Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
 İlgili sayfalar
İDDİANAME
ÖN SAVUNMA
ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞ
ESAS SAVUNMA
KISA KARAR
DAVA ANA SAYFA

 
 
REFAH PARTİSİ DAVASI 

Anayasa Mahkemesi'nin Gerekçeli Kararı

(22 Şubat 1998) 


4. 54. Hükümet icraatından

54. Hükümet programının 4. sahifesinde, "Türkiye Cumhuriyeti'nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olması, Atatürk İlkeleri; Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşma zeminini teşkil edecektir."

"Milli ve manevi değerlere bağlı olmayı, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ve düşünce hürriyetinin demokrasimizin vazgeçilmez unsurları olduğunu Hükümetimiz temel bir kabul olarak ortaya koymuştur." ifadelerine yer verilmiştir.

Ve 54. Hükümetin icraatında laikliğe aykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne de herhangi bir idari tasarrufa rastlamak mümkün değildir.

Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel dahi bir TV programındaki konuşmasında bu hususu açıkça dile getirmiştir.

b. Refah partisi'ne Göre Laiklik, Kanunların Yapılmasında Skolastik Düşüncenin Değil, Ancek Bilim Ve Aklın Esas Alınmasıdır.

Bu gerçeği’ Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın sayısız açıklamaları içerisinden alınan ve yukarıki bölümde zikredilen konuşma örnekleri açık bir şekilde göstermeye yeterlidir.

c. Refah Partisi İster Dini, İster Siyasi Kaynaklı Olsun Her Türlü Taassuba da Karşıdır.

Yukarıda da belirtildiği gibi taassup, bir kimsenin kendi inancından ve hakikat kabul ettiği görüş ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir.

Halbuki Refah Partisi, Türkiye'nin en büyük siyasi partisi olarak, kurulduğu günden bu yana hep demokrasiden, hep çoğulcu demokrasiden, hep uzlaşmadan, hep hoşgörüden yana olmuş ve böyle de hareket etmiştir.

Refah Partili yöneticilerin 1995 seçimlerinden sonra hükümet kurulması çalışmalarında sergilediği hoşgörü; 54. Hükümette ortağına karşı ortaya koyduğu anlayış ve protokole saygı, hatta Refah Partili yöneticilerden bazılarının 1974'lü yıllarda MSP yöneticileri olarak önce CHP ile, daha sonra Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Cumhuriyetçi Güven Partisi ile birlikte iktidar olup uyum içinde çalışmaları, bunun neticesinde Kıbrıs Harekatının zaferle, Ağır Sanayi Hamlesinin başarıyla neticelenmesi, o gün MSP, bugün Refah Partisi yöneticisi olan zevatın hoşgörülü olmaları, taassuba karşı tavır almaları sayesinde gerçekleşmiştir.

d. Diğer Bütün Partiler gibi Refah Partisi'nin de Anayasal ve Yasal Devlet Görevleri Hakkında Görüşlerini Açıklaması Dini İstismar Olarak Yorumlanamaz. 

Diğer partiler gibi Refah Partisi'nin de, program ve propagandalarında, gerek laiklik, gerek din ve vicdan özgürlüğü ve gerekse Anayasa tarafından devlete görev olarak verilen din hizmetleri ve din eğitimi konusunda siyasi görüşlerini açıklaması ve bu konularla ilgili yanlış tatbikatları eleştirmesi görev ve sorumluluk gereği olup bunların laikliğe aykırı sayılması, dini istismar olarak yorumlanması mümkün değildir.

Yukarıda da açıklandığı gibi, Anayasa, halka yapılacak hizmetler arasında, din hizmetlerini de, Devlete görev olarak yüklemiş, din hizmetlerinin yürütülmesi konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı'nı Anayasal bir kurum olarak düzenlemiş (An.M.136); din hizmetleri için eleman yetiştirmek üzere, MEB bünyesinde "Din Eğitimi Genel Müdürlüğü"nü kurmuş; din hizmeti gören kamu görevlilerini 657 sayılı "Devlet Memurları Kanunu" çerçevesine almış; dini eserlerin onarılması ve yeni yapılanların desteklenmesi konusunda Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne görev vermiştir.

Bütün bu hususlar açıkça bir devlet görevi olarak yürütüldüğü ve bu konular üzerinde konuşmak ve eleştiride bulunmak, her siyasi parti yetkilisi için en tabii bir hak ve ödev olduğu halde, Sayın Başsavcının Refah Partisi yöneticilerini, "neden bu konularda konuşuyorlar" diye suçlaması ve bunu "dini istismar" olarak tavsif etmesi; Anayasa ve Kanun gerekleri ile Sayın Başsavcının tavsifi arasında çok büyük bir tezat olduğunu açıkça göstermektedir.

Sonuç

Görülüyor ki Sayın Başsavcı’nın bu konudaki yanılgısı hilafına, Partimizin bu güne kadar Anayasa'daki tanımıyla laiklik ilkesine aykırı herhangi bir politikası ve faaliyeti olmamıştır.

Diğer bir ifade ile partimiz, 1982 Anayasası'nın gerek "Başlangıç" kısmında, gerek 2. maddesinde belirlenmiş ve 4. maddesinde de "değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez" olarak tavsif edilen, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin laik devlet olduğu hususundaki temel ilkeyi benimsemiştir. Kurulduğu tarihten bu güne kadar da Refah Partisi'nin tüm faaliyetleri bu ilkeye uygun olarak gerçekleşmiştir.

A - 4. Refah Partisi'nin Laikliğe Aykırı Faaliyetlerin Odağı Olduğu İsnadı Varit Değildir.

Sayın Başsavcı Refah Partisi hakkındaki işbu kapatma davasını "Anayasa'nın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği" iddiasıyla açmıştır.

Bu iddia mesnetsizdir, varit değildir. Bahse konu iddia, iki sebebe dayandırılmaya çalışılmıştır.

1. Refah Partisi'nin Başörtüsünü savunması,

2. Refah Partisi'nin İmam-Hatip Okullarının, orta kısımlarının kapatılmasına dair MGK Kararına karşı çıkması.

Bu bölümde, işbu iddianamede odak olmanın sebebi olarak gösterilen bu iki hususun, hukuki açıdan tahlili yapılarak varit olmadığı ortaya konulacaktır.

a. Refah Partisi'nin Kılık Kıyafet ve Başörtüsü Konusundaki Görüşleri Laikliğe Aykırı Değildir.

Refah Partisi'nin kılık kıyafet hakkındaki görüşü, ifrata tefrite yer vermeyen, katı kurallara dayanmayan, itidale, toleransa bağlı makul bir görüştür.

Refah Partisi "Yürürlükteki mevcut kanunlara aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık, kıyafet serbesttir" diyen 2547 Sayılı Kanunun EK-17. maddesinde ifadesini bulan yasal ve Anayasal çerçeve içerisinde kalınmasını kabul eder. Bu kanun hükmünün uygulanmasından yanadır.

Bilindiği gibi, bu kanun hükmünün iptali için, Yüksek Mahkemeye açılan dava reddedilmiş. Böylece kılık kıyafet konusuna bu yasal çerçevede yaklaşılması gerektiğine dair olan görüşler, teyit edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi'nin bu kararı elbette bu konuda siyasi ve siyaset dışı yapılmakta olan tartışmalara berrak bir çözüm getirmiştir.

1. Kılık kıyafet ve bilhassa başörtüsü konusunun, tartışmalı olmasının en önemli sebebi ise, bu konuda mevcut yasalarda, müspet veya menfi bir hüküm bulunmayışıdır.

Bu kabil hallerde konu üzerinde, vatandaşların, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi parti sözcülerinin kendi görüşlerini ortaya koyarak çözüm üretmeye çalışmaları doğaldır. Böyle olması aynı zamanda söz ve fikir hürriyetinin zaruri bir sonucu sayılmalıdır.

2. Bununla beraber, Refah Partisi üyelerinin kılık kıyafetle ilgili açıklamalarının hepsi, Anayasa Mahkemesi'nin hakkındaki iptal davasını reddettiği ve böylece halen yürürlükte bulunan 2547 S.K.nun EK 17. maddesi yani (Yürürlükteki mevzuata aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğrenim kurumlarında kıyafet serbesttir) hükmünün savunulmasından ibarettir.

3. Böyle bir konu üzerinde bir Siyasi Partinin temel görüşünü tespit için parti adına konuşan hatiplerin konuşmalarından ziyade Merkez Karar Organlarının kararları ve ondan da daha önemlisi o partinin icraatı esas alınmalıdır.

4. Refah Partisi bilindiği gibi yakın geçmişte bir sene müddetle koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda kalmıştır. Bu iktidar süresince başörtüsü ve kılık kıyafet konusunda, yukarıdaki yasal çerçeve içinde kalmış, Sayın Başsavcı’nın iddianamesinde anlatmak istediği şekilde yasa dışı veya laikliğe aykırı bir icraatta bulunmamış,bir karar almamıştır. Yine aynı şekilde parti ileri gelenleri 1974 tarihinden 1980 tarihine kadar kurulmuş olan dört cumhuriyet hükümeti içinde de Başbakan Yardımcısı ve Bakan olarak mühim görevler ifa etmişler Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar dahil devleti yönetmişler hiç bir icraatlarında laikliğe aykırı davranmamışlardır.

Dolayısıyla Refah Partisi’nin ne Merkez Karar Organları’nın ve ne de Hükümeti’nin böyle bir icraatı yoktur.

İddianamedeki Mülahazalar Yersiz ve Mesnetsizdir.

Yukarıdaki açıklamalarımız da gösteriyor ki, Sayın Başsavcılığın Refah Partisi’ni itham etmek için iddianamenin 8. sahifesinde ileri sürdüğü bütün mühalazalar geçersizdir, mesnetten mahrumdur.

1. Sayın Başsavcı bu konudaki iddiasında ezcümle: "Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi'nin tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlardır..." demektedir. 

Sayın Başsavcı’nın bu paragraf içinde yer alan "Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek" şeklindeki beyanına muhterem Mahkemenizin dikkatlerini çekmek isteriz. Yukarıda da açıkladığımız gibi, partimizin bu konuya yaklaşımı, Yasal ve Anayasal çerçeve içinde olmuştur. (Sayın Başsavcı’nın Refah Partisi'nin "Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek" şeklindeki tespitinin Partimizin bu hususta gösterdiği titizliğin bir tezahürü olarak değerlendirilmesi gerekir.)

Bu çerçevenin tatbikatta gözetilmesi için çaba sarf etmek elbette iyi niyetin delilidir. Bu ise yasaları ihlal kastının bulunmadığını ispat eder. Tatbikatta 2547 sayılı Kanun’un 17. maddesine ve bu konuda çıkarılmış olan Anayasa Mahkemesi kararlarına aykırı davranışlarında bulunduğu malumdur. Bu türlü aykırılıkların önlenmesini istemek, kesinlikle kışkırtma sayılmaz.

2. Yine bu iddiasında Sayın Başsavcı, Partimizin bu konuda eylemler düzenlediğini de ileri sürmüştür. Bu mülahaza da yersiz ve mesnetsizdir. Refah Partisi kılık kıyafet konusunda hiçbir eylem düzenlememiştir.

