Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
 İlgili sayfalar
İDDİANAME
ÖN SAVUNMA
ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞ
KISA KARAR
GEREKÇELİ KARAR
DAVA ANA SAYFA

 

REFAH PARTİSİ DAVASI 

Refah Partisi'nin esas hakkındaki savunması...

(6 Ekim 1997)

1  -  5

ANAYASA MAHKEMESİ SAYIN BAŞKANLIĞI'NA

Esas No: 1997/1 (Siyasi Parti-Kapatma)







  İDDİANAMEYE CEVAP

VEREN DAVALI : REFAH PARTİSİ

DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

KONU : Yüksek Mahkeme’nin 20.05.1997 Tarihli Tensip Kararı Uyarınca Esas Hakkındaki Savunma’mızın Sunulması.

AÇIKLAMALAR

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca “Laikliğe aykırı eylemlerin odağı” olduğu iddiası ile Refah Partisi hakkında, Anayasa’nın 69. maddesinin 6. Fıkrası yollaması suretiyle 68. maddesinin 4. Fıkrası ileri sürülerek açılan kapatma davasına karşı Esas Hakkındaki Savunmamızı saygılarımızla arz ederim.

  I. BÖLÜM: SAYIN BAŞSAVCI'NIN "ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ" ÜNE GENEL BAKIŞ

  1. BİRİNCİ KISIM: REFAH PARTİSİ GERÇEĞİ 
1. Yargıtay Cumuhuriyet Başsavcılığı'nın Esas Hakkındaki Görüşünde "Refah Partisi Gerçeği" ile ilgisi olmayan hayali ve yanlış kabullere dayanılmıştır. 

Yargıtay Cumuhuriyet Başsavcılığı'nın "Esas Hakkında Görüş"ünün incelenmesinden, Sayın Başsavcı'nın Refah Partisi'nin temel görüşleri hakkında yanlış izlenimler edinmiş olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bahis konusu "Esas Hakkında Görüş"te bir kısım basında da "Siyasal İslam" adı altında tartışılan bir konunun uzun uzadıya tahlil edildiği görülmektedir. Bu konunun tahlili ile Refah Partisi'nin uzaktan ve yakından bir ilişkisi yoktur. 

Bir konuda ciddi araştırmalar yapılmadan, geçerli deliller elde edilmeden peşin hükümler verilmesi ve bütün iddiaların bu faraziye üzerine bina edilmesi elbette doğru değildir.

İşin asıl yanlış tarafı da, bu görüşlerin peşinen Refah Partisi'ne ait olduğu varsayımının kabullenilmiş olmasıdır. Bu itibarla biz de savunmamızın bu bölümünde Refah Partisi Gerçeğini ana hatlarıyla açıklamayı kaçınılmaz bir vazife sayıyoruz. 

Sayın Başsavcı'nın tarif etmeye çalıştığı görüş, Refah Partisi ile ilgisi olmayan soyut iddialardan ibarettir. 

Bugün 15 yıla yakın bir süreçte oluşan ve Türkiye'nin her yerinde milyonlarca insanın çalışmasıyla meydana gelmiş bir "Refah Partisi Gerçeği" vardır. Bu gerçek, Refah Partisi'nin dürüst, temiz, vatansever bir hizmet partisi olduğu hakikatidir. Halkın önemli bir kısmı, Türkiye'nin meselelerini ancak Refah Partisi'nin çözebileceğine inanmaktadır. Böyle apaçık bir gerçek ortada iken bu gerçeği, sun'i, hayali, yanlış imajlarla değiştirmek, olduğundan başka türlü göstermek mümkün değildir. 

Şöyle ki:

2. Refah Partisi bir siyasi kuruluştur; dini veya felsefi bir ekol değildir. 

Refah Partisi, Türkiye'nin meselelerini çözmek, Türk Milletine refah getirmek, Türkiye'yi "Muasır Medeniyetin" üstüne çıkarmak ve güçlü, müreffeh, özgür, insan haklarına saygılı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti haline getirmek için kurulmuş siyasi bir partidir.

