Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
 İlgili sayfalar
İDDİANAME
ÖN SAVUNMA
ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞ
ESAS SAVUNMA
KISA KARAR
DAVA ANA SAYFA

 
 
REFAH PARTİSİ DAVASI 

Anayasa Mahkemesi'nin Gerekçeli Kararı

(22 Şubat 1998)


III. Bölüm: Davanın Usul Bakımından Reddi Gerekir

A -1 . Parti Kapatma Davalarında, Yargılamanın Güvencesi Usul Kurallarıdır. 

Yukarıda da açıklandığı gibi siyasi partilerin uymadıkları takdirde kapatma sebebi olabilecek hususlar ile kapatma kararı verilebilecek haller, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda düzenlenmiş ve 1995 Anayasa değişikliği ile kapatma sebepleri ve halleri, yasadakilere oranla daha da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirilmiştir (TANÖR. B: Türkiye'de Demokratikleşme Perspektifleri , TÜSİAD Raporu, s.51).

Siyasi partilerin kapatılması davalarının iki safhası vardır:

a. Davanın açılmasından önceki safha
b. Yargılama safhası.
a. Davanın açılmasından önceki safha :

Davanın alt yapısının hazırlandığı safhadır. Bu hazırlığı, Yargıtay C. Başsavcısı yapacaktır. Siyasi partiler hakkında, ancak hangi şartlar altında kapatma davası açılabileceği, Siyasi Partiler Kanunu'nun 101 ve 103. maddelerinde düzenlenmiştir. 1995 yılında Anayasa'da yapılan değişikliklerle ilgili olarak TBMM Anayasa Komisyonu da, 1995 Anayasa değişikliği sırasında, bu hususu şu şekilde belirtmiştir;

".....partinin tüzüğü gibi programı da Anayasa ve kanunla partiler için konan yasaklara veya emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi'nce temelli veya basit olarak kapatılacaktır.... Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz, siyasi partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı şeklini açıkça düzenlenmiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır.....Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır." (Anayasa Komisyonu Raporu: TBMM, Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 [S.Sayısı:861] sh: 32/33). Görülmektedir ki, siyasi partilerin mevzuatı, parti tüzük ve programının yasaklara aykırı olması halini, kapatma nedeni olarak saymış, ancak bu konuda Başsavcıya bir mükellefiyet yüklemeyerek, doğrudan kapatma davası açabilme yolunu açık bırakmıştır. Fakat buna mukabil bir siyasi parti hakkında, yasak eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olması iddiasıyla kapatma davasının açılması bir takım usuli işlemlere bağlanmıştır.

Buna göre bir Siyasi partinin, yasak eylemlerin mihrakı (odağı) haline gelmesi, iddiasının ileri sürülebilmesi için ancak aşağıdaki 5 şartın hepsinin birlikte sübut bulması ile mümkündür.

Bu şartlar:

1. Suç sayılan fiillerin parti mensuplarınca işlendiğinin 'hüküm giymeleriyle" sübut bulması,
2. Bu üyelerin partiden ihraçları için Cumhuriyet Başsavcısı'nın partiye bildirimde bulunması,
3. Partinin bu üyeleri 30 gün içinde ihraç etmemesi,
4. Bu fiillerin üyelerce kesif bir biçimde işlendiğinin sübut bulması,
5. Partinin bu fiilleri benimsediğinin de sübuta ermesi.
Yukarıdaki şartların hepsinin birden sübut bulması halinde bir partinin odak olma iddiasıyla kapatma davası açılabilecektir.

b. Yargılama Safhası :

Bilindiği gibi, siyasi partilerin kapatılması davalarına, Yargıtay C. Başsavcısı’nın, açacağı dava üzerine, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi'nce bakılmaktadır (Any. mad.69, fıkra4; Siyasî Partiler Kanunu, mad.98, fıkra 3; Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanun, mad.33).

Yukarıda belirttiğimiz prosedür işletilerek açılan kapatma davalarında Yüksek Mahkeme, parti yasaklarına aykırı eylemlerinden ötürü bir partinin temelli kapatılmasına, ancak yukarıdaki beş şartın mevcut olduğunu tesbit ettikten sonra davaya bakabilecek ve bu şartların varlığından sonra partinin üyelerinin yoğun bir şekilde iddia edilen yasa dışı hareketi yapıp yapmadıklarına bakarak, partinin odak haline gelip gelmediğini tespit edip, takdir hakkını kullanacaktır.

Siyasi Partiler Yasası'nın 103. maddesi yollaması ile 101. maddesinin (d) bendinde belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme'de, her nasılsa, bir dava ikame edilmişse ne olacaktır?

Bu durum kanunun ihtar mecburiyeti aradığı davalarda, bu vecibenin yerine getirilmeden dava açılmasına benzer ki; bu ahvalde sırf bu sebeple davanın esasa girmeden usul yönünden reddi gerekir.

Parti kapatma davalarının açılabilmesi için kanunun belirlediği bu ön şartların yerine getirilmesi mecburiyeti ayrıca Yüksek Mahkeme’nin kararlarıyla teyid edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993 tarihli, 1992/1 E, 1993/1 K. sayılı kararında: "2820 sayılı Yasa'nın getirdiği düzenlemeye göre, siyasi partilerin 101. maddenin (b) bendinde sayılan organ ve görevlilerinin, dördüncü kısımda yazılı yasaklara aykırı davrandıklarının saptanması durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine karşın, aynı yasak eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar veya parti üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi kimi koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından "hüküm giyme" ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde belirlenen "tebligat" ve buna karşın "üyelikten çıkarma" koşuludur.

Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Yasa'nın 103. maddesinin en önemli öğesi olan "101. maddenin (d) bendinin uygulanmasını" gözetmediği, eş anlatımla, parti üyelerinin Dördüncü Kısım'da yer alan hükümlere aykırı eylem ve konuşmalarından dolayı "hüküm giyme" ile tebligatta bulunma ve buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı ve parti üyeleri hakkında açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının varlığını yeterli görerek davalı siyasi partinin kapatılmasını istediği görülmektedir. Bu durumda, Siyasi Partiler Yasası’nın 103. maddesinde yazılı kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır. Buna dayalı kapatma isteminin reddi gerekir." (Resmi Gazete: 18 Ağustos 1993/21672) demek suretiyle bu sorunun cevabını net olarak ortaya koymuş ve dava konusu olayda bu presedür uygulanmadığı için Başsavcılığın odaklaşma iddiasına dayanan kapatma talebini reddetmiştir.

Görülmektedir ki, Anayasa Mahkemesi kurulduğu günden beri usül kurallarına çok büyük önem vermiştir. Usül kuralları, Yüksek Mahkeme’ye göre, yargılamanın güvencesi açısından çok önemlidir. O kadar önemlidir ki, bizzat kendisi Anayasa'da ve yasalarda öngörülmeyen bir güvence kurumu oluşturmuş ve kanunların yürürlüğünün durdurulmasını içtihad yolu ile adeta kurumsallaştırmıştır.

Böylece Yüksek Mahkeme, usuli kuralların ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermiş ve bu konuda hep hassas davranmıştır.

A - 2. Bu Davanın Açılmasında Kanunun Öngördüğü Şartlar Yerine Getirilmemiştir. 

Görülmekte olan işbu dava iki bakımdan eksik ve hatalı açılmıştır.

a) İddianamede davanın dayandırıldığı kanun maddeleri zikredilmemiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Partimiz hakkında açtığı davanın iddianamesinde, dayanılan yasa maddeleri olarak, Anayasamızın 69. maddesinin 6. fıkrası yollamasıyla 68. maddenin 4. fıkrasını göstermektedir. Gerekçe olarak da "....Anayasa’da sadece özü belirlenmiş bir kural değilde, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zımnen ilga edebilmektedir....'" düşüncesini ileri sürmüştür.

Bu görüşe katılmak mümkün değildir. Çünkü Anayasa’nın anılan maddeleri, sadece özü belirlenmiş kuralları içermektedir ve ayrıca bu kurallar, yürürlükte olan yasa hükümleri ile mübayenet halinde de değildir.

Keza Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasında siyasi parti kapatma ile ilgili Anayasa hükümlerinin kanunla düzenleneceği açık bir şekilde belirtilmiştir.

Hal böyleyken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın, halen yürürlükte bulunan ve Anayasa'nın değişik 68 ve 69. maddeleriyle mübayenet halinde bulunmayan Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerine dayanmaması hatalı olmuştur. İddianamedeki sevk maddesi isabetli değildir.

Çünkü; "Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır."(AKILLIOĞLU, T.: İnsan Hakları I, Ankara, 1995, sh. 54). 

b) Davanın açılması yönünden odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartlar da yerine getirilmemiştir.

Görülmekte olan dava, Partimizin, Anayasa'nın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği iddiası ile açılmıştır. Delil olarak da bir kısım üyelerimizin, muhtelif konuşmaları gösterilmiştir. Ancak bu üyeler hakkında Siyasi Partiler Kanunu'nun öngördüğü; "Hüküm giyme", "Uyarıda bulunma", "Üyelikten çıkarma", "Kesif şekilde işlenme" ve "Yetkili kurullarca benimseme" şartlarının sübut bulması gereğine Başsavcılıkça uyulmamıştır.

Böyle bir davanın açılabilmesi için bu beş şartın hepsinin birden yerine getirilmesi kanuni gerekliliktir. Halbuki gerçekte bu şartların beşinin birden yerine gelmesi şöyle dursun, hiç biri varit değildir.

Hal böyle iken birkaç üyemizin sübut bulmamış konuşmaları yeterli görülmüş ve partimizin suç odağı haline geldiği varsayılarak işbu dava açılmıştır. Öte yandan Siyasi Partiler Kanunu'nun 98. maddesi, Başsavcı’ya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların araştırması ve soruşturulmasında ve davanın açılması ve yürütülmesinde Cumhuriyet Savcılarına tanınan bütün yetkileri ve görevleri vermiştir. Buna rağmen, Başsavcı, lehimizde olan delilleri de toplama cihetine gitmeyerek, savunma hakkımızı hiçe saymıştır.

Nitekim bu davanın açılışında kanunun amir hükümlerinin bir bir yerine getirilmesi şöyle dursun herhangi bir konuda Partiye, ne bir şey sorulmuş, ne de haber verilmiştir. Tamamen Partinin gıyabında birden bire Anayasa Mahkemesi'ne müracaat edilmiş ve Parti bunu medyadan duymuştur. Halbuki Anayasa'nın ve yasanın tarif ettiği odak olma fiili, öyle bir fiildir ki, 14 yıl boyunca bununla ilgili hiçbir şey cereyan etmemişken, birden bire hasıl olabilecek bir olay değildir. Bu ancak yıllar içinde birçok üyelerin fiilerinin sübut bulması, partiye bildirilmesi, partinin bu üyeleri ihraç etmeyerek fiillerini üslenmesi ve 4 milyon üyesi bulunan bir parti için binlerce üye hakkında aynı işlemin cereyan etmesi ile meydana gelebilecek bir olaydır.

Hal böyleyken, çağdaş demokrasilerin olmazsa olmaz koşulu olan siyasi partilerden biri olan ve halen ülkemizin en büyük siyasi kuruluşu bulunan Partimize, Başsavcılıkça Dernekler Kanunu'nun 53. maddesinin, dernek kapatma davalarında derneklere tanıdığı haklar kadar dahi imkân tanınmaması kabul edilemez.

Netice olarak;

Bu dava, Anayasa'nın hem lafzına, hem de ruhuna aykırı açılmıştır.
Bu dava, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'na aykırı açılmıştır.
Bu dava hukukun temel prensiplerine aykırı açılmıştır.

Bu nedenle Yüksek Mahkeme’nin bu davada da, teminat olma özelliği taşıyan usül kurallarını, öteden beri olduğu gibi, büyük bir duyarlılıkla dikkate alacağından ve usule aykırılık sebebiyle dosyanın Başsavcılığa iade edileceğinden kuşkumuz yoktur. Kaldi ki muhterem Mahkemenizce, bu davanın esas yönünden reddedileceğinden hiçbir şüphemiz bulunmamaktadır. 

B. İkinci Kısım: Siyasi partilere ilişkin kapatma davalarında Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin doğrudan uygulanması mümkün değildir. 2820 sayılı siyasi partiler kanunu'nun uygulanması gerekir.

B - 1. Sayın Başsavcının Bu Konudaki İddiası:

Kural olarak Anayasa Hükümleri, doğrudan uygulanmazlar. Anayasa Kuralının uygulanabilirliğini temin için, ayrıca kanûni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Bu nedenledir ki; Anayasa'nın muhtelif hükümlerinde Anayasa'da belirtilen esaslar çerçevesinde kanûni düzenlemeler yapılması gerektiği ifade edilmiştir.

Hal böyleyken Sayın C. Başsavcısı, Anayasa'nın 23/7/1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun’la değişik 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerinin "Zımnen İlga" edildiğini ileri sürerek, doğrudan Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerine istinaden Partimizin kapatılmasını talep etmiştir. Sayın Başsavcı’nın iddianamesine göre: "... Bir siyasi partinin laik cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediğini Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasa'mızın 69’uncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68’inci maddesinin dördüncü fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir." 

Sayın Başsavcı'ya göre 1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesi arasında bir "mübayenet" ortaya çıkmıştır. Bu "mübayenet" karşısında, 2820 Sayılı Kanun'un 103. maddesinin "zımnen ilga" edilmiş olduğu ve dolayısiyle, davada Siyasi Partiler Kanunu hükümlerinin değil, doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmelidir.

Bu iddia ve yorum tarzı, 1982 Anayasası'nın temel hükümlerine, usul ve yasalarımıza, Anayasa Mahkemesi'nin 1982 Anayasası'ndan sonraki içtihatlarına tamamen aykırıdır.

Şöyle ki:

B - 2. Anayasa Hükümleriyle Siyasi Partiler Kanunu Hükümleri Arasında Bir Mübayenet Yoktur.

Bir siyasi partinin kanunen yasaklanmış belli faaliyetlerin icrası bakımından odak (mihrak) haline gelmesi dolayısiyle kapatılmasına ilişkin esaslar açısından 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu hükümleriyle 1982 Anayasası'nın 1995 değişikliğinden sonraki 69. maddesi hükmü arasında bir mübayenet mevcut değildir.

