|
Refah
Partisi'nin Kapatılması İstemiyle
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'nca
Anayasa
Mahkemesi'ne açılan davanın iddianamesi...
(21
Mayıs 1997)
T.C.
CUMHURİYET
BAŞSAVCILIĞI
ANKARA,
21.5.1997
İDDİANAME
SAYl:
SP.13 Hz.1997/109
Anayasa
Mahkemesi Başkanlığına
| Davacı...................................: |
Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı |
| Davalı....................................: |
Refah
Partisi |
| Dava......................................: |
Anayasamızın laiklik ilkesine
aykırı eylemlerin odağı haline geldiği açıklıkla anlaşıldığından, REFAH
PARTİSİ'NİN TEMELLİ KAPATILMASINA KARAR VERİLMESİ İSTEMİ |
| Dayanılan
Yasa Maddeleri.....: |
Anayasamızın 69 uncu maddesinin
altıncı fıkrası yollamasıyla 68 nci maddesinin dördüncü fıkrası. |
| Dava Tarihi............................: |
21.5.1997 |
Refah Partisi'nin aşağıda
ayrıntılarıyla açıklayacağım eylemleri, Siyasi Partiler Kanunun parti kapatılmasına
neden olacak pekçok hükmünü ihlal etmekle birlikte, 23.7.1995 gün ve 4121
sayılı yasanın 7 inci maddesiyle Anayasamızın 69 uncu maddesinin altıncı
fıkrası şu şekilde değiştirilmiştir.
<<Bir siyasi partinin
68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü
temelli kapatılmasına ancak onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği odak
haline geldiğinin Anayasa Mahkemesinince tesbit edilmesi halinde karar
verilir>>
Anılan fıkrada yazılı Anayasamızın
68 inci maddesinin dördüncü fıkrasında ise;
<<Siyasi Partilerin
tüzük ve programları ile eylemleri Devletin bağımsızlığına, ülkesi
ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti
ilkelerine, millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet İlkelerine
aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktadörlüğünü veya herhangi bir tür
diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz, suç işlenmesini teşvik
edemez>> hükmüne yer verilmiştir.
Anayasamızın 11 nci
maddesi:
“Anayasa hükümleri yasama, yürütme,
yargı organlarını, idare makamlarını, diğer kuruluş ve kişileri bağlayan
temel hukuk kurallarıdır” hükmünü, 138. maddesi de: "Hakimler, Anayasa
kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler"kuralını
içermektedir.
Anayasa’nın 11 ve 138. maddeleri
karşısında mahkemelerin hüküm verirlerken Anayasa hükümlerini dikkate almak
zorunda oldukları bir gerçekliktir. Ancak aynı konuda farklı biçimde düzenlenmiş
yasa ve Anayasa kuralları varsa ne olacaktır?
Bilindiği gibi Anayasadaki
yasaklar somut ve soyut olmak üzere gruplandırılmaktadır. Soyut yasaklar
yada yasaklamalar, içerikleri tam olarak belirlenmemiş olanlardır. Yasama
organı bunları somutlaştırmak ve Anayasa buyruğunu yerine getirmek zorundadır,
yoksa görevini savsaklamış olur. Soyut sayaklar yasama organınca somutlaştırılmadıkça
idare ve yargı tarafından doğrudan uygulanmazlar. Anayasada yazılı açık
ve net yasaklamalar ise, kendiliklerinden ve doğrudan doğruya uygulanabilir.
(Prof. Dr. Bülent Tanör, Türkiye'nin İnsan Hakları Sorunu, s.261-262; Prof.
Dr. Tekin Akıllıoğlu, İnsan Hakları, 1992, 5.53-54; Prof. Dr. Zafer Gören,
Başsavcılığımıza yazdığı görüş bildirme yazısı)
Anayasa Mahkememiz, 1963
yılında verdiği iki kararda, Anayasanın, yürürlüğe girdiği tarihte var
olan kanunlardaki aykırı hükümleri kendiliğinden yürürlükten kaldırmasının
mümkün olamayacağı belirtilmişse de; o tarihte yürürlükte olan 1961 Anayasasının
geçici 9 uncu maddesinde Anayasa Mahkemesinin göreve başladığı tarihte
yürürlükte olan kanunlar hakkında iptal davası açılması gerektiği hükme
bağlandığından, Anayasa Mahkememizin aksine bir karar vermesi olanaksızdır.
Buna rağmen, 1963 yılından sonra verdiği birçok karara göre (3.6.1976 gün
ve 13/31; 3.7.1964 gün ve 22/50; 2.8.1967 gün ve 22/22; 30.11.1983 gün
ve 8/3; 3.6.1976 gün ve 13/31; 17.8.1971 gün ve 47/61 sayılı kararlar)
Anayasada sadece özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve
doğrudan düzenleyen bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir kanunun
aykırı hükümlerini zımmen ilga edebilmelidir.
Aslında 1982 anayasasının
177 inci maddesindeki: "mevcut kanunların Anayasa aykırı olmayan hükümleri
veya doğrudan Anayasa hükümleri, Anayasanın 11 nci maddesi gereğince uygulanır"
açık hükmü karşısında Anayasa Mahkemesinin değindiğimiz kararlarına tarihi
bir değer atfedilebilir.