Ayrıca bilindiği gibi, herhangi bir konuda haksız uygulamalara işaret etmek kamuoyunu ve yöneticileri uyarmak için yasalar çerçevesinde yürüyüş, miting, kapalı salon toplantıları gibi eylemler düzenlemek, demokratik ve Anayasal bir haktır. Bu haktan yararlanmak için eylem düzenleyenlerin iddialarında çeşitli görüşler savunulmuş olabilir. Bu kabil yasal etkinliklerin demokratik hukuk devletinin toleransa dayanan geniş ve ılımlı ortamının gereklerine göre değerlendirilmesi, bütün resmi kuruluşların göz önünde tutması gereken bir realitedir.

3) Sayın Başsavcılık tarafından parti yöneticilerince bu konuda yapıldığı iddia edilen konuşmalarda da hiçbir kanun dışı söz sarf edildiği, usulüne uygun olarak ispat edilmemiştir.

Türkiye bir hukuk devletidir. Bir fiil yasaları ihlal etmişse onun ait olduğu Ceza Kanunu maddesine göre, takibata tabi tutulması gerekir. Böyle yapılamamış olması ortada kanunsuz bir fiil olmadığını gösterir. Böyleyken kişileri veya kurumları suçlamak hukuk devleti ilkelerinin kabul edebileceği bir hareket tarzı olamaz. Aksi halde temel hukuk kurallarından biri olan kanunsuz suç ve ceza olamaz prensibi ihlal edilmiş olur.

4) Kılık kıyafet ve başörtüsü konusundaki uygulamaları eleştirmek laikliğe aykırı sayılamaz. Zira bu eleştirileri yapmayan siyasi parti yok gibidir.

Böyle olunca bütün siyasi partilerin aynı iddia ile itham edilmesi mümkündür. Hatta 2547 S.lı K. Ek.17.m.sini savunanlardan önce, bu kanunu çıkartanların laikliğe aykırı harekette bulunmakla itham edilmeleri gerekir. Refah Partisi'nin henüz içinde olmadığı bir Parlamento'dan o kanunu çıkartanları bırakıp da, yürürlükte olan bir kanunu savunanları ithama kalkışmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz. Bu konularda hemen hemen her partiye mensup grup temsilcilerinin (özellikle ANAP ile DYP Grp. Sözcülerinin) TBMM içinde ve dışında sayısız beyanatı vardır. (EK: Bölüm IV, No:3, ANAP ve DYP Grup sözcüleri ve üyelerinin başörtüsünü savunan konuşmaları).

Sayın Başsavcılık her nedense bu iddianamesinde İmam-Hatip Okulları konusunda olduğu gibi ülkemizin gelmiş geçmiş bütün siyasi partilerini, bütün hükümetlerini ve Başbakanlarını itham edecek şekilde sınırsız bir suçlama mantığıyla hareket etmiştir. Bu hareketiyle Sayın Demirel dahil eski yeni bütün başbakanları ve onların partilerini sanık sandalyesine oturtmak istediğini sanmıyoruz. Ancak kendilerinin, yasakların sınırlarını bilerek veya bilmeyerek bu kadar anormal şekilde genişletmedikçe, Refah Partisi’nin asla itham edilemeyeceği mülahazasından hareket ettiklerini tahmin ediyoruz.

Bu tür bir abartma ve bu tür davranışlar ortada kanuni mesnet ve ciddi fiiler olmadan ille de bir dava açma sıkıntısı içinde olma haleti ruhiyesinin bir tezahürü olarak değerlendirilmelidir.

Yoksa bir hanım veya bir kız öğrencinin inancının gereği olarak başını örtebileceğini savunmak bütün medeni alemde suç sayılmayan bir fiildir. Her ne kadar ülkemizdeki laiklik anlayışı diğer ülkelerin laiklik anlayışından farklı sayılmakta ise de, İnsan Hakları konusunda dünyamızın müşterek bir standartlaşmaya gittiğini göz önünde tutacak olursak ülkemizin de ergeç bu gelişmeler doğrultusunda ufkunun açılması gerektiği realitesiyle karşı karşıya olduğu anlaşılır.

Nitekim ülkemiz Paris Şartı’na, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve bu konudaki diğer bütün beynelminel anlaşmalara imza koymuştur. İmzalanan bu anlaşmaların normları milli hukukumuzun bir parçasıdır. Anayasamızın 90’ ıncı maddesine göre bu metinlerin Anayasaya aykırılıkları bile iddia edilemez. Bu kurallar ne yasal ve ne de yargısal tasarruflarla değiştirilemez.

Bu sebeplere binaen, bundan sonra gerek, insan hakları gerek, söz ve vicdan hürriyeti, gerekse örgütlenme hürriyetleri ve gerekse, inanç, din ve laiklik konularından yapılacak uygulamalarda, milli hukuk normlarımızın yanında, imza attığımız bütün bu anlaşmaların vazgeçilmez prensiplerini de göz önünde tutarak milli hukukumuzla bu kuralların bağdaştırılması yönünde çaba sarf etmeye mecbur bulunduğumuzu göz önünde tutmak zorundayız.

Bilhassa yargıya ait tasarruflarımızda ve mahkeme kararlarımızda hedefimiz, milli hukukumuzun da bir parçası haline gelmiş olan bu kuralları uygulamada, insan haklarına uymada göstereceğimiz titizlik bakımından, aynı kurallara imza atmış olan bütün ülkelerin ulaşmış oldukları seviyenin de üstüne çıkmak olmalıdır. Aksi halde yargı organlarımızın vereceği kararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bozulması gibi bir olayla karşılaşabiliriz. Bu bakımdan herşeyden önce Sayın Başsavcılığın İddianamesinde ifadesini bulan insan haklarını kısıtlayıcı mantığı bırakmak zorundayız.

b. Refah Partisi'nin (İmam Hatip Okullarının, Orta Kısımlarının Kapatılmasına Dair) Milli Güvenlik Kurulu Kararı'na Karşı Çıkması İddiasının Laiklik ve Laikliğe Aykırılıkla Hiçbir Alakası Olmadığı Gibi, Siyasi Parti Yasakları İçinde Milli Güvenlik Kurulu Kararlarına Uymamak Gibi Bir Yasak da Yoktur. 

b - 1. Sayın Başsavcı’nın din eğitimi konusundaki görüşleri ve Partimize yaptığı suçlamalar

Sayın Başsavcı, iddianamesinde; "Din eğitiminin, laik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel olduğunu; her demokratik devletin, bazan Anayasa ve Yasalarca hüküm koyarak, bazan da Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla, din eğitimini denetim altında bulundurduğunu, milyonlarca çocuğun, dini eğitim görerek, düşünce yapısının, bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren bir devletin laik devlet olamayacağını" ifade ederek dini eğitim konusundaki şahsi görüşünü ortaya koymuştur.

Yine Sayın Başsavcı, hiçbir ciddi araştırma yapmadan, ABD ve Batı Avrupa ülkelerindeki dini eğitim konusunda, duyumlarına göre gerçeklere uymayan bilgiler aktarmış, Refah Partisi icraatı ile hiçbir ilgisi olmadığı halde, gereğinden fazla İlahiyat Fakültesi ve İmam Hatip Okulu açılmasını, milyonlarca çocuğun dini eğitimden geçmesini "böyle laik devlet olmaz" diyecek kadar ifrata varan bir ifade kullanmıştır.

Bütün bunlardan sonra Refah Partisi hakkındaki itham; "İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan böyle yeni İHO'ları açılmamasına" dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı ile bunu takip hakkına, RP'nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlenmesi, tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışların laikliğe aykırı olması" şeklinde ortaya konulmuştur.

Herşeyden evvel Sayın Başsavcı’nın dine ve ülkemizdeki din eğitime karşı duyduğu bu infialin sebebini anlamakta gerçekten zorluk çekmekteyiz.

Yüksek malumları olduğu üzere, siyasi partiler ister iktidarda ister muhalefette olsunlar şu iki görevi ifa etmek zorundadırlar;

1. Anayasa’nın devlete verdiği görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak,
2. İnsan haklarının korunması ve aykırı tatbikatın önlenmesi için gereken çalışmaları yapmak.

Şüphe yok ki % 99'u Müslüman olan bir ülkede din hizmetleri, halka yapılacak hizmetler arasında önemli bir yer tutmaktadır. Sadece Türkiye'de değil, Sayın Başsavcı’nın tesbiti hilafına bütün dünyada da bu böyledir.

Sayın Başsavcı İddianamesinin 16/17.sh.lerinde; ABD ve bazı Batı ülkelerindeki (Din Eğitimi) üzerinde uzun uzadıya durmuş bu konuda kendine göre kabullerde bulunmuştur.

Sayın Başsavcıya göre; "- ABD’de resmi okullarda dini öğretim yapılmamaktadır. - İsviçre Anayasası'nın 49.maddesine göre (hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.) - Almanya'da, Fedaral Anayasa’ya göre, devletin din derslerini denetim hakkı vardır. - İngiltere'de "dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz". 

Oysa ABD ve Batı ülkelerinde dini eğitime verilen önem hiç de Sayın Başsavcı’nın ifade ettiği gibi değildir. 1996 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan "Türk Eğitim Sistemi Alternatif Perspektif" isimli araştırmada ABD ve Batılı ülkelerde dini eğitimin durumu söyledir: ABD’de din eğitimini özellikle kilise teşkilâtları üstlenmişlerdir. (sh.102) ABD’de özel ilk ve orta dereceli okullarda kayıtlı öğrenci sayısı 6 milyon civarında olup, bunların 3 milyonu Katolik, 2 milyonu ise diğer dinler üzerinde eğitim görmektedir. (sh.131 tablo).

Fransa'da,1958'de yapılan Anayasa değişikliğinden sonra (m.8). "Devleti çeşitli dini grupların bulunduğu bir ülkede, inançlara saygılı olacağı ve hiç bir şekilde bu sahaya müdahale edilemiyeceği" hükmü esas alınmıştır... (sh.128).

Fransa'da özel okulların % 95'i Katolik Kilisesi’ne bağlı olduğu için bu okullarda din eğitimi tabii ki devlet okullarından farklı bir yere sahiptir. (sh.128).

Hollanda'da eğitimde özel eğitimin payı % 73.2'dir ve bunlar da büyük çoğunlukla Katolik ve Protestan okullardır. (sh,128).

Belçika'da özel öğretimin oranı % 57.7, İspanya'da % 36.8'dir. (sh.128).

İskandinav ülkelerinde ise... "Tarihin ve milli kimliğin temeli olan din ile yurttaşlık bilgisi okullarda mecburi dersler olarak okutulmaktadır". (sh.128-129). İngiltere'de din eğitimi ve hizmetleri Kilise tarafından yürütülür. Ayrıca din dersleri resmi müfredatın bir parçasıdır. (sh.128).

Din eğitimi 5-14 yaş grubuna mecburi iken bu mecburiyet 1988 yılından itibaren 5-18 yaş olarak yükseltilmiştir. (sh.95-128).

Ancak ebeveynler isterlerse çocuklarını din eğitiminden çekip alma hakkına haizdir. (sh.129).

Avusturya Anayasası'nın 2'nci maddesinde: "Devlet, eğitim ve ders konularında üzerine aldığı görevi ailenin kendi dini inançlarını ve dünyaya bakış açılarını dikkate alarak ve haklarına riayet ederek yerine getirmelidir." (sh.132) . denilmektedir.

17. maddenin 4.ve 5.fıkralarında ise; "Okullardaki din derslerini ilgili dini cemaat vermekle yükümlüdür. Devlet, ders ve eğitim müessesesinin en üstün eğitimi yönetmek ve denetlemekle yükümlüdür."(sh.132) (Ek: Bölüm IV, No.4). 

