|
Refah
Partisi'nin Ön Savunması...
(4
Ağustos 1997)
IV. BÖLÜM: BU DAVANIN
ESAS BAKIMINDAN DA REDDİ GEREKİR
A. BİRİNCİ KISIM: REFAH
PARTİSİ’NE YAPILAN İTHAMLAR HUKUKEN GEÇERSİZDİR.
A.1. DÜNYADA VE TÜRKİYE'DE
LAİKLİĞİN HUKUKİ ANLAMI
a. BATIDA LAİKLİĞİN DOĞUŞU
VE GELİŞMESİ Laik
(Laic-laique) latince (laicus) aslından alınmış Fransızca bir kelimedir.
Ve lügat manasıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey fikir, müessese,
sistem, prensip demektir. (A.F. Başgil, Din ve Laiklik Sh.147).
1789 Fransız ihtilali öncesinde
Fransa'da -ve genel olarak, Avrupa'da- etrafı surlarla çevrili şehirlerde
bir teokratik yönetim hakimdi. Bu yönetimde kilise ile soylular, toprak
ağaları ve derebeyleri işbirliği içindeydiler. Fakat bir de surlar dışında
yaşayan, sur içindeki insanların ihtiyaçlarını karşılayan bir halk tabakası
mevcuttu. Bunlar da aslında dini inançlarına bağlı kişilerdi, ancak, bu
bağlılık geleneksel bir bağlılıktı. Bunlar din hakkında teorik ve sistematik
bir bilgiden yoksundular. Bunların dini yaşantısı taklidi bir yaşantıydı.
Dinin esasından yeterince haberleri yoktu. Bunun içindir ki; bu insanlara
"laicien"
(Laikler) denilirdi. Bu insanlar, kendilerinin yönetiminde, kendileri
söz sahibi olmak istediler. Bu amaçla, surun içindeki iktidarı yıkmak için
harekete geçtiler. İşte bu insanların, sur içindeki teokratik yönetimi
devirerek, kendilerinin de yönetimde söz sahibi olmak için başlattıkları
harekete "laiklik" denmiştir. Bu anlamda ele aldığımızda, laikliğin
dine karşı olmak şeklinde hiçbir yönü söz konusu değildir. Bu anlamda laiklik,
sadece
teokratik bir yapıya, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı olmayı
ifade etmektedir.
"Laiklik, Batı toplamlarında
üç aşamadan geçerek bugünkü geniş anlamını kazanmıştır. Birinci aşamada,
devlet organlarınca güdülen mezhep yobazlığının kaldırılması... ikinci
aşamada, devlet dini denen şeyin kaldırılması... üçüncü aşama olarak,
hukuk sisteminin ve kamu hizmetlerini düzenleyen kuralların dinsel ya da
dinle ilgili kurallar olmaktan çıkarılması"dır (Mümtaz Soysal, "100 Soruda
Anayasa").
b. TÜRK HUKUK SİSTEMİ’NDE
LAİKLİK Bu
kelime literatürümüze meşrutiyet yıllarında girmiş ve o zaman (lâ dinî)
diye tercüme olunmuştur (Başgil, a.g.e. Sh.148).
Cumhuriyet Döneminde
CHP'nin 1931'deki kongresinde parti doktrinini meydana getiren 6 ana hedef
parti programında gösterildi, bu hedeflerden biri olan laiklik 1937 yılında
3115 sayılı kanunla yapılan bir değişiklikle 1924 Anayasasına girdi.
Türkiye'de laiklik
sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda
vicdan hürriyetine imkân veren ve akılcılığı sağlayan bir temel kural olarak
ortaya çıktı (M.Laurose).
1924 Anayasası’nın 2. maddesinde
sonradan (1937) yer alan bu ilke, bilahare 1961 Anayasası’nın 2. maddesinde
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinden biri olarak öngörülmüştür.
Son olarak da 1982 Anayasası’nın
2. maddesinde yer alan bu temel ilke, mezkür Anayasa’nın 4. maddesiyle
koruma altına alınmıştır.
Öte yandan, Latince bir kelime
olan "laiklik", devletin dili Türkçe olmasına rağmen, hiçbir zaman Anayasa
ve kanunlarda Türkçe karşılığı ile ifade edilmedi, edilemedi. Bu yüzden
uygulamadaki aksaklıklar da sürüp gidince laiklik, dar bir kesimin ters
tutumu yüzünden halk nazarında dinsizlik ve din düşmanlığı şeklinde algılanmaya
başlandı.
Üzülerek ifade etmek gerekir
ki, bu anlayış bir takım çevrelerin taassubu ve katı tutumları yüzünden
hâlâ ortadan kalkmış değildir.
c. DÜNYADA İNSAN HAKLARI,
DİN VİCDAN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ "Din
ve inanç özgürlüğü, tarihte ancak uzun mücadeleler sonunda kazanılabilmiştir.
Bu özgürlük günümüzdeki anlamıyla ilk kez 1776 tarihli Amerikan
Virginia Haklar Bildirisi’nde..., 3 Eylül 1791 tarihli Fransız İnsan ve
Vatandaş Hakları Bildirisi’nde... daha sonra BM İnsan Hakları Evrensel
Bildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ayrıntılı bir
şekilde düzenlenmiştir" (Dr. Şeref Ünal, "AİH Sözleşmesi" Sh. 207).
"Böylece insanın doğuştan
devredilemez bir takım haklara sahip olduğu, siyasi düşünce tarihini ilgilendiren
felsefi bir tartışma konusu olmaktan çıkmış, devletin anayasal ve hukuk
düzenini ilgilendiren bir konu olarak siyasi mücadele alanına girmiştir.
Bu
dönemde mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve sınıflar arasındaki
dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmaş ve insan hakları
anayasalarda yer alan haklar olarak Pozitif Hukuk alanına girmiştir."
(Dr.
Ş.Ünal a.g.e. Sh.68).
"10 Aralık 1948'de Birleşmiş
Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin yayımlanmasıyla kişiler;
yabancı, vatandaş farkı gözetilmeden, insan olmak sebebiyle Milletlerarası
Hukukun himayesi altına alınmıştır." (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.81-82).Aynı
yılda Lahey'de toplanan Avrupa Kongresi, bir İnsan Hakları Anayasası
hazırlanmasına ve bunun hükümlerine uyulmasını sağlamak üzere, gerekli
müeyyideyi uygulamakla görevli
bir mahkeme kurulmasına karar vermiş
ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 4 Kasım 1950 tarihinde, aralarında,
Türkiye'nin de bulunduğu 15 Avrupa devleti tarafından imzalanmış ve 3 Eylül
1953'de yürürlüğe girmiştir.
Sözleşmenin 9. Maddesine
göre, yukarıda da belirttiğimiz gibi:
"Herkes düşünce, vicdan
ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü
ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle
tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de
içerir." Sözleşme
aynı maddede;
"Bu özgürlüğün ancak kamu
güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlâk ya da başkalarının hak
ve özgürlüklerinin korunması için, gerekli olan tedbirlerle ve kanunla
sınırlanabileceğini" belirtmiştir.
d. 1982 ANAYASASI’NDA
LAİKLİK; DİN, VİCDAN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ Yukarıda
da ifade edildiği gibi, ilk defa 1937 yılında Anayasa mevzuatımıza dahil
olan "Laiklik" kavramına, 1961 ve 1982 Anayasalarının 2. maddelerinde,
devletin
temel niteliklerinden biri olarak yer verilmiştir.
Şu farkla ki;
1961 Anayasası’nda
sadece "insan haklarına" dayanan ...devlet;
1982 Anayasası’yla "toplumun
huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı..."
bir devlet olarak tarif edilmiş ve böylece diğer temel nitelikler gibi,
laiklik niteliğinin de toplumun huzuruna, milli dayanışmaya ve adalet anlayışı
içinde insan haklarına saygıyı esas aldığı ifade edilmiştir.
İç barış ve insan hakları
lehine yapılan bu isabetli ilavelerle, laikliğin, hiç bir zaman katı bir
ilke olmadığı, hele hele "dinsizlik" anlamında bir kelime hiç olmadığı
açıkça kabul edilmiş ve böylece bu kavramın ne anlama geldiği, tanımının
ne olduğu, uygulamada hangi hedeflerin gözetileceği ihtilafa meydan vermeyecek
şekilde ortaya konulmuştur. Nitekim bahse konu 2. maddenin gerekçesinde;
"Hiçbir zaman dinsizlik
anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi,
ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan
farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir"denilmek
suretiyle bu husus vurgulanmıştır.
Yine 1961 Anayasası’nda olmadığı
halde 1982 Anayasası’nda yer alan 5. madde;
"... kişinin temel
hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle
bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri
kaldırmayı.." devletin
temel amaç ve görevlerinden saymıştır.
1982 Anayasası’nın 10. maddesinde;
"Herkes, dil, ırk, renk,
cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle
ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir" temel
esasına yer verilmiştir.
Keza Anayasa’nın 13. maddesinde,
temel hak ve hürriyetlerin genel sınırlandırılmasından bahsedilirken, bu
sınırlamaların Anayasanın özüne ve ruhuna uygun olacağına "demokratik
toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağını" hükme bağlamıştır.
1982 Anayasası, din ve vicdan
hürriyetlerine saygıda o derece titiz davranmıştır ki; Temel hak ve hürriyetlerin
kullanılmasının durdurulmasını tanzim ederken 15. maddede "Savaş halinde
dahi, kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaat hürriyetlerine dokunulamayacağını"
kesin hükme bağlamıştır.
Öte yandan, 1982 Anayasası’nda,
din ve vicdan hürriyetine 24. maddede, düşünce hürriyetine
25. maddede,
düşünceyi açıklama hürriyetine 26. maddede yer verilmiştir.
24. maddeye göre;
"Kimse, ibadete, dini
ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz;
dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz" (1982 Any.,
Mad. 24, fıkra 3).
"İbadet, dini ayin
ve törenler" prensip olarak serbesttir (1982 Any., Mad. 24, fıkra 2).
Ancak, "İbadet, dini
ayin ve törenler", Anayasa'nın 14. maddesi hükümlerine aykırı olamaz. (1982
Any., Mad.24, Fıkra 2). Tüm
bu Anayasal hükümler ve gerekçeler açıkça gösteriyor ki, laiklik, toplum
huzurunu ve milli dayanışmayı ve insan haklarına saygıyı temin için öngörülmüş
bir temel ilkedir.
e. SİYASİ PARTİLER KANUNU’NDA
LAİKLİK 2820
Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 3. maddesi,
"Siyasi Partiler, Anayasa
ve kanunlara uygun olarak.. tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri
doğrultusunda, çalışmalar ve açık propagandalar ile milli iradenin oluşmasına
sağlayan ve ülke çapında teşkilâtlanan kuruluşlar" olarak
tarif edilmiş;
4. maddesi de,
"Siyasi partileri,
demokratik hayatın vazgeçilmez unsunları olarak belirlemiş; siyasi partilerin
faaliyet ve kararlarının Anayasada nitelikleri belirlenen demokrasi esaslarına
aykırı olamayacağı" hükmünü
vaz etmiştir.
Kanunun 84. maddesinde;
"Siyasi partilerin,
Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti'in
laik niteliğini korumak amacını güden devrim kanunları hükümlerine aykırı
amaç güdemeyeceklerini ve faaliyette bulunamayacaklarını..."hükme bağlamıştır.
Kanunun 86. maddesi;
"Siyasi partilerin Türkiye
Cumhuriyeti'nin laiklik niteliğinin değiştirilmesi amacını güdemeyeceklerini,
bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamayacaklarını" parti
yasakları arasında saymıştır.
Keza 87. maddesinde;
"Siyasi Partiler, devletin
sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzeninin, kısmen
de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya
siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyat
veya dince mukkades tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun
propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar"denilmiştir.