Refah Partisi'nin kuruluşunun gerçek nedeni, çağdaş medeniyet yarışında bütün çabalara rağmen ülkemizin hala gerilerde kalmış olmasına son verilmesidir. Dünya milletleri, teknoloji ve medeniyet yarışında hızla ilerlerken, bizim hala ekonomik, sosyal, siyasal bakımdan onlardan çok gerilerde kalmış olmamız elbette vatanını, milletini seven bütün insanlarımız için üzüntü kaynağı olmaktadır. Gerek demokratikleşme, gerek insan hakları, gerek hukuk devleti ve gerekse gelişmişlik standartlarında, milletimizin layık olduğu seviyeyi hala yakalayabilmiş değiliz. 

İşte Refah Partisi'nin gayesi, Türkiye'yi layık olduğu seviyeye yükseltmektir.

Bir çok kişinin bildiği ve kabul ettiği bu "Refah Gerçeği", Refah Partisi'nin bütün beyanlarından apaçık görmek mümkün olduğu gibi (EK:1'de) sunulmuş olan "Nereden Nereye" broşürünün başlangıcındaki tablolardan da tesbit etmek mümkündür. (EK-1 Nereden Nereye Broşürü)

Bu tablolarda açıkça görüldüğü gibi, Türkiye'miz toprak büyüklüğü itibarıyle dünya ülkeleri içerisinde 36. sırada, nüfusu itibarıyle 16. sırada olduğu halde Milli Gelir itibariyle 23. sırada ve hele fert başına düşen milli gelir itibariyle 57. sırada bulunmaktadır. (Ek: 1, Grafik No: 1-2-3-4)

Halbuki Türkiye'miz bütün dünyanın tam merkezinde, bütün ekonomik blokların tam ortasında ve enerji üretim ve kullanım sahalarının geçiş yolunda, dünyanın en müstesna bir yerinde bulunmaktadır. 

Türkiye'nin, maden rezervleri, orman zenginlikleri, tarım arazileri, su ürünleri insan gücü ve genç nüfusu sayesinde bugün ekonomide lider ülke durumunda olan diğer ülkelerle her sahada boy ölçüşebilecek büyük bir potansiyele sahip olduğu açık bir gerçektir.

EK-1'de ki "Nereden Nereye" broşürünün 5, 6, 7 nolu grafiklerindeki tablolardan da açıkca görüldüğü gibi Türkiye 2. Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan son 40 yıllık dönemde Batı Avrupa ülkelerine nazaran kalkınma yarışında hayli gerilerde kaldığı gibi son 20 yıllık dönemde Uzak Doğu ülkelerinden de gerilere düşmüştür. (Ek-1, Grafik: 5-6-7)

Takip edilen yanlış politikaların sonucu olarak Türkiye, bütçesi, yıldan yıla açığı artan, bütçenin büyük kısmının faizlere ödenmesi yüzünden, yatırım yapamıyan, işsizlerine iş bulamıyan, halkının enflasyondan ezildiği bir ülke haline gelmiştir. Öyle ki, Türkiye, bölgeler ve zümreler arasında kalkınmışlık farkı gittikce büyüyen, yerel yönetimlerin yetkilerini sınırlayan, aynı işi yapan vatandaşına, Batı ülkelerinin onda biri kadar gelir sağlıyabilen bir ülke durumuna düşmüştür.

Eğer bu güne kadar, Cumhuriyetin ilk kurulduğu yıllarda tesbit edilen ve gösterilen hedefler istikametinde yürünmüş olsaydı, Türkiye bugün bir Federal Almanya ve bir Japonya gibi kalkınmış ülkeler arasında yer alacaktı.

Nitekim;

Cumhuriyetimizin kurucusu, ilk Cumhurbaşkanı'mız büyük devlet adamı Atatürk, devletimiz kurulur kurulmaz milletimize en önemli hedef olarak "Çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkma"yı göstermişti.

Oysa bugün ne kadar iyimser olursak olalım, değil bu seviyenin üstüne çıkmak, hala bu seviyeye dahi ulaşamadığımız acı bir gerçektir.

Halbuki, daha 1923 yılında toplanan "İzmir İktisat Kongresi"nde ekonomisi güçlü olmayan bir ülkenin, siyasi bağımsızlığını koruması mümkün olmadığı için çok önemli bir adım atılmış, Ağır sanayi hamlesinin başlatılması karar altına alınmış; ne yazık ki, sonra gelen iktidarlar, bu toplantıda alınan kararları ihmal ettiler. Bu kararlar gereğince çıkartılmış olan "Sanayi Teşvik Kanunu"nu rafa kaldırdılar.