Söz konusu eserde yapılan değerlendirmeye göre; "Batılı devletler dinsizliğin artışı karşısında Kiliselerin propaganda çalışmalarına azami destek vermektedir. Artık sosyal devlet kavramının yanı sıra 'Kültür Devleti' tabiri de kullanılmaya başlanmıştır". (sh.136). 

Görülüyor ki; Sayın Başsavcı; "Batı ülkelerinde, dini eğitim yok denecek derecede azdır, biz de onları örnek almalıyız" görüşünü ileri sürmeye tevessül ederken yukarıdaki ilmi gerçekler Sayın Başsavcı’nın iddiasının tam tersini ortaya koymaktadır.

Kaldı ki, Türkiye’nin özel şartlarında Batı’nın örnek alınması isabetli bir tutum değildir.

b - 2. Din Eğitimi Hakkındaki Görüşler, Ulusal ve Uluslararası Uygulamalar

1. Doktrinde Din Eğitimi

"Dini talim ve tedris hakkını indi kararlar ile kısmak ve vatandaşın bu hürriyetini bir takım entrikalı politika mülahazalarıyla baskı altına almak yalnız Anayasaya ve hukukun yüksek prensiplerine aykırı değildir, hem de .... halk kitleleri arasında dini cehalet ve delalete meydan açmaktır." (BAŞGİL, sh. 134).

"...bir memlekette din ihtiyacını salim mecrasına koymak ve en iyi şekilde tatmin etmek için herşeyden evvel, yüksek bilgili ve sağlam seviyeli din adamlarına ve alimlerine lüzum vardır...memlekette yüksek dini kültür veren tahsil ve tedris müesseleri yok olursa, bu husustaki ihtiyaç ortadan kalmış olmaz; sadece yüksek seviyeli din adamı ve alim yok olur. Diğer taraftan bu yokluğu fırsat bilerek sahneye din adamı ve alim diye gayet sathi, yarı cahil bir takım kimseler çıkar. Ve tabiatiyle etrafı din adına hurafe ve cehalet bürür." (BAŞGİL, sh.135).

"Kişilerin düşünce ve görüşleri seçme (kanaat sahibi olma) ve bu düşüncelerini açıklama serbestliğinde söz edebilmek için, öncelikle düşüncelere ulaşabilme hürriyetine sahip olmaları gerekmektedir. Bu da, eğitim ve öğrenin hürriyetine sahip olma ile gerçekleşir." (AKSOY, M.:Türkiye'de Düşünce Özgürlüğü, in: Türkiye'de İnsan Hakları Semineri '9-11 Aralık 1968', Ankara, 1970, Sh.133).

"Genel olarak düşünce hürriyeti kapsamına giren din ve vicdan hürriyeti, beraberinde dini okutma, öğretme, öğrenme hürriyetini de getirir" (B. DİNÇKOL, 1982 Anayasası’nda ve Anayasa Mahkemesi kararlarında Laiklik,, Sh.131).

"Belli bir dine mensup kişi açısından dinini öğrenme ve öğretme, bir haktır" (BAŞGİL,Sh.113). "Herkesin bildiğini başkasına öğretmeye; isteyenin de istediği hususu, istediği yerden, istediği kurumdan, istediği kimseden öğrenmeye hakkı vardır" (DİNÇKOL, a.g.e. Sh.131).

"Türk Milletinin ahlâki değerleri, insani değerleri, manevi değerleri, kültürel değerleri" gibi kavramlara dinden soyut olarak bir anlam vermek mümkün değildir. Dini ahlâk dışında milletimizin herhangi bir ahlâk referansı mevcut değildir. Keza, toplumu ayakta tutan aile bağları; millete, devlete bağlılık gibi manevi değerler; hep dinsel motifli değerlerdirler" (TÜRKÖNE, M.: Siyasi Bir Sorun Olarak Din Eğitimi, in: Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 [Eğitim Özel Sayısı] Sh.322).

"Gerek eğitim ve öğretim politikalarının belirlenmesinde gerek günlük hayatta sosyal işlerin düzenlenmesinde kendi değerlerimizle bilimin verilerini uzlaştırmak, ana hedefimiz olmalıdır." (TÜRKDOĞAN, O.: TÜSİAD'ın II.Eğitim Raporu Üzerine, in : Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 (Eğitim Özel Sayısı), Sh.532 vd. 536, 537, 538). 

Doktrindeki bu görüşlere ilaveten din eğitimi konusunda Atatürk'ün de 31 Ocak 1923'de İzmir'de yaptığı konuşmadan alınmış şu bölümü hatırlamakta fayda vardır:"...Hepimiz eşitiz ve dinimizin hükümlerini eşit biçimde öğrenmek zorundayız. Her birey dinini, diyanetini, inancını öğrenmek için bir yere gerek duyar. Orası da okuldur...dinimizin felsefi gerçeklerini inceleme, araştırma ve telkin bilimsel ve teknik gücüne sahip olacak seçkin ve gerçek saygıdeğer bilginleri de yetiştirecek yüksek kurumlara sahip olmalıyız...." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (Türk İnkilap Tarihi Ensitüsü Yayını), cilt II, 196,. sh.89/90) 

2. İnsan Hakları Sözleşmelerinde Din Eğitimi Prensipleri

BM. İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'nin 26. maddesine göre; "Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygının güçlendirilmesini hedef almalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırk ve din grupları arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir." 

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde ise eğitim konusu 20.3.1952 tarihinde imzalanan, 18.5.1954'de yürürlüğe giren ve Türkiye tarafından 10.3.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla onaylanın 1 nolu Ek Protokolün 2'inci maddesinde ele alınmıştır.

Protokolün 2. maddesinde aynen; "Kimse eğitim hakkından mahrum edilemez. Devlet eğitim ve öğretim alanında üstleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana babanın bu eğitim ve öğretimi kendilerinin felsefi inançlarına göre sağlanmak hakkına riayet edecektir" denilmiştir.

"Totaliter devletlerin, çocukları ana-babalarının etkisinden çıkararak onları sistematik şekilde belirli bir doğmatik görüşü aşılamak suretiyle eğitmeleri, bu hükmün şerh edilmesinin başlıca nedenidir".

"Hazırlık çalışmalarında, ana babanın sadece dini görüşünün mü yoksa dünya görüşünün de mi gözönüne alınması gerektiği konusu üzerinde uzun tartışmalar yapılmış ve sonuçta eğitimin her ikisini de kapsaması konusunda uzlaşma sağlanmıştır" (Dr. ş.Ünal,a.g.e Sh.273). 

3. 1982 Anayasası’na Göre Dini Eğitim:

Anayasa'nın 5. Maddesinde; "...insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak..." Devletin görevleri arasında sayılmıştır. Bu maddenin gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir: "Devlet,.... ferdin insan haysiyetine uygun bir ortam içinde yaşamasını gerçekleştirecektir. Bu sosyal devletin görevidir. ... Sosyal devlet her şeyden önce insana ve insanın düşünce hakkına saygılıdır ve bu sınırlar içerisinde ferdin hak ve hürriyetlerinin kullanılmasını sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak, onun başlıca görevleri arasındadır. Ferdin hayatında onun temel hak ve özgürlüklerden olduğu gibi yararlanmasını engelleyen sebepleri ortadan kaldırmak, sosyal devletin görevleridir" (1982 Any., mad.5 Gerekçesi).

"Eğitim ve öğrenim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz" (1982 Any.,mad.42, fıkra 3).

"Din ve ahlâk eğitimi ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlâk öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır" (1982 Any., mad.24, fıkra 4). 

Buna göre; "din eğitim ve öğretimi Devletin denetim ve gözetimi altında olmak kaydıyla kişilerin kendi isteğine, küçüklerin ise kanuni temsilcisinin talebine bağlı(dır). Ancak, din kültürü ve ahlâk öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulması gerekli zorunlu dersler arasında yer almaktadır" (Milli Güvenlik Konseyi Anayasa Komisyonu Gerekçesi). 

4. Kanunlara göre dini eğitim

743 Sayılı Türk Medeni Kanunu’na göre;

"Çocuğun dini terbiyesini tayin, ana babaya aittir"(MK.m.266/I).

" Ana babanın bu husustaki hürriyetini tahdit edecek her türlü mukavele muteber değildir" (MK. m.266/2). 

1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'na Göre; "Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasa'da ifadesi bulan Atatürk Milliyetçiliği’ne bağlı, Türk Milletinin milli ahlâki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına ve Anayasa'nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmektir." (mad.2).

5. Türk Eğitim Sisteminde İmam Hatip Okulları’nın Yeri

Batı ülkelerinde dini eğitimin kilise okullarında gerçekleştirildiğine yukarıda bilvesile temas edilmişti.

Türkiye'de de, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, inkılaplar sırasında yeni düzenin temelleri kurulurken dini eğitim ihmal edilmedi. Tam tersine, 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 4.maddesinde bu okullara özellikle yer verildi ve açılması emredildi.

Böylece İmam Hatip Okulları Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, başta Atatürk olmak üzere, onun kurucuları tarafından açılan öncelikli okullar arasında yer aldı.

İlk açıldığında İmam ve Hatip yetiştirmek üzere ilkokula dayalı 4 yıllık bir ortaokul olan İmam Hatip Okulları, 1951 yılında ortaokula liseyi eklemiş, 1973 yılında da 1739 Sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 32.Maddesine istinaden üniversiteye girme hakkı elde etmiştir. Böylece hem mesleğe eleman yetiştiren hem de üniversiteye öğrenci hazırlayan bir ortaöğrenim kurumu halini almıştır.

Bugünkü sistemde İmam Hatip Liseleri, ortaokul ve liseden oluşurlar. Bu okulların orta kısımları ile diğer ortaokullar arasında program bakımından hiçbir farklılık yoktur. Bu sebeple İmam Hatip Liseleri’nin orta kısmını bitirenler normal ortaokul diploması alırlar ve isterlerse bir klasik liseye veya başka bir meslek lisesine geçebilirler. Fark sadece bu dönemdeki seçimlik derslerdedir. Bu seçimlik dersler Kur'an Tilaveti (yüzüne okuma) ve Arapça'dır.

İmam Hatip Okulları’nın lise sınıflarında ise, klasik (normal) liselerin edebiyat programının üzerine bir o kadar da meslek dersi eklenir. Bu, şöyle oranlanmıştır: Normal lise edebiyat programının tamamı İmam Hatip Liseleri’nin programlarının %60'ını oluşturur. %40'ı ise bu okulların meslek derslerinden meydana gelir. Bundan dolayıdır ki İmam Hatip Liseleri klasik liselerden bir yıl fazla öğrenim görürler.

İmam Hatip Liseleri’ndeki din öğretimi aynı zamanda dini öğretmenin de öğretimidir. Bu okullarda dini öğrenen gençler, öğrendiklerini çocuk ve gençlerden oluşan öğrencilerle, yetişkin ve yaşlılardan meydana gelen cami cemaatlerine öğretmeyi ve ibadette önderlik etmeyi aynı zamanda öğrenmektedirler.

6. Bu ilmi ve hukuki gerçekler karşısında Sayın Başsavcı’nın dini eğitim ve İHO’ları hakkındaki görüşleri ilmi ve hukuki gerçeklere uymamaktadır.

Yukarıdan beri izaha çalıştığımız ilmi ve hukukî gerçekler karşısında, hemen belirtelim ki Sayın Başsavcı’nın gerek din eğitimi gerek İmam Hatip Okulları hakkındaki görüşleri bu gerçeklere ters düşmektedir.