Anayasa'nın değişik 69. maddesinin 6. fıkrasına göre; "Bir siyasi partinin 68’inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespit edilmesi halinde karar verilir" 

Burada, bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespit edileceği hükme bağlanmıştır. Bununla "tabiî" olan bir husus, Anayasa hükmü haline getirilmiştir. Çünkü, gerek Anayasa'nın 69. maddesine ve gerekse 2820 Sayılı Kanun'un 98. maddesine göre Yargıtay C. Başsavcılığı, sadece bir iddia makamıdır. Yargıtay C. Başsavcılığı, ancak belli şartların gerçekleştiğinden bahisle bir siyasi partinin kapatılması gerektiği iddiasında bulunabilir. Bu husus Anayasa'nın 69. maddesinin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir. Buna göre; "Siyasi partilerin bütün bu yönleri ile faaliyetlerinin Anayasa, kanunlar ve kendi tüzük ve programlarına uyup uymadıklarını öncelikle denetleme; faaliyetlerini de sürekli olarak takip ederek, bunlar hakkında Anayasa ve kanunlara uymadığı takdirde dava açma ve hatta kapatma talep etme yetki ve görevi Cumhuriyet Başsavcılığı'na verilmiştir." 

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Anayasa'nın 69. maddesinin 6. fıkrasına göre Yargıtay C. Başsavcılığı'nın parti kapatmaya dönük iddialarının doğru olup olmadığını tespit görevi, yargılama mevkiinde bulunan Anayasa Mahkemesi'ne verilmiştir. Bu husus, siyasi partilerin kapatılması davalarında Anayasa Mahkemesi'nin "görevli Mahkeme" olmasının tabiî bir sonucudur.

Bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetler açısından odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tespit edilmesi halinde partinin temelli kapatılacağı hususundaki Anayasa hükmü; hangi hallerde bir siyasi partinin bu faaliyetlerin odağı haline gelebileceği hususunda bir ölçü getirmemiştir. Aynı maddenin 10. fıkrasındaki; "Siyasi partilerin ... denetlenme ve kapatılmaları... yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir" hükmü gereğince bu husus, Kanuna bırakılmıştır. Yani, bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediği, 2820 sayılı Kanun'un 103. ve bu maddenin atıfta bulunduğu 101. maddenin 1. fıkrasının (d) bendinde belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde belirlenecektir.

Değişiklikten önceki ve sonraki metinler karşılıklı olarak birbirleriyle mukayese edildiğinde görülecektir ki; 1995 değişikliğinden önce sadece parti tüzük ve programlarında yasaklanmış belli amaçlara ve fiillere yer verilmiş olması dolayısıyla kapatma cihetine gidileceği belirtilmişti. Buna karşılık, 1995 değişikliği ile bu kapsama "eylemler" de dahil edilmiştir. Böyle bir düzenlemeye gerek duyulmasının sebebi; özellikle ülkenin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapan partilerle ilgili olarak açılan kapatma davalarında "eylem" konusunun Anayasal dayanağının bulunmadığının ve bu nedenle, Siyasi Partiler Kanunu'nun ilgili hükümlerinin Anayasa'ya aykırı olduğunun savunma olarak ileri sürülmesidir. 69. maddenin 6. fıkrası hükmü ile Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin Anayasal dayanağı oluşturulmuştur.

B - 3. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse bile, 2820 Sayılı Siyasi  Partiler Kanunu’nun 101 ve 103. maddelerinin uygulanması gerekir: 

Daha evvel Anayasa'nın 4121 Sayılı Kanun'la değişik 68 ve 69. maddeleri ile ilgili Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesi arasında bir mübayenetin bulunmadığını belirtmiştik. Bir an için böyle bir mübayenetin varlığı kabul edilse dahi, konuyu özel olarak düzenleyen Siyasi Partiler Kanunu'ndaki parti kapatmaya ilişkin usul ve esasları bir kenara iterek, genel esasları belirten Anayasa hükümleri doğrudan tatbik edilerek parti kapatma davası açılamaz.

Bu hususun aydınlanabilmesi için şu iki sorunun cevaplandırılması gerekmektedir:

a. 22.4.1983 tarih ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu, 1982 Anayasası'nın 177. maddesi kapsamına girer mi?

b. Siyasi Partiler Kanunu'ndaki hükümlerle Anayasa hükümleri arasında "açık-seçik" bir mübayenetin mevcudiyeti kabul edilse dahi, acaba halen yürürlükte bulunan kanun hükmünün uygulanması "ihmal" edilerek, olaya doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması mümkün müdür? Bir başka ifadeyle; daha önce yürürlüğe girmiş kanun hükümleriyle bilahare yapılan Anayasa değişikliği neticesi Anayasa'ya konan yeni hükümler arasında mübayenet bulunması halinde; bu kanun hükümleri zımnen ilga edilmiş sayılır mı?

Birinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:

Sayın Yargıtay C. Başsavcısı, 2820 Sayılı Kanun'un "Anayasa'nın yürürlüğe girmesi" kenar başlığını taşıyan 177. madde kapsamına dahil olduğunu düşünmektedir. Bu itibarla, Sayın Başsavcı, davayı Siyasi Partiler Kanunu yerine, doğrudan Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerine istinaden açmıştır.

İddianamede yer alan bu görüş ve yorum tarzı, doğru değildir. 

Şöyle ki:

177. maddenin (e) bendine göre; "Anayasa'nın halkoylaması sonucu kabulünün ilânıyla birlikte yürürlüğe girecek hükümleri ve mevcut ve kurulacak kurum, kuruluş ve kurullar için yeniden kanun yapılması veya mevcut kanunlarda değişiklik yapılması gerekiyorsa, bunlara ilişkin işlemler mevcut kanunların Anayasa'ya aykırı olmayan hükümleri veya doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasa'nın 11 . maddesi gereğince uygulanır." 

Anayasa'nın 177. maddesi, yeni Anayasa'nın yürürlüğe girmesini sağlamak için aşamalı bir usul öngören"bir geçiş dönemi" hükmüdür. Maddenin (e) bendi münhasıran yeni Anayasa yürürlüğe girdikten sonra, yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar nasıl bir yol izleneceği hususunu düzenlemektedir.

Nitekim bu husus, maddenin gerekçesinde açıkça belirtilmiştir:"Yeni kabul edilen anayasaların yürürlüğü hakkındaki maddeler, diğer kanunların yürürlük maddelerinden değişik bir şekilde hazırlanmaktadır. Bu farklılığa neden olan en önemli etkenlerden biri de anayasalarda yer alan maddelerden bir kısmının bu maddelere dayalı olarak hazırlanıp kabul edilecek kanunlarla uygulamaya konulabilecek hükümleri ihtiva etmesidir. Aynı şekilde kurulması öngörülen yeni organlar da bunlara ilişkin kanunlarla düzenlenecektir. Örneğin, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üye sayısını gösteren kuruluş maddesi siyasi partiler ve seçime ilişkin hükümler, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin seçimi hakkındaki hükümler ve bunlarla aynı nitelikteki diğer hükümler; kanunkoyucuya hitap etmekte olup, kanunun hazırlanması bakımından yürürlükte olacaktır ki, kanunkoyucu bunlara dayanarak kanunları düzenleyecek ve dolayısıyla Anayasa'nın bu konudaki hükümleri bu esaslar içinde uygulanacaktır." 

Anayasa'nın 177. maddesinin (e) bendinde sözkonusu edilen "mevcut kanunlar" ifadesine gelince, bu ifadeler ile 1982 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar kastedilmiştir. Bu sebepten dolayı 24.4.1983 tarih ve 18027 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe giren 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, bu madde kapsamına giren bir kanun olarak mütalâa edilemez. 177. maddenin (e) bendindeki "mevcut kanunlar" ifadesiyle kastedilenin, 1982 Anayasası'nın yürürlüğe girdiği anda mevcut olan kanunlar olduğu hususu Yüksek Yargıtay'ın pek çok kararında açıklanmıştır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 14.9.1983 T. ve E.1980/4-1714, K.1983/803 (YKD, Kasım 1983, sh. 1587 vd.); Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 28.3.1988 T. ve E.1988/5-76, K.1988/135 (YKD, Haziran 1988, sh. 840 vd.) S.lı kararları örnek olarak zikredilebilir.

İkinci Soru İle İlgili Açıklamalarımız:

1995 yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri hükümleriyle 2820 sayılı Kanun'un 103. maddesi hükmü arasında bir "mübayenet" bulunduğu fikrinden hareket eden Sayın Başsavcı -açık olarak telaffuz etmese de- 103. madde hükmünün "zımnen ilga" edilmiş olduğunu iddia etmektedir.

Sayın Başsavcı, bu iddiasını ispatlamak için Anayasa Mahkemesi'nin, Danıştay'ın ve Yargıtay'ın çeşitli kararlarına atıfta bulunmaktadır.

Ezcümle Sayın Başsavcı, iddianamenin 3. sahifesinde: "Anayasa Mahkemesi'nin verdiği birçok karara göre, Anayasa'da sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun aykırı hükümlerini zımnen ilga edebilmelidir. " demiş ve Yüksek Mahkeme’nin: (3.6.976 gün ve 13/31; 3.7.964 gün ve 22/54; 13.1.966 gün ve 26/1; 30.9.1969 gün ve 24/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.983 gün ve 8/3; 17.8.1971 gün ve 41-67) sayılı kararlarını emsal göstermiştir.

Sayın Başsavcı’nın, iddiası ve kabulü bu davada hukuken geçersizdir.

Çünkü: Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası ile kurulmuştur. İlk kararlarında ilke olarak Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bilahare 1961 Anayasası'nın geçici 9. ve 151. maddelerindeki Anayasa'nın yürürlüğe konmasını temin için sevkedilmiş olan istisnai hükümlerden dolayı 1982 Anayasası'ndan önceki dönemde bazı özel haller için, adı geçen Anayasa maddelerinin cevaz vermiş olması münasebetiyle, hak ve hürriyetleri genişletme ve ilgili kişiler ve kurumların lehine hareket etme maksadıyla, Anayasa'da daha ayrıntılı ve doğrudan tatbik edilebilir hükümlerin mevcudiyeti halinde Anayasa'yı uygulama istikametinde kararlar vermiştir.

Ancak 1982 Anayasası, 1961 Anayasası'ndaki 151. ve geçici 9. maddelerini iptal edip, bunların yerine 152, 177 ve geçici 15. maddeleri yürürlüğe koyunca, artık kanunları ihmal kapısı kesinlikle kapanmış, bundan dolayı da 1982 Anayasası'ndan sonraki bütün Anayasa Mahkemesi kararlarında mer'î kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal edilemeyeceği, bilakis özel hüküm olması dolayısıyla kanunun tatbiki gerektiği tekrar tekrar vurgulanmıştır.

Sayın Başsavcı’nın iddianamede zikrettiği kararlar 1982 Anayasası'ndan önceki döneme ait kararlardır. 1982'den sonra 1982 Anayasası'nın getirdiği hükümlerle bu kararlar geçerliliğini kaybetmiştir. Bu kararlar, işbu davada mesned ittihaz edilemezler.

Bu hukuki gerçek, Anayasa Mahkemesi'nin aşağıdaki bölüm de iktibas etmiş bulunduğumuz kararlarında mesnetleriyle açıkça ortaya konulmuştur.

B - 4. Anayasa Mahkemesi kararları sayın Başsavcı’nın iddiasının kabulüne imkan olmadığını göstermektedir.

a. Anayasa Mahkemesi ilk dönemdeki kararlarında, temel ilke olarak Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.

Bu görüş, Yüksek Mahkeme'nin 1963 tarihli aşağıdaki kararından açıkça anlaşılmaktadır. Karara göre: "Anayasa hükümleri, ister yanlız ilkeleri ana çizgileri ile ve kısaca, ister ele aldığı konuyu bütün ayrıntılarıyla tam olarak belirtmiş bulunsun, etki ve değer bakımından hep aynı niteliktedir. Yani bunlar üstün, bağlayıcı temel hukuk kurallarıdır... Ancak, uyuşmazlık ve çelişme durumlarında sonraki kanunun bazı hallerde önceki kanunun aykırı hükümlerini, dolayısıyla kendiliğinden yürürlükten kaldırılışı gibi, temel hukuk kuralının uyuşmazlığı ve çelişmeyi meydana getiren kanun hükmünü kendiliğinden kaldırarak onun yerine geçmesi mümkün değildir. Aykırılığın giderilmesi için mutlaka bir eylem ve işlem gerekir ki, bu da ya yasama yoluyla yahut iptal müessesesinin işletilmesi ile olur. Eğer Anayasa'nın, yürürlüğe girdiği tarihte var olan kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden kaldıracağını düşünmek mümkün ve caiz bulunsaydı, bu çeşit hükümlerin ayrıca iptali için bir yolun öngörülmesi hiç de gerekmezdi." (Anayasa Mahkemesi, 11.11.1963, E. 1963/106, K.1963/270 [AMKD, sy. I, sh. 468 vd.) Ayrıca bkz. Anayasa Mahkemesi, 22.5.1963, E.1963/205, K.1963/123 (AMKD, sy. 2, sh. 20] 

b) 1982 Anayasası ve Bundan Sonra Verilen Anayasa Mahkemesi Kararları, Sayın Başsavcı’nın İddiasını Dayandırmak İstediği Anayasa Mahkemesi Kararlarını Hukuki Mesnet Olmaktan Çıkartmıştır.

Her ne kadar Anayasa Mahkemesi 1970'li yıllarda, bazı özel hallerde Anayasa hükümlerinin doğrudan uygulanması gerektiği konusunda bazı kararlar vermiş ise de; Yüksek Mahkeme, 1982 Anayasası'nın getirdiği yeni hükümlere uyarak hususen siyasi parti kapatma davalarıyla ilgili olarak verdiği kararlarında bu görüşten kesin olarak ayrılmıştır.

