Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
 İlgili sayfalar
İDDİANAME
ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞ
ESAS SAVUNMA
KISA KARAR
GEREKÇELİ KARAR
DAVA ANA SAYFA

 
 
REFAH PARTİSİ DAVASI 

Refah Partisi'nin Ön Savunması...

(4 Ağustos 1997)

 1  -  4  -  5

B. İKİNCİ KISIM : PARTİ ÜYELERİNE AİT İSNADLARIN HUKUKEN GEÇERLİLİĞİ YOKTUR.

B.1. DAVAYA MESNED YAPILMAK İSTENİLEN İDDİALARIN TAHLİLİ 

DELİL KAVRAMI İLE İLGİLİ GENEL BİR TAHLİL

Türk Hukuk Sistemi’ndeki delil kavramına kısa bir gözatmakta yarar görmekteyiz. Delil :

"Nizaa sebeb olan fîlî veya hukûkî vâkıanın, olduğuna veya olmadığına hâkimin kanaatini çekmek için usul hukukunun kullanılmasına müsaade ettiği isbat vasıtasıdır.." (Türk Hukuk Lügatı Say. 66). "Delil" veya "sübut vasıtaları" her dava için büyük önemi haizdir. Zira delil, yalnız iddianın mesnedi değil aynı zamanda, hükmün de dayanağıdır. CMUK nun 254 maddesinin:

"Mahkeme, irad ve ikame edilen delilleri duruşmadan ve tahkikattan edineceği kanaate göre takdir eder" hükmü hem açık hem de âmir bir hükümdür.

Kanun koyucu, dava açılabilmesi için karineyi yeterli görmemiş; "delilin varlığı" nı aramıştır. Hatta rastgele delili de yeterli görmediği için, CMUK'nun 163. Maddesinde ifadesini bulan:

"Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda toplanan deliller kamu davasının açılmasına yeterli ise Cumhuriyet savcısı mahkemeye bir iddianame vermek suretiyle kamu davasını açar.."hükmünü derpiş etmiştir.

Kanun Koyucu, Kamu Davası açılmasını, "yeterli delil" şartına bağlamıştır. Buradaki "yeterli" lik şartını geniş yoruma tabi tutmamız gerekir.

Nitekim, aynı kanunun 164. maddesinde de:

"Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda kamu davasının açılması için yeterli delil bulunmaması veya keyfiyyetin takibe değer görülmemesi halinde Cumhuriyet Savcısı takibata yer olmadığına karar verir" hükmü yeralmıştır.

"Hazırlık tahkikatı" ciddi ve geniş araştırmaya dayalı bir safhadır. Bundan dolayıdır ki yasa yapıcı, diğer davalardan farklı olarak, "parti kapatma davaları"nda Cumhuriyet Başsavcısı’na "SORGU HAKİMİ" sorumluluğu da yüklemiştir. Hatta CMUK'nundan "Sorgu Hakimliği" ve "İlk Tahkikat" müessesesi kaldırıldığı halde, 2820 Sayılı Özel Kanun’un 98. maddesinde "SORGU HAKİMLİĞİ" bilinçli olarak muhafaza edilmiştir. Bundan dolayıdır ki: CMUK'nun 154. maddesi şu hükmü getirmiştir:

"Cumhuriyet Savcısı yukarıdaki maddede yasal neticelere varmak için bütün memurlardan her türlü malumatı isteyebilir. Gerek doğrudan doğruya ve gerek zabıta makam ve memurları vasıtasıyla her türlü tahkikatı yapabilir." Bu hükme göre de, deliller sırf "kamu davası" nı açabilmiş olmaya yeterli olmakla kalmamalı, mahkemenin vicdani kanaatinin tam oluşmasına da mesned teşkil edecek yeterlilikte olmalıdır. Aksi halde, CMUK'nun 254. maddesinin yukarda belirtilen hükmünün yerine getirilmesi mümkün olmaz. 

Kaldı ki, "Yeterli delil" den maksat, "hükme yeterli delil" olmasaydı; CMUK'nun 153/2 fıkrasında ifadesini bulan:

"Cumhuriyet Savcısı yalnız sanığın aleyhine olan hususları değil, lehine olan cihetleri de arar ve kaybolmasından korkulan delillerin toplanmasına ve zabtına çalışır."hükmü düzenlenmiş olmaz; Savcı’nın sadece aleyhhe olan delilleri toplamış olması yeterli görülürdü ki, böyle bir dava hem adalete hizmet etmiş olmazdı, hem de "adalet ekonomisi"ne ters düşerdi. Sun'i davalar sebebiyle, müdellel davalar sürüncemede kalır, "geciken adalet" şikayetlerine yenileri eklenmiş; hükümler "ibret-i müessire nitelliğini yitirmiş, insanlar uzun süre ceza tehdidi" altında tutulmuş olurdu.

Nitekim bütün dünyada kabul gören Anabiritanica Ansiklopedisi "yeterli delil" hakkında aşağıdaki açıklamayı yapmaktadır.

"Kamu davasını açmaya yeterli delil" den, "hükme yeterli delil" anlamı çıkarılmazsa, "sanığın lehine olan" delillerin savcı tarafından toplanmasına ihtiyaç kalmaz"

"yeterli delilden murat, hükme yeterli delil"  olmalıdır.

Delillerin toplanmasında, dünyada uygulanan iki sistem vardır: 

"Soruşturma sistemi olarak bilinen birinci sistemin temel özelliği, delillerin araştırılması için emir veren, belgeleri inceleyen ve tanıkları sorguya çeken yargıcın etkin bir rol üstlenmesidir. Bu sistem genellikle kara Avrupa'sı ceza yargılamaları ile SSCB ve öteki sosyalist ülkelerin ceza ve hukuk yargılamalarında uygulanır.

Suçlama, ya da çatışma sistemi olarak bilinen ikinci sistemde yargıç daha pasif bir rol üstlenir; delilleri toplama ve mahkemeye sunma işi savcıya ve davanın taraflarına bırakılır.."(Anabritannica C.7. sa. 84). Ayrıca:

"Ceza yargılaması hukukunda yerleşmiş olan ilkelere göre delillerin bazı özellikler taşıması gerekir: 

1- Delil, akılcı ve gerçekçi olmalıdır.

2- Delil, amaca elverişli, olayı yansıtıcı olmalıdır.

3- Delil, hukuka ve yasaya aykırı olmamalıdır.

4- Delil, yargılamada tarafların da öğrenebileceği ve algılayabileceği biçimde açıklanmalıdır.." (Anabritannica C.7. Say. 85). Adaletin tecellisinin gereği de budur. Sayın M. Muhtar Çağlayan'ın da dediği gibi:

"Bilindiği üzere, ceza davasının takibiyle güdülen gaye; suç işlediği iddiasıyla mahkemeye sevk olunan kimsenin mutlaka cezalandırılması değil, hakkın ve adaletin meydana çıkarılmasıdır..." (CMUK cilt. 2 Say. 335). Yine Sayın Çağlayan'ın, Baha Kantar'a atfen ifade ettiğine göre:

"Sanığın mahkumiyyetine karar verilebilmesi için, duruşmada telakki edilmiş olan delillerin "Suçluluğu kesin surette isbat edici" kuvvette olduğuna mahkemenin tamamiyle kani olması lazımdır. Şüpheli hallerde, yani mahkemenin tam bir kanaat getiremediği yerlerde, hiç bir vakit mahkumiyyet kararı verilemez. Böyle bir halde davanın sürüncemede kalmasına mahal bırakmamak ve davaya herhalde bir netice vermek lazım geldiği cihetle, ŞÜPHE SANIĞIN LEHİNEDİR (İn dubio pro rea) kaidesini tatbik ederek BERAAT hükmü tesisi icap eder." (M.M. Çağlayan CMUK c.2 Sa. 542). "Yeterli delil" gereğinden dolayıdır ki; bugünkü Sayın Başsavcı’dan önce görevde bulunan Sayın Başsavcı, basın mensuplarının sorusu üzerine: Refah Partisi aleyhine dava açılmasına imkân olmadığını her defasında belirtmiş;

"Dava açılabilmesi için somut, yeterli ve elverişli delillerin getirilmesi gerekir"demiştir. (Hürriyet 15.10.1996) (EK: Bölüm IV, No:7).

Başsavcı (o günkü) Sn. Haluk Yardımcı bu beyanında, 1994 senesinden beri araştırma yaptırdığını da ifade etmiştir.

Bu beyanın, Ekim 1996 tarihinde neşredilmiş olduğu dikkate alındığında anlaşılır ki; en azından bu tarihe kadar, "soyut, yeterli, elverişli delil" yoktur.

Bu iddianamede, davaya mesnet "delil" diye takdim edilen tüm bilgi ve güya belgelerin tamamına yakınının 1996 yılından önceye ait olduğu da esasen Sayın Başsavcı tarafından teyid edilmektedir. 

Ve yine Sayın Başsavcı da, kendisinden önceki Başsavcı gibi bu davayı açtığı güne kadar böyle bir davayı açma imkânının olmadığını, çünkü böyle bir davanın açılması için kanuna uygun herhangi bir delil bulunmadığını tekrar, tekrar teyid etmişlerdir. (EK: Bölüm IV. No:8).

Her iki Sayın Başsavcı’nın da böyle bir davanın açılabilmesi için elde kanuna uygun delil bulunmadığını tekrar, tekrar ifade etmiş olmaları bu davada "delil" diye ileri sürülen hususların "isbata yeterli delil" olmadıklarını açıkça gösterir.

Sayın Başsavcı'nın iddiasına göre: Refah Partisi "Suç odağı" haline gelmiştir. Halbuki bir partinin "Suç odağı" haline gelmesi ancak üyelerinin kesif bir şekilde parti yasaklarına aykırı hareket ettiklerinin sübut bulmalarıyla mümkündür. 

Herhangi bir üye için subuta ermiş bir fiil veya beyan olsaydı, esasen Sayın Başsavcılığın partiden ilgili hakkında "ihraç talebi"nde bulunması gerekirdi. Bunların olmayışı da, davada delil olmadığını açıkça göstermektedir. 

Bir önceki Sayın Başsavcı’nın, "somut, yeterli, davaya elverişli delil yok.." dediği ta’rihler için, bu Sayın Başsavcı’nın "delil var" faraziyesinden hareket ediyor olması iddianame müstenidatına isbat gücü vermez.

Delil kavramına, kısaca göz attıktan sonra Sayın Başsavcı’nın iddianamesinde adı geçen parti üyeleri hakkında "delil" diye dercettiği hususları, iddianamedeki yeri, isnaddaki özellikleri itibariyle ayrı-ayrı inceleyebiliriz.

B.2. PARTİNİN BİR ÜYESİ OLARAK GENEL BAŞKAN NECMETTİN ERBAKAN HAKKINDAKİ İSNADLARIN HUKUKEN GEÇERLİLİĞİ YOKTUR.

a. SAYIN BAŞSAVCI’NIN REFAH PARTİSİ GENEL BAŞKANI NECMETTİN ERBAKAN VE DİĞER BAZI PARTİ ÜYELERİNİ, ÜNİVERSİTELİ KIZ TALEBELERİN KILIK VE KIYAFETLERİ HAKKINDA, YAPTIKLARINI İLERİ SÜRDÜĞÜ KONUŞMALARDAN DOLAYI, İSNADA HEDEF YAPMASI, HUKUKEN GEÇERSİZDİR.(1) Bu husus bütün yönleriyle yukardaki (Bölüm IV, Kısım A-4.a) bölümünde pekçok deliller yapılan ispatlarla açıklanmıştır.

(2) Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN'ın bu konuda açıkladığı görüşler Meclis çalışmalarında açıkladığı görüş ve fikirlerin Meclis dışında tekrarından ibaret olduğu için aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölüm de belirtildiği gibi Anayasa 83/1 maddesine göre sorumsuzluk güvencesi altındadır. Ek: Bölüm IV, No:12'de Necmettin Erbakan'ın bugüne kadar ki meclis çalışmaları esnasında yaptığı pek çok konuşmaya bir misal olmak üzere sadece 5 adet konuşmayı misal olarak bir dosya halinde takdim olunmuştur. Bu dosyadanda açıkça görüldüğü gibi Necmettin Erbakan'ın meclis dışında yaptığı konuşmalar meclis içinde yaptığı konuşmaların tekrarından ibarettir.

Bu sebepten dolayı, bu konuşmalarda yasalara aykırı hiçbir husus olmadığı gibi esasen Anayasa’nın 83/1 maddesinin milletvekillerine getirdiği sorumsuzluk güvencesine göre bunların herhangi bir davaya mesned yapılmaları da mümkün değildir.

b. NECMETTİN ERBAKAN'IN ÖZEL HUKUKTA "AKİT SERBESTLİĞİ HAKKININ SAVUNULMASI"NA DAİR GÖRÜŞ SERDETMİŞ OLMASININDA HERHANGİ BİR DAVAYA MESNED YAPILMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR.Sayın Başsavcı, iddianamesinin 9. sayfasında: Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN'ın; TBMM Başkanı Sayın Hüsamettin Cindoruk tarafından organize edilen "Liderler Anayasa Çalışma Toplantısı"nda konuşma yaptığını; " 'Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın' tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz, çok hukuklu bir sistem olmalı." dediğini ifade ederek, laikliğin ihlal edildiği iddiasında bulunmuştur.

Bu iddia varid değildir. Hiçbir hukuki geçerliliği yoktur.