Zira, Sayın Başsavcı’nın bu konudaki indi mülahazaları iki kabule dayanmaktadır.

1. Çağımızda Din eğitimi zararlıdır, bilimin önünde en önemli engeldir.
2. Lüzumundan fazla İmam Hatip Okulu açılması, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet ilkesine aykırıdır.

Oysa yukarıdaki açıklamalarda gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde, gerek Anayasalarda, gerekse doktrinde din eğitiminin fayda ve zarureti daha fazla izahata gerek hissettirmeyecek şekilde ortaya kondu.

Diğer taraftan, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet ilkesine aykırı görülseydi, daha Cumhuriyetin kuruluşunda İmam Hatip Okulları’na öncelik verilmezdi ve Atatürk bu bölümde doktrin kısmında belirttiğimiz, din eğitimiyle ilgili o veciz konuşmayı yapmazdı.

Ayrıca Uluslararası Anlaşmaların, Anayasaların ve bütün dünyadaki uygulamaların ortaya koyduğu gerçek şudur ki,din eğitim ve öğretimi, vatandaş için bir hak, devlet için bir görevdir, bu hak ortadan kaldırılamaz, bu görev ihmal edilemez.

7. Refah Partisi'nin dini eğitimi konusundaki görüşleri

Refah Partisi, din eğitimine ilişkin olarak Anayasa'da belirlenen prensipleri benimsemiş ve bunların doğruluğunu savunmayı ve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası olarak belirlemiştir.

Bütün bu düşüncelerden hareket eden Partimize göre; din ve ahlâk eğitiminin engellenmesi; dini, kişisel hırsları ve menfaat çekişmeleri için kullanmak isteyenlerin eline güçlü bir vasıta vermek demektir. İnsanların hırslarla karışmış din kavgalarından uzak tutmanın yolu, onlara hür bir ortamda dinlerini öğrenme imkânının sağlanmasıdır: Dinin siyasi rekabet mevzuu olmaktan çıkartılması, din ve vicdan hürriyetinin tesisi ile mümkündür. Bunun için din eğitimi konusunda toplumdan gelen yoğun talebin hem nitelik hem nicelik itibariyle karşılanması gerekir.

Bütün bu düşünce ve görüşleriyle Partimizin, Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi, laiklik karşıtı eylemlerin odağı değil; bilakis Anayasa’da tanımlandığı şekliyle laikliğin teminatı olduğu ortaya çıkmaktadır.

8. Dini eğitimi konusunda RP'nin suçlanması hukuken mümkün değildir.

Çünkü;

1. Türkiye'de din eğitimi RP'nin tüzüğüne göre değil, devletin Anayasa ve yasalarına göre yapılmaktadır.
2. Din eğitimi Refah Partisi binalarında değil, devletin okullarında yapılmaktadır.
3. Türk Eğitim Sistemi’nde din eğitimini başlatan ve yürüten, Refah Partisi değildir.
4. İmam Hatip Okulları’nı açan, yöneten, bu okullardaki eğitim programlarını düzenleyen, programlarda öngörülen dersleri öğrencilere okutan da Refah Partililer değildir. 

Bütün bu işleri yapmak Sayın Başsavcı’ya göre suç, bunları yapanlar suçlu ise, o zaman bu suçlu Refah Partisi değil, bir başka kişi veya kişiler olmalıdır. Böylece bir ithamla Refah Partisi'nin suçlamanın hukuki ve mantıki hiçbir izahı yoktur ve olamaz.

9. Milli Güvenlik Kurulu Kararlarının Muhatabı Hükümettir. Siyasi Partilerin bu kararlara uymak mecburiyeti yoktur, bilakis gerektiğinde bu kararları eleştirmeleri en tabii haklarıdır

Milli Güvenlik Kurulu, bu isimle ilk defa 1961 Anayasası'nda (m.111) yer almış, 1982 Anayasası'nda bazı değişikliklerle yerini aynen korumuştur (m.118).

Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında toplanan Kurul Anayasa'da belirtilen sivil ve asker üyelerden oluşmaktadır.

Milli Güvenlik Kurulu, gerek Anayasa ve gerekse 2945 Sayılı özel kanununda belirtilen görevleri ifa eder.

Milli Güvenlik Kurulu, icrai değil, istişari mahiyette olup, ne Kurul'a katılan Başbakan ve Bakanlar hükümeti ne de Genelkurmay Başkanı ve Komutanlar Ordu'yu temsil eder.

Milli Güvenlik Kurulu, Devletin Milli Güvenlik Siyaseti'ni tayin ve tesbit uygulanması ile ilgili kararların alınması hususundaki Görüşlerini Bakanlar Kurulu'na bildirir (An.118/3).

Bu görüşler, Bakanlar Kurulu'nda öncelikle dikkate alınır. (118/3).

"Devletin iç ve dış güvenliğinden TBMM'ye karşı Bakanlar Kurulu sorumludur" (An.117). Bakanlar Kurulu'nda dikkate alınan bu görüşlerden uygun görülenleri uygulanır, uygun görülmeyen uygulanmaz. Nitekim bildirilen görüşler içinde tüm hükümetler döneminde uygulanmayan birçok MGK Kararları vardır.

Görülüyor ki, Milli Güvenlik Kurulu, TBMM'nin veya Hükümetin üstünde bir kurul değildir. Az önce ifade edildiği gibi icrai bir kurul da değildir. İcrai niteliği olmayan bir kurulun aldığı kararlar da emredici değildir. Böyle olunca bu kararlara karşı çıkmak da suç değildir.

Kaldı ki, bu "görüş bildirilmesi mahiyetindeki kararlar"ın muhatabı Anayasa ve Özel Kanunu’nda belirtildiği gibi sadece Bakanlar Kurulu'dur. Siyasi Partiler bu gibi kararların hiçbir zaman muhatabı olamazlar, fakat devletin milli güvenilk siyasetine tealluku bakımından birer siyasi parti olarak kararlar hakkındaki görüşlerini serbestçe ifade edebilirler.

Bu kısa açıklamadan sonra Sn. Başsavcı’nın, "MGK kararlarına ve takip hakkına" Refah Partisi karşı çıkıyor isnadına gelince;

Evvela 28 Şubat 1997 tarihli 406 Sayılı Karardaki İmam Hatip Okulları’yla ilgili görüş teknik mahiyette olup, laiklikle bir ilgisi yoktur ki karşı gelmekle laikliğe aykırılığın ilgisi olsun.

Saniyen, ne genel mahiyetteki 765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda, ne özel mahiyetteki 2820 S.lı Siyasi Partiler Kanunu ile 2945 S.lı Milli Güvenlik Kurulu Kanunu'nda ve ne de diğer özel kanunlarda MGK Kararları’na karşı gelmek suç olmadığı halde, bir hukuk devletinde bunu suç saymak mümkün değildir. "Zira kanunsuz suç ve ceza olmaz" (An. mad.38). 

Kaldı ki Sn. Başsavcı bir çelişki içersindedir. Sayın Başsavcı İddianamesinde (Sh.17-18); Bir taraftan MGK Kararlarına uymayarak İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasına karşı çıktığı için, Refah Partisi'ni, laikliğe aykırı davranmakla suçluyor; Diğer taraftan MGK Kararları’nın İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasını öngörmediğini aynı sayfada iddia ediyor.

Bu durumda Sayın Başsavcı’ya göre; MGK, İmam Hatip Okulları’nı kapatmak istemediği halde laikliğe uygun davranmış oluyor; Refah Partisi, bu okulların kapatılmasına karşı çıktığı için laikliği ihlal etmiş sayılıyor.

Bu açık bir çelişkidir. Bu bir çifte standarttır.

Bu, Sn. Başsavcı’nın İmam Hatip Okulları konusunda Refah Partisi aleyhinde yapmış olduğu ithamın kendi beyanı ile nakzedildiğini göstermektedir.

Bu gerçek, Sn.Başsavcı’nın Refah Partisi'ne vaki isnadının ne kadar haksız ve tutarsız olduğunu göstermeye yeterlidir.

10. Sekiz Yıllık Kesintisiz Eğitimin, Laiklikle Bir İlişkisi Yoktur

Bu konu tamamen teknik ve ilmi bir konudur. Bu konuda bir ilim heyeti tarafından hazırlanmış rapor ektedir. Bu raporda; Türkiye genelinde 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitime tam olarak hemen geçilebilmesinin imkânsızlığı ortaya konulmuştur (EK: Bölüm IV, No:5).

RP, 8 yıllık zorunlu eğitime karşı değil, sadece yönlendirmeli olmasından yanadır. Kaldı ki RP’li Milletvekillerinin TBMM’de zorunlu eğitimin 8, hatta 11 yıl olmasına dair kanun teklifleri gündeme alınacağı günü beklemektedir (EK: Bölüm IV, No:6). 

Sonuç

Tüm bu izahattan açıkça görülüyor ki; Refah Partisi'nin ne kıyafet ile ilgili mevzuata aykırı davranışta bulunmakla, Ne de Milli Güvenlik Kurulu Kararları’na karşı çıkarak yasalara aykırı davranmakla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı gibi, Bu iki konunun da laiklikle bir ilgisi yoktur.

Refah Partisi'nin her iki konudaki tutum ve davranışları yasalara uygundur.

Kaldı ki, hiç bir üyesi hakkında da hiç bir adli makama suç duyurusunda bulunulmamışken, yoğun kanun ihlalleri varmış gibi bir faraziye ile suç odağı isnadında bulunmak; Sn. Başsavcı için gerçekten talihsiz ve hatalı bir tasarruf olmuştur.

B. İkinci Kısım: Parti Üyelerine Ait İsnadların Hukuken Geçerliliği Yoktur.

B - 1. Davaya Mesned Yapılmak İstenilen İddiaların Tahlili 

Delil Kavramı ile İlgili Genel Bir Tahlil 

Türk Hukuk Sistemi’ndeki delil kavramına kısa bir gözatmakta yarar görmekteyiz. Delil :

"Nizaa sebeb olan fîlî veya hukûkî vâkıanın, olduğuna veya olmadığına hâkimin kanaatini çekmek için usul hukukunun kullanılmasına müsaade ettiği isbat vasıtasıdır.." (Türk Hukuk Lügatı Say. 66). 

"Delil" veya "sübut vasıtaları" her dava için büyük önemi haizdir. Zira delil, yalnız iddianın mesnedi değil aynı zamanda, hükmün de dayanağıdır. CMUK nun 254 maddesinin: "Mahkeme, irad ve ikame edilen delilleri duruşmadan ve tahkikattan edineceği kanaate göre takdir eder" hükmü hem açık hem de âmir bir hükümdür.

Kanun koyucu, dava açılabilmesi için karineyi yeterli görmemiş; "delilin varlığı" nı aramıştır. Hatta rastgele delili de yeterli görmediği için, CMUK'nun 163. Maddesinde ifadesini bulan: "Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda toplanan deliller kamu davasının açılmasına yeterli ise Cumhuriyet savcısı mahkemeye bir iddianame vermek suretiyle kamu davasını açar.." hükmünü derpiş etmiştir.

Kanun Koyucu, Kamu Davası açılmasını, "yeterli delil" şartına bağlamıştır. Buradaki "yeterli" lik şartını geniş yoruma tabi tutmamız gerekir.

Nitekim, aynı kanunun 164. maddesinde de: "Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda kamu davasının açılması için yeterli delil bulunmaması veya keyfiyyetin takibe değer görülmemesi halinde Cumhuriyet Savcısı takibata yer olmadığına karar verir" hükmü yeralmıştır.

