|
Anayasa
Mahkemesi'nin Gerekçeli Kararı
(22
Şubat 1998)
II- DAVALI PARTİNİN ÖN SAVUNMASI
Refah Partisi'nin 4.8.1997
günlü ön savunması aynen şöyledir:
I. Bölüm (Giriş)
1. Fasıl: Dünyada ve Türkiye'de
"Demokrasi", "İnsan Hakları" ve "Özgürlükler" in Gelişmesi
A. Birinci kısım : Dünyadaki
Gelişmeler : Birinci Kısım
Dünya Küreselleşiyor Artık
Bir Ülkenin Çağdaşlığı “Demokrasi", "İnsan Hakları" Ve "Özgürlük" Standartları
İle Ölçülüyor.
A.1. Faşist ve Müdahaleci
Denemeler İnsanlığa Saadet Getirmedi.
İnsanlık kısa bir süre sonra
21. asra girecektir. Bulunduğumuz noktada arkamızda kalmakta olan 20. asra
genel bir bakış yaptığımızda 1. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde yeryüzünde
imparatorlukların geniş yer kapladığını görmemize karşılık, 1. Dünya Savaşından
sonra artık milli devletlerin ağırlık kazandıklarına şahit oluyoruz.
Milli devletler döneminin
başlangıcında Almanya, İtalya, İspanya, Rusya gibi Avrupa ülkeleri başta
olmak üzere bir çok ülkede faşist ve müdahaleci yönetimler iş başına geldiler.
Bunlar "Devlet esastır, vatandaşlar devlet için birer vasıtadan ibarettir."
zihniyetiyle hareket ettiler. İnsan hak ve özgürlüklerini tanımadılar,
kısıtladılar, çiğnediler. Böylece, insanlık Hitler, Mussolini ve Stalin
dönemlerini yaşadı. Bu dönemler ne faşist liderlerin kendi halklarına,
ne de insanlığa saadet getirdi. Tam tersine, dünya çatışmaya sürüklendi
ve İkinci Dünya Savaşı kaçınılmaz hale geldi.
İkinci Dünya Savaşı’nda insanlık
en büyük trajedilerinden birini yaşadı. Milyonlarca insan hayatını kaybetti.
İnsanlık en büyük acıları, en büyük ızdırapları çekti.
İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonraki 50 yıllık dönemde, insanlık bu acı tecrübelerden ders alarak, artık
kendisine "Demokrasiyi, İnsan Hak ve Özgürlüklerini" ana gaye edindi. Böylece
yeni çağa girdik.
A.2. Günümüzde, Bütün Dünyada
Demokrasi, İnsan Hak Ve Özgürlüklerinin Tam Ve Kamil Manada Gerçekleştirilmesi
Hedef Alınmıştır.
Son 50 yıllık çağa girerken
en önemli adım Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın kurulması olmuştur.
Türkiye'nin de kurucu üyesi
bulunduğu Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın kuruluşunda temel esası, "Birleşmiş
Milletler İnsan Hakları Beyannamesi" teşkil etmiştir.
San Francisco'da 26.06.1945’de
imzalanan ve 24.10.1945'de yürürlüğe giren Birleşmiş Milletler Andlaşması
ile Birleşmiş Milletler Teşkilatı kurulmuştur.
Birleşmiş Milletler Andlaşması’nı
imzalayan devletler, andlaşmada öngörülen amaçların gerçekleştirilmesi,
insanlığa ve insan haklarına yapılagelen saldırıların önlenmesi amacıyla
ulusların benimseyeceği kuralların saptanması için yeni bir çaba içine
girmişlerdir. Bunun sonucu olarak 10.12.1948'de Birleşmiş Milletler Genel
Kurulu tarafından İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi kabul edilmiştir.
Bu beyannamenin 8. Maddesinde:
"Her şahsın, fikir, vicdan
ve din hürriyetine hakkı vardır. Bu hak: din veya kanaat değiştirmek hürriyetini,
dinini veya kanaatini tek başına veya topluca açık olarak veya özel surette,
öğretim, tatbikat, ibadet ve ayinlerle izhar etme hürriyetini içerir" denilmektedir.
Bu teşkilâtın kuruluşunda
isminden de anlaşılacağı gibi, milletlerin ve halkların haklarının korunması
esas alınmıştır. Yani asıl gaye, insanın haklarının teminat altına alınması
ve mutluluğudur. Bu temel gayenin açıkca ortaya konması ve gerçekleştirilmesi
için daha başta, insan hakları beyannamesindeki bir takım insan haklarının
gerçek mânada tesbiti ve açıklanması konusundaki Sovyet Bloku’nun çıkardığı
güçlüklerle karşılaşılmıştır.
Bu yüzden, gerçek demokrasi,
insan hakları ve özgürlüklerden yana olan Avrupa ülkeleri, ayrıca bir "Avrupa
İnsan Hakları Beyannamesi" hazırlayıp, ilan etmek mecburiyetinde kalmışlardır.
Avrupa'nın ilk siyasî kuruluşu
olan Avrupa Konseyi'ne ilişkin statü, 10 devlet tarafından 5.5.1949'da
Londra'da imzalanmış ve 3.8.1949'da yürürlüğe girmiştir.
Avrupa Konseyi'nin amaçları
arasında yer alan ilkelerin en önemlisi kuşkusuz insan haklarının ve temel
özgürlüklerin geliştirilmesi ve korunmasıdır.
Konsey Statüsü’nün 3. maddesinde,
her üye devletin, hukukun üstünlüğü ve kendi yetki alanı içinde bulunan
herkesin insan haklarından ve temel özgürlüklerden yararlanma ilkesini
kabul ettiği, açıkça belirtilmiştir.
Statü bununla da yetinmeyerek,
8. maddesinde insan haklarına ve temel özgürlüklere uymayan, bunları ciddi
biçimde çiğneyen üye devletlerin konseyden çıkarılması yolunu öngörerek,
insan haklarına saygılı olmayı bir yaptırıma bağlamıştır.
İnsan haklarını ve ana hürriyetleri
korumaya dair olan bu sözleşmeye kısaca "Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi"
de denilmektedir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
4.11.1950'de aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 15 devlet tarafından Roma'da
imzalanmış, 3.9.1953 tarihinde de yürürlüğe girmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi,
yalnız insan haklarının korunmasını sağlayanbir belge değil, aynı zamanda
demokrasiyi de somutlaştıran bir belgedir.
Türkiye, imzaladığı bu sözleşme
ile, insan hakları ve demokrasi yolunda önemli adımlar atmaya devam etmiştir.
Nitekim sözleşmenin 9. maddesi,
bunun açık bir ifadesidir.
Madde 9: "Her şahıs düşünme,
vicdan ve din hürriyetine sahiptir. Bu hak, din veya kanaat değiştirme
hürriyetini ve alenen veya hususi tarzda ibadet ve ayin veya öğretimini
yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini veya kanaatini izhar
eylemek hürriyetini tazammun eder."
Bu oluşumları takiben uzun
yıllar insanlık "soğuk harp" dönemini yaşadı. Ne var ki, İkinci Dünya Savaşı’ndan
önceki dönemde yaşanan faşist ve müdahaleci yönetimlerin bir devamı olan
Sovyetler’deki baskıcı yönetim halkına ve insanlığa mutluluk getiremediği
için yaşayamamış ve komünizmin iflası ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla
da soğuk harp dönemi sona ermiştir.
Şimdi 7-8 yıldır; bütün insanlık
birlikte yeryüzünde her yerde ve her ülkede demokrasi, insan hakları ve
özgürlüğün tam ve kâmil manada yerleşmesi ve yürümesini hedef almış, bunun
gerçekleştirilmesi için de el birliğiyle çalışmaya koyulmuştur.
Bu maksatla:
Helsinki'de 3.7.1973 tarihinde
yapılan, Avrupa'da Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nda bir Nihai Senet
ortaya konmuştur.
Helsinki Nihai Senedi'nin
7. bölümünde: "Katılan devletler, ırk, cinsiyet, dil ve din ayrımı gözetmeksizin
herkes için düşünce, vicdan, din veya inanç özgürlüklerini de kapsamak
üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı gösterirler.
Katılan devletler, insan
kişiliğinin özündeki onurdan doğan ve kişinin özgür ve tam gelişmesi için
zorunlu bulunan, yurttaşlık hak ve özgürlükleriyle, siyasî, ekonomik, sosyal,
kültürel ve başka hakların ve özgürlüklerin etkin biçimde kullanılmasını
geliştirir ve desteklerler.
Bu çerçeve içinde, katılan
devletler kendi vicdanının buyruğu uyarınca tek başına ya da topluca bir
din veya inanca inanmak ve onun gereklerini yerine getirmek özgürlüğünü
kişiye tanırlar."
Bu çerçeve içinde yapılan
çalışmaların sonuncusu, 21 Kasım 1990 tarihli Paris Andlaşması'dır.
Paris Şartında: "İnsan hakları
ve temel hürriyetler, tüm insanların doğumlarıyla birlikte iktisap ettikleri
vazgeçilmez haklardır ve kanunlarla garanti altına alınmışlardır. Bunların
korunması ve geliştirilmesi devletin başta gelen görevidir. Bunlara saygı,
zorba bir devlete karşı asıl güvenceyi oluşturur. Bunlara uyulması ve tam
olarak uygulanması hürriyetin, adaletin, barışın temelidir.
Demokrasi, ifade hürriyetinin,
toplumun her kesimine karşı hoşgörünün ve herkes için fırsat eşitliğinin
en iyi güvencesidir.
Ayırım gözetmeksizin herkesin:
düşünce, vicdan, din ya da inanç hürriyetine, ifade hürriyetine,
örgütlenme ve toplantı düzenleme
hürriyetine, seyahat etme hürriyetine sahip olduğunu;..." denilmektedir.
Bu sözleşmeler, hem özgürlüklerin
etkili bir güvence sistemine kavuşturulmasını sağlamış, hem de insan haklarının
dokunulmaz ve kutsal olduğunu taahhüt altına almıştır.
Bir yandan bütün dünyanın
küreselleşmesi, "aynı standart değerlere" sahip olması ve diğer yandan
da, yeryüzünün her yerinde demokrasi, insan hakları ve özgürlüğün tam ve
kâmil manada yerleşmesi ve yürümesi için elden gelen gayret gösterilmiştir.