Şöyleki:

Önce bir defa bahse konu toplantı, TBMM Sayın Başkanının daveti üzerine gerçekleşen ve fasılalarla devam eden bir toplantı olup:

(1) Bu çalışma bir meclis çalışmasıdır. Aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölümünde açıkça belirtildiği gibi, Anayasa’nın 83. Maddesinin "Sorumsuzluk güvencesi" altındadır; herhangi bir davaya mesned yapılması mümkün değildir. 

(2) Bu Meclis çalışmalarında; Parti liderleri yeni Anayasa çalışmaları üzerinde görüşlerini ve tekliflerini açıklama görevlerini yapmışlardır. Birbirlerinin görüşlerini zaman-zaman teyid ederek karşılıklı yararlanmışlardır.

Nitekim bu toplantının tutanaklarından da görüldüğü gibi Sayın Ecevit bu toplantıda şu açıklamaları yapmıştır.

"Meclisteki değerli çalışma arkadaşlarımızla birlikte, çok güzel bir sistematikle yaptığınız hazırlık için sizi ve değerli arkadaşlarınızı kutlamak isterim, şükranlarımı belirtirim."

"Sayın ERBAKAN gerçekten yararlanarak dinlediğim konuşmalarında başka birçok ülkeden örnek verdiklerini söylediler."

"Sayın ERBAKAN'ın ve partisinin seçim sistemiyle ilgili önerisine yürekten katılıyorum ve bunu rejim açısından, demokrasi açısından en az..." (3) Konuşma bütünüyle ele alındığında kastedilen maksadın "özel hukukta akit serbestliği hakkının savunulması" olduğu açıkça görülmektedir. 

Nitekim: (Ek: Bölüm IV, No:9) deki toplantı zaptının 11. sayfasında; 

"BİZ GEREK TÜRKİYE'DE GEREKSE ÇAĞDAŞ DÜNYADA, ÜLKELERİN HUZUR İÇİNDE OLMASI İÇİN "BENİM İNANDIĞIM ŞEKİLDE SEN YAŞAYACAKSIN" TAHAKKÜMÜNÜN ORTADAN KALKMASINI İSTİYORUZ. ÇOK HUKUKLU BİR SİSTEM OLMALI, VATANDAŞ GENEL PRENSİPLERİN İÇERİSİNDE KENDİ İSTEDİĞİ HUKUKU KENDİSİ SEÇMELİ"  cümlesi yer almaktadır.

Burada ki "GENEL PRENSİPLERİN İÇERİSİNDE" şartı, Anayasa, yasalar, kamu hukukunun temel esaslarını kasdettiği için, açıklanan görüşteki maksadın özel hukuktaki "AKİT SERBESTLİĞİ" olduğu açıkça görülmektedir.

Pek çok yerde yapılan açıklamalarda da bunun böyle olduğu belirtilmiştir. Bundan dolayı açıklanan görüşten maksat:

Kamu hukukun’da değil, kişilerin ve özel kurumların tercihlerine bırakılan ve: TTK, BK, MK, HUMK, CMUK ve 2657 Sayılı "Milletlerarası Özel Hukuk Hakkında Kanun"da yer alan tercihe bağlı "akit yapma" ve "Mahkeme ve Hakem seçme" hakkının, çağdaş gelişmelere ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara paralel olarak Anayasal güvenceye kavuşturulması" dır.

(4) Yine açıklanan görüşteki "serbesti" ve "tercih" hakkından maksat 2657 sayılı kanunun 14., 24., 31., ve 43. maddelerinin te'yidinden ibarettir.

Yine bu açıklamalar;

MK'nun 170 ve 475,

BK'nun 19,

TTK'nun 8,

HUMK 516 ve 536

maddelerinin teyidinden ibarettir.

(5) Açıklanan fikirler Türkiye'nin de taraf olduğu BM İnsan Hakları, Avrupa İnsan Hakları Helsinki ve Paris Şart’larında temel insan hakları olarak kabul edilen çağdaş esasların ve tercih haklarının teyidinden ibarettir.

(6) Netice itibariyle açıklanan fikir insanların özel hayatlarında, yukarda belirtilen uluslararası anlaşmalar ve yasaların insanlara tanıdığı hakların kullanılabilmesinin Anayasal güvenceye bağlanarak kullanılmasından ibarettir.

(7) Böyle bir düşünce açıklamasının "Laiklik"e aykırı sayılması kesinlikle mümkün değildir; tam tersine bu açıklama "Laiklik"in gereğidir. Çünkü, bu açıklamada tek bir görüşün katı kuralları yerine temel esaslar dahilinde, yani Anayasa ve yasalar çerçevesinde herkese tercih hakkı tanıyan bir görüş savunulmuştur.

(8) Yine konuşmanın bütününde baştan-sona kadar "Laiklik"in savunulması yapılmıştır: 

"Laiklikten bütün dünya üç şey istiyor: Bir kimse, vicdanından dolayı kınanmasın; baskı yapılmasın; herkes inancında hür olsun. Biz burda da 'her türlü baskıyı önleyen bir devlet' diyerek, kimsenin kimseye baskı yapmasını önleyici bir kuvvet getirdik ve devletin kendisi tahakküm yapamayacak, devlet hizmet için var olacak, hizmeti esas alacak, ve devlet insan haklarına dayanacak. (...) Demokratik olacak, (...) Bu ne demek? Kanunların yapılışında halkın istediği olacak, yani SKOLASTİK bir zihniyetle 'dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle yapılmalıdır' diye bir zorlamayı da uygun görmüyoruz; ilmi çalışılmalı".

"Uzlaşamayacağımız hiçbir şey yoktur; yeterki herkes fikrini açıkça söylesin, yeterki, nihâyet milletin hakem olduğunu dikkate alalım..." (Ek: Bölüm IV, No:10, Toplantı Tut. Say. 21). Tutanaktaki bu ifadelerden açıkça görüldüğü gibi konuşmada ana esas, laikliğin savunulmasıdır.

Kanunların yapılmasında skolastik bir zihniyetle dinin emirlerinin değil, ilim ve aklın esas alınmasıdır.

Bu açık gerçekler ortada iken böyle bir konuşmayı laikliğin ihlali olarak telakki etmeye elbette imkân yoktur.

(9) Kaldıki Anayasa'nın 25. maddesine göre: 

"Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.." (Any. Md. 25/2).(10) Mezkur görüşlerin açıklanması Uluslararası Anlaşmalar’ın ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin pek çok kararlarının da tekrar-tekrar teyid ettiği düşünce hürriyetinin en tabii bir uygulamasından ibarettir (Bölüm I, Fasıl 2, Kısım B).

(11) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3)) bölümü münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin ERBAKAN'ın bütün beyanları "Laiklik"in savunulması istikametindedir (EK: Bölüm IV, No:1). Sayılamıyacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa'nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını, anafikirden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir; Hukuki geçerliliği yoktur. 

(12) Bir Meclis çalışmasında, sorulduğu zaman düşünce açıklamanın eylemle hiçbir ilgisi yoktur. "Hakimiyetin Kayıtsız Şartsız Millet'e Ait..." olmasının doğal sonucu milletvekillerinin, bahusus Meclis çalışmalarında görüş ve düşüncelerini hiçbir kayda ve engele tabi olmadan açıklayabilmeleridir.

(13) Yukarıda bir bir serdedilen pekçok gerekçenin hepsi bir yana bırakılsa dahi yine de Sayın Başsavcı’nın kendi faraziyelerine göre yasalara uygun böyle bir Meclis çalışmasını, bir isnad olarak ileriye sürmesi mümkün değildir. Çünkü bu Meclis çalışması 23.3.1993 tarihinde cereyan etmiş olup, 1995 Anayasa değişikliğinden çok öncedir. 1995 Anayasa değişikliğinden önce Anayasa'da siyasi partilerin "odak" olma sebebiyle kapatılmaları söz konusu olmamıştır.

Sonuç:

Yukardaki Necmettin ERBAKAN'ın Özel hukukta "akit serbestliği" ile ilgili olarak bir Meclis çalışmasında görüşlerini açıklamış olması, herhangi bir davaya mesnet yapılamaz.

Çünkü;

Bu görüşler bir meclis çalışmasında açıklanmış olduğu için, Anayasa’nın 83. maddesine göre "sorumsuzluk güvencesi" altındadır.

Herhangi bir eylemle ilişkisi yoktur, görüş açıklamaktan ibarettir.

Açıklanan görüşler uluslararası anlaşmalar, Anayasa ve yasalara uygundur, "Laikliğe aykırılık" la hiç bir ilgisi yoktur; tam tersine bu çalışma ile "laiklik" savunulmuştur.

Bu görüşlerin açıklanması, bir siyasi partinin Genel Başkanı ve bir parlamenter olmanın tabii sonucudur.

Siyasi partiler ve onların temsilcileri, Anayasal teminat altında bulunan yasal ve denetsel görevlerini serbestlik içinde yapamazlarsa "Demokratik Parlementer Sistem" işlevini nasıl yerine getirecektir?

Görüldüğü gibi bu iddia da diğerleri gibi mesnetten yoksundur, hükme medar olamaz.
 

c. NECMETTİN ERBAKAN'IN GRUP KONUŞMASINDA "GEÇİŞ DÖNEMİNİN HUZURLU OLMASINI" İSTEYEN KONUŞMASIYLA İLGİLİ OLARAK, SAYIN BAŞSAVCI’NIN İLERİ SÜRDÜĞÜ MÜTALAALAR YERSİZDİR.İddianamenin 9. sayfasında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN'a bazı sözler izafe edilmiş ve bu sözlere dayanılarak parti suçlanılmak istenmiştir.

Sayın Başsavcı, Meclis grubunda yapılan konuşmanın aslının ne olduğunu, ne maksatla yapıldığını araştırmadan, tesbit etmeden ve ne saikle yapıldığını ilgiliye sormadan, uygun düşeceğini tahayyül ettiği bir takım beyanlarda bulunarak asıl konuşmanın maksat ve gayesiyle ilgisi olmayacak şekilde yorumlama yoluna sapmak suretiyle fahiş bir hata yapmıştır. 

Halbuki: 

(1) Sözü edilen konuşma TBMM Grup Toplantısı’nda yapılmış bir konuşma olduğu için Meclis çalışmaları kapsamında yapılmış bir konuşmadır. Anayasa'nın 83. maddesinin milletvekilleri için sorumsuzluk güvencesine ait açık hükmü ve aşağıdaki 83. madde ile ilgili açıklamalara göre hiçbir şekilde, herhangi bir suçlamaya mesnet yapılamaz (Bölüm V).

(2) Herhangi bir suçlamaya mesnet yapılmak maksadıyla değil de gerçekte ne söylendiğinin anlaşılması maksadıyla bir konuşmanın değerlendirilmesi istenildiği takdirde, malum olduğu üzere, müstekar hale gelmiş Yargıtay İctihatları’na ve bilimsel görüşlere göre konuşmanın aslının tam olarak ele alınması bütünü içinde değerlendirilmesi, hangi sebep, saik ve maksatla gerçekte ne söylenmek istendiğinin tesbiti gereklidir. Bunun için de konuşmacıya neyi, niçin söylediğinin sorulması gerekir.

(3) Bu konuşma, bilindiği gibi bir kısım basın tarafından tamamen gerçeklere aykırı biçimde değiştirilmiş, bir-iki kelime ortaya atılarak, asıl maksadının dışında gösterilmeye çalışılmış ve üzerinde birçok polemik yapılmış bir konuşmadır. Yapılan bütün tavzih, tekzip ve açıklamalara rağmen yanlış olarak tanıtılmaya çaba gösterilmiştir. Hal böyle olduğundan dolayı bu konuşmanın aslının ve maksadının ne olduğunun tesbiti için yukardaki hukuk kurallarına titizlikle riayetin büyük önemi vardır.

(4) Bir konuşmanın değerlendirilmesinde "sebep ve saik" gözardı edilemez; zira hukukta "saik" çok önemlidir.

GERÇEK NEDİR?

(5) Meclis grup toplantısının yapıldığı 13 Nisan 1994 tarihi, 27 Mart 1994 Yerel Genel Seçimler’den iki hafta sonraya rastlayan bir tarihtir.

27 Mart 1994 günü Genel Yerel Seçimler yapılmış; Refah Partisi, başta büyük şehirlerin çoğu olmak üzere tüm ülkede milletimizin beklediği demokratik başarıyı göstermiştir.

Diğer taraftan, hemen bu seçimlerin arkasından henüz icraata başlama fırsatı doğmadan bir kısım çevrelerce Refah Partisi'ne, Refah Partililer’e tahkir ve açık tehdit eylemleri başlatılmıştır.

Bu meyanda bir takım kuruluşlar tarafından her yerde görülmemiş yoğunlukta "tahrik" ve "tahrike teşvik" mahiyetinde eşine rastlanmamış bir kampanya başlatılmıştır. Başta İstanbul, Ankara olmak üzere, bu çevrede yasadışı yürüyüşler yapılmıştır.

Bu kampanyanın nasıl bir kampanya olduğunu (EK: Bölüm IV, No:11) de takdim olunan dosyadaki fakslar açık bir şekilde göstermeye yeterlidir. Bu faksların nerelerden nerelere gönderildiği de ayrıca dikkat çekicidir.

Hemen belirtelim ki o tarihlerde Refah Partisi tarafından bu konularda yetkili mercilere suç duyurusunda bulunulmuştur (Ek: Bölüm IV, No:12).

