|
Anayasa
Mahkemesi'nin Gerekçeli Kararı
(22
Şubat 1998)
4. 54. Hükümet icraatından
54. Hükümet programının 4.
sahifesinde, "Türkiye Cumhuriyeti'nin, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devleti olması, Atatürk İlkeleri; Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak
uzlaşma zeminini teşkil edecektir."
"Milli ve manevi değerlere
bağlı olmayı, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ve düşünce hürriyetinin
demokrasimizin vazgeçilmez unsurları olduğunu Hükümetimiz temel bir kabul
olarak ortaya koymuştur." ifadelerine yer verilmiştir.
Ve 54. Hükümetin icraatında
laikliğe aykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne
de herhangi bir idari tasarrufa rastlamak mümkün değildir.
Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel dahi bir TV programındaki konuşmasında bu hususu açıkça dile getirmiştir.
b. Refah partisi'ne Göre
Laiklik, Kanunların Yapılmasında Skolastik Düşüncenin Değil, Ancek Bilim
Ve Aklın Esas Alınmasıdır.
Bu gerçeği’ Refah Partisi
Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın sayısız açıklamaları içerisinden alınan
ve yukarıki bölümde zikredilen konuşma örnekleri açık bir şekilde göstermeye
yeterlidir.
c. Refah Partisi İster Dini,
İster Siyasi Kaynaklı Olsun Her Türlü Taassuba da Karşıdır.
Yukarıda da belirtildiği
gibi taassup, bir kimsenin kendi inancından ve hakikat kabul ettiği görüş
ve kanaatten başka olan inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları taşıyanlara
karşı düşmanlık beslemesidir.
Halbuki Refah Partisi, Türkiye'nin
en büyük siyasi partisi olarak, kurulduğu günden bu yana hep demokrasiden,
hep çoğulcu demokrasiden, hep uzlaşmadan, hep hoşgörüden yana olmuş ve
böyle de hareket etmiştir.
Refah Partili yöneticilerin
1995 seçimlerinden sonra hükümet kurulması çalışmalarında sergilediği hoşgörü;
54. Hükümette ortağına karşı ortaya koyduğu anlayış ve protokole saygı,
hatta Refah Partili yöneticilerden bazılarının 1974'lü yıllarda MSP yöneticileri
olarak önce CHP ile, daha sonra Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi,
Cumhuriyetçi Güven Partisi ile birlikte iktidar olup uyum içinde çalışmaları,
bunun neticesinde Kıbrıs Harekatının zaferle, Ağır Sanayi Hamlesinin başarıyla
neticelenmesi, o gün MSP, bugün Refah Partisi yöneticisi olan zevatın hoşgörülü
olmaları, taassuba karşı tavır almaları sayesinde gerçekleşmiştir.
d. Diğer Bütün Partiler gibi
Refah Partisi'nin de Anayasal ve Yasal Devlet Görevleri Hakkında Görüşlerini
Açıklaması Dini İstismar Olarak Yorumlanamaz.
Diğer partiler gibi Refah
Partisi'nin de, program ve propagandalarında, gerek laiklik, gerek din
ve vicdan özgürlüğü ve gerekse Anayasa tarafından devlete görev olarak
verilen din hizmetleri ve din eğitimi konusunda siyasi görüşlerini açıklaması
ve bu konularla ilgili yanlış tatbikatları eleştirmesi görev ve sorumluluk
gereği olup bunların laikliğe aykırı sayılması, dini istismar olarak yorumlanması
mümkün değildir.
Yukarıda da açıklandığı gibi,
Anayasa, halka yapılacak hizmetler arasında, din hizmetlerini de, Devlete
görev olarak yüklemiş, din hizmetlerinin yürütülmesi konusunda Diyanet
İşleri Başkanlığı'nı Anayasal bir kurum olarak düzenlemiş (An.M.136); din
hizmetleri için eleman yetiştirmek üzere, MEB bünyesinde "Din Eğitimi Genel
Müdürlüğü"nü kurmuş; din hizmeti gören kamu görevlilerini 657 sayılı "Devlet
Memurları Kanunu" çerçevesine almış; dini eserlerin onarılması ve yeni
yapılanların desteklenmesi konusunda Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne görev
vermiştir.
Bütün bu hususlar açıkça
bir devlet görevi olarak yürütüldüğü ve bu konular üzerinde konuşmak ve
eleştiride bulunmak, her siyasi parti yetkilisi için en tabii bir hak ve
ödev olduğu halde, Sayın Başsavcının Refah Partisi yöneticilerini, "neden
bu konularda konuşuyorlar" diye suçlaması ve bunu "dini istismar" olarak
tavsif etmesi; Anayasa ve Kanun gerekleri ile Sayın Başsavcının tavsifi
arasında çok büyük bir tezat olduğunu açıkça göstermektedir.
Sonuç
Görülüyor ki Sayın Başsavcı’nın
bu konudaki yanılgısı hilafına, Partimizin bu güne kadar Anayasa'daki tanımıyla
laiklik ilkesine aykırı herhangi bir politikası ve faaliyeti olmamıştır.
Diğer bir ifade ile partimiz,
1982 Anayasası'nın gerek "Başlangıç" kısmında, gerek 2. maddesinde belirlenmiş
ve 4. maddesinde de "değişmez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez" olarak
tavsif edilen, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin laik devlet olduğu hususundaki
temel ilkeyi benimsemiştir. Kurulduğu tarihten bu güne kadar da Refah Partisi'nin
tüm faaliyetleri bu ilkeye uygun olarak gerçekleşmiştir.
A - 4. Refah Partisi'nin
Laikliğe Aykırı Faaliyetlerin Odağı Olduğu İsnadı Varit Değildir.
Sayın Başsavcı Refah Partisi
hakkındaki işbu kapatma davasını "Anayasa'nın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin
odağı haline geldiği" iddiasıyla açmıştır.
Bu iddia mesnetsizdir, varit
değildir. Bahse konu iddia, iki sebebe dayandırılmaya çalışılmıştır.
1. Refah Partisi'nin Başörtüsünü
savunması,
2. Refah Partisi'nin İmam-Hatip
Okullarının, orta kısımlarının kapatılmasına dair MGK Kararına karşı çıkması.
Bu bölümde, işbu iddianamede
odak olmanın sebebi olarak gösterilen bu iki hususun, hukuki açıdan tahlili
yapılarak varit olmadığı ortaya konulacaktır.
a. Refah Partisi'nin Kılık
Kıyafet ve Başörtüsü Konusundaki Görüşleri Laikliğe Aykırı Değildir.
Refah Partisi'nin kılık kıyafet
hakkındaki görüşü, ifrata tefrite yer vermeyen, katı kurallara dayanmayan,
itidale, toleransa bağlı makul bir görüştür.
Refah Partisi "Yürürlükteki
mevcut kanunlara aykırı olmamak kaydıyla Yüksek Öğretim Kurumlarında kılık,
kıyafet serbesttir" diyen 2547 Sayılı Kanunun EK-17. maddesinde ifadesini
bulan yasal ve Anayasal çerçeve içerisinde kalınmasını kabul eder. Bu kanun
hükmünün uygulanmasından yanadır.
Bilindiği gibi, bu kanun
hükmünün iptali için, Yüksek Mahkemeye açılan dava reddedilmiş. Böylece
kılık kıyafet konusuna bu yasal çerçevede yaklaşılması gerektiğine dair
olan görüşler, teyit edilmiştir.
Anayasa Mahkemesi'nin bu
kararı elbette bu konuda siyasi ve siyaset dışı yapılmakta olan tartışmalara
berrak bir çözüm getirmiştir.
1. Kılık kıyafet ve bilhassa
başörtüsü konusunun, tartışmalı olmasının en önemli sebebi ise, bu konuda
mevcut yasalarda, müspet veya menfi bir hüküm bulunmayışıdır.
Bu kabil hallerde konu üzerinde,
vatandaşların, sivil toplum kuruluşlarının, siyasi parti sözcülerinin kendi
görüşlerini ortaya koyarak çözüm üretmeye çalışmaları doğaldır. Böyle olması
aynı zamanda söz ve fikir hürriyetinin zaruri bir sonucu sayılmalıdır.
2. Bununla beraber, Refah
Partisi üyelerinin kılık kıyafetle ilgili açıklamalarının hepsi, Anayasa
Mahkemesi'nin hakkındaki iptal davasını reddettiği ve böylece halen yürürlükte
bulunan 2547 S.K.nun EK 17. maddesi yani (Yürürlükteki mevzuata aykırı
olmamak kaydıyla Yüksek Öğrenim kurumlarında kıyafet serbesttir) hükmünün
savunulmasından ibarettir.
3. Böyle bir konu üzerinde
bir Siyasi Partinin temel görüşünü tespit için parti adına konuşan hatiplerin
konuşmalarından ziyade Merkez Karar Organlarının kararları ve ondan da
daha önemlisi o partinin icraatı esas alınmalıdır.
4. Refah Partisi bilindiği
gibi yakın geçmişte bir sene müddetle koalisyonun büyük ortağı olarak iktidarda
kalmıştır. Bu iktidar süresince başörtüsü ve kılık kıyafet konusunda, yukarıdaki
yasal çerçeve içinde kalmış, Sayın Başsavcı’nın iddianamesinde anlatmak
istediği şekilde yasa dışı veya laikliğe aykırı bir icraatta bulunmamış,bir
karar almamıştır. Yine aynı şekilde parti ileri gelenleri 1974 tarihinden
1980 tarihine kadar kurulmuş olan dört cumhuriyet hükümeti içinde de Başbakan
Yardımcısı ve Bakan olarak mühim görevler ifa etmişler Diyanet İşleri Başkanlığı
ve Vakıflar dahil devleti yönetmişler hiç bir icraatlarında laikliğe aykırı
davranmamışlardır.
Dolayısıyla Refah Partisi’nin
ne Merkez Karar Organları’nın ve ne de Hükümeti’nin böyle bir icraatı yoktur.
İddianamedeki Mülahazalar
Yersiz ve Mesnetsizdir.
Yukarıdaki açıklamalarımız
da gösteriyor ki, Sayın Başsavcılığın Refah Partisi’ni itham etmek için
iddianamenin 8. sahifesinde ileri sürdüğü bütün mühalazalar geçersizdir,
mesnetten mahrumdur.
1. Sayın Başsavcı bu konudaki
iddiasında ezcümle: "Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisi'nin
tüm yöneticileri, kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında
okullarda başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal bir hak olduğunu
ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlardır..." demektedir.
Sayın Başsavcı’nın bu paragraf
içinde yer alan "Anayasal bir hak olduğunu iddia ederek" şeklindeki beyanına
muhterem Mahkemenizin dikkatlerini çekmek isteriz. Yukarıda da açıkladığımız
gibi, partimizin bu konuya yaklaşımı, Yasal ve Anayasal çerçeve içinde
olmuştur. (Sayın Başsavcı’nın Refah Partisi'nin "Anayasal bir hak olduğunu
iddia ederek" şeklindeki tespitinin Partimizin bu hususta gösterdiği titizliğin
bir tezahürü olarak değerlendirilmesi gerekir.)
Bu çerçevenin tatbikatta
gözetilmesi için çaba sarf etmek elbette iyi niyetin delilidir. Bu ise
yasaları ihlal kastının bulunmadığını ispat eder. Tatbikatta 2547 sayılı
Kanun’un 17. maddesine ve bu konuda çıkarılmış olan Anayasa Mahkemesi kararlarına
aykırı davranışlarında bulunduğu malumdur. Bu türlü aykırılıkların önlenmesini
istemek, kesinlikle kışkırtma sayılmaz.
2. Yine bu iddiasında Sayın
Başsavcı, Partimizin bu konuda eylemler düzenlediğini de ileri sürmüştür.
Bu mülahaza da yersiz ve mesnetsizdir. Refah Partisi kılık kıyafet konusunda
hiçbir eylem düzenlememiştir.
Ayrıca bilindiği gibi, herhangi
bir konuda haksız uygulamalara işaret etmek kamuoyunu ve yöneticileri uyarmak
için yasalar çerçevesinde yürüyüş, miting, kapalı salon toplantıları gibi
eylemler düzenlemek, demokratik ve Anayasal bir haktır. Bu haktan yararlanmak
için eylem düzenleyenlerin iddialarında çeşitli görüşler savunulmuş olabilir.