Diğer bir ifadeyle, Anayasa Mahkemesi, 1982 Anayasası yürürlüğe girdikten sonra "ihmal tekniği"ni kullanarak 2820 Sayılı Kanun'un siyasi parti kapatılmasına ilişkin hükümlerinin uygulanmasından sarfmazar edilemeyeceği neticesine ulaşmıştır. Nitekim bu husus; Yüksek Mahkeme’nin 1993 tarihli kararında açık bir şekilde vurgulanmıştır: Anayasa'nın; "Geçici 15. maddesinin kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma altında bulunan yasa hükümlerinin sırf bu nedenle Anayasa'ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların (uygulanmasının) Anayasa Mahkemesi'nce ihmal edilmesinden de söz edilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak Anayasa'nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülmelidir. -Öte yandan, Anayasa yargısında bir yasa kuralının ihmal edilebilmesi için aynı konuyu düzenleyen ve birbiriyle çelişen bir yasa ile Anayasa kuralının bulunması ve yasa kuralının iptal edilebilir nitelikte olması gerekir. Geçici 15. madde nedeniyle iptali istenilemeyen kuralın ihmali de söz konusu olamaz. Bu durumda çözümün Anayasa kuralları yönünden aranması doğaldır. Anayasa'nın geçici 15. maddesinin varlığı, Anayasa'nın tümlüğü içinde bir çelişkiyi değil, ayrık bir durumu yansıtmaktadır. Geçici 15. maddenin içeriği, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi'nin bu kuralı yok sayması olanaksızdır. - Kaldı ki, Siyasi Partiler Yasası'nın getirdiği yasaklar, Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinde yer alan kapatılma nedenlerini somutlaştırmaktadır.... (Nitekim) Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasında "siyasi partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir" denilmektedir...." (Anayasa Mahkemesi, 14.7.1993, E.,1992/1, K.1993/1) [RG.: 18 Ağustos 1993/21672, sh. 184]. Aynı temel görüşler aşağıdaki Anayasa Mahkemesi kararlarında da tekrar tekrar teyit olunmaktadır: Bakınız; Anayasa Mahkemesi kararları; 28.09.1984, E.1984/1, K.1984/1 [RG:14.2.1985/18666, sh.39]; 10.07.1992, E.1991/2, K.1992/1 [RG.: 25.10.1992/21386]; 23.11.1993, E.1993/1, K.1993/2 [RG.: 14.2.1994/21849]; 16.06.1994, E.1993/3, K.1994/2 [RG.: 30.06.1994/21976]; 18.02.1997, E.1996/2, K.1997/2 [RG: 18.7.1997/23053]; Bu hususa müteallik doktriner görüşler için bkz. ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara, 1993, sh. 387/388; ALİ EFENDİOĞLU Y., Anayasa Yargısı ve Türk Anayasa Mahkemesi, Ankara, 1996, sh. 318, 323).

c. Anayasa Mahkemesi 1995 değişikliğine rağmen, Anayasa hükmünün değil 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun uygulanmasına karar vermiştir:

Anayasa Mahkemesi'nin, Diriliş Partisi ile ilgili olarak açılan parti kapatma davası münasebetiyle verdiği 18.2.1997 tarihli kararında aşağıdaki hükümler yer almış bulunmaktadır: "Anayasa'nın 69. maddesinde, siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları usul ve esaslarının Anayasa'da öngörülen ilkeler doğrultusunda yasayla düzenleneceği kurala bağlanmış, buna uyularak da 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası çıkarılmıştır."

"Anayasa'nın anılan buyurucu kuralı uyarınca 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası çıkarılmış, siyasi partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde, çok ayrıntılı kurallar getirilmiştir." 

Bu hükümlerde açıkça belirtildiği gibi 1995 değişikliklerine rağmen Anayasa Mahkemesi, Anayasa'nın değişen hükümlerini Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi doğrudan uygulamamış, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun kararına mesnet yapmıştır.

Keza 1995 yılında Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrasında yapılan değişiklik sonucunda iki devre üst üste seçime girmediği için siyasi partilerin kapatılması hakkında bir hüküm mevcut olmadığı halde, Yüksek Mahkeme Anayasa’yı değil, 2820 sayılı Kanun'un ilgili hükümlerini uygulamıştır.

Görülüyor ki; Sayın Başsavcı’nın 2820 sayılı Kanun'un ihmaline dair -davamızda- serdettiği görüş, Yüksek Mahkeme’nin zikrettiğimiz bu kararlarına ters düşmektedir.

d. Anayasa Mahkemesi, Dernekler İçin Bile Anayasa'nın 1995 Değişikliğine Rağmen Anayasa Hükmünün Değil, Dernekler Kanunu Hükümlerinin Uygulanmasına Karar Vermiştir.

Anayasa Mahkemesi'nin 1995 değişikliğinden sonra, Anayasa ile Dernekler Kanunu arasında açıkça mübayenet bulunmasına rağmen; doğrudan Anayasa hükmünü değil, Dernekler Kanunu hükmünün uygulanması gerektiğini karara bağlaması da, işbu dava açısından büyük bir önemi haizdir. Şöyle ki:

1995 yılında Anayasa'da yapılan değişiklikle, derneklerin siyasi faaliyette bulunmasını yasaklayan 33. madde hükmü de değiştirilmiştir. Buna karşılık, dernekler açısından siyaset yasağı getiren 6.10.1983 Tarih ve 2908 Sayılı Dernekler Kanunu'nun 5. maddesinin 11. bendi hala yürürlüktedir.

Giresun Halkevleri Derneği'nin olağanüstü genel kurulunda verdikleri siyasal içerikli önergenin kabul edilmesi nedeniyle Dernekler Yasası'nın 5. ve 37. maddeleri yoluyla 76. maddesine göre cezalandırılmaları için Yönetim Kurulu üyeleri hakkında açılan kamu davasının duruşmasında; olaya uygulanması gereken 2908 Sayılı Kanun'un 11. maddesinin 5. bendi Anayasa'nın 1995 yılında değişik 33. maddesine aykırı duruma geldiği için ve iptali talebiyle Anayasa Mahkemesi'ne gidilmesi gerektiği hususundaki iddianın ciddi olduğu kanısına varan yerel mahkeme, 2908 Sayılı Yasa'nın 5. maddesinin 11. bendinin iptali istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştur.

Bu başvuru üzerine Anayasa Mahkemesi şu kararı vermiştir: "Anayasa'da belirli konuları düzenleyen genel kurallar yanında, özel kurallara da yer verilmiştir. Bir konu, özel kurallarla düzenlenmemişse sorunların çözümünde genel kurallar uygulanır. Ancak, o konuda özel düzenlemeler varsa artık genel kurallara başvurulmaz. Anayasa kuralları etki ve değer bakımından eşit olup hangi nedenle olursa olsun birinin ötekine üstün tutulmasına olanak bulunmadığından, bunların birarada ve hukukun genel kuralları gözönünde tutularak uygulanmaları zorunludur. Sözü edilen geçici 15. maddenin de bir Anayasa kuralı olarak, Anayasa'da yer almış bulunan diğer kurallarla etki ve değer bakımından eşit olduğunda kuşku yoktur. Anayasa'da belli bir konuyu düzenleyen özel kural varken, o konuyu da kapsamı içine alabilecek nitelikte bir genel kural bulunsa bile onun değil, konuya özgü Anayasa kurallarının uygulanması gerekir.

Söz konusu maddenin, "Geçici Madde" olarak adlandırılmış bulunması etki ve değer bakımından Anayasa'nın öteki maddelerinden daha zayıf ve önemsiz olduğu biçimde yorumlanmasına neden olamaz. Çünkü, geçici maddeler genellikle geçiş dönemlerine ilişkin işlemlerin uygulama yöntemini ve kapsamını gösteren ayrık hükümleri içerirler. Hukukta genel kural olarak, yasalar, yayımından sonraki olaylara ve durumlara uygulanırlar. Bu ilkenin en çarpıcı ayrıklığı, yasalardaki geçici kurallardır. Bu nedenle yasaların geçici maddeleri ile esas maddeleri arasında çelişiklik varsa özel niteliği nedeniyle esas maddeden önce uygulanırlar. Çünkü, yasa koyucu, kuralın ayrıklığında kamu yararı görmüştür. Özel düzenlemenin genel düzenlemeden önce geleceği hukukun genel bir ilkesidir. Bir yasada öncelik alan geçici maddeler uygulanıp sonuçları tümüyle alındıktan sonra yürürlükten kalkmış olurlar. Aksi takdirde, yasalardaki geçici maddeler, yasanın bir ayrıklık olarak kapsadıkları konularla birlikte geçerliliklerini sürdürürler. Başka bir anlatımla yasakoyucu, kamu hizmetinin niteliği ve yasama politikasının gereği olarak ayrık kurallar koyabilir.

Yasa metinlerinin, kullanılan sözcüklerin, hukuk dilindeki anlamlarına göre anlaşılması gerekir. Yasa kuralının, günün sosyal ve ekonomik gerekleriyle çeliştiği sanılsa bile, yürürlükte kaldığı sürece uygulanması hukukun gereğidir. Kimi gerekçelerle bu kuralın dışma çıkılması, metinlerin anlamlarından başka biçimlerde yorumlanması, metnin bir tür düzeltilmesine kalkışılması, aslında yasada olmayanı yasaya yakıştırmak ve yorum yoluyla amacını değiştirmek ya da yasa koyucunun yerini almak olur.

Anayasa'nın uluslararası andaşmaları uygun bulma ile ilgili 90. maddesinin son fıkrasında "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa'ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi'ne başvurulamaz" denilmektedir. Bu ve geçici 15. maddede düzenlenmesi, Anayasa'da yer alan genel hukuk ilkelerinin ayrıklığını oluşturan kurallardır.

Geçici 15. madde kapsamındaki, olağanüstü yönetimin olağanüstü koşulları altında çıkarılan yasalarla yasa hükmündeki kararnamelerin geçilen demokratik düzen içinde değiştirilmesine ya da yürürlükten kaldırılmasına değin Anayasa'ya uygunluk denetimi yapılmamasında kamu yararı görülmüştür. Ancak, yasa koyucu, siyasal ve sosyal gelişmelere ve gereksinimlere göre, söz konusu yasal kurallardan gerekli gördüklerini değiştirebileceği ya da kaldırabileceği gibi Anayasa'da öngörülen koşullara uyarak Anayasa'daki geçici maddeleri de kaldırabilir. Bunun dışında, yorum yoluyla Anayasa'nın geçici 15. maddesinin etkisiz duruma getirilmesi olanaksızdır.

Anayasa geçici 15. maddesi ile bir dönemin yasama işlemlerinin Anayasa'ya aykırılığı savında bulunulmasını yasaklamıştır. Ancak, bunların hukuk devleti ilkesine uygun biçimde yargı denetimine açılması Anayasa'ya aykırılık savında bulunma ve inceleme yasağının kaldırılmasına bağlı olup, bu da Anayasa'nın 87. maddesi uyarınca doğrudan yasama organının görev yetkisi kapsamına girmektedir.

Bu durumda söz konusu kural hakkında, Anayasa'ya aykırılık savında bulunulmasına Anayasa'nın geçici 15. maddesi olanak vermediğinden itirazın reddi gerekir." (Anayasa Mahkemesi, 14.2.1996, E.1996/6, K.1996/6 [RG.: 13.7.1996/22695, sh. 9 vd.]) 

Anayasa Mahkemesi, bu kararıyla konuya açıklık getirmiştir. Derneklerin siyaset yapma yasağı Anayasa'dan çıkarıldığı ve buna karşılık, Dernekler Kanunu'nun konuya ilişkin 5. maddesinin 11. bendi Anayasal dayanaktan yoksun kaldığı halde; Anayasa Mahkemesi, çok açık bir şekilde, Dernekler Kanunu'nun ilgili hükmünün halâ yürürlükte bulunduğunu kabul etmiştir.

e. Sayın Başsavcı’nın iddiasına emsal olarak gösterdiği Yargıtay ve Danıştay kararları da 1982 Anayasası ile hukuki mesned olma niteliğini kaybetmiştir.

Sayın Cumhuriyet Başsavcısı, "zımnen ilga" konusundaki iddiasını ispatlamak için Danıştay'ın 1970 yılında verdiği bir kararı dayanak göstermektedir. O tarihlerde yürürlükte olan 6785 sayılı İmar Kanunu'nun 45. maddesinde "ilân, tebligat addedilir" şeklinde bir kural mevcuttu. Halbuki 1961 Anayasası, "İdarenin işlemlerinden dolayı açılacak davalarda süre aşımı, yazılı bildirim tarihinden başlar"hükmünü amirdi (mad. 114, fıkra 3). Parselasyon planlarının iptali amacıyla açılmış olan bir davada Danıştay, Anayasa'nın bu açık, ayrıntılı ve kesin ifadesi karşısında, somut olayda kanun hükmünün değil, Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği yargısında bulunmuştur. (Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu, 12.2.1970, E.1969/2, K.1970/1 [Danıştay Dergisi, sayı 1, yıl 1971, sh. 90]).

Danıştay'ın bu kararı 1970 yılında alınmış bir karardır. 1970 yılında 1961 Anayasası yürürlükte idi. 1961 Anayasası'nın 151. maddesinde ise aşağıdaki hükümler yer almaktaydı:

Madde 151- Bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanunun hükümlerini Anayasa'ya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, Anayasa Mahkemesi'nin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakır.

Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere üç ay içinde kararını verir. Bu süre içinde karar verilmezse, mahkeme, Anayasa'ya aykırılık iddiasını, kendi kanısına göre çözümleyerek davayı yürütür. 

Görüldüğü gibi, 1961 Anayasası'nın 151. maddesinin 3. fıkrası hükmüyle Anayasa Mahkemesi dışındaki mahkemeler de, Anayasa Mahkemesi kendisine yapılan müracaatı süresi içinde sonuçlandırmadığı takdirde kendi kanaatine göre çözümleyerek yürütmesi yetkisini vermiş idi. Yani bu hallerde mahkemelerin belli şartlar teşekkül ettiği takdirde kanunları Anayasa'ya aykırı kabul edip, ihmal yetkileri verdi.

Halbuki 1982 Anayasa'sı mahkemelerden bu yetkiyi almakla kalmamış tam tersine bir kanun'un Anayasa'ya aykırı olduğu kanaatinde olsa dahi mahkemeye davayı yürürlükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırma görevini vermişti. Nitekim, 1982 Anayasası'nın 152. maddesinin 3. fıkrasında aynen şu hüküm yer almıştır: "Anayasa Mahkemesi, işin kendisine gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse mahkeme davayı yürülükteki kanun hükümlerine göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesi'nin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse, Mahkeme buna uymak zorundadır."Böylece 1982 Anayasa'sı hiçbir mahkemenin kendisini Anayasa Mahkemesi yerine koyarak, bir kanunun Anayasa'ya aykırı olduğuna karar vermesine veya ihmal etmesine izin vermemiştir.

1982 Anayasası'nın açık hükümlerine her bakımdan aykırı olan ve 1961 Anayasa'sının yürürlükten kaldırılmış bulunan 151. maddesine göre verilmiş olan bu Danıştay kararını emsal kabul ederek, iptal edilmeyen yasaların ihmal edilebileceğini veya mülga sayılabileceğini iddia etmesinin kabule şayan bir tarafı mevcut değildir.