Bu gelişmelerin sonucu olarak
uluslararası standartlara uygun "demokrasi, insan hakları ve özgürlük"
mefhumları, özellikleri, detayları, olmazsa olmaz şartlarıyla açık ve kesin
bir şekilde adeta matematik bir kesinlikle tesbit olunmuştur.
Çağdaş dünyanın, "demokrasi",
"insan hakları", "özgürlük" açısından ve bunlara dayalı olarak, "Siyasi
Partiler Hukuku" bakımından geldiği son nokta, aşağıdaki [I. Bölüm, 3.
Fasıl, A.] kısmında belirtilmiştir.
B. İkinci Kısım : Türkiye'deki
Gelişmeler
B.1. Türkiye Bütün Bu Uluslararası
Demokrasi, İnsan Hakları ve Özgürlük Standartlarına Uymayı Taahhüt Etmiş
Bir Ülkedir.
Türkiye yukarda açıklanan
çağdaş ve küresel gelişmeleri adım adım takip etmiş, bütün bu uluslararası
andlaşmaları onaylamış ve bunların hükümlerine riayet edeceğini hem kendi
vatandaşlarına, hem de Dünya'ya ilân etmiştir.
Nitekim:
Türkiye 24.10.1945'de yürürlüğe
giren Birleşmiş Milletler Andlaşması’nı 15.5.1945 tarih ve 4801 Sayılı
Yasayla onaylamıştır.
Birleşmiş Milletler tarafından
10.12.1948'de kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni de 27.5.1949'da
onaylamıştır.
Aynı şekilde Türkiye Avrupa
Konseyi'nin 3.8.1949'da yürürlüğe giren Avrupa Konseyi Statüsü’nü 5456
Sayılı Yasa ile 12.12.1949'da onaylamış ve 8.8.1949 tarihinden itibaren
geçerli olmak üzere Avrupa Konseyi Üyesi olmuştur.
Ve yine Türkiye 3.9.1953'te
yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 18.5.1954 tarihinde
onaylamıştır.
Bunun gibi Türkiye 22 Kasım
1990'da ilân edilen Paris Şartı’nı aynı toplantıya iştirak ederek imzalamıştır.
B.2. Uluslararası Taahhütler
Milli Hukukun Bir Parçasıdır.
Anayasanın 90. maddesinde
açıkça: "Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası
kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların onaylanması, TBMM'nin onaylamayı bir
kanunla uygun bulmasına bağlıdır....
Usulüne göre yürürlüğe konmuş
milletlerarası anlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya
aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz." hükmü yer almıştır.
Bu hükme göre, Türkiye usulüne
uygun şekilde, yukarıdaki uluslararası anlaşmaların altına imza koymuş,
bu anlaşma hükümlerini onaylayarak yürürlüğe koymuştur.
Bu anlaşmaların hükümlerinin
Anayasaya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, bunlar milli hukukun bir
parçası olduğundan, mer'i hukukta tatbiki zaruri hükümlerdir.
Aynı şekilde Türkiye;
Birleşmiş Milletler Andlaşmasının
14. bölümü gereği kurulan uluslararası Lahey Adalet Divanı'nı en yüksek
bir hukuk mercii olarak tanıdığı gibi;
Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının
Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na (AİHK) müracaatını 1987'de, Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin (Divanın) (AİHM) yetkisini ise 1990'da kabul etmiştir.
Böylece Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ni de üst mahkeme olarak kabul etmiş, bu Anlaşmaların ilgili
hükümleri gereğince vatandaşlarının ve kurumlarının bu Mahkemelere müracaat
hakkını tanımış, bu mahkemelerin hükümlerine uymayı taahhüt etmiştir.
B.3. Uluslararası Standartlara
Göre Laiklik; Din, Vicdan Ve İfade Hürriyetinin Teminatı Olduğu Gibi; Dine
Karşı Olma Da Değildir. İnanç Hürriyetini Tahdit Veya Ortadan Kaldırmanın
Vasıtası Olarak Kullanılamaz.
Türkiye'nin de taraf olduğu
yukarıda zikredilen uluslararası anlaşmaların hepsi demokrasi, insan hakları
ve özgürlüğün en önemli parçası olarak "Din ve Vicdan Hürriyeti"ni kabul
etmiştir.
Ve yine gelişmiş batı ülkelerindeki
tatbikatta açıkca görüldüğü gibi, din ve vicdan hürriyetinin "olmazsa olmaz"
şartı olarak kabul ettikleri ayrılmaz parçaları şunlardır:
1. İfade hürriyeti: İnancını
açıklama ve inancına uygun konuşma hürriyeti.
2. Öğrenim hürriyeti: Dinini
öğrenme ve öğretme hürriyeti.
3. Örgütlenme hürriyeti:
İnanan insanların dini hizmetleri gerçekleştirmek için örgütlü olarak çalışma
hürriyeti.
4. İbadet hürriyeti: Dininin
emirlerini yerine getirebilme ve inancına uygun olarak yaşama hürriyeti.
Laik devlet, akıl ve ilim
esaslarına dayalı olarak, kendi düzenini kurar ve laik olduğu için de,
vatandaşlarına, her türlü inanç sahibine eşit ve tarafsız bir şekilde davranır
ve bu hakları tanır.
Uymayı taahhüt ettiğimiz
uluslararası standartlara göre, diğer insan haklarının tarifinde olduğu
gibi laikliğin de ne olup, ne olmadığı konusunda batıdaki uygulamalardan
yararlanmak mümkündür.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken,
daha baştan devletin temel esaslarının uluslararası standartlara uygun
olması benimsenmiş ve buna uygun olarak da Lozan Anlaşması’yla Türk vatandaşlarının
tamamı için inanç hürriyetinin “olmazsa olmaz” mahiyetindeki unsurları
çeşitli maddelerde ayrı ayrı teminat altına alınmıştır.
Nitekim, Lozan Anlaşması'nın
3. faslı "Azınlıkların Himayesi" başlığını taşımakta olup, bu fasılda yer
alan 38. maddede aynen: "Türk Hükümeti; doğum yeri, milliyet, lisan, ırk
veya din ayırımı yapmaksızın Türkiye ahalisinin tamamına hayat ve özgürlükler
bakımından tam ve kâmil bir koruma bahşetmeyi taahhüt eder" denilmektedir.
Bu hüküm gereğince herkese
ve bu meyanda azınlıklara da tam ve kamil manada özgürlüklerin tanındığı
ve bu hakların korunacağı taahhüt edilmiştir.
Yine aynı maddede yer alan;
"Türkiye'nin
bütün ahalisi kamu düzeni ve genel ahlaka aykırı olmayan her din, mezhep
veya itikadın gerek topluca, gerekse bireysel olarak serbestce uygulama
hakkına sahip olacaklardır." hükmü ile de herkese din hürriyeti tanınmıştır.
Aynı şekilde Lozan Anlaşması’nın
39. maddesinde yer alan "Herhangi bir Türk vatandaşının özel ve ticari
ilişkilerinde, din ve basın yayında, genel toplantılarda herhangi
bir dili serbestce kullanması kısıtlanmayacaktır." demek suretiyle din
hürriyetinin ayrılmaz bir parçası olan ifade hürriyeti uluslararası bir
anlaşmayla her Türk vatandaşı için teminat altına alınmıştır.
Ve yine Lozan Anlaşması’nın
40. maddesinde yer alan; "Gayrimüslim ekalliyetlere mensup olan Türk tebaası
hukuken ve fiilen diğer Türk tebaaya tatbik edilen aynı muamele ve aynı
teminattan müstefid olacaklar ve bilhassa, masrafları kendilerine ait olmak
üzere her türlü müesesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep
ve sair müesesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve
buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe
icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacaklardır."
hükümleriyle hiçbir ayırım yapılmaksızın bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının
ve bu arada gayrimüslim azınlıkların da din hürriyetinin ayrılmaz parçası
olan öğrenim, örgütlenmeve ibadet hürriyeti teminat altına alınmıştır.
Aynı şekilde Lozan Anlaşması
42. maddesinde yer alan : "Türkiye hükümeti gayrimüslim azınlıkların aile
hukuku ve şahsi hukuk bahsinde bu konuların azınlıkların örf ve adetlerine
uygun her türlü yasa çıkarmayı kabul eder. Bu yasalar Türkiye Hükümeti
ile ilgili azınlıklardan her birinin eşit sayıda temsilcilerinden oluşan
özel komisyonlar tarafından düzenlenecektir. Uyuşmazlık halinde Türkiye
Hükümetiyle Birleşmiş Milletler müştereken, Avrupa hukukçuları arasından,
tarafların seçtiği hakemlere ilaveten bir baş hakem seçeceklerdir."
Lozan Anlaşmasının 43. maddesinde yer alan "Gayrimüslim azınlıklara mensup
Türk vatandaşları inançlarına aykırı veya dini ibadetlerini engelleyen
herhangi bir muamelenin ifasına mecbur tutulmayacakları gibi, (kendi) hafta
tatilleri gününde mahkemelerde bulunmaktan veya herhangi bir kanuni muamele
icrasından kaçındıklarından dolayı bunların hiçbir hakları düşmeyecektir."
hükümleriyle, din ve vicdan hürriyetinin ayrılmaz parçası olan ve ibadet
hürriyetinin bir bölümünü teşkil eden dininin emirlerine örf ve adetlerine
uygun şekilde yaşama hürriyeti teminat altına alınmış ve özel hukuk imkânı
verilmiştir.
Görüldüğü gibi Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin kuruluşunun temeli olan Lozan Anlaşması’yla uluslararası standartlara
uygun olarak din ve vicdan hürriyetinin bütün ayrılmaz parçalarının, bütün
çağdaş ülkelerde olduğu gibi Türkiye'de de uygulanacağının teminatı verilmiştir.
B.4. Milli Hukukumuzun, Siyasi
Partilerle İlgili Gayesi de; Çağdaş Demokrasi, İnsanHakları ve
Özgürlük Standartlarına
Noksansız Uymaktır.
Yukarıda da belirttiğimiz
gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin daha kuruluş esnasında bile, her sahada çağdaşlık
temel ilke olarak benimsenmiştir. O günden bugüne kadar da daima çağdaş
gelişmelere uymak için elden gelen gayret gösterilmiştir. Çağdaşlığın ölçüsü
olan demokrasi, insan hakları, özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki
uygulamaların ortaya koyduğu dünya standartlarına ulaşmak ve aynı seviyede
olmak Türkiye'nin her zaman temel gayesi olmuştur.