Ancak 87. maddenin öngördüğü
yasak uygulanırken, din hizmetlerinin, Anayasa tarafından devlete görev
olarak verildiği gözardı edilmemelidir (An. 136 m.).
İleride 3. bölümde açıkça
ifade edileceği gibi, siyasi partiler ister iktidar, ister muhalefette
olsunlar, Anayasanın Devlete verdiği bütün görevler meyanında din hizmetleri
hakkında da parti programlarına hükümler koymak ve bunları halka tanıtmak
mecburiyetindedirler.
Bu sebepten dolayı siyasi
parti mensuplarının gerek halkın dini hizmetlerini nasıl yapacaklarını
ve gerek din, vicdan ve düşünce özgürlüklerinin tatbikatını nasıl yürüteceklerini,
aksine tatbikat varsa bunları nasıl düzelteceklerini açıklamaları, hiçbir
zaman bir istismar veya kötüye kullanma sayılamaz; tam tersine yapmaları
gereken görevlerinin bir parçası olarak telakki edilmesi gerekir.
Siyasi Partiler Kanunu’nun
yukarıda zikredilen 87. maddesinde de açıkça fiilin laikliğe aykırı
telakki edilebilmesi için, devletin temel düzenini değiştirme amacı, unsur
olarak esas alınmıştır. Her ne kadar maddede "kısmen de olsa" ibaresine
yer verilmişse de, bu ibare temel düzeni değiştirme kasdı çerçevesinde
değerlendirilmelidir.
f. ANAYASA MAHKEMESİ İÇTİHATLARINA
GÖRE LAİKLİK İlk
kurulduğu yıllarda, Anayasa Mahkemesi, laiklik prensibinin "din ve devlet
işlerinin birbirinden ayrılması" anlamına geldiğini ifade ile yetinmiştir:
"Hukuki yönden, klasik
anlamda laiklik, din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına
gelmektedir. Ayrılık, dinin Devlet işlerine, Devletin de din işlerine karışmaması
biçimindedir..." (Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 'AKMD, sayı 10,
sh.61). Buna
rağmen Yüksek Mahkeme aynı kararında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Devletin
Genel İdare Yapısı içinde yer almasını (1961) An.m.154) laikliğe aykırı
bulmamıştır:
"Ancak toplumumuzdaki
din ve devlet işlerine ilişkin tarihi tecrübeler dolayısı ile laiklik kavramının
"devletin din işlerine karışmaması" şeklindeki anlamından ayrılınmış ve
genel idare içinde "Diyanet İşleri Başkanlığı" adıyla sui generis bir kuruluşa
yer verilmiştir. Böyle bir kuruluşa genel idare teşkilâtı içinde yer verilmiş
olması, laiklik ilkesine aykırı bulunmamıştır." (Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971,
53/76 'AMKD, sayı 10, sh.52 vd.'). 1982
Anayasasından sonra Yüksek Mahkeme Kararlarında Laiklik hakkında daha geniş
ve evrensel yorumlar yapılmıştır:
"Laiklik ortaçağ dogmatizmini
yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi
anlayışını, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık
idealinin temeli kılan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolastik
düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir" (Anayasa Mahkemesi,
7.3.1989, 1/12 'AMKD, sayı 23, sh. 144').
"Çağdaşlaşmayı hızlandıran
ve Türk Devrimi'nin kaynağı olan laiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim
dışı düşüncelerle yargılardan uzak kalmasını amaçlar" (Anayasa Mahkemesi,
7.3.1989, 1/12 'AMKD, sayı 23, sh. 147').
"Laiklik, bireysel, toplumsal
düzeyde ve devlet işlerinde metafizik dışında özgür düşünce gereklerine
bağlanır. Kişisel ve toplumsal yaşamın siyasal yönden düzenlenmesinde aklın
ve bilimin gereklerini zorunlu kılar." (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12
'AMKD, sayı 23, sh. 1511'). Bütün
bu kararlarda görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi, Laikliği, bir inanış
şekli ve ölçütü olarak kabul etmemekte; tam tersine, laikliğin bir düşünce
tarzı, bir davranış biçimi, bir üslup olduğunu kabul etmektedir. Diğer
bir ifade ile, vatandaşlar inançlarında özgür olacaklar; devlet buna müdahale
etmiyecek; devlet işlerinde de dogmatik ve skolastik zihniyet değil, bilim
ve akıl esas alınacaktır.
Yine bu ifadeler açıkça,
laikliğin din düşmanlığı olmadığını; dinleri tanımayıp onların yerine getirilmiş
yeni bir din niteliğinde olmadığını, tam tersine bir düşünce tarzı, bir
üslup, bir metod olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu hususları teyiden,
ayrıca Yüksek Mahkeme’nin laikliğin, din ve vicdan özgürlüğü ile uyumluluğunu
belirtmek amacı ile yaptığı yorumlar da vardır.
"Modern devlette din,
kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde devlet, vicdan
hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere
inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Laik devlette
herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan
din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine
itikadı olmayanlar için de durum aynıdır. Laik bir toplumda herkes istediği
dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü
etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak laik
olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri
ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı
düşer. Laik devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit
davranan, yan tutmayan devlettir" (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971,
ve 53/76 s - Anayasa Mahkemesi Kararı, 9.4.1991, ve E.90/36, K:91/8).
g. DOKTRİNDE LAİKLİK,
DİN, VİCDAN VE DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ "Şüphesiz
ki din, yapısı ve dış teşkilâtı itibariyle, içtimai bir müessesedir ve
cemiyet realitesinden ayrılmayan bir vakıadır. En iptidai kavimlerden,
bugünün en yüksek medeniyetli milletlerine kadar, insanlar her devirde,
unsur ve esasları değişik inançlara bağlanmıştır" (A.F. Başgil, a.g.e.
Sh.71).
İçtimai sulhu temin
edip, gönüllerde huzur ve emniyeti temin için din ile devleti aynı bir
ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere, modern devlet hukuku
ortaya bir kaç esaslı prensip koymuştur ki bunlardan başta gelenleri...
din
hürriyeti ve laiklik prensipleridir.
(A.F. Başgil a.g.e. Sh.87).
.. din hürriyeti prensibinden
fert için bir takım haklar, yani.. selahiyetler doğar ki bunlar evvela
inanma hakkıdır. Sonra serbetçe ibadet ve dua etme hakkı, talim ve tedris,
neşir ve telkin faaliyetlerinde bulunma, nihayet dinin emrettiği
şekilde hareket etme, ferdi ve içtimai ahlâk ile bezenme hakkıdır.
(Başgil, a.g.e. Sh.96).
Din hürriyetinin,
birçok değil, yanlız bir düşmanı vardır; o da, bir kelime ile, taassuptur.
Taassup, bir kimsenin kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği
görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara
karşı düşmanlık beslemesidir. Taassup... kötü bir ruhi hastalıktır.
Ve dini oldugu gibi, siyasi, felsefi de olabilir (Başgil, a.g.e. Sh.149).
... siyasi taassup da
bu hürriyetin (din hürriyetinin) düşmanıdır... siyasi taassup koyu bir
surette materyalisttir. Onun inandığı ve bağlandığı şey yalnız madde ve
menfaattir (Başgil, a.g.e. Sh.156).
Din hürriyetinin ve
bundan doğan hakların, bu iki düşmana karşı korunması lazımdır. Bu hürriyeti,
hem dini, hem de siyasi taassuba karşı koymak için alınacak tedbir, tek
kelime ile laikliktir (Başgil, a.g.e.).
"Laiklik ilkesi, devletin,
vatandaşları arasında dini inançları açısından bir ayırım yapmamasını gerektirir.
Yani devlet kişilerin dini inançları karşısında tarafsız davranmak ve her
türlü dini inanç ve düşünceye saygı göstermek zorundadır" (Dr. Ş.Ünal,
a.g.e. Sh.215).
"Laiklik hiçbir şekilde
dinsizlik veya din düşmanlığı olarak algılanmamalıdır. Tam tersine, bu
ilke, vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktadır." (Dr. Ş.Ünal a.g.e.
sh. 215).
... vicdan hürriyeti
din hürriyetinden daha geniştir ve yalnız dini değil, aynı zamanda herhangi
bir siyasi, iktisadi ve felsefi akide ve kanaat serbestliğini de ifade
eder (Başgil a.g.e. Sh.96).
... Şu halde laik hukuk
deyince, bundan dini olmayan, esaslarını dinden almayan hukuk; laik devlet
deyince de dini akide ve esaslara dayanmayan devlet anlamak lazım gelir
(Başgil a.g.e. sh.145).
Laik rejimde devlet
dine karışmaz demek.. resmen muayyen bir dinin ahkamını kendi işlerine
rehber almaz demektir. Yoksa mesela Türkiye gibi, nüfusunun büyük bir
ekseriyeti müslüman olan bir memlekette,
devlet dini teşkilâta ve
müslüman halkın dini ihtiyaçlarını temine yardım etmez demek değildir.
Bir halk hükümetinin başta gelen prensibi halk için çalışmaktır (Başgil,
a.g.e. sh.172). Doktrinde
laiklikle ilgili olarak Anayasal açıdan çok önemli bir hususa daha işaret
edilmektedir. Bu husus Anayasanın özgürlük ve özgürleştirmeye yönelik özelliğidir;
"Anayasa, Batı’daki
gelişmelere uygun olarak, bir yandan herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz,
devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğunu belirterek
özgürlük anlayışını (Madde 12), diğer yandan da, kişinin temel hak ve hürriyetlerini,
sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmıyacak surette sınırlayan
siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı, insanın maddi ve manevi
varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamayı devletin görevlerinden
sayarak "özgürleştirme" anlayışını benimsemiştir. (md.5) (Prof. Dr. Ş.Gözübüyük,
Anayasa Hukuku Sh.147). Yine
doktrinde, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda kurallar
öngörülmüştür.
Prof. Dr. Şeref Gözübüyük,
Anayasa Hukuku isimli kitabında;
"Temel hak ve özgürlüklerin,
ancak kanunla sınırlanabileceğini, sınırlama nedenlerinin Anayasa’da belirtilmesi
gereğini, sınırlamanın hakkın ve özgürlüğün özüne dokunamıyacağını,
sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamıyacağını
ve sınırlamada eşitlik kuralına mutlaka uyulması" gereğini tafsilatıyla
izah etmiştir (a.g.e. Sh. 150-165). Görülüyor
ki doktrin temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasını beninsememiş, bu sınırlamaların
son derece zorunlu hallerde yapılabileceğini ifade etmiştir.
h. GENEL DEĞERLENDİRMEGörülüyor
ki, gerek doktrin, gerek literatür ve gerekse yüksek mahkeme içtihatları;
laikliğin, değişik biçimlerde yorumlanabileceğini açıkça kabul etmiştir.
Ancak laiklik hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın, hukuki açıdan Anayasa
ve yasalarda belirtilen temel esaslara uyulmak mecburiyeti vardır.
Bu esaslar iki ana grupta
toplanmaktadır:
1. Laiklik, din düşmanlığı
veya din hürriyeti engeli olmayıp, her türlü din ve vicdan düşünce hürriyetinin
teminatıdır.
2. Devlet, kendi düzenini
herhangi bir dinin kurallarına göre değil; değişik sosyal ihtiyaçları gözönünde
tutarak akıl ve ilim yoluyla kurar.
Bu sebeplerden dolayı, laikliği
din hürriyetini daraltıcı veya ortadan kaldırıcı bir nitelik olarak tanımlamak
mümkün değildir.
Zira yukarıda da belirtildiği
gibi,
Anayasa’nın 2. maddesinde
devletin niteliği olarak belirtilen laikliğin, yine aynı maddeye göre,
demokrasi
ve insan hakları esas alınmak suretiyle yürütülmesi prensibi temel alınmış,
Yine Anayasa’nın 13. maddesinde
hangi sebeple olursa olsun temel hak ve özgürlüklere konulacak tahditlerin
dahi demokratik toplum düzeni gereklerine aykırı olamıyacağı, esası vazedilmiş;
Ve yine 15. maddede de
din ve vicdan hürriyetinin, savaş hukukunun geçerli olduğu ahvalde dahi
kısıtlanamayacağı hükmü getirilmiştir.