DANIŞTAY'a göre: "Anayasanın
temel hukuk kuralları dışında bir konuyu ayrıntılarıyla düzenlemesi ve
bu hüküm daha önceki kanunlarda bulunup, aynı konuyu düzenleyen Anayasa
hükümlerinin uygulanması tabiidir" -12.2.1970 gün ve 2/1 sayılı Danıştay
İçtihadı Birleştirme Kararı-
Yargıtay Ceza Genel Kurulu
kararına göre de: "Özel kanunun düzenlediği bir konunun Anayasanın bir
hükmüyle açıkça düzenlenmiş olması halinde zımni ilga bulunduğu, doğrudan
doğruya Anayasa hükümlerinin uygulanması gerektiği belirtilmiştir" 15.1.1962
gün ve 1/2 sayılı Ceza Genel Kurulu Kararı-
23.7.1995 gün ve 4121 sayılı
yasanın 7 inci maddesiyle Anayasamızın 69 ve 68 nci maddesinde, Siyasi
Partiler kanununun yürürlüğe girmesinden sonra değişiklik yapılmıştır.
Bir siyasi partinin hangi eylemlerin odağı haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince
tesbite dilmesi halinde temelli kapatılmasına karar verilebileceği, Anayasamızın
68 nci maddesinin dördüncü fıkrasında açık, net ve hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak
biçimde belirtilmiştir.
O halde, bir siyasi partinin
laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediği,
Siyasi Partiler Kanunun 103. maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasamızın
69 ncu maddesinin altıncı fıkrası yollamasıyla 68 nci maddesinin dördüncü
fıkrası gözönünde tutularak belirlenmelidir.
Siyasi Partiler Kanunu tümüyle
yürürlükten kaldırılsa, Anayasamız doğrudan uygulanarak bir siyasi parti
kapatılmıyacak mıdır? Elbette kapatılabilecektir ve bu konuda doktrinde
oybirliği vardır.
Özel yasa olan Siyasi Partiler
Kanunu yürürlükte olduğu sürece, açık ve net olan Anayasa hükümleri dahi
uygulanamaz, kaldırılsa uygulanabilir demek de mümkün değildir. Çünkü Anayasa
hükümlerinden hiçbiri "yedek norm" niteliğinde değildir ve normlar hiyerarşisinde
en üst mevki-dedir.
Bütün Bu nedenlerle Başsavcılığımız,
laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiği için Refah Partisi
hakkındaki kapatma istemini, Anayasamızın 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası
yollamasıyla 68 nci maddenin dördüncü fıkrasına dayanarak yapmıştır.
ANAYASAMIZA GÖRE LAİKLİK
1982 Anayasa 1 nci maddesinde,
devlet şeklini "Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir" diyerek belirtmiş ve
2 nci madde de de Cumhuriyetin niteliklerini saymıştır. Bu maddeye göre;
<<Türkiye Cumhuriyeti,
toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde insan haklarına
saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı başlangıçta belirtilen temel ilkelere
dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir>>
Değiştirilemeyecek hükümleri
düzenleyen 4. madde, 2 maddedeki cumhuriyetin niteliklerinin değiştirilmez
ve değiştirilmesinin teklif edilmez olduğunu hükme bağlamıştır. Böylece
Türkiye Cumhuriyetinin niteliklerinden olan laiklik ilkesinin değiştirilemeyeceği
açıkça ortaya konmuş, güvence altına alınmıştır.
1982 Anayasanın "Başlangıç"
kısmında yer alan;
"Hiçbir düşünce ve mülahazanın
Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği
esasının, Türklüğün tarihi ve manevi değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği,
ilke ve ınkılapları ve medeniyetçiliğin karşısında koruma göremeyeceği
ve laiklik ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve
politikaya kesinlikle karıştırılmayacağı..."
Şeklinde bu ifade ile "Laiklik
ilkesi" nin açık ve kesin surette ortaya konulduğunu görmekteyiz. Ayrıca;
<<Türkiye Cumhuriyetinin
kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk'ün belirlediği milliyetçilik
anlayışı ve o'nun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda>>
Sözleri ile de Atatürk ilkelerinin
benimsenmesi sonucu zımnen "Laiklik ilkesinin" Anayasa yön veren ilkeler
arasında bulunduğu anlaşılmaktadır.
Anayasanın 176 ncı maddesine
göre, Başlangıç kısmı, Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirtir
ve Anayasa metnine dahildir. Aynı maddenin gerekçesinde de Başlangıç kısmınırı
Anayasanın diğer hükümleri ile eşdeğer olduğu ifade edilmiştir.
Batı sözlükleri, laikliği
genel olarak "din ve ruhbanlıkla ilgili olmayan" diye tanımlarlar Yrd.
doç. Dr. Bihter’in (Vural) Dinçkol, 1982 Anayasası çerçevesinde ve. Anayasa
Mahkemesi kararlarında laiklik:
Aslında laiklik dini değil,
hukuki bir kavramdır. Hukuki açıdan laiklik, kısaca ve genel olarak
din işleri ile dünya işlerini ayıran bir rejimdir. Bu ifade ile anlatılmak
üstenen sadece devlet içinde din ve dünya işleriyle, ilgili otoritelerin
birbirinden ayrılması değil, aynı zamanda sosyal hayatın eğitim, aile,
ekonomi, hukuk, görgü kuralları, kıyafet v.b. gibi ceplerinin din kurallarından
ayrılarak, zamana ve yaşama zorunluluklarına, gereklerine göre saptanmasıdır.