Bu kabil yasal etkinliklerin demokratik hukuk devletinin toleransa dayanan
geniş ve ılımlı ortamının gereklerine göre değerlendirilmesi, bütün resmi
kuruluşların göz önünde tutması gereken bir realitedir.
3) Sayın Başsavcılık tarafından
parti yöneticilerince bu konuda yapıldığı iddia edilen konuşmalarda da
hiçbir kanun dışı söz sarf edildiği, usulüne uygun olarak ispat edilmemiştir.
Türkiye bir hukuk devletidir.
Bir fiil yasaları ihlal etmişse onun ait olduğu Ceza Kanunu maddesine göre,
takibata tabi tutulması gerekir. Böyle yapılamamış olması ortada kanunsuz
bir fiil olmadığını gösterir. Böyleyken kişileri veya kurumları suçlamak
hukuk devleti ilkelerinin kabul edebileceği bir hareket tarzı olamaz. Aksi
halde temel hukuk kurallarından biri olan kanunsuz suç ve ceza olamaz prensibi
ihlal edilmiş olur.
4) Kılık kıyafet ve başörtüsü
konusundaki uygulamaları eleştirmek laikliğe aykırı sayılamaz. Zira bu
eleştirileri yapmayan siyasi parti yok gibidir.
Böyle olunca bütün siyasi
partilerin aynı iddia ile itham edilmesi mümkündür. Hatta 2547 S.lı K.
Ek.17.m.sini savunanlardan önce, bu kanunu çıkartanların laikliğe aykırı
harekette bulunmakla itham edilmeleri gerekir. Refah Partisi'nin henüz
içinde olmadığı bir Parlamento'dan o kanunu çıkartanları bırakıp da, yürürlükte
olan bir kanunu savunanları ithama kalkışmak hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.
Bu konularda hemen hemen her partiye mensup grup temsilcilerinin (özellikle
ANAP ile DYP Grp. Sözcülerinin) TBMM içinde ve dışında sayısız beyanatı
vardır. (EK: Bölüm IV, No:3, ANAP ve DYP Grup sözcüleri ve üyelerinin başörtüsünü
savunan konuşmaları).
Sayın Başsavcılık her nedense
bu iddianamesinde İmam-Hatip Okulları konusunda olduğu gibi ülkemizin gelmiş
geçmiş bütün siyasi partilerini, bütün hükümetlerini ve Başbakanlarını
itham edecek şekilde sınırsız bir suçlama mantığıyla hareket etmiştir.
Bu hareketiyle Sayın Demirel dahil eski yeni bütün başbakanları ve onların
partilerini sanık sandalyesine oturtmak istediğini sanmıyoruz. Ancak kendilerinin,
yasakların sınırlarını bilerek veya bilmeyerek bu kadar anormal şekilde
genişletmedikçe, Refah Partisi’nin asla itham edilemeyeceği mülahazasından
hareket ettiklerini tahmin ediyoruz.
Bu tür bir abartma ve bu
tür davranışlar ortada kanuni mesnet ve ciddi fiiler olmadan ille de bir
dava açma sıkıntısı içinde olma haleti ruhiyesinin bir tezahürü olarak
değerlendirilmelidir.
Yoksa bir hanım veya bir
kız öğrencinin inancının gereği olarak başını örtebileceğini savunmak bütün
medeni alemde suç sayılmayan bir fiildir. Her ne kadar ülkemizdeki laiklik
anlayışı diğer ülkelerin laiklik anlayışından farklı sayılmakta ise de,
İnsan Hakları konusunda dünyamızın müşterek bir standartlaşmaya gittiğini
göz önünde tutacak olursak ülkemizin de ergeç bu gelişmeler doğrultusunda
ufkunun açılması gerektiği realitesiyle karşı karşıya olduğu anlaşılır.
Nitekim ülkemiz Paris Şartı’na,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve bu konudaki diğer bütün beynelminel
anlaşmalara imza koymuştur. İmzalanan bu anlaşmaların normları milli hukukumuzun
bir parçasıdır. Anayasamızın 90’ ıncı maddesine göre bu metinlerin Anayasaya
aykırılıkları bile iddia edilemez. Bu kurallar ne yasal ve ne de yargısal
tasarruflarla değiştirilemez.
Bu sebeplere binaen, bundan
sonra gerek, insan hakları gerek, söz ve vicdan hürriyeti, gerekse örgütlenme
hürriyetleri ve gerekse, inanç, din ve laiklik konularından yapılacak uygulamalarda,
milli hukuk normlarımızın yanında, imza attığımız bütün bu anlaşmaların
vazgeçilmez prensiplerini de göz önünde tutarak milli hukukumuzla bu kuralların
bağdaştırılması yönünde çaba sarf etmeye mecbur bulunduğumuzu göz önünde
tutmak zorundayız.
Bilhassa yargıya ait tasarruflarımızda
ve mahkeme kararlarımızda hedefimiz, milli hukukumuzun da bir parçası haline
gelmiş olan bu kuralları uygulamada, insan haklarına uymada göstereceğimiz
titizlik bakımından, aynı kurallara imza atmış olan bütün ülkelerin ulaşmış
oldukları seviyenin de üstüne çıkmak olmalıdır. Aksi halde yargı organlarımızın
vereceği kararların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bozulması gibi bir
olayla karşılaşabiliriz. Bu bakımdan herşeyden önce Sayın Başsavcılığın
İddianamesinde ifadesini bulan insan haklarını kısıtlayıcı mantığı bırakmak
zorundayız.
b. Refah Partisi'nin (İmam
Hatip Okullarının, Orta Kısımlarının Kapatılmasına Dair) Milli Güvenlik
Kurulu Kararı'na Karşı Çıkması İddiasının Laiklik ve Laikliğe Aykırılıkla
Hiçbir Alakası Olmadığı Gibi, Siyasi Parti Yasakları İçinde Milli Güvenlik
Kurulu Kararlarına Uymamak Gibi Bir Yasak da Yoktur.
b - 1. Sayın Başsavcı’nın
din eğitimi konusundaki görüşleri ve Partimize yaptığı suçlamalar
Sayın Başsavcı, iddianamesinde;
"Din eğitiminin, laik ve demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin
önünde en önemli engel olduğunu; her demokratik devletin, bazan Anayasa
ve Yasalarca hüküm koyarak, bazan da Yüksek Mahkeme içtihatlarıyla, din
eğitimini denetim altında bulundurduğunu, milyonlarca çocuğun, dini eğitim
görerek, düşünce yapısının, bu eğitime göre şekillenmesine rıza gösteren
bir devletin laik devlet olamayacağını" ifade ederek dini eğitim konusundaki
şahsi görüşünü ortaya koymuştur.
Yine Sayın Başsavcı, hiçbir
ciddi araştırma yapmadan, ABD ve Batı Avrupa ülkelerindeki dini eğitim
konusunda, duyumlarına göre gerçeklere uymayan bilgiler aktarmış, Refah
Partisi icraatı ile hiçbir ilgisi olmadığı halde, gereğinden fazla İlahiyat
Fakültesi ve İmam Hatip Okulu açılmasını, milyonlarca çocuğun dini eğitimden
geçmesini "böyle laik devlet olmaz" diyecek kadar ifrata varan bir ifade
kullanmıştır.
Bütün bunlardan sonra Refah
Partisi hakkındaki itham; "İmam Hatip Okullarının kapatılmasına ve bundan
böyle yeni İHO'ları açılmamasına" dair Milli Güvenlik Kurulu tavsiye kararı
ile bunu takip hakkına, RP'nin karşı çıkması bu yönde eylemler düzenlenmesi,
tüm yöneticilerin halkı kışkırtan konuşmalar yapması ve bu davranışların
laikliğe aykırı olması" şeklinde ortaya konulmuştur.
Herşeyden evvel Sayın Başsavcı’nın
dine ve ülkemizdeki din eğitime karşı duyduğu bu infialin sebebini anlamakta
gerçekten zorluk çekmekteyiz.
Yüksek malumları olduğu üzere,
siyasi partiler ister iktidarda ister muhalefette olsunlar şu iki görevi
ifa etmek zorundadırlar;
1. Anayasa’nın devlete verdiği
görevler hakkında parti programlarında açıklama yapmak,
2. İnsan haklarının korunması
ve aykırı tatbikatın önlenmesi için gereken çalışmaları yapmak.
Şüphe yok ki % 99'u Müslüman
olan bir ülkede din hizmetleri, halka yapılacak hizmetler arasında önemli
bir yer tutmaktadır. Sadece Türkiye'de değil, Sayın Başsavcı’nın tesbiti
hilafına bütün dünyada da bu böyledir.
Sayın Başsavcı İddianamesinin
16/17.sh.lerinde; ABD ve bazı Batı ülkelerindeki (Din Eğitimi) üzerinde
uzun uzadıya durmuş bu konuda kendine göre kabullerde bulunmuştur.
Sayın Başsavcıya göre; "-
ABD’de resmi okullarda dini öğretim yapılmamaktadır. - İsviçre Anayasası'nın
49.maddesine göre (hiç kimse din derslerine katılmaya zorlanamaz.) - Almanya'da,
Fedaral Anayasa’ya göre, devletin din derslerini denetim hakkı vardır.
- İngiltere'de "dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz".
Oysa ABD ve Batı ülkelerinde
dini eğitime verilen önem hiç de Sayın Başsavcı’nın ifade ettiği gibi değildir.
1996 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafından yayınlanan "Türk Eğitim Sistemi
Alternatif Perspektif" isimli araştırmada ABD ve Batılı ülkelerde dini
eğitimin durumu söyledir: ABD’de din eğitimini özellikle kilise teşkilâtları
üstlenmişlerdir. (sh.102) ABD’de özel ilk ve orta dereceli okullarda kayıtlı
öğrenci sayısı 6 milyon civarında olup, bunların 3 milyonu Katolik, 2 milyonu
ise diğer dinler üzerinde eğitim görmektedir. (sh.131 tablo).
Fransa'da,1958'de yapılan
Anayasa değişikliğinden sonra (m.8). "Devleti çeşitli dini grupların bulunduğu
bir ülkede, inançlara saygılı olacağı ve hiç bir şekilde bu sahaya müdahale
edilemiyeceği" hükmü esas alınmıştır... (sh.128).
Fransa'da özel okulların
% 95'i Katolik Kilisesi’ne bağlı olduğu için bu okullarda din eğitimi tabii
ki devlet okullarından farklı bir yere sahiptir. (sh.128).
Hollanda'da eğitimde özel
eğitimin payı % 73.2'dir ve bunlar da büyük çoğunlukla Katolik ve Protestan
okullardır. (sh,128).
Belçika'da özel öğretimin
oranı % 57.7, İspanya'da % 36.8'dir. (sh.128).
İskandinav ülkelerinde ise...
"Tarihin ve milli kimliğin temeli olan din ile yurttaşlık bilgisi okullarda
mecburi dersler olarak okutulmaktadır". (sh.128-129). İngiltere'de din
eğitimi ve hizmetleri Kilise tarafından yürütülür. Ayrıca din dersleri
resmi müfredatın bir parçasıdır. (sh.128).
Din eğitimi 5-14 yaş grubuna
mecburi iken bu mecburiyet 1988 yılından itibaren 5-18 yaş olarak yükseltilmiştir.
(sh.95-128).
Ancak ebeveynler isterlerse
çocuklarını din eğitiminden çekip alma hakkına haizdir. (sh.129).
Avusturya Anayasası'nın 2'nci
maddesinde: "Devlet, eğitim ve ders konularında üzerine aldığı görevi ailenin
kendi dini inançlarını ve dünyaya bakış açılarını dikkate alarak ve haklarına
riayet ederek yerine getirmelidir." (sh.132) . denilmektedir.
17. maddenin 4.ve 5.fıkralarında
ise; "Okullardaki din derslerini ilgili dini cemaat vermekle yükümlüdür.
Devlet, ders ve eğitim müessesesinin en üstün eğitimi yönetmek ve denetlemekle
yükümlüdür."(sh.132) (Ek: Bölüm IV, No.4).