Zaman zaman bu hamleyi yeniden başlatmak isteyen bazı vatansever parlamenterlerin ısrarı üzerine, sanayileşme konusunda Avrupa'dan getirtilen uzmanlar bizim güçlenmemizi istemedikleri için"siz ancak tarım ülkesi olarak kalkınabilirsiniz" manasına gelen art niyetli raporlar vererek bu teşebbüsleri sonuçsuz bırakmışlardır. 

İşte Refah Partisi'nin kurulmasında en önemli etkenlerden birisi, ülkemizin bu büyük potansiyelini harekete geçirmek ve hazineler üzerinde bulunan Türkiye'yi borç batağında kıvranan bir ülke olmaktan kurtarmak azmi ve mücadelesi olmuştur.

Zira Refah Partisi, bu hizmetleri yapabilecek, idealist, vatansever, bilgili, tecrübeli kadroları çatısı altında toplayan bir partidir.

Nitekim, bu kadroların, 1974-1978 yılları arasında kurdukları 3 koalisyon hükümetinde, iktidar partisi olarak, imkan bulur bulmaz yaptıkları ilk büyük icraat, Cumhuriyetin 2. ağır sanayi hamlesini başlatmak ve yürütmek olmuştur. Ekte sunduğumuz "Ağır Sanayi 1977" (EK - 2. Ağır Sanayi 1977 Kitabı) adlı kitap bu hamlenin Türkiye'yi topyekün sanayileştirmek için yürürlüğe konmuş ne büyük bir hamle olduğunu açıkca göstermeye kafidir.

Bu kitaptaki haritalarda da açıkça görüldüğü gibi, bu kadrolar, bölgeler arasındaki dengesizliği ortadan kaldırmak için yurdun her tarafına yayılmış 200 büyük sanayi tesisini, ayrıca özel sektörün gelişmesi için hemen her ilde organize sanayi bölgesini ve her ilçede küçük sanayi sitelerinin kurulmasını hedef almıştır. 7 yıl için proğramlanan 200 tesisin, 70 tanesi 2 yılda bitirilmiş ve hizmete konmuştur. Bir milyon insana yeni iş sahası öngören bu hamlenin sadece iki yılda tamamlanan kısmı o günden bu güne 300-400 bin ülke evladına iş yeri olarak hizmet ifa etmektedir. Orta, Güney ve Doğu Anadolu'nun bu gün mevcut sanayi tesisleri ve hayvancılığın geliştirilmesi için hizmet veren 35 adet et kombinası hep o dönemde yürütülen hamlenin eserleridir. 

Refah Partisi kadrolarının, o yıllarda başlatmış olduğu bu ağır sanayi hamlesi daha o zaman, dış ve iç rantiyeci sermaye çevrelerince engellendi. Eğer engellenmiş olmasaydı, şimdi ülkemiz sanayileşme konusunda çok daha ilerde olacak, aradan geçen sürede o dönemde başlatılan 7 yıllık hamlenin, takriben benzerlerini 3 defa yineleyecek ve böylece bugün sanayimiz batı ülkeleri seviyesine gelmiş olacaktı.

3- Refah Parti'miz, Milletimizin maddi varlığının gelişmesine olduğu kadar manevi varlığının geliştirilmesine de önem veren bir partidir; 14 yıldan beri bu konuda da büyük hizmetler yapmıştır.

Refah Partisi'nin yine önemli hedeflerinden birisi, Anayasa'mızın 5. maddesinde yer alan "Manevi Gelişme" yi gerçekleştirmektir. 

Bizler, milletimizin üstün hasletlere ve sağlam bir karaktere sahip olduğuna inanıyoruz. Ancak eğitim sisteminde kişinin manevi gelişmesine yeterince önem verilmediği için, fıtratımızda mevcut olan bu cevherden yeterince istifade edilmemiştir. Vaktiyle Finlandiya'da yapılan başarılı bir eğitim reformu neticesinde, daha evvel mahkemeleri dolup taşan, hapishaneleri tıpkı bizimki gibi tıklım tıklım dolu olan bu ülke sonradan mahkemeleri işsiz, hapishaneleri bomboş bir hale gelmişti.

İşte, Türkiye'yi yolsuzluklardan kurtaracak gerçek manada temiz eller operasyonları, ancak eğitim yoluyla gerçekleştirilebilecek hizmetlerdir

Şuna kesin inanıyoruz ki; ülkemiz insanı, şekilde değil, muhtevada ağırlık taşıyan bir eğitim reformu yapılırsa, bütün meziyet ve hasletleri ortaya çıkacağından, Finlandiya'yı aşacak ve bu konuda hatta dünyaya örnek olacak bir düzeye erişecektir.