Aksi düşünüldüğünde, din işleri ile dünya işlerini birleştiren bir rejim
anlaşılır. - Prof. Dr. Niyazi Berkes, Teokrasi ve Laiklik, s.25-
Laiklik ilkesi ile dinin
siyasi ve hukuki bir güç olması engellenir.
Dinler, dünya işlerine karışıp
siyasi bakımdan güç kazandıkları ölçüde asıl ruhani erklerini gözardı edip,
soysuzlaşmaya başlarlar - Hüseyin Batuhan, Laiklik ve Dini Taassup, 5.60-
<<Demokrasi herşeyden
önce laikliğe dayanır. Gerçek demokrasiler laik olanlardır. Zira demokrasinin
iki önemli unsuru özgürlük ve eşitliktir. Bu unsurların gerçekleşmesi ancak,
dini zorlamaların olmadığı laik toplumlarda mümkündür.
Anayasa Mahkememizin 21.10.1971
gün ve 53/76 sayılı kararında laiklik ilkesinin şu unsurları kapsadığı
belirtilmiştir;
<<a. Dinin devlet işlerinde
egemen ve etkili olması esasını benimseme.
b. Dinin, bireylerin manevi
hayatına ilişkin olan dini ininç bölümünde aralarında ayırım gözetilmeksizin,
sınırsız bir hürriyet tanımak suretiyle dini Anayasa inancası altına alma.
c. Dinin, bireyin manevi
hayatın aşarak, toplumsal hayatı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin
bölümlerinde, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla,
sınırlamalar kabul etme ve dinin kötüye kullanılmasını ve sömürülmesini
yasaklama
ç. Devlete, kamu düzenini
ve haklarının koruyucusu sıfatıyla dini hak ve hürriyetler üzerinde denetim
yetkisi tanıma niteliklerinden oluşmu bir ilkedir>>
Anayasa Mahkememizin 25.10.1983
gün ve 2/2 sayılı kararında, Türkiye'deki laiklik anlayışının batıdaki
Hristiyan ülkelerinden farklı bir yapı ve düşünce biçimine sahip olduğu
belirtilmiş ayrıca sosyalist ülkelerin laiklik anlayışı ile de benzerlik
taşımadığı vurgulanmıştır. Hristiyan ve İslam dini inanç ve gereklerinin
farklılığına değinildikten sonra kararda şöyle denilmiştir;
<<Dini ve din anlayışı
farklı olan bir ülkenin laikliği, o ülke batı medeniyetine açık olsa dahi
batılı ülkelerdeki anlayış içinde benimsemesi esasen düşünülemez ve beklenemez.
…Atatürk Devrimlerinin hareket
noktasında laiklik ilkesi yatar ve devrimlerin temel taşını bu ilki oluşturur
Başka bir anlatımla laiklik açısından verilecek en küçük ödün, Atatürk
devrimlerini yörüngesinden saptırarak, yok olması sonucunu doğurabilir>>
DAVAMIZA DAYANAK YAPTIĞIMIZ
DELİLLER:
1. 3511 sayılı Yasanın 2
nci maddesiyle 2547 sayılı yasaya eklenen ek m.16. hükmü şu şekilde idi;
" Yükseköğretim kurumlarında,
dersane, laboratuvar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet
ve görünümde bulunmak zorunludur. Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların
örtü ve türbanla kapatılması serbesttir.>>
Bu hükmün iptalinin istenmesi
üzerine, Anayasa Mahkememiz sorunu (bir yasal düzenlemenin din kurallarına,
dinsel inançlara ve gereklere göre yapılıp yapılamayacağı) şeklinde saptadığı
7.3.1989 gün ve 1/12 sayılı kararında, laik bir devlette hukuk kurallarının
kaynağını dinde değil, akılda bulunduğu, kişilerin iç dünyasına ilişkin
kurallar getiren din prensipleriin yasallaştırılmasının düşünülemeyeceği
vurgulandıktan sonra;
"Tevhidi Tedrisat Kanunu
gereğince dinsel eğitimin bile laik devlet anlayışına göre yapılması gerekir.
…Birlikte çalışma yapanların
kardeşlikleri, arkadaşlıkları, dayanışmaları yarınları için bile gerekli
iken, onları dinsel gereklerle ayırmak, kimin hangi inançtan olduğunu bir
işaretle belli etmek, onların yakınlaşmalarını, birlikte çalışıp karşılıklı
yardımlaşmalarını ve işbirliğini önler; ayrılıklara, dinsel inanç ve görüşler
nedeniyle çatışmalara yol açar.
…Dersliklerde ve ilgili yerlerde
dinsel inançları simgeleyen belirtilerden uzak kalınması zorunluluğu nedeniyle
yükseköğretim kurumlarında dinsel gereğe bağlanan başörtüleri laik bilim
ortamıyla bağdaştırılamaz.
Laiklik ilkesine ve laik
eğitim kuralına karşı eylemlerin demokratik bir hak olduğu savunulamaz.
…Belli biçimde giyinmek özgürlüğü,
dinsel inancı aynı, ayrı olanlar ve olmayanlar arasında farklılık yaratmaktadır.