"Hazırlık tahkikatı" ciddi ve geniş araştırmaya dayalı bir safhadır. Bundan dolayıdır ki yasa yapıcı, diğer davalardan farklı olarak, "parti kapatma davaları"nda Cumhuriyet Başsavcısı’na "Sorgu Hakimi" sorumluluğu da yüklemiştir. Hatta CMUK'nundan "Sorgu Hakimliği" ve "İlk Tahkikat" müessesesi kaldırıldığı halde, 2820 Sayılı Özel Kanun’un 98. maddesinde "Sorgu Hakimliği" bilinçli olarak muhafaza edilmiştir. Bundan dolayıdır ki: CMUK'nun 154. maddesi şu hükmü getirmiştir: "Cumhuriyet Savcısı yukarıdaki maddede yasal neticelere varmak için bütün memurlardan her türlü malumatı isteyebilir. Gerek doğrudan doğruya ve gerek zabıta makam ve memurları vasıtasıyla her türlü tahkikatı yapabilir." Bu hükme göre de, deliller sırf "kamu davası" nı açabilmiş olmaya yeterli olmakla kalmamalı, mahkemenin vicdani kanaatinin tam oluşmasına da mesned teşkil edecek yeterlilikte olmalıdır. Aksi halde, CMUK'nun 254. maddesinin yukarda belirtilen hükmünün yerine getirilmesi mümkün olmaz.

Kaldı ki, "Yeterli delil" den maksat, "hükme yeterli delil" olmasaydı; CMUK'nun 153/2 fıkrasında ifadesini  bulan: "Cumhuriyet Savcısı yalnız sanığın aleyhine olan hususları değil, lehine olan cihetleri de arar ve kaybolmasından korkulan delillerin toplanmasına ve zabtına çalışır." hükmü düzenlenmiş olmaz; Savcı’nın sadece aleyhhe olan delilleri toplamış olması yeterli görülürdü ki, böyle bir dava hem adalete hizmet etmiş olmazdı, hem de "adalet ekonomisi"ne ters düşerdi. Sun'i davalar sebebiyle, müdellel davalar sürüncemede kalır, "geciken adalet" şikayetlerine yenileri eklenmiş; hükümler "ibret-i müessire nitelliğini yitirmiş, insanlar uzun süre ceza tehdidi" altında tutulmuş olurdu.

Nitekim bütün dünyada kabul gören AnaBritannica Ansiklopedisi "yeterli delil" hakkında aşağıdaki açıklamayı yapmaktadır.

"Kamu davasını açmaya yeterli delil"den, "hükme yeterli delil" anlamı çıkarılmazsa, "sanığın lehine olan" delillerin savcı tarafından toplanmasına ihtiyaç kalmaz"

"yeterli delilden murat, hükme yeterli delil" olmalıdır.

Delillerin toplanmasında, dünyada uygulanan iki sistem vardır:

"Soruşturma sistemi olarak bilinen birinci sistemin temel özelliği, delillerin araştırılması için emir veren, belgeleri inceleyen ve tanıkları sorguya çeken yargıcın etkin bir rol üstlenmesidir. Bu sistem genellikle kara Avrupa'sı ceza yargılamaları ile SSCB ve öteki sosyalist ülkelerin ceza ve hukuk yargılamalarında uygulanır.

Suçlama, ya da çatışma sistemi olarak bilinen ikinci sistemde yargıç daha pasif bir rol üstlenir; delilleri toplama ve mahkemeye sunma işi savcıya ve davanın taraflarına bırakılır.."(AnaBritannica C.7. sa. 84). 

Ayrıca: "Ceza yargılaması hukukunda yerleşmiş olan ilkelere göre delillerin bazı özellikler taşıması gerekir: 1- Delil, akılcı ve gerçekçi olmalıdır, 2- Delil, amaca elverişli, olayı yansıtıcı olmalıdır, 3- Delil, hukuka ve yasaya aykırı olmamalıdır, 4- Delil, yargılamada tarafların da öğrenebileceği ve algılayabileceği biçimde açıklanmalıdır.." (AnaBritannica C.7. Say. 85). 

Adaletin tecellisinin gereği de budur. Sayın M. Muhtar Çağlayan'ın da dediği gibi: "Bilindiği üzere, ceza davasının takibiyle güdülen gaye; suç işlediği iddiasıyla mahkemeye sevk olunan kimsenin mutlaka cezalandırılması değil, hakkın ve adaletin meydana çıkarılmasıdır..." (CMUK cilt. 2 Say. 335). 

Yine Sayın Çağlayan'ın, Baha Kantar'a atfen ifade ettiğine göre: "Sanığın mahkumiyyetine karar verilebilmesi için, duruşmada telakki edilmiş olan delillerin "Suçluluğu kesin surette isbat edici" kuvvette olduğuna mahkemenin tamamiyle kani olması lazımdır. Şüpheli hallerde, yani mahkemenin tam bir kanaat getiremediği yerlerde, hiç bir vakit mahkumiyyet kararı verilemez. Böyle bir halde davanın sürüncemede kalmasına mahal bırakmamak ve davaya herhalde bir netice vermek lazım geldiği cihetle, şüphe sanığın lehinedir (İn dubio pro rea) kaidesini tatbik ederek beraat hükmü tesisi icap eder." (M.M. Çağlayan CMUK c.2 Sa. 542). 

"Yeterli delil" gereğinden dolayıdır ki; bugünkü Sayın Başsavcı’dan önce görevde bulunan Sayın Başsavcı, basın mensuplarının sorusu üzerine: Refah Partisi aleyhine dava açılmasına imkân olmadığını her defasında belirtmiş; "Dava açılabilmesi için somut, yeterli ve elverişli delillerin getirilmesi gerekir" demiştir. (Hürriyet 15.10.1996) (EK: Bölüm IV, No:7). Başsavcı (o günkü) Sn. Haluk Yardımcı bu beyanında, 1994 senesinden beri araştırma yaptırdığını da ifade etmiştir.

Bu beyanın, Ekim 1996 tarihinde neşredilmiş olduğu dikkate alındığında anlaşılır ki; en azından bu tarihe kadar, "soyut, yeterli, elverişli delil" yoktur.

Bu iddianamede, davaya mesnet "delil" diye takdim edilen tüm bilgi ve güya belgelerin tamamına yakınının 1996 yılından önceye ait olduğu da esasen Sayın Başsavcı tarafından teyid edilmektedir.

Ve yine Sayın Başsavcı da, kendisinden önceki Başsavcı gibi bu davayı açtığı güne kadar böyle bir davayı açma imkânının olmadığını, çünkü böyle bir davanın açılması için kanuna uygun herhangi bir delil bulunmadığını tekrar, tekrar teyid etmişlerdir. (EK: Bölüm IV. No:8).

Her iki Sayın Başsavcı’nın da böyle bir davanın açılabilmesi için elde kanuna uygun delil bulunmadığını tekrar, tekrar ifade etmiş olmaları bu davada "delil" diye ileri sürülen hususların "isbata yeterli delil" olmadıklarını açıkça gösterir.

Sayın Başsavcı'nın iddiasına göre: Refah Partisi "Suç odağı" haline gelmiştir. Halbuki bir partinin "Suç odağı" haline gelmesi ancak üyelerinin kesif bir şekilde parti yasaklarına aykırı hareket ettiklerinin sübut bulmalarıyla mümkündür.

Herhangi bir üye için subuta ermiş bir fiil veya beyan olsaydı, esasen Sayın Başsavcılığın partiden ilgili hakkında "ihraç talebi"nde bulunması gerekirdi. Bunların olmayışı da, davada delil olmadığını açıkça göstermektedir.

Bir önceki Sayın Başsavcı’nın, "somut, yeterli, davaya elverişli delil yok.." dediği ta’rihler için, bu Sayın Başsavcı’nın "delil var" faraziyesinden hareket ediyor olması iddianame müstenidatına isbat gücü vermez.

Delil kavramına, kısaca göz attıktan sonra Sayın Başsavcı’nın iddianamesinde adı geçen parti üyeleri hakkında "delil" diye dercettiği hususları, iddianamedeki yeri, isnaddaki özellikleri itibariyle ayrı ayrı inceleyebiliriz.

B - 2. Partinin Bir Üyesi Olarak Genel Başkan Necmettin Erbakan Hakkındaki İsnadların Hukuken Geçerliliği Yoktur.

a. Sayın Başsavcı'nın Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve Diğer Bazı Parti Üyelerini, Üniversiteli Kız Talebelerin Kılık ve Kıyafetleri Hakkında, Yapıklarını İleri Sürdüğü Konuşmalardan Dolayı, İsnada Hedef Yapması, Hukuken Geçersizdir.

(1) Bu husus bütün yönleriyle yukardaki (Bölüm IV, Kısım A-4.a) bölümünde pekçok deliller yapılan ispatlarla açıklanmıştır.

(2) Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın bu konuda açıkladığı görüşler Meclis çalışmalarında açıkladığı görüş ve fikirlerin Meclis dışında tekrarından ibaret olduğu için aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölüm de belirtildiği gibi Anayasa 83/1 maddesine göre sorumsuzluk güvencesi altındadır. Ek: Bölüm IV, No:12'de Necmettin Erbakan'ın bugüne kadar ki meclis çalışmaları esnasında yaptığı pek çok konuşmaya bir misal olmak üzere sadece 5 adet konuşmayı misal olarak bir dosya halinde takdim olunmuştur. Bu dosyadanda açıkça görüldüğü gibi Necmettin Erbakan'ın meclis dışında yaptığı konuşmalar meclis içinde yaptığı konuşmaların tekrarından ibarettir.

Bu sebepten dolayı, bu konuşmalarda yasalara aykırı hiçbir husus olmadığı gibi esasen Anayasa’nın 83/1 maddesinin milletvekillerine getirdiği sorumsuzluk güvencesine göre bunların herhangi bir davaya mesned yapılmaları da mümkün değildir.

b. Necmettin Erbakan'ın Özel Hukukta "Akit Serbestliği Hakkının Savunulması"na Dair Görüş Serdetmiş Olmasının Da Herhangi Bir Davaya Mesned Yapılması Mümkün Değildir. 

Sayın Başsavcı, iddianamesinin 9. sayfasında: Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın; TBMM Başkanı Sayın Hüsamettin Cindoruk tarafından organize edilen "Liderler Anayasa Çalışma Toplantısı"nda konuşma yaptığını; " 'Benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın' tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz, çok hukuklu bir sistem olmalı." dediğini ifade ederek, laikliğin ihlal edildiği iddiasında bulunmuştur.

Bu iddia varid değildir. Hiçbir hukuki geçerliliği yoktur. Şöyle ki:

Önce bir defa bahse konu toplantı, TBMM Sayın Başkanının daveti üzerine gerçekleşen ve fasılalarla devam eden bir toplantı olup:

(1) Bu çalışma bir meclis çalışmasıdır. Aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölümünde açıkça belirtildiği gibi, Anayasa’nın 83. Maddesinin "Sorumsuzluk güvencesi" altındadır; herhangi bir davaya mesned yapılması mümkün değildir.

(2) Bu Meclis çalışmalarında; Parti liderleri yeni Anayasa çalışmaları üzerinde görüşlerini ve tekliflerini açıklama görevlerini yapmışlardır. Birbirlerinin görüşlerini zaman zaman teyid ederek karşılıklı yararlanmışlardır.

Nitekim bu toplantının tutanaklarından da görüldüğü gibi Sayın Ecevit bu toplantıda şu açıklamaları yapmıştır.

