA SAYFA

 
 
REFAH PARTİSİ DAVASI 

Refah Partisi'nin Ön Savunması...

(4 Ağustos 1997)

 1  -  3  -  5


 

IV. BÖLÜM: BU DAVANIN ESAS BAKIMINDAN DA REDDİ GEREKİR

A. BİRİNCİ KISIM: REFAH PARTİSİ’NE YAPILAN İTHAMLAR HUKUKEN GEÇERSİZDİR.

A.1. DÜNYADA VE TÜRKİYE'DE LAİKLİĞİN HUKUKİ ANLAMI

a. BATIDA LAİKLİĞİN DOĞUŞU VE GELİŞMESİ Laik (Laic-laique) latince (laicus) aslından alınmış Fransızca bir kelimedir. Ve lügat manasıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey fikir, müessese, sistem, prensip demektir. (A.F. Başgil, Din ve Laiklik Sh.147).

1789 Fransız ihtilali öncesinde Fransa'da -ve genel olarak, Avrupa'da- etrafı surlarla çevrili şehirlerde bir teokratik yönetim hakimdi. Bu yönetimde kilise ile soylular, toprak ağaları ve derebeyleri işbirliği içindeydiler. Fakat bir de surlar dışında yaşayan, sur içindeki insanların ihtiyaçlarını karşılayan bir halk tabakası mevcuttu. Bunlar da aslında dini inançlarına bağlı kişilerdi, ancak, bu bağlılık geleneksel bir bağlılıktı. Bunlar din hakkında teorik ve sistematik bir bilgiden yoksundular. Bunların dini yaşantısı taklidi bir yaşantıydı. Dinin esasından yeterince haberleri yoktu. Bunun içindir ki; bu insanlara "laicien" (Laikler) denilirdi. Bu insanlar, kendilerinin yönetiminde, kendileri söz sahibi olmak istediler. Bu amaçla, surun içindeki iktidarı yıkmak için harekete geçtiler. İşte bu insanların, sur içindeki teokratik yönetimi devirerek, kendilerinin de yönetimde söz sahibi olmak için başlattıkları harekete "laiklik" denmiştir. Bu anlamda ele aldığımızda, laikliğin dine karşı olmak şeklinde hiçbir yönü söz konusu değildir. Bu anlamda laiklik, sadece teokratik bir yapıya, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı olmayı ifade etmektedir.

"Laiklik, Batı toplamlarında üç aşamadan geçerek bugünkü geniş anlamını kazanmıştır. Birinci aşamada, devlet organlarınca güdülen mezhep yobazlığının kaldırılması... ikinci aşamada, devlet dini denen şeyin kaldırılması... üçüncü aşama olarak, hukuk sisteminin ve kamu hizmetlerini düzenleyen kuralların dinsel ya da dinle ilgili kurallar olmaktan çıkarılması"dır (Mümtaz Soysal, "100 Soruda Anayasa").

b. TÜRK HUKUK SİSTEMİ’NDE LAİKLİK Bu kelime literatürümüze meşrutiyet yıllarında girmiş ve o zaman (lâ dinî) diye tercüme olunmuştur (Başgil, a.g.e. Sh.148).

Cumhuriyet Döneminde CHP'nin 1931'deki kongresinde parti doktrinini meydana getiren 6 ana hedef parti programında gösterildi, bu hedeflerden biri olan laiklik 1937 yılında 3115 sayılı kanunla yapılan bir değişiklikle 1924 Anayasasına girdi.

Türkiye'de laiklik sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkân veren ve akılcılığı sağlayan bir temel kural olarak ortaya çıktı (M.Laurose).

1924 Anayasası’nın 2. maddesinde sonradan (1937) yer alan bu ilke, bilahare 1961 Anayasası’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinden biri olarak öngörülmüştür.

Son olarak da 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan bu temel ilke, mezkür Anayasa’nın 4. maddesiyle koruma altına alınmıştır.

Öte yandan, Latince bir kelime olan "laiklik", devletin dili Türkçe olmasına rağmen, hiçbir zaman Anayasa ve kanunlarda Türkçe karşılığı ile ifade edilmedi, edilemedi. Bu yüzden uygulamadaki aksaklıklar da sürüp gidince laiklik, dar bir kesimin ters tutumu yüzünden halk nazarında dinsizlik ve din düşmanlığı şeklinde algılanmaya başlandı.

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, bu anlayış bir takım çevrelerin taassubu ve katı tutumları yüzünden hâlâ ortadan kalkmış değildir.

c. DÜNYADA İNSAN HAKLARI, DİN VİCDAN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ "Din ve inanç özgürlüğü, tarihte ancak uzun mücadeleler sonunda kazanılabilmiştir. Bu özgürlük günümüzdeki anlamıyla ilk kez 1776 tarihli Amerikan Virginia Haklar Bildirisi’nde..., 3 Eylül 1791 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi’nde... daha sonra BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir" (Dr. Şeref Ünal, "AİH Sözleşmesi" Sh. 207).

"Böylece insanın doğuştan devredilemez bir takım haklara sahip olduğu, siyasi düşünce tarihini ilgilendiren felsefi bir tartışma konusu olmaktan çıkmış, devletin anayasal ve hukuk düzenini ilgilendiren bir konu olarak siyasi mücadele alanına girmiştir. Bu dönemde mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmaş ve insan hakları anayasalarda yer alan haklar olarak Pozitif Hukuk alanına girmiştir." (Dr. Ş.Ünal a.g.e. Sh.68).

"10 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin yayımlanmasıyla kişiler; yabancı, vatandaş farkı gözetilmeden, insan olmak sebebiyle Milletlerarası Hukukun himayesi altına alınmıştır." (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.81-82).Aynı yılda Lahey'de toplanan Avrupa Kongresi, bir İnsan Hakları Anayasası hazırlanmasına ve bunun hükümlerine uyulmasını sağlamak üzere, gerekli müeyyideyi uygulamakla görevli bir mahkeme kurulmasına karar vermiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 4 Kasım 1950 tarihinde, aralarında, Türkiye'nin de bulunduğu 15 Avrupa devleti tarafından imzalanmış ve 3 Eylül 1953'de yürürlüğe girmiştir.

Sözleşmenin 9. Maddesine göre, yukarıda da belirttiğimiz gibi:

"Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir." Sözleşme aynı maddede;

"Bu özgürlüğün ancak kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlâk ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, gerekli olan tedbirlerle ve kanunla sınırlanabileceğini" belirtmiştir.

d. 1982 ANAYASASI’NDA LAİKLİK; DİN, VİCDAN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ Yukarıda da ifade edildiği gibi, ilk defa 1937 yılında Anayasa mevzuatımıza dahil olan "Laiklik" kavramına, 1961 ve 1982 Anayasalarının 2. maddelerinde, devletin temel niteliklerinden biri olarak yer verilmiştir.

Şu farkla ki;

1961 Anayasası’nda sadece "insan haklarına" dayanan ...devlet;

1982 Anayasası’yla "toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı..." bir devlet olarak tarif edilmiş ve böylece diğer temel nitelikler gibi, laiklik niteliğinin de toplumun huzuruna, milli dayanışmaya ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı esas aldığı ifade edilmiştir.

İç barış ve insan hakları lehine yapılan bu isabetli ilavelerle, laikliğin, hiç bir zaman katı bir ilke olmadığı, hele hele "dinsizlik" anlamında bir kelime hiç olmadığı açıkça kabul edilmiş ve böylece bu kavramın ne anlama geldiği, tanımının ne olduğu, uygulamada hangi hedeflerin gözetileceği ihtilafa meydan vermeyecek şekilde ortaya konulmuştur. Nitekim bahse konu 2. maddenin gerekçesinde;

"Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir"denilmek suretiyle bu husus vurgulanmıştır.

Yine 1961 Anayasası’nda olmadığı halde 1982 Anayasası’nda yer alan 5. madde;

"... kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı.."  devletin temel amaç ve görevlerinden saymıştır.

1982 Anayasası’nın 10. maddesinde;

"Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir" temel esasına yer verilmiştir.

Keza Anayasa’nın 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin genel sınırlandırılmasından bahsedilirken, bu sınırlamaların Anayasanın özüne ve ruhuna uygun olacağına "demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağını" hükme bağlamıştır.

1982 Anayasası, din ve vicdan hürriyetlerine saygıda o derece titiz davranmıştır ki; Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulmasını tanzim ederken 15. maddede "Savaş halinde dahi, kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaat hürriyetlerine dokunulamayacağını" kesin hükme bağlamıştır.

Öte yandan, 1982 Anayasası’nda, din ve vicdan hürriyetine 24. maddede, düşünce hürriyetine 25. maddede, düşünceyi açıklama hürriyetine 26. maddede yer verilmiştir.

24. maddeye göre;

"Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz" (1982 Any., Mad. 24, fıkra 3).

"İbadet, dini ayin ve törenler" prensip olarak serbesttir (1982 Any., Mad. 24, fıkra 2).

Ancak, "İbadet, dini ayin ve törenler", Anayasa'nın 14. maddesi hükümlerine aykırı olamaz. (1982 Any., Mad.24, Fıkra 2). Tüm bu Anayasal hükümler ve gerekçeler açıkça gösteriyor ki, laiklik, toplum huzurunu ve milli dayanışmayı ve insan haklarına saygıyı temin için öngörülmüş bir temel ilkedir.

e. SİYASİ PARTİLER KANUNU’NDA LAİKLİK 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 3. maddesi,

"Siyasi Partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak.. tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda, çalışmalar ve açık propagandalar ile milli iradenin oluşmasına sağlayan ve ülke çapında teşkilâtlanan kuruluşlar" olarak tarif edilmiş;

4. maddesi de,

"Siyasi partileri, demokratik hayatın vazgeçilmez unsunları olarak belirlemiş; siyasi partilerin faaliyet ve kararlarının Anayasada nitelikleri belirlenen demokrasi esaslarına aykırı olamayacağı" hükmünü vaz etmiştir.

Kanunun 84. maddesinde;

"Siyasi partilerin, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti'in laik niteliğini korumak amacını güden devrim kanunları hükümlerine aykırı amaç güdemeyeceklerini ve faaliyette bulunamayacaklarını..."hükme bağlamıştır.

Kanunun 86. maddesi;

"Siyasi partilerin Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik niteliğinin değiştirilmesi amacını güdemeyeceklerini, bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamayacaklarını" parti yasakları arasında saymıştır.

Keza 87. maddesinde;

"Siyasi Partiler, devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzeninin, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyat veya dince mukkades tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar"denilmiştir.

Ancak 87. maddenin öngördüğü yasak uygulanırken, din hizmetlerinin, Anayasa tarafından devlete görev olarak verildiği gözardı edilmemelidir (An. 136 m.).

İleride 3. bölümde açıkça ifade edileceği gibi, siyasi partiler ister iktidar, ister muhalefette olsunlar, Anayasanın Devlete verdiği bütün görevler meyanında din hizmetleri hakkında da parti programlarına hükümler koymak ve bunları halka tanıtmak mecburiyetindedirler.