Vicdan özgürlüğü, istediğine inanma hakkıdır. Laiklikle vicdan özgürlüğü
karıştırılarak, dinsel giyinme özgürlüğü savunulamaz. Giyim konusu Türk
Devrimi ve Atatürk ilkeliriyle sınırlı alduğu gibi vicdan özgürlüğü konusu
da değildir.
…Yükseköğretim kurumlarında
dinsel giyim esaslarını içeren düzenleme, dinsel kurallardan arındırılmış
devlet düzenine, giyim nedeniyle dinsel bir el atmada bulunmaktadır.
…Söz konusu yasa hükmü, Anayasanın
174. maddesinde yazılı Devrim Yasalarına da aykırıdır>>
gerekçesiyle, Anayasaya aykırı
olduğundan iptaline karar verilmiştir.
Anayasamızın 138/son maddesi
hükmüne göre; <<Yasama ve yürütme organları ile idare , mahkeme kararlarına
uymak zorundadırlar; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle
değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez>>.
Okullarda öğrencilerin dinsel
kuralların emrettiği biçimde takılan başörtüsü ile bulunmalarının laiklik
ilkesine aykırı olduğu kesinleşmiş yüksek mahkeme kararıyla belgelenmesine
rağmen, Genel Başkan Necmettin Erbakan dahil, Refah Partisinin tüm yöneticileri,
kendilerine oy getirdiği inancıyla hemen her konuşmalarında okullarda ve
hatta Devlet dairelerinde başörtüsü ile öğrenim görme ve çalışmanın Anayasal
bir hak olduğunu ısrarla iddia ederek halkı kışkırtmışlar, eylemler düzenlemişler,
hatta genel başkan Erbakan <<İktidar olduklarında Rektörlerin başörtüsüne
selam duracağını>> bir seçim konuşmasında ileri sürebilmiştir.
"Başörtüsü" konusunda yapılan
eylemlerin yaygınlığı, bu hususta parti üyelerince ve yöneticililerince
binlerce konuşma yapıldığının dikkatli televizyon izleyicilerince dahi
açıklıkla saptanması karşısında; bu partinin yalnız bu konudaki eylemleri,
söz ve davranışları bile laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini
kabule yeterlidir.
2. 23 Mart 1983 günü, TBMM
Başkanı Hüsamettin Cindoruk'un Başbakanlığında Siyasi Parti Liderlerinin
Anayasa Değişikliği konusunda yaptıkları 3. toplantıda Refah Partisi Genel
Başkanı Necmettin Erbakan;
(Benim inandığım şekilde
sen yaşayacaksın" tahakkümünün ortadan kalkmasını istiyoruz. Çok hukuklu
bir sistem olmalı, vatandaş genel prensiplerin içerisinde kendi istediği
hukuku kendisi seçmeli, bu bizim tarihimizde de olagelmiştir. Bizim tarihimizde
çeşitli mezhepler olmuştur. Herkes kendi mezhebine göre bir hukuk içinde
yaşamıştır ve de herkes huzur içinde yaşamıştır. Niçin ben başkasının kalıbına
göre yaşamaya mecbur olayım?... Hukuku seçme hakkı inanç hürriyetinin ayrılmaz
bir parçasıdır) diyerek, laik devlet düzenimizi eylemli olarak ortadan
kaldıracak önerilerde bulunmuştur. (Ek 1)
3) Refah Partisi Genel Başkanı
Necmettin Erbakan, 13.4.1994 tarihinde Refah Partisi Meclis Grubunda yaptığı
konuşmada:
(Şimdi ikinci bir önemli
nokta, Refah Partisi iktidara gelecek. Adil Düzen kurulacak. Sorun ne?
Geçiş dönemi sert mi olacak, yumuşak mı olacak, kansız mı olacak bu kelimeliri
kullanmak bile istemiyorum amma, bunların terörizmi karşısında herkes gerçeği
açıkça görsün diye bu kelimelir kullanma mecburiyetini duyuyorum. Türkiye'nin
şu anda birşeye karar vermesi lazım. Refah Partisi Adil Düzen getirecek.
Bu kesin şart, geçiş dönemi yumuşak mı olacak, sert mi olacak, tatlı mı
olacak, kanlı mı olacak. Altmış milyon buna karar verecek) diyebilmiştir.
4- Yine Refah Partisi Genel
Başkanı Necmettin Erbakan'ın 13.1.1991 günü Sivas'ın Sıcak Çermik ilçesinde
Refah Partisinin Eğitim Seminerinde yaptığı, çeşitli basın organlarında
yayınlanan, hatta Deniz Kuvvetleri Komutanımız Güven Erkaya tarafından
28.2.1997 günü yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında okunduğu pekçok
gazete haberine göre Sayın Erbakan'ın sessizce dinlemekle yetindiği iddia
edilen konuşmada (Ek 2);
(…sen Refah Partisi’ne hizmet
etmezsen hiçbir ibadetin kabul olmaz. Çünkü başka türlü müslamanlık olmaz.
Başka türlü kurtuluş yok... Refah bu ordudur. Bütün gücünle bu ordunun
büyümesi için çalışacaksın. Çalışmaz isen patates dinindensin... Bu parti
İslami cihad ordusudur. Kendi kendine CİHAD ediyorum diye faaliyette bulunamazsın.