Diğer yandan, Sayın Başsavcı, doğrudan Anayasa hükmünün uygulanması gerektiği hususundaki iddiasına Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 15.01.1962 Tarih ve 1/2 Sayılı Kararını da dayanak göstermiştir.

Bu dayanak dahi, geçerliliğini kaybetmiştir. Bu karar, görüldüğü gibi 15.1.1962 tarihlidir. O zamanların özel şartları gözönünde tutularak verilmiştir. O günün şartları tamamen değiştiği gibi, bu konuda uygulanacak Anayasa hükmü de değişmiştir. Bu meyanda uygulamada bir kanunun ihmaline geçici olarak müsamaha eden 1961 Anayasası'nın 151. maddesi yürürlükten kaldırılmış 1982 Anayasası'nın 152. maddesi yürürlüğe konmuştur. Yukarıda Danıştay Genel Kurulu’nun emsal gösterilen kararı gibi, bu karar da yeni Anayasa hükmüne ters düşmüştür. Dolayısiyle, sözkonusu kararlar, işbu davada mesnet ettihaz edilemezler. Zira 1982 Anayasası'nın 152. maddesine göre, Anayasa'ya aykırı olduğu ileri sürülen kanun Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmedikçe veya Yasama Meclisi tarafından yürürlükten kaldırılmadıkça tatbik edilecektir.

B - 5. 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun Anayasaya aykırılığı iddia edilemez.

1982 Anayasası'nın geçici 15. maddesinde aşağıdaki hüküm yer almıştır: "12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak T.B.M.M.'nin Başkanlık divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde ... çıkarılan kanunların Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemez."

2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu bilindiği gibi 24 Nisan 1983 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla Anayasa'nın gecici 15. maddesinin koruması altındadır.

Bundan dolayı bu Kanundaki kural ve hükümlerin Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemez.

Yukarıdaki bölümlerde belirtilen muteaddit Anayasa Mahkemesi kararı da bu gerçeği teyid etmiştir. Özellikle siyasi partilerin kapatılması davalarında yine yukarıda belirttiğimiz gibi 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun Anayasa'ya aykırılığı iddialarını red ettiği gibi, bu Kanun'un hükümlerinin uygulanmasını ihmal ederek doğrudan Anayasa hükmünü uygulama yoluna da gitmemiştir.

Anayasa Mahkemesi'ne göre: "iptali istenemeyen kararların ihmali de söz konusu olamaz."

Diğer taraftan, önemle belirtelim ki; gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Yargıtay ve Danıştay tarafından eski Anayasa hükümlerine göre doğrudan Anayasa kurallarının uygulanması yoluna, hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını önlemek amacıyla gidilmiştir. Sayın Başsavcı, Yüksek Mahkeme'nin aksine, bu yöntemi bir siyasi partinin kapatılması davasında kullanmak istemektedir. Bu yaklaşım tarzı, Yüksek Mahkemelerimizin 1982 Anayasası'ndan önce kanunların Anayasa'ya aykırı hükümlerini "ihmal" ederek doğrudan Anayasa kurallarını uygulamadaki esprisine aykırıdır.

B - 6. Sadece buraya kadar açıkladığımız hususlar bile açıkça gösteriyor ki; iddianame herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrumdur. 

Sayın Başsavcısı'nın davayı 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun ihmal edilmesinin mümkün olduğu faraziyesine dayandırmış olması, iddianameyi herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrum bırakmıştır.

Yukarda açıklandığı gibi, 1960 ve 1970'li yıllardan bu yana gerek Anayasa ve gerekse siyasi partiler hukukumuzda köklü gelişmeler olmuştur. Geçmişte kalan, zamanının şartları içerisinde bir süre yürürlükte kaldıktan sonra, gelişmeler karşısında geçerliliğini yitiren mevzuata ve o mevzuata göre düzenlenmiş olan bir takım mahkeme kararlarına dayanılarak günümüzün meselelerine çözüm üretilemez. Bu nedenlerle terkedilmiş olan ihmal tekniğine dayandırılmak istenen bu dava, herşeyden önce usul bakımından hukuki mesnetten mahrumdur.

Şöyle ki;

a. 1982 Anayasası'nın 152. maddesi, Anayasa'ya aykırılığı iddia olunan bir kanunun ya usulüne uygun olarak Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilebileceğini, yada Yasama Organı tarafından değiştirileceğini tesbit etmiştir. Böylece 1961 Anayasası'nın ihmale müsait hükmü yürürlükten kalkmıştır.

b. Böyle olunca Sayın Başsavcı’nın dayandığı 1961 Anayasası döneminden kalma tüm mahkeme kararları da mesnet olmaktan çıkmıştır.

c. 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu sonradan çıktığı için 1982 Anayasası'nın 177. maddesinin (e) bendinin kapsamı dışındadır. 2820 sayılı Kanun hükümleri bu geçici hükümle ihmal edilemez.

d. 2820 Sayılı Kanun, Anayasa'nın Geçici 15. maddesi ile koruma altına alınmıştır. Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemez, tartışılamaz.

e. Anayasa Mahkeme'mizin emsal kararlarına göre, Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemeyen bir kanunun, ihmal edilmesi de söz konusu değildir.

f. Kaldı ki, Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddeleri ile Anayasa'nın değişik 68. ve 69. maddeleri arasında iddia edildiği gibi bir mübayanet de mevcut değildir. Bu hükümler birbirini tamamlayan hükümlerdir.

g. Ayrıca, Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrası siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümlerin kanunla düzenleneceğini emretmiştir. Bu kanun 2820 sayılı Kanun'dur. 1982 Anayasa'sı siyasi partilerle ilgili konularda doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanmasına asla izin vermemiştir.

h. Anayasa'nın geçici 177. maddesinin (b) bendi de Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasını teyit etmiştir.

i. Anayasa Mahkeme'miz 1995 değişikliğinden sonra 1996 senesinde verdiği bir kararla Geçici 15. maddenin koruması altında olan Dernekler Kanunu'nun 5. ve 11. maddelerinin, Anayasa hükmü ile çelişmesine rağmen, uygulanması gerektiğine hükmetmiştir.

Netice olarak; yürürlükten kalkmış, tatbik kabiliyeti kalmamış mevzuata, Mahkeme kararlarına ve görüşlere dayandırılan iddianame, hukuki ve kanuni mesnetten mahrumdur. Davanın usul ve esastan reddine karar verilmesi gerekir.

B - 7. Ceza ve Ceza Yerine Geçen Güvenlik Tedbirleri Ancak Kanunla Konulur:

"Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur" prensibi, Anayasa'mızın 38. maddesinin üçüncü fıkrasının ihtiva ettiği amir bir hükümdür. "Kanunsuz suç ve ceza olmaz" şeklinde ifade edilen bu kural, bütün modern ceza hukuku sistemlerinin vazgeçilmez temellerinden biridir. Kişiler ve kurumlar hareketlerini belli ve kesin hükümlerin ışığı altında tayin etmek ihtiyacı içindedirler. Siyasi parti yasaklamaları da ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri cümlesindendir.

Eğer, Sayın Başsavcı’nın ileri sürdüğü gibi, ceza sınırlarını belirlemeyen, sadece temel prensipler koyan Anayasa hükümleri özel ceza kanunu veya cezai nitelikte olan güvenlik tedbirleri hükümleri yerine doğrudan uygulama alanına konulacak olursa, Anayasa'nın tam tersine "kanunsuz ceza olabilir" hükmü hayata geçirilmiş olur.

"Cezalar ancak kanunla düzenlenir" prensibi asla ihmal edilemez. Aksi takdirde hukuk devleti niteliklerine aykırı keyfi bir belirsizlik ortamı ihdas edilmiş olur. Bu bakımdan kanunkoyucu bu prensibin korunması için olağanüstü bir titizlik göstermiştir. Nitekim 1995 değişikliği ile yürürlüğe konulan Anayasa'nın siyasi partilere ilişkin 69. maddesinin son fıkrasında da bu titizlik kendisini göstermiştir. Bu fıkrada aynen: "Siyasi partilerin kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir" denilmektedir.

Bu hüküm, kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetindedir.

Kanunkoyucu, bu ikinci teyid ile de iktifa etmemiş, bu konuda Anayasa'nın 177. maddesinin (b) bendinde, çok önemli bir hüküm daha getirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi konusunda üçüncü teyidini yapmıştır. Kanunkoyucu, siyasi partilerle ilgili Anayasa hükümlerinin yürürlüğe girme tarihini, bu konuda çıkartılacak özel kanunun yani "Siyasi Partiler Kanunu'nun" yürürlüğe girmesi şartına bağlamıştır. Önce Anayasa yürürlüğe girsin, sonra Siyasi Partiler Kanunu çıkartılsın dememiştir. Bu takdim tehir etme olayı dahi Kanunkoyucu'nun, Anayasa'nın 38. maddesindeki prensiplere ne kadar ehemmiyet atfettiğinin kesin bir ifadesidir. Hal böyleyken, özel kanun ihmal edilmeli veya mülga sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü uygulanmalı demek, hiçbir surette şayanı kabul bir görüş olamaz. İçtihatlarla veya emsal kararlarıyla ceza tedbirleri konulamaz. Konulursa Anayasa'ya aykırı olur.

Yukarıdaki prensiplerin ışığı altında bu bölümü özetleyecek olursak:

a. Anayasa’nın 1995 yılında değiştirilen, 68 ve 69. maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi doğrudan uygulanması mümkün değildir.

b. Anayasa'nın değişik 69. maddesinin 5. fıkrasında; "Bir siyasi partinin 68. maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak onun bu nitelikte fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tesbit edilmesi halinde karar verilir" denilmektedir.

Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi için herşeyden önce "odak haline gelme" fiilinin unsurlarının belli olması gerekir. Bu maddede bu konuda açıklık mevcut değildir. Odak haline gelmenin gerek sübut ve gerekse esas bakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak belirtilmiş olması, kanunsuz "suç ve ceza olmaz" temel kuralının gereğidir. Bu bakımdan Sayın Başsavcı’nın Siyasi Partiler Kanunu’nun 101. ve 103. maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasa’nın doğrudan uygulanmasının mümkün olduğuna dair isteminin kabul edilmesine imkân yoktur.

c. Tıpkı bunun gibi, 69. maddenin atıfta bulunduğu Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında sayılan fiillerin cezai unsurları da belirtilmemiştir.

68. Maddenin 4. fıkrasında sayılan fiiller şunlardır: Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri; -Devletin bağımsızlığına, ülkesiyle milletiyle bölünmez bütünlüğüne, -İnsan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti ilkelerine, -Demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz, -Sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz, -Suç işlenmesini teşvik edemez.

Görülüyor ki, bu hükümler, genel olarak suç ve yasak sayılan temel konuları ifade etmektedir. Bu ifade tarzı, anayasalara has normal üsluptur. Ancak bu genel kuralların uygulanabilmesi için her bir yasağın ve suçun, ayrıntıları ile unsurlarının da belirtilmesi gerekir. Bu metinlerde bu unsurlar mevcut değildir.

Ancak bu unsurları belirleyen özel kanun hükümlerinin yürürlüğe konması halinde; vatandaşlar, siyasi partiler, mahkemeler ve diğer resmi kuruluşlar, hangi fiillerin yasak olduğunu, hangi fiillerin yasak olmadığını ayırt edebilecektir. Böylece temel kurallar netleşecek siyasi partilerin, parti örgüt ve üyelerinin sorumlu tutulmaları ancak bundan sonra mümkün olacaktır.

d. Nitekim bu ihtiyacın karşılanması için kanun çıkartılması mecburiyeti bir Anayasa emridir. Yukarıda da açıkladığımız gibi bu emredici hüküm hem Anayasa'nın 38. maddesinde, hem 69. maddesinin son fıkrasında ve hem de 177. maddenin (b) fıkrasında tekrar tekrar teyid edilmiştir. Bilindiği gibi 2820 sayılı Kanunun 4. bölümünde yer alan parti yasakları ve bu yasak ve suçların unsurları ayrıntılarıyla mezkur amir hükümlerin gereği yerine getirilmek için tedvin edilmiştir.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin değişikliğinden sonra da ayrıntıları ile değişikliklerin uygulamaya konulması için Siyasi Partiler Yasası’nda değişiklikler yapılmadığına göre; bu konuda 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun hükümlerinin uygulanması zorunluluğu vardır.

Sayın Başsavcılığın istediği gibi, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun davamız ile ilgili 101. ve 103. maddeleri mülga sayılacak olursa; ortada uygulanacak bir kanun hükmü kalmayacaktır. Yukarıda açıkladığımız sebeblere binaen, Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrası ve 69. maddesi de uygulanamayacaktır.

Anayasa Mahkemesi’nin içtihatlarla ceza hükümleri veya ceza tedbirlerini belirlemesi de istenemez. Zira bu görev Yasama Organı’na aittir.

Netice olarak: Tabii çözüm, yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun hükümlelerinin uygulanmasıdır. Yasama Organı eğer bir kanunu değiştirmiyorsa o kanunun uygulanmasına dair iradesini sürdürüyor demektir.

B - 8. İşbu davada Anayasa kurallarının doğrudan uygulanması, Anayasa Hukuku Doktrininde öne sürülen görüşlere göre de mümkün değildir. 