Bu sebepten dolayı siyasi parti mensuplarının gerek halkın dini hizmetlerini nasıl yapacaklarını ve gerek din, vicdan ve düşünce özgürlüklerinin tatbikatını nasıl yürüteceklerini, aksine tatbikat varsa bunları nasıl düzelteceklerini açıklamaları, hiçbir zaman bir istismar veya kötüye kullanma sayılamaz; tam tersine yapmaları gereken görevlerinin bir parçası olarak telakki edilmesi gerekir.

Siyasi Partiler Kanunu’nun yukarıda zikredilen 87. maddesinde de açıkça fiilin laikliğe aykırı telakki edilebilmesi için, devletin temel düzenini değiştirme amacı, unsur olarak esas alınmıştır. Her ne kadar maddede "kısmen de olsa" ibaresine yer verilmişse de, bu ibare temel düzeni değiştirme kasdı çerçevesinde değerlendirilmelidir.

f. ANAYASA MAHKEMESİ İÇTİHATLARINA GÖRE LAİKLİK İlk kurulduğu yıllarda, Anayasa Mahkemesi, laiklik prensibinin "din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması" anlamına geldiğini ifade ile yetinmiştir:

"Hukuki yönden, klasik anlamda laiklik, din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Ayrılık, dinin Devlet işlerine, Devletin de din işlerine karışmaması biçimindedir..." (Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 'AKMD, sayı 10, sh.61). Buna rağmen Yüksek Mahkeme aynı kararında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Devletin Genel İdare Yapısı içinde yer almasını (1961) An.m.154) laikliğe aykırı bulmamıştır:

"Ancak toplumumuzdaki din ve devlet işlerine ilişkin tarihi tecrübeler dolayısı ile laiklik kavramının "devletin din işlerine karışmaması" şeklindeki anlamından ayrılınmış ve genel idare içinde "Diyanet İşleri Başkanlığı" adıyla sui generis bir kuruluşa yer verilmiştir. Böyle bir kuruluşa genel idare teşkilâtı içinde yer verilmiş olması, laiklik ilkesine aykırı bulunmamıştır." (Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 'AMKD, sayı 10, sh.52 vd.'). 1982 Anayasasından sonra Yüksek Mahkeme Kararlarında Laiklik hakkında daha geniş ve evrensel yorumlar yapılmıştır:

"Laiklik ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli kılan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolastik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir" (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 'AMKD, sayı 23, sh. 144').

"Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi'nin kaynağı olan laiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle yargılardan uzak kalmasını amaçlar" (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 'AMKD, sayı 23, sh. 147').

"Laiklik, bireysel, toplumsal düzeyde ve devlet işlerinde metafizik dışında özgür düşünce gereklerine bağlanır. Kişisel ve toplumsal yaşamın siyasal yönden düzenlenmesinde aklın ve bilimin gereklerini zorunlu kılar." (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 'AMKD, sayı 23, sh. 1511'). Bütün bu kararlarda görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi, Laikliği, bir inanış şekli ve ölçütü olarak kabul etmemekte; tam tersine, laikliğin bir düşünce tarzı, bir davranış biçimi, bir üslup olduğunu kabul etmektedir. Diğer bir ifade ile, vatandaşlar inançlarında özgür olacaklar; devlet buna müdahale etmiyecek; devlet işlerinde de dogmatik ve skolastik zihniyet değil, bilim ve akıl esas alınacaktır.

Yine bu ifadeler açıkça, laikliğin din düşmanlığı olmadığını; dinleri tanımayıp onların yerine getirilmiş yeni bir din niteliğinde olmadığını, tam tersine bir düşünce tarzı, bir üslup, bir metod olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu hususları teyiden, ayrıca Yüksek Mahkeme’nin laikliğin, din ve vicdan özgürlüğü ile uyumluluğunu belirtmek amacı ile yaptığı yorumlar da vardır.

"Modern devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Laik devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar için de durum aynıdır. Laik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak laik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Laik devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir" (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s - Anayasa Mahkemesi Kararı, 9.4.1991, ve E.90/36, K:91/8).

g. DOKTRİNDE LAİKLİK, DİN, VİCDAN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ "Şüphesiz ki din, yapısı ve dış teşkilâtı itibariyle, içtimai bir müessesedir ve cemiyet realitesinden ayrılmayan bir vakıadır. En iptidai kavimlerden, bugünün en yüksek medeniyetli milletlerine kadar, insanlar her devirde, unsur ve esasları değişik inançlara bağlanmıştır" (A.F. Başgil, a.g.e. Sh.71).

İçtimai sulhu temin edip, gönüllerde huzur ve emniyeti temin için din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere, modern devlet hukuku ortaya bir kaç esaslı prensip koymuştur ki bunlardan başta gelenleri... din hürriyeti ve laiklik prensipleridir. (A.F. Başgil a.g.e. Sh.87).

.. din hürriyeti prensibinden fert için bir takım haklar, yani.. selahiyetler doğar ki bunlar evvela inanma hakkıdır. Sonra serbetçe ibadet ve dua etme hakkı, talim ve tedris, neşir ve telkin faaliyetlerinde bulunma, nihayet dinin emrettiği şekilde hareket etme, ferdi ve içtimai ahlâk ile bezenme hakkıdır. (Başgil, a.g.e. Sh.96).

Din hürriyetinin, birçok değil, yanlız bir düşmanı vardır; o da, bir kelime ile, taassuptur. Taassup, bir kimsenin kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir. Taassup... kötü bir ruhi hastalıktır. Ve dini oldugu gibi, siyasi, felsefi de olabilir (Başgil, a.g.e. Sh.149).

... siyasi taassup da bu hürriyetin (din hürriyetinin) düşmanıdır... siyasi taassup koyu bir surette materyalisttir. Onun inandığı ve bağlandığı şey yalnız madde ve menfaattir (Başgil, a.g.e. Sh.156).

Din hürriyetinin ve bundan doğan hakların, bu iki düşmana karşı korunması lazımdır. Bu hürriyeti, hem dini, hem de siyasi taassuba karşı koymak için alınacak tedbir, tek kelime ile laikliktir (Başgil, a.g.e.).

"Laiklik ilkesi, devletin, vatandaşları arasında dini inançları açısından bir ayırım yapmamasını gerektirir. Yani devlet kişilerin dini inançları karşısında tarafsız davranmak ve her türlü dini inanç ve düşünceye saygı göstermek zorundadır" (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.215).

"Laiklik hiçbir şekilde dinsizlik veya din düşmanlığı olarak algılanmamalıdır. Tam tersine, bu ilke, vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktadır." (Dr. Ş.Ünal a.g.e. sh. 215).

... vicdan hürriyeti din hürriyetinden daha geniştir ve yalnız dini değil, aynı zamanda herhangi bir siyasi, iktisadi ve felsefi akide ve kanaat serbestliğini de ifade eder (Başgil a.g.e. Sh.96).

... Şu halde laik hukuk deyince, bundan dini olmayan, esaslarını dinden almayan hukuk; laik devlet deyince de dini akide ve esaslara dayanmayan devlet anlamak lazım gelir (Başgil a.g.e. sh.145).

Laik rejimde devlet dine karışmaz demek.. resmen muayyen bir dinin ahkamını kendi işlerine rehber almaz demektir. Yoksa mesela Türkiye gibi, nüfusunun büyük bir ekseriyeti müslüman olan bir memlekette, devlet dini teşkilâta ve müslüman halkın dini ihtiyaçlarını temine yardım etmez demek değildir. Bir halk hükümetinin başta gelen prensibi halk için çalışmaktır (Başgil, a.g.e. sh.172). Doktrinde laiklikle ilgili olarak Anayasal açıdan çok önemli bir hususa daha işaret edilmektedir. Bu husus Anayasanın özgürlük ve özgürleştirmeye yönelik özelliğidir;

"Anayasa, Batı’daki gelişmelere uygun olarak, bir yandan herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğunu belirterek özgürlük anlayışını (Madde 12), diğer yandan da, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmıyacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamayı devletin görevlerinden sayarak "özgürleştirme" anlayışını benimsemiştir. (md.5) (Prof. Dr. Ş.Gözübüyük, Anayasa Hukuku Sh.147). Yine doktrinde, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda kurallar öngörülmüştür.

Prof. Dr. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku isimli kitabında;

"Temel hak ve özgürlüklerin, ancak kanunla sınırlanabileceğini, sınırlama nedenlerinin Anayasa’da belirtilmesi gereğini, sınırlamanın hakkın ve özgürlüğün özüne dokunamıyacağını, sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamıyacağını ve sınırlamada eşitlik kuralına mutlaka uyulması" gereğini tafsilatıyla izah etmiştir (a.g.e. Sh. 150-165). Görülüyor ki doktrin temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasını beninsememiş, bu sınırlamaların son derece zorunlu hallerde yapılabileceğini ifade etmiştir.

h. GENEL DEĞERLENDİRMEGörülüyor ki, gerek doktrin, gerek literatür ve gerekse yüksek mahkeme içtihatları; laikliğin, değişik biçimlerde yorumlanabileceğini açıkça kabul etmiştir. Ancak laiklik hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın, hukuki açıdan Anayasa ve yasalarda belirtilen temel esaslara uyulmak mecburiyeti vardır.

Bu esaslar iki ana grupta toplanmaktadır:

1. Laiklik, din düşmanlığı veya din hürriyeti engeli olmayıp, her türlü din ve vicdan düşünce hürriyetinin teminatıdır.

2. Devlet, kendi düzenini herhangi bir dinin kurallarına göre değil; değişik sosyal ihtiyaçları gözönünde tutarak akıl ve ilim yoluyla kurar.

Bu sebeplerden dolayı, laikliği din hürriyetini daraltıcı veya ortadan kaldırıcı bir nitelik olarak tanımlamak mümkün değildir.

Zira yukarıda da belirtildiği gibi,

Anayasa’nın 2. maddesinde devletin niteliği olarak belirtilen laikliğin, yine aynı maddeye göre, demokrasi ve insan hakları esas alınmak suretiyle yürütülmesi prensibi temel alınmış,

Yine Anayasa’nın 13. maddesinde hangi sebeple olursa olsun temel hak ve özgürlüklere konulacak tahditlerin dahi demokratik toplum düzeni gereklerine aykırı olamıyacağı, esası vazedilmiş;

Ve yine 15. maddede de din ve vicdan hürriyetinin, savaş hukukunun geçerli olduğu ahvalde dahi kısıtlanamayacağı hükmü getirilmiştir.

Aynı şekilde, Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 17. maddesinde de:

"Bu sözleşmenin hiçbir hükmü, bir devlet, grup ya da kişiye burada öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşmede hükme bağlanmış olandan daha geniş ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir etkinlikte ya da eylemde bulunma hakkı verir biçimde yorumlanamaz" hükmü yeralmıştır. 