Karargaha bağlı olmak zorundasın, her faaliyette karargaha bağlı olmak
zorundayız. Karargaha danışılmadan yapılan faaliyetler tefrikadır. Çalışacaksan,
burada çalışacaksın. Müslüman mısın? Bu orduda asker olmaya mecbursun...
Cihada para vermeden müslüman olunmaz. Kişinin müslümanlığı, cihada verdiği
para ile ölçülür. Bir müslüman, zekatını götürüp fakire veremez. Zekatını
beytülmale, cihad ordusunun karargahına, ilçe teşkilatının başkanlığına
verecektir. Biz müslümanız. Biz Kur'anı hakim kılmak isteyene gideceğiz.
Hepimiz Refahçı olmaya mecburuz, çünkü cihad ediyoruz... Şuurla Refaha
çalışan cennete gidiyor. Neden? Çünkü Refah demek Kur'an nizamını hakim
kılmak için çalışmak demektir)
demiştir.
5- Refah Partisi Genel Başkanı
ve Başbakan Necmettin Erbakan, laikliğe aykırı söz ve davranışlarıyla tanınan
bazı tarikat liderlerine, Devrim Yasalarına aykırı kıyafetleriyle geldikleri
Başbakanlık konutunda yemek vererek, bu çeşit kişilerin Devlet katında
itibar gördüklerini ve eylemlerinin hoş karşılanmadığını kanıtlamaya çalışmıştır.
6-Refah Partisi üyesi olup,
laiklik ilkesine aykırı söz ve eylemleri tesbit edilen pekçok kişi var.
Bunlardan önemli görevler yüklenmiş olan ve konuşmaları video, kaset ve
doğruluğundan kuşku duyulamayacak tutanaklarla tesbit edilen kişilerin
konuşmalarından bazı bölümleri değerlendirmenize sunuyoruz.
A- Refah Partisi Rize Milletvekili
Şevki Yılmaz'ın Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğünün 21.3.1994
gün ve 7444 sayılı yazıları ekinde gönderilen video-bant çözümünde,
(Biz Kur'an nizamından yüz
çevirenlerden, ülkesinde Allah Resulü yetkisiz kılanlardan mutlaka hesap
soracağız.) dediği görülmektedir.
Şevki Yılmaz, Rize Belediye
Başkanı seçilmeden kısa bir süre önce İstanbul'da yaptığı konuşmada;
(Sizleri ahirette Dünyada
seçtiğiniz liderlerle çağıracağız... Bugün Kur'anın kaçta kaçı bu ülkede
uygulanıyor hesap ettiniz mi? Ben hesap ettim. Kur'anı Kerimin'in % 39'u
bu ülkede ancak uygulanabiliyor. 6500 ayeti rafa kaldırılmış... Kur'an
Kursu inşa ettin. Yurt yaptın, çocuk okutuyorsun, öğretmenlik yapıyorsun,
vaaz ediyorsun. Bunlar cihad bölümüne girmez. Ameli salih bölümüne girer
Hakkın ihkakı için, hakkın yayılması, Allahın kelimesinin yükselmesi için
yapılacak iktidar çalışmasına cihad derler. Cenabı Hak bunu siyasi mücerretten
emretmemiş. Cahudiden emretmiş. ne demek? Ordu halinde yapılır. Komutanı
bellidir... Namaz kılmanın şartı iktidarın müslümanlaştırılmasıdır. Allah
diyor ki, camilerden önce iktidar yolu müslüman olacak... Beş vakit namaz
kılınacak yerler için kubbeler yapmak sizi cennete götürmez. Çünkü bu ülkede
Allah kubbe yapıp yapmadığını sormuyor. Sormayacak, yetkili olup olmadığını
soracaktır... bugün müslümanların yüz lirası varsa, bu yüzliranın 30 lirasını
kız ve erkek evlatlarımızı yetiştirecek Kur'an Kurslarına ayırırken, 60
lirasını da iktidara giden siyasi kuruluşlara ayıracağız... Allah bütün
Peygamberlerini iktidar için mücadele ettirmiştir. Bana tarikat menşeinden
iktidar için boğuşmayan bir isim gösteremezsiniz. Size diyorum ki, saçlarım
adedince başlarım olsa, herbir baş Kur'an yolunda koparılsa yine bu sahip
davasından vazgeçmeyecektir... Allah'ın size soracağı soru şöyle: Küfür
düzeninde İslam devleti olsun diye niçin çalışmadın? Erbakan ve arkadaşları
parti görüntüsü altında bu ülkeye İslamı getirmek istiyor. Savcı anladı.
Savcı kadar biz anlasak bunu, meseleyi halledeceğiz... Bu ülkede dinin
simgesinin Refah olduğunu Yahudi Abraham bile anlamıştır... Kim iktidar
müslümanın eline geçmeten cemaati silaha teşvik ediyorsa, ya o cahildir
ya başkaları tarafından görevlendirilen bir haindir. Çünkü hiçbir Peygamber
devleti ele geçirmeden harbe müsaade vermemiştir... Müslüman akıllı
olur. Karşısındaki düşmanı nasıl yenececeğini göstermez. Kurmay çizer,
asker uygular. Eğer kurmay planını açıklarsa, yeni bir plan kurması ümmetin
komutanları üzerine vaciptir. Bizim görevimiz, konuşmak değil, asker
olarak ordu içerisinde harpteki planı uygulamaktır...) demiştir. Aynı
kişi milletvekili seçildikten sonra, 29.11.1996 tarihli konuşmasında şöyle
diyor.