Söz konusu eserde yapılan
değerlendirmeye göre; "Batılı devletler dinsizliğin artışı karşısında Kiliselerin
propaganda çalışmalarına azami destek vermektedir. Artık sosyal devlet
kavramının yanı sıra 'Kültür Devleti' tabiri de kullanılmaya başlanmıştır".
(sh.136).
Görülüyor ki; Sayın Başsavcı;
"Batı ülkelerinde, dini eğitim yok denecek derecede azdır, biz de onları
örnek almalıyız" görüşünü ileri sürmeye tevessül ederken yukarıdaki ilmi
gerçekler Sayın Başsavcı’nın iddiasının tam tersini ortaya koymaktadır.
Kaldı ki, Türkiye’nin özel
şartlarında Batı’nın örnek alınması isabetli bir tutum değildir.
b - 2. Din Eğitimi Hakkındaki
Görüşler, Ulusal ve Uluslararası Uygulamalar
1. Doktrinde Din Eğitimi
"Dini talim ve tedris hakkını
indi kararlar ile kısmak ve vatandaşın bu hürriyetini bir takım entrikalı
politika mülahazalarıyla baskı altına almak yalnız Anayasaya ve hukukun
yüksek prensiplerine aykırı değildir, hem de .... halk kitleleri arasında
dini cehalet ve delalete meydan açmaktır." (BAŞGİL, sh. 134).
"...bir memlekette din ihtiyacını
salim mecrasına koymak ve en iyi şekilde tatmin etmek için herşeyden evvel,
yüksek bilgili ve sağlam seviyeli din adamlarına ve alimlerine lüzum vardır...memlekette
yüksek dini kültür veren tahsil ve tedris müesseleri yok olursa, bu husustaki
ihtiyaç ortadan kalmış olmaz; sadece yüksek seviyeli din adamı ve alim
yok olur. Diğer taraftan bu yokluğu fırsat bilerek sahneye din adamı ve
alim diye gayet sathi, yarı cahil bir takım kimseler çıkar. Ve tabiatiyle
etrafı din adına hurafe ve cehalet bürür." (BAŞGİL, sh.135).
"Kişilerin düşünce ve görüşleri
seçme (kanaat sahibi olma) ve bu düşüncelerini açıklama serbestliğinde
söz edebilmek için, öncelikle düşüncelere ulaşabilme hürriyetine sahip
olmaları gerekmektedir. Bu da, eğitim ve öğrenin hürriyetine sahip olma
ile gerçekleşir." (AKSOY, M.:Türkiye'de Düşünce Özgürlüğü, in: Türkiye'de
İnsan Hakları Semineri '9-11 Aralık 1968', Ankara, 1970, Sh.133).
"Genel olarak düşünce hürriyeti
kapsamına giren din ve vicdan hürriyeti, beraberinde dini okutma, öğretme,
öğrenme hürriyetini de getirir" (B. DİNÇKOL, 1982 Anayasası’nda ve Anayasa
Mahkemesi kararlarında Laiklik,, Sh.131).
"Belli bir dine mensup kişi
açısından dinini öğrenme ve öğretme, bir haktır" (BAŞGİL,Sh.113). "Herkesin
bildiğini başkasına öğretmeye; isteyenin de istediği hususu, istediği yerden,
istediği kurumdan, istediği kimseden öğrenmeye hakkı vardır" (DİNÇKOL,
a.g.e. Sh.131).
"Türk Milletinin ahlâki değerleri,
insani değerleri, manevi değerleri, kültürel değerleri" gibi kavramlara
dinden soyut olarak bir anlam vermek mümkün değildir. Dini ahlâk dışında
milletimizin herhangi bir ahlâk referansı mevcut değildir. Keza, toplumu
ayakta tutan aile bağları; millete, devlete bağlılık gibi manevi değerler;
hep dinsel motifli değerlerdirler" (TÜRKÖNE, M.: Siyasi Bir Sorun Olarak
Din Eğitimi, in: Yeni Türkiye, Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 [Eğitim Özel
Sayısı] Sh.322).
"Gerek eğitim ve öğretim
politikalarının belirlenmesinde gerek günlük hayatta sosyal işlerin düzenlenmesinde
kendi değerlerimizle bilimin verilerini uzlaştırmak, ana hedefimiz olmalıdır."
(TÜRKDOĞAN, O.: TÜSİAD'ın II.Eğitim Raporu Üzerine, in : Yeni Türkiye,
Ocak-Şubat 1996, yıl 2, Sayı 7 (Eğitim Özel Sayısı), Sh.532 vd. 536, 537,
538).
Doktrindeki bu görüşlere
ilaveten din eğitimi konusunda Atatürk'ün de 31 Ocak 1923'de İzmir'de yaptığı
konuşmadan alınmış şu bölümü hatırlamakta fayda vardır:"...Hepimiz eşitiz
ve dinimizin hükümlerini eşit biçimde öğrenmek zorundayız. Her birey dinini,
diyanetini, inancını öğrenmek için bir yere gerek duyar. Orası da okuldur...dinimizin
felsefi gerçeklerini inceleme, araştırma ve telkin bilimsel ve teknik gücüne
sahip olacak seçkin ve gerçek saygıdeğer bilginleri de yetiştirecek yüksek
kurumlara sahip olmalıyız...." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri (Türk İnkilap
Tarihi Ensitüsü Yayını), cilt II, 196,. sh.89/90)
2. İnsan Hakları Sözleşmelerinde
Din Eğitimi Prensipleri
BM. İnsan Hakları Evrensel
Bildirisi'nin 26. maddesine göre; "Eğitim, insan kişiliğinin tam gelişmesini
ve insan haklarıyla temel özgürlüklere saygının güçlendirilmesini hedef
almalıdır. Eğitim, bütün uluslar, ırk ve din grupları arasında anlayış,
hoşgörü ve dostluğu teşvik etmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışın sürdürülmesi
yolundaki çalışmalarını geliştirmelidir."
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde
ise eğitim konusu 20.3.1952 tarihinde imzalanan, 18.5.1954'de yürürlüğe
giren ve Türkiye tarafından 10.3.1954 tarih ve 6366 sayılı Kanunla onaylanın
1 nolu Ek Protokolün 2'inci maddesinde ele alınmıştır.
Protokolün 2. maddesinde
aynen; "Kimse eğitim hakkından mahrum edilemez. Devlet eğitim ve öğretim
alanında üstleneceği görevlerin yerine getirilmesinde, ana babanın bu eğitim
ve öğretimi kendilerinin felsefi inançlarına göre sağlanmak hakkına riayet
edecektir" denilmiştir.
"Totaliter devletlerin, çocukları
ana-babalarının etkisinden çıkararak onları sistematik şekilde belirli
bir doğmatik görüşü aşılamak suretiyle eğitmeleri, bu hükmün şerh edilmesinin
başlıca nedenidir".
"Hazırlık çalışmalarında,
ana babanın sadece dini görüşünün mü yoksa dünya görüşünün de mi gözönüne
alınması gerektiği konusu üzerinde uzun tartışmalar yapılmış ve sonuçta
eğitimin her ikisini de kapsaması konusunda uzlaşma sağlanmıştır" (Dr.
ş.Ünal,a.g.e Sh.273).
3. 1982 Anayasası’na Göre
Dini Eğitim:
Anayasa'nın 5. Maddesinde;
"...insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları
hazırlamaya çalışmak..." Devletin görevleri arasında sayılmıştır. Bu maddenin
gerekçesinde şu ifadelere yer verilmiştir: "Devlet,.... ferdin insan haysiyetine
uygun bir ortam içinde yaşamasını gerçekleştirecektir. Bu sosyal devletin
görevidir. ... Sosyal devlet her şeyden önce insana ve insanın düşünce
hakkına saygılıdır ve bu sınırlar içerisinde ferdin hak ve hürriyetlerinin
kullanılmasını sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak, onun başlıca görevleri
arasındadır. Ferdin hayatında onun temel hak ve özgürlüklerden olduğu gibi
yararlanmasını engelleyen sebepleri ortadan kaldırmak, sosyal devletin
görevleridir" (1982 Any., mad.5 Gerekçesi).
"Eğitim ve öğrenim, Atatürk
ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına
göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı
eğitim ve öğretim yerleri açılamaz" (1982 Any.,mad.42, fıkra 3).
"Din ve ahlâk eğitimi ve
öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve
ahlâk öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler
arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitimi ve öğretimi ancak, kişilerin
kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır" (1982
Any., mad.24, fıkra 4).
Buna göre; "din eğitim ve
öğretimi Devletin denetim ve gözetimi altında olmak kaydıyla kişilerin
kendi isteğine, küçüklerin ise kanuni temsilcisinin talebine bağlı(dır).
Ancak, din kültürü ve ahlâk öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında
okutulması gerekli zorunlu dersler arasında yer almaktadır" (Milli Güvenlik
Konseyi Anayasa Komisyonu Gerekçesi).
4. Kanunlara göre dini eğitim
743 Sayılı Türk Medeni Kanunu’na
göre;
"Çocuğun dini terbiyesini
tayin, ana babaya aittir"(MK.m.266/I).
" Ana babanın bu husustaki
hürriyetini tahdit edecek her türlü mukavele muteber değildir" (MK. m.266/2).
1739 Sayılı Milli Eğitim
Temel Kanunu'na Göre; "Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin
bütün fertlerini, Atatürk İnkılap ve İlkelerine ve Anayasa'da ifadesi bulan
Atatürk Milliyetçiliği’ne bağlı, Türk Milletinin milli ahlâki, insani,
manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini,
vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan; insan haklarına
ve Anayasa'nın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik
ve sosyal bir Hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı görev ve
sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak
yetiştirmektir." (mad.2).
5. Türk Eğitim Sisteminde
İmam Hatip Okulları’nın Yeri
Batı ülkelerinde dini eğitimin
kilise okullarında gerçekleştirildiğine yukarıda bilvesile temas edilmişti.
Türkiye'de de, Cumhuriyet’in
ilk yıllarında, inkılaplar sırasında yeni düzenin temelleri kurulurken
dini eğitim ihmal edilmedi. Tam tersine, 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan
Tevhidi Tedrisat Kanunu’nun 4.maddesinde bu okullara özellikle yer verildi
ve açılması emredildi.
Böylece İmam Hatip Okulları
Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, başta Atatürk olmak üzere, onun kurucuları
tarafından açılan öncelikli okullar arasında yer aldı.
İlk açıldığında İmam ve Hatip
yetiştirmek üzere ilkokula dayalı 4 yıllık bir ortaokul olan İmam Hatip
Okulları, 1951 yılında ortaokula liseyi eklemiş, 1973 yılında da 1739 Sayılı
Milli Eğitim Temel Kanunu'nun 32.Maddesine istinaden üniversiteye girme
hakkı elde etmiştir. Böylece hem mesleğe eleman yetiştiren hem de üniversiteye
öğrenci hazırlayan bir ortaöğrenim kurumu halini almıştır.
Bugünkü sistemde İmam Hatip
Liseleri, ortaokul ve liseden oluşurlar. Bu okulların orta kısımları ile
diğer ortaokullar arasında program bakımından hiçbir farklılık yoktur.
Bu sebeple İmam Hatip Liseleri’nin orta kısmını bitirenler normal ortaokul
diploması alırlar ve isterlerse bir klasik liseye veya başka bir meslek
lisesine geçebilirler. Fark sadece bu dönemdeki seçimlik derslerdedir.
Bu seçimlik dersler Kur'an Tilaveti (yüzüne okuma) ve Arapça'dır.
İmam Hatip Okulları’nın lise
sınıflarında ise, klasik (normal) liselerin edebiyat programının üzerine
bir o kadar da meslek dersi eklenir. Bu, şöyle oranlanmıştır: Normal lise
edebiyat programının tamamı İmam Hatip Liseleri’nin programlarının %60'ını
oluşturur. %40'ı ise bu okulların meslek derslerinden meydana gelir. Bundan
dolayıdır ki İmam Hatip Liseleri klasik liselerden bir yıl fazla öğrenim
görürler.
İmam Hatip Liseleri’ndeki
din öğretimi aynı zamanda dini öğretmenin de öğretimidir. Bu okullarda
dini öğrenen gençler, öğrendiklerini çocuk ve gençlerden oluşan öğrencilerle,
yetişkin ve yaşlılardan meydana gelen cami cemaatlerine öğretmeyi ve ibadette
önderlik etmeyi aynı zamanda öğrenmektedirler.