Bu faxlardan açıkça görüldüğü gibi, "Kan" dan bahseden Refah Partisi Genel Başkanı değil, bizzat bu çevrelerdir. Nitekim fakslarda şu cümleler yer almıştır:

"Ankara Melih Gökçek'e MEZAR olacak... Gerekirse KANIMIZIN son damlasına kadar direnmeye ve savaşmaya hazırız..." Ayrıca yapılan kanunsuz yürüyüşlerde de birçok yakışıksız slogan, tehdit, tahkir sözleri kullanılmıştır.

"Ankara Melih'e Mezar olacak..." gibi ciddi tehditler yapılmıştır.

Bu olaylar sebebiyle Refah Partisi Genel Başkanı bir yandan bu çevrelerin yürüyüş, eylem ve tahriklerin son bulması diğer yandan RP'li belediyelerin huzur ve barış içinde hizmet yapabilmeleri için bahse konu grup toplantısında, ülkenin o günkü durumunu bir tahlile tabi tutmuş, bu yapılan kanunsuz eylemleri kasdederek, bu huzursuzluktan bir fayda gelmeyeceğini belirtmek kasdıyla bu tahrikleri yapanlara seslenmiş; kanlı tehditleri bırakın; RP'nin genel yönetimde de iktidara gelip "Adil Bir Düzen'i kuracağı güne ulaşıncaya kadar geçireceğimiz dönemi huzur, barış ve kardeşlik içinde geçirelim" mealinde bir konuşma yapmıştır.

Asıl maksadı ve gayesi açık olan bu konuşma ne yazık ki bir kısım basın tarafından art maksatlı olarak yapılan değiştirmeler ve yorumlar ile asıl gayesinden saptırılmıştır.

Bununla beraber, birkısım medyanın yaptığı bütün bu tahrifata rağmen, değiştirilmiş, metinlerden bile, dikkatle incelendiği zaman asıl maksadın ne olduğu görülmekte ve konuşma aslının yapılan yorumlarla bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Mesela: Bu konuşmayı A.A. 13.04.1994 günlü bülteninde, aşağıda olduğu gibi vermiştir. 

"(A.A) 27 Mart'ta halk yanıldı diyorsunuz, o zaman buyurun hemen halka gidelim, halk ne diyor. (Halk seçim istemiyor) diyorsunuz, o zaman, halkın ne isteyip istemediğini halka soralım. Halk Adil Düzen’i, istikrarı, barışı istiyorsa hemen seçime gidelim.

Bir kaç tane, hükümet tarafından beslenen holding dışında herkes bizimle birliktedir.

Bütün halkımız bizimle beraber Adil Düzen, lider ülke istiyor, Refah Partisi iktidara gelecek, Adil Düzen kurulacak, sorun ne? GEÇİŞ DÖNEMİ sert mi olacak, yumuşak mı? Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak? Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum ama, BUNLARIN TERÖRİZMİ KARŞISINDA herkes bu gerçeği görsün diye bu tabirleri kullanmaya mecburiyet duyuyorum.

Türkiye'nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım, Türkiye Refah Partisi ile Adil Düzen'e geçecek, bu kesin şart. GEÇİŞ DÖNEMİ yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak? 60 milyon buna karar verecek. BİZ DİYORUZ Kİ BU GEÇİŞİ TATLI YAPALIM, BU GEÇİŞİ BARIŞ İÇİNDE, BU GEÇİŞİ YUMUŞAK YAPALIM. ZİHNİYET OLARAK BİZ BARIŞÇIYIZ; BUNLAR GİBİ TERÖRİST DEĞİLİZ. BİZ HUZURCUYUZ, BİZİM YOLUMUZ KARDEŞLİKTİR" (Ek: Bölüm IV, No:13, Anadolu Ajansı Bülteni 13.4.1994). Bu değiştirilmiş metin dahi dikkatle incelendiği zaman ne görülüyor:

5.1. Metin içerisinde "Geçiş Dönemi" kelimeleri yer aldığı halde, haberin başlığı maksatlı olarak değiştirilmiş, "Gelme Biçimi" olarak ifade edilmiştir. Bu değişiklik "temel kastı" tamamen değiştirmektedir. Şöyle ki: Konuşmanın kastı Refah Partisi yerel yönetimde iktidara geldi. Bir süre sonra da yapılacak seçimlerle genel yönetimde de iktidara gelecek, millet saadet bulacaktır; Millet'in saadet bulması için bu gereklidir.

Yerel Yönetimde iktidara geldikten sonra, genel yönetimde de iktidara gelinceye kadar bir süre geçecektir. Bu süre bir kaç yıl olabilir. Bu bir kaç yıllık süre bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminin huzur, barış ve kardeşlik içerisinde geçirilmesini istiyoruz. Milletin de böyle istediğinden eminiz. Bu geçiş dönemi, şimdi huzursuzluk çıkaranların bu faaliyetlerine devam etmeleri suretiyle baştan sona kadar huzursuz bir dönem olmamalıdır. Bu ve benzer tahriklerden vazgeçilmelidir. Refah Partisi'nin insiyatifi dışında geçecek olan bu birkaç yıllık süre, Millet'in bütününün şuurlu ve uyanık davranışlarıyla bir barış süreci olarak geçmelidir.

Bu kasıtla yapılan bir konuşmanın asıl kast belirten bu bir iki yıllık "Geçiş Dönemi" kelimeleri yerine, Refah Partisi'nin iktidara "geliş biçimi" diye değiştirilirse, bütün kasıt tersine çevrilmiş olur. Zira konuşmacının kastı: Refah Partisi'nin iktidara nasıl geleceği değildir; Çünki o belli .... değiştirilmiş metinde dahi tekrar tekrar görüldüğü gibi RP'nin iktidara gelişi demokrasiyle ve seçimle olacaktır.

Konuşmacının kastı: Refah Partisi'nin iktidara gelişinin huzurlu olup olmayacağı değil, bu bir kaç yıllık "geçiş dönemi"nin huzursuzluk çıkartanlar yüzünden huzurlu geçip geçmeyeceğidir.

5.2. Bu değiştirilmiş metinden dahi konuşmacının kastının: "Buyurun halka gidelim.. Halk ne diyor... Halk Adil Düzeni istiyor... Hemen seçime gidelim..." kelimelerinde de açıkça görüldüğü gibi, iktidara gelmenin tek yolunun "seçim" olduğudur.

5.3. Refah Partisi'nin "Adil Bir Düzen" istediği herkesin bildiği bir gerçektir. Adil Düzenden ne kastedildiği de sayılamayacak kadar çok Meclis konuşmalarıyla, konferanslarla, beyanlarla açıklanmıştır ve her defasında belirtilmiştir ki RP'nin istediği düzen, Anayasa'da istenen düzenin gerçek manada tatbikidir.

Esasen:

Anayasanın 2. maddesinde "... milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde.... " hükmüne; 18. maddesinde "Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır" hükmüne; 55. maddesinde "... işe uygun adaletli bir ücret..." hükmüne; 73. maddesinde de "vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı..." hükmüne yer verilmiştir.

Bu hükümlerden ve Anayasanın: "Türkiye Cumhuriyeti Adalet Anlayışı içinde"... demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Anayasa’nın âmir Hükmü’nden de görüldüğü gibi demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde, devletin düzeni adalet anlayışı içinde yürüyen bir düzendir. Yani "Adil Bir Düzen"dir. Sayılamayacak kadar çok defa belirtilmiştir ki, Refah Partisi'nin belirttiği "Adil Düzen" işte bu anayasal düzendir.

SONUÇ OLARAK:

Bu gerçeklerin ışığı altında, Sayın Başsavcı’nın ileri sürdüğü mütalaa değerlendirildiğinde görülen nedir?

(1) Sayın Başsavcı yapılan konuşmanın aslını ve tamamını dikkate almadan, saikini, kastını inceleyip tesbit etmeden, yanlış kabullere dayanarak ve yanlış yorumlar yaparak, haksız isnadda bulunmuştur.

(2) Yukarda yapılan açıklamalar karşısında ortada laikliğe aykırı davranışla ilgili hiçbir husus yoktur.

(3) Sözü edilen konuşma Meclis çalışmaları kapsamındadır. Bu yüzden aşağıdaki bölümde açıklandığı gibi 83. maddenin açık hükmüyle "sorumsuzluk" güvencesi altındadır. Bu sebepten hiçbir ithama mesnet yapılamaz.

(4) Ve yine adı geçen Meclis çalışmasının tarihinden de belli olduğu gibi (13 Nisan 1994) bu konuşma Anayasa’da, 1995 yılında yapılan değişiklikten önce yapılmıştır. Sayın Başsavcı’nın iddianamedeki kabullerine göre, hangi yönden bakılırsa bakılsın "odak olma" faaliyetine delil olamaz.

(5) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3) bölüm münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin ERBAKAN'ın bütün beyanları laikliğin savunulması istikametindedir. (Ek: Bölüm IV, No:1) Sayılamayacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa'nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını ana fikrinden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir. Hukuki geçerliliği yoktur.

(6) Yine RP'nin, iktidara seçimle ve demokratik yolla geleceğine dair sayısız konuşma ve beyanı vardır.

Sadece bir misal olarak;

İktidarın nasıl devralınacağı, 1993 tarihli büyük kongrede alenen ve açıkça ifade olunmuştur (Ek: Bölüm IV, No:14).

Yukardaki izahlardan açık bir şekilde görülüyor ki: Necmettin ERBAKAN meclis grup konuşmasında "geçiş dönemi"nin huzurlu olmasını isteyen konuşmasıyla ilgili olarak başsavcının ileri sürdüğü mütalaalar yersizdir.

d. SAYIN BAŞSAVCI’NIN, BASINDAKİ BİR KISIM GERÇEKDIŞI MAKSATLI YAZILARI DELİL TELAKKİ ETMESİ HUKUKİ DEĞİLDİR. İddianamenin yine 9. ve 10. sayfalarında yeralan, "Sivas - Sıcak Çermik Seminer Konuşmaları" diye takdim edilen iddiaya gelince:

(1). Bu iddianın hiçbir dayanağı yoktur. Böyle bir konuşma kesinlikle yapılmamıştır. 

(2). Sayın Başsavcının, bir gazetenin asılsız bir haberine dayanarak, Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın MGK Toplantısı’nda Gazeteler okuduğuna ve bu gazeteler karşısında Başbakan Necmettin Erbakan'ın sessiz kalmak suretiyle bu iddiaları kabul etmiş sayılacağına dair iddiasının hem gerçekle bir ilgisi yoktur ve hemde bu iddia hukuken geçersizdir.

(3). Çünkü MGK Toplantıları gizlidir. Bu toplantılar hakkında bir bilgi almak mümkün olmadığı gibi, toplantılar hakkında yayın yapmak da yasaktır. Kaldı ki kanuna aykırı biçimde elde edilen deliller hükme dayanak yapılamaz.

(4). Sayın Başsavcı, bu iddiası ile "avam"ın deyişiyle "sükut ikrardan gelir" demek istiyorsa, bu kabulün de hiçbir hukuki dayanağı ve değeri yoktur.

(5). Kaldı ki bu kabil gerçek dışı, asılsız iddialar nerede, ne zaman yapılmışsa tarafımızdan reddedilmiş ve muttali olunan iftiralar hakkında kununi yollara başvurulmuştur.

(6). Husumeti sabit kimselerin beyanları delil olamaz.

Nitekim siyasi husumetle bu yayınları yaparak saldırıda bulunanlara karşı Refah Partisi yetkilileri tarafından hukuk yollarına gerekli başvurular yapılmıştır.

Bu cümleden olarak, bu konu ile ilgili olmak üzere haklarında açılan davada Zekeriya Beyaz ile sorumlu müdür T. Kutsi Makal, Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi’nin 18.5.1995 tarih ve 1994-645-1995/391 sayılı kararıyla manevi tazminat ödemeye mahkum edilmişlerdir (Ek: Bölüm IV, No:15).

Bu karar, 26.12.1995 gün 1995/9171-10106 sayılı ilamla Yargıtayca onanmıştır (Ek: Bölüm IV, No:16).

Ayrıca, adıgeçenler, Ankara 2. As. Ceza Mahkemesinin 30.10.1995 tarih ve 1994/01122-1995/000215 sayılı kararıyla hapis ve ağır para cezasına mahkum edilmişlerdir (Ek: Bölüm IV, No:17).

Ve yine Adıgeçenler, Refah Partisi'ne hakaretten dolayı Ankara 2. As. Ceza Mahkemesi’nin 27.9.1995 gün ve 1994/01122-1995/00840 sayılı kararıyla da hapis ve ağır para cezasına mahkum olmuşlardır (Ek: Bölüm IV, No:18).

(7) Böylece, bu mahkumiyet kararlarıyla sözü geçen yayınların gerçekle ilgisi olmadığı ve bunların husumetten ileri gelen bühtan ve iftiralardan ibaret olduğu "kesin hükümle" sabit olmuştur.

(8). Sayın Başsavcı, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 98. maddesinin verdiği Sorgu Hakimliği görevini ve CMUK'un 153/2. maddesinin yükümlü kıldığı "Lehteki delilleri" de toplama vecibesini yerine getirmek suretiyle usul hükümlerini noksansız yerine getirmiş olsaydı, parti kapatma gibi ciddi ve önemli bir davada böyle asılsız ve aksi sabit olmuş bir konuyu delil olarak ileri sürmezdi.