Doktrinde pek çok yazar tarafından Anayasa kurallarının doğrudan uygulanabilirliği genel olarak reddedilmiş, ancak muayyen şartlarla kabul edilmiştir. Mesela Prof. Dr. AKILLIOĞLU'na göre: "Anayasa kurallarının doğrudan uygulanmaları istisnai bir durumdur. Anayasa yasalarla uygulanır. Kuralların üstünlük sıralaması ile uygulama sıralaması ters orantılıdır. Üstün kural en sonda uygulanır. Anayasa'nın üstünlüğü ve kamu düzeni niteliğinde oluşu derhal etki göstermesini gerektirirse de bu doğrudan uygulama anlamına gelmez. Anayasa'nın doğrudan uygulanması bazı koşulların gerçekleşmesine bağlıdır. Başlıca koşulları sıralamak gerekirse; Anayasa kuralının yasalar gibi uygulanması, bu alanda yasa bulunmamasına bağlıdır. İlgili Anayasa kuralının ayrıca bir uygulama yasasına gerek göstermeyecek ölçüde açık, kesin ve ayrıntılı bir kural olması aranır. Kısacası arada yasa yoksa, Anayasa kuralı da uygulamaya elverişli açıklık taşıyorsa doğrudan uygulama olanaklıdır." (AKILLIOĞLU, T: İnsan Hakları I, Ankara 1995, sh.54) "Doğrudan uygulama; açık, kesin, ayrıntılı Anayasa kurallarının, yasa bulunmadığı takdirde uygulanması anlamına gelir." (AKILLIOĞLU, T.: age, sh. 57) 

Prof. Dr. Necmi YÜZBAŞIOĞLU'na göre de: "Anayasa'nın 177. maddesinin her türlü önceki kanun, sonraki Anayasa kuralı çatışmasının çözümünde uygulanabilen bir çatışma kuralı olmadığını da vurgulamak gerekir. Bu kural, 1961 Anayasası'nın geçici 4. maddesindeki çatışma kuralının tersine, "zımnen yürürlükten kaldırılmış olan kanunlar" için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Diğer bir ifade ile bu kural önceki kanunun düzenlediği bir konunun, sonraki Anayasa ile genel olarak düzenlenmeyip "ayrıntılı olarak düzenlendiği" ve böylece Anayasa'ya aykırılığın açık olduğu aykırılıkların çözümü için öngörülmüş bir çatışma kuralıdır. Anayasa'da ayrıntılı düzenleme olmayıp, genel hüküm varsa ve çatışma önceki kanunla genel hüküm içeren sonraki Anayasa kuralı arasında ise, bu tür aykırılıklar zımni ilga teşkil etmez ve 177. maddedeki çatışma kuralı uygulanamaz. Bu tür aykırılıklar, itiraz başvurusu üzerine Anayasa Yargısı ile iptal yaptırımı uygulanarak çözülebilir..."(YÜZBAŞIOĞLU, N.: Türk Anayasa Yargısındaki Anayasallık Bloku, İstanbul,1993, sh.245) 

Yukarıda, eserlerinden alıntılar yaptığımız yazarlar; arada yasa yoksa ve Anayasa hükmünün önceden çıkmış kanun hükümlerine göre meseleyi farklı ve ayrıntılı bir biçimde düzenlediği durumlarda, Anayasa kurallarının doğrudan uygulanabileceğini savunmuşlardır. Bu görüşün doğruluğu kabul edilse dahi, Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi, Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinin davamızda uygulanma şartları mevcut değildir. Yukarıda ısrarla belirttiğimiz gibi, Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerindeki açık ve ayrıntılı düzenlemeler karşısında Anayasa'nın 68. ve 69. maddeleri "genel hüküm" niteliğindedir.

B - 9. Sayın Başsavcı'nın bizatihi kendi beyan ve uygulamaları karşısında da, işbu davada Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddeleri ihmal edilerek Anayasa'nın 68. ve 69. maddeleri doğrudan uygulanamaz. Şöyle ki:

a. Sayın Başsavcı, İddianamesinde bir taraftan 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101-103. maddelerinin Anayasa'nın 1995 yılında değişikliğe uğrayan 68. ve 69. maddeleri ile zımnen ilga edildiğini ileri sürmüş, bir taraftan da Refah Partisi'nin -ilga edildiği ileri sürülen- Siyasi Partiler Kanunu'ndaki parti kapatma nedeni olan fiil ve eylemleri işlediğini ileri sürmüştür.

Sayın Başsavcı; "Refah Partisi'nin aşağıda ayrıntılarıyla açıklayacağım eylemleri, Siyasi Partiler Kanunu'nun parti kapatılmasına neden olacak pek çok hükmünü ihlal etmekle birlikte..." şeklindeki ifadesiyle Siyasi Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin hükümlerine atıfta bulunmuştur (İddianame, sh.1). Bu bir çelişkidir.

Bu durum, Sayın Başsavcının, Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinde yapılan değişiklik ile Siyasi Partiler Kanunu'nun 101-103. maddelerinin yürürlükten kaldırıldığına kendisinin de inanmadığını ortaya koymaktadır.

b. Diğer taraftan Sayın Başsavcı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na gönderdiği 4.3.1997 Tarih ve SP. Muh. 1997/124 yazısı ile Yasama Organı’ndan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin yürürlükten kaldırılmasını ve bu maddenin Anayasa'nın 69. maddesine uygun olarak yeniden düzenlemesini talep etmiştir. [EK: Bölüm III, No:1]

Sayın Başsavcı’nın bu yazısı da; Onun Siyasi Partiler Kanunu'nun 101 ve 103. maddelerinin halen yürürlükte olduğunu, bu hükümlerin Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerindeki değişiklik ile zımnen kaldırılmadığını kabul ettiğinin açık delilidir.

c. Sayın Başsavcı, Cumhuriyet Gazetesi'nin 17 Mayıs 1997 günlü nüshasında yayınlanan Yalçın DOĞAN'la yaptığı söyleşide de Siyasi Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin 101. ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu açıklamıştır. Sayın Başsavcı bu görüşünü şu şekilde ifade etmiştir: "...Siyasi Partiler Yasası, partilere çok sayıda sınırlama getiriyor. Bunların bir kısmı bence de demokratik değil. Parti kapatma davası açılmasında Yasa, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na üç konuda yetki veriyor. Partinin genel başkan, yardımcısı ve genel sekreterinin konuşmaları nedeniyle kapatma istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne dava açabiliyoruz. Yani bir partinin 100 milletvekili, 1 milyon üyesi varsa, bu 3 kişi "en iyi Atatürkçü biziz, en Cumhuriyetçi, laik biziz. Rejimden yanayız" desin, geri kalan 97 milletvekili ve üyeleri sabahtan akşama kadar rejim aleyhine suç unsuru içeren konuşmalar yapsın. Ben, ancak bu konuşmalar nedeniyle ceza verildiği zaman partiden ihraç edilmesini isteyebilirim... Diğer yetkimiz, partilerin tüzük ve programlarını inceleyip Anayasa'ya aykırılık bulunması durumunda kapatma davası açmak. Sonuncusu ise, partinin yasa dışı eylemlerinin odağı olmasının saptanması durumunda kapatma davası açabiliyoruz..". (EK: Bölüm III, No.2) 

Sayın Başsavcı’nın bu ifadelerinden de açıkça görüldüğü gibi kendisi gerçekte 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul etmektedir. Ve Sayın Başsavcı’nın bu samimi görüşüne göre de bir partinin odak olabilmesi için üyelerinin büyük bir çoğunluğunun siyasi parti yasaklarını ihlal etmesi gereklidir.

d. Yine, Sayın Başsavcı Vural SAVAŞ'ın "Bir Başsavcılık Yetkilisi" adı altında 13 Mayıs 1997 Tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nin 4. sahifesinde yayınlanan açıklaması ile de, siyasi partilerin herhangi bir üyesinin kapatma nedeni sayılan suçları işlemesi durumunda kapatma davası açılabilmesini öngören yasa değişikliği önerisinin TBMM'nden bir an önce çıkarılması istenmiştir. Bu açıklama ile dolaylı olarak Siyasi Partiler Kanunu'nun 101-103. maddelerinin yürürlükte olduğu belirtilmiştir. (EK: Bölüm III, No.3)

e. Daha da önemlisi, Başsavcılığın Refah Partisi Kayseri İl Yönetim Kurulu'nun işten el çektirilmesi talebi ile ilgili olarak Partimize gönderdiği 30.01.1997 günlü ve SP.13 Muh. 1997/57 sayılı yazısında Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddesine dayanılmıştır. Şöyle ki; Başsavcılığın yukarıda belirtilen yazısı ile 27 Ocak 1997 tarihinde Başbakan ve Refah Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın Kayseri'deki ziyaret ve incelemeleri sırasında bazı kişilerin üniformalı kıyafetler giydiği iddiasıyla Partimizin Genel Başkanlığı'ndan, Siyasi Partiler Yasası'nın 101. maddesinin (d-1) bendi uyarınca Kayseri Refah Partisi İl Yönetim Kurulu'nun işten el çektirilmesi ve sonucundan 30 gün içerisinde bilgi verilmesi istenmiştir. (EK: Bölüm III, No.4)

Yine, Başsavcı 17.2.1997 Tarih ve SP.13 Muh. 1997/57 Sayılı yazısı ile Refah Partisi Genel Başkanlığı'nın yukarıda açıklanan olayla ilgili olarak 30 günlük süre uzatım talebini Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d-1. maddesinin hükümlerine istinaden reddetmiştir. Sayın Başsavcı’nın bu konudaki cevabî yazısı aynen şöyledir: "... Elde edilen delil ve dokümanlardan ilgi (b) yazılı yazınız içeriği yerinde görülmemiş olup, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Yasası'nın 101/d-1. maddesinin açık hükümleri karşısında ek süre verilmesi mümkün görülmemiştir." (EK: Bölüm:III, No:5) 

Görüldüğü gibi, Başsavcılık da Anayasa'nın 68. ve 69. maddeleri ile Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerinin zımnen yürürlükten kaldırılmadığına inanmaktadır. Aksi halde, Sayın Başsavcı’nın işbu davayı açtığı tarihlerde Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerine istinaden işlem yapmasının ve TBMM'den Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. ve 103. maddelerinin değiştirilmesini istemesinin bir anlamı olmazdı.

f. Sayın Başsavcılığın diğer bir çelişkisi de, 18/6/1997 tarihinde Yüksek Mahkeme'niz nezdinde, Demokratik Kitle Partisi aleyhine açtığı kapatma davasının iddianamesiyle ortaya çıkmıştır. Sayın Başsavcılık bu kapatma davasını 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. maddesine dayandırmıştır. Bilindiği gibi 101. madde ile 103. madde birbirini tamamlayan maddelerdir. 103. maddede bir partinin belli fiillerinin işlendiği bir odak haline gelip gelmediğinin tayini açısından yapılması gereken işlemler tek tek belirlenmiş, bu hususta 101. maddeye atıfta bulunulmuştur.

101. maddenin geçerli olduğu, yürürlükten kaldırılmadığı kabul edilince; onun uygulanmasını öngörmüş olan 103. maddenin de yürürlükte olduğu zımnen veya serahaten ilga edilmediği de kabul edilmiş olur. Bu da Sayın Başsavcı’nın 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101 ve 103. maddelerinin yürürlükte olduğunu kabul ettiğini gösteren açık bir delilidir.

g. İşbu dava, aşağıdaki çelişkiler nedeniyle de dinlenemez. Çünkü;

1. Eğer, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri yürürlükte ise bu maddelerin, "odak kavramı" için öngördüğü şartlar gerçekleşmemiştir. Zikredilen maddelerin aradığı şartlar gerçekleşmeden açılmış olan işbu davanın, esasa girmeden, usul yönünden reddi gerekir.

2. Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi 1995 Anayasa değişiklikleriyle, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddeleri mülga kılınmış olduğunun kabul edilmesi halinde ise; işbu dava, konusuz kalacaktır ve bu sebeple dinlenemez duruma düşecektir. Zira Refah Partisi’ne ve mensuplarına isnat edilen fiillerin hemen tamamı 1995 Anayasa değişikliğinden önceki tarihlere aittir.

Başka bir deyişle Sayın Başsavcı’nın davayı dayandırdığı "odak" kavramı Anayasa'ya 23.07.1995 tarih ve 4121 sayılı Kanun'la girmiştir. Partimiz, Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrasında belirtilen yasakların işlendiği bir "odak" haline gelmekle suçlandığına göre; bu kavramın oluşumunda 1995 yılından önceki eylemlerin dikkate alınmaması gerekir. Çünkü Anayasa'da 1995 değişikliğinden önce parti kapatma nedenleri arasında odak olma hali mevcut değildi.

Zira Anayasa'ya göre, "Kimse, işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fillden dolayı cezalandırılamaz." (mad.38, fıkra 1) "Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez." (mad.15, fıkra 2) 

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre; "Hiç kimse, işlediği zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre bir suç sayılmayan bir eylem ya da ihmaldan ötürü mahkum edilemez." (mad.7, fıkra 1) 

Türk Ceza Kanunu'na göre; "İşlendiği zaman kanuna göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez." (mad.2, fıkra 1) 

Şimdi hem Partimize hem de parti mensuplarımıza atfedilen fiil ve beyanların tarihlerine bakalım :

1) Şevki Yılmaz'a izafe edilen konuşmalar, 1989-1990 yıllarında,
2) Hasan Hüseyin Ceylan'a izafe edilen konuşma, 1990 yılında,
3) Necmettin Erbakan'a izafe edilen Sivas-Çermik konuşması, 1993 yılında,
4) "Çok hukukluluk" konuşması, 1993 yılında,
5) Grup konuşması, 1994 yılında,
6) Ahmet TEKDAL'a izafe edilen konuşma ise, 1986 yılma tekabül etmektedir.
Görülüyor ki, iddianameye göre yapıldığı ileri sürülen bu konuşmalar Anayasa’da odak olma kavramı bulunmadığı döneme ait isnatlardan ibarettir.

Bilindiği gibi, sonradan yürürlüğe giren bir kanun, yargılanan kişi ve kurumların aleyhinde bir hüküm getirmişse, bu hüküm asla geriye yürütülemez.

Bu isnatlarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu'nun 103 ve atıfta bulunduğu 101. maddeleri hükümleri uygulanacaksa; o takdirde Sayın Başsavcı bu maddelerin hükümlerini işleterek odaklaşmanın ispatı için gereken işlemlerin hiçbirisini yapmadığından, dava yine redde mahkumdur.

B - 10. Davada, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu hükümleri uygulanmalıdır.

Yukarıda belirtiğimiz gibi, Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasına göre, "Siyasi Partilerin ... denetleme ve kapatılmaları.. yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir " 

Bu kanun, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’dur. Bu itibarla, Anayasa'mıza göre, bir siyasi partinin kapatılması davası 2820 Sayılı Kanun hükümlerine göre görülecektir.

Bir siyasi partinin yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin tespitinde de 2820 Sayılı Kanun'un 103. maddesinin atıfta bulunduğu 101. maddenin d-1 fıkrasındaki usulün uygulanması gerekir.

Netice olarak; İşbu davada Sayın Başsavcı, a. Davaya mesnet yaptığı iddialarla ilgili olarak Siyasi Partiler Kanunu'nun 101. maddesinin (d) bendinde ayrıntılı olarak açıklanan işlemlerden hiçbirini yapmamış, dolayısıyla, b. Partimize savunma hakkı tanımamıştır.

Bu nedenlerle, işbu dava, Partimizin gıyabında hazırlanmış, Sayın Başsavcı tarafından haklı olduğuna inanılmadığı halde, usul ve kanuna tamamen aykırı olarak ikame olunmuştur. Aşağıda Bölüm III, Kısım A-2'de ayrıntıları ile belirttiğimiz gibi iddianamenin Başsavcılığa iadesine veya davanın esastan reddine karar verilmesi gerekir.