Ve yine Türkiye'nin vatandaşa başvuru hakkı tanıdığı AİHS'nin 9. maddesi, (Yukarıda I. Bölümde belirtildiği gibi) din, vicdan ve düşünce hürriyetinin sınırlandırılmasını son derece dar ve zaruri sebeplere hasretmiş, herkese en geniş manada bu özgürlüğü tanımayı çağdaşlığın ölçüsü saymıştır.

AİHS'nin temel hak ve hürriyetlere koyduğu sınırlamalar, 1982 Anayasası'nın 90. maddesine göre Milli Hukukumuzun da bir parçası olmuştur.

ı. SONUÇYukarıdaki bölümlerde laikliğin, uluslararası sözleşmeler, Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu, doktrine göre hukuki anlamının ne olduğu ortaya konulmaya çalışıldı.

Bütün bu tahliller topluca dikkate alındığında laikliğin hukuki anlamı bakımından aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

1. İlk tezahürü itibariyle laiklik, dine karşı değil, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı bir hareketin adıdır.

2. "Türkiye'de devletin temel bir niteliği olan laiklik, sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkân veren akılcılığı sağlayan bir temel kuraldır; devletin sadece dinler karşısında değil, felsefi ve siyasi görüşler karşısında da tarafsızlığını ifade eder" (An.2, 10.m.leri).

3. Çağımızda mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmış ve insan hakları Anayasalarla güvence altına alınmıştır.

4. Artık herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir (AIHS. m.9).

5. Laiklik kavramı, Anayasa’daki tabirle, hiçbir zaman "dinsizlik" olarak yorumlanamaz. Laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir (1982 An.2. Mad. Gerekçesi).

6. Dolayısıyla laiklik toplum huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı temin için bir araçtır (An.m.2).

7. Laiklik konusunda yasak olan, istismar etme ve kötüye kullanma eylemidir. Böyle bir eylemsel tehlike niteliği taşımayan düşünceleri sırf laikliğe aykırı oluşlardan ötürü cezalandırma yoluna gitmekten kaçınmak lazımdır (M.Soysal, 100 Soruda Anayasa).

8. Laiklik, ortaçağ doğmatizmini yıkarak aklın öncülüğünü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını... ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir (AMK - 7.3.1989, E:1, K:12).

9. Laiklik, bir düşünce modeli olmayıp, din ve vicdan hürriyetini güvence altına almaya matuf olarak devlete izafe edilen bir niteliktir, bir davranış biçimidir.

10. Din hürriyeti ve laiklik, din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere modern devlet hukukunun ortaya koyduğu prensiplerdir (A. F. Başgil, Sayfa:87).

11. Din hürriyetinin yanlız bir düşmanı vardır; o da taassuptur. Taassup, bir kimsenin, kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara düşmanlık beslemesidir. Taassup, dini olduğu gibi, siyasi ve felsefi de olabilir. Din hürriyetini ve bundan doğan hakları taassuba karşı koruyacak tek kelime laikliktir (a.g.e.).

12. Laik rejimde, devlet dine karışmaz demek, devlet, dini teşkilâta ve (ülkede) halkın dini ihtiyaçlarını temine yardım etmez, demek değildir (a.g.e.).

13. Temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunulamaz. Din ve vicdan hürriyeti bu çerçevede yeralan bir hürriyettir.

14. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması son derece katı kurallara bağlanırken aksine temel hak ve hürriyetlere konulan engellerin kaldırılması Devlete Anayasal bir görev olarak tahmil edilmiştir (An. m.5).

15. Siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olup, çalışmaları ve açık propagandalarıyla milli iradenin oluşmasını sağlarlar (SPK-m.3).

16. Siyasi partilerin her konuda olduğu gibi laiklik konusunda da gerek Anayasa'nın devlete yüklediği gerekse halkın dini hizmetlerinin görülmesi veya layıkı veçhile yürütülüp yürütülmediğinin takibi hususunda Anayasa açısından farklı görüş ve düşüncelere sahip olması doğaldır.

17. Klasik demokrasi anlayışı sağ yada sol bütün düşüncelerin serbestliğine ve bu serbestlik sonunda ortaya çıkacak sonucun en iyi sonuç olacağına inanır (M. Soysal).

A.2. BAŞSAVCI’NIN LAİKLİK ANLAYIŞI HUKUKEN KABUL EDİLEMEZ Sayın Başsavcı, İddianamesini tanzim ederken, laiklik anlayışını ortaya koymak için, doktrinden, Anayasa Mahkemesi Kararları’ndan bir takım alıntılar yaparak iddiasını haklı göstermeye çalışmıştır.

a. İDDİANAMEYE DOKTRİNDEN YAPILAN ALINTILARIN DEĞERLENDİRİLMESİ Sn. Başsavcı İddianamesinin (5-6) sahifesinde, Prof. Dr. Niyazi Berkes'in "Teokrasi ve Laiklik" kitabından aldığı bir tanımı iddialarına mesnet göstermek istemiştir.

Bahse konu kitaptan seçilip alınan tanıma göre;

"Aslında laiklik dini değil, hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan laiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır."

"Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır" (Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve Laiklik, Sh.25). Yine Sayın Başsavcı, iddianamesinde Hüseyin Batuhan'ın "Laiklik ve Dini Taassup" isimli kitabından da bir alıntı yapmıştır;

"Dinler, dünya işlerine karışıp siyasi bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini gözardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar" (Hüseyin Butuhan, Laiklik ve Dini Taassup, Sh.60). Sn. Başsavcı’nın dayandığı bu görüşlerin, önce eserlerin bütünü içerisindeki tutarlılığı açısından tahlilinde fayda vardır.

Sn. Prof. Dr. Niyazi Berkes aynı eserinde şu ifadelere de yer vermiştir;

"En üst ilke, kişilerin inanç özgürlüğünü korumaktır. Gerçek laikliğin anlamı da budur. 

İslam dininin yaşanması; modern yaşam kurallarına en uygun olan bir koşul olduktan başka, başından beri ve tarihi boyunca bütün din örgütlenişlerine özgürlük tanıyan İslamlığın tarihsel karakterine de uygun bir tutumdur."(Sh.23) Görülüyor ki; Sayın Başsavcı laiklik anlayışını belirlerken, bu ifadeleri tek taraflı, eksik ve yanlış yorumlamış, bu ifadelerin hem eserin, hem Anayasanın bütünlüğü içerisinde yorumlanması gereğine riayet etmemiştir. Sayın Başsavcının laiklik konusunda Anayasa ve laikliğin gerçek hukuki anlamına uymayan görüşü, dolayısıyla yanılgısı, şuradan ileri gelmektedir:

Sayın Prof. Niyazi Berkes'in bu ifadelerinden kastı, yukarıda belirtiğimiz gibi laiklik niteliğinin doğal sonucu olarak, devletin kendi kurallarını koyarken, herhangi bir dinin kurallarına bağlı olmaksızın, zaman ve yaşamın gereklerine göre ilim ve akıl yoluyla hareket edilmesidir. Bu bakımdan, bu, doğru bir tespittir. Ancak eserin ve Anayasa’nın bütünlüğü içerisinde konu değerlendirildiğinde açıkça görülür ki, devlet kurallar koyarken, halkıyla, halkının inancı, örf ve adetleriyle mücadele etmez, etmemelidir.

b. İDDİANAMEYE ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI’NDAN YAPILAN ALINTILARIN DEĞERLENDİRİLMESİSn. Başsavcı İddianamesinde, Anayasa Mahkemesi’nin iki kararından aldığı pasajlarla iddiasını teyid etmek istemiştir.

Sn. Başsavcı iddianamesine, 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı Anayasa Mahkemesi Kararı'ndan sadece belli bir bölümü almıştır. Oysa aynı kararda, yukarıda da zikredildiği gibi Yüksek Mahkeme’nin şu görüşlerine de yer verilmiştir:

"Modern devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Laik devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır. Laik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak laik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Laik devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir" (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s). Anayasa Mahkemesi’nin 1971 yılındaki laiklik anlayışında, 1982 Anayasası’ndan sonra, özellikle Anayasa’nın 2. maddesinde bu ilke için öngörülen hedefler de dikkate alınarak önemli gelişmeler olmuştur.

Bu hususta burada ayrıca bir değerlendirme yapmaya gerek yoktur. (Bkz. IV. Bölüm, A-1.f).

Yüksek Mahkeme’nin 25.10.1983 gün ve 2/2 Sayılı diğer kararına gelince:

Herşeyden önce bu karar Tüzük ve Programı’na "Laiklik ilkesini benimsemediğini" açıkça yazan Huzur Partisi hakkındadır.

Diğer taraftan, Sn. Başsavcı’nın İddianamesi’nde özetlediği hususlar, Karar metninde aynen şöyledir:

"Yapılan araştırma ve incelemelerin ortaya koyduğu veriler, Türkiye'deki laiklik ilkesinin anlamıyla uygulamasının hiçbir sosyalist ülkedeki laiklik anlayışı ile ilgisi ve ilişkisi olmadığını, batıdaki Hıristiyan ülkelerin laiklik anlayışından da farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğunu açıklamaktadır.

Laikliğin, dinle devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesini oluşturan koşullardan esinleneceği, bu koşullar arasındaki uyum ve ya da uyumsuzluğun laiklik anlayışına da yansıyarak farklı ve değişik modelleri ortaya çıkarması doğal sayılmalıdır.

Hukuki yönden ve klasik anlamda laiklik, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Buna rağmen, Hristiyan ve İslam dinlerinin koşulları inanç ve gerekleri aynı olmadığından ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar birbirinin aynı olmamış, aksine büyük farklılıklar göstermiştir. Dini ve din anlayışı tamamen farklı olan bir ülkenin, laikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batı ülkelerindeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünelemez ve beklenemez.Görülüyor ki, Sn. Başsavcı karardan özenle seçerek sadece altı çizilen kısımları almış, Türkiye'deki laikliğin nasıl bir laiklik olduğu konusundaki paragrafı nedense ihmal etmiştir.

Oysa Sn.Başsavcı’nın Partimiz’le ilgili İddianamesi’ndeki ithamlar, Karardan alınan ifadelerle değil, ihmal edilen ifadelerle ilgilidir ki;

İşte bu ihmal edilen ifadeler, Refah Partisi olarak, yukarıdan beri savunduğumuz bir gerçeği, yani Anayasal Laikliği ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuruyu kabul ettiği 1987 ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul ettiği 1990 yılından sonra, Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 90. maddesini dikkate alarak ve sözleşmenin milli hukukun bir parçası olduğunu kabul ederek, verdiği son kararlarında Türkiye'deki laiklik anlayışıyla, Batı’daki laiklik anlayışını mutabık hale getirmeye çalışmıştır. Bundan dolayı, Sayın Başsavcı’nın; laiklik, din ve vicdan hürriyeti hususunda, Türkiye'nin ulaştığı noktada, 1987'den önceki değil, daha sonraki kararları emsal alması gerekirdi.