"Meclisteki değerli çalışma arkadaşlarımızla birlikte, çok güzel bir sistematikle yaptığınız hazırlık için sizi ve değerli arkadaşlarınızı kutlamak isterim, şükranlarımı belirtirim."

"Sayın Erbakan gerçekten yararlanarak dinlediğim konuşmalarında başka birçok ülkeden örnek verdiklerini söylediler."

"Sayın Erbakan'ın ve partisinin seçim sistemiyle ilgili önerisine yürekten katılıyorum ve bunu rejim açısından, demokrasi açısından en az..." 

(3) Konuşma bütünüyle ele alındığında kastedilen maksadın "özel hukukta akit serbestliği hakkının savunulması" olduğu açıkça görülmektedir.

Nitekim: (Ek: Bölüm IV, No:9) deki toplantı zaptının 11. sayfasında; "Biz gerek Türkiye'de gerekse çağdaş dünyada, ülkelerin huzur içinde olması için "benim inandığım şekilde sen yaşayacaksın" tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. çok hukuklu bir sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin içerisinde kendi istediği hukuku kendisi seçmeli" cümlesi yer almaktadır.

Buradaki "Genel prensiplerin içerisinde" şartı, Anayasa, yasalar, kamu hukukunun temel esaslarını kasdettiği için, açıklanan görüşteki maksadın özel hukuktaki "Akit Serbestliği" olduğu açıkça görülmektedir.

Pek çok yerde yapılan açıklamalarda da bunun böyle olduğu belirtilmiştir. Bundan dolayı açıklanan görüşten maksat: Kamu hukuku'nda değil, kişilerin ve özel kurumların tercihlerine bırakılan ve: TTK, BK, MK, HUMK, CMUK ve 2657 Sayılı "Milletlerarası Özel Hukuk Hakkında Kanun"da yer alan tercihe bağlı "akit yapma" ve "Mahkeme ve Hakem seçme" hakkının, çağdaş gelişmelere ve taraf olduğumuz uluslararası anlaşmalara paralel olarak Anayasal güvenceye kavuşturulması" dır.

(4) Yine açıklanan görüşteki "serbesti" ve "tercih" hakkından maksat 2657 sayılı kanunun 14., 24., 31., ve 43. maddelerinin teyidinden ibarettir.

Yine bu açıklamalar; MK'nun 170 ve 475, BK'nun 19, TTK'nun 8, HUMK 516 ve 536 maddelerinin teyidinden ibarettir.

(5) Açıklanan fikirler Türkiye'nin de taraf olduğu BM İnsan Hakları, Avrupa İnsan Hakları Helsinki ve Paris Şart’larında temel insan hakları olarak kabul edilen çağdaş esasların ve tercih haklarının teyidinden ibarettir.

(6) Netice itibariyle açıklanan fikir insanların özel hayatlarında, yukarda belirtilen uluslararası anlaşmalar ve yasaların insanlara tanıdığı hakların kullanılabilmesinin Anayasal güvenceye bağlanarak kullanılmasından ibarettir.

(7) Böyle bir düşünce açıklamasının "Laiklik"e aykırı sayılması kesinlikle mümkün değildir; tam tersine bu açıklama "Laiklik"in gereğidir. Çünkü, bu açıklamada tek bir görüşün katı kuralları yerine temel esaslar dahilinde, yani Anayasa ve yasalar çerçevesinde herkese tercih hakkı tanıyan bir görüş savunulmuştur.

(8) Yine konuşmanın bütününde baştan-sona kadar "Laiklik"in savunulması yapılmıştır: "Laiklikten bütün dünya üç şey istiyor: Bir kimse, vicdanından dolayı kınanmasın; baskı yapılmasın; herkes inancında hür olsun. Biz burda da 'her türlü baskıyı önleyen bir devlet' diyerek, kimsenin kimseye baskı yapmasını önleyici bir kuvvet getirdik ve devletin kendisi tahakküm yapamayacak, devlet hizmet için var olacak, hizmeti esas alacak, ve devlet insan haklarına dayanacak. (...) Demokratik olacak, (...) Bu ne demek? Kanunların yapılışında halkın istediği olacak, yani SKOLASTİK bir zihniyetle 'dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle yapılmalıdır' diye bir zorlamayı da uygun görmüyoruz; ilmi çalışılmalı".

"Uzlaşamayacağımız hiçbir şey yoktur; yeterki herkes fikrini açıkça söylesin, yeterki, nihâyet milletin hakem olduğunu dikkate alalım..." (Ek: Bölüm IV, No:10, Toplantı Tut. Say. 21). 

Tutanaktaki bu ifadelerden açıkça görüldüğü gibi konuşmada ana esas, laikliğin savunulmasıdır.

Kanunların yapılmasında skolastik bir zihniyetle dinin emirlerinin değil, ilim ve aklın esas alınmasıdır.

Bu açık gerçekler ortada iken böyle bir konuşmayı laikliğin ihlali olarak telakki etmeye elbette imkân yoktur.

(9) Kaldı ki, Anayasa'nın 25. maddesine göre:"Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.." (Any. Md. 25/2). 

(10) Mezkur görüşlerin açıklanması Uluslararası Anlaşmalar’ın ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin pek çok kararlarının da tekrar-tekrar teyid ettiği düşünce hürriyetinin en tabii bir uygulamasından ibarettir (Bölüm I, Fasıl 2, Kısım B).

(11) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3)) bölümü münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin Erbakan'ın bütün beyanları "Laiklik"in savunulması istikametindedir (EK: Bölüm IV, No:1). Sayılamıyacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa'nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını, anafikirden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir; Hukuki geçerliliği yoktur.

(12) Bir Meclis çalışmasında, sorulduğu zaman düşünce açıklamanın eylemle hiçbir ilgisi yoktur. "Hakimiyetin Kayıtsız Şartsız Millet'e Ait..." olmasının doğal sonucu milletvekillerinin, bahusus Meclis çalışmalarında görüş ve düşüncelerini hiçbir kayda ve engele tabi olmadan açıklayabilmeleridir.

(13) Yukarıda bir bir serdedilen pekçok gerekçenin hepsi bir yana bırakılsa dahi yine de Sayın Başsavcı’nın kendi faraziyelerine göre yasalara uygun böyle bir Meclis çalışmasını, bir isnad olarak ileriye sürmesi mümkün değildir. Çünkü bu Meclis çalışması 23.3.1993 tarihinde cereyan etmiş olup, 1995 Anayasa değişikliğinden çok öncedir. 1995 Anayasa değişikliğinden önce Anayasa'da siyasi partilerin "odak" olma sebebiyle kapatılmaları söz konusu olmamıştır.

Sonuç:

Yukardaki Necmettin Erbakan'ın özel hukukta "akit serbestliği" ile ilgili olarak bir Meclis çalışmasında görüşlerini açıklamış olması, herhangi bir davaya mesnet yapılamaz. Çünkü; bu görüşler bir meclis çalışmasında açıklanmış olduğu için, Anayasa’nın 83. maddesine göre "sorumsuzluk güvencesi" altındadır.

Herhangi bir eylemle ilişkisi yoktur, görüş açıklamaktan ibarettir.

Açıklanan görüşler uluslararası anlaşmalar, Anayasa ve yasalara uygundur, "Laikliğe aykırılık" la hiç bir ilgisi yoktur; tam tersine bu çalışma ile "laiklik" savunulmuştur.

Bu görüşlerin açıklanması, bir siyasi partinin Genel Başkanı ve bir parlamenter olmanın tabii sonucudur.

Siyasi partiler ve onların temsilcileri, Anayasal teminat altında bulunan yasal ve denetsel görevlerini serbestlik içinde yapamazlarsa "Demokratik Parlementer Sistem" işlevini nasıl yerine getirecektir?

Görüldüğü gibi bu iddia da diğerleri gibi mesnetten yoksundur, hükme medar olamaz.

c. Necmettin Erbakan'ın Grup Konuşmasında  "Geçiş Döneminin Huzurlu Olmasını" İsteyen Konuşmasıyla İlgili Olarak, Sayın Başsavcı'nın İleri Sürdüğü Mütalaalar Yersizdir. 

İddianamenin 9. sayfasında Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'a bazı sözler izafe edilmiş ve bu sözlere dayanılarak parti suçlanılmak istenmiştir.

Sayın Başsavcı, Meclis grubunda yapılan konuşmanın aslının ne olduğunu, ne maksatla yapıldığını araştırmadan, tesbit etmeden ve ne saikle yapıldığını ilgiliye sormadan, uygun düşeceğini tahayyül ettiği bir takım beyanlarda bulunarak asıl konuşmanın maksat ve gayesiyle ilgisi olmayacak şekilde yorumlama yoluna sapmak suretiyle fahiş bir hata yapmıştır. Halbuki:

(1) Sözü edilen konuşma TBMM Grup Toplantısı’nda yapılmış bir konuşma olduğu için Meclis çalışmaları kapsamında yapılmış bir konuşmadır. Anayasa'nın 83. maddesinin milletvekilleri için sorumsuzluk güvencesine ait açık hükmü ve aşağıdaki 83. madde ile ilgili açıklamalara göre hiçbir şekilde, herhangi bir suçlamaya mesnet yapılamaz (Bölüm V).

(2) Herhangi bir suçlamaya mesnet yapılmak maksadıyla değil de gerçekte ne söylendiğinin anlaşılması maksadıyla bir konuşmanın değerlendirilmesi istenildiği takdirde, malum olduğu üzere, müstekar hale gelmiş Yargıtay İctihatları’na ve bilimsel görüşlere göre konuşmanın aslının tam olarak ele alınması bütünü içinde değerlendirilmesi, hangi sebep, saik ve maksatla gerçekte ne söylenmek istendiğinin tesbiti gereklidir. Bunun için de konuşmacıya neyi, niçin söylediğinin sorulması gerekir.

(3) Bu konuşma, bilindiği gibi bir kısım basın tarafından tamamen gerçeklere aykırı biçimde değiştirilmiş, bir-iki kelime ortaya atılarak, asıl maksadının dışında gösterilmeye çalışılmış ve üzerinde birçok polemik yapılmış bir konuşmadır. Yapılan bütün tavzih, tekzip ve açıklamalara rağmen yanlış olarak tanıtılmaya çaba gösterilmiştir. 

Hal böyle olduğundan dolayı bu konuşmanın aslının ve maksadının ne olduğunun tesbiti için yukardaki hukuk kurallarına titizlikle riayetin büyük önemi vardır.

(4) Bir konuşmanın değerlendirilmesinde "sebep ve saik" gözardı edilemez; zira hukukta "saik" çok önemlidir. Gerçek nedir?

(5) Meclis grup toplantısının yapıldığı 13 Nisan 1994 tarihi, 27 Mart 1994 Yerel Genel Seçimler’den iki hafta sonraya rastlayan bir tarihtir.

27 Mart 1994 günü Genel Yerel Seçimler yapılmış; Refah Partisi, başta büyük şehirlerin çoğu olmak üzere tüm ülkede milletimizin beklediği demokratik başarıyı göstermiştir.

Diğer taraftan, hemen bu seçimlerin arkasından henüz icraata başlama fırsatı doğmadan bir kısım çevrelerce Refah Partisi'ne, Refah Partililer’e tahkir ve açık tehdit eylemleri başlatılmıştır.