Siyasi partilerle ilgili
Anayasa ve kanuni düzenlemeler de bu temel prensipler ve hedefe bağlı olarak
geliştirilmiştir.
Aşağıdaki bölümde (I. Bölüm,2.
Fasıl, 1.Kısım) dünyadaki gelişmeye paralel olarak memleketimizde, siyasî
partilerimizle ilgili mevzuatta yapılan değişikliklerin mahiyeti ve ana
gayeler bakımından ne ifade ettikleri açıklanmıştır.
B-5. Türkiye'nin Uymayı Taahhüt
Ettiği Uluslararası Anlaşmalara Göre Siyasi Partiler Hukukunda Geldiği
Son nokta:
Uluslararası andlaşmalar
'kanun hükmünde' olup doğrudan uygulanma gücüne sahip olduğundan gerek
Lozan Andlaşması gerekse AİHS hükümleri, Türkiye için bugün gelinen noktada
açık ve net ilkeler ortaya koymaktadır. Siyasi parti davalarında da AİHS
hükümlerinin gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Bu gereklilik, yüksek
mahkemelerin varlık nedenleri (raison detre) düşünüldüğünde, kendini daha
fazla hisettirmektedir. Anayasa Mahkemeleri, hak ve özgürlükleri, kamu
erkini kullananların muhtemel ihlallerine karşı korumak için vardırlar.
(DURAN, L.: 'The Function and Position of Constitutional Jurisdiction in
Turkey', in: Turkish Public Administration Annual, 1984, No:11, sh.3).
"Anayasa Mahkemesi eski üyelerinden
Sayın Yılmaz Aliefendioğlu'nun kelimeleriyle ifade edecek olursak", "Anayasa
Mahkemesi, Anayasa ilkelerini yorumlarken, insan hak ve özgürlüklerinin
eriştiği çağdaş anlayış ve insan haklarına saygıyı sürekli göz önünde tutmak,
Anayasa'nın öngördüğü devlet yetkileriyle temel hak ve özgürlükler arasındaki
dengenin korunmasına özen göstermek durumundadır." ('Karşıoy Yazısı', E.1993/3,
K.1994/2, AMKD, sayı 30, cilt 2, sh.1217/1218.)
Anayasa Mahkemesi Başkanı
Sayın Yekta Güngör Özden de Anayasa Mahkemesi'nin 30. Kuruluş Yıldönümü’nde
düzenlenen Sempozyum'un açış konuşmasında aynı gerçeği belirtmiştir. Sayın
Özden'e göre: "İnsan hakları evrensel bir ülküdür. Her durum ve koşulda,
her zaman yaşanıp savunulmalı, hiçbir nedenle sınırlanmamalı ve özüne dokunulmamalıdır.
İnsan haklarının çiğnenmesi bağışlanmaz bir suç kabul edilmedikçe bu konudaki
yakınmaların arkası kesilmez. Hukukçuların, özellikle anayasa yargıçlarının
bu konuda sorumlulukları büyüktür. Mahkememiz, insan haklarına dayanan,
yollamalar yapan kararlar vermektedir. Yargıçların da uluslararası sözleşmelere
daha çok özen göstermesi gerekir." ('Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Göngör
Özden'in Açış Konuşması', Anayasa Yargısı, No:9, sh.10/11.)
Anayasa Mahkemesi Raportörü
Sayın Doç.Dr.Mehmet Turhan'ın da belirttiği gibi: "Anayasa Mahkememiz,
bir siyasî partinin kapatılması davasında, "kanun hükmünde" olduğu için
AİHS'ni Siyasi Partiler Yasası ile birlikte değerlendirmek; Anayasaya aykırılığı
tespit ederken de, Anayasa hükümlerini AİHS'de (ve ek Protokollerde) öngörülen
hak ve özgürlükleri dikkate alarak yorumlamak durumundadır.' (TURHAN, M.:
'Demokratik Devlet İlkesi Açısından Siyasi Partilerin Kapatılmaları ile
İlgili Hükümlerdeki Uyumsuzluklar', in: Yeni Türkiye, sayı 10, yıl: 1996,
sh.420.)
itekim Anayasa Mahkemesi
kimi kararlarında AİHS'nin örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesine
göndermede bulunmuştur (Örneğin bkz. E.1993/3 K.1994/2, 16.6.1994; AMKD,
sayı:30, Cilt:2, sh.1207/1208).
Dolayısıyla, Türkiye'de bir
siyasî parti kapatma davasında şu hususların değerlendirilmesi gerekir:
a- Siyasi parti kapatma davası
AİHS’nin 11. maddesinin ikinci paragrafında sayılan sebeplerden hangisine
da-yandırılmaktadır? Partinin programı ya da eylemleri kamu güvenliğini
mi tehdit etmektedir? Genel ahlâka mı aykırıdır? Yoksa başkalarının hak
ve özgürlüklerini mi ihlal etmektedir?
Öncelikle bu soruları sınırlama
temellerini dar bir yoruma tabi tutarak cevaplamak gerekir.
Anılan sorulara açık ve kesin
cevaplar bulunamıyorsa bir siyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamaz.
Sınırlama nedenlerini keyfi,
geniş yoruma tabi tutarak ve kapsamlarını genişleterek de bu sorular 'olumlu'
yönde cevaplandırılamaz.
Anayasa Mahkemesi Raportörü
Sayın Doç.Dr.Mehmet Turhan bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini şu
şekilde açıklıyor:
"Bir siyasî partinin kapatılması
sözkonusuysa, örgütlenme hak ve özgürlüğünün AİHS'nin 11. maddesinin ikinci
fıkrasında sayılan 'milli güvenlik', 'kamu güvenliği' ve '....başkalarının
hak ve hürriyetlerinin korunması' gibi kısıtlama sebeplerinin somutlaştırılması
gereklidir. Milli güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin,
ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin
bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği delillendirilmeli; kamu güvenliğinin
korunması sebebini ileri sürebilmek için ise parti örgütünün terörü desteklediği
veya yönettiği, halk arasında kin ve husumet duygularını körüklediği ispat
edilmelidir. Keza, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine
dayanabilmek için de, terörle örgütün (partinin) bağlantısı kanıtlanmalıdır."
(TURHAN, Yeni Türkiye, sayı 10, sh.422)
b- Bu sebeplerden bir ya
da daha fazlası ileri sürülerek partinin kapatılması isteniyorsa, bunun
"demokratik bir toplumda gerekli" olup olmadığı sorgulanmalıdır. AİHK'nun
Sosyalist Parti davasında da vurgulandığı gibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları
önlemek için "demokratik bir toplumda gereklilik", katı (strict) bir değerlendirmeye
tabi tutulmalıdır. (Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun 26 Kasım 1996 tarih
ve 21237/93 Sayılı kararı: Sosyalist Parti davası, parg. 81) (Ek: Bölüm
I, No:1).
Burada dikkate alınması gereken
husus bir siyasî partiyi kapatmanın "acil bir toplumsal gereksinime"ye
(presing social need) matuf olup olmadığıdır. Bir başka ifadeyle, zorunlu,
kaçınılmaz ve acil bir sosyal ihtiyaç olmadığı müddetçe haklar sınırlandırılamaz.
Bu nedenle, yıllar önce söylenmiş
olduğu iddia edilen sözler delil gösterilerek bir siyasî partinin kapatılması
mümkün değildir.
Nitekim 2820 Sayılı Siyasî
Partiler Kanunu'nun parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden
iki yıl geçmişse değerlendirmeye alınamıyacağını belirten hükmü böylesi
iddiaların önünü kesmek içindir (Madde 101/d-1).
Aynı şekilde kapatılması
istenen siyasî partinin eylem ve düşüncelerinin "potansiyel tehlike teşkil
ettiği" ve "ileride büyük zararlara sebep olabileceği" gibi faraziyelerle
de örgütlenme özgürlüğü kısıtlanamaz.
Bu açıklamalar ışığında İddianamede
yeralan ve Sayın Başsavcı’nın Partimizin kapatılmasına delil olarak ileri
sürdüğü görüş ve beyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile
garanti altına alınmış ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında
ele alınması gerektiği açıktır. Aşağıda ayrıntısıyla izah edileceği üzere;
iddia konusu görüş ve konuşmaların AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrasındaki
sebepler kapsamında mütalaa edilmesi mümkün değildir. Bu ifadelerin, "geniş"
ve "keyfi" yorumlanması halinde dahi sınırlandırma sebeplerine dayanılması
mümkün değildir. Ayrıca, bu şekildeki sınırlandırmalar, temel unsurları
"çoğulculuk" ve "hoşgörü" olan demokratik bir toplumda "gerekli"de değildir.
Dolayısıyla parti kapatma davaları bir yandan örgütlenme hakkını ortadan
kaldırmakta, diğer yandan da ifade özgürlüğünün alanını son derece daraltmaktadır.
Çağdaş demokrasilerde şiddet ve terörü savunmayan, başkaları için "açık",
"ciddi", "mevcut" ve "somut" bir tehlike teşkil etmeyen siyasî partiler
kapatılamaz ve kapatılamamaktadır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasının
soğuk savaş şartlarında ve faşist rejimlerin henüz hayaletinin hafızalarda
taze olduğu bir dönemde Federal Almanya Anayasa Mahkemesi'nin Faşist Parti
ve Komünist Partisi'ni kapatma kararları 50 yıl önceki o dönemin şartları
içinde değerlendirilmesi gereken istisnai durumlardır. Bunun dışında çağdaş
dünyanın bugün ulaştığı noktada, genel kural olarak siyasî partiler kapatılamaz.
Kapatılamaz, zira siyasî partiler modern demokrasinin olmazsa olmaz unsurlarıdır.
Nitekim, aynı partiler daha sonra tekrar kurulmuş; fakat, bir daha kapatılmamışlardır.
Helsinki İnsan Hakları İzleme
Komitesi (Human Rights Watch) gibi saygın NGO'ların ve The Ecomomist gibi
prestijli uluslararası dergilerin partimizin kapatılması istemiyle açılan
davaya gösterdikleri duyarlılık ve tepki de esasen bu hakikatı ifade etmektedir.
(Bkz. Refah Partisi’nin Kapatılmasına Dair Davaya İlişkin İnsan Hakları
İzleme Komitesi Helsinki: Endişe Beyanatı, 3 Temmuz 1997 ve 'Generals and
Politics: The Increasing Lonelines of being Turkey', The Economist, 19
Temmuz 1997) (Ek: Bölüm I, No:2 - Ek: Bölüm I, No:3).