Bu bölümle ilgili maruzatımıza son vermeden şunları da belirtmek gerekir ki;

Devlet laiklik prensiplerini uygularken demokrasinin gereklerini ve insan haklarını ön planda tutar. Bir diğer ifade ile, Devlet halka hizmet için vardır.

Devlet bu hizmeti görürken, halkın ihtiyaçlarını, hiçbir inanç arasında, ayrım yapmaksızın, onların isteğine göre ifa ve icra eder. Anayasa’nın başta 2. madde olmak üzere laiklikle ilgili tüm maddeleri bu temel esası vurgulamaktadır.

Yine Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna esas teşkil eden Lozan Anlaşması’nın ilgili maddeleri, hangi dinden olursa olsun, bütün vatandaşlara din ve vicdan hürriyetinin vazgeçilmez unsurlarıyla tam ve kâmil manada tatbik edilmesini esas almıştır.

İşte Sayın Başsavcı’nın yanılgısı, Uluslararası Hukuku, Doktrini, Anayasayı ve Anayasa Mahkemesi Kararlarını bir bütün olarak ele almayışından ve iddiasına mesnet olarak aldığı ifadeleri eksik alıp yanlış yorumlamasından ileri gelmektedir.

Buraya kadar yapılan izahattan açıkça görülüyor ki; Sayın Başsavcı’nın iddianamesine esas aldığı laiklik görüşü Anayasa ve yasalarda belirtilen hukuki laiklikle bağdaşmamaktadır, mesnetsizdir, tamamen indidir, uluslararası kurallara ve Anayasal esaslara, aykırı olduğundan, kabule şayan değildir.

A.3. REFAH PARTİSİ’NİN LAİKLİK ANLAYIŞI HUKUKA UYGUNDUR

a. REFAH PARTİSİ, ANAYASA'DA BELİRTİLEN LAİKLİK İLKESİNİN, GERÇEK SAVUNUCUSU VE TEMİNATIDIR.Nitekim, bu husus, Refah Partisi'nin Tüzük ve Programı, yöneticilerinin konuşmaları, mahalli yönetimlerdeki hizmetler ve hükümet icraatları ile sabittir.

1. Refah Partisi'nin Tüzük ve Programı :

Refah Partisi'nin Programında;

"Bu program Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve Demokrasiyi korumak... kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gereken şartları hazırlamak amacıyla.. hazırlanmıştır." (Program, Başlangıç).

Partimiz fikir, vicdan ve düşünce hürriyetlerine inanır; fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacak her türlü baskıyı laikliğe aykırı sayar." (Program md.4).

"Laiklik din düşmanlığı olmayıp, bilakis din ve vicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu bir prensip olarak geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur" (Program md.4) denilmektedir.

Görüldüğü gibi Refah Partisi Tüzük ve Programı’nda, laikliği devletin temel niteliği olarak almış, laikliğin Anayasal ve yasal anlamını teyit etmiş ve laikliğe aykırı uygulama yapılmaması için nelere dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

2. Refah Partisi adına yapılan konuşmalar 

Öte yandan Refah Partisi adına bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda da bu husus tekrar tekrar belirtilmiştir.

Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN'ın bugüne kadar TBMM içersinde ve dışında yaptığı tüm konuşmalar bunu doğrulamaktadır. (Ek: Bölüm IV, No:1).

Burada bu dosya içinden sadece bir kaç örnek sunuyoruz:

"...Laikliğe aykırı olarak hareket etmek demek, skolastik zihniyetle hareket etmek, körü körüne hareket etmek demektir. Cahil bir insanın ortaya çıkıp 'dinimiz öyle emrediyor, hepiniz buna uyacaksınız' diye dayatması, cahilâne bir şekilde baskı yapması, dogmatik, skolastik bir zihniyetle hareket etme üslubudur. Biz, ülkede böyle bir üslup olmasın istiyoruz..."

"Laiklik demek, ilim ve akıl yoluyla hareket etmek demektir."

".... Şimdi bir toplum düşünün. Bu toplumda çeşitli düşüncede insanlar var. Bu insanlar birarada yaşacaklar. Birinci şart nedir?... Bu insanların birbirlerinin düşüncelerine hoşgörü, saygı göstermeleridir. Laikliğin bir yüzü budur. Peki ülke nasıl yönetilecek? Oturacak, millet temsilcisini seçecek, ilim ve akıl yoluyla TBMM kanunları yapacak. Demokrasi ve milletin iradesi var. Öyleyse, TBMM ne karar aldıysa bu karar yürüyecek. Öbür yüzü budur" (11 Mart 1997 tarihli grup konuşmasından),

"...Deminden beri ben neyin savunmasını yapıyorum? Demokrasinin ve laikliğin. İşte gerçek, işte gerçek. Böyle düşünmeyenleri nereye davet ediyorum; Demokrasiye ve laikliğe"

"Bugün laiklik demek; herkesin din hürriyeti demektir. Bunun teminatıdır. Bakınız şu çok önemlidir. Bir ülkede trafik kuralları vardır. Arabaların trafiğe çıkmasına müsaade edersiniz, herkes arabasına biner. İstediği gibi dolaşır. Ama bir şartınız vardır nedir o? Arabanızda fren olacak, arabanızın freni olmazsa, trafiğe çıkmamanız gerekir. Neden? Çünkü gider başkasına çarparsınız. İşte fikir hürriyeti, arabaların serbestçe dolaşabilmesi demektir. Laiklik ise, arabanda fren olması demektir. Araba başka, fren başka yani laiklik, dinin karşıtı değil."

"... Fikrinizi, 'Dinimiz böyle emrediyor, siz de buna uyacaksınız' diye kaba lafla softa şeklinde, körü körüne ortaya koymaya kalkmayacaksınız. Her türlü fikrinizi söyleyebilirsiniz, hiçbir fikri yasaklamıyoruz. Ama bunu söylerken laikliğe aykırı davranmıyacaksınız. Yani laikliğe aykırılık ve bir uslüp, bir muhteva değil, bir davranış şekli..." 25 Şubat 1997 tarihli grup konuşmasından:

"... Türkiye'mizin demokratik, laik bir hukuk devleti olarak, insan haklarına saygılı parlamenter sisteme sahip bir ülke olarak kısa zamanda beklenen kalkınmasını yapması hususunda tam bir görüş birliği içindeyiz."

"... Çünkü Refah Partimiz, laikliğin bekçisidir. Gerçek laikliğin gerçek teminatıdır. Türkiyemizin en büyük partisidir." 21 Mayıs 1997 tarihinde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile yaptığı görüşmenin ardından yaptığı açıklama:

"Türkiye, müslüman bir ülkedir. Ama aynı zamanda demokratik ve laik bir ülkedir. Bunun herhangi bir şekilde tehdidi, tehlikesi, değişmesi söz konusu değildir. Bu husustaki bir takım mihrakların çıkartmak istedikleri propagandalar varsa, bunlar temelden yanlıştır ve hatadır." 9 Mayıs 1997 tarihli Observer gazetesine verdiği mülakattan:

"Laiklik, din hürriyetinin teminatıdır" (18.02.1997 TBMM Grp.K.).

"Laiklik ne dinsizliktir, ne din düşmanlığıdır. Laiklik bütün inançlara saygı göstermektir." (25.02.1997 TBMM Grp.K.).

"Bakınız, laiklik demek; ilim ve akıl yoluyla çalışılacak demektir. Dogmatik bir şekilde, dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle olacak diye dayatamazsınız. Laiklik demek; kanunları TBMM yapar, demektir." (11.03.1997 TBMM Grp.Kon.).

"Refah Partimiz laikliğin bekçisidir. Gerçek laikliğin gerçek teminatıdır." (21.05.1997 TBMM Grp.Kon.).

"Türkiye'de gerçek demokrasinin teminatı Refah Partisi'dir. Gerçek laikliğin teminatı Refah Partisi'dir. Laiklik adı altında laikliğe aykırı davranışların yapılmamasının teminatı Refah Partisi'dir. (17.06.1997 TBMM Grp. Kon.).

"Şayet laiklik; inanç ve din özgürlüğü, herkesin inandığı gibi yaşayabilmesi, hiç kimseye dininden ve inancından dolayı baskı yapılmaması ve devletin bu hususları teminat altına alması şeklinde anlaşılacaksa, Refah Partisi göstermelik değil, samimiyetle, herkesin inanç özgürlüğüne, hiçbir kimsenin diğerlerine, inancından dolayı baskı yapmaması şartına herkesten daha fazla bağlıdır." (10 Ekim 1993, 4.B.Kongre Konuşması).

Dünya'nın hiçbir yerinde, laiklik, din düşmanlığı değildir. Bilakis her türlü inanç hakkının teminat altında alınması demektir. (Refah Partisi 24 Aralık 1995 Seçim Beyannamesi).

"Laiklik demek herkesin inancına saygı demektir. Laiklik demek, din düşmanlığı demek değildir. Halkın inancına saygı göstermek, hizmet etmek demektir." (26 Aralık 1995 Basın Toplantısı). Tüm bu örnek konuşmalardan açıkca görüldüğü gibi, Refah Partisi'nin laikliğe aykırı hiç bir eylemi olmamış, tüm bu konuşmalarda gerçek laikliğin ne olduğu anlatılmış, laikliğin özüne aykırı davranışlar tenkit edilmiştir. 

3. Refah Partisi Yerel Yönetim Hizmetlerinden Örnekler

Refah Partili Belediye Başkanları’nın, göreve başlar başlamaz ilk işleri, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere mensup cemaatleri ziyaretle ihtiyaçlarını tesbit ve bunları yerine getirmek olmuştur. Bu hususta cemaat temsilcilerinden gönderilmiş sayısız teşekkür yazılarından bir kaç örnek ekte sunulmuştur (Ek: Bölüm IV, No:2).

Refah Partili Belediye Başkanları, laikliğin uygulamasında çağdaş örnekler sergilemişlerdir. İstanbul Beyoğlu Belediye Başkanı Nusret BAYRAKTAR, Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz BAYAT, belediye hudutları içindeki tüm inanç sahiplerinin kilise ve sinagog hizmetlerine destek verirken, Trabzon Belediye Başkanı Asım AYKAN tarihi kilisede çan çalınma izni vermiştir.

Refah Partisi'nin kurulduğu tarihten bu yana Refah Partili hiçbir belediye başkanı hakkında laikliğe aykırılıktan dolayı işlem yapılmamıştır.

4. 54. Hükümet icraatından

54. Hükümet programının 4. sahifesinde,

"Türkiye Cumhuriyeti'nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olması, Atatürk İlkeleri; Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşma zeminini teşkil edecektir."