Sonuç:

Yukarıda yapılan açıklamalardan da kesin olarak görüldüğü gibi; Husumete dayanan bir basın haberindeki, asılsızlığı mahkeme kararıyla "kesin hüküm" haline gelmiş bir yazının delil olarak ileri sürülmesi hukuken mümkün değildir. 

e. SAYIN BAŞSAVCI’NIN, BAŞBAKANLIK KONUTUNDA DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI VE İLAHİYAT FAKÜLTESİ MENSUPLARINA VERİLEN İFTAR YEMEĞİNİ LAİKLİĞE AYKIRI BİR DAVRANIŞ OLARAK NİTELENDİRMESİ HUKUKEN İSABETLİ DEĞİLDİR. Sayın Başsavcı iddianamenin 10. sayfasında dercettiği sözleriyle Başbakan sıfatıyla Necmettin ERBAKAN'ın Başbakanlık konutunda Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına vermiş olduğu bir iftar yemeğini laikliğe aykırı bir davranış olarak gösterebilmek için, bu iftara Diyanet İşleri mensubu olarak katılmış olanlardan bir kısmının "Devrim yasalarını ihlal eden" ve güya "Laikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderleri" olduklarını ileri sürmüştür. 

Bir kısım medyanın maksatlı olarak yaptıkları yayınların etkisi altında kalınarak ileri sürülen bu görüşlerin gerçekle de, hukukla da hiç bir ilgisi yoktur. 

Diğer iddialar gibi bu iddiada hukuken geçersizdir. 

Çünkü;

(1) Söz konusu iftar yemeği Refah Partisi adına değil, Başbakanlık adına verilmiştir; bu sebepten dolayı Refah Partisi ile hiç bir ilgisi yoktur.

(2) Böyle bir iftar davetinin yasal olup olmadığını denetleme TBMM'nin görevidir.

(3) TBMM 04.02.1997 günü bu konuyla ilgili gensoru müzakeresiyle denetleme görevini yapmış ve bu konuyla ilgili iddiaların varit olmadığına karar vererek gensoru önergesini reddetmiştir (Ek: Bölüm IV, No:19, Gensoru önergesi).

(4) Başbakan sıfatıyla Başbakanlık Konutu’nda verilen bu iftar yemeği, aynı Ramazan ayında, toplumun çeşitli kesimlerine, bu meyanda üniversite mensupları, yargı organları mensupları, medya mensupları, yazarlar, sanayici, iş adamları, işçi kuruluşları temsilcileri ... vs.ye verilen 20'den fazla iftar davetlerinden birisidir.

(5) Bir Ramazan ayında toplum kesimlerinin geniş yelpazesini dikkate alarak yapılan bir seri iftar davetlerinden birisinin Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına tahsis edilmesinden daha doğal bir şey olamaz. 

(6) Bu iftar yemeklerinin tertip ve tanzimi Başbakanlık Halkla İlişkiler görevlileri tarafından yapılır. Diyanet İşleri, İlahiyat Fakültesi mensuplarından kimlerin davet edileceğini bu görevliler tanzim eder. 

(7) Türkiye'mizde 30 Teşrinisani 1341 tarih ve 677 sayılı "Tekke ve zaviyelerle, türbelerin seddine dair kanun" la birlikte, yani 1925'ten bu tarafa 72 senedir tekke-zaviye ve türbeler kapatılmış, şeyhlik, meşayihlik, tarikat ve tarikate mensubiyyet yasaklanmıştır. 

(8) Fiili ve hukuki durum bu kadar açık iken, Sayın Başsavcının "Tarikat liderlerinden" de söz etmesini; hele böyle bir mevhumeyi "davaya delil" diye ikame etmesini adalet ilkesi ve hukuk mantığı ile bağdaştırmak imkânsızdır.

Hukukun genel kurallarına göre; "Tevehhüme itibar yoktur".

(9) Yukarki 5. maddede belirtildiği gibi söz konusu iftar daveti, Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarının daveti münasebetiyle yapılmıştır.

Bu davete başta Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri YILMAZ olmak üzere Diyanet İşleri mensuplarından bir grup, İlahiyat Fakültesi’nden Dekan başta olmak üzere İlahiyat Fakültesi’nin Profesörleri katılmışlardır.

Diyanet İşleri mensubu olması dolayısıyla davet edilen zevata bu sıfatların dışında başka sıfatların izafe edilmesinin olayla hiç bir ilgisi yoktur. Bu davet münasebetiyle Sayın M.Nuri YILMAZ ve İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın M.Sait YAZICIOĞLU birer konuşma yapmışlardır.

Davetin maksat ve gayesinin ve hasıl ettiği sonucu belirtmek bakımından, İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın Prof.Dr.M.Sait YAZICIOĞLU'nun davette yaptığı teşekkür konuşmasındaki şu cümlelerin önemi büyüktür. 

"Böyle bir ilgiyi ve beraberliği, her Ramazan'da beklerdik, ancak şimdi nasib oldu; bu gibi beraberliklerin demokrasinin gelişmesine katkı sağlayacağını; zira, hangi kesimden olursa olsun, halkla, seçilmişler arası diyaloğa ihtiyaç bulunduğunu, toplumsal huzuru geliştireceğini ifade etmek isterim" . demiştir

(10) Ramazan münasebetiyle çeşitli kurum ve kuruluşlar benzer ikramlarda bulunur. Bizim tarihi geçmişimiz emsalleriyle doludur.

(11) Bugün artık hür dünya, her türlü taassuptan arınmış, toplumsal huzuru sağlamaya seferber olmuştur. Bu sebeple ulusal ve hatta uluslararası barışın sağlanabilmesi için her fırsat değerlendirilir olmuştur. Ulusların milli bayramları, özellikle de barış ve hoşgörü günü olan dini gün ve bayramlar barış için fırsat bilinmektedir.

Nitekim Türkiye Gazetesi'nin Ek'te sunduğumuz resimli haberinde şu sözlere yer verilmiştir. 

"ABD'li milletvekili ve senatörler, İslâm toplumu temsilcileri ile birlikte iftar yaptı. Kongre binasındaki davete askerler de katıldı. " (Ek: Bölüm IV, No:20, Türkiye Gazetesi 8.2.1997).

SONUÇ OLARAK:

Yukarıki izahattan açıkça görüldüğü gibi:

Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık adına halkla ilişkilerin geliştirilmesi maksadıyla verilmiş olan ve TBMM kararıyla laikliğe aykırı hiçbir yönünün bulunmadığı tebeyyün eden bir yemek davetinin gerçekle alakası olmayan yorumlarının, hukuki değer ifade etmeyeceği açıktır. 

NETİCE OLARAK

NECMETTİN ERBAKAN HAKKINDA, İDDİANAMEDE İLERİ SÜRÜLEN İSNADLARIN HUKUKİ DEĞERİ YOKTUR.

Genel Başkan Necmettin ERBAKAN hakkında iddianamede beş tane isnat ileri sürülmektedir. Yukarda ayrı-ayrı açıklandığı gibi bu isnatlardan hiçbirinin hukuki geçerliliği yoktur. Ayrı ayrı belirtilen pek çok sebebe ilaveten kısa bir özetleme dahi gerçeği ortaya koymaya yeterlidir.

Nitekim, kısa bir özetleme yapacak olursak bu beş isnadın mahiyeti nedir? Bunlar niçin hukuken bir değer ifade etmez;

Çünkü;

(1) Üniversitelerle ilgili Kılık Kıyafet Kanunu’nun savunulması. Yani 2547 Sayılı Kanunun Ek-17. maddesinin savunulması.

(2) Bir Meclis çalışmasında Genel Esaslar çerçevesinde, özel hukukta "akit serbestliği" hakkının savunulmasına dair görüş serdedilmiş olması.

(3) Grup konuşmasında "geçiş dönemi" nin huzurlu olmasının istenmesi.

a. Bu üç konu doğrudan doğruya Meclis çalışmaları, ya da bu çalışmaların halka tekrarından ibaret konular olup Anayasa'nın 83. maddesi gereğince "sorumsuzluk" güvencesi altındadır; Hiçbir davaya konu yapılamazlar.

b. Bu konuşmaların içerisinde ne laikliğe ne de yasalara aykırı hiç bir husus yoktur.

c. Bu konuşmalar, Anayasa’nın ve altına imza koyduğumuz Uluslararası Anlaşmalar’ın en doğal insan hakkı olarak tanıdıkları düşünce hürriyetinin sınırları içinde yapılan konuşmalardır. Görev ve sorumluluğun gereği olarak iyi niyetle yapılmış konuşmalardır.

(4) Bir yayın organında gerçekle alakası olmadığı, husumet eseri olduğu mahkeme kararlarıyla da tesbit edilen, Necmettin ERBAKAN'la hiç bir alakası bulunmadığı sabit olup, mesulleri cezalandırılmış olan bir yazı.

(5) Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık faaliyeti olarak verilen ve TBMM'nce denetlenip laiklikle ilgili olmadığı karar altına alınan bir iftar yemeği.

Görülüyor ki:

Necmettin ERBAKAN ile ilgili olarak ileri sürülen isnadların hiçbirinin geçerliliği yoktur. Bunların davadaki "laikliği ihlal" isnadına mesned yapılması hukuken mümkün değildir.

B.3. PARTİNİN DİĞER BAZI ÜYELERİNE YAPILAN İSNATLARDA HUKUKİ DAYANAKTAN YOKSUNDUR

a-ŞEVKİ YILMAZ;İddianamenin 11. ve 12. sahifelerinde Rize Milletvekili Şevki YILMAZ'ın üç konuşmasında laikliğe aykırı davrandığı ileri sürülmektedir.

a-1. Hac'da yaptığı iddia edilen bir konuşma,

a-2. İstanbul'da hanımlara hitaben yapıldığı iddia edilen konuşma,

a-3. Yapıldığı iddia edilen diğer bir konuşma.

Bu konudaki iddiaların değerlendirilmesi, 

(1) Şevki YILMAZ'ın (a-1 ve a-2) bölümünde bahsedilen konuşmaları yaptığı ileri sürülen tarihte Refah Partisi ile herhangi bir organik bağı mevcut değildi. Bir başka ifadeyle bu tarihlerde, adı geçen kişi Refah Partisi’nin üyesi değildi. 

Çünkü, Şevki Yılmaz 27 Mart 1994'de Rize Belediye Başkanı seçilerek Refah Partisi üyesi olmuştur.

a-3 olarak ileri sürülen konuşmanın ise nerede, ne zaman ve ne münasebetle yapıldığı belli değildir. Delil olma niteliği yoktur.

(2) Adı geçenin yaptığı iddia edilen konuşmalara ilişkin delil olarak video bantlar sunulmuştur.

Böyle bir konuşma yapılmış mı? Şayet yapılmışsa, nerede, ne zaman, hangi tarihte yapılmış? Bu video bantlar, nereden alınmış, hangi yolla elde edilmiş? Video bantlar sağlam mı? üzerlerinde oynama, montaj var mı? Konuşmalar hakikaten adı geçene mi ait? Bununla alakalı olarak ne bir belge, ne bir tutanak ne de tanık ifadesi yoktur. Şevki YILMAZ'a böyle bir konuşma yapıp yapmadığı sorulmamıştır.

Bu açıdan bunların hukuki anlamda delil olma niteliği yoktur. Nitekim bantların yan delillerce doğrulanmadan tek başına delil olarak kabul edilemiyeceğine ilişkin Anayasa Mahkemesi ve diğer Yüksek Yargı Organlarınca pek çok kere teyit edilmiş müctekâr kararlar vardır (AYMKD, S:30, Cilt: 2, Sayfa: 1193, 1993/3E.-19942 K.Sayılı Karar).

(3) Bu konuşmalarla ilgili olarak 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d maddesi uyarınca hiç bir yargılama yapılmamıştır.

(4) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi bulunmadığı gibi, partinin kurul ve organlarında görevi yoktur.

(5) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan Parti'mizin haberi olmamıştır. Partimiz bunları iddianame ile öğrenmiştir.

(6) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) Partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 Sayılı Yasanın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiz için, partimizden her hangibir talepte bulunmamıştır.

(7) Kaldı ki, adı geçen Milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir (İhraç kararı: Ek:Bölüm IV, No.21). Bu durumda SPK 101/d-1'deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

b-HASAN HÜSEYİN CEYLANAnkara Milletvekili Hasan Hüseyin CEYLAN'a izafe edilen iki konuşma, bu davada iddianın gerekçesi olarak gösterilmiştir (İddianame Sh.12-14).

b-1. Hasan Hüseyin CEYLAN'a izafe edilen ilk konuşma 14.03.1993'de Kırıkkale'de yapıldığı iddia edilen konuşmadır. 

b-2. İzafe edilen ikinci konuşma KANAL-D Televizyonu’nda 24.11.1996 günü TEKE-TEK Programı’nda, Almanya'da yaptığı iddiası ile yayınlanan konuşma.

Bu konudaki iddiaların değerlendirilmesi,

  1. İzafe edilen her iki konuşma hakkında ortada banttan başka bir şey yoktur. Bu konuşmalar nerede, ne zaman yapılmıştır? Kim tarafından banta alınmıştır? Bant bozuk mudur? Nasıl elde edilmiştir, nasıl muhafaza edilmiştir? Belli değildir. 
(2) Her iki konuşmasına da video bant delil olarak sunulmuştur. Konuşmanın yapıldığı ve iddia edilen konuşmaların içeriğini doğrulayan başka bir delil sunulamamıştır. Video bantların tek başına delil olmadığı Anayasa Mahkemesi kararıyla belirtilmiştir.