(Mecliste 158 tane İmam-Hatip
mezunu kökenli milletvekili var. Bizim derdimiz Lise-İmam hatip ayırımı
değil Liselileri de aynı İmam Hatip ruhuyla yetiştirmek... İnanlara din
dersi yetmez. Bir de ahiret hazırlık dersi konulmalıdır... Bu ülkede en
büyük terör, en büyük isyan Allaha ve Resulüne yapılıyor. Gelin bu ülkede
hep birlikte Başbakanından Cumhurbaşkanına kadar hepimiz ölüm ve ölümden
sonraki hayata hazırlık yaptıralım... Samsunspor’un taraftarı olur da Allahın
taraftarı olmaz mı bu dünyada... Elhamdülillah şimdi kilit taşı omuzumuzda.
Belediyeler merdiven kurdu. Köprünün ortasına ulaşdık. Bir buçuk milyar
İslam kurtuluş ordusu koruyor. Bak Erbakan hocayı tanımayanlar duysun,
o bu köprünün kuruluş ustası ve mimarıdır.) demiştir.
B- Refah Partisi Ankara Milletvekil
Hasan Hüseyin Ceylan, 14.3.1993 tarihinde Kırıkkale'de yaptığı konuşmada;
(Bu vatan bizimdir, rejim
bizim değildir kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm başkalarınındır... Türkiye
yıkılıcak beyler. Türkiye Cezayir olur mu diyorlar? Orada % 81 nasıl olmuşsa,
% 20 falan değil, % 81 lere ulaşacağız. Boşuna uğraşmayın ey emperyalist
batının, sömürgeci batının, vahşi batının ve Dünyayla beraber olacağız
diyerek ırz ve namus düşmanlığı yapan, müslüman kadınının bacakları arasına
insan yerine köpek yerleştirecek kadar köpek yerleştirecek kadar köpekleşen
ve enikleşen batının taklitçiliğine soyunmuş olan sizlere sesleniyorum.
Boşuna uğraşmayın. Kırıkkaleliler’in ellerinde gebereceksiniz) demiştir.
Bu konuşmaya ait çözümünün tamamını inceleyen Prof. Dr. BAHRİ ÖZTÜRK. 25.9.1995
tarihinli Bilirkişi Raporunda;
(Konuşmada özellikle belli
bir dini görüş ve inanca sahip olanlarla olmayanlar arasındaki farklılık
ön plana çıkarılmakta, bu dini görüş ve inanca sahip olmayanlar, şayet
bu görüş iktidara gelirse <<gebertilecekle-rine>> kadar varan düşmanca
hareketlerin hedefi olarak gösterilmektedir. Nitekim konuşmanın diğer yerlerinde
de, örneğin <<bütün hesapları biz soracağız. İstiklal Mahkemelerinin
hesabını da biz soracağız. İskilipli Atıf Hocanın hesabınıda biz soracağız
gibi faildeki amaca ortaya koyan ifadelere sıklıkla yer verilmektedir.
Sanığın eylemi TCK.nun 312/2.maddesine göre <<suç işlemeye dolaylı
tahrik>> suçunu oluşturur.) denilmektedir. Refah Partisi Ankara Milletvekili
Hasan Hüseyin Ceylan'ın bu konuşmasına ait kasetler çoğaltılarak Refah
Partisi teşkilatına dağıtılmış ve mahalli teşkilatlarca da vatandaşlara
dinletilmiştir.
Söz konusu kasetlerden biri
DALAMAN ilçesinde ele geçince 1995 yılana kadar Refah Partisi Dalaman İlçe
Başkanlığını yapan SÜLEYMAN AKBULUT ve 1995 yılında bu görevi devralan
ilçe başkanı ÖMER HALİT MALATYALI, 24.10.1995 tarihinde Dalaman C.Savcısı
SİNAN ESEN'e verdikleri ifadelerde <<üzerinde (Saltanat ve Emperyalizm)
yazılı bu kesetin kendilerine Refah Partisi Genel Merkezi tarafından gönderildiğini>>
açıklıkla belirtmişlerdir.
C- Refah Partisi Ankara Milletvekili
ve Genel Başkan Yardımcısı AHMET TEKDAL, 24.11.1996 günü Kanal D televizyon
kanalında görüntülü olarak verilen konuşmasında şöyle diyor:
(Parlamenter sistemin hakim
olduğu yerlerde, eğer bir millet gerekli şuuru göstermez, hak nizamının
tesisi sadedinde gayet sarfetmez ise kendisini iki bela karşılayacaktır.
Bunlardan bir tanesi bütün münkerler karşısına gelecek, zulüm görecek ve
zulmün neticesinde de helak olup gidecektir. Bir diğeri mükellef olduğu
hak nizamının tesisi için çalışmadığı için Cenab-ı Hakka hesabını veremeyecektir
ve bu uğurda mücadele eden topluluklara elden gelen gayretin gösterilmesi
elbetteki vazifemizdir. Türkiye'de hak nizamı tesis etmek isteyen siyasal
kadronun adı Refah Partisidir.)