Bu meyanda bir takım kuruluşlar tarafından her yerde görülmemiş yoğunlukta "tahrik" ve "tahrike teşvik" mahiyetinde eşine rastlanmamış bir kampanya başlatılmıştır. Başta İstanbul, Ankara olmak üzere, bu çevrede yasadışı yürüyüşler yapılmıştır.

Bu kampanyanın nasıl bir kampanya olduğunu (EK: Bölüm IV, No:11) de takdim olunan dosyadaki fakslar açık bir şekilde göstermeye yeterlidir. Bu faksların nerelerden nerelere gönderildiği de ayrıca dikkat çekicidir.

Hemen belirtelim ki, o tarihlerde Refah Partisi tarafından bu konularda yetkili mercilere suç duyurusunda bulunulmuştur (Ek: Bölüm IV, No:12).

Bu faxlardan açıkça görüldüğü gibi, "Kan" dan bahseden Refah Partisi Genel Başkanı değil, bizzat bu çevrelerdir. Nitekim fakslarda şu cümleler yer almıştır: "Ankara Melih Gökçek'e mezar olacak... Gerekirse kanımızın son damlasına kadar direnmeye ve savaşmaya hazırız..." Ayrıca yapılan kanunsuz yürüyüşlerde de birçok yakışıksız slogan, tehdit, tahkir sözleri kullanılmıştır. "Ankara Melih'e Mezar olacak..." gibi ciddi tehditler yapılmıştır.

Bu olaylar sebebiyle Refah Partisi Genel Başkanı bir yandan bu çevrelerin yürüyüş, eylem ve tahriklerin son bulması diğer yandan RP'li belediyelerin huzur ve barış içinde hizmet yapabilmeleri için bahse konu grup toplantısında, ülkenin o günkü durumunu bir tahlile tabi tutmuş, bu yapılan kanunsuz eylemleri kasdederek, bu huzursuzluktan bir fayda gelmeyeceğini belirtmek kasdıyla bu tahrikleri yapanlara seslenmiş; kanlı tehditleri bırakın; RP'nin genel yönetimde de iktidara gelip "Adil bir Düzen'i kuracağı güne ulaşıncaya kadar geçireceğimiz dönemi huzur, barış ve kardeşlik içinde geçirelim" mealinde bir konuşma yapmıştır.

Asıl maksadı ve gayesi açık olan bu konuşma, ne yazık ki bir kısım basın tarafından art maksatlı olarak yapılan değiştirmeler ve yorumlar ile asıl gayesinden saptırılmıştır.

Bununla beraber, bir kısım medyanın yaptığı bütün bu tahrifata rağmen, değiştirilmiş metinlerden bile, dikkatle incelendiği zaman asıl maksadın ne olduğu görülmekte ve konuşma aslının yapılan yorumlarla bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.

Mesela: Bu konuşmayı A.A. 13.04.1994 günlü bülteninde, aşağıda olduğu gibi vermiştir.

"(A.A) 27 Mart'ta halk yanıldı diyorsunuz, o zaman buyurun hemen halka gidelim, halk ne diyor. (Halk seçim istemiyor) diyorsunuz, o zaman, halkın ne isteyip istemediğini halka soralım. Halk Adil Düzen’i, istikrarı, barışı istiyorsa hemen seçime gidelim.

Bir kaç tane, hükümet tarafından beslenen holding dışında herkes bizimle birliktedir.

Bütün halkımız bizimle beraber Adil Düzen, lider ülke istiyor, Refah Partisi iktidara gelecek, Adil Düzen kurulacak, sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı? Tatlı mı olacak, kanlı mı olacak? Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum, ama bunların terörizmi karşısında herkes bu gerçeği görsün diye bu tabirleri kullanmaya mecburiyet duyuyorum.

Türkiye'nin şu anda bir şeye karar vermesi lazım, Türkiye Refah Partisi ile Adil Düzen'e geçecek, bu kesin şart. Geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak, kanlı mı olacak? 60 milyon buna karar verecek. Biz diyoruz ki, bu geçişi tatlı yapalım, bu geçişi barış içinde, bu geçişi yumuşak yapalım. Zihniyet olarak biz barışçıyız, bunlar gibi terörist değiliz. Biz huzurcuyuz, bizim yolumuz kardeşliktir. (Ek: Bölüm IV, No:13, Anadolu Ajansı Bülteni 13.4.1994). 

Bu değiştirilmiş metin dahi dikkatle incelendiği zaman ne görülüyor:

5.1. Metin içerisinde "Geçiş Dönemi" kelimeleri yer aldığı halde, haberin başlığı maksatlı olarak değiştirilmiş, "Gelme Biçimi" olarak ifade edilmiştir. Bu değişiklik "temel kastı" tamamen değiştirmektedir. Şöyle ki: Konuşmanın kastı Refah Partisi yerel yönetimde iktidara geldi. Bir süre sonra da yapılacak seçimlerle genel yönetimde de iktidara gelecek, millet saadet bulacaktır; Millet'in saadet bulması için bu gereklidir.

Yerel Yönetimde iktidara geldikten sonra, genel yönetimde de iktidara gelinceye kadar bir süre geçecektir. Bu süre bir kaç yıl olabilir. Bu bir kaç yıllık süre bir geçiş dönemidir. Bu geçiş döneminin huzur, barış ve kardeşlik içerisinde geçirilmesini istiyoruz. Milletin de böyle istediğinden eminiz. Bu geçiş dönemi, şimdi huzursuzluk çıkaranların bu faaliyetlerine devam etmeleri suretiyle baştan sona kadar huzursuz bir dönem olmamalıdır. Bu ve benzer tahriklerden vazgeçilmelidir. Refah Partisi'nin insiyatifi dışında geçecek olan bu birkaç yıllık süre, Millet'in bütününün şuurlu ve uyanık davranışlarıyla bir barış süreci olarak geçmelidir.

Bu kasıtla yapılan bir konuşmanın asıl kast belirten bu bir iki yıllık "Geçiş Dönemi" kelimeleri yerine, Refah Partisi'nin iktidara "geliş biçimi" diye değiştirilirse, bütün kasıt tersine çevrilmiş olur. Zira konuşmacının kastı: Refah Partisi'nin iktidara nasıl geleceği değildir; Çünkü o belli .... değiştirilmiş metinde dahi tekrar tekrar görüldüğü gibi RP'nin iktidara gelişi demokrasiyle ve seçimle olacaktır.

Konuşmacının kastı: Refah Partisi'nin iktidara gelişinin huzurlu olup olmayacağı değil, bu bir kaç yıllık "geçiş dönemi"nin huzursuzluk çıkartanlar yüzünden huzurlu geçip geçmeyeceğidir.

5.2. Bu değiştirilmiş metinden dahi konuşmacının kastının: "Buyurun halka gidelim.. Halk ne diyor... Halk Adil Düzeni istiyor... Hemen seçime gidelim..." kelimelerinde de açıkça görüldüğü gibi, iktidara gelmenin tek yolunun "seçim" olduğudur.

5.3. Refah Partisi'nin "Adil Bir Düzen" istediği herkesin bildiği bir gerçektir. Adil Düzen'den ne kastedildiği de sayılamayacak kadar çok Meclis konuşmalarıyla, konferanslarla, beyanlarla açıklanmıştır ve her defasında belirtilmiştir ki, RP'nin istediği düzen, Anayasa'da istenen düzenin gerçek manada tatbikidir.

Esasen: Anayasanın 2. maddesinde "... milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde.... " hükmüne; 18. maddesinde "Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır" hükmüne; 55. maddesinde "... işe uygun adaletli bir ücret..." hükmüne; 73. maddesinde de "vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı..." hükmüne yer verilmiştir.

Bu hükümlerden ve Anayasanın: "Türkiye Cumhuriyeti Adalet Anlayışı içinde"... demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir. Anayasa’nın âmir Hükmü’nden de görüldüğü gibi demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde, devletin düzeni adalet anlayışı içinde yürüyen bir düzendir. Yani "Adil Bir Düzen"dir. Sayılamayacak kadar çok defa belirtilmiştir ki, Refah Partisi'nin belirttiği "Adil Düzen" işte bu anayasal düzendir.

Sonuç olarak: Bu gerçeklerin ışığı altında, Sayın Başsavcı’nın ileri sürdüğü mütalaa değerlendirildiğinde görülen nedir?

(1) Sayın Başsavcı yapılan konuşmanın aslını ve tamamını dikkate almadan, saikini, kastını inceleyip tesbit etmeden, yanlış kabullere dayanarak ve yanlış yorumlar yaparak, haksız isnadda bulunmuştur.

(2) Yukarda yapılan açıklamalar karşısında ortada laikliğe aykırı davranışla ilgili hiçbir husus yoktur.

(3) Sözü edilen konuşma Meclis çalışmaları kapsamındadır. Bu yüzden aşağıdaki bölümde açıklandığı gibi 83. maddenin açık hükmüyle "sorumsuzluk" güvencesi altındadır. Bu sebepten hiçbir ithama mesnet yapılamaz.

(4) Ve yine adı geçen Meclis çalışmasının tarihinden de belli olduğu gibi (13 Nisan 1994) bu konuşma Anayasa’da, 1995 yılında yapılan değişiklikten önce yapılmıştır. Sayın Başsavcı’nın iddianamedeki kabullerine göre, hangi yönden bakılırsa bakılsın "odak olma" faaliyetine delil olamaz.

(5) Yukarda (Bölüm IV, Kısım A-3) bölüm münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin ERBAKAN'ın bütün beyanları laikliğin savunulması istikametindedir. (Ek: Bölüm IV, No:1) Sayılamayacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa'nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını ana fikrinden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir. Hukuki geçerliliği yoktur.

(6) Yine RP'nin, iktidara seçimle ve demokratik yolla geleceğine dair sayısız konuşma ve beyanı vardır. Sadece bir misal olarak; İktidarın nasıl devralınacağı, 1993 tarihli büyük kongrede alenen ve açıkça ifade olunmuştur (Ek: Bölüm IV, No:14).

Yukardaki izahlardan açık bir şekilde görülüyor ki: Necmettin Erbakan meclis grup konuşmasında "geçiş dönemi"nin huzurlu olmasını isteyen konuşmasıyla ilgili olarak başsavcının ileri sürdüğü mütalaalar yersizdir.

d. Sayın Başsavcı'nın, Basındaki Bir Kısım Gerçekdışı Maksatlı Yazıları Delil Telakki Etmesi Hukuki Değildir. 

İddianamenin yine 9. ve 10. sayfalarında yeralan, "Sivas - Sıcak Çermik Seminer Konuşmaları" diye takdim edilen iddiaya gelince:

(1). Bu iddianın hiçbir dayanağı yoktur. Böyle bir konuşma kesinlikle yapılmamıştır.

(2). Sayın Başsavcının, bir gazetenin asılsız bir haberine dayanarak, Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın MGK Toplantısı’nda gazeteler okuduğuna ve bu gazeteler karşısında Başbakan Necmettin Erbakan'ın sessiz kalmak suretiyle bu iddiaları kabul etmiş sayılacağına dair iddiasının hem gerçekle bir ilgisi yoktur ve hem de bu iddia hukuken geçersizdir.

(3). Çünkü MGK Toplantıları gizlidir. Bu toplantılar hakkında bir bilgi almak mümkün olmadığı gibi, toplantılar hakkında yayın yapmak da yasaktır. Kaldı ki, kanuna aykırı biçimde elde edilen deliller hükme dayanak yapılamaz.

(4). Sayın Başsavcı, bu iddiası ile "avam"ın deyişiyle "sükut ikrardan gelir" demek istiyorsa, bu kabulün de hiçbir hukuki dayanağı ve değeri yoktur.