Aynı şekilde, Türkiye'nin
taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 17. maddesinde de:
"Bu sözleşmenin hiçbir
hükmü, bir devlet, grup ya da kişiye burada öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden
herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşmede hükme bağlanmış olandan daha
geniş ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir etkinlikte ya da eylemde bulunma
hakkı verir biçimde yorumlanamaz" hükmü
yeralmıştır.
Ve yine Türkiye'nin vatandaşa
başvuru hakkı tanıdığı AİHS'nin 9. maddesi, (Yukarıda I. Bölümde
belirtildiği gibi) din, vicdan ve düşünce hürriyetinin sınırlandırılmasını
son
derece dar ve zaruri sebeplere hasretmiş, herkese en geniş manada bu
özgürlüğü tanımayı çağdaşlığın ölçüsü saymıştır.
AİHS'nin temel hak
ve hürriyetlere koyduğu sınırlamalar, 1982 Anayasası'nın 90. maddesine
göre Milli Hukukumuzun da bir parçası olmuştur.
ı. SONUÇYukarıdaki
bölümlerde laikliğin, uluslararası sözleşmeler, Anayasa, Siyasi Partiler
Kanunu, doktrine göre hukuki anlamının ne olduğu ortaya konulmaya çalışıldı.
Bütün bu tahliller topluca
dikkate alındığında laikliğin hukuki anlamı bakımından aşağıdaki sonuçlar
ortaya çıkmaktadır:
1. İlk tezahürü itibariyle
laiklik, dine karşı değil, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı bir
hareketin adıdır.
2. "Türkiye'de
devletin temel bir niteliği olan laiklik, sadece din ile devletin ayrılığını
ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkân
veren akılcılığı sağlayan bir temel kuraldır; devletin sadece dinler
karşısında değil, felsefi ve siyasi görüşler karşısında da tarafsızlığını
ifade eder" (An.2, 10.m.leri).
3. Çağımızda mutlak
egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler
ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmış ve insan hakları Anayasalarla güvence
altına alınmıştır.
4. Artık herkes düşünce,
vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü
ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle
tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de
içerir (AIHS. m.9).
5. Laiklik kavramı, Anayasa’daki
tabirle, hiçbir zaman "dinsizlik" olarak yorumlanamaz. Laiklik, her
ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi
ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye
tabi kılınmaması anlamına gelir (1982 An.2. Mad. Gerekçesi).
6. Dolayısıyla laiklik
toplum huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına
saygıyı temin için bir araçtır (An.m.2).
7. Laiklik konusunda
yasak olan, istismar etme ve kötüye kullanma eylemidir. Böyle bir eylemsel
tehlike niteliği taşımayan düşünceleri sırf laikliğe aykırı oluşlardan
ötürü cezalandırma yoluna gitmekten kaçınmak lazımdır (M.Soysal, 100 Soruda
Anayasa).
8. Laiklik, ortaçağ
doğmatizmini yıkarak aklın öncülüğünü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük
ve demokrasi anlayışını... ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli
olan bir uygar yaşam biçimidir (AMK - 7.3.1989, E:1, K:12).
9. Laiklik, bir düşünce
modeli olmayıp, din ve vicdan hürriyetini güvence altına almaya matuf olarak
devlete izafe edilen bir niteliktir, bir davranış biçimidir.
10. Din hürriyeti ve
laiklik, din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak
üzere modern devlet hukukunun ortaya koyduğu prensiplerdir (A. F. Başgil,
Sayfa:87).
11. Din hürriyetinin
yanlız bir düşmanı vardır; o da taassuptur. Taassup, bir kimsenin, kendi
inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan
inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara düşmanlık beslemesidir.
Taassup, dini olduğu gibi, siyasi ve felsefi de olabilir. Din hürriyetini
ve bundan doğan hakları taassuba karşı koruyacak tek kelime laikliktir
(a.g.e.).
12. Laik rejimde,
devlet dine karışmaz demek, devlet, dini teşkilâta ve (ülkede) halkın dini
ihtiyaçlarını temine yardım etmez, demek değildir (a.g.e.).
13. Temel hak ve hürriyetlerin
özüne dokunulamaz. Din ve vicdan hürriyeti bu çerçevede yeralan bir hürriyettir.
14. Temel hak ve hürriyetlerin
sınırlandırılması son derece katı kurallara bağlanırken aksine temel hak
ve hürriyetlere konulan engellerin kaldırılması Devlete Anayasal bir görev
olarak tahmil edilmiştir (An. m.5).
15. Siyasi partiler
demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olup, çalışmaları ve açık propagandalarıyla
milli iradenin oluşmasını sağlarlar (SPK-m.3).
16. Siyasi partilerin
her konuda olduğu gibi laiklik konusunda da gerek Anayasa'nın devlete yüklediği
gerekse halkın dini hizmetlerinin görülmesi veya layıkı veçhile yürütülüp
yürütülmediğinin takibi hususunda Anayasa açısından farklı görüş ve düşüncelere
sahip olması doğaldır.
17. Klasik demokrasi
anlayışı sağ yada sol bütün düşüncelerin serbestliğine ve bu serbestlik
sonunda ortaya çıkacak sonucun en iyi sonuç olacağına inanır (M. Soysal).
A.2. BAŞSAVCI’NIN LAİKLİK
ANLAYIŞI HUKUKEN KABUL EDİLEMEZ Sayın
Başsavcı, İddianamesini tanzim ederken, laiklik anlayışını ortaya koymak
için, doktrinden, Anayasa Mahkemesi Kararları’ndan bir takım alıntılar
yaparak iddiasını haklı göstermeye çalışmıştır.
a. İDDİANAMEYE DOKTRİNDEN
YAPILAN ALINTILARIN DEĞERLENDİRİLMESİ Sn.
Başsavcı İddianamesinin (5-6) sahifesinde, Prof. Dr. Niyazi Berkes'in "Teokrasi
ve Laiklik" kitabından aldığı bir tanımı iddialarına mesnet göstermek istemiştir.
Bahse konu kitaptan seçilip
alınan tanıma göre;
"Aslında laiklik dini
değil, hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan laiklik, kısaca ve genel
olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile
anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili
otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim,
aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din
kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine
göre saptanmasıdır."
"Aksi düşünüldüğünde, din
işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır" (Prof. Dr. Niyazi
Berkes, Teokrasi ve Laiklik, Sh.25). Yine
Sayın Başsavcı, iddianamesinde Hüseyin Batuhan'ın "Laiklik ve Dini Taassup"
isimli kitabından da bir alıntı yapmıştır;
"Dinler, dünya işlerine
karışıp siyasi bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini gözardı
edip, soysuzlaşmaya başlarlar" (Hüseyin Butuhan, Laiklik ve Dini Taassup,
Sh.60). Sn.
Başsavcı’nın dayandığı bu görüşlerin, önce eserlerin bütünü içerisindeki
tutarlılığı açısından tahlilinde fayda vardır.
Sn. Prof. Dr. Niyazi Berkes
aynı eserinde şu ifadelere de yer vermiştir;
"En üst ilke, kişilerin
inanç özgürlüğünü korumaktır. Gerçek laikliğin anlamı da budur.
İslam dininin yaşanması;
modern yaşam kurallarına en uygun olan bir koşul olduktan başka, başından
beri ve tarihi boyunca bütün din örgütlenişlerine özgürlük tanıyan İslamlığın
tarihsel karakterine de uygun bir tutumdur."(Sh.23) Görülüyor
ki; Sayın Başsavcı laiklik anlayışını belirlerken, bu ifadeleri tek taraflı,
eksik ve yanlış yorumlamış, bu ifadelerin hem eserin, hem Anayasanın bütünlüğü
içerisinde yorumlanması gereğine riayet etmemiştir. Sayın Başsavcının laiklik
konusunda Anayasa ve laikliğin gerçek hukuki anlamına uymayan görüşü, dolayısıyla
yanılgısı, şuradan ileri gelmektedir:
Sayın Prof. Niyazi Berkes'in
bu ifadelerinden kastı, yukarıda belirtiğimiz gibi laiklik niteliğinin
doğal sonucu olarak, devletin kendi kurallarını koyarken, herhangi bir
dinin kurallarına bağlı olmaksızın, zaman ve yaşamın gereklerine göre ilim
ve akıl yoluyla hareket edilmesidir. Bu bakımdan, bu, doğru bir tespittir.
Ancak eserin ve Anayasa’nın bütünlüğü içerisinde konu değerlendirildiğinde
açıkça görülür ki, devlet kurallar koyarken, halkıyla, halkının inancı,
örf ve adetleriyle mücadele etmez, etmemelidir.
b. İDDİANAMEYE ANAYASA
MAHKEMESİ KARARLARI’NDAN YAPILAN ALINTILARIN DEĞERLENDİRİLMESİSn. Başsavcı
İddianamesinde, Anayasa Mahkemesi’nin iki kararından aldığı pasajlarla
iddiasını teyid etmek istemiştir.
Sn. Başsavcı iddianamesine,
21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı Anayasa Mahkemesi Kararı'ndan sadece belli
bir bölümü almıştır. Oysa aynı kararda, yukarıda da zikredildiği gibi Yüksek
Mahkeme’nin şu görüşlerine de yer verilmiştir:
"Modern devlette din,
kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde devlet, vicdan
hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere
inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Laik devlette
herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan
din ve vicdan özgürlüğünün sınırları
içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır.
Laik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu
husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek
vicdan hürriyetinden ancak laik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden
birini devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun
önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Laik devlet, din konusunda, inancına
bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir" (Anayasa
Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s). Anayasa
Mahkemesi’nin 1971 yılındaki laiklik anlayışında, 1982 Anayasası’ndan sonra,
özellikle Anayasa’nın 2. maddesinde bu ilke için öngörülen hedefler de
dikkate alınarak önemli gelişmeler olmuştur.
Bu hususta burada ayrıca
bir değerlendirme yapmaya gerek yoktur. (Bkz. IV. Bölüm, A-1.f).
Yüksek Mahkeme’nin 25.10.1983
gün ve 2/2 Sayılı diğer kararına gelince:
Herşeyden önce bu karar Tüzük
ve Programı’na "Laiklik ilkesini benimsemediğini" açıkça yazan Huzur
Partisi hakkındadır.
Diğer taraftan, Sn. Başsavcı’nın
İddianamesi’nde özetlediği hususlar, Karar metninde aynen şöyledir:
"Yapılan araştırma ve
incelemelerin ortaya koyduğu veriler, Türkiye'deki laiklik ilkesinin
anlamıyla uygulamasının hiçbir sosyalist ülkedeki laiklik anlayışı ile
ilgisi ve ilişkisi olmadığını, batıdaki Hıristiyan ülkelerin laiklik anlayışından
da farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğunu açıklamaktadır.
Laikliğin, dinle devlet
ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu
ve her dinin bünyesini oluşturan koşullardan esinleneceği, bu koşullar
arasındaki uyum ve ya da uyumsuzluğun laiklik anlayışına da yansıyarak
farklı ve değişik modelleri ortaya çıkarması doğal sayılmalıdır.
Hukuki yönden ve klasik anlamda
laiklik, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir.
Buna rağmen, Hristiyan ve İslam dinlerinin koşulları inanç ve gerekleri
aynı olmadığından ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar
ve ortaya çıkan sonuçlar birbirinin aynı olmamış, aksine büyük farklılıklar
göstermiştir. Dini ve din anlayışı tamamen farklı olan bir ülkenin,
laikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batı ülkelerindeki anlayış
içinde benimsemesi esasen düşünelemez ve beklenemez.Görülüyor ki,
Sn. Başsavcı karardan özenle seçerek sadece altı çizilen kısımları almış,
Türkiye'deki laikliğin nasıl bir laiklik olduğu konusundaki paragrafı nedense
ihmal etmiştir.