D- 24.11.1996 günlü Kanal
D'de yayınlanan TEKE-TEK programına katılan Refah Partisi Ankara Mİlletvekili
HASAN HÜSEYİN CEYLAN, görüntülü bant çözümünden açıkça anlaşıldığı gibi;
(Asker kalkmış diyor ki,
PKK.lı olmanıza müsade ederiz ama, şeriatçı olmanıza asla, Bu kafayla çözemezsiniz.
Çözüm isterseniz şeriatçılıktır.) demiştir.
E- Kayseri Büyükşehir Belediye
Başkanı ŞÜKRÜ KARATEPE, 10 Kasım 1996 günü Atatürk'ün hatırasını anmak
için yapılan sonra:
(Hakim güçler <<ya
bizim gibi yaşarsın, yada her türlü fitneyi, fesadı içinize sokarız>> diyorlar.
Bu yüzden de Refah Partili bakanlar bile kendi dünya görüşlerini bakanlıklarına
yanşıtamıyorlar. Bu sabah ben de, resmi görevim,sıfatım nedeniyle bir törene
katıldım. Süslü püslü görünüşüme bakıp da laik olduğumu sakın sanmayın.
İnancımıza saygı duyulmadığı, sövüldüğü bir dönemde, içim kan ağlayarak,
bu günkü törenlere katıldım. Belki Başbakan'ın bakanların, milletvekillerinin
bazı mecburiyetleri vardır. Ancak sizin hiçbir mecburiyetiniz yok. Bu düzen
değişmeli, Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Gün ola, harman ola, Müslümanlar
içlerindeki hırsı, kini, nefreti eksik etmesin) demiş. orada bulunan Refah
Partisi Kayseri Milletvekili MEMDUH BÜYÜKKILIÇ; (Başkanımızın duygularımıza
tercüman oldu) demiştir.
F- 8 Mayıs 1997 günü Refah
Partisi Şanlıurfa Milletvekili İBRAHİM HALİL ÇELİK, Meclis Kulisinde;
(Refah Partisi iktidarında
imam hatipleri kapatmaya kalkarsanız kan dökülür. Cezayir'den beter olur.
Ben de kan dökülmesini istiyorum. Demokrasi böyle gelecek Fıstık gibi olacak.
Ordu, 3.500 PKK'lı ile başedemedi. Altı milyon İslamcıyla nasıl başedecek.
Rüzgara karşı işerlerse yüzlerine gelir. Bana vurana bende vururum.
Ben sapına kadar şeriatçıyım. Şeriatın gelmesini istiyorum.) demiş, haber
10 Mayıs 1997 günü yayınlanan çok tirajlı gazetelerimizin hemen hepsinde
yayınlanmıştır.
G- Refah Partili Sincan Belediye
Başkanı, Sincan'da düzenlediği Kudüs Gecesinde salona İslami Terörist Örgütü
Liderlerinin büyükboy posterlerini astırdığı, aydınlarımıza “şeriat enjekte
edeceğini” söylediği için Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesince tutuklanmasından
sonra, Refah Partili Adalet Bakanı SEVKET KAZAN, mahkeme kararını protesto
ettiği imajını yaratacak biçimde hapishanede kendisini ziyaret etmiştir.
7. İddianamemizin
(6) numaralı bölümde açıklanan konuşmalar, defalarca görüntülü olarak televizyonlarımızda
gösterilmesine, gazelerimizde defalarca yer almasına rağmen, bu konuşmaları
yapanlar hakkında Refah Partisince hiçbir disiplin işlemi yapılmış olması,
bu konuşmaların Refah Partisi yöneticilerincce de benimsendiğinin, hatta
teşvik edildiğinin en açık delilidir.
8. Din eğitiminin, laik ve
demokratik düşünebilen vatandaş yetiştirilmesinin önünde en önemli engel
olduğu, en gelişmiş demokratik ülkelerde bile kavramış; her demokratik
devlet, bazan anayasa ve yasalarına hüküm koyarak, bazan da sadece Yüksek
Mahkeme içtihatlarıyla <<din eğitimini>> daima denetim altında bulundurmuştur.
Zira
<<din adamı>> ihtiyacını karşılamak için açılan okullar dışında,
milyonlarca çocuğunun din eğitimi görerek ve düşünce yapısının bu eğitime
göre şekillenmesine rıza gösteren bir devlet, laik devlet olarak nitelendirilmez.
Bazı örnekler vermek gerekirse
(örnekler için bakınız <<1982 Anayasası Çerçevesinde ve Anayasa Mahkemesi
kararlarında laiklik>> Yrd.Doç.Dr. Bihterin Dinçkol, Kazancı Yayınları,
1992, 5.123-128):
A.B.D.'de Anayasanın Ek 1
nci maddesi gereğince , din eğitimi devletçe-desteklenmemektedir. Yani
A.B.D.'de resim okullarda dini öğretim yapılmamaktadır.
A.B.D'de resmi devlet okullarıda
öğretmenlerin dini kisve taşımaları yasak edilmiştir.
Engel V.Vitale davasında
(1962) Amerikan Federal Yüksek Mahkemesi devlet okullarında dua okutulmasını
Amerikan Anayasasına aykırı görmüştür.
1948 yılında görülen Mc.