Refah Partisi, kendi bünyesinde kısmen de olsa böyle bir gelişmeyi başarabildiği için, yerel yönetimlerde, rüşveti kaldırabilmiş, israfı önlemiş, temiz eller operasyonunu gerçekleştirmiştir. Milletimizin Refah Partisi'ne yönelmesinin sebebi, Sayın Cumhuriyet Başsavcısı'nın ileri sürdüğü gibi asla din istismarı değil, gerek yerel yönetimlerde ve gerekse merkezi yönetimde bu özelliği ile başarılı olmasıdır. Bu yüzden bir kısım medyanın uzun zamandan beri sürdürdüğü Refah Partisi aleyhine maksatlı ve yıpratıcı propagandalar, halkımız tarafından kabul görmemiştir. 

Önce 1980'li yıllarda, yerel yönetimlerde iktidara gelmekle gösterdiği bu başarısını, genel yönetimde de iktidara gelerek, bu defa her ikisinde de başarıyla sürdürerek, yıpranmayan, tam tersine kamuoyunda gittikce güçlenen tek partinin Refah Partisi olduğu bu gün hala inkar edilemez bir gerçektir. 

Hizmette başarılı icraat yaparak aynı zamanda devlet-millet kaynaşmasını pekiştiren Refah Partisi bölücülük hareketlerine karşı sağlam bir bünye oluşturmuştur. Bu bakımdan Refah Partisi, milletimiz ve devletimiz için Anayasa'nın deyimiyle demokrasimizin vazgeçilmez bir kuruluşu olma özelliğini fiilen isbat etmiş bir partidir.

Tüm bunlar, nazari ve hayali beyanlar değil, hakikatin ta kendisidir.

Nitekim Refah Parti'mizin gerek yerel yönetimlerde, gerekse genel yönetimde Türkiye'nin meselelerini çözebilecek, halka hizmet edebilecek bir parti olduğunu bu gün ülkemizin büyük çoğunluğu kabul etmektedir. 

4- Refah Partisi yerel yönetimlerde, bütün milletimizin teveccühünü kazanan başarılı hizmetler yapmıştır ve yapmaktadır.

Refah Partisi, kuruluşunu müteakip kısa bir süre sonra 16 yerde belediye başkanlığı seçimlerini kazanarak buraların yerel yönetimlerinde iktidara gelmiş,1984 seçimlerini takiben K.Maraş, Van, Ş.Urfa başta olmak üzere hizmete başlamıştır. 

Bu belediyelerdeki başarılı hizmetlerin sonucu olarak bu defa 1989 seçimlerinde bu üç İl'e Konya ve Sivas illerini de ilave ederek 100 belediyede hizmete devam etmiştir.

1989-1994 yılları arasındaki dönemde yapılan örnek ve başarılı belediye hizmetleri, sadece Türkiye'de değil, dünyada yankı uyandırmış ve Refah Partili Konya Büyükşehir Belediye Başkanı sadece Türkiye'nin değil, Dünyanın en başarılı Belediye Başkanı olarak Japonya'ya davet edilmiş ve kendisine merasimle madalya verilmiştir.

Bu sürekli ve başarılı çalışmalar, en son 27 Mart 1994'de yapılan mahalli seçimlerde 65 milyon nüfusun 45 milyonunun yaşadığı yerlerin Belediye Başkanlıklarının Refah Partisi'ne emanet edilmesi sonucunu doğurmuştur.

Başta İstanbul, Ankara, Konya, Kayseri, Erzurum ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere 80 ilden 30'unda, ayrıca pekçok İlçe ve Belde Belediye Başkanlıklarında Refah Partili kadrolar üç yıla yakın bir süredir büyük hamleler ve örnek hizmetler yürütmektedirler. 

Bu Belediyeler, Refah Partili kadrolar tarafından ağır borç, faiz yükü; rüşvet, yolsuzluk ve israf içinde, hizmet yapamayan kuruluşlar olarak teslim alınmış ilk günden itibaren temiz, şeffaf yönetimler sayesinde, rüşvetsiz, israfsız, verimli, planlı proğramlı çalışan atılımcı kuruluşlar haline dönüştürülmüştür.