"Milli ve manevi değerlere bağlı olmayı, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ve düşünce hürriyetinin demokrasimizin vazgeçilmez unsurları olduğunu Hükümetimiz temel bir kabul olarak ortaya koymuştur." ifadelerine yer verilmiştir.

Ve 54. Hükümetin icraatında laikliğe aykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne de herhangi bir idari tasarrufa rastlamak mümkün değildir.

Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dahi bir TV programındaki konuşmasında bu hususu açıkça dile getirmiştir.

b. REFAH PARTİSİ’NE GÖRE LAİKLİK, KANUNLARIN YAPILMASINDA SKOLASTİK DÜŞÜNCENİN DEĞİL ANCAK BİLİM VE AKLIN ESAS ALINMASIDIR. Bu gerçeği’ Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın sayısız açıklamaları içerisinden alınan ve yukarıki bölümde zikredilen konuşma örnekleri açık bir şekilde göstermeye yeterlidir.

c. REFAH PARTİSİ İSTER DİNİ, İSTER SİYASİ KAYNAKLI OLSUN HER TÜRLÜ TAASSUBA DA KARŞIDIR.Yukarıda da belirtildiği gibi taassup, bir kimsenin kendi inancından ve hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir. 

Halbuki Refah Partisi, Türkiye'nin en büyük siyasi partisi olarak, kurulduğu günden bu yana hep demokrasiden, hep çoğulcu demokrasiden, hep uzlaşmadan, hep hoşgörüden yana olmuş ve böyle de hareket etmiştir.

Refah Partili yöneticilerin 1995 seçimlerinden sonra hükümet kurulması çalışmalarında sergilediği hoşgörü; 54. Hükümette ortağına karşı ortaya koyduğu anlayış ve protokole saygı, hatta Refah Partili yöneticilerden bazılarının 1974'lü yıllarda MSP yöneticileri olarak önce CHP ile, daha sonra Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ile birlikte iktidar olup uyum içinde çalışmaları, bunun neticesinde Kıbrıs Harekatının zaferle , Ağır Sanayi Hamlesinin başarıyla neticelenmesi,

O gün MSP, bugün Refah Partisi yöneticisi olan zevatın hoşgörülü olmaları, taassuba karşı tavır almaları sayesinde gerçekleşmiştir.

d. DİĞER BÜTÜN PARTİLER GİBİ REFAH PARTİSİ'NİN DE ANAYASAL VE YASAL DEVLET GÖREVLERİ HAKKINDA GÖRÜŞLERİNİ AÇIKLAMASI DİNİ İSTİSMAR OLARAK YORUMLANAMAZ. Diğer partiler gibi Refah Partisi'nin de, program ve propagandalarında, gerek laiklik, gerek din ve vicdan özgürlüğü ve gerekse Anayasa tarafından devlete görev olarak verilen din hizmetleri ve din eğitimi konusunda siyasi görüşlerini açıklaması ve bu konularla ilgili yanlış tatbikatları eleştirmesi görev ve sorumluluk gereği olup bunların laikliğe aykırı sayılması, dini istismar olarak yorumlanması mümkün değildir.

Yukarıda da açıklandığı gibi, Anayasa, halka yapılacak hizmetler arasında, din hizmetlerini de, Devlete görev olarak yüklemiş, din hizmetlerinin yürütülmesi konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı'nı Anayasal bir kurum olarak düzenlemiş (An.M.136); din hizmetleri için eleman yetiştirmek üzere, MEB bünyesinde "Din Eğitimi Genel Müdürlüğü"nü kurmuş; din hizmeti gören kamu görevlilerini 657 sayılı "Devlet Memurları Kanunu" çerçevesine almış; dini eserlerin onarılması ve yeni yapılanların desteklenmesi konusunda Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne görev vermiştir.

Bütün bu hususlar açıkça bir devlet görevi olarak yürütüldüğü ve bu konular üzerinde konuşmak ve eleştiride bulunmak, her siyasi parti yetkilisi için en tabii bir hak ve ödev olduğu halde, Sayın Başsavcının Refah Partisi yöneticilerini, "neden bu konularda konuşuyorlar" diye suçlaması ve bunu "dini istismar" olarak tavsif etmesi; Anayasa ve Kanun gerekleri ile Sayın Başsavcının tavsifi arasında çok büyük bir tezat olduğunu açıkça göstermektedir.

SONUÇ

Görülüyor ki Sayın Başsavcı’nın bu konudaki yanılgısı hilafına, Partimizin bu güne kadar Anayasa'daki tanımıyla laiklik ilkesine aykırı herhangi bir politikası ve faaliyeti olmamıştır.

Diğer bir ifade ile partimiz, 1982 Anayasası'nın gerek "Başlangıç" kısmında, gerek 2. maddesinde belirlenmiş ve 4. maddesinde de "değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez" olarak tavsif edilen, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin laik devlet olduğu hususundaki temel ilkeyi benimsemiştir. Kurulduğu tarihten bu güne kadar da Refah Partisi'nin tüm faaliyetleri bu ilkeye uygun olarak gerçekleşmiştir.

A.4. REFAH PARTİSİ'NİN LAİKLİĞE AYKIRI FAALİYETLERİN ODAĞI OLDUĞU İSNADI VARİT DEĞİLDİRSayın Başsavcı Refah Partisi hakkındaki işbu kapatma davasını "Anayasa'nın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği" iddiasıyla açmıştır.

Bu iddia mesnetsizdir, varit değildir.

Bahse konu iddia, iki sebebe dayandırılmaya çalışılmıştır.

1. Refah Partisi'nin Başörtüsünü savunması,

2. Refah Partisi'nin İmam-Hatip Okullarının, orta kısımlarının kapatılmasına dair MGK Kararına karşı çıkması.

Bu bölümde, işbu iddianamede odak olmanın sebebi olarak gösterilen bu iki hususun, hukuki açıdan tahlili yapılarak varit olmadığı ortaya konulacaktır.

a. REFAH PARTİSİ'NİN KILIK KIYAFET YASASINI SAVUNMASININ HUKUKA AYKIRI HİÇBİR TARAFI YOKTUR.Refah Partisi'nin Kılık Kıyafet ve Başörtüsü Konusudaki Görüşleri Laikliğe Aykırı Değildir.

Refah Partisi'nin kılık kıyafet hakkındaki görüşü, ifrata tefrite yer vermeyen, katı kurallara dayanmayan, itidale, toleransa bağlı makul bir görüştür.

Refah Partisi "Yürürlükteki mevcut kanunlara aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık, kıyafet serbesttir" diyen 2547 Sayılı Kanunun EK-17. maddesinde ifadesini bulan yasal ve Anayasal çerçeve içerisinde kalınmasını kabul eder. Bu kanun hükmünün uygulanmasından yanadır.

Bilindiği gibi bu kanun hükmünün iptali için, Yüksek Mahkemeye açılan dava reddedilmiş. Böylece kılık kıyafet konusuna bu yasal çerçevede yaklaşılması gerektiğine dair olan görüşler, teyit edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi'nin bu kararı elbette bu konuda siyasi ve siyaset dışı yapılmakta olan tartışmalara berrak bir çözüm getirmiştir.

1. Kılık kıyafet ve bilhassa başörtüsü konusunun, tartışmalı olmasının en önemli sebebi ise, bu konuda mevcut yasalarda, müspet veya menfi bir hüküm bulunmayışıdır. 

Bu kabil hallerde konu üzerinde, vatandaşların, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi parti sözcülerinin kendi görüşlerini ortaya koyarak çözüm üretmeye çalışmaları doğaldır. Böyle olması aynı zamanda söz ve fikir hürriyetinin zaruri bir sonucu sayılmalıdır.

2. Bununla beraber, Refah Partisi üyelerinin kılık kıyafetle ilgili açıklamalarının hepsi, Anayasa Mahkemesi'nin hakkındaki iptal davasını reddettiği ve böylece halen yürürlükte bulunan 2547 S.K.nun EK 17. maddesi yani (Yürürlükteki mevzuata aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğrenim kurumlarında kıyafet serbesttir) hükmünün savunulmasından ibarettir.

3. Böyle bir konu üzerinde bir Siyasi Partinin temel görüşünü tespit için parti adına konuşan hatiplerin konuşmalarından ziyade Merkez Karar Organlarının kararları ve ondan da daha önemlisi o partinin icraatı esas alınmalıdır.

4. Refah Partisi bilindiği gibi yakın geçmişte bir sene müddetle koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda kalmıştır. Bu iktidar süresince başörtüsü ve kılık kıyafet konusunda, yukarıdaki yasal çerçeve içinde kalmış, Sayın Başsavcı’nın iddianamesinde anlatmak istediği şekilde yasa dışı veya laikliğe aykırı bir icraatta bulunmamış,bir karar almamıştır. Yine aynı şekilde parti ileri gelenleri 1974 tarihinden 1980 tarihine kadar kurulmuş olan dört cumhuriyet hükümeti içinde de Başbakan Yardımcısı ve Bakan olarak mühim görevler ifa etmişler Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar dahil devleti yönetmişler hiç bir icraatlarında laikliğe aykırı davranmamışlardır.

Dolayısıyla Refah Partisi’nin ne Merkez Karar Organları’nın ve ne de Hükümeti’nin böyle bir icraatı yoktur.

İDDİANAMEDEKİ MÜLAHAZALAR YERSİZ VE MESNETSİZDİR

Yukarıdaki açıklamalarımız da gösteriyor ki, Sayın Başsavcılığın Refah Partisi’ni itham etmek için iddianamenin 8. sahifesinde ileri sürdüğü bütün mühalazalar geçersizdir, mesnetten mahrumdur.

1. Sayın Başsavcı bu konudaki iddiasında ezcümle:

"Genel başkan Necmettin ERBAKAN dahil, Refah Partisi'nin tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlardır..." demektedir. Sayın Başsavcı’nın bu paragraf içinde yer alan "Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek" şeklindeki beyanına muhterem Mahkemenizin dikkatlerini çekmek isteriz. Yukarıda da açıkladığımız gibi, partimizin bu konuya yaklaşımı, Yasal ve Anayasal çerçeve içinde olmuştur. (Sayın Başsavcı’nın Refah Partisi'nin "Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek" şeklindeki tespitinin Partimizin bu hususta gösterdiği titizliğin bir tezahürü olarak değerlendirilmesi gerekir.)

Bu çerçevenin tatbikatta gözetilmesi için çaba sarf etmek elbette iyi niyetin delilidir. Bu ise yasaları ihlal kastının bulunmadığını ispat eder. Tatbikatta 2547 sayılı Kanun’un 17. maddesine ve bu konuda çıkarılmış olan Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı davranışlarında bulunduğu malumdur. Bu türlü aykırılıkların önlenmesini istemek, kesinlikle kışkırtma sayılmaz.

2. Yine bu iddiasında Sayın Başsavcı, Partimizin bu konuda eylemler düzenlediğini de ileri sürmüştür. Bu mülahaza da yersiz ve mesnetsizdir. Refah Partisi kılık kıyafet konusunda hiçbir eylem düzenlememiştir.