IV. Bölüm: Bu Davanın Esas Bakımından da Reddi Gerekir.

A. Birinci Kısım: Refah Partisi'ne Yapılan İthamlar Hukuken Geçersizdir. 

A - 1. Dünyada Ve Türkiye'de Laikliğin Hukuki Anlamı

a. Batıda Laikliğin Doğuşu ve Gelişmesi 

Laik (Laic-laique) latince (laicus) aslından alınmış Fransızca bir kelimedir. Ve lügat manasıyla ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey fikir, müessese, sistem, prensip demektir. (A.F. Başgil, Din ve Laiklik Sh.147).

1789 Fransız ihtilali öncesinde Fransa'da -ve genel olarak Avrupa'da- etrafı surlarla çevrili şehirlerde bir teokratik yönetim hakimdi. Bu yönetimde kilise ile soylular, toprak ağaları ve derebeyleri işbirliği içindeydiler. Fakat bir de surlar dışında yaşayan, sur içindeki insanların ihtiyaçlarını karşılayan bir halk tabakası mevcuttu. Bunlar da aslında dini inançlarına bağlı kişilerdi, ancak, bu bağlılık geleneksel bir bağlılıktı. Bunlar din hakkında teorik ve sistematik bir bilgiden yoksundular. Bunların dini yaşantısı taklidi bir yaşantıydı. Dinin esasından yeterince haberleri yoktu. Bunun içindir ki; bu insanlara "laicien" (Laikler) denilirdi. Bu insanlar, kendilerinin yönetiminde, kendileri söz sahibi olmak istediler. Bu amaçla, surun içindeki iktidarı yıkmak için harekete geçtiler. İşte bu insanların, sur içindeki teokratik yönetimi devirerek, kendilerinin de yönetimde söz sahibi olmak için başlattıkları harekete "laiklik" denmiştir. Bu anlamda ele aldığımızda, laikliğin dine karşı olmak şeklinde hiçbir yönü söz konusu değildir. Bu anlamda laiklik, sadece teokratik bir yapıya, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı olmayı ifade etmektedir.

"Laiklik, Batı toplamlarında üç aşamadan geçerek bugünkü geniş anlamını kazanmıştır. Birinci aşamada, devlet organlarınca güdülen mezhep yobazlığının kaldırılması... ikinci aşamada, devlet dini denen şeyin kaldırılması... üçüncü aşama olarak, hukuk sisteminin ve kamu hizmetlerini düzenleyen kuralların dinsel ya da dinle ilgili kurallar olmaktan çıkarılması"dır (Mümtaz Soysal, "100 Soruda Anayasa").

b. Türk Hukuk Sisteminde Laiklik 

Bu kelime literatürümüze meşrutiyet yıllarında girmiş ve o zaman (lâ dinî) diye tercüme olunmuştur (Başgil, a.g.e. Sh.148).

Cumhuriyet Döneminde CHP'nin 1931'deki kongresinde parti doktrinini meydana getiren 6 ana hedef parti programında gösterildi, bu hedeflerden biri olan laiklik 1937 yılında 3115 sayılı kanunla yapılan bir değişiklikle 1924 Anayasasına girdi.

Türkiye'de laiklik sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkân veren ve akılcılığı sağlayan bir temel kural olarak ortaya çıktı (M.Laurose).

1924 Anayasası’nın 2. maddesinde sonradan (1937) yer alan bu ilke, bilahare 1961 Anayasası’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinden biri olarak öngörülmüştür.

Son olarak da 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan bu temel ilke, mezkür Anayasa’nın 4. maddesiyle koruma altına alınmıştır.

Öte yandan, Latince bir kelime olan "laiklik", devletin dili Türkçe olmasına rağmen, hiçbir zaman Anayasa ve kanunlarda Türkçe karşılığı ile ifade edilmedi, edilemedi. Bu yüzden uygulamadaki aksaklıklar da sürüp gidince laiklik, dar bir kesimin ters tutumu yüzünden halk nazarında dinsizlik ve din düşmanlığı şeklinde algılanmaya başlandı.

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, bu anlayış bir takım çevrelerin taassubu ve katı tutumları yüzünden hâlâ ortadan kalkmış değildir.

c. Dünyada İnsan Hakları, Din Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

"Din ve inanç özgürlüğü, tarihte ancak uzun mücadeleler sonunda kazanılabilmiştir. Bu özgürlük günümüzdeki anlamıyla ilk kez 1776 tarihli Amerikan Virginia Haklar Bildirisi’nde..., 3 Eylül 1791 tarihli Fransız İnsan ve Vatandaş Hakları Bildirisi’nde... daha sonra BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir" (Dr. Şeref Ünal, "AİH Sözleşmesi" Sh. 207).

"Böylece insanın doğuştan devredilemez bir takım haklara sahip olduğu, siyasi düşünce tarihini ilgilendiren felsefi bir tartışma konusu olmaktan çıkmış, devletin anayasal ve hukuk düzenini ilgilendiren bir konu olarak siyasi mücadele alanına girmiştir. Bu dönemde mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmaş ve insan hakları anayasalarda yer alan haklar olarak Pozitif Hukuk alanına girmiştir." (Dr. Ş.Ünal a.g.e. Sh.68).

"10 Aralık 1948'de Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin yayımlanmasıyla kişiler; yabancı, vatandaş farkı gözetilmeden, insan olmak sebebiyle Milletlerarası Hukukun himayesi altına alınmıştır." (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.81-82). 

Aynı yıl Lahey'de toplanan Avrupa Kongresi, bir İnsan Hakları Anayasası hazırlanmasına ve bunun hükümlerine uyulmasını sağlamak üzere, gerekli müeyyideyi uygulamakla görevli bir mahkeme kurulmasına karar vermiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), 4 Kasım 1950 tarihinde, aralarında, Türkiye'nin de bulunduğu 15 Avrupa devleti tarafından imzalanmış ve 3 Eylül 1953'de yürürlüğe girmiştir.

Sözleşmenin 9. Maddesine göre, yukarıda da belirttiğimiz gibi: "Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir." Sözleşme aynı maddede; "Bu özgürlüğün ancak kamu güvenliği, kamu düzeni, genel sağlık, genel ahlâk ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, gerekli olan tedbirlerle ve kanunla sınırlanabileceğini" belirtmiştir.

d. 1982 Anayasası'nda Laiklik; Din, Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü 

Yukarıda da ifade edildiği gibi, ilk defa 1937 yılında Anayasa mevzuatımıza dahil olan "Laiklik" kavramına, 1961 ve 1982 Anayasalarının 2. maddelerinde, devletin temel niteliklerinden biri olarak yer verilmiştir.

Şu farkla ki; 1961 Anayasası’nda sadece "insan haklarına" dayanan ...devlet; 1982 Anayasası’yla "toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı..." bir devlet olarak tarif edilmiş ve böylece diğer temel nitelikler gibi, laiklik niteliğinin de toplumun huzuruna, milli dayanışmaya ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı esas aldığı ifade edilmiştir.

İç barış ve insan hakları lehine yapılan bu isabetli ilavelerle, laikliğin, hiç bir zaman katı bir ilke olmadığı, hele hele "dinsizlik" anlamında bir kelime hiç olmadığı açıkça kabul edilmiş ve böylece bu kavramın ne anlama geldiği, tanımının ne olduğu, uygulamada hangi hedeflerin gözetileceği ihtilafa meydan vermeyecek şekilde ortaya konulmuştur. Nitekim bahse konu 2. maddenin gerekçesinde; "Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir" denilmek suretiyle bu husus vurgulanmıştır.

Yine 1961 Anayasası’nda olmadığı halde 1982 Anayasası’nda yer alan 5. madde; "... kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı.." devletin temel amaç ve görevlerinden saymıştır.

1982 Anayasası’nın 10. maddesinde; "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir" temel esasına yer verilmiştir.

Keza Anayasa’nın 13. maddesinde, temel hak ve hürriyetlerin genel sınırlandırılmasından bahsedilirken, bu sınırlamaların Anayasanın özüne ve ruhuna uygun olacağına "demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamayacağını" hükme bağlamıştır.

1982 Anayasası, din ve vicdan hürriyetlerine saygıda o derece titiz davranmıştır ki; Temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulmasını tanzim ederken 15. maddede"Savaş halinde dahi, kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaat hürriyetlerine dokunulamayacağını" kesin hükme bağlamıştır.

Öte yandan, 1982 Anayasası’nda, din ve vicdan hürriyetine 24. maddede, düşünce hürriyetine 25. maddede, düşünceyi açıklama hürriyetine 26. maddede yer verilmiştir.

24. maddeye göre; "Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz" (1982 Any., Mad. 24, fıkra 3). "İbadet, dini ayin ve törenler" prensip olarak serbesttir (1982 Any., Mad. 24, fıkra 2). Ancak, "İbadet, dini ayin ve törenler", Anayasa'nın 14. maddesi hükümlerine aykırı olamaz. (1982 Any., Mad.24, Fıkra 2). 

Tüm bu Anayasal hükümler ve gerekçeler açıkça gösteriyor ki, laiklik, toplum huzurunu ve milli dayanışmayı ve insan haklarına saygıyı temin için öngörülmüş bir temel ilkedir.

e. Siyasi Partiler Kanunu'nda Laiklik

2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 3. maddesi, "Siyasi Partiler, Anayasa ve kanunlara uygun olarak.. tüzük ve programlarında belirlenen görüşleri doğrultusunda, çalışmalar ve açık propagandalar ile milli iradenin oluşmasına sağlayan ve ülke çapında teşkilâtlanan kuruluşlar" olarak tarif edilmiş;

4. maddesi de, "Siyasi partileri, demokratik hayatın vazgeçilmez unsunları olarak belirlemiş; siyasi partilerin faaliyet ve kararlarının Anayasada nitelikleri belirlenen demokrasi esaslarına aykırı olamayacağı" hükmünü vaz etmiştir.

Kanunun 84. maddesinde; "Siyasi partilerin, Türk toplumunu çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti'in laik niteliğini korumak amacını güden devrim kanunları hükümlerine aykırı amaç güdemeyeceklerini ve faaliyette bulunama-yacaklarını..." hükme bağlamıştır.

Kanunun 86. maddesi; "Siyasi partilerin Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik niteliğinin değiştirilmesi amacını güdemeyeceklerini, bu amaca yönelik faaliyetlerde bulunamayacaklarını" parti yasakları arasında saymıştır.

Keza 87. maddesinde; "Siyasi Partiler, devletin sosyal ve ekonomik veya siyasi veya hukuki temel düzeninin, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyat veya dince mukkades tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar" denilmiştir.

Ancak 87. maddenin öngördüğü yasak uygulanırken, din hizmetlerinin, Anayasa tarafından devlete görev olarak verildiği gözardı edilmemelidir (An. 136 m.).

İleride 3. bölümde açıkça ifade edileceği gibi, siyasi partiler ister iktidar, ister muhalefette olsunlar, Anayasanın Devlete verdiği bütün görevler meyanında din hizmetleri hakkında da parti programlarına hükümler koymak ve bunları halka tanıtmak mecburiyetindedirler.

Bu sebepten dolayı siyasi parti mensuplarının gerek halkın dini hizmetlerini nasıl yapacaklarını ve gerek din, vicdan ve düşünce özgürlüklerinin tatbikatını nasıl yürüteceklerini, aksine tatbikat varsa bunları nasıl düzelteceklerini açıklamaları, hiçbir zaman bir istismar veya kötüye kullanma sayılamaz; tam tersine yapmaları gereken görevlerinin bir parçası olarak telakki edilmesi gerekir.

Siyasi Partiler Kanunu’nun yukarıda zikredilen 87. maddesinde de açıkça fiilin laikliğe aykırı telakki edilebilmesi için, devletin temel düzenini değiştirme amacı, unsur olarak esas alınmıştır. Her ne kadar maddede "kısmen de olsa" ibaresine yer verilmişse de, bu ibare temel düzeni değiştirme kasdı çerçevesinde değerlendirilmelidir.

f. Anayasa Mahkemesi İçtihatlarına Göre Laiklik

İlk kurulduğu yıllarda, Anayasa Mahkemesi, laiklik prensibinin "din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması" anlamına geldiğini ifade ile yetinmiştir: "Hukuki yönden, klasik anlamda laiklik, din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Ayrılık, dinin Devlet işlerine, Devletin de din işlerine karışmaması biçimindedir..." (Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 'AKMD, sayı 10, sh.61). 

Buna rağmen Yüksek Mahkeme aynı kararında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Devletin Genel İdare Yapısı içinde yer almasını (1961) An.m.154) laikliğe aykırı bulmamıştır: "Ancak toplumumuzdaki din ve devlet işlerine ilişkin tarihi tecrübeler dolayısı ile laiklik kavramının "devletin din işlerine karışmaması" şeklindeki anlamından ayrılınmış ve genel idare içinde "Diyanet İşleri Başkanlığı" adıyla sui generis bir kuruluşa yer verilmiştir. Böyle bir kuruluşa genel idare teşkilâtı içinde yer verilmiş olması, laiklik ilkesine aykırı bulunmamıştır." (Anayasa Mahkemesi, 21.10.1971, 53/76 'AMKD, sayı 10, sh.52 vd.'). 

1982 Anayasasından sonra Yüksek Mahkeme Kararlarında Laiklik hakkında daha geniş ve evrensel yorumlar yapılmıştır: "Laiklik ortaçağ dogmatizmini yıkarak aklın öncülüğü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını, uluslaşmanın, bağımsızlığın, ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli kılan bir uygar yaşam biçimidir. Çağdaş bilim, skolastik düşünce tarzının yıkılmasıyla doğmuş ve gelişmiştir" (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 AMKD, sayı 23, sh. 144').

"Çağdaşlaşmayı hızlandıran ve Türk Devrimi'nin kaynağı olan laiklik ilkesi toplumun akıl ve bilim dışı düşüncelerle yargılardan uzak kalmasını amaçlar" (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 'AMKD, sayı 23, sh. 147').

"Laiklik, bireysel, toplumsal düzeyde ve devlet işlerinde metafizik dışında özgür düşünce gereklerine bağlanır. Kişisel ve toplumsal yaşamın siyasal yönden düzenlenmesinde aklın ve bilimin gereklerini zorunlu kılar." (Anayasa Mahkemesi, 7.3.1989, 1/12 'AMKD, sayı 23, sh. 1511'). 