Refah Partili kadroların, bütün milletimiz tarafından takdirle karşılanan bu belediye hizmetleri hakkında mehterem heyetinize bir fikir vermek için İlişikte "Refah Partili Belediyeler-1995 (EK-3), Refah Partili Belediyeler-1996 (EK-4), Refah Partili Belediyeler-1997" (EK-5), adlı 3 büyük cilt eser sunulmuştur. 

Bu eserlerin incelenmesinden de açıkca görüleceği üzere Refah Partili Belediye Başkanları, işbaşına gelince belediyelerin yıllık gelirleri 1'e - 2, 1'e - 3 değil 1'e 10 olmak üzere 10 misli artmıştır. Bu belediyeler merkezi yönetimden gereken desteği görmedikleri halde borçlarını ve ağır faizlerini ödemeyi başarmışlar, kendi güçleriyle hemen her sahada büyük yatırımları gerçekleştirmişlerdir.

Bu büyük hamleleri burada tekrar tekrar saymak elbette mümkün değildir. İlişikteki büyük ciltlere ilaveten sunduğumuz broşürler ve aşağıda kısaca bahsedeceğimiz 2 konu, Refah Partili Belediyelerin bu başarılı hizmetleri hakkında Mahkemenizin Yüce Heyetine bir fikir vermek için yeterli olacaktır. (EK-6 Dosyası içerisindeki broşürler)

İSKİ (İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi): (EK -7 - 8 - 9) da sunduğumuz kitaplarda da görüleceği gibi 27 Mart 1994 tarihinde, takriben 2 milyar dolar (320 Trilyon) borçla, rüşvet, yolsuzluk, borç ve faiz batağında boğulmuş, hiçbir hizmet üretmeyen, 10 yıldan beri artan nüfusa karşı İstanbul'a hiçbir ilave su getiremiyen, bilakis bakımsızlıktan dolayı borularındaki suyun % 40'ı zayi olan, su ihtiyacının tankerlerle karşılanmasına çalışılan ve vatandaşların bir kova su alabilmek için uzun saatlar kuyrukta bekledikleri, Kerbela'ya dönmüş İstanbul vahim bir durumda teslim alınmış, kısa zamanda her türlü yolsuzluk, rüşvet, israf önlenmiş ve şimdi emin ellerdeki İSKİ halen kendi gelirleriyle yılda 30 trilyonluk yatırım yapan Türkiye'nin 5. büyük yatırımcı kuruluşu haline gelmiştir. 

Şu andaki İSKİ, Istıranca dağlarında denize akan suları toplayıp İstanbul'a getirmek üzere her dört ayda yeni bir baraj inşatını tamamlayıp işletmeye açmaktadır.

Halen İstanbul'un 2010 yılına kadar su ihtiyacı karşılandığı gibi Marmara, Haliç, Boğaz ve Karadeniz'in atık sulardan korunması için de muazzam yatırımlar süratle tamamlanıp hizmete konulmaktadır.

Öte yandan, Ankara Belediyesi'nin de diğer belediyeler gibi su, yol asfaltlaması, çevre, doğalgaz, trafik konusu ile ilgili sayısız hizmetleri ve atılımları bütün Ankara'nın çehresini değiştirmektedir.

Ankara'da gecekondu bölgeleri modern mahallelere dönüştürülmektedir. Hemen hemen her yere su, asfalt, doğalgaz götürülmüştür ve gecekondudaki vatandaşlarımızın sağlık muayeneleri, diş kontrolları ve tedavileri 50 seyyar teçhizatlı araba ve sağlık ekipleri ile gecekondulardaki vatandaşlarımızın ayağına gidilerek yapılmaktadır ve her gün muhtaç 50 bin kişinin evlerine günde 2 öğün yemek muntazaman dağıtılmaktadır. (EK - 10 - 11 - 12 )

İşte halkımız Refah Partisi'ne, din istismarı yaptığı için değil, bütün Türkiye'de bu başarılı hizmetleri gördüğü için teveccüh etmektedir. Zira halkımız bilinçlidir. Siyasi rüşte sahiptir. Kendini din istismarına kaptıracak seviyenin çok çok üstündedir.

Türkiye'nin her yerinde halkımızın içinde yaşadığı bu gerçekleri ne görmezlikten gelmek, ne de bu gerçeklerin yerine hayali, mesnetsiz yorumları koymak mümkündür.