Oysa Sn.Başsavcı’nın Partimiz’le
ilgili İddianamesi’ndeki ithamlar, Karardan alınan ifadelerle değil, ihmal
edilen ifadelerle ilgilidir ki;
İşte bu ihmal edilen ifadeler,
Refah Partisi olarak, yukarıdan beri savunduğumuz bir gerçeği, yani Anayasal
Laikliği ortaya koymaktadır.
Kaldı ki, Türkiye'nin Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuruyu kabul ettiği 1987 ve
Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul ettiği 1990 yılından
sonra, Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 90. maddesini dikkate alarak ve sözleşmenin
milli hukukun bir parçası olduğunu kabul ederek, verdiği son kararlarında
Türkiye'deki laiklik anlayışıyla, Batı’daki laiklik anlayışını mutabık
hale getirmeye çalışmıştır. Bundan dolayı, Sayın Başsavcı’nın; laiklik,
din ve vicdan hürriyeti hususunda, Türkiye'nin ulaştığı noktada, 1987'den
önceki değil, daha sonraki kararları emsal alması gerekirdi.
Bu bölümle ilgili maruzatımıza
son vermeden şunları da belirtmek gerekir ki;
Devlet laiklik prensiplerini
uygularken demokrasinin gereklerini ve insan haklarını ön planda tutar.
Bir diğer ifade ile, Devlet halka hizmet için vardır.
Devlet bu hizmeti görürken,
halkın ihtiyaçlarını, hiçbir inanç arasında, ayrım yapmaksızın, onların
isteğine göre ifa ve icra eder. Anayasa’nın başta 2. madde olmak üzere
laiklikle ilgili tüm maddeleri bu temel esası vurgulamaktadır.
Yine Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin kuruluşuna esas teşkil eden Lozan Anlaşması’nın ilgili maddeleri,
hangi dinden olursa olsun, bütün vatandaşlara din ve vicdan hürriyetinin
vazgeçilmez unsurlarıyla tam ve kâmil manada tatbik edilmesini esas almıştır.
İşte Sayın Başsavcı’nın yanılgısı,
Uluslararası Hukuku, Doktrini, Anayasayı ve Anayasa Mahkemesi Kararlarını
bir bütün olarak ele almayışından ve iddiasına mesnet olarak aldığı ifadeleri
eksik alıp yanlış yorumlamasından ileri gelmektedir.
Buraya kadar yapılan izahattan
açıkça görülüyor ki; Sayın Başsavcı’nın iddianamesine esas aldığı laiklik
görüşü Anayasa ve yasalarda belirtilen hukuki laiklikle bağdaşmamaktadır,
mesnetsizdir, tamamen indidir, uluslararası kurallara ve Anayasal esaslara,
aykırı olduğundan, kabule şayan değildir.
A.3. REFAH PARTİSİ’NİN
LAİKLİK ANLAYIŞI HUKUKA UYGUNDUR
a. REFAH PARTİSİ, ANAYASA'DA
BELİRTİLEN LAİKLİK İLKESİNİN, GERÇEK SAVUNUCUSU VE TEMİNATIDIR.Nitekim,
bu husus, Refah Partisi'nin
Tüzük ve Programı, yöneticilerinin konuşmaları,
mahalli yönetimlerdeki hizmetler ve hükümet icraatları ile sabittir.
1. Refah Partisi'nin Tüzük
ve Programı :
Refah Partisi'nin Programında;
"Bu program Türk milletinin
bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve Demokrasiyi
korumak... kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve
adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve
sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi
için gereken şartları hazırlamak amacıyla.. hazırlanmıştır." (Program,
Başlangıç).
Partimiz fikir, vicdan
ve düşünce hürriyetlerine inanır; fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine
yapılacak her türlü baskıyı laikliğe aykırı sayar." (Program md.4).
"Laiklik din düşmanlığı
olmayıp, bilakis din ve vicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu
bir prensip olarak geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur" (Program
md.4) denilmektedir.
Görüldüğü gibi Refah Partisi
Tüzük ve Programı’nda, laikliği devletin temel niteliği olarak almış, laikliğin
Anayasal ve yasal anlamını teyit etmiş ve laikliğe aykırı uygulama yapılmaması
için nelere dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
2. Refah Partisi adına
yapılan konuşmalar
Öte yandan Refah Partisi
adına bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda da bu husus tekrar tekrar
belirtilmiştir.
Refah Partisi Genel Başkanı
Necmettin ERBAKAN'ın bugüne kadar TBMM içersinde ve dışında yaptığı tüm
konuşmalar bunu doğrulamaktadır. (Ek: Bölüm IV, No:1).
Burada bu dosya içinden
sadece bir kaç örnek sunuyoruz:
"...Laikliğe aykırı
olarak hareket etmek demek, skolastik zihniyetle hareket etmek, körü körüne
hareket etmek demektir. Cahil bir insanın ortaya çıkıp 'dinimiz öyle emrediyor,
hepiniz buna uyacaksınız' diye dayatması, cahilâne bir şekilde baskı yapması,
dogmatik, skolastik bir zihniyetle hareket etme üslubudur. Biz, ülkede
böyle bir üslup olmasın istiyoruz..."
"Laiklik demek, ilim
ve akıl yoluyla hareket etmek demektir."
".... Şimdi bir toplum
düşünün. Bu toplumda çeşitli düşüncede insanlar var. Bu insanlar birarada
yaşacaklar. Birinci şart nedir?... Bu insanların birbirlerinin düşüncelerine
hoşgörü, saygı göstermeleridir. Laikliğin bir yüzü budur. Peki ülke nasıl
yönetilecek? Oturacak, millet temsilcisini seçecek, ilim ve akıl yoluyla
TBMM kanunları yapacak. Demokrasi ve milletin iradesi var. Öyleyse, TBMM
ne karar aldıysa bu karar yürüyecek. Öbür yüzü budur" (11 Mart 1997 tarihli
grup konuşmasından),
"...Deminden beri ben
neyin savunmasını yapıyorum? Demokrasinin ve laikliğin. İşte gerçek, işte
gerçek. Böyle düşünmeyenleri nereye davet ediyorum; Demokrasiye ve laikliğe"
"Bugün laiklik demek;
herkesin din hürriyeti demektir. Bunun teminatıdır. Bakınız şu çok önemlidir.
Bir ülkede trafik kuralları vardır. Arabaların trafiğe çıkmasına müsaade
edersiniz, herkes arabasına biner. İstediği gibi dolaşır. Ama bir şartınız
vardır nedir o? Arabanızda fren olacak, arabanızın freni olmazsa, trafiğe
çıkmamanız gerekir. Neden? Çünkü gider başkasına çarparsınız. İşte fikir
hürriyeti, arabaların serbestçe dolaşabilmesi demektir. Laiklik ise, arabanda
fren olması demektir. Araba başka, fren başka yani laiklik, dinin karşıtı
değil."
"... Fikrinizi, 'Dinimiz
böyle emrediyor, siz de buna uyacaksınız' diye kaba lafla softa şeklinde,
körü körüne ortaya koymaya kalkmayacaksınız. Her türlü fikrinizi söyleyebilirsiniz,
hiçbir fikri yasaklamıyoruz. Ama bunu söylerken laikliğe aykırı davranmıyacaksınız.
Yani laikliğe aykırılık ve bir uslüp, bir muhteva değil, bir davranış şekli..."
25 Şubat 1997 tarihli grup konuşmasından:
"... Türkiye'mizin
demokratik, laik bir hukuk devleti olarak, insan haklarına saygılı parlamenter
sisteme sahip bir ülke olarak kısa zamanda beklenen kalkınmasını yapması
hususunda tam bir görüş birliği içindeyiz."
"... Çünkü Refah Partimiz,
laikliğin bekçisidir. Gerçek laikliğin gerçek teminatıdır. Türkiyemizin
en büyük partisidir." 21 Mayıs 1997 tarihinde BBP Genel Başkanı Muhsin
Yazıcıoğlu ile yaptığı görüşmenin ardından yaptığı açıklama:
"Türkiye, müslüman
bir ülkedir. Ama aynı zamanda demokratik ve laik bir ülkedir. Bunun herhangi
bir şekilde tehdidi, tehlikesi, değişmesi söz konusu değildir. Bu husustaki
bir takım mihrakların çıkartmak istedikleri propagandalar varsa, bunlar
temelden yanlıştır ve hatadır." 9 Mayıs 1997 tarihli Observer gazetesine
verdiği mülakattan:
"Laiklik, din hürriyetinin
teminatıdır" (18.02.1997 TBMM Grp.K.).
"Laiklik ne dinsizliktir,
ne din düşmanlığıdır. Laiklik bütün inançlara saygı göstermektir." (25.02.1997
TBMM Grp.K.).
"Bakınız, laiklik demek;
ilim ve akıl yoluyla çalışılacak demektir. Dogmatik bir şekilde, dinimiz
böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle olacak diye dayatamazsınız. Laiklik
demek; kanunları TBMM yapar, demektir." (11.03.1997 TBMM Grp.Kon.).
"Refah Partimiz laikliğin
bekçisidir. Gerçek laikliğin gerçek teminatıdır." (21.05.1997 TBMM Grp.Kon.).
"Türkiye'de gerçek demokrasinin
teminatı Refah Partisi'dir. Gerçek laikliğin teminatı Refah Partisi'dir.
Laiklik adı altında laikliğe aykırı davranışların yapılmamasının teminatı
Refah Partisi'dir. (17.06.1997 TBMM Grp. Kon.).
"Şayet laiklik; inanç
ve din özgürlüğü, herkesin inandığı gibi yaşayabilmesi, hiç kimseye dininden
ve inancından dolayı baskı yapılmaması ve devletin bu hususları teminat
altına alması şeklinde anlaşılacaksa, Refah Partisi göstermelik değil,
samimiyetle, herkesin inanç özgürlüğüne, hiçbir kimsenin diğerlerine, inancından
dolayı baskı yapmaması şartına herkesten daha fazla bağlıdır." (10 Ekim
1993, 4.B.Kongre Konuşması).
Dünya'nın hiçbir yerinde,
laiklik, din düşmanlığı değildir. Bilakis her türlü inanç hakkının teminat
altında alınması demektir. (Refah Partisi 24 Aralık 1995 Seçim Beyannamesi).
"Laiklik demek herkesin
inancına saygı demektir. Laiklik demek, din düşmanlığı demek değildir.
Halkın inancına saygı göstermek, hizmet etmek demektir." (26 Aralık 1995
Basın Toplantısı). Tüm
bu örnek konuşmalardan açıkca görüldüğü gibi, Refah Partisi'nin laikliğe
aykırı hiç bir eylemi olmamış, tüm bu konuşmalarda gerçek laikliğin ne
olduğu anlatılmış, laikliğin özüne aykırı davranışlar tenkit edilmiştir.
3. Refah Partisi Yerel
Yönetim Hizmetlerinden Örnekler
Refah Partili Belediye Başkanları’nın,
göreve başlar başlamaz ilk işleri, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere
mensup cemaatleri ziyaretle ihtiyaçlarını tesbit ve bunları yerine getirmek
olmuştur. Bu hususta cemaat temsilcilerinden gönderilmiş sayısız teşekkür
yazılarından bir kaç örnek ekte sunulmuştur (Ek: Bölüm IV, No:2).
Refah Partili Belediye Başkanları,
laikliğin uygulamasında çağdaş örnekler sergilemişlerdir. İstanbul Beyoğlu
Belediye Başkanı Nusret BAYRAKTAR, Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz BAYAT,
belediye hudutları içindeki tüm inanç sahiplerinin kilise ve sinagog hizmetlerine
destek verirken, Trabzon Belediye Başkanı Asım AYKAN tarihi kilisede çan
çalınma izni vermiştir.