Bütün bu kararlarda görüldüğü gibi, Anayasa Mahkemesi, Laikliği, bir inanış şekli ve ölçütü olarak kabul etmemekte; tam tersine, laikliğin bir düşünce tarzı, bir davranış biçimi, bir üslup olduğunu kabul etmektedir. Diğer bir ifade ile, vatandaşlar inançlarında özgür olacaklar; devlet buna müdahale etmiyecek; devlet işlerinde de dogmatik ve skolastik zihniyet değil, bilim ve akıl esas alınacaktır.

Yine bu ifadeler açıkça, laikliğin din düşmanlığı olmadığını; dinleri tanımayıp onların yerine getirilmiş yeni bir din niteliğinde olmadığını, tam tersine bir düşünce tarzı, bir üslup, bir metod olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu hususları teyiden, ayrıca Yüksek Mahkeme’nin laikliğin, din ve vicdan özgürlüğü ile uyumluluğunu belirtmek amacı ile yaptığı yorumlar da vardır. "Modern devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Laik devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar için de durum aynıdır. Laik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak laik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Laik devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir" (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s - Anayasa Mahkemesi Kararı, 9.4.1991, ve E.90/36, K:91/8).

g. Doktrinde Laiklik, Din, Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü

"Şüphesiz ki, din, yapısı ve dış teşkilâtı itibariyle, içtimai bir müessesedir ve cemiyet realitesinden ayrılmayan bir vakıadır. En iptidai kavimlerden, bugünün en yüksek medeniyetli milletlerine kadar, insanlar her devirde, unsur ve esasları değişik inançlara bağlanmıştır" (A.F. Başgil, a.g.e. Sh.71).

İçtimai sulhu temin edip, gönüllerde huzur ve emniyeti temin için din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere, modern devlet hukuku ortaya bir kaç esaslı prensip koymuştur ki bunlardan başta gelenleri... din hürriyeti ve laiklik prensipleridir. (A.F. Başgil a.g.e. Sh.87).

.. din hürriyeti prensibinden fert için bir takım haklar, yani.. selahiyetler doğar ki bunlar evvela inanma hakkıdır. Sonra serbetçe ibadet ve dua etme hakkı, talim ve tedris, neşir ve telkin faaliyetlerinde bulunma, nihayet dinin emrettiği şekilde hareket etme, ferdi ve içtimai ahlâk ile bezenme hakkıdır. (Başgil, a.g.e. Sh.96).

Din hürriyetinin, birçok değil, yanlız bir düşmanı vardır; o da, bir kelime ile, taassuptur. Taassup, bir kimsenin kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir. Taassup... kötü bir ruhi hastalıktır. Ve dini oldugu gibi, siyasi, felsefi de olabilir (Başgil, a.g.e. Sh.149).

... siyasi taassup da bu hürriyetin (din hürriyetinin) düşmanıdır... siyasi taassup koyu bir surette materyalisttir. Onun inandığı ve bağlandığı şey yalnız madde ve menfaattir (Başgil, a.g.e. Sh.156).

Din hürriyetinin ve bundan doğan hakların, bu iki düşmana karşı korunması lazımdır. Bu hürriyeti, hem dini, hem de siyasi taassuba karşı koymak için alınacak tedbir, tek kelime ile laikliktir (Başgil, a.g.e.).

"Laiklik ilkesi, devletin, vatandaşları arasında dini inançları açısından bir ayırım yapmamasını gerektirir. Yani devlet kişilerin dini inançları karşısında tarafsız davranmak ve her türlü dini inanç ve düşünceye saygı göstermek zorundadır" (Dr. Ş.Ünal, a.g.e. Sh.215).

"Laiklik hiçbir şekilde dinsizlik veya din düşmanlığı olarak algılanmamalıdır. Tam tersine, bu ilke, vicdan özgürlüğünü güvence altına almaktadır." (Dr. Ş.Ünal a.g.e. sh. 215).

... vicdan hürriyeti din hürriyetinden daha geniştir ve yalnız dini değil, aynı zamanda herhangi bir siyasi, iktisadi ve felsefi akide ve kanaat serbestliğini de ifade eder (Başgil a.g.e. Sh.96).

... şu halde laik hukuk deyince, bundan dini olmayan, esaslarını dinden almayan hukuk; laik devlet deyince de dini akide ve esaslara dayanmayan devlet anlamak lazım gelir (Başgil a.g.e. sh.145).

Laik rejimde devlet dine karışmaz demek.. resmen muayyen bir dinin ahkamını kendi işlerine rehber almaz demektir. Yoksa mesela Türkiye gibi, nüfusunun büyük bir ekseriyeti müslüman olan bir memlekette, devlet dini teşkilâta ve müslüman halkın dini ihtiyaçlarını temine yardım etmez demek değildir. Bir halk hükümetinin başta gelen prensibi halk için çalışmaktır (Başgil, a.g.e. sh.172). 

Doktrinde laiklikle ilgili olarak Anayasal açıdan çok önemli bir hususa daha işaret edilmektedir. Bu husus Anayasanın özgürlük ve özgürleştirmeye yönelik özelliğidir;

"Anayasa, Batı’daki gelişmelere uygun olarak, bir yandan herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahip olduğunu belirterek özgürlük anlayışını (Madde 12), diğer yandan da, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleri ile bağdaşmıyacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmayı, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamayı devletin görevlerinden sayarak "özgürleştirme" anlayışını benimsemiştir. (md.5) (Prof. Dr. ş.Gözübüyük, Anayasa Hukuku Sh.147). 

Yine doktrinde, temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda kurallar öngörülmüştür.

Prof. Dr. Şeref Gözübüyük, Anayasa Hukuku isimli kitabında; "Temel hak ve özgürlüklerin, ancak kanunla sınırlanabileceğini, sınırlama nedenlerinin Anayasa’da belirtilmesi gereğini, sınırlamanın hakkın ve özgürlüğün özüne dokunamıyacağını, sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olamıyacağını ve sınırlamada eşitlik kuralına mutlaka uyulması" gereğini tafsilatıyla izah etmiştir (a.g.e. Sh. 150-165). 

Görülüyor ki, doktrin, temel hak ve hürriyetlerin kısıtlanmasını beninsememiş, bu sınırlamaların son derece zorunlu hallerde yapılabileceğini ifade etmiştir.

h. Genel Değerlendirme

Görülüyor ki, gerek doktrin, gerek literatür ve gerekse yüksek mahkeme içtihatları; laikliğin, değişik biçimlerde yorumlanabileceğini açıkça kabul etmiştir. Ancak laiklik hangi şekilde yorumlanırsa yorumlansın, hukuki açıdan Anayasa ve yasalarda belirtilen temel esaslara uyulmak mecburiyeti vardır.

Bu esaslar iki ana grupta toplanmaktadır:

1. Laiklik, din düşmanlığı veya din hürriyeti engeli olmayıp, her türlü din ve vicdan düşünce hürriyetinin teminatıdır.

2. Devlet, kendi düzenini herhangi bir dinin kurallarına göre değil; değişik sosyal ihtiyaçları gözönünde tutarak akıl ve ilim yoluyla kurar.

Bu sebeplerden dolayı, laikliği din hürriyetini daraltıcı veya ortadan kaldırıcı bir nitelik olarak tanımlamak mümkün değildir. Zira yukarıda da belirtildiği gibi, Anayasa’nın 2. maddesinde devletin niteliği olarak belirtilen laikliğin, yine aynı maddeye göre, demokrasi ve insan hakları esas alınmak suretiyle yürütülmesi prensibi temel alınmış, yine Anayasa’nın 13. maddesinde hangi sebeple olursa olsun temel hak ve özgürlüklere konulacak tahditlerin dahi demokratik toplum düzeni gereklerine aykırı olamıyacağı, esası vazedilmiş; ve yine 15. maddede de din ve vicdan hürriyetinin, savaş hukukunun geçerli olduğu ahvalde dahi kısıtlanamayacağı hükmü getirilmiştir.

Aynı şekilde, Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 17. maddesinde de: "Bu sözleşmenin hiçbir hükmü, bir devlet, grup ya da kişiye burada öne sürülmüş olan hak ve özgürlüklerden herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşmede hükme bağlanmış olandan daha geniş ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir etkinlikte ya da eylemde bulunma hakkı verir biçimde yorumlanamaz" hükmü yeralmıştır.

Ve yine Türkiye'nin vatandaşa başvuru hakkı tanıdığı AİHS'nin 9. maddesi, (Yukarıda I. Bölümde belirtildiği gibi) din, vicdan ve düşünce hürriyetinin sınırlandırılmasını son derece dar ve zaruri sebeplere hasretmiş, herkese en geniş manada bu özgürlüğü tanımayı çağdaşlığın ölçüsü saymıştır.

AİHS'nin temel hak ve hürriyetlere koyduğu sınırlamalar, 1982 Anayasası'nın 90. maddesine göre Milli Hukukumuzun da bir parçası olmuştur.

ı. Sonuç: 

Yukarıdaki bölümlerde laikliğin, uluslararası sözleşmeler, Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu, doktrine göre hukuki anlamının ne olduğu ortaya konulmaya çalışıldı.

Bütün bu tahliller topluca dikkate alındığında laikliğin hukuki anlamı bakımından aşağıdaki sonuçlar ortaya çıkmaktadır:

1. İlk tezahürü itibariyle laiklik, dine karşı değil, kiliseyle feodal yapının işbirliğine karşı bir hareketin adıdır.

2. "Türkiye'de devletin temel bir niteliği olan laiklik, sadece din ile devletin ayrılığını ifade eden bir nitelik değil, aynı zamanda vicdan hürriyetine imkân veren akılcılığı sağlayan bir temel kuraldır; devletin sadece dinler karşısında değil, felsefi ve siyasi görüşler karşısında da tarafsızlığını ifade eder" (An.2, 10.m.leri).

3. Çağımızda mutlak egemen devlet anlayışı zayıflamış, kişiler ve sınıflar arasındaki dengesizlikler ve eşitsizlikler giderilmeye çalışılmış ve insan hakları Anayasalarla güvence altına alınmıştır.

4. Artık herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, din ve inanç değiştirme özgürlüğü ile açık veya özel biçimde ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapmak suretiyle tek başına veya toplu olarak dinini ve inancını açıklama özgürlüğünü de içerir (AIHS. m.9).

5. Laiklik kavramı, Anayasa’daki tabirle, hiçbir zaman "dinsizlik" olarak yorumlanamaz. Laiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir (1982 An.2. Mad. Gerekçesi).

6. Dolayısıyla laiklik toplum huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına saygıyı temin için bir araçtır (An.m.2).

7. Laiklik konusunda yasak olan, istismar etme ve kötüye kullanma eylemidir. Böyle bir eylemsel tehlike niteliği taşımayan düşünceleri sırf laikliğe aykırı oluşlardan ötürü cezalandırma yoluna gitmekten kaçınmak lazımdır (M.Soysal, 100 Soruda Anayasa).

8. Laiklik, ortaçağ doğmatizmini yıkarak aklın öncülüğünü, bilimin aydınlığı ile gelişen özgürlük ve demokrasi anlayışını... ulusal egemenliğin ve insanlık idealinin temeli olan bir uygar yaşam biçimidir (AMK - 7.3.1989, E:1, K:12).

9. Laiklik, bir düşünce modeli olmayıp, din ve vicdan hürriyetini güvence altına almaya matuf olarak devlete izafe edilen bir niteliktir, bir davranış biçimidir.

10. Din hürriyeti ve laiklik, din ile devleti aynı bir ülkede yanyana ve barışık bir halde yaşatmak üzere modern devlet hukukunun ortaya koyduğu prensiplerdir (A. F. Başgil, Sayfa:87).

11. Din hürriyetinin yanlız bir düşmanı vardır; o da taassuptur. Taassup, bir kimsenin, kendi inancından ve kendince hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara düşmanlık beslemesidir. Taassup, dini olduğu gibi, siyasi ve felsefi de olabilir. Din hürriyetini ve bundan doğan hakları taassuba karşı koruyacak tek kelime laikliktir (a.g.e.).

12. Laik rejimde, devlet dine karışmaz demek, devlet, dini teşkilâta ve (ülkede) halkın dini ihtiyaçlarını temine yardım etmez, demek değildir (a.g.e.).

13. Temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunulamaz. Din ve vicdan hürriyeti bu çerçevede yeralan bir hürriyettir.

14. Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması son derece katı kurallara bağlanırken aksine temel hak ve hürriyetlere konulan engellerin kaldırılması Devlete Anayasal bir görev olarak tahmil edilmiştir (An. m.5).

15. Siyasi partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsurları olup, çalışmaları ve açık propagandalarıyla milli iradenin oluşmasını sağlarlar (SPK-m.3).

16. Siyasi partilerin her konuda olduğu gibi laiklik konusunda da gerek Anayasa'nın devlete yüklediği gerekse halkın dini hizmetlerinin görülmesi veya layıkı veçhile yürütülüp yürütülmediğinin takibi hususunda Anayasa açısından farklı görüş ve düşüncelere sahip olması doğaldır.

17. Klasik demokrasi anlayışı sağ yada sol bütün düşüncelerin serbestliğine ve bu serbestlik sonunda ortaya çıkacak sonucun en iyi sonuç olacağına inanır (M. Soysal).

A - 2. Başsavcı'nın Laiklik Anlayışı Hukuken Kabul Edilemez

Sayın Başsavcı, İddianamesini tanzim ederken, laiklik anlayışını ortaya koymak için, doktrinden, Anayasa Mahkemesi Kararları’ndan bir takım alıntılar yaparak iddiasını haklı göstermeye çalışmıştır.

a. İddianameye Doktrinden Yapılan Alıntıların Değerlendirilmesi 

Sn. Başsavcı İddianamesinin (5-6) sahifesinde, Prof. Dr. Niyazi Berkes'in "Teokrasi ve Laiklik" kitabından aldığı bir tanımı iddialarına mesnet göstermek istemiştir.

Bahse konu kitaptan seçilip alınan tanıma göre; "Aslında laiklik dini değil, hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan laiklik, kısaca ve genel olarak din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak istenen, sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile, ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet vb. gibi cephelerinin din kurallarından ayrılarak, zamana ve yaşamın zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır." "Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim anlaşılır" (Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve Laiklik, Sh.25). 