(3) Her iki bantla ileri sürülen konuşmanın, aslında var olup olmadığı, muhtevasında laikliğe aykırı herhangi bir unsurun bulunup bulunmadığı hususunda, hakkında hiç bir mahkeme kararı mevcut değildir.

(4) Yapıldığı iddia edilen konuşmalardan partimizin haberi olmamıştır. Partimiz bunları ancak iddianame ile öğrenmiştir.

(5) Adı geçenin partiyi temsil yetkisi yoktur. Parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 Sayılı Yasa’nın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiş, partimizden herhangi bir talepte bulunmamıştır.

(6) Hasan Hüseyin CEYLAN'ın bu konuşmasına ait kasetlerin çoğaltılıp Refah Partisi Teşkilâtları’na dağıtıldığı iddiası doğru değildir. Partimizin böyle bir çalışması yoktur. Video bantların çoğaltılması zor bir olay değildir, ticari amaçla bu tür çalışma yapanlar olabilir. 

(7) Adı geçen Milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1'deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

c-İBRAHİM HALİL ÇELİKİddianamenin 15. sahifesinde yer alan, "10 Mayıs 1997" günü bazı gazetelerde yayımlandığı iddiasıyla İbrahim Halil ÇELİK'e atfedilen sözler. 

(1) Adı geçen, iddia edilen sözleri söylemediğini, tekzip hakkını kullandığını beyan etmiştir. İddia edilen sözlerin, söylenip söylenmediği, doğru olarak aktarılmadığı hususunun araştırılması bizim savunmamızın kapsamı dışındadır.

(2) İbrahim Halil ÇELİK'in partimizi temsil yetkisi bulunmadığı gibi, partinin kurul ve organlarında herhangi bir görevi yoktur.

(3) Söylendiği iddia edilen sözlerle ilgili olarak açılan soruşturmada, TCK'nun 312/2 maddesinde belirtilen suçu işlediği iddia edilmektedir. Ancak isnad edilen bu suçlamanın "LAİKLİĞE AYKIRI EYLEMLE" hukuki bir ilgisi yoktur.

(4) Adı geçenin parti üyesi sıfatıyla açıkladığı söz ve düşüncelerinde (eğer yasalara aykırı bir durum varsa) partimizin kapatılması talep edilmeden önce, 2820 Sayılı Yasa’nın 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen prosedürün işletilmesi gerekirdi. Sayın Başsavcı bu prosedürü işletmemiş, partimizden herhangi bir talepte bulunmamıştır.

(5) Kaldı ki, adı geçen milletvekili, 20.06.1997 tarihinde partimizden ihraç edilmiştir. Bu durumda SPK 101/d-1'deki hüküm gereğince partimiz aleyhindeki isnadın hukuki dayanağı kalmamıştır.

d-AHMET TEKDALAhmet Tekdal'ın yıllarca önce gittiği bir hacda yaptığı iddia edilen bir konuşma iddai ispata matuf delil olarak ileri sürülmüştür.

Adı geçene izafe edilen bu konuşma,

(1) İddianamenin 13. sayfasında KanalD Televizyonu’nun 24.11.1996 günü yaptığı bir yayında Ahmet Tekdal'ın yıllarca önce gittiği bir hacta yaptığı ileri sürülen bir yayın bu davaya delil yapılmak istenmiştir.

(2) Hac'da yapıldığı iddia olunan konuşmanın video bant dışında bir dayanağı yoktur. Bu konuşmanın hangi tarihte, nerede yapıldığı belli değildir. Bant üzerinde montaj veya değiştirme var mı? Belli değildir. Adı geçen kanal bilindiği gibi o tarihlerde partimiz aleyhine yoğun bir şekilde maksatlı yayın yapmaktaydı. Bu bakımdan bu yayının bir mesned olarak alınması mümkün değildir.

(3) Ahmet TEKDAL 1986 yılında Hacca gitmiştir. Hacca Genel Başkan sıfatıyla değil, sade bir vatandaş olarak gitmiştir. Hac siyasi faaliyet yeri olmadığı için, parti adına siyasi bir konuşma yapması da düşünülemez.

(4) İsnad edilen konuşmanın aslı olup olmadığı araştırılmamıştır. Konuşmanın tam metni yoktur. Konuşmanın Ahmet Tekdal'a ait olup olmadığı sorulmamıştır.

(5) İddia olunan konuşmada hak nizamı ibaresinin söylenip, söylenmediği, söylenmişse ne maksatla söylendiği belli değildir.

(6) Parti'mizin, yapıldığı ileri sürülen konuşmadan iddianame ile haberi olmuştur. Partimizin hükmü şahsiyetin iddia edilen fikirleri kabul etmesi söz konusu değildir.

(7) Ses bantlarının ve video kasetlerinin yan delillerle doğrulanmadan delil olarak kabul edilmeyeceği Yüksek Mahkeme’nin 16.06.1994 tarih 1993/3-1994/2 Sayılı Kararı’nda belirtilmiştir (AYMKD, Sayı 30, Cilt 2, Sh. 1193).

(8) Bu konuda 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101-d maddesinde belirtilen işlemlerden hiçbiri vaki olmamıştır.

Açıkladığımız gibi, partimiz bu söylendiği iddia edilen sözleri tekabbül etmemiştir.

Yukarıda sıraladığımız sebeplerden dolayı, Şevki YILMAZ, Hasan Hüseyin CEYLAN, Ahmet TEKDAL ve İbrahim Halil ÇELİK isnad edilen söz ve eylemler sebebiyle, partimizin, "Laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı" olma iddiası ile kapatma davası açılması hukuken mümkün değildir.

e.ŞÜKRÜ KARATEPESayın Başsavcı, iddianamenin 14. sayfasının (e) bendinde, Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı Şükrü Karatepe'nin, 10 Kasım 1996 günü yaptığı ileri sürülen bir konuşmayı bu davaya delil göstermiştir.

Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığınca tahkikat açılmış. Yapılan tahkikat sonunda 1996/13102 Esas sayı ile 30.06.1997 günü Şükrü Karatepe'nin izafe edilecek bir suç bulunmadığından takipsizlik kararı verilmiştir (Ek: Bölüm IV, No:22).

Ayrıca yine bu konuşma münasebetiyle Kayseri DGM Başsavcılığı tarafından da tahkikat açılmış. Bu tahkikatın sonucunda da 2.4.1997 günü 996/132 Hazırlık Esas, 997/5 Sayılı kararla aynı şekilde takipsizlik kararı verilmiştir (Ek: Bölüm IV, No:23).

Hal böyle iken, Sayın Başsavcı’nın bunları araştırmadan DGM Savcısının tahkikatının neticesini sormadan ve açılan tahkikatın akıbetini öğrenmeden, bu hadiseyi davasına delil ve mesnet olarak göstermesi isabetsiz olmuştur.

Bu Hadisenin de adı geçen Siyasi Partiler Kanunu'nun 101 inci Maddesi’ndeki hüküm giyme şartı gerçekleşmediği cihetle de davamızda delil olarak kabul ve ikamesine kanuni imkân yoktur.

f. ŞEVKET KAZANSayın Başsavcı iddianamesinin 15. sayfasının G. bendinde Şevket Kazan'ın Adalet Bakanlığı sırasında Sincan Belediye Başkanı'nı ziyaret etmesini delil göstermek istemiştir.

Bu ziyaret bir hükümet üyesinin görevi sırasında yapılmış olduğundan böyle bir konunun denetiminin TBMM'ye ait olması dolayısıyla bu denetim Anayasa'nın 100. maddesine göre Meclis Soruşturması açılması talebiyle TBMM'de görüşülmüş bu müzakerelerde Şevket Kazan'a izafe edilecek herhangi bir bir suç bulunmadığına karar verilmiş ve soruşturma talebini reddetmiştir (Görev ve Sorumluluk Broşürü, Ek: Bölüm IV, No:24).

Aşağıda (Bölüm IV, Kısım C)'de açık bir şekilde belirtildiği gibi TBMM'nin işbu Kararı’ndan sonra aynı konunun yargı tarafından ele alınması mümkün değildir.

B.4. REFAH PARTİSİ'NİN BAZI ÜYELERİNİN SÖZ VE EYLEMLERİNE KARŞI SESSİZ KALDIĞI İDDİASI DOĞRU DEĞİLDİR.Refah Partisi'nin üyelerinin kural dışı sayılan söz ve eylemlerine karşı sessiz kaldığı iddiası doğru değildir.

Refah Partisi, Başkanlık Divanı’nı, MKYK Üyeleri’ni, il, ilçe ve belde Başkanları’nı, Belediye Başkanları’nı ve köylerdeki Temsilcileri’ne kadar bütün üye ve mensuplarını yakından takip etmekte ve onların kanun ve kural dışı söz ve hareketlerini inceleme altında tutmaktadır. Kanun dışı herhangi bir hadiseye sebebiyet vermemek için elinden geleni yapmaktadır. Mevcut partilerimizin hiçbirinin mensupları Refah Partisi kadar eğitimli, dikkatli ve itinalı değildir. Nitekim kurulduğu günden bugüne kadar Yargıtay Başsavcılığınca partimiz ve mensupları hakkında bir takibat yapılmamıştır.

2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d bendinde açıkça belirtildiği gibi üyelerinin kural dışı eylemlerine karşı siyasi partilerin sorumlulukları, üyelerin hüküm giymesinden sonra, Başsavcılıkça bu üyenin partiden ihracı talebinden sonra başlar.

Bugüne kadar böyle bir olay vaki olmadığından partimizin kural dışı sayılan eylemlere karşı sessiz kaldığı iddiası geçerli değildir.

Kaldı ki partimiz yetkili organları, üyelerinin bütün faaliyetlerini her zaman yukarda da belirtildiği gibi yakinen takip etmiştir. Bu hususta soruşturulacak herhangi bir konu sözkonusu olduğunda gereken disiplin çalışmalarını dikkatle ve titizlikle yürütmüştür.

Nitekim bazı üyeleri hakkında yapılan ihbarlar üzerine bu dava açılmadan çok daha önce, gerekli duyarlılık gösterilerek disiplin hükümleri uygulanmıştır.

C. ÜÇÜNCÜ KISIM: ANAYASA'NIN 83. VE 100. MADDELERİNİN GETİRDİĞİ GÜVENCELER MÜVACEHESİNDE HÜKÜMET VE MECLİS ÜYELERİ SORUMLU TUTULAMAZ Milletvekillerinin sorumsuzluk ve dokunulmazlıklarının "YOK" sayılması Anayasa’nın 83. ve diğer maddelerine aykırıdır. 

C-1.TARİHİ GELİŞİM:Tarihi süreç içerisinde iki tür "muafiyet"e şahit olunmaktadır; "Diplomatik" ve "Parlamenter muafiyet".

Bu iki dokunulmaz kurumun toplum hayatına girişi farklıdır.

Devlet hayatı, parlamenter sisteme geçişten çok eskidir. Bundan dolayı da "Diplomatik muafiyet", "Parlamenter muafiyet"ten daha öncedir. "Diplomatik muafiyet"le toplum ortaçağda tanışmış, bu müessese 1815 tarihli Viyana Kongresi’yle Devletler Hukuku’na girmiştir.

Bizim devlet hayatımızda "özdeyiş" haline gelen "Elçiye zeval olmaz" sözü, "diplomatik muafiyet"in özlü bir ifadesidir. "Diplomatik muafiyet" devletlerarası ilişkiler için etkin bir güvencedir.

"Parlamenter muafiyetler", Parlamenter fonksiyonun ifâ edilebilmesi için, parlamenteri, siyasi iktidarlar ve diğer kişi ve kurumların itham, isnad ve adli takiplerden koruyan imtiyazlardır. 

Parlamenter muafiyetler, hiç şüphesiz, kişisel imtiyazlar değildir. Millî iradeyi temsil edenin, "temsilcilik fonksiyonu"nu her türlü baskı ve korkudan emin olarak ifâ edebilme imkânıdır. Millî iradeyi temsil eden müessesenin iyi çalışmasını ve baskılardan korunmasını amaçlar. Parlamenter Muafiyetler demokrasilerin "olmazsa-olmaz" şartlarındandır.

Tarihi seyrine bakıldığında, İngiltere'den kaynaklandığını ve daha sonra Fransa'ya, oradan da Türkiye'ye intikal ettiğini görmekteyiz.

(1) İngiliz "HAKLAR BEYANNAMESİ"nin 9. Maddesi ile ilk defa hukuki nitelik kazanan ve Kral’a karşı da koruyuculuk etkisi taşıyan "PARLAMENTER MUAFİYET"ler, 1789 İhtilali’yle birlikte Fransa'da uygulama alanı bulmuş,

"Milletvekillerinin herbiri şahsi tecavüzden masundur ve bir milletvekiliniz Etats Generaux'daki herhangi bir teklifinden, reyinden, mütalâasından veya demecinden dolayı, bu içtima esnasında veya ondan sonra kovuşturmaya araştırmaya, tevkife veya tevkif ettirmeye, tutmaya veya tutturmaya cüret eden bütün özel kişi, cemiyet, hakimler heyeti (tribünal), mahkeme (cour) veya komisyonlar MİLLET HAİNİDİR ve çok ağır bir suç işlemiş olurlar." hükmünü ihtiva eden bir kararname neşredilmiştir.