6. Bu ilmi ve hukuki gerçekler
karşısında Sayın Başsavcı’nın dini eğitim ve İHO’ları hakkındaki görüşleri
ilmi ve hukuki gerçeklere uymamaktadır.
Yukarıdan beri izaha çalıştığımız
ilmi ve hukukî gerçekler karşısında, hemen belirtelim ki Sayın Başsavcı’nın
gerek din eğitimi gerek İmam Hatip Okulları hakkındaki görüşleri bu gerçeklere
ters düşmektedir.
Zira, Sayın Başsavcı’nın
bu konudaki indi mülahazaları iki kabule dayanmaktadır.
1. Çağımızda Din eğitimi
zararlıdır, bilimin önünde en önemli engeldir.
2. Lüzumundan fazla İmam
Hatip Okulu açılması, milyonlarca çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet
ilkesine aykırıdır.
Oysa yukarıdaki açıklamalarda
gerek Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde, gerek Anayasalarda, gerekse
doktrinde din eğitiminin fayda ve zarureti daha fazla izahata gerek hissettirmeyecek
şekilde ortaya kondu.
Diğer taraftan, milyonlarca
çocuğun din eğitimi görmesi laik devlet ilkesine aykırı görülseydi, daha
Cumhuriyetin kuruluşunda İmam Hatip Okulları’na öncelik verilmezdi ve Atatürk
bu bölümde doktrin kısmında belirttiğimiz, din eğitimiyle ilgili o veciz
konuşmayı yapmazdı.
Ayrıca Uluslararası Anlaşmaların,
Anayasaların ve bütün dünyadaki uygulamaların ortaya koyduğu gerçek şudur
ki,din eğitim ve öğretimi, vatandaş için bir hak, devlet için bir görevdir,
bu hak ortadan kaldırılamaz, bu görev ihmal edilemez.
7. Refah Partisi'nin dini
eğitimi konusundaki görüşleri
Refah Partisi, din eğitimine
ilişkin olarak Anayasa'da belirlenen prensipleri benimsemiş ve bunların
doğruluğunu savunmayı ve hayata geçirilmesini temin etmeyi bir parti politikası
olarak belirlemiştir.
Bütün bu düşüncelerden hareket
eden Partimize göre; din ve ahlâk eğitiminin engellenmesi; dini, kişisel
hırsları ve menfaat çekişmeleri için kullanmak isteyenlerin eline güçlü
bir vasıta vermek demektir. İnsanların hırslarla karışmış din kavgalarından
uzak tutmanın yolu, onlara hür bir ortamda dinlerini öğrenme imkânının
sağlanmasıdır: Dinin siyasi rekabet mevzuu olmaktan çıkartılması, din ve
vicdan hürriyetinin tesisi ile mümkündür. Bunun için din eğitimi konusunda
toplumdan gelen yoğun talebin hem nitelik hem nicelik itibariyle karşılanması
gerekir.
Bütün bu düşünce ve görüşleriyle
Partimizin, Sayın Başsavcı’nın iddia ettiği gibi, laiklik karşıtı eylemlerin
odağı değil; bilakis Anayasa’da tanımlandığı şekliyle laikliğin teminatı
olduğu ortaya çıkmaktadır.
8. Dini eğitimi konusunda
RP'nin suçlanması hukuken mümkün değildir.
Çünkü;
1. Türkiye'de din eğitimi
RP'nin tüzüğüne göre değil, devletin Anayasa ve yasalarına göre yapılmaktadır.
2. Din eğitimi Refah Partisi
binalarında değil, devletin okullarında yapılmaktadır.
3. Türk Eğitim Sistemi’nde
din eğitimini başlatan ve yürüten, Refah Partisi değildir.
4. İmam Hatip Okulları’nı
açan, yöneten, bu okullardaki eğitim programlarını düzenleyen, programlarda
öngörülen dersleri öğrencilere okutan da Refah Partililer değildir.
Bütün bu işleri yapmak Sayın
Başsavcı’ya göre suç, bunları yapanlar suçlu ise, o zaman bu suçlu Refah
Partisi değil, bir başka kişi veya kişiler olmalıdır. Böylece bir ithamla
Refah Partisi'nin suçlamanın hukuki ve mantıki hiçbir izahı yoktur ve olamaz.
9. Milli Güvenlik Kurulu
Kararlarının Muhatabı Hükümettir. Siyasi Partilerin bu kararlara uymak
mecburiyeti yoktur, bilakis gerektiğinde bu kararları eleştirmeleri en
tabii haklarıdır
Milli Güvenlik Kurulu, bu
isimle ilk defa 1961 Anayasası'nda (m.111) yer almış, 1982 Anayasası'nda
bazı değişikliklerle yerini aynen korumuştur (m.118).
Cumhurbaşkanı'nın başkanlığında
toplanan Kurul Anayasa'da belirtilen sivil ve asker üyelerden oluşmaktadır.
Milli Güvenlik Kurulu, gerek
Anayasa ve gerekse 2945 Sayılı özel kanununda belirtilen görevleri ifa
eder.
Milli Güvenlik Kurulu, icrai
değil, istişari mahiyette olup, ne Kurul'a katılan Başbakan ve Bakanlar
hükümeti ne de Genelkurmay Başkanı ve Komutanlar Ordu'yu temsil eder.
Milli Güvenlik Kurulu, Devletin
Milli Güvenlik Siyaseti'ni tayin ve tesbit uygulanması ile ilgili kararların
alınması hususundaki Görüşlerini Bakanlar Kurulu'na bildirir (An.118/3).
Bu görüşler, Bakanlar Kurulu'nda
öncelikle dikkate alınır. (118/3).
"Devletin iç ve dış güvenliğinden
TBMM'ye karşı Bakanlar Kurulu sorumludur" (An.117). Bakanlar Kurulu'nda
dikkate alınan bu görüşlerden uygun görülenleri uygulanır, uygun görülmeyen
uygulanmaz. Nitekim bildirilen görüşler içinde tüm hükümetler döneminde
uygulanmayan birçok MGK Kararları vardır.
Görülüyor ki, Milli Güvenlik
Kurulu, TBMM'nin veya Hükümetin üstünde bir kurul değildir. Az önce ifade
edildiği gibi icrai bir kurul da değildir. İcrai niteliği olmayan bir kurulun
aldığı kararlar da emredici değildir. Böyle olunca bu kararlara karşı çıkmak
da suç değildir.
Kaldı ki, bu "görüş bildirilmesi
mahiyetindeki kararlar"ın muhatabı Anayasa ve Özel Kanunu’nda belirtildiği
gibi sadece Bakanlar Kurulu'dur. Siyasi Partiler bu gibi kararların hiçbir
zaman muhatabı olamazlar, fakat devletin milli güvenilk siyasetine tealluku
bakımından birer siyasi parti olarak kararlar hakkındaki görüşlerini serbestçe
ifade edebilirler.
Bu kısa açıklamadan sonra
Sn. Başsavcı’nın, "MGK kararlarına ve takip hakkına" Refah Partisi karşı
çıkıyor isnadına gelince;
Evvela 28 Şubat 1997 tarihli
406 Sayılı Karardaki İmam Hatip Okulları’yla ilgili görüş teknik mahiyette
olup, laiklikle bir ilgisi yoktur ki karşı gelmekle laikliğe aykırılığın
ilgisi olsun.
Saniyen, ne genel mahiyetteki
765 sayılı Türk Ceza Kanunu'nda, ne özel mahiyetteki 2820 S.lı Siyasi Partiler
Kanunu ile 2945 S.lı Milli Güvenlik Kurulu Kanunu'nda ve ne de diğer özel
kanunlarda MGK Kararları’na karşı gelmek suç olmadığı halde, bir hukuk
devletinde bunu suç saymak mümkün değildir. "Zira kanunsuz suç ve ceza
olmaz" (An. mad.38).
Kaldı ki Sn. Başsavcı bir
çelişki içersindedir. Sayın Başsavcı İddianamesinde (Sh.17-18); Bir taraftan
MGK Kararlarına uymayarak İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasına karşı çıktığı
için, Refah Partisi'ni, laikliğe aykırı davranmakla suçluyor; Diğer taraftan
MGK Kararları’nın İmam Hatip Okulları’nın kapatılmasını öngörmediğini aynı
sayfada iddia ediyor.
Bu durumda Sayın Başsavcı’ya
göre; MGK, İmam Hatip Okulları’nı kapatmak istemediği halde laikliğe uygun
davranmış oluyor; Refah Partisi, bu okulların kapatılmasına karşı çıktığı
için laikliği ihlal etmiş sayılıyor.
Bu açık bir çelişkidir. Bu
bir çifte standarttır.
Bu, Sn. Başsavcı’nın İmam
Hatip Okulları konusunda Refah Partisi aleyhinde yapmış olduğu ithamın
kendi beyanı ile nakzedildiğini göstermektedir.
Bu gerçek, Sn.Başsavcı’nın
Refah Partisi'ne vaki isnadının ne kadar haksız ve tutarsız olduğunu göstermeye
yeterlidir.
10. Sekiz Yıllık Kesintisiz
Eğitimin, Laiklikle Bir İlişkisi Yoktur
Bu konu tamamen teknik ve
ilmi bir konudur. Bu konuda bir ilim heyeti tarafından hazırlanmış rapor
ektedir. Bu raporda; Türkiye genelinde 8 yıllık zorunlu ve kesintisiz eğitime
tam olarak hemen geçilebilmesinin imkânsızlığı ortaya konulmuştur (EK:
Bölüm IV, No:5).
RP, 8 yıllık zorunlu eğitime
karşı değil, sadece yönlendirmeli olmasından yanadır. Kaldı ki RP’li Milletvekillerinin
TBMM’de zorunlu eğitimin 8, hatta 11 yıl olmasına dair kanun teklifleri
gündeme alınacağı günü beklemektedir (EK: Bölüm IV, No:6).
Sonuç
Tüm bu izahattan açıkça görülüyor
ki; Refah Partisi'nin ne kıyafet ile ilgili mevzuata aykırı davranışta
bulunmakla, Ne de Milli Güvenlik Kurulu Kararları’na karşı çıkarak yasalara
aykırı davranmakla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığı gibi, Bu iki konunun
da laiklikle bir ilgisi yoktur.
Refah Partisi'nin her iki
konudaki tutum ve davranışları yasalara uygundur.
Kaldı ki, hiç bir üyesi hakkında
da hiç bir adli makama suç duyurusunda bulunulmamışken, yoğun kanun ihlalleri
varmış gibi bir faraziye ile suç odağı isnadında bulunmak; Sn. Başsavcı
için gerçekten talihsiz ve hatalı bir tasarruf olmuştur.
B. İkinci Kısım: Parti Üyelerine
Ait İsnadların Hukuken Geçerliliği Yoktur.
B - 1. Davaya Mesned Yapılmak
İstenilen İddiaların Tahlili
Delil Kavramı ile İlgili
Genel Bir Tahlil
Türk Hukuk Sistemi’ndeki
delil kavramına kısa bir gözatmakta yarar görmekteyiz. Delil :
"Nizaa sebeb olan fîlî veya
hukûkî vâkıanın, olduğuna veya olmadığına hâkimin kanaatini çekmek için
usul hukukunun kullanılmasına müsaade ettiği isbat vasıtasıdır.." (Türk
Hukuk Lügatı Say. 66).
"Delil" veya "sübut vasıtaları"
her dava için büyük önemi haizdir. Zira delil, yalnız iddianın mesnedi
değil aynı zamanda, hükmün de dayanağıdır. CMUK nun 254 maddesinin: "Mahkeme,
irad ve ikame edilen delilleri duruşmadan ve tahkikattan edineceği kanaate
göre takdir eder" hükmü hem açık hem de âmir bir hükümdür.
Kanun koyucu, dava açılabilmesi
için karineyi yeterli görmemiş; "delilin varlığı" nı aramıştır. Hatta rastgele
delili de yeterli görmediği için, CMUK'nun 163. Maddesinde ifadesini bulan:
"Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda toplanan deliller kamu davasının açılmasına
yeterli ise Cumhuriyet savcısı mahkemeye bir iddianame vermek suretiyle
kamu davasını açar.." hükmünü derpiş etmiştir.