5. Refah Partisi, Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümeti'nde de, Türkiye'nin meselelerini çözmek, güçlü ve müreffeh Türkiye'yi meydana getirmek için çok başarılı hizmetler yapmıştır.

Refah Partisi'nin bilhassa 27 Mart 1994 tarihinden sonra başta büyük şehirler olmak üzere Türkiye'nin her tarafında yapmış olduğu mahalli, başarılı çalışmalar, halkımızın Refah Partisi'ne olan teveccühünü gittikçe arttırmış ve 24 Aralık 1995 seçimlerinde halkımız Refah Partisi'ni tartışılmaz şekilde en büyük parti yapmıştır. Bu seçimlerde Refah Partisi bütün oyların takriben % 22'sini, oyların 6.5 milyonunu almış ve milletvekili sayısı bir evvelki seçime nazaran %400 artarak 38'den 158'e çıkmıştır.

Yurdun her yerinde dürüst şekilde yapılan 1995 seçimleri halkın demokratik tercihini ortaya koymuştur. Bu seçimlerin arkasından Türkiye takriben 6 ay süren bir hükümet krizi dönemi yaşadıktan sonra Yüksek Mahkeme'nizin 53. Hükümet'in güvenoylamasının Anayasa'ya aykırı olduğunu tesbit etmesi ve bu oylamayı İPTAL etmesi üzerine bu kriz dönemi son bulmuş ve Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi'nin bir araya gelerek teşkil ettikleri Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümeti kurulmuştur. 

Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümeti, 24 Aralık 1995 serbest seçimlerinin demokratik kurallara uygun, doğal bir sonucu olarak kurulmuştur. Her iki parti bir yıl boyunca uyum içinde çalışmış, gerek Türkiye'nin meselelerini çözmekte gerekse halkımızın refah payını artırmak hususunda, son derece başarılı olmuşlardır. İlişikte takdim ettiğimiz "Nereden, Nereye" broşürü ve "İktidarda Bir Yıl" kitabı, Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümeti'nin yaptığı bu başarılı çalışmaları açıkca ortaya koymaktadır. (EK:1 ve EK-13 )

Ekte sunulan bu kitap ve broşürde de görüldüğü gibi 28 Haziran 1996'da Refahyol Hükümeti işbaşına geldiği zaman, Türkiye korkunç bir iç borç ve faiz yükü altına sokulmuş, ekonomik bakımdan vahim bir duruma sürüklenmişti.

İç borç 28 Haziran 1996'da 32 milyar doları bulmuş ve bu borcun yapısı, ortalama 4 ay vadeli, % 200 ila 400 arasında yıllık faiz ödenecek şekilde teşekkül etmişti. Aynı politikalar devam ettirilseydi Devlet sürekli olarak borçlanacak ve her 4 ayda bir iç borç, bir misli artacak ve çığ gibi büyüyerek ülke ekonomisini çıkmaza sokacaktı. (EK-1: Grafik No: 8)

Uzmanlar tarafından yapılan hesaplar, en iyimser tahmine göre dahi, 1996 yılı sonunda iç borcun 43 milyar dolara, 1997 yılı sonunda da 53 milyar dolara yükseleceğini gösteriyordu.

Bu ağır iç borç ve faiz yükünün altında devlet bütçesi iflasın eşiğindeydi. Nitekim 1996 yılı bütçesinin gider faslı 48 milyar dolar iken bunun 16 milyar doları açık ve 18.5 milyar doları da faize ödenecek miktar olarak öngörülmekte idi. Böylece 70 milyonluk Türkiye'nin bütün hizmetlerini yürütmek için elde 13-14 milyar dolar kalmakta idi. Bununla da ne memura maaş vermek, ne de patlayan yolu tamir etmek imkanı vardı. Bütün uzmanlar en geç Eylül 1996'da Türk ekonomisinin büyük bir krize gireceğini tahmin ediyorlardı. (EK-1 Grafik No:9 - 10)

İşte Refahyol Hükümeti, yönetime geldiği zaman ülkenin durumu buydu.

Eski hükümetlerin bütçe açıklarını kapatmak için başvurdukları yol gittikce artan faizle yeniden iç borç almak, vergileri halkın taşıyamıyacağı kadar artırmak ve halkın zaruri ihtiyacını karşılayan bütün kamu üretimlerine taşınamayacak ölçüde zamlar yapmak idi. 