Refah Partisi'nin kurulduğu
tarihten bu yana Refah Partili hiçbir belediye başkanı hakkında laikliğe
aykırılıktan dolayı işlem yapılmamıştır.
4. 54. Hükümet icraatından
54. Hükümet programının 4.
sahifesinde,
"Türkiye Cumhuriyeti'nin,
demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olması, Atatürk İlkeleri;
Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşma zeminini teşkil edecektir."
"Milli ve manevi değerlere
bağlı olmayı, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ve düşünce hürriyetinin
demokrasimizin vazgeçilmez unsurları olduğunu Hükümetimiz temel bir kabul
olarak ortaya koymuştur." ifadelerine
yer verilmiştir.
Ve 54. Hükümetin icraatında
laikliğe aykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne
de herhangi bir idari tasarrufa rastlamak mümkün değildir.
Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel dahi bir TV programındaki konuşmasında bu hususu açıkça dile getirmiştir.
b. REFAH PARTİSİ’NE GÖRE
LAİKLİK, KANUNLARIN YAPILMASINDA SKOLASTİK DÜŞÜNCENİN DEĞİL ANCAK BİLİM
VE AKLIN ESAS ALINMASIDIR. Bu
gerçeği’ Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın sayısız açıklamaları
içerisinden alınan ve yukarıki bölümde zikredilen konuşma örnekleri açık
bir şekilde göstermeye yeterlidir.
c. REFAH PARTİSİ İSTER
DİNİ, İSTER SİYASİ KAYNAKLI OLSUN HER TÜRLÜ TAASSUBA DA KARŞIDIR.Yukarıda
da belirtildiği gibi taassup, bir kimsenin kendi inancından ve hakikat
kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve
bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir.
Halbuki Refah Partisi,
Türkiye'nin en büyük siyasi partisi olarak, kurulduğu günden bu yana hep
demokrasiden, hep çoğulcu demokrasiden, hep uzlaşmadan, hep hoşgörüden
yana olmuş ve böyle de hareket etmiştir.
Refah Partili yöneticilerin
1995 seçimlerinden sonra hükümet kurulması çalışmalarında sergilediği hoşgörü;
54. Hükümette ortağına karşı ortaya koyduğu anlayış ve protokole saygı,
hatta Refah Partili yöneticilerden bazılarının 1974'lü yıllarda MSP yöneticileri
olarak önce CHP ile, daha sonra Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi,
Cumhuriyetçi Güven Partisi ile birlikte iktidar olup uyum içinde çalışmaları,
bunun neticesinde Kıbrıs Harekatının zaferle , Ağır Sanayi Hamlesinin başarıyla
neticelenmesi,
O gün MSP, bugün Refah Partisi
yöneticisi olan zevatın hoşgörülü olmaları, taassuba karşı tavır almaları
sayesinde gerçekleşmiştir.
d. DİĞER BÜTÜN PARTİLER
GİBİ REFAH PARTİSİ'NİN DE ANAYASAL VE YASAL DEVLET GÖREVLERİ HAKKINDA GÖRÜŞLERİNİ
AÇIKLAMASI DİNİ İSTİSMAR OLARAK YORUMLANAMAZ. Diğer
partiler gibi Refah Partisi'nin de, program ve propagandalarında, gerek
laiklik, gerek din ve vicdan özgürlüğü ve gerekse Anayasa tarafından devlete
görev olarak verilen din hizmetleri ve din eğitimi konusunda siyasi görüşlerini
açıklaması ve bu konularla ilgili yanlış tatbikatları eleştirmesi görev
ve sorumluluk gereği olup bunların laikliğe aykırı sayılması, dini istismar
olarak yorumlanması mümkün değildir.
Yukarıda da açıklandığı gibi,
Anayasa, halka yapılacak hizmetler arasında, din hizmetlerini de, Devlete
görev olarak yüklemiş, din hizmetlerinin yürütülmesi konusunda Diyanet
İşleri Başkanlığı'nı Anayasal bir kurum olarak düzenlemiş (An.M.136);
din hizmetleri için eleman yetiştirmek üzere, MEB bünyesinde "Din Eğitimi
Genel Müdürlüğü"nü kurmuş; din hizmeti gören kamu görevlilerini 657 sayılı
"Devlet Memurları Kanunu" çerçevesine almış; dini eserlerin onarılması
ve yeni yapılanların desteklenmesi konusunda Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne
görev vermiştir.
Bütün bu hususlar açıkça
bir devlet görevi olarak yürütüldüğü ve bu konular üzerinde konuşmak ve
eleştiride bulunmak, her siyasi parti yetkilisi için en tabii bir hak ve
ödev olduğu halde, Sayın Başsavcının Refah Partisi yöneticilerini, "neden
bu konularda konuşuyorlar" diye suçlaması ve bunu "dini istismar" olarak
tavsif etmesi; Anayasa ve Kanun gerekleri ile Sayın Başsavcının tavsifi
arasında çok büyük bir tezat olduğunu açıkça göstermektedir.
SONUÇ
Görülüyor ki Sayın Başsavcı’nın
bu konudaki yanılgısı hilafına, Partimizin bu güne kadar Anayasa'daki
tanımıyla laiklik ilkesine aykırı herhangi bir politikası ve faaliyeti
olmamıştır.
Diğer bir ifade ile partimiz,
1982 Anayasası'nın gerek "Başlangıç" kısmında, gerek 2. maddesinde belirlenmiş
ve 4. maddesinde de "değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez" olarak
tavsif edilen, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin laik devlet olduğu hususundaki
temel ilkeyi benimsemiştir. Kurulduğu tarihten bu güne kadar da Refah Partisi'nin
tüm faaliyetleri bu ilkeye uygun olarak gerçekleşmiştir.
A.4. REFAH PARTİSİ'NİN
LAİKLİĞE AYKIRI FAALİYETLERİN ODAĞI OLDUĞU İSNADI VARİT DEĞİLDİRSayın
Başsavcı Refah Partisi hakkındaki işbu kapatma davasını "Anayasa'nın laiklik
ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği" iddiasıyla açmıştır.
Bu iddia mesnetsizdir,
varit değildir.
Bahse konu iddia, iki
sebebe dayandırılmaya çalışılmıştır.
1. Refah Partisi'nin
Başörtüsünü savunması,
2. Refah Partisi'nin İmam-Hatip
Okullarının, orta kısımlarının kapatılmasına dair MGK Kararına karşı çıkması.
Bu bölümde, işbu iddianamede
odak olmanın sebebi olarak gösterilen bu iki hususun, hukuki açıdan tahlili
yapılarak varit olmadığı ortaya konulacaktır.
a. REFAH PARTİSİ'NİN KILIK
KIYAFET YASASINI SAVUNMASININ HUKUKA AYKIRI HİÇBİR TARAFI YOKTUR.Refah
Partisi'nin Kılık Kıyafet ve Başörtüsü Konusudaki Görüşleri Laikliğe Aykırı
Değildir.
Refah Partisi'nin kılık
kıyafet hakkındaki görüşü, ifrata tefrite yer vermeyen, katı kurallara
dayanmayan, itidale, toleransa bağlı makul bir görüştür.
Refah Partisi "Yürürlükteki
mevcut kanunlara aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık,
kıyafet serbesttir" diyen 2547 Sayılı Kanunun EK-17. maddesinde ifadesini
bulan yasal ve Anayasal çerçeve içerisinde kalınmasını kabul eder. Bu kanun
hükmünün uygulanmasından yanadır.
Bilindiği gibi bu kanun
hükmünün iptali için, Yüksek Mahkemeye açılan dava reddedilmiş. Böylece
kılık kıyafet konusuna bu yasal çerçevede yaklaşılması gerektiğine dair
olan görüşler, teyit edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin
bu kararı elbette bu konuda siyasi ve siyaset dışı yapılmakta olan tartışmalara
berrak bir çözüm getirmiştir.
1. Kılık kıyafet ve bilhassa
başörtüsü konusunun, tartışmalı olmasının en önemli sebebi ise, bu konuda
mevcut yasalarda, müspet veya menfi bir hüküm bulunmayışıdır.
Bu kabil hallerde konu
üzerinde, vatandaşların, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi parti sözcülerinin
kendi görüşlerini ortaya koyarak çözüm üretmeye çalışmaları doğaldır. Böyle
olması aynı zamanda söz ve fikir hürriyetinin zaruri bir sonucu sayılmalıdır.
2. Bununla beraber, Refah
Partisi üyelerinin kılık kıyafetle ilgili açıklamalarının hepsi, Anayasa
Mahkemesi'nin hakkındaki iptal davasını reddettiği ve böylece halen
yürürlükte bulunan 2547 S.K.nun EK 17. maddesi yani (Yürürlükteki mevzuata
aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğrenim kurumlarında kıyafet serbesttir)
hükmünün savunulmasından ibarettir.
3. Böyle bir konu üzerinde
bir Siyasi Partinin temel görüşünü tespit için parti adına konuşan hatiplerin
konuşmalarından ziyade Merkez Karar Organlarının kararları ve ondan
da daha önemlisi o partinin icraatı esas alınmalıdır.
4. Refah Partisi bilindiği
gibi yakın geçmişte bir sene müddetle koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda
kalmıştır. Bu iktidar süresince başörtüsü ve kılık kıyafet konusunda, yukarıdaki
yasal çerçeve içinde kalmış, Sayın Başsavcı’nın iddianamesinde anlatmak
istediği şekilde yasa dışı veya laikliğe aykırı bir icraatta bulunmamış,bir
karar almamıştır. Yine aynı şekilde parti ileri gelenleri 1974 tarihinden
1980 tarihine kadar kurulmuş olan dört cumhuriyet hükümeti içinde de Başbakan
Yardımcısı ve Bakan olarak mühim görevler ifa etmişler Diyanet İşleri Başkanlığı
ve Vakıflar dahil devleti yönetmişler hiç bir icraatlarında laikliğe aykırı
davranmamışlardır.
Dolayısıyla Refah Partisi’nin
ne Merkez Karar Organları’nın ve ne de Hükümeti’nin böyle bir icraatı yoktur.
İDDİANAMEDEKİ MÜLAHAZALAR
YERSİZ VE MESNETSİZDİR
Yukarıdaki açıklamalarımız
da gösteriyor ki, Sayın Başsavcılığın Refah Partisi’ni itham etmek için
iddianamenin 8. sahifesinde ileri sürdüğü bütün mühalazalar geçersizdir,
mesnetten mahrumdur.
1. Sayın Başsavcı bu konudaki
iddiasında ezcümle:
"Genel başkan Necmettin
ERBAKAN dahil, Refah Partisi'nin tüm yöneticileri, kendilerine
oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda başörtüsü
ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia
ederek halkı kışkırtmışlardır..." demektedir. Sayın
Başsavcı’nın bu paragraf içinde yer alan "Anayasal bir hak olduğunu
iddia ederek" şeklindeki beyanına muhterem Mahkemenizin dikkatlerini çekmek
isteriz. Yukarıda da açıkladığımız gibi, partimizin bu konuya yaklaşımı,
Yasal ve Anayasal çerçeve içinde olmuştur. (Sayın Başsavcı’nın Refah Partisi'nin
"Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek" şeklindeki tespitinin Partimizin
bu hususta gösterdiği titizliğin bir tezahürü olarak değerlendirilmesi
gerekir.)
Bu çerçevenin tatbikatta
gözetilmesi için çaba sarf etmek elbette iyi niyetin delilidir. Bu ise
yasaları ihlal kastının bulunmadığını ispat eder. Tatbikatta 2547 sayılı
Kanun’un 17. maddesine ve bu konuda çıkarılmış olan Anayasa Mahkemesi kararlarına
aykırı davranışlarında bulunduğu malumdur. Bu türlü aykırılıkların önlenmesini
istemek, kesinlikle kışkırtma sayılmaz.