Kanun Koyucu, Kamu Davası
açılmasını, "yeterli delil" şartına bağlamıştır. Buradaki "yeterli" lik
şartını geniş yoruma tabi tutmamız gerekir.
Nitekim, aynı kanunun 164.
maddesinde de: "Yapılan hazırlık tahkikatı sonunda kamu davasının açılması
için yeterli delil bulunmaması veya keyfiyyetin takibe değer görülmemesi
halinde Cumhuriyet Savcısı takibata yer olmadığına karar verir" hükmü yeralmıştır.
"Hazırlık tahkikatı" ciddi
ve geniş araştırmaya dayalı bir safhadır. Bundan dolayıdır ki yasa yapıcı,
diğer davalardan farklı olarak, "parti kapatma davaları"nda Cumhuriyet
Başsavcısı’na "Sorgu Hakimi" sorumluluğu da yüklemiştir. Hatta CMUK'nundan
"Sorgu Hakimliği" ve "İlk Tahkikat" müessesesi kaldırıldığı halde, 2820
Sayılı Özel Kanun’un 98. maddesinde "Sorgu Hakimliği" bilinçli olarak muhafaza
edilmiştir. Bundan dolayıdır ki: CMUK'nun 154. maddesi şu hükmü getirmiştir:
"Cumhuriyet Savcısı yukarıdaki maddede yasal neticelere varmak için bütün
memurlardan her türlü malumatı isteyebilir. Gerek doğrudan doğruya ve gerek
zabıta makam ve memurları vasıtasıyla her türlü tahkikatı yapabilir." Bu
hükme göre de, deliller sırf "kamu davası" nı açabilmiş olmaya yeterli
olmakla kalmamalı, mahkemenin vicdani kanaatinin tam oluşmasına da mesned
teşkil edecek yeterlilikte olmalıdır. Aksi halde, CMUK'nun 254. maddesinin
yukarda belirtilen hükmünün yerine getirilmesi mümkün olmaz.
Kaldı ki, "Yeterli delil"
den maksat, "hükme yeterli delil" olmasaydı; CMUK'nun 153/2 fıkrasında
ifadesini bulan: "Cumhuriyet Savcısı yalnız sanığın aleyhine olan
hususları değil, lehine olan cihetleri de arar ve kaybolmasından korkulan
delillerin toplanmasına ve zabtına çalışır." hükmü düzenlenmiş olmaz;
Savcı’nın sadece aleyhhe olan delilleri toplamış olması yeterli görülürdü
ki, böyle bir dava hem adalete hizmet etmiş olmazdı, hem de "adalet ekonomisi"ne
ters düşerdi. Sun'i davalar sebebiyle, müdellel davalar sürüncemede kalır,
"geciken adalet" şikayetlerine yenileri eklenmiş; hükümler "ibret-i müessire
nitelliğini yitirmiş, insanlar uzun süre ceza tehdidi" altında tutulmuş
olurdu.
Nitekim bütün dünyada kabul
gören AnaBritannica Ansiklopedisi "yeterli delil" hakkında aşağıdaki açıklamayı
yapmaktadır.
"Kamu davasını açmaya yeterli
delil"den, "hükme yeterli delil" anlamı çıkarılmazsa, "sanığın lehine olan"
delillerin savcı tarafından toplanmasına ihtiyaç kalmaz"
"yeterli delilden murat,
hükme yeterli delil" olmalıdır.
Delillerin toplanmasında,
dünyada uygulanan iki sistem vardır:
"Soruşturma sistemi olarak
bilinen birinci sistemin temel özelliği, delillerin araştırılması için
emir veren, belgeleri inceleyen ve tanıkları sorguya çeken yargıcın etkin
bir rol üstlenmesidir. Bu sistem genellikle kara Avrupa'sı ceza yargılamaları
ile SSCB ve öteki sosyalist ülkelerin ceza ve hukuk yargılamalarında uygulanır.
Suçlama, ya da çatışma sistemi
olarak bilinen ikinci sistemde yargıç daha pasif bir rol üstlenir; delilleri
toplama ve mahkemeye sunma işi savcıya ve davanın taraflarına bırakılır.."(AnaBritannica
C.7. sa. 84).
Ayrıca: "Ceza yargılaması
hukukunda yerleşmiş olan ilkelere göre delillerin bazı özellikler taşıması
gerekir: 1- Delil, akılcı ve gerçekçi olmalıdır, 2- Delil, amaca elverişli,
olayı yansıtıcı olmalıdır, 3- Delil, hukuka ve yasaya aykırı olmamalıdır,
4- Delil, yargılamada tarafların da öğrenebileceği ve algılayabileceği
biçimde açıklanmalıdır.." (AnaBritannica C.7. Say. 85).
Adaletin tecellisinin gereği
de budur. Sayın M. Muhtar Çağlayan'ın da dediği gibi: "Bilindiği üzere,
ceza davasının takibiyle güdülen gaye; suç işlediği iddiasıyla mahkemeye
sevk olunan kimsenin mutlaka cezalandırılması değil, hakkın ve adaletin
meydana çıkarılmasıdır..." (CMUK cilt. 2 Say. 335).
Yine Sayın Çağlayan'ın, Baha
Kantar'a atfen ifade ettiğine göre: "Sanığın mahkumiyyetine karar verilebilmesi
için, duruşmada telakki edilmiş olan delillerin "Suçluluğu kesin surette
isbat edici" kuvvette olduğuna mahkemenin tamamiyle kani olması lazımdır.
Şüpheli hallerde, yani mahkemenin tam bir kanaat getiremediği yerlerde,
hiç bir vakit mahkumiyyet kararı verilemez. Böyle bir halde davanın sürüncemede
kalmasına mahal bırakmamak ve davaya herhalde bir netice vermek lazım geldiği
cihetle, şüphe sanığın lehinedir (İn dubio pro rea) kaidesini tatbik ederek
beraat hükmü tesisi icap eder." (M.M. Çağlayan CMUK c.2 Sa. 542).
"Yeterli delil" gereğinden
dolayıdır ki; bugünkü Sayın Başsavcı’dan önce görevde bulunan Sayın Başsavcı,
basın mensuplarının sorusu üzerine: Refah Partisi aleyhine dava açılmasına
imkân olmadığını her defasında belirtmiş; "Dava açılabilmesi için somut,
yeterli ve elverişli delillerin getirilmesi gerekir" demiştir. (Hürriyet
15.10.1996) (EK: Bölüm IV, No:7). Başsavcı (o günkü) Sn. Haluk Yardımcı
bu beyanında, 1994 senesinden beri araştırma yaptırdığını da ifade etmiştir.
Bu beyanın, Ekim 1996 tarihinde
neşredilmiş olduğu dikkate alındığında anlaşılır ki; en azından bu tarihe
kadar, "soyut, yeterli, elverişli delil" yoktur.
Bu iddianamede, davaya mesnet
"delil" diye takdim edilen tüm bilgi ve güya belgelerin tamamına yakınının
1996 yılından önceye ait olduğu da esasen Sayın Başsavcı tarafından teyid
edilmektedir.
Ve yine Sayın Başsavcı da,
kendisinden önceki Başsavcı gibi bu davayı açtığı güne kadar böyle bir
davayı açma imkânının olmadığını, çünkü böyle bir davanın açılması için
kanuna uygun herhangi bir delil bulunmadığını tekrar, tekrar teyid etmişlerdir.
(EK: Bölüm IV. No:8).
Her iki Sayın Başsavcı’nın
da böyle bir davanın açılabilmesi için elde kanuna uygun delil bulunmadığını
tekrar, tekrar ifade etmiş olmaları bu davada "delil" diye ileri sürülen
hususların "isbata yeterli delil" olmadıklarını açıkça gösterir.
Sayın Başsavcı'nın iddiasına
göre: Refah Partisi "Suç odağı" haline gelmiştir. Halbuki bir partinin
"Suç odağı" haline gelmesi ancak üyelerinin kesif bir şekilde parti yasaklarına
aykırı hareket ettiklerinin sübut bulmalarıyla mümkündür.
Herhangi bir üye için subuta
ermiş bir fiil veya beyan olsaydı, esasen Sayın Başsavcılığın partiden
ilgili hakkında "ihraç talebi"nde bulunması gerekirdi. Bunların olmayışı
da, davada delil olmadığını açıkça göstermektedir.
Bir önceki Sayın Başsavcı’nın,
"somut, yeterli, davaya elverişli delil yok.." dediği ta’rihler için, bu
Sayın Başsavcı’nın "delil var" faraziyesinden hareket ediyor olması iddianame
müstenidatına isbat gücü vermez.
Delil kavramına, kısaca göz
attıktan sonra Sayın Başsavcı’nın iddianamesinde adı geçen parti üyeleri
hakkında "delil" diye dercettiği hususları, iddianamedeki yeri, isnaddaki
özellikleri itibariyle ayrı ayrı inceleyebiliriz.
B - 2. Partinin Bir Üyesi
Olarak Genel Başkan Necmettin Erbakan Hakkındaki İsnadların Hukuken Geçerliliği
Yoktur.
a. Sayın Başsavcı'nın Refah
Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan ve Diğer Bazı Parti Üyelerini,
Üniversiteli Kız Talebelerin Kılık ve Kıyafetleri Hakkında, Yapıklarını
İleri Sürdüğü Konuşmalardan Dolayı, İsnada Hedef Yapması, Hukuken Geçersizdir.
(1) Bu husus bütün yönleriyle
yukardaki (Bölüm IV, Kısım A-4.a) bölümünde pekçok deliller yapılan ispatlarla
açıklanmıştır.
(2) Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın
bu konuda açıkladığı görüşler Meclis çalışmalarında açıkladığı görüş ve
fikirlerin Meclis dışında tekrarından ibaret olduğu için aşağıdaki (Bölüm
IV, Kısım C) bölüm de belirtildiği gibi Anayasa 83/1 maddesine göre sorumsuzluk
güvencesi altındadır. Ek: Bölüm IV, No:12'de Necmettin Erbakan'ın bugüne
kadar ki meclis çalışmaları esnasında yaptığı pek çok konuşmaya bir misal
olmak üzere sadece 5 adet konuşmayı misal olarak bir dosya halinde takdim
olunmuştur. Bu dosyadanda açıkça görüldüğü gibi Necmettin Erbakan'ın meclis
dışında yaptığı konuşmalar meclis içinde yaptığı konuşmaların tekrarından
ibarettir.
Bu sebepten dolayı, bu konuşmalarda
yasalara aykırı hiçbir husus olmadığı gibi esasen Anayasa’nın 83/1 maddesinin
milletvekillerine getirdiği sorumsuzluk güvencesine göre bunların herhangi
bir davaya mesned yapılmaları da mümkün değildir.
b. Necmettin Erbakan'ın Özel
Hukukta "Akit Serbestliği Hakkının Savunulması"na Dair Görüş Serdetmiş
Olmasının Da Herhangi Bir Davaya Mesned Yapılması Mümkün Değildir.
Sayın Başsavcı, iddianamesinin
9. sayfasında: Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın; TBMM Başkanı
Sayın Hüsamettin Cindoruk tarafından organize edilen "Liderler Anayasa
Çalışma Toplantısı"nda konuşma yaptığını; " 'Benim inandığım şekilde sen
yaşayacaksın' tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz, çok hukuklu bir
sistem olmalı." dediğini ifade ederek, laikliğin ihlal edildiği iddiasında
bulunmuştur.
Bu iddia varid değildir.
Hiçbir hukuki geçerliliği yoktur. Şöyle ki:
Önce bir defa bahse konu
toplantı, TBMM Sayın Başkanının daveti üzerine gerçekleşen ve fasılalarla
devam eden bir toplantı olup:
(1) Bu çalışma bir meclis
çalışmasıdır. Aşağıdaki (Bölüm IV, Kısım C) bölümünde açıkça belirtildiği
gibi, Anayasa’nın 83. Maddesinin "Sorumsuzluk güvencesi" altındadır; herhangi
bir davaya mesned yapılması mümkün değildir.