Ayrıca Avrupa İnsan Hakları
Komisyonu'nun Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Partisi'nin
kapatılma kararlarını Sözleşme'nin 11. maddesi ile garanti altına alınan
örgütlenme özgürlüğüne oybirliği ile aykırı bulması da bu görüşe somut
destek teşkil etmektedir. (TC. Dışişleri Bakanlığı'nın Adalet Bakanlığı'na
yazdığı AKGY+387-2614 sayı ve 25 Şubat 1997 tarihli yazı) (Ek: Bölüm I,
No:4).
2. Fasıl: Türkiye'de Siyasi
Partiler Hukuku İle İlgili Gelişmeler
A. Birinci Kısım : Türkiye'de
Siyasi Partilerle İlgili Mevzuatın Ve Tatbikatın Gelişmesi
Türkiye Cumhuriyeti, Anayasa'mızın
"Başlangıç" kısmında belirtildiği gibi Dünya milletleri ailesinin eşit
haklara sahip şerefli bir üyesi olarak" demokratik ülkeler arasındaki yerini
almıştır. Böylece Anayasa'mız daha "Başlangıç" kısmında Türkiye'nin demokratik
bir ülke olduğunu, demokrasi ve insan hakları bakımından bütün dünyadaki
çağdaş demokratik ülkelere paralel olarak gelişmekte olan bir ülke olduğunu
açık bir şekilde belirtmiştir.
Demokrasilerde temel esas
milletin iradesidir. Bu yüzden demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız
milletindir. Milli iradeye dayanmayan hiçbir güç meşru sayılamaz. Milli
iradenin baskı ve engellemelerle tecellisinin önlenmesi demokrasiyle bağdaşmaz.
Demokrasilerde iktidarı da muhalefeti de belirleyen tek güç, milli iradedir.
Başka bir deyişle demokrasilerde iktidar yönetim yetkisini, muhalefet ise
denetim hakkını milli iradeden alır.
Milli irade, siyasî partilerle
tezahür eder. Bu yüzden siyasî partiler demokrasilerin vazgeçilmez temel
unsurlarıdır. Bundan dolayıdır ki çağdaş dünyada "kutsal devlet" anlayışı
yerine, "demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüğün kutsallığı" anlayışı
yerleştikçe siyasî partilerin kapatılmaması fikri esas olmuş ve olmaktadır.
Esasen totaliter rejimlerdeki "kollektif suç" yerine çağdaş ülkelerde "suçun
şahsiliği" prensibinin yerleşmesi de siyasî partilerin kapatılmaması temel
esasını pekiştirmiştir. İşte bu çağdaş gelişmelere paralel olarak Türkiye'mizde
de 50 yıldan beri demokrasimiz çeşitli merhalelerden geçerek bu çağdaş
noktaya ulaşmış bulunmaktadır.
Bilindiği gibi ülkemiz 1946
yılında çok partili siyasî hayata geçmiştir. O tarihten bu yana siyasî
partiler mevzuatımızda dünyadaki çağdaş gelişmelere paralel olarak çok
önemli değişimler olmuştur. Bu gelişmeleri aşağıdaki gibi dört merhale
halinde özetlemek mümkündür.
1.1946 - 1960 Dönemi,
2.1961 Anayasası Dönemi,
3.1982 Anayasası Dönemi,
4.1983 tarih ve 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'ndan Sonraki Dönem.
1. 1946 - 1960 Dönemi:
1946 - 1960 Döneminde siyasî
partiler 28.6.1938 tarih ve 3512 Sayılı Dernekler Kanunu'na tabi idi. Bu
sebeple siyasî partiler, sıradan dernekler gibi Sulh Ceza Mahkemelerince
kapatılabilirdi.
Bir cümle ile o dönemde siyasî
partilerimiz başlıca üç şeyden; müstakil bir Siyasi Partiler Kanunu’ndan,
Anayasa teminatından ve Anayasa Mahkemesi güvencesinden yoksundu. Bu durum,
1961 Anayasası dönemine kadar devam etti.
2. 1961 Anayasası Dönemi:
1961 Anayasası ile siyasî
partilerimiz için yeni bir dönem başladı. Siyasi partiler "demokratik siyasî
hayatın vazgeçilmez unsurları" olarak anayasal kuruluşlar haline geldiler.
Bu arada 1961 Anayasası ile Anayasa Mahkemesi kuruldu. Siyasi partileri
kapatma davalarına bakma görevi Anayasa Mahkemesi'ne verildi. Böylece siyasî
partilerimiz büyük bir teminata; Anayasa Mahkemesi güvencesine kavuştular.
1965 yılında da 648 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu çıkarıldı.
Öte yandan 1971 Anayasa değişikliği
ile siyasî partilere, belli şartlar dahilinde, Devlet yardımı öngörüldü.
(mad.56/son).
3. 1982 Anayasası Dönemi:
7 Kasım 1982 günü % 92 nisbetinde
halkoyuyla kabul edilen yeni Anayasamız demokrasinin ruhuna uygun olarak
siyasî partilere büyük önem vermiş hatta özel korumaya almıştır. Bu da
gayet tabiidir. Çünkü siyasî partilerin korunması demokratik rejimin, yani
milli iradenin korunması demektir.
Siyasi partisiz demokratik
siyasî hayat düşünülemez (TEZİÇ, E.: Anayasa Hukuku, 3. baskı, İstanbul,
1996, sh. 305).
Çünkü; "Demokratik siyasi
hayatın motoru siyasi partilerdir." (DAVER, B.: Siyaset Bilimine Giriş,
5. baskı, Ankara-1993, sh. 166).
Anayasa Mahkemesi'nin bir
kararında da belirtildiği gibi; "... çağdaş demokrasilerde yurttaşların
devlet yönetimine katılmaları temel koşuldur... Kişilerin ayrı ayrı güçleriyle
sonuç almaları zordur. Bireysel iradelerini birleştirip yönlendirerek onlara
ağırlık kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar,
... vazgeçilmez öneme sahip olan siyasî partilerdir"
"Siyasi partiler, belli siyasî
düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce
katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği
olan siyasî partiler.... siyasî katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır."
"Siyasi partiler, demokratik
rejimin 'olmazsa olmaz' şartıdır." (Anayasa Mahkemesi, 16.6.1994, E.1993/3,
K.1994/2, AKMD, sayı.30, (sh.1061-1229) sh.1184).
Bu yüzdendir ki Anayasamıza
göre: "Siyasi partiler demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır."
(mad.68, fıkra 2).
"Siyasi partiler önceden
izin almadan kurulurlar." (mad.68, fıkra 3). Siyasi partiler mahiyetleri
itibariyle, hukuken, "serbest kuruluşlar"dır (TEZİÇ, Anayasa Hukuku, sh.
316).
Kamu yararına çalışan bir
dernek veya vakıf hükmünde değillerdir. Önemleri itibariyle bunları çok
aşan kurumlardır. Bu önemlerinden dolayıdır ki; Anayasa'mız siyasî partilere
Devlet'in yeterli mali yardım yapmasını öngörmüştür (mad.68, fıkra 7).
Yine önemlerinden dolayıdır
ki Anayasa'mızın amir hükmüne göre: "Siyasi Partilerin kuruluş ve çalışmaları,
denetlenme ve kapatılmaları ile siyasî partilerin ve adayların seçim harcamaları
ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir" (mad.69,
fıkra son). Anayasa'nın sözünü ettiği kanun, 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'dur.
4. 1983 Tarih ve 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu’ndan Sonraki Dönem:
Bu yeni dönemde çağdaş gelişmelere
paralel olarak siyasî partilerin kapatılmaması hususunda büyük ve önemli
adımlar atılmıştır.
Nasıl insanlık çağdaşlaştıkça
"kutsal devlet" anlayışı yerine "demokrasinin, insan hakları ve özgürlüğün
kutsallığı" hakim olmaya başlamışsa, buna paralel olarak milli iradenin
serbestçe tecellesinin en mühim vasıtaları olan siyasî partilerin de ufku
açılmış, önündeki yasaklar kaldırılmış, teminata kavuşmaları için yoğun
çabalar harcanmış ve siyasî partilerin kapatılmaması hedefine paralel olarak
bunların kapatılabilmelerine ait şartlar son derece ağırlaştırılmış ve
birçok vazgeçilemez hükümlere bağlanmıştır.
Nitekim 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu, siyasî partiler hakkında kapatma davalarının açılabilmesini
aşağıda ayrıntılarıyla izah edeceğimiz 5 unsurun hepsinin yerine getirilmesi
şartına bağladığı gibi, bir üyenin ihracını da tabii hakimince hüküm giymesi
şartına bağlamıştır.
Ayrıca Anayasa Mahkemesi'ne
kapatma davası açılınca ilgili üyenin 30 gün içinde ihracı halinde kapatma
davasının düşeceği hükmünü de getirmiştir.
Bunun gibi 1995 yılında yapılan
Anayasa değişikliği ile de siyasî partiler lehine aşağıdaki (B-1) bölümünde
izah edilen yeni esaslar getirilmiştir.
Türkiye'deki 50 yıllık bu
gelişmeyi siyasî partilerle ilgili Anayasa hükümleri, siyasî parti kanunları
ve Anayasa Mahkemesi içtihatları açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
B. İkinci Kısım : Siyasi
Partiler Hukuku'nda Ulaşılan Son Merhale:
Yukarıdaki bölümlerde dünyadaki
demokrasi, insan hakları ve özgürlüklerdeki çağdaş gelişmelere genel bir
bakış yapılmış, bunlara paralel olarak Türkiye'deki son elli yıllık gelişmeler
de ana hatlarıyla belirtilmiş ve yine Türkiye'de bu gelişmelere uygun olarak
Siyasi Partiler Hukuku'yla ilgili değişimler ve merhaleler ortaya konulmuştur.
Bu bölümde bütün değişimlerden
sonra Türkiye'deki Siyasi Partiler Hukuku'nun eriştiği son merhale ana
hatlarıyla belirtilmiştir. Halihazır durumu belirtirken:
B-1. Anayasa'da yapılan değişikliklerle
erişilen son merhale,
B-2. Siyasi Partiler Kanunu'nda
yapılan değişikliklerle erişilen son merhale,
B-3. Anayasa Mahkemesi içtihatlarıyla
erişilen son merhale, olmak üzere üç bölümde kısaca özetlenmiştir.