(5). Kaldı ki, bu kabil gerçekdışı, asılsız iddialar nerede, ne zaman yapılmışsa tarafımızdan reddedilmiş ve muttali olunan iftiralar hakkında kununi yollara başvurulmuştur.

(6). Husumeti sabit kimselerin beyanları delil olamaz.

Nitekim siyasi husumetle bu yayınları yaparak saldırıda bulunanlara karşı Refah Partisi yetkilileri tarafından hukuk yollarına gerekli başvurular yapılmıştır.

Bu cümleden olarak, bu konu ile ilgili olmak üzere haklarında açılan davada Zekeriya Beyaz ile sorumlu müdür T. Kutsi Makal, Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi’nin 18.5.1995 tarih ve 1994-645-1995/391 sayılı kararıyla manevi tazminat ödemeye mahkum edilmişlerdir (Ek: Bölüm IV, No:15). Bu karar, 26.12.1995 gün 1995/9171-10106 sayılı ilamla Yargıtayca onanmıştır (Ek: Bölüm IV, No:16). Ayrıca, adı geçenler, Ankara 2. As. Ceza Mahkemesinin 30.10.1995 tarih ve 1994/01122-1995/000215 sayılı kararıyla hapis ve ağır para cezasına mahkum edilmişlerdir (Ek: Bölüm IV, No:17). Ve yine adı geçenler, Refah Partisi'ne hakaretten dolayı Ankara 2. As. Ceza Mahkemesi’nin 27.9.1995 gün ve 1994/01122-1995/00840 sayılı kararıyla da hapis ve ağır para cezasına mahkum olmuşlardır (Ek: Bölüm IV, No:18).

(7) Böylece, bu mahkumiyet kararlarıyla sözü geçen yayınların gerçekle ilgisi olmadığı ve bunların husumetten ileri gelen bühtan ve iftiralardan ibaret olduğu "kesin hükümle" sabit olmuştur.

(8). Sayın Başsavcı, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 98. maddesinin verdiği Sorgu Hakimliği görevini ve CMUK'un 153/2. maddesinin yükümlü kıldığı "Lehteki delilleri" de toplama vecibesini yerine getirmek suretiyle usul hükümlerini noksansız yerine getirmiş olsaydı, parti kapatma gibi ciddi ve önemli bir davada böyle asılsız ve aksi sabit olmuş bir konuyu delil olarak ileri sürmezdi.

Sonuç: Yukarıda yapılan açıklamalardan da kesin olarak görüldüğü gibi; husumete dayanan bir basın haberindeki, asılsızlığı mahkeme kararıyla "kesin hüküm" haline gelmiş bir yazının delil olarak ileri sürülmesi hukuken mümkün değildir.

e. Sayın Başsavcı'nın, Başbakanlık Konutunda Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakültesi Mensuplarına Verilen İftar Yemeğini Laikliğe Aykırı Bir Davranış Olarak Nitelendirmesi Hukuken İsabetli Değildir. 

Sayın Başsavcı, iddianamenin 10. sayfasında dercettiği sözleriyle Başbakan sıfatıyla Necmettin Erbakan'ın Başbakanlık konutunda Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına vermiş olduğu bir iftar yemeğini laikliğe aykırı bir davranış olarak gösterebilmek için, bu iftara Diyanet İşleri mensubu olarak katılmış olanlardan bir kısmının "Devrim yasalarını ihlal eden" ve güya "Laikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan bazı tarikat liderleri" olduklarını ileri sürmüştür.

Bir kısım medyanın maksatlı olarak yaptıkları yayınların etkisi altında kalınarak ileri sürülen bu görüşlerin gerçekle de, hukukla da hiç bir ilgisi yoktur. Diğer iddialar gibi bu iddia da hukuken geçersizdir. Çünkü;

(1) Söz konusu iftar yemeği Refah Partisi adına değil, Başbakanlık adına verilmiştir; bu sebepten dolayı Refah Partisi ile hiç bir ilgisi yoktur.

(2) Böyle bir iftar davetinin yasal olup olmadığını denetleme TBMM'nin görevidir.

(3) TBMM 04.02.1997 günü bu konuyla ilgili gensoru müzakeresiyle denetleme görevini yapmış ve bu konuyla ilgili iddiaların varit olmadığına karar vererek gensoru önergesini reddetmiştir (Ek: Bölüm IV, No:19, Gensoru önergesi).

(4) Başbakan sıfatıyla Başbakanlık Konutu’nda verilen bu iftar yemeği, aynı Ramazan ayında, toplumun çeşitli kesimlerine, bu meyanda üniversite mensupları, yargı organları mensupları, medya mensupları, yazarlar, sanayici, işadamları, işçi kuruluşları temsilcileri ... vs.ye verilen 20'den fazla iftar davetlerinden birisidir.

(5) Bir Ramazan ayında toplum kesimlerinin geniş yelpazesini dikkate alarak yapılan bir seri iftar davetlerinden birisinin Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına tahsis edilmesinden daha doğal bir şey olamaz.

(6) Bu iftar yemeklerinin tertip ve tanzimi Başbakanlık Halkla İlişkiler görevlileri tarafından yapılır. Diyanet İşleri, İlahiyat Fakültesi mensuplarından kimlerin davet edileceğini bu görevliler tanzim eder.

(7) Türkiye'mizde 30 Teşrinisani 1341 tarih ve 677 sayılı "Tekke ve zaviyelerle, türbelerin seddine dair kanun" la birlikte, yani 1925'ten bu tarafa 72 senedir tekke-zaviye ve türbeler kapatılmış, şeyhlik, meşayihlik, tarikat ve tarikate mensubiyyet yasaklanmıştır.

(8) Fiili ve hukuki durum bu kadar açık iken, Sayın Başsavcının "Tarikat liderlerinden" de söz etmesini; hele böyle bir mevhumeyi "davaya delil" diye ikame etmesini adalet ilkesi ve hukuk mantığı ile bağdaştırmak imkânsızdır.

Hukukun genel kurallarına göre; "Tevehhüme itibar yoktur".

(9) Yukarki 5. maddede belirtildiği gibi söz konusu iftar daveti, Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarının daveti münasebetiyle yapılmıştır.

Bu davete başta Diyanet İşleri Başkanı Sayın Mehmet Nuri Yılmaz olmak üzere Diyanet İşleri mensuplarından bir grup, İlahiyat Fakültesi’nden Dekan başta olmak üzere İlahiyat Fakültesi’nin Profesörleri katılmışlardır.

Diyanet İşleri mensubu olması dolayısıyla davet edilen zevata bu sıfatların dışında başka sıfatların izafe edilmesinin olayla hiç bir ilgisi yoktur. Bu davet münasebetiyle Sayın M.Nuri Yılmaz ve İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın M.Sait Yazıcıoğlu birer konuşma yapmışlardır.

Davetin maksat ve gayesinin ve hasıl ettiği sonucu belirtmek bakımından, İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın Prof. Dr. M.Sait Yazıcıoğlu'nun davette yaptığı teşekkür konuşmasındaki şu cümlelerin önemi büyüktür. "Böyle bir ilgiyi ve beraberliği, her Ramazan'da beklerdik, ancak şimdi nasib oldu; bu gibi beraberliklerin demokrasinin gelişmesine katkı sağlayacağını; zira, hangi kesimden olursa olsun, halkla, seçilmişler arası diyaloğa ihtiyaç bulunduğunu, toplumsal huzuru geliştireceğini ifade etmek isterim" demiştir

(10) Ramazan münasebetiyle çeşitli kurum ve kuruluşlar benzer ikramlarda bulunur. Bizim tarihi geçmişimiz emsalleriyle doludur.

(11) Bugün artık hür dünya, her türlü taassuptan arınmış, toplumsal huzuru sağlamaya seferber olmuştur. Bu sebeple ulusal ve hatta uluslararası barışın sağlanabilmesi için her fırsat değerlendirilir olmuştur. Ulusların milli bayramları, özellikle de barış ve hoşgörü günü olan dini gün ve bayramlar barış için fırsat bilinmektedir.

Nitekim Türkiye Gazetesi'nin ekte sunduğumuz resimli haberinde şu sözlere yer verilmiştir: "ABD'li milletvekili ve senatörler, İslâm toplumu temsilcileri ile birlikte iftar yaptı. Kongre bmasındaki davete askerler de katıldı. " (Ek: Bölüm IV, No:20, Türkiye Gazetesi 8.2.1997). 

Sonuç olarak: Yukarıki izahattan açıkça görüldüğü gibi: Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık adına halkla ilişkilerin geliştirilmesi maksadıyla verilmiş olan ve TBMM kararıyla laikliğe aykırı hiçbir yönünün bulunmadığı tebeyyün eden bir yemek davetinin gerçekle alakası olmayan yorumlarının, hukuki değer ifade etmeyeceği açıktır.

Netice olarak: Necmettin Erbakan hakkında, iddianamede ileri sürülen isnadların hukuki değeri yoktur.

Genel Başkan Necmettin Erbakan hakkında iddianamede beş tane isnat ileri sürülmektedir. Yukarda ayrı ayrı açıklandığı gibi bu isnatlardan hiçbirinin hukuki geçerliliği yoktur. Ayrı ayrı belirtilen pek çok sebebe ilaveten kısa bir özetleme dahi gerçeği ortaya koymaya yeterlidir.

Nitekim, kısa bir özetleme yapacak olursak bu beş isnadın mahiyeti nedir? Bunlar niçin hukuken bir değer ifade etmez; Çünkü;

(1) Üniversitelerle ilgili Kılık Kıyafet Kanunu’nun savunulması. Yani 2547 Sayılı Kanunun Ek-17. maddesinin savunulması.

(2) Bir Meclis çalışmasında Genel Esaslar çerçevesinde, özel hukukta "akit serbestliği" hakkının savunulmasına dair görüş serdedilmiş olması.

(3) Grup konuşmasında "geçiş dönemi" nin huzurlu olmasının istenmesi.

a. Bu üç konu doğrudan doğruya Meclis çalışmaları, ya da bu çalışmaların halka tekrarından ibaret konular olup Anayasa'nın 83. maddesi gereğince "sorumsuzluk" güvencesi altındadır; hiçbir davaya konu yapılamazlar.

b. Bu konuşmaların içerisinde ne laikliğe ne de yasalara aykırı hiç bir husus yoktur.

c. Bu konuşmalar, Anayasa’nın ve altına imza koyduğumuz Uluslararası Anlaşmalar’ın en doğal insan hakkı olarak tanıdıkları düşünce hürriyetinin sınırları içinde yapılan konuşmalardır. Görev ve sorumluluğun gereği olarak iyi niyetle yapılmış konuşmalardır.

(4) Bir yayın organında gerçekle alakası olmadığı, husumet eseri olduğu mahkeme kararlarıyla da tesbit edilen, Necmettin Erbakan'la hiç bir alakası bulunmadığı sabit olup, mesulleri cezalandırılmış olan bir yazı.

(5) Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık faaliyeti olarak verilen ve TBMM'nce denetlenip laiklikle ilgili olmadığı karar altına alınan bir iftar yemeği.

Görülüyor ki: Necmettin Erbakan ile ilgili olarak ileri sürülen isnadların hiçbirinin geçerliliği yoktur. Bunların davadaki "laikliği ihlal" isnadına mesned yapılması hukuken mümkün değildir.
 
 
 

Önceki sayfa  I   Sonraki Sayfa
sayfa başı