(2) Bu Meclis çalışmalarında;
Parti liderleri yeni Anayasa çalışmaları üzerinde görüşlerini ve tekliflerini
açıklama görevlerini yapmışlardır. Birbirlerinin görüşlerini zaman zaman
teyid ederek karşılıklı yararlanmışlardır.
Nitekim bu toplantının tutanaklarından
da görüldüğü gibi Sayın Ecevit bu toplantıda şu açıklamaları yapmıştır.
"Meclisteki değerli çalışma
arkadaşlarımızla birlikte, çok güzel bir sistematikle yaptığınız hazırlık
için sizi ve değerli arkadaşlarınızı kutlamak isterim, şükranlarımı belirtirim."
"Sayın Erbakan gerçekten
yararlanarak dinlediğim konuşmalarında başka birçok ülkeden örnek verdiklerini
söylediler."
"Sayın Erbakan'ın ve partisinin
seçim sistemiyle ilgili önerisine yürekten katılıyorum ve bunu rejim açısından,
demokrasi açısından en az..."
(3) Konuşma bütünüyle ele
alındığında kastedilen maksadın "özel hukukta akit serbestliği hakkının
savunulması" olduğu açıkça görülmektedir.
Nitekim: (Ek: Bölüm IV, No:9)
deki toplantı zaptının 11. sayfasında; "Biz gerek Türkiye'de gerekse çağdaş
dünyada, ülkelerin huzur içinde olması için "benim inandığım şekilde sen
yaşayacaksın" tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. çok hukuklu bir
sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin içerisinde kendi istediği hukuku
kendisi seçmeli" cümlesi yer almaktadır.
Buradaki "Genel prensiplerin
içerisinde" şartı, Anayasa, yasalar, kamu hukukunun temel esaslarını kasdettiği
için, açıklanan görüşteki maksadın özel hukuktaki "Akit Serbestliği" olduğu
açıkça görülmektedir.
Pek çok yerde yapılan açıklamalarda
da bunun böyle olduğu belirtilmiştir. Bundan dolayı açıklanan görüşten
maksat: Kamu hukuku'nda değil, kişilerin ve özel kurumların tercihlerine
bırakılan ve: TTK, BK, MK, HUMK, CMUK ve 2657 Sayılı "Milletlerarası Özel
Hukuk Hakkında Kanun"da yer alan tercihe bağlı "akit yapma" ve "Mahkeme
ve Hakem seçme" hakkının, çağdaş gelişmelere ve taraf olduğumuz uluslararası
anlaşmalara paralel olarak Anayasal güvenceye kavuşturulması" dır.
(4) Yine açıklanan görüşteki
"serbesti" ve "tercih" hakkından maksat 2657 sayılı kanunun 14., 24., 31.,
ve 43. maddelerinin teyidinden ibarettir.
Yine bu açıklamalar; MK'nun
170 ve 475, BK'nun 19, TTK'nun 8, HUMK 516 ve 536 maddelerinin teyidinden
ibarettir.
(5) Açıklanan fikirler Türkiye'nin
de taraf olduğu BM İnsan Hakları, Avrupa İnsan Hakları Helsinki ve Paris
Şart’larında temel insan hakları olarak kabul edilen çağdaş esasların ve
tercih haklarının teyidinden ibarettir.
(6) Netice itibariyle açıklanan
fikir insanların özel hayatlarında, yukarda belirtilen uluslararası anlaşmalar
ve yasaların insanlara tanıdığı hakların kullanılabilmesinin Anayasal güvenceye
bağlanarak kullanılmasından ibarettir.
(7) Böyle bir düşünce açıklamasının
"Laiklik"e aykırı sayılması kesinlikle mümkün değildir; tam tersine bu
açıklama "Laiklik"in gereğidir. Çünkü, bu açıklamada tek bir görüşün katı
kuralları yerine temel esaslar dahilinde, yani Anayasa ve yasalar çerçevesinde
herkese tercih hakkı tanıyan bir görüş savunulmuştur.
(8) Yine konuşmanın bütününde
baştan-sona kadar "Laiklik"in savunulması yapılmıştır: "Laiklikten bütün
dünya üç şey istiyor: Bir kimse, vicdanından dolayı kınanmasın; baskı yapılmasın;
herkes inancında hür olsun. Biz burda da 'her türlü baskıyı önleyen bir
devlet' diyerek, kimsenin kimseye baskı yapmasını önleyici bir kuvvet getirdik
ve devletin kendisi tahakküm yapamayacak, devlet hizmet için var olacak,
hizmeti esas alacak, ve devlet insan haklarına dayanacak. (...) Demokratik
olacak, (...) Bu ne demek? Kanunların yapılışında halkın istediği olacak,
yani SKOLASTİK bir zihniyetle 'dinimiz böyle emrediyor, öyleyse kanunlar
böyle yapılmalıdır' diye bir zorlamayı da uygun görmüyoruz; ilmi çalışılmalı".
"Uzlaşamayacağımız hiçbir
şey yoktur; yeterki herkes fikrini açıkça söylesin, yeterki, nihâyet milletin
hakem olduğunu dikkate alalım..." (Ek: Bölüm IV, No:10, Toplantı Tut. Say.
21).
Tutanaktaki bu ifadelerden
açıkça görüldüğü gibi konuşmada ana esas, laikliğin savunulmasıdır.
Kanunların yapılmasında skolastik
bir zihniyetle dinin emirlerinin değil, ilim ve aklın esas alınmasıdır.
Bu açık gerçekler ortada
iken böyle bir konuşmayı laikliğin ihlali olarak telakki etmeye elbette
imkân yoktur.
(9) Kaldı ki, Anayasa'nın
25. maddesine göre:"Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce
ve kanaaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce ve kanaatleri sebebiyle
kınanamaz ve suçlanamaz.." (Any. Md. 25/2).
(10) Mezkur görüşlerin açıklanması
Uluslararası Anlaşmalar’ın ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin pek çok
kararlarının da tekrar-tekrar teyid ettiği düşünce hürriyetinin en tabii
bir uygulamasından ibarettir (Bölüm I, Fasıl 2, Kısım B).
(11) Yukarda (Bölüm IV, Kısım
A-3)) bölümü münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin Erbakan'ın
bütün beyanları "Laiklik"in savunulması istikametindedir (EK: Bölüm IV,
No:1). Sayılamıyacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan,
Anayasa'nın herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını,
anafikirden çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir;
Hukuki geçerliliği yoktur.
(12) Bir Meclis çalışmasında,
sorulduğu zaman düşünce açıklamanın eylemle hiçbir ilgisi yoktur. "Hakimiyetin
Kayıtsız Şartsız Millet'e Ait..." olmasının doğal sonucu milletvekillerinin,
bahusus Meclis çalışmalarında görüş ve düşüncelerini hiçbir kayda ve engele
tabi olmadan açıklayabilmeleridir.
(13) Yukarıda bir bir serdedilen
pekçok gerekçenin hepsi bir yana bırakılsa dahi yine de Sayın Başsavcı’nın
kendi faraziyelerine göre yasalara uygun böyle bir Meclis çalışmasını,
bir isnad olarak ileriye sürmesi mümkün değildir. Çünkü bu Meclis çalışması
23.3.1993 tarihinde cereyan etmiş olup, 1995 Anayasa değişikliğinden çok
öncedir. 1995 Anayasa değişikliğinden önce Anayasa'da siyasi partilerin
"odak" olma sebebiyle kapatılmaları söz konusu olmamıştır.
Sonuç:
Yukardaki Necmettin Erbakan'ın
özel hukukta "akit serbestliği" ile ilgili olarak bir Meclis çalışmasında
görüşlerini açıklamış olması, herhangi bir davaya mesnet yapılamaz. Çünkü;
bu görüşler bir meclis çalışmasında açıklanmış olduğu için, Anayasa’nın
83. maddesine göre "sorumsuzluk güvencesi" altındadır.
Herhangi bir eylemle ilişkisi
yoktur, görüş açıklamaktan ibarettir.
Açıklanan görüşler uluslararası
anlaşmalar, Anayasa ve yasalara uygundur, "Laikliğe aykırılık" la hiç bir
ilgisi yoktur; tam tersine bu çalışma ile "laiklik" savunulmuştur.
Bu görüşlerin açıklanması,
bir siyasi partinin Genel Başkanı ve bir parlamenter olmanın tabii sonucudur.
Siyasi partiler ve onların
temsilcileri, Anayasal teminat altında bulunan yasal ve denetsel görevlerini
serbestlik içinde yapamazlarsa "Demokratik Parlementer Sistem" işlevini
nasıl yerine getirecektir?
Görüldüğü gibi bu iddia da
diğerleri gibi mesnetten yoksundur, hükme medar olamaz.
c. Necmettin Erbakan'ın Grup
Konuşmasında "Geçiş Döneminin Huzurlu Olmasını" İsteyen Konuşmasıyla
İlgili Olarak, Sayın Başsavcı'nın İleri Sürdüğü Mütalaalar Yersizdir.
İddianamenin 9. sayfasında
Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'a bazı sözler izafe edilmiş
ve bu sözlere dayanılarak parti suçlanılmak istenmiştir.
Sayın Başsavcı, Meclis grubunda
yapılan konuşmanın aslının ne olduğunu, ne maksatla yapıldığını araştırmadan,
tesbit etmeden ve ne saikle yapıldığını ilgiliye sormadan, uygun düşeceğini
tahayyül ettiği bir takım beyanlarda bulunarak asıl konuşmanın maksat ve
gayesiyle ilgisi olmayacak şekilde yorumlama yoluna sapmak suretiyle fahiş
bir hata yapmıştır. Halbuki:
(1) Sözü edilen konuşma TBMM
Grup Toplantısı’nda yapılmış bir konuşma olduğu için Meclis çalışmaları
kapsamında yapılmış bir konuşmadır. Anayasa'nın 83. maddesinin milletvekilleri
için sorumsuzluk güvencesine ait açık hükmü ve aşağıdaki 83. madde ile
ilgili açıklamalara göre hiçbir şekilde, herhangi bir suçlamaya mesnet
yapılamaz (Bölüm V).
(2) Herhangi bir suçlamaya
mesnet yapılmak maksadıyla değil de gerçekte ne söylendiğinin anlaşılması
maksadıyla bir konuşmanın değerlendirilmesi istenildiği takdirde, malum
olduğu üzere, müstekar hale gelmiş Yargıtay İctihatları’na ve bilimsel
görüşlere göre konuşmanın aslının tam olarak ele alınması bütünü içinde
değerlendirilmesi, hangi sebep, saik ve maksatla gerçekte ne söylenmek
istendiğinin tesbiti gereklidir. Bunun için de konuşmacıya neyi, niçin
söylediğinin sorulması gerekir.
(3) Bu konuşma, bilindiği
gibi bir kısım basın tarafından tamamen gerçeklere aykırı biçimde değiştirilmiş,
bir-iki kelime ortaya atılarak, asıl maksadının dışında gösterilmeye çalışılmış
ve üzerinde birçok polemik yapılmış bir konuşmadır. Yapılan bütün tavzih,
tekzip ve açıklamalara rağmen yanlış olarak tanıtılmaya çaba gösterilmiştir.
Hal böyle olduğundan dolayı
bu konuşmanın aslının ve maksadının ne olduğunun tesbiti için yukardaki
hukuk kurallarına titizlikle riayetin büyük önemi vardır.
(4) Bir konuşmanın değerlendirilmesinde
"sebep ve saik" gözardı edilemez; zira hukukta "saik" çok önemlidir. Gerçek
nedir?
(5) Meclis grup toplantısının
yapıldığı 13 Nisan 1994 tarihi, 27 Mart 1994 Yerel Genel Seçimler’den iki
hafta sonraya rastlayan bir tarihtir.
27 Mart 1994 günü Genel Yerel
Seçimler yapılmış; Refah Partisi, başta büyük şehirlerin çoğu olmak üzere
tüm ülkede milletimizin beklediği demokratik başarıyı göstermiştir.
Diğer taraftan, hemen bu
seçimlerin arkasından henüz icraata başlama fırsatı doğmadan bir kısım
çevrelerce Refah Partisi'ne, Refah Partililer’e tahkir ve açık tehdit eylemleri
başlatılmıştır.