(2)1793 tarihli Fransız Anayasası da, "Parlamenter Sorumsuzluğu"nu şöyle ifade etmiştir:

"Parlamentonun hiçbir üyesi, parlamenter fonksiyonlarını yerine getirirken açıkladığı görüşlerinden ya da kullandığı oylarından dolayı soruşturulamaz..."Görüldüğü gibi, Fransız Anayasası’nda, "YASAMA SORUMSUZLUĞU KAPSAMI" çizilirken mekan ve zaman tahdidi getirilmemiş; aksine, parlamenter fonksiyonun alabildiğine serbesti içerisinde ifâsı hedeflenmiştir. Hattâ, Fransız hukuk düzenlemelerine göre, parlamento üyesi olmayan bakanlar, komisyon görüşmelerine katılan kamu görevlileri... de bu sorumsuzluk imkânından yararlanmaktadır.

(3) Federal Alman Anayasası’nın 46. Maddesinde de benzer hüküm yer almaktadır.

(4) Parlâmenter muafiyetler, bizim hukukumuza ilk defa 1876 tarihli "KANUN-İ ESASİ" ile girmiştir. Anılan kanunun 47. Maddesinde aynen şöyle denilmektedir: 

"Meclis-i umumi azası re'y ve mütalaa beyanında muhtar olarak bunlardan hiçbiri bir gûnâ vaadü vaîd ve talimat kaydı altında bulunamaz..." Bir asırdan fazla zamandan beri, hukukumuza yerleşmiş bulunan "ADEM-İ MES'ULİYYET" ya da "SORUMSUZLUK"; dünya hukuk düzenlemelerdeki gelişmelere paralel olarak, "PARLAMENTER DEMOKRATİK SİSTEM" ve "HUKUK DEVLETİ" niteliğine yaraşır biçimde tekâmül edegelmiştir.

Vakı'a, 1921 Anayasası’nda "ADEM-İ MES'ULİYYET"le ilgili açık bir hüküm yoksa da; kimi konularda, 1876 tarihli Teşkilât-ı Esasîye Kanunu’na atıfla boşluk doldurulmak istenilmiştir.

Muafiyetler, 1924 Anayasa'sının 17. Maddesiyle düzenlenmiştir. Buna göre:

"Hiçbir meb'us, Meclis dahilindeki rey ve beyanatından ve meclisteki re'y mütalaasının ve beyanatının Meclis haricinde irad ve izharından dolayı mesul değildir.."1961 Anayasası’nın 79.maddesiyle düzenlenen "MUAFİYETLER" daha geniş tutulmuştur. Zira: 1924 Anayasası’nda "MECLİS DAHİLİNDE" deyimi kullanılmışken; 1961 Anayasası’nda "MECLİS ÇALIŞMALARI" ifadesine özellikle yer verilmiştir. Anayasa yapıcının, bu ifadeyi maksatsız kullanmış olması düşünülemez. Anlaşılmaktadır ki: Anayasa yapıcı, hem dünya hukukundaki gelişmeleri, hem ülkemizin çok partili demokratik-parlamenter sisteme geçmiş olmasını, hem de 1960 öncesi uygulamalarla "ADEM-İ MES'ULİYYET İLKESİ" nin alabildiğine ihlal edilmiş olduğunu göz önünde bulundurmuştur. Dinamik bir toplumun ihtiyaçlarının, statik kurallarla giderilmesinin mümkün olamayacağı her türlü izahtan varestedir.

1982 Anayasası da, "ADEM-İ MES'ULİYYET" ilkesini, 83. Maddede düzenlemiştir. Bu maddede de esas alınan temel felsefe: "PARLAMENTER FONKSİYON" un milli iradeyi temsil işlevinin eksiksiz korku ve tehdidden emin bir biçimde yerine getirilebilmesidir. Bu sebeple de: "KÜRSÜ", "GENEL KURUL", "KOMİSYON", "PARTİ GRUPLARI", "BAŞKANLIK DİVANI", "DANIŞMA KURULU" ifadeleri yerine, özellikle, özenle ve bilinçli olarak "MECLİS ÇALIŞMALARI" ifadesi kullanılmıştır. Bütün bu yukarda sayılan yer ve kurullar, Anayasa yapıcının malumu iken, onların hiçbirine iltifat etmeyerek, "MECLİS ÇALIŞMALARI..." ifadesini kullanması, ne tecahül-ü ârifanedir, ne de tesadüftür.

Herbir parlamenter, bir bölgeden seçilmiş olsa da tüm milleti temsil etmektedir. Dolayısıyla da, işlevi, yetkisi sorumluluğu milletin tümü adınadır. Millet çıkarına olduğuna inandığı en aykırı fikri bile tereddütsüz, zemin ve zaman kaydına tabi olmaksızın rahatça ifade edebilmeli; yine inandığı biçimde re'yini izhar edebilmelidir.

Yasakoyucu bilmektedir ki: "Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir". Bu sebepten dolayı milletin vekillerinin, millet adına görevlerini ifa ederken fikir, görüş, kanaat ve tekliflerini açıklamalarında hiç bir kayda ve engellemeye ve sınırlamaya tabi tutulmamalıdır.

Ve yine yasakoyucu bilmektedir ki: Meclis kararları oluşurken sadece Genel Kurul'da değil, parti grupları, komisyonlar, Danışma Kurulu, Başkanlık Divanı şeklinde yapılan çalışmaların katkısıyla olur. Bu sebepten dolayı, bütün bu Meclis çalışmalarında da milletvekillerinin görüş, fikir, kanaat ve tekliflerinin de her türlü tahdit ve engellemeden korunmuş olması gereklidir. 

Esasen, dünyanın; hukukuyla, ekonomisiyle, teknolojisiyle, bilgi çağına uygun bilim anlayışıyla yeniden yapılanma çabasında olduğu şu zamanda; "YASAMA SORUMSUZLUĞU"nun, kapsam itibariyle gerilerde bırakılmış olması düşünülemez.

"TEMSİLİ SİSTEM"lerde aslolan, millete ait temsil görev ve sorumluluğunun alabildiğine hürriyet içerisinde kullanılabilmesidir.

C.2. SORUMSUZLUK VE DOKUNULMAZLIK:Bu iki müesseseyi birbirinden ayırmak gerekmektedir. Esasen, gelişmiş Batı'lı hukuk sistemlerinde ve tabii "TEMSİLİ SİSTEM"in uygulandığı ülkelerde bu iki kurum ayrı mütalaa edilmiştir. Aynı şekilde bizim hukukumuzda da bu iki kurum birbirinden ayrı düzenlenmiştir. Nitekim, 1961 Anayasası’nın 79/1. Maddesi ile 1982 Anayasası’nın 83/1. Maddesi ile "Sorumsuzluk" -parlamenter sorumsuzluk- düzenlenmiştir. Aynı maddelerin 2. fıkralarında ise "DOKUNULMAZLIK" ilkesi tanzim edilmiştir.

a. SORUMSUZLUK:Sorumsuzluk, bir parlamento üyesinin "PARLAMENTER FONKSİYONU" ifâ ederken, parlamentonun içinde ve dışındaki işlem ve eylemlerinden dolayı sorumlu tutulmaması, herhangi bir kişi yada kurum tarafından takibata uğramamasıdır. "PARLAMENTER FONKSİYON" kavramı özellikle kullanılmaktadır. Zira, bundan maksat, yalnız "YASAMA SORUMSUZLUĞU" değil, aynı zamanda "DENETİM" faaliyetlerinin de "SORUMSUZLUĞU" dur.

Parlamenter-Demokratik sistemlerde, parlamentoların iki esas fonksiyonu vardır: 1) Yasa yapma; 2) İcra organını denetleme..

Parlamenter fonksiyonun eksiksiz yerine getirilebilmesinin yegane şartı, hiç şüphesiz, "SORUMSUZLUK"tur. Hem yasa yapmada, hem de denetimde...

Bu hürriyetin kuşkusuz iki yönü vardır:

(1) Parlamenter'in kişisel hürriyeti. Parlamenter, ancak böyle bir sınırsız hürriyet sebebiyledir ki, parlamenter işlevini yerine getirirken isteğini söyleyebilir, istediği yasa teklifini verebilir; denetimde istediği denetim yolunu kullanabilir. Ancak ifade etmek gerekir ki: "KİŞİSEL" gibi görünen "SORUMSUZLUK" aslında milli iradeye tanınmış sınırsız hürriyettir. Milli iradenin temel kaynağı olan milletin, kendisine böyle bir hürriyeti, eylem ve işlemlerden sorumsuzluğu tanıması kadar tabii bir tasarruf olamaz. Zira; "Hakimiyyet Kayıtsız Şartsız Milletindir"

(2) Parlamentonun kollektif hürriyeti. Bu hürriyet O'na, bağımsız davranma imkânını verir. Esasen, bir ülke parlamentosunun, kendi dışında kalan kişi ve kurumların takip, tehdid ve insiyatifine tabi olmasının demokratik ve hukuki izahı olamaz.

Hukukta her hürriyetin, yada "SINIRSIZ HÜRRİYET" anlamına gelen "SORUMSUZLUĞUN" da bir "KAPSAMI" olmalıdır. Meselenin bu tarafına baktığımızda:

a.1.SORUMSUZLUĞUN KAPSAMI

(1)SORUMSUZLUĞUN KİŞİLER BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:

Parlamento'da hizmet veren her insanın "SORUMSUZ"luğundan elbette söz edilemez. Zira, "SORUMSUZ"luğun kaynağı "MİLLİ İRADE" ve sebebi ise "PARLAMENTER FONKSİYON"dur. O halde, böyle bir hudutsuz hürriyetten yararlanabilmenin mutlak şartı: Temsili sistemde milleti temsil etmek ve parlamenter olmak.

Vakı'a, bizim hukukumuzda, parlamenter olmadığı halde "SORUMSUZLUK" ilkesinden yararlanabilen bir istisnâ vardır: Dışardan atanan bakanlar kurulu üyesi. Bu husus , 1982 Anayasası’nın 112/4 maddesiyle özel olarak düzenlenmiştir.

Ağırlıklı olarak Fransız Hukuku’nda, bazı diğer Batı'lı ülke hukuklarında: Bakanlar, komisyona davet edilmiş bürokratlar, ifadesine başvurulan tanıklar dahi beyanlarından dolayı sorumsuzdurlar. Böyle bir düzenlemenin, parlamentonun işlevini yerine getirmesine yardım edeceği kuşkusuzdur. Özellikle, "DENETİM" yollarının kullanılması esnasında bilgisine başvurulacak olan ilgililerin böyle bir "SORUMSUZLUK" teminatına sahip olmaları, bu teminatı bilerek hizmete katkıda bulunmaları daha kolay olur. 

(2) SORUMSUZLUĞUN "YER" BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:

Bazı ülke anayasalarında, "PARLAMENTER SORUMSUZLUK" için yer belirtilmemiş; bu anayasalar, sorumsuzluğun hudutlarını belirlerken, "TEŞRİ GÖREV"le ilgili fiilleri göz önünde bulundurmayı yeterli görmüştür.

Temsili sistemini geliştirmiş, medeni ülkeler içerisinde layık olduğu yeri yakalamış "DEMOKRATİK-PARLEMENTER SİSTEM"e sadık hemen her ülke, "PARLAMENTER SORUMSUZLUK İLKESİ"nin önündeki her pürüzü temizleyerek, sınırsız hürriyeti teminat altına almıştır.

Bizim hukukumuzdaki gelişmeler de bu istikamette olmuştur. Mesela 1876 tarihli Kanuni Esasi'nin konuyla ilgili 47. Maddesinde "...MECLİSİN MÜZAKERESİ ESNASINDA..." denilmişken; 1924 Anayasası’nın 17. Maddesinde "HİÇBİR MEB'US MECLİS DAHİLİNDEKİ RE'Y VE MÜTALAASINDAN..." denilmek suretiyle, şümul, yer bakımından kısmen genişletilmek istenilmiştir.

Halbuki, birbirinin hemen-hemen benzeri olan 1961 Anayasası’nın 79/1. maddesi ile, 1982 Anayasası’nın 83/1. Maddesi, "...MECLİS ÇALIŞMALARI..." esasını getirmek suretiyle yer tahdidini kaldırmıştır.

Filhakika, 1924 Anayasası’nın 17. Maddesinde "MECLİS DAHİLİNDE" denilmek suretiyle: Parlamentonun tüm bölümlerindeki "PARLAMENTER FAALİYET" sorumsuzluk teminatına alınmıştır.

Tabii, 1961 ve 1982 Anayasaları haklı olarak, daha da isabetli bir düzenlemeyle, "...MECLİS ÇALIŞMALARI..." sınırsızlığını -yer bakımından- anayasal hüküm haline getirmiştir.

Hiç şübhesiz, "...MECLİS ÇALIŞMALARI..." şümulü, 1924 Anayasası’nda mevcut "…."MECLİS DAHİLİNDEKİ..." deyiminin şümulünü içermekte ve onu aşmaktadır. 

Buna göre parlamentere, meclis çalışmalarını tam bir hürriyet içerisinde yapabilme imkânı tanınmıştır.

Doktrin, Yargı Kararları ve Hukuki düzenlemeler de bu görüşleri teyid etmektedir:

a.2.DOKTRİN :

Doktrinde netleşmiş görüşe göre: Sorumsuzluk, yer bakımından iki kısımda incelenmektedir.