Refahyol Hükümeti, Türkiye'yi çıkmaza sürükleyen bu politikaları değiştirdi. Kamu finansman ihtiyacını karşılamak için gece gündüz çalışarak, yeniden yüksek faizlerle borçlanma, vergi ve zam yerine ülkenin ekonomik kaynaklarını harekete geçiren kaynak paketlerini hazırladı ve bunları yürürlüğe koydu. Bunu yapabilmek için pek çok Kanun, kararname ve tebliğ çıkardı, yürürlüğe koydu.

Herbiri takriben 10 milyar dolarlık mali imkan temin eden bu paketleri bir yandan bizzat hükümetin sıkı takibi ile yürütürken öbür yandan devlet ve bütün kamu kuruluşları ağır faizlerle borçlanmaktan kurtarıldı, vergi ve zam yoluna sapmadan devletin gelirleri artırıldı. (Ek: 1, Grafik No: 11)

Böylece, Türkiye dünyada ilk defa tatlı reçetelerle ekonomisinin dengesini kuran ülke oldu.

Bu gayretli çalışmaların sonucu olarak, 1996 yılı sonunda iç borç 45 milyar dolar olacak iken 22 milyar dolara indirildi ve 1997 yılı için 50 yıldan beri ilk defa Türkiye denk bütçeye kavuşturuldu. 1997 yılı bütçesinde yatırımlar toplam ve reel olarak 20 yıldan beri ilk defa % 40 olarak artırıldı. Devlet böylece yatırım ve kalkınma yapan bir devlet haline dönüştü. 1997 yılı bütçesi sadece denk olmakla kalmadı. Bu yıl, faize ödenmesi öngörülen miktar bir evvelki yılın 18.5 milyar dolarına mukabil 12 milyar dolara indirildi ve böylece halka hizmet için bir evvelki yılın13-14 milyarına mukabil 35 milyar dolarlık bir imkan daha ortaya kondu ve bu gelişme sadece yatırımların değil aynı zamanda ücretlerin ve maaşların artırılmasına da imkan sağladı. (Ek-1, Grafik No: 12)

Böylece, 54. Hükümet, ekonomideki başarısıyla sadece devletin dengelerini düzeltmekle kalmamış ayrıca bir yandan bütün gelir gruplarının refah paylarının artmasını temin etmiş, diğer yandan ekonominin bütün göstergelerini olumlu yönde etkilemiştir.

Ek-14'de, bu başarıyı teyid eden iç basındaki ekonomi yazarlarının makaleleri, 

Ek-15'de ise, dış basındaki yazarların bu başarıyı teyid edici yazılarından örnekler takdim olunmuştur.

Bu başarıya paralel olarak; Ek: 1 "Nereden Nereye" broşüründeki; ekonomi grafiklerindende açıkca görüleceği gibi Türkiye bir büyük ekonomik değişim yaşadı ve yıllardan beri sürekli artan bütçe açıklarının bütçeye ve gayri safi milli hasılaya oranı süratle azalmaya başladı. (Ek-1, Grafik No: 13)

Yine yıllardan beri sürekli artan iç borcun bütçeye nazaran oranı ve iç borcun gayri safi milli hasılaya nazaran oranı artma yerine azalmaya başlamıştır.

Ve yine faize ödenen paranın bütçeye ve GSMH'ya oranı da yıllardan beri artmaya devam ederken hızla azalmaya başlamıştır. (EK-1, Grafik No: 14)

Yıllardan beri sürekli artan bütçe açığının bütçeye oranı ve GSMH oranı denk bütçe hazırlanmak sureyle sıfıra indirilmiştir. (EK-1, Grafik N0: 12)

Ve yıllardan beri azalan yatırımın bütçeye ve GSMH'ye oranı da ilk defa büyük oranda artış göstermiştir. (EK-1, Grafik No: 15)

Ülke ekonomisindeki bu iyileşmeye paralel olarak;

EK-1, 16 nolu grafikte görüleceği gibi, 1 Temmuz 1996 'da 100 alan memur, 1 Ocak 1997'de yani 6 ay gibi kısa bir zaman içinde 250 alacak şekilde dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen maaş artışına; EK-1, 17 nolu grafikde görüldüğü gibi, aynı kısa dönemde 100 alan işçi emeklisi 280, 100 alan Bağ-Kur emeklisi 300'den fazla maaş alacak şekilde refah artışına mazhar olmuştur. (Ek-1, Grafik No: 18)

Nüfusumuzun % 50'si kırsal alanda yaşamaktadır. Bir önceki hükümet, zirai dönemde köylüye toplam olarak 100 öderken 54. Hükümet bunu 312'ye çıkarmıştır. (Ek-1, Grafik No: 19)

Yine 54. Hükümet döneminde (Ek-1, Grafik No: 20-21) de görüleceği gibi Türkiye'ye giren yabancı sermaye % 400 oranında artmıştır. Hükümetin desteği ile bütün Anadolu illerinde "Anadolu Arslanları" büyük bir yatırım, üretim ve ihracat seferberliğini gerçekleştirmişlerdir.