Bu meyanda bir takım kuruluşlar
tarafından her yerde görülmemiş yoğunlukta "tahrik" ve "tahrike teşvik"
mahiyetinde eşine rastlanmamış bir kampanya başlatılmıştır. Başta İstanbul,
Ankara olmak üzere, bu çevrede yasadışı yürüyüşler yapılmıştır.
Bu kampanyanın nasıl bir
kampanya olduğunu (EK: Bölüm IV, No:11) de takdim olunan dosyadaki fakslar
açık bir şekilde göstermeye yeterlidir. Bu faksların nerelerden nerelere
gönderildiği de ayrıca dikkat çekicidir.
Hemen belirtelim ki, o tarihlerde
Refah Partisi tarafından bu konularda yetkili mercilere suç duyurusunda
bulunulmuştur (Ek: Bölüm IV, No:12).
Bu faxlardan açıkça görüldüğü
gibi, "Kan" dan bahseden Refah Partisi Genel Başkanı değil, bizzat bu çevrelerdir.
Nitekim fakslarda şu cümleler yer almıştır: "Ankara Melih Gökçek'e mezar
olacak... Gerekirse kanımızın son damlasına kadar direnmeye ve savaşmaya
hazırız..." Ayrıca yapılan kanunsuz yürüyüşlerde de birçok yakışıksız slogan,
tehdit, tahkir sözleri kullanılmıştır. "Ankara Melih'e Mezar olacak..."
gibi ciddi tehditler yapılmıştır.
Bu olaylar sebebiyle Refah
Partisi Genel Başkanı bir yandan bu çevrelerin yürüyüş, eylem ve tahriklerin
son bulması diğer yandan RP'li belediyelerin huzur ve barış içinde hizmet
yapabilmeleri için bahse konu grup toplantısında, ülkenin o günkü durumunu
bir tahlile tabi tutmuş, bu yapılan kanunsuz eylemleri kasdederek, bu huzursuzluktan
bir fayda gelmeyeceğini belirtmek kasdıyla bu tahrikleri yapanlara seslenmiş;
kanlı tehditleri bırakın; RP'nin genel yönetimde de iktidara gelip "Adil
bir Düzen'i kuracağı güne ulaşıncaya kadar geçireceğimiz dönemi huzur,
barış ve kardeşlik içinde geçirelim" mealinde bir konuşma yapmıştır.
Asıl maksadı ve gayesi açık
olan bu konuşma, ne yazık ki bir kısım basın tarafından art maksatlı olarak
yapılan değiştirmeler ve yorumlar ile asıl gayesinden saptırılmıştır.
Bununla beraber, bir kısım
medyanın yaptığı bütün bu tahrifata rağmen, değiştirilmiş metinlerden bile,
dikkatle incelendiği zaman asıl maksadın ne olduğu görülmekte ve konuşma
aslının yapılan yorumlarla bir ilgisinin bulunmadığı anlaşılmaktadır.
Mesela: Bu konuşmayı A.A.
13.04.1994 günlü bülteninde, aşağıda olduğu gibi vermiştir.
"(A.A) 27 Mart'ta halk yanıldı
diyorsunuz, o zaman buyurun hemen halka gidelim, halk ne diyor. (Halk seçim
istemiyor) diyorsunuz, o zaman, halkın ne isteyip istemediğini halka soralım.
Halk Adil Düzen’i, istikrarı, barışı istiyorsa hemen seçime gidelim.
Bir kaç tane, hükümet tarafından
beslenen holding dışında herkes bizimle birliktedir.
Bütün halkımız bizimle beraber
Adil Düzen, lider ülke istiyor, Refah Partisi iktidara gelecek, Adil Düzen
kurulacak, sorun ne? Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı? Tatlı mı
olacak, kanlı mı olacak? Bu kelimeleri kullanmak bile istemiyorum, ama
bunların terörizmi karşısında herkes bu gerçeği görsün diye bu tabirleri
kullanmaya mecburiyet duyuyorum.
Türkiye'nin şu anda bir şeye
karar vermesi lazım, Türkiye Refah Partisi ile Adil Düzen'e geçecek, bu
kesin şart. Geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı olacak,
kanlı mı olacak? 60 milyon buna karar verecek. Biz diyoruz ki, bu geçişi
tatlı yapalım, bu geçişi barış içinde, bu geçişi yumuşak yapalım. Zihniyet
olarak biz barışçıyız, bunlar gibi terörist değiliz. Biz huzurcuyuz, bizim
yolumuz kardeşliktir. (Ek: Bölüm IV, No:13, Anadolu Ajansı Bülteni 13.4.1994).
Bu değiştirilmiş metin dahi
dikkatle incelendiği zaman ne görülüyor:
5.1. Metin içerisinde "Geçiş
Dönemi" kelimeleri yer aldığı halde, haberin başlığı maksatlı olarak değiştirilmiş,
"Gelme Biçimi" olarak ifade edilmiştir. Bu değişiklik "temel kastı" tamamen
değiştirmektedir. Şöyle ki: Konuşmanın kastı Refah Partisi yerel yönetimde
iktidara geldi. Bir süre sonra da yapılacak seçimlerle genel yönetimde
de iktidara gelecek, millet saadet bulacaktır; Millet'in saadet bulması
için bu gereklidir.
Yerel Yönetimde iktidara
geldikten sonra, genel yönetimde de iktidara gelinceye kadar bir süre geçecektir.
Bu süre bir kaç yıl olabilir. Bu bir kaç yıllık süre bir geçiş dönemidir.
Bu geçiş döneminin huzur, barış ve kardeşlik içerisinde geçirilmesini istiyoruz.
Milletin de böyle istediğinden eminiz. Bu geçiş dönemi, şimdi huzursuzluk
çıkaranların bu faaliyetlerine devam etmeleri suretiyle baştan sona kadar
huzursuz bir dönem olmamalıdır. Bu ve benzer tahriklerden vazgeçilmelidir.
Refah Partisi'nin insiyatifi dışında geçecek olan bu birkaç yıllık süre,
Millet'in bütününün şuurlu ve uyanık davranışlarıyla bir barış süreci olarak
geçmelidir.
Bu kasıtla yapılan bir konuşmanın
asıl kast belirten bu bir iki yıllık "Geçiş Dönemi" kelimeleri yerine,
Refah Partisi'nin iktidara "geliş biçimi" diye değiştirilirse, bütün kasıt
tersine çevrilmiş olur. Zira konuşmacının kastı: Refah Partisi'nin iktidara
nasıl geleceği değildir; Çünkü o belli .... değiştirilmiş metinde dahi
tekrar tekrar görüldüğü gibi RP'nin iktidara gelişi demokrasiyle ve seçimle
olacaktır.
Konuşmacının kastı: Refah
Partisi'nin iktidara gelişinin huzurlu olup olmayacağı değil, bu bir kaç
yıllık "geçiş dönemi"nin huzursuzluk çıkartanlar yüzünden huzurlu geçip
geçmeyeceğidir.
5.2. Bu değiştirilmiş metinden
dahi konuşmacının kastının: "Buyurun halka gidelim.. Halk ne diyor... Halk
Adil Düzeni istiyor... Hemen seçime gidelim..." kelimelerinde de açıkça
görüldüğü gibi, iktidara gelmenin tek yolunun "seçim" olduğudur.
5.3. Refah Partisi'nin "Adil
Bir Düzen" istediği herkesin bildiği bir gerçektir. Adil Düzen'den ne kastedildiği
de sayılamayacak kadar çok Meclis konuşmalarıyla, konferanslarla, beyanlarla
açıklanmıştır ve her defasında belirtilmiştir ki, RP'nin istediği düzen,
Anayasa'da istenen düzenin gerçek manada tatbikidir.
Esasen: Anayasanın 2. maddesinde
"... milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde.... " hükmüne; 18. maddesinde
"Hiç kimse zorla çalıştırılamaz. Angarya yasaktır" hükmüne; 55. maddesinde
"... işe uygun adaletli bir ücret..." hükmüne; 73. maddesinde de "vergi
yükünün adaletli ve dengeli dağılımı..." hükmüne yer verilmiştir.
Bu hükümlerden ve Anayasanın:
"Türkiye Cumhuriyeti Adalet Anlayışı içinde"... demokratik, laik, sosyal
bir hukuk devletidir. Anayasa’nın âmir Hükmü’nden de görüldüğü gibi demokratik,
laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti'nde, devletin
düzeni adalet anlayışı içinde yürüyen bir düzendir. Yani "Adil Bir Düzen"dir.
Sayılamayacak kadar çok defa belirtilmiştir ki, Refah Partisi'nin belirttiği
"Adil Düzen" işte bu anayasal düzendir.
Sonuç olarak: Bu gerçeklerin
ışığı altında, Sayın Başsavcı’nın ileri sürdüğü mütalaa değerlendirildiğinde
görülen nedir?
(1) Sayın Başsavcı yapılan
konuşmanın aslını ve tamamını dikkate almadan, saikini, kastını inceleyip
tesbit etmeden, yanlış kabullere dayanarak ve yanlış yorumlar yaparak,
haksız isnadda bulunmuştur.
(2) Yukarda yapılan açıklamalar
karşısında ortada laikliğe aykırı davranışla ilgili hiçbir husus yoktur.
(3) Sözü edilen konuşma Meclis
çalışmaları kapsamındadır. Bu yüzden aşağıdaki bölümde açıklandığı gibi
83. maddenin açık hükmüyle "sorumsuzluk" güvencesi altındadır. Bu sebepten
hiçbir ithama mesnet yapılamaz.
(4) Ve yine adı geçen Meclis
çalışmasının tarihinden de belli olduğu gibi (13 Nisan 1994) bu konuşma
Anayasa’da, 1995 yılında yapılan değişiklikten önce yapılmıştır. Sayın
Başsavcı’nın iddianamedeki kabullerine göre, hangi yönden bakılırsa bakılsın
"odak olma" faaliyetine delil olamaz.
(5) Yukarda (Bölüm IV, Kısım
A-3) bölüm münasebetiyle açıkça belirtildiği gibi Necmettin ERBAKAN'ın
bütün beyanları laikliğin savunulması istikametindedir. (Ek: Bölüm IV,
No:1) Sayılamayacak kadar çok lehte delil varken, hiç ilgisi olmadan, Anayasa'nın
herhangi bir suçlamaya müsaade etmediği bir Meclis çalışmasını ana fikrinden
çıkarıp tam tersine yorumlara tabi tutmak mümkün değildir. Hukuki geçerliliği
yoktur.
(6) Yine RP'nin, iktidara
seçimle ve demokratik yolla geleceğine dair sayısız konuşma ve beyanı vardır.
Sadece bir misal olarak; İktidarın nasıl devralınacağı, 1993 tarihli büyük
kongrede alenen ve açıkça ifade olunmuştur (Ek: Bölüm IV, No:14).
Yukardaki izahlardan açık
bir şekilde görülüyor ki: Necmettin Erbakan meclis grup konuşmasında "geçiş
dönemi"nin huzurlu olmasını isteyen konuşmasıyla ilgili olarak başsavcının
ileri sürdüğü mütalaalar yersizdir.
d. Sayın Başsavcı'nın, Basındaki
Bir Kısım Gerçekdışı Maksatlı Yazıları Delil Telakki Etmesi Hukuki Değildir.
İddianamenin yine 9. ve 10.
sayfalarında yeralan, "Sivas - Sıcak Çermik Seminer Konuşmaları" diye takdim
edilen iddiaya gelince:
(1). Bu iddianın hiçbir dayanağı
yoktur. Böyle bir konuşma kesinlikle yapılmamıştır.
(2). Sayın Başsavcının, bir
gazetenin asılsız bir haberine dayanarak, Deniz Kuvvetleri Komutanı’nın
MGK Toplantısı’nda gazeteler okuduğuna ve bu gazeteler karşısında Başbakan
Necmettin Erbakan'ın sessiz kalmak suretiyle bu iddiaları kabul etmiş sayılacağına
dair iddiasının hem gerçekle bir ilgisi yoktur ve hem de bu iddia hukuken
geçersizdir.
(3). Çünkü MGK Toplantıları
gizlidir. Bu toplantılar hakkında bir bilgi almak mümkün olmadığı gibi,
toplantılar hakkında yayın yapmak da yasaktır. Kaldı ki, kanuna aykırı
biçimde elde edilen deliller hükme dayanak yapılamaz.