Şöyle ki;
B.1. Anayasa'da Siyasi Partiler
Lehine Yapılan Değişiklikler:
Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne
dahil etmek için Anayasa'mızda, 1995 yılında siyasî partiler lehine önemli
değişiklikler yapılmıştır. Değişikliklerin amacı; Siyasi Partiler Hukuku'nda
en son çağdaş normların Türkiye'de uygulanmasını sağlamaktır.
Söz konusu değişiklikleri
üç grupta toplayabiliriz.
a.Kapatma Sebepleriyle İlgili
Değişiklikler:
1995 Anayasa değişikliği
ile çağdaş gelişmeye paralel olarak Türkiye'mizde de siyasî partilerin
kapatılmaması ana prensibi benimsenmiş, 1982 Anayasası ile 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'nda kabul edilen pek çok kapatma sebepleri ortadan
kaldırılmıştır.
Artık bir siyasî partinin
kapatılması ancak aşağıdaki üç sebebin, var olması için belirtilen, açık,
kesin deliller ve koşulların sübut bulması halinde mümkün olabilecektir.
1) Bir siyasî partinin tüzük
ve programının Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrası hükümlerine aykırı
olması,
Böylece 1982 Anayasası ve
ayrıca 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda daha önce çok daha şümullü
bir şekilde yer almış olan kapatma sebepleri şimdi Anayasa'nın 68. maddesinin
4. fıkrasındaki hususlara inhisar ettirilmiştir.
2) Bir siyasî partinin yabancı
devletlerden, uluslararası kuruluşlar ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden
maddi yardım alması,
Önceleri siyasî partilerin
yurtdışından yardım almaları kat'i surette yasak iken 1995 değişikliği
ile Anayasa, yabancı ülkede bulunmasına rağmen Türk uyrukluğunda olan gerçek
ve tüzel kişilerden maddi yardım alınması yasağını kaldırmıştır (mad.69,
fıkra 9).
3) Bir siyasi partinin, Anayasa'nın
68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen fiillerin işlendiği odak haline
geldiğinin sübut bulması.
Ancak sübut için 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'nun ilgili maddelerinde belirtilen şartların tahakkuku
halinde bir siyasî parti kapatılabilir.
b. Siyasi Partilere Katılım
ve Siyasi Parti Organlarıyla İlgili Değişiklikler:
1995 Anayasa değişikliği
ile siyasî haklar genişletilmiş, siyasî yasaklar azaltılmış, böylece siyasî
partilerin daha köklü, güçlü ve etkin kuruluşlar haline gelmeleri için
zemin hazırlanmıştır.
Eskiden derneklerin, vakıfların,
sendikaların, üniversite öğretim üyelerinin hatta reşit olmasına rağmen
21 yaşını ikmal etmemiş gençlerin, kısacası çok geniş bir kitlenin siyaset
yapması yasak iken 1995 Anayasa değişikliği ile bu yasaklar sona ermiştir.
Ayrıca siyasî partilerin
kadın kolları ve gençlik teşkilâtı kurmaları mümkün hale getirilmiştir.
c. 1995 Anayasa Değişikliği
İle Bir Siyasi Partinin Kapatılmasının Sonuçları Hafifletilmiştir:
Şöyleki;
1. Anayasa Mahkemesi kararıyla
bir siyasî parti temelli olarak kapatıldığı zaman, 1995'ten önce, kapatılma
davasının açıldığı tarihte parti üyesi olan bütün milletvekillerinin vekilliği
düşerken artık sadece söz ve eylemleriyle partinin kapatılmasına sebep
olan kimselerin milletvekilliğinin düşmesi esası getirilmiştir.
2. Anayasa'da 1995'te yapılan
değişiklikten önce "temelli kapatılan siyasî partilerin kapatılma tarihinde
üyeliği devam eden kurucuları, genel başkanı, merkez karar ve yönetim kurulu
ile her kademedeki yönetim ve disiplin kurulu üyeleri ve Türkiye Büyük
Millet Meclisi siyasî parti grubu üyeleri başka bir siyasî partinin kurucusu,
yöneticisi ve deneticisi olamazlar"dı. Günümüzde ise bu yasaklar sadece
partinin kapatılmasına sebep olan kimseler için geçerli hale getirilmiştir.
3. Eskiden bir siyasî partinin
temelli kapatılmasına sebep olan kimseler on yıl süreyle siyaset dışı kalırken
1995 değişikliği ile Anayasa bu süreyi beş yıla indirmiştir. (mad.69/VIII)
B.2. Siyasi Partiler Kanunu'ndaki
Değişikliklerle Ulaşılan Son Merhale:
2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'muz, bir partinin kapatılmasını, bilhassa odak haline gelme sebebiyle
kapatma davası açılabilmesini beş kesin şartın gerçekleşmesine bağlamıştır.
Çağdaş gelişmeye paralel
olarak siyasî partilerin kapatılmaması ilkesi yönünde adımlar atılırken
Türkiye'mizde de 1986 yılında 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda çok
önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu meyanda bir siyasî partiden Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı'nın bir üyenin ihracını talep edebilmesi için bu
üyenin "hüküm giymesi" şartı getirilmiş, bir siyasî partinin suç odağı
haline geldiği iddiası ile dava açılabilmesi ise beş kesin şarta bağlanmıştır.
Bu şartlar:
1.Suç sayılan fiillerin parti
mensuplarınca işlendiğinin 'hüküm giymeleriyle" sübut bulması,
2.Bu üyelerin partiden ihraçları
için Cumhuriyet Başsavcısı'nın partiye bildirimde bulunması,
3.Partinin bu üyeleri 30
gün içinde ihraç etmemesi,
4. Bu fiillerin üyelerce
kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
5. Partinin bu fiilleri benimsediğinin
de sübuta ermesi.
Anayasa koyucu ise bu şartları
dahi yeterli görmemiş olmalı ki yukarıda belirttiğimiz gibi 1995 yılında
Anayasa'da siyasî partiler lehine -ilaveten- önemli düzenlemeler yapmış;
siyasî katılımcılığı artırırken siyasî partilerin kapatılma sebeplerini
azaltmış ve daraltmıştır.
Gerek 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nda 1986'da yapılan değişiklikler, gerekse 1995'te Anayasa'da
yapılan değişiklikler, sonuç olarak, siyasî parti yasaklarını azaltan,
savunmaya daha fazla imkân tanıyan ve parti kapatmaktan ziyade partilerin
sağlıklı bünyeye kavuşmalarını esas alan çağdaş gelişmelere paralel olan
değişmelerdir.
B.3. Anayasa Mahkemesi İçtihatlarındaki
Gelişme:
Anayasa Mahkemesi içtihatları
da, çağdaş gelişmelere paralel olarak "parti kapatılmaması ilkesi" yönünde
gelişmiştir.
Yukarıda 1995 Anayasa değişiklikleriyle
partilerin kapatılma sebeplerinin son derece daraltıldığını ve 2820 Sayılı
Kanun ve 1986 yılında yapılan değişiklikle de "odak" olma sebebiy-le siyasî
partilerin kapatılmasının birçok şartların sübutuna bağlandığını belirtmiştik.
Bu bölümde ise dünyadaki
ve Türkiye'deki çağdaş mevzuat gelişmelerine paralel olarak Anayasa Mahkemesi
içtihatlarındaki gelişmelere, parti kapatılmaması istikametinde atılan
adımlara değinmek istiyoruz.
Nitekim Yüksek Mahkeme, 500'e
yakın sanık ve 80'e yakın eylemle suçlanıp konusu suç teşkil eden fiillerin
işlendiği bir "odak" haline gelmekle suçlanan Halkın Emek Partisi'nin odak
haline gelmediğine karar vermiştir (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.1992/1,
K.1993/1, [R.G.18.8.1993 /21672]).
Yine Yüksek Mahkeme'miz,
tüzük ve programıyla Anayasa'nın 136., Siyasi Partiler Kanunu'nun ise Anayasa'nın
Geçici 15. maddesinin korumasında olan 89. maddesine aykırı davrandığı
iddiası ile Demokratik Barış Hareketi Partisi'nin kapatılması için açılan
davayı, reddetmiştir (E. 1996/3 [Siyasi Parti-Kapatma] Sayılı dava ile
ilgili gerekçeli karar henüz yayınlanmamıştır).
3. Fasıl : Bu Dava Dünyadaki
Ve Türkiye'deki Gelişmelere Ters Düşmüştür.
A. Birinci Kısım: Çağdaş
Demokrasilerde Siyasal Partilerin Kapatılması İfade Ve Örgütlenme Özgürlükleri
İle Bağdaşmaz.
Dünya ve Türkiye'nin bugün
demokrasi, insan hakları, özgürlük, düşünce hürriyeti ve siyasî partiler
hukukunda geldiği nokta:
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
(AİHS) ve Paris Şartı gibi belgeler, insan hakları ve demokrasi alanında
çağdaş dünyanın geldiği en son noktayı göstermektedir. Bu noktada Siyasî
Partiler Hukuku’nun eriştiği son aşamayı tesbit edebilmek için bu belgelerin
içeriklerine bakmamız gerekir.
Parti kapatma davalarında
AİHS'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi ile örgütlenme hakkını
düzenleyen 11. maddesi öncelikle dikkate alınması gereken hükümler içermektedir.
Siyasî partiler birer "örgüt" olarak 11. maddede garanti altına alınan
örgütlenme hakkının siyasî alanda tezahürleridirler. Dolayısıyla parti
kapatma kararlarının öncelikle 11. madde kapsamında değerlendirilmesi gerekmektedir.
AİHK'nun içtihatları da zaten bu yöndedir. AİHK Türkiye Birleşik Komünist
Partisi ve Sosyalist Parti kararlarında Sözleşme'nin 11. maddesinin siyasî
partilerin kapatılması konusunda bir lex specialis oluşturduğunu düşünmektedir.
(Sosyalist Parti (SP/PERİNÇEK v. Turkey davası, Başvuru No:21237/93, Avrupa
İnsan Hakları Komitesi Karar Tarihi: 26.11.1996, para.86) (Ek: Bölüm I,
No:4). Bununla beraber AİHS'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesi
de parti kapatma davaları için önemli ilkeler ve açık hükümler içermektedir.
Bu nedenle biz Sözleşme'nin 11. ve 10. maddelerini birlikte ele alacağız.