Ayrıca bilindiği gibi, herhangi bir konuda haksız uygulamalara işaret etmek kamuoyunu ve yöneticileri uyarmak için yasalar çerçevesinde yürüyüş, miting, kapalı salon toplantıları gibi eylemler düzenlemek, demokratik ve Anayasal bir haktır. Bu haktan yararlanmak için eylem düzenleyenlerin iddialarında çeşitli görüşler savunulmuş olabilir. Bu kabil yasal etkinliklerin demokratik hukuk devletinin toleransa dayanan geniş ve ılımlı ortamının gereklerine göre değerlendirilmesi, bütün resmi kuruluşların göz önünde tutması gereken bir realitedir.

3) Sayın Başsavcılık tarafından parti yöneticilerince bu konuda yapıldığı iddia edilen konuşmalarda da hiçbir kanun dışı söz sarf edildiği, usulüne uygun olarak ispat edilmemiştir.

Türkiye bir hukuk devletidir. Bir fiil yasaları ihlal etmişse onun ait olduğu Ceza Kanunu maddesine göre, takibata tabi tutulması gerekir. Böyle yapılamamış olması ortada kanunsuz bir fiil olmadığını gösterir. Böyleyken kişileri veya kurumları suçlamak hukuk devleti ilkelerinin kabul edebileceği bir hareket tarzı olamaz. Aksi halde temel hukuk kurallarından biri olan kanunsuz suç ve ceza olamaz prensibi ihlal edilmiş olur.

4) Kılık kıyafet ve başörtüsü konusundaki uygulamaları eleştirmek laikliğe aykırı sayılamaz.

Zira bu eleştirileri yapmayan siyasi parti yok gibidir.

Böyle olunca bütün siyasi partilerin aynı iddia ile itham edilmesi mümkündür. Hatta 2547 S.lı K. Ek.17.m.sini savunanlardan önce, bu kanunu çıkartanların laikliğe aykırı harekette bulunmakla itham edilmeleri gerekir. Refah Partisi'nin henüz içinde olmadığı bir Parlamento'dan o kanunu çıkartanları bırakıp da, yürürlükte olan bir kanunu savunanları ithama kalkışmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Bu konularda hemen hemen her partiye mensup grup temsilcilerinin (özellikle ANAP ile DYP Grp. Sözcülerinin) TBMM içinde ve dışında sayısız beyanatı vardır. (EK: Bölüm IV, No:3, ANAP ve DYP Grup sözcüleri ve üyelerinin başörtüsünü savunan konuşmaları).

Sayın Başsavcılık her nedense bu iddianamesinde İmam-Hatip Okulları konusunda olduğu gibi ülkemizin gelmiş geçmiş bütün siyasi partilerini, bütün hükümetlerini ve Başbakanlarını itham edecek şekilde sınırsız bir suçlama mantığıyla hareket etmiştir. Bu hareketiyle Sayın Demirel dahil eski yeni bütün başbakanları ve onların partilerini sanık sandalyesine oturtmak istediğini sanmıyoruz. Ancak kendilerinin, yasakların sınırlarını bilerek veya bilmeyerek bu kadar anormal şekilde genişletmedikçe, Refah Partisi’nin asla itham edilemeyeceği mülahazasından hareket ettiklerini tahmin ediyoruz.

Bu tür bir abartma ve bu tür davranışlar ortada kanuni mesnet ve ciddi fiiler olmadan ille de bir dava açma sıkıntısı içinde olma haleti ruhiyesinin bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir.

Yoksa bir hanım veya bir kız öğrencinin inancının gereği olarak başını örtebileceğini savunmak bütün medeni alemde suç sayılmayan bir fiildir. Her ne kadar ülkemizdeki laiklik anlayışı diğer ülkelerin laiklik anlayışından farklı sayılmakta ise de, İnsan Hakları konusunda dünyamızın müşterek bir standartlaşmaya gittiğini göz önünde tutacak olursak ülkemizin de ergeç bu gelişmeler doğrultusunda ufkunun açılması gerektiği realitesiyle karşı karşıya olduğu anlaşılır.

Nitekim ülkemiz Paris Şartı’na, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve bu konudaki diğer bütün beynelminel anlaşmalara imza koymuştur. İmzalanan bu anlaşmaların normları milli hukukumuzun bir parçasıdır. Anayasamızın 90’ ıncı maddesine göre bu metinlerin Anayasaya aykırılıkları bile iddia edilemez. Bu kurallar ne yasal ve ne de yargısal tasarruflarla değiştirilemez.

Bu sebeplere binaen, bundan sonra gerek, insan hakları gerek, söz ve vicdan hürriyeti, gerekse örgütlenme hürriyetleri ve gerekse, inanç, din ve laiklik konularından yapılacak uygulamalarda, milli hukuk normlarımızın yanında, imza attığımız bütün bu anlaşmaların vazgeçilmez prensiplerini de göz önünde tutarak milli hukukumuzla bu kuralların bağdaştırılması yönünde çaba sarf etmeye mecbur bulunduğumuzu göz önünde tutmak zorundayız.

Bilhassa yargıya ait tasarruflarımızda ve mahkeme kararlarımızda hedefimiz, milli hukukumuzun da bir parçası haline gelmiş olan bu kuralları uygulamada, insan haklarına uymada göstereceğimiz titizlik bakımından, aynı kurallara imza atmış olan bütün ülkelerin ulaşmış oldukları seviyenin de üstüne çıkmak olmalıdır. Aksi halde yargı organlarımızın vereceği kararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bozulması gibi bir olayla karşılaşabiliriz. Bu bakımdan herşeyden önce Sayın Başsavcılığın İddianamesinde ifadesini bulan insan haklarını kısıtlayıcı mantığı bırakmak zorundayız.

b. REFAH PARTİSİ’NİN (İMAM HATİP OKULLARI’NIN, ORTA KISIMLARININ KAPATILMASINA DAİR) MİLLİ GÜVENLİK KURULU KARARI’NA KARŞI ÇIKMASI İDDİASININ LAİKLİK VE LAİKLİĞE AYKIRILIKLA HİÇBİR ALAKASI OLMADIĞI GİBİ, SİYASİ PARTİ YASAKLARI İÇİNDE MİLLİ GÜVENLİK KURULU KARARLARI’NA UYMAMAK GİBİ BİR YASAK DA YOKTUR.b-1. Sayın Başsavcı’nın din eğitimi konusundaki görüşleri ve Partimize yaptığı suçlamalar

Sayın Başsavcı, iddianamesinde;

"Din eğitiminin, laik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğunu; her demokratik devletin, bazan Anayasa ve Yasalarca hüküm koyarak, bazan da Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla, din eğitimini denetim altında bulundurduğunu, milyonlarca çocuğun, dini eğitim görerek, düşünce yapısının, bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devletin laik devlet olamıyacağını" ifade ederek dini eğitim konusundaki şahsi görüşünü ortaya koymuştur.

Yine Sayın Başsavcı, hiçbir ciddi araştırma yapmadan, ABD ve Batı Avrupa ülkelerindeki dini eğitim konusunda, duyumlarına göre gerçeklere uymayan bilgiler aktarmış, Refah Partisi icraatı ile hiçbir ilgisi olmadığı halde, gereğinden fazla İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip Okulu açılmasını, milyonlarca çocuğun dini eğitimden geçmesini "böyle laik devlet olmaz" diyecek kadar ifrata varan bir ifade kullanmıştır.

Bütün bunlardan sonra Refah Partisi hakkındaki itham;

"İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İHO'ları açılmamasına" dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip hakkına, RP'nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlenmesi, tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışların laikliğe aykırı olması"

şeklinde ortaya konulmuştur.

Herşeyden evvel Sayın Başsavcı’nın dine ve ülkemizdeki din eğitime karşı duyduğu bu infialin sebebini anlamakta gerçekten zorluk çekmekteyiz.

Yüksek malumları olduğu üzere, siyasi partiler ister iktidarda ister muhalefette olsunlar şu iki görevi ifa etmek zorundadırlar;

1. Anayasa’nın devlete verdiği görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak, 

2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatın önlenmesi için gereken çalışmaları yapmak.

Şüphe yok ki % 99'u Müslüman olan bir ülkede din hizmetleri, halka yapılacak hizmetler arasında önemli bir yer tutmaktadır. 

Sadece Türkiye'de değil, Sayın Başsavcı’nın tesbiti hilafına bütün dünyada da bu böyledir.

Sayın Başsavcı İddianamesinin 16/17.sh.lerinde; ABD ve bazı Batı ülkelerindeki (Din Eğitimi) üzerinde uzun uzadıya durmuş bu konuda kendine göre kabullerde bulunmuştur.

Sayın Başsavcıya göre;

"- ABD’de resmi okullarda dini öğretim yapılmamaktadır.

- İsviçre Anayasası'nın 49.maddesine göre (hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.)

- Almanya'da, Fedaral Anayasa’ya göre, devletin din derslerini denetim hakkı vardır.

- İngiltere'de "dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz". Oysa ABD ve Batı ülkelerinde dini eğitime verilen önem hiç de Sayın Başsavcı’nın ifade ettiği gibi değildir.

1996 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan "Türk Eğitim Sistemi Alternatif Perspektif" isimli araştırmada ABD ve Batılı ülkelerde dini eğitimin durumu söyledir:

ABD’de din eğitimini özellikle kilise teşkilâtları üstlenmişlerdir. (sh.102)

ABD’de özel ilk ve orta dereceli okullarda kayıtlı öğrenci sayısı 6 milyon civarında olup, bunların 3 milyonu Katolik, 2 milyonu ise diğer dinler üzerinde eğitim görmektedir. (sh.131 tablo).

Fransa'da,1958'de yapılan Anayasa değişikliğinden sonra (m.8).

"Devleti çeşitli dini grupların bulunduğu bir ülkede, inançlara saygılı olacağı ve hiç bir şekilde bu sahaya müdahale edilemiyeceği"  hükmü esas alınmıştır... (sh.128).

Fransa'da özel okulların % 95'i Katolik Kilisesi’ne bağlı olduğu için bu okullarda din eğitimi tabii ki devlet okullarından farklı bir yere sahiptir. (sh.128).

Hollanda'da eğitimde özel eğitimin payı % 73.2'dir ve bunlar da büyük çoğunlukla Katolik ve Protestan okullardır. (sh,128).

Belçika'da özel öğretimin oranı % 57.7, İspanya'da % 36.8'dir. (sh.128).

İskandinav ülkelerinde ise..... 

"Tarihin ve milli kimliğin temeli olan din ile yurttaşlık bilgisi okullarda mecburi dersler olarak okutulmaktadır". (sh.128-129). İngiltere'de din eğitimi ve hizmetleri Kilise tarafından yürütülür. Ayrıca din dersleri resmi müfredatın bir parçasıdır. (sh.128).