(4). Sayın Başsavcı, bu iddiası
ile "avam"ın deyişiyle "sükut ikrardan gelir" demek istiyorsa, bu kabulün
de hiçbir hukuki dayanağı ve değeri yoktur.
(5). Kaldı ki, bu kabil gerçekdışı,
asılsız iddialar nerede, ne zaman yapılmışsa tarafımızdan reddedilmiş ve
muttali olunan iftiralar hakkında kununi yollara başvurulmuştur.
(6). Husumeti sabit kimselerin
beyanları delil olamaz.
Nitekim siyasi husumetle
bu yayınları yaparak saldırıda bulunanlara karşı Refah Partisi yetkilileri
tarafından hukuk yollarına gerekli başvurular yapılmıştır.
Bu cümleden olarak, bu konu
ile ilgili olmak üzere haklarında açılan davada Zekeriya Beyaz ile sorumlu
müdür T. Kutsi Makal, Ankara Asliye 24. Hukuk Mahkemesi’nin 18.5.1995 tarih
ve 1994-645-1995/391 sayılı kararıyla manevi tazminat ödemeye mahkum edilmişlerdir
(Ek: Bölüm IV, No:15). Bu karar, 26.12.1995 gün 1995/9171-10106 sayılı
ilamla Yargıtayca onanmıştır (Ek: Bölüm IV, No:16). Ayrıca, adı geçenler,
Ankara 2. As. Ceza Mahkemesinin 30.10.1995 tarih ve 1994/01122-1995/000215
sayılı kararıyla hapis ve ağır para cezasına mahkum edilmişlerdir (Ek:
Bölüm IV, No:17). Ve yine adı geçenler, Refah Partisi'ne hakaretten dolayı
Ankara 2. As. Ceza Mahkemesi’nin 27.9.1995 gün ve 1994/01122-1995/00840
sayılı kararıyla da hapis ve ağır para cezasına mahkum olmuşlardır (Ek:
Bölüm IV, No:18).
(7) Böylece, bu mahkumiyet
kararlarıyla sözü geçen yayınların gerçekle ilgisi olmadığı ve bunların
husumetten ileri gelen bühtan ve iftiralardan ibaret olduğu "kesin hükümle"
sabit olmuştur.
(8). Sayın Başsavcı, 2820
sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 98. maddesinin verdiği Sorgu Hakimliği
görevini ve CMUK'un 153/2. maddesinin yükümlü kıldığı "Lehteki delilleri"
de toplama vecibesini yerine getirmek suretiyle usul hükümlerini noksansız
yerine getirmiş olsaydı, parti kapatma gibi ciddi ve önemli bir davada
böyle asılsız ve aksi sabit olmuş bir konuyu delil olarak ileri sürmezdi.
Sonuç: Yukarıda yapılan açıklamalardan
da kesin olarak görüldüğü gibi; husumete dayanan bir basın haberindeki,
asılsızlığı mahkeme kararıyla "kesin hüküm" haline gelmiş bir yazının delil
olarak ileri sürülmesi hukuken mümkün değildir.
e. Sayın Başsavcı'nın, Başbakanlık
Konutunda Diyanet İşleri Başkanlığı ve İlahiyat Fakültesi Mensuplarına
Verilen İftar Yemeğini Laikliğe Aykırı Bir Davranış Olarak Nitelendirmesi
Hukuken İsabetli Değildir.
Sayın Başsavcı, iddianamenin
10. sayfasında dercettiği sözleriyle Başbakan sıfatıyla Necmettin Erbakan'ın
Başbakanlık konutunda Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına
vermiş olduğu bir iftar yemeğini laikliğe aykırı bir davranış olarak gösterebilmek
için, bu iftara Diyanet İşleri mensubu olarak katılmış olanlardan bir kısmının
"Devrim yasalarını ihlal eden" ve güya "Laikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla
tanınan bazı tarikat liderleri" olduklarını ileri sürmüştür.
Bir kısım medyanın maksatlı
olarak yaptıkları yayınların etkisi altında kalınarak ileri sürülen bu
görüşlerin gerçekle de, hukukla da hiç bir ilgisi yoktur. Diğer iddialar
gibi bu iddia da hukuken geçersizdir. Çünkü;
(1) Söz konusu iftar yemeği
Refah Partisi adına değil, Başbakanlık adına verilmiştir; bu sebepten dolayı
Refah Partisi ile hiç bir ilgisi yoktur.
(2) Böyle bir iftar davetinin
yasal olup olmadığını denetleme TBMM'nin görevidir.
(3) TBMM 04.02.1997 günü
bu konuyla ilgili gensoru müzakeresiyle denetleme görevini yapmış ve bu
konuyla ilgili iddiaların varit olmadığına karar vererek gensoru önergesini
reddetmiştir (Ek: Bölüm IV, No:19, Gensoru önergesi).
(4) Başbakan sıfatıyla Başbakanlık
Konutu’nda verilen bu iftar yemeği, aynı Ramazan ayında, toplumun çeşitli
kesimlerine, bu meyanda üniversite mensupları, yargı organları mensupları,
medya mensupları, yazarlar, sanayici, işadamları, işçi kuruluşları temsilcileri
... vs.ye verilen 20'den fazla iftar davetlerinden birisidir.
(5) Bir Ramazan ayında toplum
kesimlerinin geniş yelpazesini dikkate alarak yapılan bir seri iftar davetlerinden
birisinin Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarına tahsis edilmesinden
daha doğal bir şey olamaz.
(6) Bu iftar yemeklerinin
tertip ve tanzimi Başbakanlık Halkla İlişkiler görevlileri tarafından yapılır.
Diyanet İşleri, İlahiyat Fakültesi mensuplarından kimlerin davet edileceğini
bu görevliler tanzim eder.
(7) Türkiye'mizde 30 Teşrinisani
1341 tarih ve 677 sayılı "Tekke ve zaviyelerle, türbelerin seddine dair
kanun" la birlikte, yani 1925'ten bu tarafa 72 senedir tekke-zaviye ve
türbeler kapatılmış, şeyhlik, meşayihlik, tarikat ve tarikate mensubiyyet
yasaklanmıştır.
(8) Fiili ve hukuki durum
bu kadar açık iken, Sayın Başsavcının "Tarikat liderlerinden" de söz etmesini;
hele böyle bir mevhumeyi "davaya delil" diye ikame etmesini adalet ilkesi
ve hukuk mantığı ile bağdaştırmak imkânsızdır.
Hukukun genel kurallarına
göre; "Tevehhüme itibar yoktur".
(9) Yukarki 5. maddede belirtildiği
gibi söz konusu iftar daveti, Diyanet İşleri ve İlahiyat Fakültesi mensuplarının
daveti münasebetiyle yapılmıştır.
Bu davete başta Diyanet İşleri
Başkanı Sayın Mehmet Nuri Yılmaz olmak üzere Diyanet İşleri mensuplarından
bir grup, İlahiyat Fakültesi’nden Dekan başta olmak üzere İlahiyat Fakültesi’nin
Profesörleri katılmışlardır.
Diyanet İşleri mensubu olması
dolayısıyla davet edilen zevata bu sıfatların dışında başka sıfatların
izafe edilmesinin olayla hiç bir ilgisi yoktur. Bu davet münasebetiyle
Sayın M.Nuri Yılmaz ve İlahiyat Fakültesi Dekanı Sayın M.Sait Yazıcıoğlu
birer konuşma yapmışlardır.
Davetin maksat ve gayesinin
ve hasıl ettiği sonucu belirtmek bakımından, İlahiyat Fakültesi Dekanı
Sayın Prof. Dr. M.Sait Yazıcıoğlu'nun davette yaptığı teşekkür konuşmasındaki
şu cümlelerin önemi büyüktür. "Böyle bir ilgiyi ve beraberliği, her Ramazan'da
beklerdik, ancak şimdi nasib oldu; bu gibi beraberliklerin demokrasinin
gelişmesine katkı sağlayacağını; zira, hangi kesimden olursa olsun, halkla,
seçilmişler arası diyaloğa ihtiyaç bulunduğunu, toplumsal huzuru geliştireceğini
ifade etmek isterim" demiştir
(10) Ramazan münasebetiyle
çeşitli kurum ve kuruluşlar benzer ikramlarda bulunur. Bizim tarihi geçmişimiz
emsalleriyle doludur.
(11) Bugün artık hür dünya,
her türlü taassuptan arınmış, toplumsal huzuru sağlamaya seferber olmuştur.
Bu sebeple ulusal ve hatta uluslararası barışın sağlanabilmesi için her
fırsat değerlendirilir olmuştur. Ulusların milli bayramları, özellikle
de barış ve hoşgörü günü olan dini gün ve bayramlar barış için fırsat bilinmektedir.
Nitekim Türkiye Gazetesi'nin
ekte sunduğumuz resimli haberinde şu sözlere yer verilmiştir: "ABD'li milletvekili
ve senatörler, İslâm toplumu temsilcileri ile birlikte iftar yaptı. Kongre
bmasındaki davete askerler de katıldı. " (Ek: Bölüm IV, No:20, Türkiye
Gazetesi 8.2.1997).
Sonuç olarak: Yukarıki izahattan
açıkça görüldüğü gibi: Refah Partisi ile ilgisi olmayan, Başbakanlık adına
halkla ilişkilerin geliştirilmesi maksadıyla verilmiş olan ve TBMM kararıyla
laikliğe aykırı hiçbir yönünün bulunmadığı tebeyyün eden bir yemek davetinin
gerçekle alakası olmayan yorumlarının, hukuki değer ifade etmeyeceği açıktır.
Netice olarak: Necmettin
Erbakan hakkında, iddianamede ileri sürülen isnadların hukuki değeri yoktur.
Genel Başkan Necmettin Erbakan
hakkında iddianamede beş tane isnat ileri sürülmektedir. Yukarda ayrı ayrı
açıklandığı gibi bu isnatlardan hiçbirinin hukuki geçerliliği yoktur. Ayrı
ayrı belirtilen pek çok sebebe ilaveten kısa bir özetleme dahi gerçeği
ortaya koymaya yeterlidir.
Nitekim, kısa bir özetleme
yapacak olursak bu beş isnadın mahiyeti nedir? Bunlar niçin hukuken bir
değer ifade etmez; Çünkü;
(1) Üniversitelerle ilgili
Kılık Kıyafet Kanunu’nun savunulması. Yani 2547 Sayılı Kanunun Ek-17. maddesinin
savunulması.
(2) Bir Meclis çalışmasında
Genel Esaslar çerçevesinde, özel hukukta "akit serbestliği" hakkının savunulmasına
dair görüş serdedilmiş olması.
(3) Grup konuşmasında "geçiş
dönemi" nin huzurlu olmasının istenmesi.
a. Bu üç konu doğrudan doğruya
Meclis çalışmaları, ya da bu çalışmaların halka tekrarından ibaret konular
olup Anayasa'nın 83. maddesi gereğince "sorumsuzluk" güvencesi altındadır;
hiçbir davaya konu yapılamazlar.
b. Bu konuşmaların içerisinde
ne laikliğe ne de yasalara aykırı hiç bir husus yoktur.
c. Bu konuşmalar, Anayasa’nın
ve altına imza koyduğumuz Uluslararası Anlaşmalar’ın en doğal insan hakkı
olarak tanıdıkları düşünce hürriyetinin sınırları içinde yapılan konuşmalardır.
Görev ve sorumluluğun gereği olarak iyi niyetle yapılmış konuşmalardır.
(4) Bir yayın organında gerçekle
alakası olmadığı, husumet eseri olduğu mahkeme kararlarıyla da tesbit edilen,
Necmettin Erbakan'la hiç bir alakası bulunmadığı sabit olup, mesulleri
cezalandırılmış olan bir yazı.
(5) Refah Partisi ile ilgisi
olmayan, Başbakanlık faaliyeti olarak verilen ve TBMM'nce denetlenip laiklikle
ilgili olmadığı karar altına alınan bir iftar yemeği.
Görülüyor ki: Necmettin Erbakan
ile ilgili olarak ileri sürülen isnadların hiçbirinin geçerliliği yoktur.
Bunların davadaki "laikliği ihlal" isnadına mesned yapılması hukuken mümkün
değildir.
Önceki
sayfa I Sonraki Sayfa
  |