2. Yine bu iddiasında
Sayın Başsavcı, Partimizin bu konuda eylemler düzenlediğini de ileri sürmüştür.
Bu mülahaza da yersiz ve mesnetsizdir. Refah Partisi kılık kıyafet konusunda
hiçbir eylem düzenlememiştir.
Ayrıca bilindiği gibi,
herhangi bir konuda haksız uygulamalara işaret etmek kamuoyunu ve yöneticileri
uyarmak için yasalar çerçevesinde yürüyüş, miting, kapalı salon toplantıları
gibi eylemler düzenlemek, demokratik ve Anayasal bir haktır. Bu haktan
yararlanmak için eylem düzenleyenlerin iddialarında çeşitli görüşler savunulmuş
olabilir. Bu kabil yasal etkinliklerin demokratik hukuk devletinin toleransa
dayanan geniş ve ılımlı ortamının gereklerine göre değerlendirilmesi, bütün
resmi kuruluşların göz önünde tutması gereken bir realitedir.
3) Sayın Başsavcılık
tarafından parti yöneticilerince bu konuda yapıldığı iddia edilen konuşmalarda
da hiçbir kanun dışı söz sarf edildiği, usulüne uygun olarak ispat edilmemiştir.
Türkiye bir hukuk devletidir.
Bir fiil yasaları ihlal etmişse onun ait olduğu Ceza Kanunu maddesine göre,
takibata tabi tutulması gerekir. Böyle yapılamamış olması ortada kanunsuz
bir fiil olmadığını gösterir. Böyleyken kişileri veya kurumları suçlamak
hukuk devleti ilkelerinin kabul edebileceği bir hareket tarzı olamaz. Aksi
halde temel hukuk kurallarından biri olan kanunsuz suç ve ceza olamaz
prensibi ihlal edilmiş olur.
4) Kılık kıyafet ve
başörtüsü konusundaki uygulamaları eleştirmek laikliğe aykırı sayılamaz.
Zira bu eleştirileri yapmayan
siyasi parti yok gibidir.
Böyle olunca bütün siyasi
partilerin aynı iddia ile itham edilmesi mümkündür. Hatta 2547 S.lı K.
Ek.17.m.sini savunanlardan önce, bu kanunu çıkartanların laikliğe aykırı
harekette bulunmakla itham edilmeleri gerekir. Refah Partisi'nin henüz
içinde olmadığı bir Parlamento'dan o kanunu çıkartanları bırakıp da, yürürlükte
olan bir kanunu savunanları ithama kalkışmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
Bu konularda hemen hemen her partiye mensup grup temsilcilerinin (özellikle
ANAP ile DYP Grp. Sözcülerinin) TBMM içinde ve dışında sayısız beyanatı
vardır. (EK: Bölüm IV, No:3, ANAP ve DYP Grup sözcüleri ve üyelerinin
başörtüsünü savunan konuşmaları).
Sayın Başsavcılık her nedense
bu iddianamesinde İmam-Hatip Okulları konusunda olduğu gibi ülkemizin gelmiş
geçmiş bütün siyasi partilerini, bütün hükümetlerini ve Başbakanlarını
itham edecek şekilde sınırsız bir suçlama mantığıyla hareket etmiştir.
Bu hareketiyle Sayın Demirel dahil eski yeni bütün başbakanları ve onların
partilerini sanık sandalyesine oturtmak istediğini sanmıyoruz. Ancak kendilerinin,
yasakların sınırlarını bilerek veya bilmeyerek bu kadar anormal şekilde
genişletmedikçe, Refah Partisi’nin asla itham edilemeyeceği mülahazasından
hareket ettiklerini tahmin ediyoruz.
Bu tür bir abartma ve bu
tür davranışlar ortada kanuni mesnet ve ciddi fiiler olmadan ille de bir
dava açma sıkıntısı içinde olma haleti ruhiyesinin bir tezahürü olarak
değerlendirilmelidir.
Yoksa bir hanım veya bir
kız öğrencinin inancının gereği olarak başını örtebileceğini savunmak bütün
medeni alemde suç sayılmayan bir fiildir. Her ne kadar ülkemizdeki laiklik
anlayışı diğer ülkelerin laiklik anlayışından farklı sayılmakta ise de,
İnsan Hakları konusunda dünyamızın müşterek bir standartlaşmaya gittiğini
göz önünde tutacak olursak ülkemizin de ergeç bu gelişmeler doğrultusunda
ufkunun açılması gerektiği realitesiyle karşı karşıya olduğu anlaşılır.
Nitekim ülkemiz Paris Şartı’na,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve bu konudaki diğer bütün beynelminel
anlaşmalara imza koymuştur. İmzalanan bu anlaşmaların normları milli hukukumuzun
bir parçasıdır. Anayasamızın 90’ ıncı maddesine göre bu metinlerin Anayasaya
aykırılıkları bile iddia edilemez. Bu kurallar ne yasal ve ne de yargısal
tasarruflarla değiştirilemez.
Bu sebeplere binaen, bundan
sonra gerek, insan hakları gerek, söz ve vicdan hürriyeti, gerekse örgütlenme
hürriyetleri ve gerekse, inanç, din ve laiklik konularından yapılacak uygulamalarda,
milli hukuk normlarımızın yanında, imza attığımız bütün bu anlaşmaların
vazgeçilmez prensiplerini de göz önünde tutarak milli hukukumuzla bu kuralların
bağdaştırılması yönünde çaba sarf etmeye mecbur bulunduğumuzu göz önünde
tutmak zorundayız.
Bilhassa yargıya ait tasarruflarımızda
ve mahkeme kararlarımızda hedefimiz, milli hukukumuzun da bir parçası haline
gelmiş olan bu kuralları uygulamada, insan haklarına uymada göstereceğimiz
titizlik bakımından, aynı kurallara imza atmış olan bütün ülkelerin ulaşmış
oldukları seviyenin de üstüne çıkmak olmalıdır. Aksi halde yargı organlarımızın
vereceği kararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bozulması gibi bir
olayla karşılaşabiliriz. Bu bakımdan herşeyden önce Sayın Başsavcılığın
İddianamesinde ifadesini bulan insan haklarını kısıtlayıcı mantığı bırakmak
zorundayız.
b. REFAH PARTİSİ’NİN (İMAM
HATİP OKULLARI’NIN, ORTA KISIMLARININ KAPATILMASINA DAİR) MİLLİ GÜVENLİK
KURULU KARARI’NA KARŞI ÇIKMASI İDDİASININ LAİKLİK VE LAİKLİĞE AYKIRILIKLA
HİÇBİR ALAKASI OLMADIĞI GİBİ, SİYASİ PARTİ YASAKLARI İÇİNDE MİLLİ GÜVENLİK
KURULU KARARLARI’NA UYMAMAK GİBİ BİR YASAK DA YOKTUR.b-1. Sayın Başsavcı’nın
din eğitimi konusundaki görüşleri ve Partimize yaptığı suçlamalar
Sayın Başsavcı, iddianamesinde;
"Din eğitiminin, laik
ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel
olduğunu; her demokratik devletin, bazan Anayasa ve Yasalarca hüküm koyarak,
bazan da Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla, din eğitimini denetim altında bulundurduğunu,
milyonlarca çocuğun, dini eğitim görerek, düşünce yapısının, bu eğitime
göre şekillenmesine rıza gösteren bir devletin laik devlet olamıyacağını"
ifade ederek dini eğitim konusundaki şahsi görüşünü ortaya koymuştur.
Yine Sayın Başsavcı, hiçbir
ciddi araştırma yapmadan, ABD ve Batı Avrupa ülkelerindeki dini eğitim
konusunda, duyumlarına göre gerçeklere uymayan bilgiler aktarmış, Refah
Partisi icraatı ile hiçbir ilgisi olmadığı halde, gereğinden fazla İlahiyat
Fakültesi ve İmam Hatip Okulu açılmasını, milyonlarca çocuğun dini eğitimden
geçmesini "böyle laik devlet olmaz" diyecek kadar ifrata varan bir ifade
kullanmıştır.
Bütün bunlardan sonra
Refah Partisi hakkındaki itham;
"İmam Hatip Okullarının
kapatılmasına ve bundan böyle yeni İHO'ları açılmamasına" dair Milli Güvenlik
Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip hakkına, RP'nin karşı çıkması bu yönde
eylemler düzenlenmesi, tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması
ve bu davranışların laikliğe aykırı olması"
şeklinde ortaya konulmuştur.
Herşeyden evvel Sayın
Başsavcı’nın dine ve ülkemizdeki din eğitime karşı duyduğu bu infialin
sebebini anlamakta gerçekten zorluk çekmekteyiz.
Yüksek malumları olduğu üzere,
siyasi partiler ister iktidarda ister muhalefette olsunlar şu iki görevi
ifa etmek zorundadırlar;
1. Anayasa’nın devlete
verdiği görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak,
2. İnsan haklarının
korunması ve aykırı tatbikatın önlenmesi için gereken çalışmaları yapmak.
Şüphe yok ki % 99'u Müslüman
olan bir ülkede din hizmetleri, halka yapılacak hizmetler arasında önemli
bir yer tutmaktadır.
Sadece Türkiye'de değil,
Sayın Başsavcı’nın tesbiti hilafına bütün dünyada da bu böyledir.
Sayın Başsavcı İddianamesinin
16/17.sh.lerinde; ABD ve bazı Batı ülkelerindeki (Din Eğitimi) üzerinde
uzun uzadıya durmuş bu konuda kendine göre kabullerde bulunmuştur.
Sayın Başsavcıya göre;
"- ABD’de resmi okullarda
dini öğretim yapılmamaktadır.
- İsviçre Anayasası'nın
49.maddesine göre (hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.)
- Almanya'da, Fedaral
Anayasa’ya göre, devletin din derslerini denetim hakkı vardır.
- İngiltere'de "dini inancı
olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz". Oysa
ABD ve Batı ülkelerinde dini eğitime verilen önem hiç de Sayın Başsavcı’nın
ifade ettiği gibi değildir.
1996 yılında Türkiye Diyanet
Vakfı tarafından yayınlanan "Türk Eğitim Sistemi Alternatif Perspektif"
isimli araştırmada ABD ve Batılı ülkelerde dini eğitimin durumu söyledir:
ABD’de din eğitimini
özellikle kilise teşkilâtları üstlenmişlerdir. (sh.102)
ABD’de özel ilk ve orta
dereceli okullarda kayıtlı öğrenci sayısı 6 milyon civarında olup, bunların
3 milyonu Katolik, 2 milyonu ise diğer dinler üzerinde eğitim görmektedir.
(sh.131 tablo).
Fransa'da,1958'de
yapılan Anayasa değişikliğinden sonra (m.8).
"Devleti çeşitli dini
grupların bulunduğu bir ülkede, inançlara saygılı olacağı ve hiç bir şekilde
bu sahaya müdahale edilemiyeceği" hükmü
esas alınmıştır... (sh.128).
Fransa'da özel okulların
% 95'i Katolik Kilisesi’ne bağlı olduğu için bu okullarda din eğitimi tabii
ki devlet okullarından farklı bir yere sahiptir. (sh.128).
Hollanda'da eğitimde
özel eğitimin payı % 73.2'dir ve bunlar da büyük çoğunlukla Katolik ve
Protestan okullardır. (sh,128).
Belçika'da özel öğretimin
oranı % 57.7, İspanya'da % 36.8'dir. (sh.128).
İskandinav ülkelerinde
ise.....
"Tarihin ve milli kimliğin
temeli olan din ile yurttaşlık bilgisi okullarda mecburi dersler
olarak okutulmaktadır". (sh.128-129). İngiltere'de
din eğitimi ve hizmetleri Kilise tarafından yürütülür. Ayrıca din dersleri
resmi müfredatın bir parçasıdır. (sh.128).