(1) MECLİS İÇİ ÇALIŞMALARI:

Yine genel kabule göre; kürsü, genel kurul salonu, komisyon salonları, siyasi partilerin grup toplantı salonları; hatta diğer müştemilat...

Komisyonsuz, Grupsuz bir Parlamento'nun düşünülmesi mümkün olamaz. Özellikle de "DEMOKRATİK-PARLAMENTER" sistemlerde... Esasen, hem komisyonlara tahsis edilmiş bulunan mekânlar, hem de siyasi parti gruplarına tahsis edilmiş mekânlar "MECLİS DAHİLİNDE" bulunmaktadır. Siyasi parti gruplarının, daimi veya muvakkat komisyonların katkılarının bulunmadığı bir "MECLİS ÇALIŞMASI"ndan elbette söz edilemez.

Nitekim, Milli Eğitim eski Bakanlarından, Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonu sabık Başkanlarından Sayın Prof. Dr. Safa Reisoğlu'nun, suretini ekte sunduğum makalesinde aynen şöyle denilmektedir:

"...Meclis çalışmalarının kapsamına milletvekillerinin parlamenter görevleriyle bağlantılı olarak yaptıkları çalışmalar girer. böylece, milletvekilleri, meclis genel kurulunda, komisyonlarda, başkanlık divanında, danışma kurulunda ve PARTİ GRUPLARINDA kullandıkları oylardan, yaptıkları konuşmalardan, ifade ettikleri düşüncelerden sorumlu tutulamazlar..." (Milliyet Gazetesi. 27.10.1992) (EK: Bölüm IV, No:25). (2) MECLİS DIŞI ÇALIŞMALARI:

1961 VE 1982 Anayasaları’nın "...MECLİS DAHİLİNDE..." kavramını terkedip, "....MECLİS ÇALIŞMALARI..." noktasına gelmiş olmaları da göstermektedir ki: Parlamenter faaliyet, -Grupları, Komisyonları içerse de- "Meclis Dahili" işlevlerle beklenilen gayeyi gerçekleştiremez.

Nitekim, Millet Meclisi İçtüzüğü’nün 103. Maddesi, özel komisyonların "ANKARA DIŞINDA DA ÇALIŞABİLECEĞİ..." hükmünü getirmiştir.

Millet Meclisi İnsan Hakları Komisyonu’nun zaman-zaman ülke dışına çıkarak "PARLAMENTER FONKSİYON" ifa ettiği bilinmektedir.

Uluslararası toplantılara katılan milletvekillerimizin de "PARLAMENTER FONKSİYON" ifa ettiği şüphesizdir.

Çeşitli vesilelerle, meselâ kutlama, bayram... gibi sebeplerle parlamentoyu temsilen yurtiçinde yapılan seyehatlerde de parlamentoyu temsil görevi ve parlamenter işlev ifa edilmektedir.

a.3.YARGI KARARLARI :

Parlamenter faaliyetin, yalnız "KÜRSÜ", "GENELKURUL" çalışmalarından ibaret olmadığı; Siyasi Partilerin Grup Çalışmalarıyla, daimi ve geçici komisyon çalışmalarının da "MECLİS ÇALIŞMALARI"ndan ma'dut bulunduğu Anayasa Mahkemesi’nce de kabul edilmektedir.

Prof.Dr.Erdoğan TEZİÇ'in, "Türk Parlamento Hukuku’nun Kaynakları ve İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları" isimli 1980 basımı eserinin 119. Sayfasında belirttiği 2.3.1965 tarih ve 1964/19 E. 1965/11 K. Sayılı Anayasa Mahkemesi kararında aynen şöyle denilmektedir:

"...Anayasa ve içtüzük hükümlerine göre meclislerdeki SİYASİ PARTİ GRUPLARI, içinde bulundukları meclislerin çalışmaları ile ilgili faaliyetlerde bulunmak üzere kurulmuş teşekküller olup, meclisler dışında bir parti grubunun varlığı düşünülemez..."Bu karar çok açık biçimde göstermektedir ki: Siyasi partilerin guruplarındaki faaliyetleri "PARLAMENTER FAALİYETTİR". Ve bu faaliyet de "SORUMSUZLUK TEMİNATI" altındadır.

1982 Anayasası’nın 153/6. maddesinde belirtilen: "ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI"nın "YASAMA, YÜRÜTME VE YARGI ORGANLARI..." dahil tüm kişi ve kurumları bağlayacağı hükmü tartışmasızdır. O halde: Kürsüde, Genel kurulda, Komisyonlarda ve Siyasi Partilerin Grup toplantılarında, hattâ müştemilatta serdedilen "SÖZ", "OY" ve "DÜŞÜNCE"; "SORUMSUZLUK TEMİNATI" altındadır. 

a.4.HUKUKİ DÜZENLEMELER:

Temsili sistemin hakim olduğu ülkelerde, parlamentoların çalışmaları, hiç şüphesiz, hukuki düzenlemelerle yürütülür. Genelde "İÇTÜZÜK" lerle yapılır bu düzenlemeler.

Hiç şüphesiz, bir "MECLİS İÇTÜZÜĞÜ" Meclis’le ve Meclis çalışmalarıyla alakalı kurum ve kuruluşlarla meşguldür. Meclis dışı kişi, kurum ve kuruluşların faaliyetini tanzimi mümkün değildir. Böyle bir örnek te yoktur.

Dünya ülkelerinde olduğu gibi bizim ülkemizde de "MECLİS İÇTÜZÜĞÜ", meclisin rükünlerinin, kurumlarının faaliyetlerini tanzim etmektedir. Meclis'le ve Meclis çalışmalarıyla alakalı olmayan herhangi bir kurumu, kendi İÇTÜZÜĞÜ ile düzenlemeye kalkışan bir meclis düşünülemez.

O halde, Anayasalarda, özellikle de İçtüzük’de zikredilen kurum ve kuruluşların faaliyetleri "MECLİS FAALİYYETİ"nden sayılır.

Örnek olmak üzere birkaç tanesini zikredecek olursak:

(1)Anayasa’nın (1982) 68/2. maddesinde:

"Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır." denildiğine göre; bir siyasi partiyi ve onun grup faaliyyetlerini demokratik-parlamenter hayattan dışlamak mümkün olamaz.

(2) Aynı yasanın 94-2. maddesinde de Siyasi parti gruplarının TBMM Başkanlık Divanı’nın oluşumuna katılacağından söz edilmektedir.

(3) Yine aynı Anayasa’nın 95/2. maddesinde:

"...İçtüzük hükümleri siyasi parti guruplarının, Meclis'in bütün faaliyyetlerine üye sayısı oranında katılmalarını sağlayacak yolda düzenlenir." denilmektedir.

(4) 1982 Anayasası’nın 100/4. maddesinde: "Meclis'teki siyasi parti gruplarında, Meclis soruşturmasıyla ilgili görüşme yapılamaz, karar alınamaz..." denildiğine göre, mefhum-u muhalifinden hareketle şu anlaşılmaktadır: Benzer bir-iki istisna dışında TBMM'nin bütün faaliyetleriyle ilgili olarak siyasi parti gruplarında müzakereler yapılır ve kararlar alınır.

Esasen, siyasi partilerin gruplarında görüşülmemiş, tartışılmamış bir kanun tasarısı (takınılacak tavır açısından); hazırlanacak ve savunulacak bir kanun teklifi ya da denetim yollarından birinin kullanılması düşünülemez. Hemen hepsinde, siyasi parti gruplarının etkisi ve katkısı vardır.

(5) 1982 Anayasası’nın 162/2. maddesindeki düzenleme, Plan Bütçe Komisyonu’nun teşekkül tarzını ve siyasi parti gruplarını vazgeçilmezliğini vurgulamaktadır.

(6) TBMM İçtüzüğü’nün hemen her maddesinde siyasî parti gruplarını şu veya bu şekilde atıfta bulunulmakta; Meclis çalışmalarını, âdeta siyasi parti gruplarının faaliyetleri oluşturmaktadır.

İçtüzüğün 11. maddesi siyasi parti gruplarının, TBMM Başkanlık Divanı’nın teşekkülüne katılım biçimlerini belirlemektedir.

(7) Siyasi partilerin grup kurabilme şartları İçtüzüğün 18. maddesiyle belirlenmiştir. Hatta, her siyasi parti grubunun kendi "İÇ YÖNETMELİĞİ"nin, siyasi parti gruplarınca Meclis Başkanlığı’na vermesi yükümlüğü getirilmiştir.

(8) Millet Meclisi Danışma Kurulu’nun teşekkül tarzı ve işlevi İçtüzüğün 19. maddesiyle düzenlenirken de yine siyasi parti gruplarına önem verilmiştir. 

(9) Meclis müzâkerâtında, siyasi parti gruplarına öncelik tanınmış olması da göstermektedir ki; siyasi parti grupları ve grup faaliyetleri Meclis'in dışında telakki olunamaz.

(10) İçtüzüğün 107. maddesinde, denetim yollarında en etkilisi olan GENSORU'nun verilmesinde -yazımda- siyasi parti gruplarına öncelik tanınmış olması da grup faaliyyetlerinin yerini açıkça göstermektedir.

(11) İçtüzügün 143. maddesindeki düzenlemeye göre: 

"Millet Meclisi eski üyeleri... Genel Kurul ve Parti Grup toplantılarına..." katılamazlar Bu hüküme göre, tüzük yapıcı, Meclis Genel Kurulu’ndaki faaliyet ile parti grubundaki faaliyeti eşdeğer nitelikte görmüştür.

(12) Emniyet tedbirlerini düzenleyen İçtüzüğün 140. maddesinde de, Millet Meclisi’ne ait bina, sair müştemilat aynı nitelikte mütalaa olunmuştur.

Bütün bu ispat edilmiş hususlardan da anlaşılmaktadır ki: SORUMSUZLUK "YER" bakımından kısıtlı ya da mahdut değildir.

a.5. SORUMSUZLUĞUN FİİL BAKIMINDAN ŞÜMULÜ:

Sorumsuzluğun "KİŞİLER", "YER" bakımından sorumsuzluğunun izahından sonra, bir de "FİİLLER" bakımından "ŞÜMULÜ"ne gözatacak olursak: Hangi fiillerin "PARLAMENTER SORUMLULUK" şümulüne girdiğini birer birer saymanın mümkün olmadığı anlaşılacaktır. Belki bir kaç örnekle, meseleye ışık tutmak mümkün olabilir.

Hiç şüphesiz, bunun ölçütü de yine "PARLAMENTER FONKSİYON" olacaktır. Buna göre; Parlamentoda ileri sürülen görüşler, yapılan konuşmalar, kanun önerileri, araştırma, genel görüşme, gensoru, soru önergeleri... gibi yasama ve denetim faaliyetleriyle bunlara benzer fiiller örnek olarak zikredilebilir. 

a.6. SORUMSUZLUĞUN NETİCELERİ

Her hükmün mutlaka bir veya birden fazla da neticesi vardır. Sorumsuzluğun da bir takım neticelere vabeste olması muhakkaktır.

Doktrinde özetlendiğine göre, "SORUMSUZLUK"un üç neticesi vardır:

(1) SORUMSUZLUK MUTLAKTIR:

Bir meclis üyesi, yasama faaliyetini yürütürken bu faaliyetle ilgili fiillerinden cezayı müstelzim suç hasıl olsa dahi takibata tabi tutulamaz, tecziye edilemez. Mutlak bir muafiyet bahse konudur.

Çünkü; Anayasa'nın 83. maddesine göre sorumsuzluk kapsamına giren bir fiil milletvekili için suç olmadığından yargı organının görev ve yetki alanı dışında kalır. 

Bu duruma yargı organının müdahalesi hem kanunsuz bir eylem, hem yetki tecavüzü hem de Anayasa ihlali manasına gelir. 

Zira Anayasa'nın 6. maddesine göre "Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasa'dan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz".

Yine Anayasa'nın 11. maddesine göre; 

"Anayasa hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını".... bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Milletvekili Sorumsuzluğu bir Anayasa hükmüdür (md.83). Bu hükmü kaale almamak veya hangi mülahaza ile olursa olsun bu açık hükme aykırı bir tutum ve davranışta bulunmak Anayasa ihlali demek olur. 

(2)SORUMSUZLUK DAİMİDİR:

Yasama sorumsuzluğunun "DAİMİ" oluşu, milletvekilinin bağımsızlığı, milli iradenin tam tecellisi için kaçılmazdır. Daimilik sebebiyle milletvekilleri, hem milletvekillikleri devam ettiği sürece, hem de süre bitiminden sonra sorumsuzluk teminatından yararlanmaya devam ederler. Hem filhal, hem de gelecekte "sorumsuzluğa" sahip temsilci bağımsız davranma imkânını elde etmiş olur; böyle bir teminat da millete hizmet imkânı verir.