Yine Sayın Başsavcı, iddianamesinde, Hüseyin Batuhan'ın "Laiklik ve Dini Taassup" isimli kitabından da bir alıntı yapmıştır; "Dinler, dünya işlerine karışıp siyasi bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini gözardı edip, soysuzlaşmaya başlarlar" (Hüseyin Butuhan, Laiklik ve Dini Taassup, Sh.60). 

Sn. Başsavcı’nın dayandığı bu görüşlerin, önce eserlerin bütünü içerisindeki tutarlılığı açısından tahlilinde fayda vardır. Sn. Prof. Dr. Niyazi Berkes aynı eserinde şu ifadelere de yer vermiştir; "En üst ilke, kişilerin inanç özgürlüğünü korumaktır. Gerçek laikliğin anlamı da budur.İslam dininin yaşanması; modern yaşam kurallarına en uygun olan bir koşul olduktan başka, başından beri ve tarihi boyunca bütün din örgütlenişlerine özgürlük tanıyan İslamlığın tarihsel karakterine de uygun bir tutumdur."(Sh.23) 

Görülüyor ki; Sayın Başsavcı laiklik anlayışını belirlerken, bu ifadeleri tek taraflı, eksik ve yanlış yorumlamış, bu ifadelerin hem eserin, hem Anayasanın bütünlüğü içerisinde yorumlanması gereğine riayet etmemiştir. Sayın Başsavcının laiklik konusunda Anayasa ve laikliğin gerçek hukuki anlamına uymayan görüşü, dolayısıyla yanılgısı, şuradan ileri gelmektedir:

Sayın Prof. Niyazi Berkes'in bu ifadelerinden kastı, yukarıda belirtiğimiz gibi laiklik niteliğinin doğal sonucu olarak, devletin kendi kurallarını koyarken, herhangi bir dinin kurallarına bağlı olmaksızın, zaman ve yaşamın gereklerine göre ilim ve akıl yoluyla hareket edilmesidir. Bu bakımdan, bu, doğru bir tespittir. Ancak eserin ve Anayasa’nın bütünlüğü içerisinde konu değerlendirildiğinde açıkça görülür ki, devlet kurallar koyarken, halkıyla, halkının inancı, örf ve adetleriyle mücadele etmez, etmemelidir.

b. İddianameye Anayasa Mahkemesi Kararlarından Yapılan Alıntıların Değerlendirilmesi

Sn. Başsavcı İddianamesinde, Anayasa Mahkemesi’nin iki kararından aldığı pasajlarla iddiasını teyid etmek istemiştir.

Sn. Başsavcı iddianamesine, 21.10.1971 gün ve 53/76 sayılı Anayasa Mahkemesi Kararı'ndan sadece belli bir bölümü almıştır. Oysa aynı kararda, yukarıda da zikredildiği gibi Yüksek Mahkeme’nin şu görüşlerine de yer verilmiştir: "Modern devlette din, kimi haklara sahip olmanın bir şartı değildir. Günümüzde devlet, vicdan hürriyetine olabildiğince, saygılı, bünyesinde çeşitli din ve mezheplere inananlara ve bunlara ait teşekküllere yer veren bir kurumdur. Laik devlette herkes dinini seçmekte ve inançlarını açığa vurabilmekte, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırları içerisinde serbesttir. Hiçbir dine itikadı olmayanlar içinde durum aynıdır. Laik bir toplumda herkes istediği dine ya da inanca sahip olabilir. Bu husus yasa koyucunun her türlü etki ve müdahalesinin dışındadır. Gerçek vicdan hürriyetinden ancak laik olan ülkelerde söz edilebilir. Dinlerden birini devlet olarak tercih fikri ayrı dinlere mensup vatandaşların kanun önünde eşitlik ilkesine aykırı düşer. Laik devlet, din konusunda, inancına bakmaksızın, yurttaşlara eşit davranan, yan tutmayan devlettir" (Anayasa Mahkemesi Kararı, 21.10.1971, ve 53/76 s). Anayasa Mahkemesi’nin 1971 yılındaki laiklik anlayışında, 1982 Anayasası’ndan sonra, özellikle Anayasa’nın 2. maddesinde bu ilke için öngörülen hedefler de dikkate alınarak önemli gelişmeler olmuştur.

Bu hususta burada ayrıca bir değerlendirme yapmaya gerek yoktur. (Bkz. IV. Bölüm, A-1.f).

Yüksek Mahkeme’nin 25.10.1983 gün ve 2/2 Sayılı diğer kararına gelince: Herşeyden önce bu karar Tüzük ve Programı’na "Laiklik ilkesini benimsemediğini" açıkça yazan Huzur Partisi hakkındadır.

Diğer taraftan, Sn. Başsavcı’nın İddianamesi’nde özetlediği hususlar, Karar metninde aynen şöyledir: "Yapılan araştırma ve incelemelerin ortaya koyduğu veriler, Türkiye'deki laiklik ilkesinin anlamıyla uygulamasının hiçbir sosyalist ülkedeki laiklik anlayışı ile ilgisi ve ilişkisi olmadığını, batıdaki Hıristiyan ülkelerin laiklik anlayışından da farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğunu açıklamaktadır.

Laikliğin, dinle devlet ilişkilerini düzenleyen bir ilke olması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesini oluşturan koşullardan esinleneceği, bu koşullar arasındaki uyum ve ya da uyumsuzluğun laiklik anlayışma da yansıyarak farklı ve değişik modelleri ortaya çıkarması doğal sayılmalıdır.

Hukuki yönden ve klasik anlamda laiklik, dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması anlamına gelmektedir. Buna rağmen, Hristiyan ve İslam dinlerinin koşulları inanç ve gerekleri aynı olmadığından ülkemizde ve batı ülkelerinde oluşan durumlar ve ortaya çıkan sonuçlar birbirinin aynı olmamış, aksine büyük farklılıklar göstermiştir. Dini ve din anlayışı tamamen farklı olan bir ülkenin, laikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi batı ülkelerindeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünelemez ve beklenemez. 

Görülüyor ki, Sn. Başsavcı karardan özenle seçerek sadece altı çizilen kısımları almış, Türkiye'deki laikliğin nasıl bir laiklik olduğu konusundaki paragrafı nedense ihmal etmiştir.

Oysa Sn.Başsavcı’nın Partimiz’le ilgili İddianamesi’ndeki ithamlar, Karardan alınan ifadelerle değil, ihmal edilen ifadelerle ilgilidir ki; İşte bu ihmal edilen ifadeler, Refah Partisi olarak, yukarıdan beri savunduğumuz bir gerçeği, yani Anayasal Laikliği ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuruyu kabul ettiği 1987 ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini kabul ettiği 1990 yılından sonra, Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 90. maddesini dikkate alarak ve sözleşmenin milli hukukun bir parçası olduğunu kabul ederek, verdiği son kararlarında Türkiye'deki laiklik anlayışıyla, Batı’daki laiklik anlayışını mutabık hale getirmeye çalışmıştır. Bundan dolayı, Sayın Başsavcı’nın; laiklik, din ve vicdan hürriyeti hususunda, Türkiye'nin ulaştığı noktada, 1987'den önceki değil, daha sonraki kararları emsal alması gerekirdi.

Bu bölümle ilgili maruzatımıza son vermeden şunları da belirtmek gerekir ki; Devlet laiklik prensiplerini uygularken demokrasinin gereklerini ve insan haklarını ön planda tutar. Bir diğer ifade ile, Devlet halka hizmet için vardır.

Devlet bu hizmeti görürken, halkın ihtiyaçlarını, hiçbir inanç arasında, ayrım yapmaksızın, onların isteğine göre ifa ve icra eder. Anayasa’nın başta 2. madde olmak üzere laiklikle ilgili tüm maddeleri bu temel esası vurgulamaktadır.

Yine Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna esas teşkil eden Lozan Anlaşması’nın ilgili maddeleri, hangi dinden olursa olsun, bütün vatandaşlara din ve vicdan hürriyetinin vazgeçilmez unsurlarıyla tam ve kâmil manada tatbik edilmesini esas almıştır.

İşte Sayın Başsavcı’nın yanılgısı, Uluslararası Hukuku, Doktrini, Anayasayı ve Anayasa Mahkemesi Kararlarını bir bütün olarak ele almayışından ve iddiasına mesnet olarak aldığı ifadeleri eksik alıp yanlış yorumlamasından ileri gelmektedir.

Buraya kadar yapılan izahattan açıkça görülüyor ki; Sayın Başsavcı’nın iddianamesine esas aldığı laiklik görüşü Anayasa ve yasalarda belirtilen hukuki laiklikle bağdaşmamaktadır, mesnetsizdir, tamamen indidir, uluslararası kurallara ve Anayasal esaslara, aykırı olduğundan, kabule şayan değildir.

A - 3. Refah Partisi'nin Laiklik Anlayışı Hukuka Uygundur.

a. Refah Partisi, Anayasa'da belirtilen laiklik ilkesinin, gerçek savunucusu ve teminatıdır. 

Nitekim, bu husus, Refah Partisi'nin Tüzük ve Programı, yöneticilerinin konuşmaları, mahalli yönetimlerdeki hizmetler ve hükümet icraatları ile sabittir.

1. Refah Partisi'nin Tüzük ve Programı :

Refah Partisi'nin Programında; "Bu program Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve Demokrasiyi korumak... kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gereken şartları hazırlamak amacıyla... hazırlanmıştır." (Program, Başlangıç).

Partimiz fikir, vicdan ve düşünce hürriyetlerine inanır; fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacak her türlü baskıyı laikliğe aykırı sayar." (Program md.4). "Laiklik din düşmanlığı olmayıp, bilakis din ve vicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu bir prensip olarak geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur" (Program md.4) denilmektedir.

Görüldüğü gibi Refah Partisi Tüzük ve Programı’nda, laikliği devletin temel niteliği olarak almış, laikliğin Anayasal ve yasal anlamını teyit etmiş ve laikliğe aykırı uygulama yapılmaması için nelere dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

2. Refah Partisi adına yapılan konuşmalar

Öte yandan Refah Partisi adına bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda da bu husus tekrar tekrar belirtilmiştir.

Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın bugüne kadar TBMM içersinde ve dışında yaptığı tüm konuşmalar bunu doğrulamaktadır. (Ek: Bölüm IV, No:1).

Burada bu dosya içinden sadece bir kaç örnek sunuyoruz:

"...Laikliğe aykırı olarak hareket etmek demek, skolastik zihniyetle hareket etmek, körü körüne hareket etmek demektir. Cahil bir insanın ortaya çıkıp 'dinimiz öyle emrediyor, hepiniz buna uyacaksınız' diye dayatması, cahilâne bir şekilde baskı yapması, dogmatik, skolastik bir zihniyetle hareket etme üslubudur. Biz, ülkede böyle bir üslup olmasın istiyoruz..."

"Laiklik demek, ilim ve akıl yoluyla hareket etmek demektir."

"... şimdi bir toplum düşünün. Bu toplumda çeşitli düşüncede insanlar var. Bu insanlar birarada yaşacaklar. Birinci şart nedir?... Bu insanların birbirlerinin düşüncelerine hoşgörü, saygı göstermeleridir. Laikliğin bir yüzü budur. Peki ülke nasıl yönetilecek? Oturacak, millet temsilcisini seçecek, ilim ve akıl yoluyla TBMM kanunları yapacak. Demokrasi ve milletin iradesi var. Öyleyse, TBMM ne karar aldıysa bu karar yürüyecek. Öbür yüzü budur" (11 Mart 1997 tarihli grup konuşmasından),

"...Deminden beri ben neyin savunmasını yapıyorum? Demokrasinin ve laikliğin. İşte gerçek, işte gerçek. Böyle düşünmeyenleri nereye davet ediyorum; Demokrasiye ve laikliğe"

"Bugün laiklik demek; herkesin din hürriyeti demektir. Bunun teminatıdır. Bakınız şu çok önemlidir. Bir ülkede trafik kuralları vardır. Arabaların trafiğe çıkmasına müsaade edersiniz, herkes arabasına biner. İstediği gibi dolaşır. Ama bir şartınız vardır nedir o? Arabanızda fren olacak, arabanızın freni olmazsa, trafiğe çıkmamanız gerekir. Neden? Çünkü gider başkasına çarparsınız. İşte fikir hürriyeti, arabaların serbestçe dolaşabilmesi demektir. Laiklik ise, arabanda fren olması demektir. Araba başka, fren başka yani laiklik, dinin karşıtı değil."

"... Fikrinizi, 'Dinimiz böyle emrediyor, siz de buna uyacaksınız' diye kaba lafla softa şeklinde, körü körüne ortaya koymaya kalkmayacaksınız. Her türlü fikrinizi söyleyebilirsiniz, hiçbir fikri yasaklamıyoruz. Ama bunu söylerken laikliğe aykırı davranmıyacaksınız. Yani laikliğe aykırılık ve bir uslüp, bir muhteva değil, bir davranış şekli..." 25 Şubat 1997 tarihli grup konuşmasından:

"... Türkiye'mizin demokratik, laik bir hukuk devleti olarak, insan haklarına saygılı parlamenter sisteme sahip bir ülke olarak kısa zamanda beklenen kalkınmasını yapması hususunda tam bir görüş birliği içindeyiz."

"... Çünkü Refah Partimiz, laikliğin bekçisidir. Gerçek laikliğin gerçek teminatıdır. Türkiyemizin en büyük partisidir." 21 Mayıs 1997 tarihinde BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ile yaptığı görüşmenin ardından yaptığı açıklama.

"Türkiye, müslüman bir ülkedir. Ama aynı zamanda demokratik ve laik bir ülkedir. Bunun herhangi bir şekilde tehdidi, tehlikesi, değişmesi söz konusu değildir. Bu husustaki bir takım mihrakların çıkartmak istedikleri propagandalar varsa, bunlar temelden yanlıştır ve hatadır." 9 Mayıs 1997 tarihli Observer gazetesine verdiği mülakattan:

"Laiklik, din hürriyetinin teminatıdır" (18.02.1997 TBMM Grp.K.).

"Laiklik ne dinsizliktir, ne din düşmanlığıdır. Laiklik bütün inançlara saygı göstermektir." (25.02.1997 TBMM Grp.K.).

"Bakınız, laiklik demek; ilim ve akıl yoluyla çalışılacak demektir. Dogmatik bir şekilde, dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle olacak diye dayatamazsınız. Laiklik demek; kanunları TBMM yapar, demektir." (11.03.1997 TBMM Grp.Kon.).

"Refah Partimiz laikliğin bekçisidir. Gerçek laikliğin gerçek teminatıdır." (21.05.1997 TBMM Grp.Kon.).

"Türkiye'de gerçek de