Din eğitimi 5-14 yaş grubuna
mecburi iken bu mecburiyet 1988 yılından itibaren 5-18 yaş olarak yükseltilmiştir.
(sh.95-128).
Ancak ebeveynler isterlerse
çocuklarını din eğitiminden çekip alma hakkına haizdir. (sh.129).
Avusturya Anayasası'nın
2'nci maddesinde:
"Devlet, eğitim ve ders
konularında üzerine aldığı görevi ailenin kendi dini inançlarını ve dünyaya
bakış açılarını dikkate alarak ve haklarına riayet ederek yerine getirmelidir."
(sh.132) . denilmektedir.
17. maddenin 4.ve 5.fıkralarında
ise;
"Okullardaki din derslerini
ilgili dini cemaat vermekle yükümlüdür. Devlet, ders ve eğitim müessesesinin
en üstün eğitimi yönetmek ve denetlemekle yükümlüdür."(sh.132) (Ek:
Bölüm IV, No.4). Söz
konusu eserde yapılan değerlendirmeye göre;
"Batılı devletler dinsizliğin
artışı karşısında Kiliselerin propaganda çalışmalarına azami destek vermektedir.
Artık sosyal devlet kavramının yanı sıra 'Kültür Devleti' tabiri
de kullanılmaya başlanmıştır". (sh.136). Görülüyor
ki; Sayın Başsavcı;
"Batı ülkelerinde, dini
eğitim yok denecek derecede azdır, biz de onları örnek almalıyız" görüşünü
ileri sürmeye tevessül ederken yukarıdaki ilmi gerçekler Sayın Başsavcı’nın
iddiasının tam tersini ortaya koymaktadır.
Kaldı ki, Sayın Başsavcı’nın
din eğitiminde Batı’nın örnek alınması önerisi, Türkiye’nin özel şartlarında
isabetli bir tutum değildir.
b-2. Din Eğitimi Hakkındaki
Görüşler, Ulusal ve Uluslararası Uygulamalar
1. Doktrinde Din Eğitimi
"Dini talim ve tedris
hakkını indi kararlar ile kısmak ve vatandaşın bu hürriyetini bir takım
entrikalı politika mülahazalarıyla baskı altına almak yalnız Anayasaya
ve hukukun yüksek prensiplerine aykırı değildir, hem de .... halk kitleleri
arasında dini cehalet ve delalete meydan açmaktır." (BAŞGİL, sh. 134).
".....bir memlekette
din ihtiyacını salim mecrasına koymak ve en iyi şekilde tatmin etmek için
herşeyden evvel, yüksek bilgili ve sağlam seviyeli din adamlarına ve alimlerine
lüzum vardır...memlekette yüksek dini kültür veren tahsil ve tedris müesseleri
yok olursa, bu husustaki ihtiyaç ortadan kalmış olmaz; sadece yüksek seviyeli
din adamı ve alim yok olur. Diğer taraftan bu yokluğu fırsat bilerek
sahneye din adamı ve alim diye gayet sathi, yarı cahil bir takım kimseler
çıkar. Ve tabiatiyle etrafı din adına hurafe ve cehalet bürür." (BAŞGİL,
sh.135).
"Kişilerin düşünce ve
görüşleri seçme (kanaat sahibi olma) ve bu düşüncelerini açıklama serbestliğinde
söz edebilmek için, öncelikle düşüncelere ulaşabilme hürriyetine sahip
olmaları gerekmektedir. Bu da, eğitim ve öğrenin hürriyetine sahip olma
ile gerçekleşir." (AKSOY, M.:Türkiye'de Düşünce Özgürlüğü, in: Türkiye'de
İnsan Hakları Semineri '9-11 Aralık 1968', Ankara, 1970, Sh.133).
"Genel olarak düşünce
hürriyeti kapsamına giren din ve vicdan hürriyeti, beraberinde dini okutma,
öğretme, öğrenme hürriyetini de getirir" (B. DİNÇKOL, 1982 Anayasası’nda
ve Anayasa Mahkemesi kararlarında Laiklik,, Sh.131).
"Belli bir dine mensup
kişi açısından dinini öğrenme ve öğretme, bir haktır" (BAŞGİL,Sh.113).
"Herkesin bildiğini başkasına
öğretmeye; isteyenin de istediği hususu, istediği yerden, istediği kurumdan,
istediği kimseden öğrenmeye hakkı vardır" (DİNÇKOL, a.g.e. Sh.131).
"Türk Milletinin ahlâki
değerleri, insani değerleri, manevi değerleri, kültürel değerleri" gibi
kavramlara dinden soyut olarak bir anlam vermek mümkün değildir. Dini ahlâk
dışında milletimizin herhangi bir ahlâk referansı mevcut değildir. Keza,
toplumu ayakta tutan aile bağları; millete, devlete bağlılık gibi manevi
değerler; hep dinsel motifli değerlerdirler" (TÜRKÖNE, M.: Siyasi Bir Sorun
Olarak Din Eğitimi, in: Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 [Eğitim
Özel Sayısı] Sh.322).
"Gerek eğitim ve öğretim
politikalarının belirlenmesinde gerek günlük hayatta sosyal işlerin düzenlenmesinde
kendi değerlerimizle bilimin verilerini uzlaştırmak, ana hedefimiz olmalıdır."
(TÜRKDOĞAN, O.: TÜSİAD'ın II.Eğitim Raporu Üzerine, in : Yeni Türkiye,
Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 (Eğitim Özel Sayısı), Sh.532 vd. 536, 537,
538). Doktrindeki
bu görüşlere ilaveten din eğitimi konusunda Atatürk'ün de 31 Ocak 1923'de
İzmir'de yaptığı konuşmadan alınmış şu bölümü hatırlamakta fayda vardır:
"......Hepimiz eşitiz
ve dinimizin hükümlerini eşit biçimde öğrenmek zorundayız. Her birey dinini,
diyanetini, inancını öğrenmek için bir yere gerek duyar. Orası da okuldur...dinimizin
felsefi gerçeklerini inceleme, araştırma ve telkin bilimsel ve teknik gücüne
sahip olacak seçkin ve gerçek saygıdeğer bilginleri de yetiştirecek yüksek
kurumlara sahip olmalıyız...." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (Türk
İnkilap Tarihi Ensitüsü Yayını), cilt II, 196,. sh.89/90)2. İnsan Hakları
Sözleşmelerinde Din Eğitimi Prensipleri
BM. İnsan Hakları Evrensel
Bildirisi'nin 26. maddesine göre;
"Eğitim, insan kişiliğinin
tam gelişmesini ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygının güçlendirilmesini
hedef
almalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırk ve din grupları arasında anlayış,
hoşgörü ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi
yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir." Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ise eğitim konusu 20.3.1952 tarihinde
imzalanan, 18.5.1954'de yürürlüğe giren ve Türkiye tarafından 10.3.1954
tarih ve 6366 sayılı Kanunla onaylanın 1 nolu Ek Protokolün 2'inci maddesinde
ele alınmıştır.
Protokolün 2. maddesinde
aynen;
"Kimse eğitim hakkından
mahrum edilemez. Devlet eğitim ve öğretim alanında üstleneceği görevlerin
yerine getirilmesinde, ana babanın bu eğitim ve öğretimi kendilerinin felsefi
inançlarına göre sağlanmak hakkına riayet edecektir" denilmiştir.
"Totaliter devletlerin,
çocukları ana-babalarının etkisinden çıkararak onları sistematik şekildebelirli
bir doğmatik görüşü aşılamak suretiyle eğitmeleri, bu hükmün şerh edilmesinin
başlıca nedenidir".
"Hazırlık çalışmalarında,
ana babanın sadece dini görüşünün mü yoksa dünya görüşünün de mi gözönüne
alınması gerektiği konusu üzerinde uzun tartışmalar yapılmış ve sonuçta
eğitimin her ikisini de kapsaması konusunda uzlaşma sağlanmıştır" (Dr.
Ş.Ünal,a.g.e Sh.273). 3.
1982 Anayasası’na Göre Dini Eğitim:
Anayasa'nın 5. Maddesinde;
"..... insanın maddi
ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak..."
Devletin
görevleri arasında sayılmıştır. Bu maddenin gerekçesinde şu ifadelere yer
verilmiştir:
"Devlet,.... ferdin
insan haysiyetine uygun bir ortam içinde yaşamasını gerçekleştirecektir.
Bu sosyal devletin görevidir. ... Sosyal devlet her şeyden önce insana
ve insanın düşünce hakkına saygılıdır ve bu sınırlar içerisinde ferdin
hak ve hürriyetlerinin kullanılmasını sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak,
onun başlıca görevleri arasındadır. Ferdin hayatında onun temel hak
ve özgürlüklerden olduğu gibi yararlanmasını engelleyen sebepleri ortadan
kaldırmak, sosyal devletin görevleridir" (1982 Any., mad.5 Gerekçesi).
"Eğitim ve öğrenim, Atatürk
ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına
göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı
eğitim ve öğretim yerleri açılamaz" (1982 Any.,mad.42, fıkra 3).
"Din ve ahlâk eğitimi
ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü
ve ahlâk öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler
arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak, kişilerin
kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır" (1982
Any., mad.24, fıkra 4). Buna
göre;
"din eğitim ve öğretimi
Devletin denetim ve gözetimi altında olmak kaydıyla kişilerin kendi isteğine,
küçüklerin ise kanuni temsilcisinin talebine bağlı(dır). Ancak, din kültürü
ve ahlâk öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulması gerekli
zorunlu dersler arasında yer almaktadır" (Milli Güvenlik Konseyi Anayasa
Komisyonu Gerekçesi). 4.
Kanunlara göre dini eğitim
743 Sayılı Türk Medeni
Kanunu’na göre;
"Çocuğun dini terbiyesini
tayin, ana babaya aittir"(MK.m.266/I).
" Ana babanın bu husustaki
hürriyetini tahdit edecek her türlü mukavele muteber değildir" (MK. m.266/2).1739
Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'na Göre;
"Türk Milli Eğitiminin
genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk İnkılap ve İlkelerine
ve Anayasa'da ifadesi bulan Atatürk Milliyetçiliği’ne bağlı, Türk Milletinin
milli ahlâki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan
ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye
çalışan; insan haklarına ve Anayasa'nın başlangıcındaki temel ilkelere
dayanan demokratik, laik ve sosyal bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne
karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş
yurttaşlar olarak yetiştirmektir." (mad.2). 5.
Türk Eğitim Sisteminde İmam Hatip Okulları’nın Yeri
Batı ülkelerinde dini
eğitimin kilise okullarında gerçekleştirildiğine yukarıda bilvesile temas
edilmişti.
Türkiye'de de, Cumhuriyet’in
ilk yıllarında, inkılaplar sırasında yeni düzenin temelleri kurulurken
dini eğitim ihmal edilmedi. Tam tersine, 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan
Tevhidi
Tedrisat Kanunu’nun 4.maddesinde bu okullara özellikle yer verildi
ve açılması emredildi.
Böylece İmam Hatip Okulları
Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, başta Atatürk olmak üzere, onun kurucuları
tarafından açılan öncelikli okullar arasında yer aldı.
İlk açıldığında İmam ve Hatip
yetiştirmek üzere ilkokula dayalı 4 yıllık bir ortaokul olan İmam
Hatip Okulları, 1951 yılında ortaokula liseyi eklemiş, 1973 yılında da
1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 32.Maddesine istinaden üniversiteye
girme hakkı elde etmiştir. Böylece hem mesleğe eleman yetiştiren hem
de üniversiteye öğrenci hazırlayan bir ortaöğrenim kurumu halini almıştır.
Bugünkü sistemde İmam Hatip
Liseleri, ortaokul ve liseden oluşurlar. Bu okulların orta kısımları ile
diğer ortaokullar arasında program bakımından hiçbir farklılık yoktur.