(3) SORUMSUZLUK KAMU DÜZENİNDENDİR:

Sorumsuzluk, "PARLAMENTER FONKSİYONA BAĞLI" bir imtiyaz olduğu için ve milli iradenin tam temsilini sağlamaya yönelik bulunduğundan dolayıdır ki parlamento üyesi bu imtiyazdan ferağat edemez. Bu imtiyazı kullanmayacağına dair hiç bir taahhütte bulunamaz. Sorumsuzluk teminatı, yargılamanın her safhasında ileri sürülebilir, mahkemelerce de re'sen nazara alınmak lazım gelir.

b. YASAMA DOKUNULMAZLIĞI:"Dokunulmazlık", Anayasalarımızdaki ilk ifâdesiyle "Teşrii masuniyet" parlamenter faaliyetin bir başka güvencesidir. 1982 Anayasası’nda hüküm şudur:

"Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisin kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz yargılanamaz...." (Anayasa Md. 83/2). Çok açık biçimde anlaşılmaktadır ki, "dokunulmazlık" ancak üyenin mensubu bulunduğu Meclisçe kaldırılabilir. Burada da aslolan "dokunulmazlık güvencesi"nin dönem sonuna kadar devam ettirilmesidir.

Esasen, Anayasa’nın 83/2 fıkrası bahse konu edildiğinde aynı Anayasa’nın "başlangıç" bölümünün 4. fıkrasındaki şu hükmüde dikkate almak gerekir. Mezkur hükme göre:

"Kuvvetler ayrımının, devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa'da ve kanunlarda bulunduğu;" Çok açık ifâde edilmektedir ki: "üstünlük ancak ANAYASA ve kanunlarda"dır.

O halde, "KUVVETLER AYRIMI" gereği her organ kendi yetki sınırları içerisinde işlevini yerine getirecektir.

Üyeleri yargılama hakkı (Sorumsuzluk dışında kalan fiiller için) elbette mahkemelerindir. Ancak, "dokunulmazlık" güvencesi devam ettiği sürece mahkemelerin bu hakkı da dondurulmuş olur. Buna rağmen sorgulama, yargılama teşebbüsleri hem anayasal düzenlemelere uygun düşmez, hem de kuvvetler arası yetki tecavüzü bahse konu hale gelir.

Yasama organının, İcra organının; ya da bunlardan birinin yargıya doğrudan veya dolaylı müdahalesi nasıl anayasal aykırılığı oluşturursa; mahkemelerinde, kendi yetkileri dışında kalan organların sorumluluk sahasına girmesi o şekilde anayasal aykırılığı doğurur.

Kaldıki, Anayasa’nın 6, 7, 8 ve 9. maddeleri, kuvvetleri ve bunların yetki alanlarını açık biçimde tâdad ve tahdid etmiştir.

O halde, "dokunulmazlık güvencesi" gündeme geldiğinde Anayasa’nın Başlangıç Bölümü’nü, 6, 7, 8, 9 ve 83. maddelerini birlikte düşünmek gerekir.

Zira, "meşrû devlet yetkisi" nin yegâne kaynağı "ANAYASA" dır (Anayasa Md. 6/2).

Sayın Prof. Dr. Süheyl Batum, "Dokunulmazlık..." başlıklı makalesinde şu görüşlere yer vermektedir;

"Yasama dokunulmazlığı, genel olarak 'bir zırh', 'bir dokunulmazlık statüsü' görünümündedir. Bu zırh içinde, Milletvekili kendi meclisinin izni ve bu yönde bir kararı olmaksızın tutulamaz, yakalanamaz, soruşturulamaz, yargılanamaz, ADLİ TAKİBATA YADA YARGILAMA İŞLEMLERİNE KONU OLAMAZ. Ve bu zırhın nedeni de, yasama meclisi üyesinin iktidarın baskısından olası komplolarından ve yıldırma yöntemlerinden korunmasıdır. (...) Üyeyi bir baskı, komplo, iktidar çoğunluğundan gelecek, bir tehdit, yada DEĞİŞİK SİNDİRME YÖNTEMLERİ karşısında korumak ve görevini gereği gibi yapmasını sağlamaktır..." (Prof. Dr. S. Batum Milliyet 13.2.1997) (EK: Bölüm IV, No:26).Yine Sayın Prof. Dr. Bahri Savcı da "Boşuna tartışma: Parlamenterliğin sona ermesi" başlıklı makalesinde:

"Doğrudan halk seçiminden gelerek, ulusal egemenliğin belirdiği ve merkezleştiği temsilcidir, milletvekili... Onun, ayrıcalıkları - korunmuşlukları - dokunulmazlıkları vardır. Bunlar rakipleri, özellikle, resmi otoriteler tarafından, siyasal amaçlarla rahatsız edilmeden, bir tasalluta uğramadan, yaşamın maddi yüklerinden ve sorunlarından kurtulmuş (azade) olarak, parlamenterlik işlerini, huzur ve güvenlik içinde görebilmeleri içindir; siyasal amaçlı olarak alıkonulma, tutulma, yakalanma ve hapsedilme olasıklarından uzak bulundurmak içindir. Milletvekili, böyle bir statü içinde, ulus kadar özgür çalışabilmelidir."

....

"Yasal korunmuşluk: (Teşrii masuniyet) Buna göre de parlamenter 'Cürm-ü meşhud-u cinaî' (cinayet işleme anı) dışında, kendisine suçluluk yöneltilmesi (isnadı) ile hot be hot, adliye ve yargı yöntemlerine uğratılamaz; üyesi olduğu parlamentoca, yöntemine göre dokunulmazlığı kaldırılmadıkça, yakalanamaz, tutulamaz, tevkif edilemez, muhakeme edilemez, kendisine hüküm giydirilemez; kendisine, bu hükmün gerekleri uygulanamaz. Koğuşturulabilmesi için önce, ayrıcalık ve korunmuşluklarından soyundurulmuş olması gerekir. Doktrin böyle der"

....

"Dokunulmazlığın kaldırılarak milletvekilinin 'düşürülmesi' kurumunun yanına, işe Meclis'i karıştırmadan, O’nun dokunulmazlığının kaldırılması kararına gerek duymadan ve Meclis'in, ayrıca bir değerlendirmesine de olanak vermeden, doğrudan Anayasa Mahkemesi'nce hükmedilmek üzere, bir de üyeliğin sona ermişliği kurumu da getiriyor!"değerlendirmesini yaptıktan sonra şu tesbiti yapıyor:

"Ederlerse ne mi olur? Hukuk ve gerçekler dünyamızda kaos olur." (Prof. Dr. Bahri Savcı, Cumhuriyet 5.10.1993) (EK: Bölüm IV, No:27). Netice olarak görülmektedir ki: "Sorumsuzluk" ve "dokunulmazlık" milli iradenin eksiksiz temsili için zaruri birer güvencedir, aslâ vazgeçilemez ve asla ihlal edilemez.

Zira, aksi halde, Anayasa'nın temel esası olan "kuvvetler ayrımı" prensibi ortadan kalkar, milli iradenin TBMM'de tecelli ettirdiği aritmetiğin, milli irade dışında herhangi bir yol veya sebeple değiştirilebilmesi imkânı doğar ki, bu durumun demokrasinin temel esaslarıyla bağdaşması mümkün değildir. 

Nitekim, Sayın Başsavcı'nın, Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin ERBAKAN'a izafe ederek iddianamesinin 9. sayfasına dercettiği Grup Genel Kurulu konuşması ile ilgili olarak Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcılığı’nın, Anayasa'nın bu temel esaslarına aykırı olarak, hazırlayıp TBMM'ye gönderdiği bir fezleke; TBMM Başkanlığı’nca ilgili savcılığa iade edilirken şu görüşlere yer verilmiştir:

"Bizim Anayasalarımız, Fransız Anayasa geleneğine paralel olarak mutlak dokunulmazlığı kullanılan oy'un ve beyanın muhtevasına bakmaksızın, sınırsız düzenlemiştir.

İkinci husus, mutlak dokunulmazlık, parlamento üyesinin şahsına tanınan bir hak ve imtiyaz değildir.

Bu müessese, görülen görevin fonksiyonuna bağlıdır. Bu dokunulmazlık, genel ve süreklidir. Sıfatın kalkmasından sonra da devam eder. Milletvekili bu kurumdan feragat edemez. Çünkü ortada vazgeçilecek bir hak söz konusu değildir. Fonksiyonun getirdiği bir cezasızlık hali söz konusudur."

....

"Mutlak dokunulmazlık için Anayasa’nın getirdiği sınırlar 83. maddede yazılıdır. Bu metne göre meclis çalışmaları içinde oy, söz ve düşünce biçiminde açıklanan her eylem mutlak dokunulmazlık sınırları içindedir. Mutlak sorumsuzluğun, yüce meclis tarafından kaldırılması da mümkün değildir."

....

"Yüce Meclis'in Anayasa’yı değiştirmedikçe muktedir olmadığı bir konuda elbette yargı yolu da kapalıdır. İstisna açıkça yazılmadıkça, kaide mutlak sayılır."

....

"Bir Sayın Milletvekilinin Partisinin Meclis Grubu'nda yaptığı konuşmadan ötürü ceza takibatı yapılması Anayasa tarafından yasaklanmıştır. Parlamento'nun varlığı ve işlevi nedeni ile konulan bu yasak, demokrasinin vazgeçilmez güvencesidir." (TBMM Başkanlığının 20.08.1994 tarihli yazısı) (EK: Bölüm IV, No:28). 

C.3. BU DAVA İLE, YÜRÜTME ORGANI ÜYESİ OLAN BAŞBAKAN VEYA BAKANLARIN YARGILANMALARI YOLUNUN AÇILMASI ANAYASA’YA AYKIRIDIR. İddianamenin 10. sahifesinin 5. paragrafında Sayın Başsavcı, Başbakan Necmettin ERBAKAN'ın bazı Diyanet İşleri Başkanlığı mensubu ile İlahiyat Fakültesi mensubuna verdiği iftar yemeğini ileri sürerek suçlamak istemiş, Başbakan’ın emsali çok ve gayet doğal davvranışını hiç ilgisi olmadığı halde "Laikliği ihlal" iddiasına mesned yapmak istemiştir.

İddianâmeden de anlaşılacağı üzere bu iftar yemeği, Türkiye'de ve dünyada emsali çok ikramlardan biridir ve Başbakan tarafından verilmiştir.

Başbakan’ın bu davranışında, hukuka hiçbir ayrılık yoktur. "Muhali farz" ile varsayalımki "hukuka aykırıdır." Bu halde dahi Başbakan'lar ve hükümetin diğer üyeleri "ceffel-kalem" sorgulanamaz, yargılanamaz.

Anayasa’nın 100. maddesi maksatsız düzenlenmiş değildir.

Meclis’in diğer denetim yollarından farklı düzenlemelere tabi tutulmuş; olabildiğince zorlaştırılmıştır. Anayasa yapıcı, hükümet üyelerini 100. madde yoluyla bir kere daha güvence altına almak istemiştir.

Nitekim mezkur maddenin müzakeresi esnasında, Komisyon Sözcüsü Sayın Prof. Dr. Kemal Dal:

"Bir hükümetin üyelerini, yaptıkları görev dolayısıyle, bulundukları mevki dolayısıyla, olur - olmaz ithamlardan korumak gerekir. Bu, ülkenin iyi yönetimi bakımından da gereklidir."gerekçesini ortaya koymuştur (Danışma Mec. B 140 Otu.1. 1.9.1982 Ek:Bölüm IV, No.29).

Yine aynı maddenin müzakerisi esnasında Anayasa Komisyonu Başkanı Sayın Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı şu haklı gerekçeyi serdetmiştir: 

"Meclis soruşturması bilindiği gibi Başbakan veyahut Bakanlar aleyhine açılabilir. Meclis soruşturması açılıp mecliste karara bağlandıktan sonra, eğer herhangi bir tahkikat yahut Yüce Divan’a sevk kararı verilmezse, bu karar kesindir. Halbuki bir mukayese yaparsak, mesela; yasama dokulmazlığı konusunda verilecek bir karar, sadece o seçim devresi içindir. 

Şimdi burada, niçin bir bakanın görevi sırasında işlediği iddia olunan bir suçtan dolayı ceza mahkemesine verilebilmesi yahut Yüce Divan’a verilebilmesi için bir Meclis soruşturması açılıyor?.. Bunun amacı Bakanı himaye etmektir. Yani bakanın görevi sırasında bazı suçlar işleyebileceğini kabul etmesi ve meclisin bunu takdir ederek bakan hakkında soruşturma yapmamaya karar vermesidir ve bu karar da dediğim gibi kesindir. Bakanlıktan ayrıldıktan sonra hakkında, mecliste tahkikat yapılan ve soruşturmaya mahal olmadığına karar verilen bakan hakkında tekrar savcılık bir tahkikat açamaz. Bunun bilinmesi lazımdır." (Danışma Mec. B: 150. O: 4 13.9.1982) (EK: Bölüm IV, No:30).Yukarda arz ve izaholunduğu üzere, Anayasa’nın 100. maddesinin gereği yerine getirilmeden bir başbakan’ın yada bakanın hangi mülahaza ile olursa olsun sorguya çekilmesi, yargılanması, itham edilmesi hem Anayasa’nın anılan maddesine, hem de "Kuvvetler ayırımı" ilkesine aykırı düşer.

Netice şu ki: çok partili demokratik parlamenter sistemi kurallarına uygun çalıştırmak; milli iradenin tezahürünü ve kuvvetler ayrımı prensibini korumak için millet adına düşünülmüş ve verilmiş bulunan "PARLAMENTER SORUMSUZLUK" ve "YASAMA DOKUNULMAZLIĞI" gibi kurumların işlerliğini eksiksiz sağlamak Anayasa'nın 83. ve 100. maddelerinin amir hükmüdür.

 1  -  4  -  5

sayfa başı