Din eğitimi 5-14 yaş grubuna mecburi iken bu mecburiyet 1988 yılından itibaren 5-18 yaş olarak yükseltilmiştir. (sh.95-128).

Ancak ebeveynler isterlerse çocuklarını din eğitiminden çekip alma hakkına haizdir. (sh.129).

Avusturya Anayasası'nın 2'nci maddesinde:

"Devlet, eğitim ve ders konularında üzerine aldığı görevi ailenin kendi dini inançlarını ve dünyaya bakış açılarını dikkate alarak ve haklarına riayet ederek yerine getirmelidir." (sh.132) . denilmektedir.

17. maddenin 4.ve 5.fıkralarında ise;

"Okullardaki din derslerini ilgili dini cemaat vermekle yükümlüdür. Devlet, ders ve eğitim müessesesinin en üstün eğitimi yönetmek ve denetlemekle yükümlüdür."(sh.132) (Ek: Bölüm IV, No.4). Söz konusu eserde yapılan değerlendirmeye göre; 

"Batılı devletler dinsizliğin artışı karşısında Kiliselerin propaganda çalışmalarına azami destek vermektedir. Artık sosyal devlet kavramının yanı sıra 'Kültür Devleti' tabiri de kullanılmaya başlanmıştır". (sh.136). Görülüyor ki; Sayın Başsavcı; 

"Batı ülkelerinde, dini eğitim yok denecek derecede azdır, biz de onları örnek almalıyız" görüşünü ileri sürmeye tevessül ederken yukarıdaki ilmi gerçekler Sayın Başsavcı’nın iddiasının tam tersini ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Sayın Başsavcı’nın din eğitiminde Batı’nın örnek alınması önerisi, Türkiye’nin özel şartlarında isabetli bir tutum değildir.

b-2. Din Eğitimi Hakkındaki Görüşler, Ulusal ve Uluslararası Uygulamalar 

1. Doktrinde Din Eğitimi

"Dini talim ve tedris hakkını indi kararlar ile kısmak ve vatandaşın bu hürriyetini bir takım entrikalı politika mülahazalarıyla baskı altına almak yalnız Anayasaya ve hukukun yüksek prensiplerine aykırı değildir, hem de .... halk kitleleri arasında dini cehalet ve delalete meydan açmaktır." (BAŞGİL, sh. 134).

".....bir memlekette din ihtiyacını salim mecrasına koymak ve en iyi şekilde tatmin etmek için herşeyden evvel, yüksek bilgili ve sağlam seviyeli din adamlarına ve alimlerine lüzum vardır...memlekette yüksek dini kültür veren tahsil ve tedris müesseleri yok olursa, bu husustaki ihtiyaç ortadan kalmış olmaz; sadece yüksek seviyeli din adamı ve alim yok olur. Diğer taraftan bu yokluğu fırsat bilerek sahneye din adamı ve alim diye gayet sathi, yarı cahil bir takım kimseler çıkar. Ve tabiatiyle etrafı din adına hurafe ve cehalet bürür." (BAŞGİL, sh.135).

"Kişilerin düşünce ve görüşleri seçme (kanaat sahibi olma) ve bu düşüncelerini açıklama serbestliğinde söz edebilmek için, öncelikle düşüncelere ulaşabilme hürriyetine sahip olmaları gerekmektedir. Bu da, eğitim ve öğrenin hürriyetine sahip olma ile gerçekleşir." (AKSOY, M.:Türkiye'de Düşünce Özgürlüğü, in: Türkiye'de İnsan Hakları Semineri '9-11 Aralık 1968', Ankara, 1970, Sh.133).

"Genel olarak düşünce hürriyeti kapsamına giren din ve vicdan hürriyeti, beraberinde dini okutma, öğretme, öğrenme hürriyetini de getirir" (B. DİNÇKOL, 1982 Anayasası’nda ve Anayasa Mahkemesi kararlarında Laiklik,, Sh.131).

"Belli bir dine mensup kişi açısından dinini öğrenme ve öğretme, bir haktır" (BAŞGİL,Sh.113).

"Herkesin bildiğini başkasına öğretmeye; isteyenin de istediği hususu, istediği yerden, istediği kurumdan, istediği kimseden öğrenmeye hakkı vardır" (DİNÇKOL, a.g.e. Sh.131).

"Türk Milletinin ahlâki değerleri, insani değerleri, manevi değerleri, kültürel değerleri" gibi kavramlara dinden soyut olarak bir anlam vermek mümkün değildir. Dini ahlâk dışında milletimizin herhangi bir ahlâk referansı mevcut değildir. Keza, toplumu ayakta tutan aile bağları; millete, devlete bağlılık gibi manevi değerler; hep dinsel motifli değerlerdirler" (TÜRKÖNE, M.: Siyasi Bir Sorun Olarak Din Eğitimi, in: Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 [Eğitim Özel Sayısı] Sh.322).

"Gerek eğitim ve öğretim politikalarının belirlenmesinde gerek günlük hayatta sosyal işlerin düzenlenmesinde kendi değerlerimizle bilimin verilerini uzlaştırmak, ana hedefimiz olmalıdır." (TÜRKDOĞAN, O.: TÜSİAD'ın II.Eğitim Raporu Üzerine, in : Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 (Eğitim Özel Sayısı), Sh.532 vd. 536, 537, 538). Doktrindeki bu görüşlere ilaveten din eğitimi konusunda Atatürk'ün de 31 Ocak 1923'de İzmir'de yaptığı konuşmadan alınmış şu bölümü hatırlamakta fayda vardır:

"......Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit biçimde öğrenmek zorundayız. Her birey dinini, diyanetini, inancını öğrenmek için bir yere gerek duyar. Orası da okuldur...dinimizin felsefi gerçeklerini inceleme, araştırma ve telkin bilimsel ve teknik gücüne sahip olacak seçkin ve gerçek saygıdeğer bilginleri de yetiştirecek yüksek kurumlara sahip olmalıyız...." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (Türk İnkilap Tarihi Ensitüsü Yayını), cilt II, 196,. sh.89/90)2. İnsan Hakları Sözleşmelerinde Din Eğitimi Prensipleri

BM. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 26. maddesine göre;

"Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygının güçlendirilmesini hedef almalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir." Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ise eğitim konusu 20.3.1952 tarihinde imzalanan, 18.5.1954'de yürürlüğe giren ve Türkiye tarafından 10.3.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla onaylanın 1 nolu Ek Protokolün 2'inci maddesinde ele alınmıştır.

Protokolün 2. maddesinde aynen; 

"Kimse eğitim hakkından mahrum edilemez. Devlet eğitim ve öğretim alanında üstleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana babanın bu eğitim ve öğretimi kendilerinin felsefi inançlarına göre sağlanmak hakkına riayet edecektir" denilmiştir.

"Totaliter devletlerin, çocukları ana-babalarının etkisinden çıkararak onları sistematik şekildebelirli bir doğmatik görüşü aşılamak suretiyle eğitmeleri, bu hükmün şerh edilmesinin başlıca nedenidir".

"Hazırlık çalışmalarında, ana babanın sadece dini görüşünün mü yoksa dünya görüşünün de mi gözönüne alınması gerektiği konusu üzerinde uzun tartışmalar yapılmış ve sonuçta eğitimin her ikisini de kapsaması konusunda uzlaşma sağlanmıştır" (Dr. Ş.Ünal,a.g.e Sh.273). 3. 1982 Anayasası’na Göre Dini Eğitim:

Anayasa'nın 5. Maddesinde;

"..... insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak..." Devletin görevleri arasında sayılmıştır. Bu maddenin gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir:

"Devlet,.... ferdin insan haysiyetine uygun bir ortam içinde yaşamasını gerçekleştirecektir. Bu sosyal devletin görevidir. ... Sosyal devlet her şeyden önce insana ve insanın düşünce hakkına saygılıdır ve bu sınırlar içerisinde ferdin hak ve hürriyetlerinin kullanılmasını sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak, onun başlıca görevleri arasındadır. Ferdin hayatında onun temel hak ve özgürlüklerden olduğu gibi yararlanmasını engelleyen sebepleri ortadan kaldırmak, sosyal devletin görevleridir" (1982 Any., mad.5 Gerekçesi).

"Eğitim ve öğrenim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz" (1982 Any.,mad.42, fıkra 3).

"Din ve ahlâk eğitimi ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır" (1982 Any., mad.24, fıkra 4). Buna göre; 

"din eğitim ve öğretimi Devletin denetim ve gözetimi altında olmak kaydıyla kişilerin kendi isteğine, küçüklerin ise kanuni temsilcisinin talebine bağlı(dır). Ancak, din kültürü ve ahlâk öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulması gerekli zorunlu dersler arasında yer almaktadır" (Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu Gerekçesi). 4. Kanunlara göre dini eğitim

743 Sayılı Türk Medeni Kanunu’na göre; 

"Çocuğun dini terbiyesini tayin, ana babaya aittir"(MK.m.266/I).

" Ana babanın bu husustaki hürriyetini tahdit edecek her türlü mukavele muteber değildir" (MK. m.266/2).1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'na Göre;

"Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasa'da ifadesi bulan Atatürk Milliyetçiliği’ne bağlı, Türk Milletinin milli ahlâki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasa'nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir." (mad.2). 5. Türk Eğitim Sisteminde İmam Hatip Okulları’nın Yeri

Batı ülkelerinde dini eğitimin kilise okullarında gerçekleştirildiğine yukarıda bilvesile temas edilmişti.

Türkiye'de de, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, inkılaplar sırasında yeni düzenin temelleri kurulurken dini eğitim ihmal edilmedi. Tam tersine, 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 4.maddesinde bu okullara özellikle yer verildi ve açılması emredildi.

Böylece İmam Hatip Okulları Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, başta Atatürk olmak üzere, onun kurucuları tarafından açılan öncelikli okullar arasında yer aldı.

İlk açıldığında İmam ve Hatip yetiştirmek üzere ilkokula dayalı 4 yıllık bir ortaokul olan İmam Hatip Okulları, 1951 yılında ortaokula liseyi eklemiş, 1973 yılında da 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 32.Maddesine istinaden üniversiteye girme hakkı elde etmiştir. Böylece hem mesleğe eleman yetiştiren hem de üniversiteye öğrenci hazırlayan bir ortaöğrenim kurumu halini almıştır.

Bugünkü sistemde İmam Hatip Liseleri, ortaokul ve liseden oluşurlar. Bu okulların orta kısımları ile diğer ortaokullar arasında program bakımından hiçbir farklılık yoktur. Bu sebeple İmam Hatip Liseleri’nin orta kısmını bitirenler normal ortaokul diploması alırlar ve isterlerse bir klasik liseye veya başka bir meslek lisesine geçebilirler. Fark sadece bu dönemdeki seçimlik derslerdedir. Bu seçimlik dersler Kur'an Tilaveti (yüzüne okuma) ve Arapça'dır.