Bu sebeple İmam Hatip Liseleri’nin orta kısmını bitirenler normal ortaokul
diploması alırlar ve isterlerse bir klasik liseye veya başka bir meslek
lisesine geçebilirler. Fark sadece bu dönemdeki seçimlik derslerdedir.
Bu seçimlik dersler Kur'an Tilaveti (yüzüne okuma) ve Arapça'dır.
İmam Hatip Okulları’nın lise
sınıflarında ise, klasik (normal) liselerin edebiyat programının üzerine
bir o kadar da meslek dersi eklenir. Bu, şöyle oranlanmıştır: Normal lise
edebiyat programının tamamı İmam Hatip Liseleri’nin programlarının %60'ını
oluşturur. %40'ı ise bu okulların meslek derslerinden meydana gelir. Bundan
dolayıdır ki İmam Hatip Liseleri klasik liselerden bir yıl fazla öğrenim
görürler.
İmam Hatip Liseleri’ndeki
din öğretimi aynı zamanda dini öğretmenin de öğretimidir. Bu okullarda
dini öğrenen gençler, öğrendiklerini çocuk ve gençlerden oluşan öğrencilerle,
yetişkin ve yaşlılardan meydana gelen cami cemaatlerine öğretmeyi ve ibadette
önderlik etmeyi aynı zamanda öğrenmektedirler.
6. Bu ilmi ve hukuki gerçekler
karşısında Sayın Başsavcı’nın dini eğitim ve İHO’ları hakkındaki görüşleri
ilmi ve hukuki gerçeklere uymamaktadır.
Yukarıdan beri izaha çalıştığımız
ilmi ve hukukî gerçekler karşısında, hemen belirtelim ki Sayın Başsavcı’nın
gerek din eğitimi gerek İmam Hatip Okulları hakkındaki görüşleri bu gerçeklere
ters düşmektedir.
Zira, Sayın Başsavcı’nın
bu konudaki indi mülahazaları iki kabule dayanmaktadır.
i.Çağımızda Din eğitimi
zararlıdır, bilimin önünde en önemli engeldir.
ii.Lüzumundan fazla
İmam Hatip Okulu açılması, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi laik
devlet ilkesine aykırıdır.
Oysa yukarıdaki açıklamalarda
gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde, gerek Anayasalarda, gerekse
doktrinde din eğitiminin fayda ve zarureti daha fazla izahata gerek hissettirmeyecek
şekilde ortaya kondu.
Diğer taraftan, milyonlarca
çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet ilkesine aykırı görülseydi, daha
Cumhuriyetin kuruluşunda İmam Hatip Okulları’na öncelik verilmezdi ve Atatürk
bu bölümde doktrin kısmında belirttiğimiz, din eğitimiyle ilgili o veciz
konuşmayı yapmazdı.
Ayrıca Uluslararası Anlaşmaların,
Anayasaların ve bütün dünyadaki uygulamaların ortaya koyduğu gerçek şudur
ki, DİN EĞİTİM VE ÖĞRETİMİ, vatandaş için bir hak, devlet için bir görevdir,
bu hak ortadan kaldırılamaz, bu görev ihmal edilemez.
7. Refah Partisi'nin dini
eğitimi konusundaki görüşleri
Refah Partisi, din eğitimine
ilişkin olarak Anayasa'da belirlenen prensipleri benimsemiş ve bunların
doğruluğunu savunmayı ve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası
olarak belirlemiştir.
Bütün bu düşüncelerden hareket
eden Partimize göre; din ve ahlâk eğitiminin engellenmesi; dini, kişisel
hırsları ve menfaat çekişmeleri için kullanmak isteyenlerin eline güçlü
bir vasıta vermek demektir. İnsanların hırslarla karışmış din kavgalarından
uzak tutmanın yolu, onlara hür bir ortamda dinlerini öğrenme imkânının
sağlanmasıdır: Dinin siyasi rekabet mevzuu olmaktan çıkartılması, din ve
vicdan hürriyetinin tesisi ile mümkündür. Bunun için din eğitimi konusunda
toplumdan gelen yoğun talebin hem nitelik hem nicelik itibariyle karşılanması
gerekir.
Bütün bu düşünce ve görüşleriyle
Partimizin, Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi, laiklik karşıtı eylemlerin
odağı değil; bilakis Anayasa’da tanımlandığı şekliyle laikliğin teminatı
olduğu ortaya çıkmaktadır.
8. Dini eğitimi konusunda
RP'nin suçlanması hukuken mümkün değildir.
Çünkü;
1. Türkiye'de din eğitimi
RP'nin tüzüğüne göre değil, devletin Anayasa ve yasalarına göre yapılmaktadır.
2. Din eğitimi Refah Partisi
binalarında değil, devletin okullarında yapılmaktadır.
3. Türk Eğitim Sistemi’nde
din eğitimini başlatan ve yürüten, Refah Partisi değildir.
4. İmam Hatip Okulları’nı
açan, yöneten, bu okullardaki eğitim programlarını düzenleyen, programlarda
öngörülen dersleri öğrencilere okutan da Refah Partililer değildir.Bütün
bu işleri yapmak Sayın Başsavcı’ya göre suç, bunları yapanlar suçlu ise,
o zaman bu suçlu Refah Partisi değil, bir başka kişi veya kişiler olmalıdır.
Böylece bir ithamla Refah Partisi'nin suçlamanın hukuki ve mantıki hiçbir
izahı yoktur ve olamaz.
9. Milli Güvenlik Kurulu
Kararlarının Muhatabı Hükümettir. Siyasi Partilerin bu kararlara uymak
mecburiyeti yoktur, bilakis gerektiğinde bu kararları eleştirmeleri en
tabii haklarıdır
Milli Güvenlik Kurulu, bu
isimle ilk defa 1961 Anayasası'nda (m.111) yer almış, 1982 Anayasası'nda
bazı değişikliklerle yerini aynen korumuştur (m.118).
Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında
toplanan Kurul Anayasa'da belirtilen sivil ve asker üyelerden oluşmaktadır.
Milli Güvenlik Kurulu, gerek
Anayasa ve gerekse 2945 Sayılı özel kanununda belirtilen görevleri ifa
eder.
Milli Güvenlik Kurulu, icrai
değil, istişari mahiyette olup, ne Kurul'a katılan Başbakan ve Bakanlar
hükümeti, ne de Genelkurmay Başkanı ve Komutanlar Ordu'yu temsil eder.
Milli Güvenlik Kurulu, Devletin
Milli Güvenlik Siyaseti'ni tayin ve tesbit uygulanması ile ilgili kararların
alınması hususundaki GÖRÜŞLERİNİ Bakanlar Kurulu'na bildirir (An.118/3).
BU GÖRÜŞLER, Bakanlar Kurulu'nda
öncelikle dikkate alınır. (118/3).
"Devletin iç ve dış
güvenliğinden TBMM'ye karşı Bakanlar Kurulu sorumludur" (An.117).Bakanlar
Kurulu'nda dikkate alınan bu görüşlerden uygun görülenleri uygulanır, uygun
görülmeyen uygulanmaz. Nitekim bildirilen görüşler içinde tüm hükümetler
döneminde uygulanmayan birçok MGK Kararları vardır.
Görülüyor ki Milli Güvenlik
Kurulu, TBMM'nin veya Hükümetin üstünde bir kurul değildir. Az önce ifade
edildiği gibi icrai bir kurul da değildir. İcrai niteliği olmayan bir kurulun
aldığı kararlar da emredici değildir. Böyle olunca bu kararlara karşı çıkmak
da suç değildir.
Kaldı ki, bu "görüş bildirilmesi
mahiyetindeki kararlar"ın muhatabı Anayasa ve Özel Kanunu’nda belirtildiği
gibi sadece Bakanlar Kurulu'dur. Siyasi Partiler bu gibi kararların hiçbir
zaman muhatabı olamazlar, fakat devletin milli güvenilk siyasetine tealluku
bakımından birer siyasi parti olarak kararlar hakkındaki görüşlerini serbestçe
ifade edebilirler.
Bu kısa açıklamadan sonra
Sn. Başsavcı’nın, "MGK kararlarına ve takip hakkına" Refah Partisi
karşı çıkıyor isnadına gelince;
Evvela 28 Şubat 1997 tarihli
406 Sayılı Karardaki İmam Hatip Okulları’yla ilgili görüş teknik mahiyette
olup, laiklikle bir ilgisi yoktur ki karşı gelmekle laikliğe aykırılığın
ilgisi olsun.
Saniyen, ne genel mahiyetteki
765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda, ne özel mahiyetteki 2820 S.lı Siyasi Partiler
Kanunu ile 2945 S.lı Milli Güvenlik Kurulu Kanunu'nda ve ne de diğer özel
kanunlarda MGK Kararları’na karşı gelmek suç olmadığı halde, bir hukuk
devletinde bunu suç saymak mümkün değildir.
"Zira kanunsuz suç
ve ceza olmaz" (An. mad.38). Kaldı
ki Sn. Başsavcı bir çelişki içersindedir.
Sayın Başsavcı İddianamesinde
(Sh.17-18);
Bir taraftan MGK Kararlarına
uymayarak İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasına karşı çıktığı için, Refah
Partisi'ni, laikliğe aykırı davranmakla suçluyor;
Diğer taraftan MGK Kararları’nın
İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasını öngörmediğini aynı sayfada iddia
ediyor.
Bu durumda Sayın Başsavcı’ya
göre;
MGK, İmam Hatip Okulları’nı
kapatmak istemediği halde laikliğe uygun davranmış oluyor;
Refah Partisi, bu okulların
kapatılmasına karşı çıktığı için laikliği ihlal etmiş sayılıyor.
Bu açık bir çelişkidir.
Bu bir çifte standarttır.
Bu Sn. Başsavcı’nın İmam
Hatip Okulları konusunda Refah Partisi aleyhinde yapmış olduğu ithamın
kendi beyanı ile nakzedildiğini göstermektedir.
Bu gerçek, Sn.Başsavcı’nın
Refah Partisi'ne vaki isnadının ne kadar haksız ve tutarsız olduğunu göstermeye
yeterlidir.
10. Sekiz Yıllık Kesintisiz
Eğitimin, Laiklikle Bir İlişkisi Yoktur
Bu konu tamamen teknik
ve ilmi bir konudur. Bu konuda bir ilim heyeti tarafından hazırlanmış rapor
ektedir. Bu raporda; Türkiye genelinde 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitime
tam olarak hemen geçilebilmesinin imkânsızlığı ortaya konulmuştur (EK:
Bölüm IV, No:5).
RP, 8 yıllık zorunlu eğitime
karşı değil, sadece yönlendirmeli olmasından yanadır. Kaldı ki RP’li Milletvekillerinin
TBMM’de zorunlu eğitimin 8, hatta 11 yıl olmasına dair kanun teklifleri
gündeme alınacağı günü beklemektedir (EK: Bölüm IV, No:6).SONUÇ
Tüm bu izahattan açıkça görülüyor
ki;
Refah Partisi'nin ne kıyafet
ile ilgili mevzuata aykırı davranışta bulunmakla,
Ne de Milli Güvenlik Kurulu
Kararları’na karşı çıkarak yasalara aykırı davranmakla uzaktan yakından
bir ilgisi olmadığı gibi,
Bu iki konunun da laiklikle
bir ilgisi yoktur.
Refah Partisi'nin her iki
konudaki tutum ve davranışları yasalara uygundur.
Kaldı ki, hiç bir üyesi hakkında
da hiç bir adli makama suç duyurusunda bulunulmamışken, yoğun kanun ihlalleri
varmış gibi bir faraziye ile suç odağı isnadında bulunmak; Sn. Başsavcı
için gerçekten talihsiz ve hatalı bir tasarruf olmuştur.
1
- 2 - 3 -
4 - 5
  |