AİHS, 11. maddeye göre:
"1. Herkes, menfaatlerini
korumak için sendika kurma ve onlara katılma hakkı dahil, barışçıl toplanma
ve örgütlenme özgürlüğüne sahiptir.
2. Yasalarla öngörülen ve
demokratik bir toplumda gerekli olan, milli güvenlik veya kamu güvenliği,
düzensizliğin veya suçun önlenmesi, sağlık ve ahlâkın korunması ya da başkalarının
hak ve özgürlüklerinin korunması nedenlerinin dışında hiçbir nedenle bu
haklara sınırlama konamaz. Bu madde silahlı kuvvetler, polis ya da devlet
memurlarının bu haklardan yararlanmalarına yasal kısıtlama getirilmesini
engellemez." AİHS'nin 10. maddesi de benzer şekilde ifade özgürlüğünü ve
sınırlarını düzenlemektedir. Buna göre:
"1. Herkes ifade özgürlüğüne
sahiptir. Bu hak, kanaat taşıma ve resmi makamlarca karışılmaksızın ve
ülke sınırlarına bakılmaksızın bilgi ve fikirlerin alınıp yayılması özgürlüğünü
de içerir. Bu madde, devletleri radyo, televizyon veya sinema girişimlerini
izne bağlamaktan engellemez.
2. Kullanılması ödev ve sorumluluklar
içeren bu Özgürlükler, demokratik bir toplumda gerekli olan, ulusal güvenlik,
toprak bütünlüğü veya kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması veya suçun
önlenmesi, genel sağlık yada ahlâkın korunması, başkalarının ün ve haklarının
korunması, gizli belgelerinin açıklanmasının engellenmesi ya da yargının
otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla kanunla konulan kural, şart,
kısıtlama ve cezalara bağlanabilir." (AİHS 10 ve 11. maddeleri İngilizce
aslından çevrilmiştir. Orjmal metinler için bkz. I. Brownlie (ed.), Basic
Documents on Human Rights, Third Edition, Oxford: Clarendon Pres, 1992,
sh.330/331). Görüldüğü gibi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ifade özgürlüğü
ve örgütlenme hakkı konusunda önce genel ilkeleri vermekte (10/1 ve 11/1),
sonra da bu hakların hangi durumlarda sınırlandırılabileceğini belirtmektedir
(10/2 ve 11/2). Ancak hemen belirtmek gerekir ki Sözleşme çerçevesinde
hakların korunması esas, sınırlandırılması ise kesin şartlara bağlanmış
istisna niteliğindedir.
Uluslararası İnsan Hakları
Hukuku literatüründe otorite olarak kabul edilen Van Dijk ve Van Hool'un
da önemle vurguladıkları gibi, bu maddelerin ikinci pragraflarında yer
alan ulusal güvenlik, kamu düzeni, genel ahlâk gibi sınırlandırma sebeplerinin
dar yoruma tabi tutulması gerekir. Aksi takdirde birinci paragrafta garanti
altına alınan hakkın yaşama alanı kalmayacaktır. Sınırlandırma nedenleri
geniş yorumlandığında Sözleşme'nin öngördüğü hakların korunması "hayal"
olmanın ötesine geçemeyecektir. (P.van DIJK & G.J.H. Van HOOL: Theory
and Practice of European Convention on Human Rights, Second Edition, Deventer:
Kluwer, 1990, sh.583, Ayrıca bkz. P.SIEGHART: The Lawful Rights o Mankind:
An Introduction to the International Legal Code of Human Rights, Oxford:
OUP, 1986, sh.81).
Böyle bir tehlikeyi önleyebilmek
için AİHS, ifade özgürlüğüne ve örgütlenme özgürlüğüne getirilen sınırlamaları
da sınırlamıştır. Buna göre 10. ve 11. maddelerinin 2. paragraflarda yer
alan nedenlerle haklara yapılan müdahalelerin "yasayla öngörülmesi" (prescribed
by law) ve "demokratik bir toplumda gerekli" (necesary in a democratic
society) olması gerekir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
(AİHM) çeşitli davalarda sınırlandırma sebeplerinin nasıl yorumlanmasına
ve demokratik toplumun neyi gerektirdiğine dair genel ilkeler ve açık hükümler
ortaya koymuştur. AİHM, "Silver v.UK" davasında bu ilkeleri dört
ana madde altında özetlemiştir:
(a) (Demokratik toplumda)
'gerekli' sıfatı... 'izin verilebilir,' 'sıradan', 'faydalı', 'makul',
ya da 'arzu edilir' gibi ifadelerin esnekliğine sahip değildir.
(b) Taraf devletler sınırlamaları
uygulama bakımından mutlak olmayan bir takdir yetkisine sahip olmakla birlikte,
bu sınırlamaların Sözleşmeye uygunluğu noktasında son söz [Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi]nindir.
(c) 'demokratik bir toplumda
gerekli' ifadesi (haklara yönelik) müdahalelenin 'acil bir sosyal gereksinimi'
karşılaması ve 'meşru amacını aşmaması' demektir.
(d) Garanti altına alınan
hakkı sınırlandırmaya yönelik istisnaları içeren Sözleşme ifadeleri dar
yorumlanmalıdır. (Silver v.United Kingdom davası, 25 Mart 1983, Series
A, N:61; [1983], 5 EHRR 347, para.97.)
ABD Yüksek Mahkemesi (Supreme
Court) da ifade özgürlüğü ile ilgili kararlarında bir hakkın sınırlandırılabilmesi
için o hakkın kullanımının "açık ve mevcut bir tehlike" (clear and present
danger) oluşturması gerektiğini belirtmiştir (Bkz. "Schenk v. United States"
davası, 249 U.S. 47 [1919], sh.52).
Supreme Court yargıcı Brandeis'e
göre; "ciddi zarar endişesi, konuşma ve toplanma özgürlüğünü sınırlamayı
tek başına haklı gösteremez. İnsanoğlu cadılardan korktu ve kadınları yaktı.
İfade özgürlüğünü meşru bir şekilde sınırlandırabilmek için bu özgürlüğün
kullanımının sonucunda ciddi zararlar doğacağına dair endişenin makul temellere
(reasonable ground) dayanması gerekir." ("Dennis v.United States" davası,
341 U.S. 494 [1951], sh.585) Benzer bir yaklaşım için bkz. ("Butler v.Michigan"
davası 352 U.S. 380 [1957], sh.383).
Ancak başkaları için "açık",
"mevcut" ve "ciddi" bir tehlike sözkonusu ise hakların ve özgürlüklerin
kullanımı kısıtlanabilir. Profesör Ronald Dworkin'in ifadesiyle hınca hınç
dolu bir tiyatroda yalan yere 'yangın var!" diye bağırmak sınırlandırmayı
gerektiren davranıştır. (R.DWORKIN: Taking Rights Seriously, London: Duckworth,
1977, sh.204).
Buradaki tehlike "açık",
"mevcud" ve "ciddi"dir. Bu unsurlar gerçekleşmediği halde, "potansiyel
tehlike“ yada “yoruma başvurma“ suretiyle tehlike tesbiti gibi mülahazalarla
özgürlüklerin sınırlandırılması düşünülemez. Bir hakkın kullanımının “bugün
değilse bile ileride tehlike oluşturabileceği“ faraziyesi ile kısıtlanması
söz konusu olamaz.
Parti kapatma davalarında
AİHS'nin 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü de önemli bir yer işgal
etmektedir. Handyside davasında ve daha sonraki davalarda AİHM bu konudaki
görüşlerini net bir şekilde ortaya koymuştur. AİHM'nin "Handyside" davasında
çizdiği "demokratik toplum" resmi, daha sonra ifade özgürlüğü ile ilgili
hemen her davada tekrar edilmiştir. AİHM düşünceyi açıklama özgürlüğünü
çağdaş demokrasinin temel unsuru olarak kabul etmekte ve bu özgürlüğe yönelik
sınırlamalara karşı özel bir hassasiyet göstermektedir. "Handyside v.UK"
davasında AİHM "ifade özgürlüğü" ve "demokratik toplum" arasındaki ilişkiyi
şu şekilde ifade etmiştir: İfade özgürlüğü demokratik toplumun hayati temellerinden
biri olup, bu toplumun ilerlemesi ve her insanın gelişmesi için gerekli
temel şartlardandır. O (ifade özgürlüğü) sadece 'lehte', 'gücendirmeyen'
veya 'tarafsız' 'bilgi' ve 'düşünceler' için değil aynı zamanda devleti
veya belli bir toplum kesimini gücendiren, şok eden veya rahatsız eden
bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. Bütün bunlar 'demokratik toplum'un
vazgeçilmez unsurları olan çoğulculuk, hoşgörü ve müsamahanın (geniş görüşlülüğün)
gerekleridir”. (Handyside v. United Kingdom, 7.12.1976, Series A, No:24;
/1979-80) 1 EHRR 737, para.
49. Ayrıca bkz. Sunday Times (The) v.United Kingdom, (1979-80) 2 EHRR 245,
para.65, Lingens v. Austria, (1986) 8 EHRR 407, para. 41, Castells v. Spain,
(1992), 14 EHRR 445, para. 42, Thorgeirson v. Iceland, (1992) 14 EHRR 843,
para. 63, Prager and Oberschlich v.Austria, (1995), 21 EHRR 1, para.38,
IVoght v. Germany, (1996), 21 EHRR 205, para. 52.)
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
yukarıda aktarılan sözleri defalarca tekrarlayarak ifade özgürlüğünün demokratik
bir toplum için ne derece önemli olduğunu vurgulamıştır. İfade özgürlüğünün
sadece resmi söylemce onaylanmış, "sakıncasız" düşünceler için değil, statükoyu
eleştiren hatta siyasî sistemi "rahatsız" edebilecek "aykırı" fikirler
için de geçerli olduğunu AİHM açıkça belirtmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün
spektrumunun bu kadar geniş olması, demokratik toplumun olmazsa olmaz şartı
olan pluralizm ve tolerans gibi değerleri yaşatmak için kaçınılmazdır.
B- İkinci Kısım.Bir Hukuk
Devleti Olan Türkiye'de Refah Partisi'ni Kapatmak Mümkün Değildir.