İmam Hatip Okulları’nın lise sınıflarında ise, klasik (normal) liselerin edebiyat programının üzerine bir o kadar da meslek dersi eklenir. Bu, şöyle oranlanmıştır: Normal lise edebiyat programının tamamı İmam Hatip Liseleri’nin programlarının %60'ını oluşturur. %40'ı ise bu okulların meslek derslerinden meydana gelir. Bundan dolayıdır ki İmam Hatip Liseleri klasik liselerden bir yıl fazla öğrenim görürler.

İmam Hatip Liseleri’ndeki din öğretimi aynı zamanda dini öğretmenin de öğretimidir. Bu okullarda dini öğrenen gençler, öğrendiklerini çocuk ve gençlerden oluşan öğrencilerle, yetişkin ve yaşlılardan meydana gelen cami cemaatlerine öğretmeyi ve ibadette önderlik etmeyi aynı zamanda öğrenmektedirler.

6. Bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında Sayın Başsavcı’nın dini eğitim ve İHO’ları hakkındaki görüşleri ilmi ve hukuki gerçeklere uymamaktadır.

Yukarıdan beri izaha çalıştığımız ilmi ve hukukî gerçekler karşısında, hemen belirtelim ki Sayın Başsavcı’nın gerek din eğitimi gerek İmam Hatip Okulları hakkındaki görüşleri bu gerçeklere ters düşmektedir.

Zira, Sayın Başsavcı’nın bu konudaki indi mülahazaları iki kabule dayanmaktadır.

i.Çağımızda Din eğitimi zararlıdır, bilimin önünde en önemli engeldir.

ii.Lüzumundan fazla İmam Hatip Okulu açılması, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet ilkesine aykırıdır.

Oysa yukarıdaki açıklamalarda gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde, gerek Anayasalarda, gerekse doktrinde din eğitiminin fayda ve zarureti daha fazla izahata gerek hissettirmeyecek şekilde ortaya kondu.

Diğer taraftan, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet ilkesine aykırı görülseydi, daha Cumhuriyetin kuruluşunda İmam Hatip Okulları’na öncelik verilmezdi ve Atatürk bu bölümde doktrin kısmında belirttiğimiz, din eğitimiyle ilgili o veciz konuşmayı yapmazdı.

Ayrıca Uluslararası Anlaşmaların, Anayasaların ve bütün dünyadaki uygulamaların ortaya koyduğu gerçek şudur ki, DİN EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ, vatandaş için bir hak, devlet için bir görevdir, bu hak ortadan kaldırılamaz, bu görev ihmal edilemez.

7. Refah Partisi'nin dini eğitimi konusundaki görüşleri

Refah Partisi, din eğitimine ilişkin olarak Anayasa'da belirlenen prensipleri benimsemiş ve bunların doğruluğunu savunmayı ve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlemiştir.

Bütün bu düşüncelerden hareket eden Partimize göre; din ve ahlâk eğitiminin engellenmesi; dini, kişisel hırsları ve menfaat çekişmeleri için kullanmak isteyenlerin eline güçlü bir vasıta vermek demektir. İnsanların hırslarla karışmış din kavgalarından uzak tutmanın yolu, onlara hür bir ortamda dinlerini öğrenme imkânının sağlanmasıdır: Dinin siyasi rekabet mevzuu olmaktan çıkartılması, din ve vicdan hürriyetinin tesisi ile mümkündür. Bunun için din eğitimi konusunda toplumdan gelen yoğun talebin hem nitelik hem nicelik itibariyle karşılanması gerekir. 

Bütün bu düşünce ve görüşleriyle Partimizin, Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi, laiklik karşıtı eylemlerin odağı değil; bilakis Anayasa’da tanımlandığı şekliyle laikliğin teminatı olduğu ortaya çıkmaktadır.

8. Dini eğitimi konusunda RP'nin suçlanması hukuken mümkün değildir.

Çünkü;

1. Türkiye'de din eğitimi RP'nin tüzüğüne göre değil, devletin Anayasa ve yasalarına göre yapılmaktadır.

2. Din eğitimi Refah Partisi binalarında değil, devletin okullarında yapılmaktadır.

3. Türk Eğitim Sistemi’nde din eğitimini başlatan ve yürüten, Refah Partisi değildir.

4. İmam Hatip Okulları’nı açan, yöneten, bu okullardaki eğitim programlarını düzenleyen, programlarda öngörülen dersleri öğrencilere okutan da Refah Partililer değildir.Bütün bu işleri yapmak Sayın Başsavcı’ya göre suç, bunları yapanlar suçlu ise, o zaman bu suçlu Refah Partisi değil, bir başka kişi veya kişiler olmalıdır. Böylece bir ithamla Refah Partisi'nin suçlamanın hukuki ve mantıki hiçbir izahı yoktur ve olamaz.

9. Milli Güvenlik Kurulu Kararlarının Muhatabı Hükümettir. Siyasi Partilerin bu kararlara uymak mecburiyeti yoktur, bilakis gerektiğinde bu kararları eleştirmeleri en tabii haklarıdır

Milli Güvenlik Kurulu, bu isimle ilk defa 1961 Anayasası'nda (m.111) yer almış, 1982 Anayasası'nda bazı değişikliklerle yerini aynen korumuştur (m.118).

Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında toplanan Kurul Anayasa'da belirtilen sivil ve asker üyelerden oluşmaktadır.

Milli Güvenlik Kurulu, gerek Anayasa ve gerekse 2945 Sayılı özel kanununda belirtilen görevleri ifa eder.

Milli Güvenlik Kurulu, icrai değil, istişari mahiyette olup, ne Kurul'a katılan Başbakan ve Bakanlar hükümeti, ne de Genelkurmay Başkanı ve Komutanlar Ordu'yu temsil eder.

Milli Güvenlik Kurulu, Devletin Milli Güvenlik Siyaseti'ni tayin ve tesbit uygulanması ile ilgili kararların alınması hususundaki GÖRÜŞLERİNİ Bakanlar Kurulu'na bildirir (An.118/3).

BU GÖRÜŞLER, Bakanlar Kurulu'nda öncelikle dikkate alınır. (118/3).

"Devletin iç ve dış güvenliğinden TBMM'ye karşı Bakanlar Kurulu sorumludur" (An.117).Bakanlar Kurulu'nda dikkate alınan bu görüşlerden uygun görülenleri uygulanır, uygun görülmeyen uygulanmaz. Nitekim bildirilen görüşler içinde tüm hükümetler döneminde uygulanmayan birçok MGK Kararları vardır.

Görülüyor ki Milli Güvenlik Kurulu, TBMM'nin veya Hükümetin üstünde bir kurul değildir. Az önce ifade edildiği gibi icrai bir kurul da değildir. İcrai niteliği olmayan bir kurulun aldığı kararlar da emredici değildir. Böyle olunca bu kararlara karşı çıkmak da suç değildir.

Kaldı ki, bu "görüş bildirilmesi mahiyetindeki kararlar"ın muhatabı Anayasa ve Özel Kanunu’nda belirtildiği gibi sadece Bakanlar Kurulu'dur. Siyasi Partiler bu gibi kararların hiçbir zaman muhatabı olamazlar, fakat devletin milli güvenilk siyasetine tealluku bakımından birer siyasi parti olarak kararlar hakkındaki görüşlerini serbestçe ifade edebilirler.

Bu kısa açıklamadan sonra Sn. Başsavcı’nın, "MGK kararlarına ve takip hakkına" Refah Partisi karşı çıkıyor isnadına gelince;

Evvela 28 Şubat 1997 tarihli 406 Sayılı Karardaki İmam Hatip Okulları’yla ilgili görüş teknik mahiyette olup, laiklikle bir ilgisi yoktur ki karşı gelmekle laikliğe aykırılığın ilgisi olsun.

Saniyen, ne genel mahiyetteki 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda, ne özel mahiyetteki 2820 S.lı Siyasi Partiler Kanunu ile 2945 S.lı Milli Güvenlik Kurulu Kanunu'nda ve ne de diğer özel kanunlarda MGK Kararları’na karşı gelmek suç olmadığı halde, bir hukuk devletinde bunu suç saymak mümkün değildir.

"Zira kanunsuz suç ve ceza olmaz" (An. mad.38). Kaldı ki Sn. Başsavcı bir çelişki içersindedir.

Sayın Başsavcı İddianamesinde (Sh.17-18);

Bir taraftan MGK Kararlarına uymayarak İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasına karşı çıktığı için, Refah Partisi'ni, laikliğe aykırı davranmakla suçluyor;

Diğer taraftan MGK Kararları’nın İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasını öngörmediğini aynı sayfada iddia ediyor.

Bu durumda Sayın Başsavcı’ya göre;

MGK, İmam Hatip Okulları’nı kapatmak istemediği halde laikliğe uygun davranmış oluyor;

Refah Partisi, bu okulların kapatılmasına karşı çıktığı için laikliği ihlal etmiş sayılıyor.

Bu açık bir çelişkidir.

Bu bir çifte standarttır.

Bu Sn. Başsavcı’nın İmam Hatip Okulları konusunda Refah Partisi aleyhinde yapmış olduğu ithamın kendi beyanı ile nakzedildiğini göstermektedir.

Bu gerçek, Sn.Başsavcı’nın Refah Partisi'ne vaki isnadının ne kadar haksız ve tutarsız olduğunu göstermeye yeterlidir.

10. Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitimin, Laiklikle Bir İlişkisi Yoktur

Bu konu tamamen teknik ve ilmi bir konudur. Bu konuda bir ilim heyeti tarafından hazırlanmış rapor ektedir. Bu raporda; Türkiye genelinde 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitime tam olarak hemen geçilebilmesinin imkânsızlığı ortaya konulmuştur (EK: Bölüm IV, No:5).

RP, 8 yıllık zorunlu eğitime karşı değil, sadece yönlendirmeli olmasından yanadır. Kaldı ki RP’li Milletvekillerinin TBMM’de zorunlu eğitimin 8, hatta 11 yıl olmasına dair kanun teklifleri gündeme alınacağı günü beklemektedir (EK: Bölüm IV, No:6).SONUÇ

Tüm bu izahattan açıkça görülüyor ki;

Refah Partisi'nin ne kıyafet ile ilgili mevzuata aykırı davranışta bulunmakla, 

Ne de Milli Güvenlik Kurulu Kararları’na karşı çıkarak yasalara aykırı davranmakla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı gibi,

Bu iki konunun da laiklikle bir ilgisi yoktur.

Refah Partisi'nin her iki konudaki tutum ve davranışları yasalara uygundur.

Kaldı ki, hiç bir üyesi hakkında da hiç bir adli makama suç duyurusunda bulunulmamışken, yoğun kanun ihlalleri varmış gibi bir faraziye ile suç odağı isnadında bulunmak; Sn. Başsavcı için gerçekten talihsiz ve hatalı bir tasarruf olmuştur.

 1  -  3  -  5


sayfa başı