Collom Board Of Education davasına konu olan olayda, kamu okulların da
serbest saatlarde, dini ders öğretmenlerinin ücretsiz olarak ve velilerinden
izin de alarak boş odalarda ders vermelerine ilişkin olarak Yüksek Mahkeme,
vergiler ile desteklenen devlet okul binalarının, dini doktrinleri yaymak
için kullanıldıkları dolayısıyla Evorson prensibinin ihlali olduğu görüşünden
hareket anayasaya aykırılık yargısına varmıştır.
Amerika Federal Yüksek Mahkemesi
1943 tarihli West Virginia V.Barnette davasında da <<Anayasal takımyıldız
içinde eğer bir sabit yıldız varsa o da, hiçbir resmi makamın, politikada,
milleyetçilikte, dinde yada düşünce ile ilgili herhangi bir alanda tek
doğrunun ne olacağını buyurma yetkisine sahip olmadığıdır.>> şeklinde kararını
açıklamıştır. Böylece devletin dini konularda da insanların inaçlarına
etkide bulunamayacağı görüşü ortaya konulmuştur.
İsviçre Anayasasının 49 uncu
maddesine göre, hiç kimse din deslerine katılmaya zorlanamaz.
Almanya Federal Cumhuriyeti
Anayasasının 7.maddesine göre <<Din dersi devletin denetim hakkına
halel gelmeyecek şekilde yapılacaktır.>> Almanya'da ayrıca çocukların din
dersine katılıp katlımamaları velilerin isteğine tabi tutulmuştur.
İngiltere'de Eğitim Yasası
(Educational Act) <<dini inancı olmayan birine dini eğitim yaptırılamaz.>>
hükmünü taşımaktadır.
Okulların laikleştirilmesi,
Fransa'da 19 ncu yüzyılın sonlarında gerçekleştirilmiştir ve bunun sonucunda
devlet okullarında din öğretimi kaldırılmıştır- Encychopedia Britannica,
Volüma 6, l5th edition, s. 418-
Yugoslavya Federal Sosyalist
Cumhuriyeti Anayasasının 174 ncü maddesinde <<Dinsel topluluklar,
sadece din adamlarının yetiştirilmesi için din okulları açabilir>> hükmü
ile, dinsel eğitimin sınırlarını çizmiştir - Yaşar Gürmüz, Anayasalar,1981,
s.319-
3.3.1340 gün ve 430 sayılı
Tevhidi Tedrisat Kanununun 3 ncü maddesinde <<Maarif Vekaleti Yüksek
diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere Darülfünunda bir ilahiyat Fakültesi
tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef
memurların yetişmesi için ayrı mektepler küşat edecektir>>.
Anayasamızın 174 üncü maddesinde
sayılan ve <<Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacağı ve
yorumlanamayacağı>> vurgulandıktan sonra İnkılap Kanunlarının en başında
yazılı olduğuna göre, Tevhidi Tedrisat Kanunu Anayasa hükmü haline gelmiştir.
O halde,1) Gereğinden
fazla ilahiyat fakültesi açılması, 2) İmam Hatiplik gibi din görevi görecek
memurların yetişmesini sağlayacak adedi geçecek şekilde, başka bir anlatımla
milyonlarca çocuğumuzu dini eğitime tabi kılacak şekilde İmam Hatip okulları
açılması açıkça Anayasaya ve eğitimde laiklik ilkesine aykırıdır.
Hal böyleyken politikacılarımız,
ihtiyacın kat be kat üstünde İmam-Hatip okulu açarak ve böylece milyonlarca
çocuğumuzun dini eğitimden geçmesini sağlayarak, Türkiye Cumhuriyetinin
"Laik devlet" "Anayasaya uygun şekilde yönetilen devlet" olup olmadığını
tartışmalı hale getirmişlerdir.
Bu durumda Milli Güvenlik
Kurulunun, görevi gereği <<ihtiyaç fazlası İmam Hatip Okullarının
kapatılmasını veya bundan böyle yeni İmam-Hatip Okulları açalmasını>>hükümetimize
tavsiye ve bunu ısrarla takip etme hakkı doğmuşken; Refah Partisinin mütemadiyen
yeni İmam Hatip okulları açılması gerektiğinin propagandasını yapması;
Milli Güvenlik Kurulunun aldığı sekiz yıllık kesintisiz eğitim yapılmasını
hükümeti tavsiye etme kararı. İmam Hatip Okullarından bir tanesini bile
kapatma sonucu doğurmayacağı öğrencilerin bu okullarda dört yıl dini eğitim
görmelerini engellemediği halde, bu tavsiye kararının hayata geçmemesi
için düzenlediği eylemler ve tüm yöneticilerinin bu konuda halkı kışkırtıcı
konuşmalar yapmalarının, laiklik ilkesine aykırı eylemler olduğundan kuşku
duyulmamalıdır.
İSTEK: Yukarıda açıklanan
nedenlerle, REFAH PARTİSİNİN TEMELLİ KAPATILMASINA KARAR VERİLMESİ, Anayasamızın
69 ncu maddesinin altıncı fıkrası yollanmasıyla 68 nci maddesinin 4 ncü
fıkrası gereğince talep olunur. 21.5.1997
Vural SAVAŞ
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı
EKİ:
Davamızın dayanağını
teşkil eden belgeler
SAYFANIN
HAZIRLANIŞ TARİHİ: (13 TEMMUZ 2000)
   |