Refah Partisi, 19 Temmuz
1983 tarihinde kurulmuş olup; 14 yıldır Türkiye'de Anayasa ve kanunlara
uygun olarak siyasî faaliyet icra etmektedir. Bu zaman zarfında ülkemizde
yapılan miletvekili ve yerel yönetimler seçimlerine iştirak etmiş olan
Partimiz, Mart 1989 Genel Yerel Seçimlerde, başta 5 ilimiz olmak üzere
pek çok belediye başkanlıklarını kazanmıştır; Eylül 1991 Milletvekili Genel
Seçimlerinde 62 milletvekili kazanarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde
Grup oluşturmuştur. Kasım 1993 Kısmi Yerel Seçimlerde, Partimiz adayları
önemli belediye başkanlıklarını kazanmışlardır. 27 Mart 1994 Genel Yerel
Seçimlerinde ise, başta İstanbul ve Ankara Büyükşehir Belediyeleri olmak
üzere, pek çok ilin belediye başkanlıklarını, yüzlerce ilçe ve belde belediye
başkanlıklarını yine Partimiz adayları kazanmışlardır. Nihayet 24 Aralık
1995 Milletvekili Genel Seçimlerinde 158 milletvekili kazanan Partimiz,
Türkiye'nin en büyük partisi olarak TBMM'nde grup oluşturmuştur.
Bu zaman zarfında gerek Partimiz
adına bulunulan propaganda faaliyetleri, gerek yönetimlerde iş başına gelen
Partimiz temsilcilerinin icraatları hep hukuki zeminde kalmıştır. Yerel
yönetimlerde iş başına gelen Partimiz mensupları, örnek bir yönetim sergileyerek
halkımızın teveccühünü kazanmışlardır.
Bu teveccühün bir sonucu
olarak, 24 Aralık 1995 Milletvekili Genel Seçimleri’nde Türkiye'nin en
büyük partisi hüviyyetini kazanan Partimiz, önce Anamuhalefet partisi görevini
üstlenmiştir. Partimiz, Anamuhalefet Partisi olarak bu dönemde önemli hukuki
ve siyasî başarılar elde etmiştir. Bu başarılar neticesinde Partimiz, büyük
koalisyon ortağı olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümeti’nin kurulmasında
görev almış; Partimiz Genel Başkanı, Başbakanlık görevini üstlenmiş; 18
bakanlık görevi, Partimiz mensubu milletvekillerince üstlenilmiştir.
20. Yasama Dönemi’nde Türkiye
Büyük Millet Meclisi bünyesinde teşkil edilen, başta Plan ve Bütçe Komisyonu
olmak üzere, pek çok Meclis İhtisas Komisyonundaki başkanlık görevi Partimiz
milletvekillerince deruhte edilmiştir.
Bu dönemde TBMM bünyesinde
teşkil olunan Meclis Soruşturması ve Araştırması Komisyonlarında Partimiz
Milletvekilleri görev ifa etmişlerdir.
Partimiz temsilcilerinin
bütün bu faaliyetleri hep hukuki zeminde icra edilmiştir.
Bu arada önemle belirtmemiz
gerekir ki; büyük koalisyon ortağı olarak Partimizin görev aldığı Türkiye
Cumhuriyet'inin 54. Hükümeti aleyhine muhalefet partilerince verilen 12
Gensoru ÖnergesiTBMM'nce reddedilmiştir. Bu vakıa karşısında, gerek Başbakan
sıfatıyla, gerek bakan sıfatıyla 54. Hükümet’te görev alan Partimiz temsilcilerinin
siyasî sorumluluklarının söz konusu olmadığı açıkça artaya çıkmıştır. Siyasi
sorumluluğun söz konusu olmadığı faaliyetleri dolayısıyla Partimiz temsilcisi
siyasî şahsiyetlerin hukuki sorumluluğundan da bahsedilemez.
Nitekim; Prof.Dr.Erdoğan
TEZİÇ'in şu görüşleri bu düşüncemizi açıkça teyid etmektedir:
"Bir iktidar partisi için
kapatma mekanizmasının işlemesi düşünülemez." (TÜSİAD, Demokratik Standartların
Yükseltilmesi Paketi Tartışma Toplantıları Dizisi, Mayıs 1997) (Ek: Bölüm
I, No: 5).
Ayrıca, Refah Partisi 4 milyonu
aşkın resmi kayıtlı üyesi ile Türkiye'nin ve hatta dünyanın en büyük partisi
hüviyetini kazanmıştır. Takriben 35 milyon seçmen kitlesi olan ülkemizde
4 milyon resmi kayıtlı üyesi ile Partimiz 1989 Genel Yerel Seçimleri’nde
% 10, 1991 Milletvekili Genel Seçimleri’nde % 17, 1994 Genel Yerel Seçimleri’nde
% 20 ve 1995 Milletvekili Genel Seçimleri’nde % 22 oy almış bir partidir.
Bu görünüm karşısında, 14
yıldan beri yasalar içinde faaliyet gösteren ve Türkiye'nin en büyük partisi
olan Refah Partisi'nin kapatılması hukuken mümkün değildir. Aksi takdirde,
Anayasa’nın 2. maddesinden devlete izafe edilen demokratiklik vasfı inkâr
edilmiş olur. Aslında böyle bir uygulama, Anayasa'ya aykırılık arz edecektir!
Çünkü bu rakamlardan da ve
son günlerde yapılan anketlerden de açıkça görüldüğü gibi Refah Partisi,
sempatizanlarıyla Türkiye'nin üçte birini temsil etmektedir.
Bu topluluğun demokratik
rejimde yok farzedilmesi de gözardı edilmesi de mümkün değildir. Esasen
çağdaş dünyada parti kapatmak artık söz konusu değildir. Çünkü parti kapatmakla
herhangi bir sonuca ulaşılması mümkün değildir. 14 yıldan beri yasalar
içerisinde çalışarak gerek yerel yönetimlerde gerekse merkezi yönetimde
halkımıza büyük hizmetleri ifa etmiş olah Refah Partisi'nin iktidarda iken
ve laikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla TBMM'ne verilen Gensorunun
TBMM'nce reddedildiği 20 Mayıs 1997 gününün tam ertesi günü, o güne kadar
yıllarca bütün Sayın Başsavcılar tarafından Refah Partisi aleyhine bir
dava açılmasının hukuken mümkün olmadığının defalarca açıklanmış ve tekrar
edilmiş olmasına rağmen, hiç bir usul hükmü dikkate alınmadan, Partiye
haber vermeden, birdenbire bu davanın açılması hem Türkiye'de hem de modern
dünyada bir büyük hayrete ve reaksiyona sebep olmuştur.
(The Economist, 19 Temmuz
1997, Ek: Bölüm I, No:3)
(New York Times, 19 Haziran
1997, Ek: Bölüm I, No:6)
(New York Times, 14 Haziran
1997, Ek: Bölüm I, No:7)
(Deutsche Presse Agentur,
30 Mayıs 1997, Ek: Bölüm I, No:8)
Bütün ulusararası kuruluşlar
böyle bir harekete karşı daha ilk andan şiddetle reaksiyonlarını ortaya
koymuşlardır. Bugünkü çağdaş dünyada ve Türkiye'de böyle bir olayın cereyan
etmiş olması Refah Partisi'ne değil daha çok Türkiye'ye gölge düşürmüştür.
Ülkemizin uluslararası görünümünü demokrasinin ve yasaların gereği olarak
hiç bir hukuki mesnede dayanmadan ve kanunların gösterdiği usul hükümlerinden
hiç birini yerine getirmeden açılmış olan bu davanın bir an evvel esasına
bile girilmesizin usul yönünden derhal reddedilmesi son derece büyük önem
taşımaktadır. Yüksek Mahkeme’nin çağdaşlık, demokrasi ve ulusumuz adına
bu şerefli görevi en kısa zamanda yerine getireceğine kesinlikle inanıyoruz.
Aşağıdaki bölümlerde neden
bu davanın daha ilk incelemede usul bakımından reddedilmesi gerektiğinin
gerekçeleri, davanın esas bakımından hiç bir hukuki mesnede dayanmadığı,
hiç bir tereddüte mahal bırakmayacak şekilde belirtilmiştir.
II. Bölüm Dava ili İlgili
Anayasa ve Kanun Hükümleri
A- Birinci Kısım: Anayasa
Hükümleri
23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı
Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin:
MADDE 68- (fıkra 4) Siyasi
partilerin tüzük ve programları, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne, insan haklarına, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet
ilkelerine aykırı olamaz
(fıkra 5) Sınıf veya zümre
egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi
amaçlayan siyasi partiler kurulamaz.
23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı
Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonkari Metin:
MADDE 68- (fıkra 4) Siyasi
partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına,
ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve
hukuk devleti ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet
ilkelerine aykırı olamaz. Sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi
bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini
teşvik edemez.
23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı
Kanunla Yapılan Değişiklikten Önceki Metin:
MADDE 69-(fıkra 1) Siyasi
partiler, tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamazlar; Anayasa’nın
14’üncü maddesindeki sınırlamalar dışma çıkamazlar; çıkanlar temelli kapatılır.
(fıkra 5) Cumhuriyet Başsavcılığı,
kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukuki durumlarının
Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunu, kuruluşlarını takiben ve öncelikle
denetler; faaliyetlerini de takip eder.
(fıkra 6) Siyasi partilerin,
kapatılması, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın açacağı dava üzerine, Anayasa
Mahkemesi’nce karara bağlanır.
(fıkra 7) Temelli kapatılan
siyasi partilerin kurucuları ile her kademedeki yöneticileri; yeni bir
siyasi partinin kurucusu, yöneticisi ve denetiçisi olmayacakları gibi,
kapatılmış bir siyasi partinin mensuplarının üye çoğunluğunun teşkil edeceği
yeni bir siyasi parti de kurulamaz.
(fıkra 8) Siyasi partiler,
yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek
ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakdi yardım alamazlar, bunlardan
emir alamazlar ve bunların Türkiye’nin bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki
karar ve faaliyetlerine katılamazlar. Bu fıkra hükümlerine aykırı hareket
eden siyasi partiler de temelli kapatılır.
(fıkra 9) Siyasi partilerin
kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar
dairesinde kanunla düzenlenir.
23.7.1995 Tarih ve 4121 Sayılı
Kanunla Yapılan Değişiklikten Sonraki Metin
MADDE 69-(fıkra 4) Siyasi
partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın açacağı dava
üzerine Anayasa Mahkemesi’nce kesin olarak karara bağlanır.
(fıkra 5) Bir siyasi partinin
tüzüğü ve programının 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı
bulunması halinde temelli kapatma kararı verilir.
(fıkra 6) Bir siyasi partinin
68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü
temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir
odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi’nce tespit edilmesi halinde karar
verilir.
(fıkra 7) Temelli kapatılan
bir parti bir başka ad altında kurulamaz.
(fıkra 8) Bir siyasi partinin
temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları
dahil üyeleri, Anayasa Mahkemesi’nin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının
Resmi Gazete’de gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl süreyle
bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.
(fıkra 9) Yabancı devletlerden,
uluslararası kuruluşlardan ve Türk uyrukluğunda olmayan gerçek ve tüzel
kişilerden maddi yardım alan siyasi partiler temelli olarak kapatılır.
(fıkra 10) Siyasi partilerin
kuruluş ve çalışmaları, denetlenme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin
ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde
kanunla düzenlenir.
B. İkinci Kısım : Siyasi
Partiler Kanunu'ndaki Hükümler
"Görevli mahkeme ve savcılık"
MADDE 98- Siyasi partilerin
kapatılması, Cumhuriyet Başsavcısı veya Cumhuriyet Başsavcıvekili’nin açacağı
dava üzerine, Anayasa Mahkemesi’nce, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu Hükümleri
uygulanmak suretiyle, dosya üzerinde inceleme yapılarak karara bağlanır.
Anayasa Mahkemesi gerekli gördüğü hallerde sözlü açıklamalarını dinlemek
için ilgilileri ve konu hakkında bilgisi olanları çağırır.
Anayasa Mahkemesi’nce verilen
kararlar kesindir.
Cumhuriyet Başsavcılığı,
iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırılması ve soruşturulmasında
ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet savcılarına ve sorgu hakimlerine
tanınan bütün yetkilere sahiptir. Ancak; Anayasa’nın ve kanunların sadece
hakimler tarafından kullanılabileceğini belirttiği yetkiler bunun dışındadır.
Cumhuriyet Başsavcısı’nın
görevlendireceği Cumhuriyet Başsavcıvekili veya Cumhuriyet Başsavcısı Yardımcıları
siyasi partilerin kongrelerini izleyebilecekleri gibi, Cumhuriyet Başsavcılığı
siyasi partilerden incelemek üzere gerekli gördüğü belgeleri de isteyebilir.
Siyasi partiler, Cumhuriyet
Başsavcılığı’nın isteklerine en geç onbeş gün içinde cevap vermek zorundadırlar.
Cumhuriyet Başsavcısı, soruşturmayı
Cumhuriyet Başsavcıvekili veya yardımcıları eliyle de yürütebilir.
Cumhuriyet Başsavcısı’nın
soruşturma için görevlendirdiği Başsavcı yardımcılarının, Yargıtay üyeliğine
seçilmeleri hali hariç, soruşturma sonuçlanıncaya kadar süreli veya süresiz
başka bir göreve atanmaları Cumhuriyet Başsavcısı’nın yazılı muvafakatına
bağlıdır.
Siyasi Partilerle İlgili
Yasakları İnceleme Kurulu
MADDE 99- Siyasi partilerin
kapatılmasına ilişkin isteklerin, Cumhuriyet Başsavcılığı’nca reddi halinde,
yapılan itirazları incelemek üzere Siyasi Partilerle ilgili Yasakları İnceleme
Kurulu kurulmuştur.
Bu Kurul, Yargıtay Ceza Daireleri
Başkanları’ndan kurulur. Bunların en kıdemlisi Kurulun Başkanıdır. Daire
başkanlarının özürleri halinde dairenin en kıdemli üyesi Kurula katılır.
Kurul üye tamsayısı ile toplanır. Karar yeter sayısı, üye tamsayısının
salt çoğunluğudur.
Siyasi partilerle ilgili
yasaklara aykırılık halinde dava açılması
MADDE 100- Bir siyasi partinin,
bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümleri ihlal etmesi sebebiyle
Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından paritinin kapatılması davasının açılması:
a) Re’sen,
b) Bakanlar Kurulu kararı
üzerine Adalet Bakanının istemiyle,
c) Bir siyasi partinin istemi
üzerine,
olur.
Ancak, bir siyasi partinin
Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan dava açılmasını isteyebilmesi için, bu partinin
son milletvekili genel seçimlerine katılmış olması, Türkiye Büyük Millet
Meclisi’nde grubu bulunması, ilk büyük kongeresini yapmış olması, partinin
merkez karar ve yönetim kurulunun üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyu
ile dava açılmasının istenmesi yolunda karar alınmış bulunması ve istemin
parti adına parti genel başkanı tarafından Cumhuriyet Başsavcılığı’na yazılı
olarak yapılmış olması gerekir.
Cumhuriyet Başsavcılığı,
Adalet Bakanı’nın veya partinin yazılı isteminde yeterli delil bulunduğu
kanısına varırsa davayı açar. Yeterli delil bulunmadığı kanısına varırsa
dava açmayacağını istemde bulunan Adalet Bakanı’na veya siyasi parti genel
başkanlığına yazı ile bildirir.
Adalet Bakanı’nın veya siyasi
partinin, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bildirimi üzerine, bu bildirimin
tebliği tarihinden başlayarak otuz gün içinde siyasi partilerle ilgili
Yasakları İnceleme Kurulu’na yazı ile itirazda bulunma hakkı vardır.
Kurul, itirazı ivedilikle
en geç otuz gün içinde inceler; itirazı haklı görmezse dava açılmaz; haklı
görürse, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesi’ne dava açmakla yükümlüdür.
Bu maddenin birinci fıkrasının
[b] ve [c] bentlerinde yer alan hükümler milletvekili genel seçimiyle,
bu seçimin yenilenmesine veya milletvekili ara seçimlerine dair verilen
kararın Resmi Gazete’de yayımlandığı tarihten başlayarak oy verme gününün
ertesi gününe kadar geçecek süre içinde uygulanamaz.
Dördüncü kısımdaki yasaklara
aykırılık halinde partilerin kapatılması
MADDE 101- Anayasa Mahkemesi’nce
bir siyasi parti hakkında kapatma kararı:
a) Parti tüzüğünün veya programının
yahut partinin faaliyetlerini düzenleyen ve yetkili parti organları veya
mercilerince yürürlüğe konulmuş olan diğer parti mevzuatının bu Kanunun
dördüncü kısmında yer alan hükümlerine aykırı olması,
b) Parti büyük kongresince,
merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak
oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi
grup yönetim veya grup genel kurullarınca bu Kanunun dördüncü kısmında
yer alan maddeler hükümlerine aykırı karar alınması veya genelge veya bildiriler
yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullar tarafından aynı
hükümlere aykırı faaliyette bulunulması veya parti genel başkanı veya genel
başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine
aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması,
c) Parti merkez karar ve
yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kurulu’na partiyi temsilen konuşma yapacağı
bildirilmiş olan kimsenin, radyo veya televizyonda yaptığı konuşmanın bu
Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması,
hallerinde verilir.
d) 1- (b) bendinde sayılanlar
dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu Kanunun 4’üncü
kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde,
fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yılı geçmemiş ise, Cumhuriyet
Başsavacılığı söz konusu organ, merci veya kurulan işten el çektirilmesini
yazı ile o partiden ister. Parti üyeleri 4’üncü kısımda yer alan maddeler
hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet
Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden
ister.
Siyasi parti, tebliğ tarihinden
itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği
takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasa Mahkemesi’nde o siyasi partinin
kapatılması hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığı’nca düzenlenmiş
iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili siyasi parti tarafından
söz konusu parti organı, mercii veya kurulunun işten el çektirilmesi ve
parti üyesi veya üyelerinin partiden kesin olarak çıkarılmaları halinde,
o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi
dosya üzerinde inceleme yaparak ve gerekli gördüğü hallerde Cumhuriyet
Başsavcısı’nın ve siyasi parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarını ve
konu üzerinde bilgisi olanları da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı
karar bağlar.
2- (1) numaralı bend gereğince
bir siyasi partiden kesin olarak çıkarılan veya çıkarılmayıp da bir siyasi
partinin kapatılmasına sebep olan üyeleri, çıkarma kararının veya Anayasa
Mahkemesi’nin kapatma kararının kendilerine yazı ile bildirilmesinden başlayarak
on yıl süre ile başka hiçbir siyasi partiye almamaz, parti kurucusu olamaz,
seçimlerde parti listelerinde bağımsız aday da gösterilemez ve milletvekilliği
için aday olamazlar. Aksi takdirde bu gibileri üye kaydeden veya parti
kurucusu olarak kabul eden veya seçimlerde bağımsız aday gösteren siyasi
partiler hakkında da (1) numaralı bend hükümleri uygulanır.
Bir siyasi parti üyesinin,
bu madde gereğince partisinden kesin olarak çıkarılması veya çıkartılmayıp
da patinin kapatılmasına sebep olması halinde, hakkında ayrıca genel hükümlere
göre işlem yapılır.
95’inci madde hükmü saklıdır.
Cumhuriyet Başsavcılığı’nın
isteklerine uyulmaması halinde yapılacak işlem:
MADDE 102- Siyasi partilerin
denetimi ve faaliyetlerinin takibi hususlarında Cumhuriyet Başsavcılığı’nın
istediği bilgi ve belgeleri, belli edilen süre veya belli edilmemesi halinde
makul süre içinde vermeyen siyasi partiye Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından
ikinci bir yazı tebliğ olunur. Bu yazıda, belirtilen süre içinde cevap
verilmediği ve istek yerine getirilmediği takdirde o siyasi partinin kapatılması
için dava açılabileceği de belirtilir. Bu tebliğde bildirilecek süre içinde
yine istek yerine getirilmez veya cevap verilmezse Cumhuriyet Başsavcılığı
o siyasi partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesi’nde re’sen dava açabilir.
Kanunsuz siyasi faaliyetlere
mihrak olma sebebiyle kapatma:
MADDE 103- Bir siyasi partinin,
bu Kanunun 78 ila 88 ve 97 ‘inci maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin
işlendiği bir mihrak haline geldiğinin sübuta ermesi halinde, o siyasi
parti Anayasa Mahkemesi’nce kapatılır.
Bir siyasi partinin yukarıdaki
fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101’inci maddenin (d)
bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif
bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin
o partinin büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya Türkiye Büyük
Millet Meclisi’ndeki grup genel kurulu yahut bu grubun yönetim kurulunca
zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur."
Önceki
sayfa I Sonraki Sayfa
  |