Bu ekonomik başarının sonucu olarak;

1 Temmuz 1996 - 1 Şubat 1997 arasında borsa endeksi bütün yılların en büyük artma oranını göstererek 1700'e ulaşmıştır. (Ek-1, Grafik No: 11)

Devletin borçlanma vadeleri 4 aydan 13 aya çıkmış böylece Türkiye iç borç ve faiz sarmalından kendisini kurtarmıştır. 

"Nereden Nereye" broşüründeki diğer grafikler de (Şubat ayı sonuna kadar) ekonomideki bütün göstergelerin nasıl iyileştiğini açık bir şekilde göstermektedir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümeti'nin ülkemiz ve halkımız için en başarılı hizmeti, bir yandan faizleri büyük oranda düşürmek, diğer yandan denk bütçe yaparak devlet borçlanmasını asgariye indirmek, öbür taraftan kamu maliyesini "Tek Hesap Havuzu" ile takip etmek, böylece bilhassa KİT'lerin özel bankalardan yüksek faizle borçlanma mecburiyetini ortadan kaldırmak ve böylece ülkeyi rant ekonomisinden reel ekonomiye geçirmesi olmuştur.

Bütün bu başarılı tatbikat her kesime mensup geniş halk yığınlarını son derece memnun etmiştir ve 3 Kasım 1996'da, yurdun muhtelif yerlerindeki 26 seçim bölgesinde yapılan ara yerel seçimlerde Refah Partisi'nin oy oranı % 33'e yükselmiştir.

Bu gerçekler de açık bir şekilde gösteriyor ki; halkımızın Refah Partisi'ne teveccühündeki temel sebep Refah Partisi'nin dürüst, inanclı kadrolarının Türkiye'nin meselelerini çözecek deneyime sahip olması, ülke kalkınması için gece gündüz demeden gayretle çalışması ve tek kelime ile halkımıza başarılı hizmet etmesinde yatmaktadır.

Refahyol Hükümeti bir yıl içinde bir yandan halkımıza bu başarılı hizmetleri yaparak ülkemizin ekonomik dengelerini kurarken, diğer yandan yürütmekte olduğu başarılı "Özelleştirme" (EK-1,Grafik No: 22-23-24-25), "Yap-İşlet", "Yap-İşlet-Devret" hamle ve seferberlikleri vasıtasıyla "Yeniden Büyük Türkiye"yi kurma çalışmalarını da başlatmıştır. 1997'de başlamak 2000 yılında tamamlanmak üzere 120 milyar dolarlık büyük altyapı kalkınma hamlesi yürürlüğe konmuştur. (EK-16)

Refahyol Hükümeti döneminde, yurt içindeki terör yok denecek kadar asgari noktaya inmiş, terörün yurt dışındaki kaynaklarının kurutulmasında başarılı sınır operasyonları gerçekleştirilmiş, terörün tamamen ortadan kaldırılması için "Terörle Çok Yönlü Mücadele" çerçevesinde "Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kalkınma Projeleri" nin yıllık proğramları hazırlanıp yürürlüğe konmuş, bunlarla ilgili yasaların TBMM'sinden biran önce çıkarılabilmesi için muhalefet partileriyle birlikte çalışma yoluna gidilmiştir.

Aynı şekilde, "Yerel Yönetimlerin Güçlendirilmesi" projesi de bütün detaylarıyla tasarlanarak muhalefetle diyalog ve işbirliği yoluna gidilmiştir. 

Ve yine Refahyol Hükümeti "Kaynak Paketleri" ve "Çekiç-Güç" konularında TBMM'nde Genel Görüşme açarak ulusal meselelerde parlamento çatısı altında bütün partilerle birlikte çalışılmasının en güzel örneklerini vermiştir.

Refah Partisi kadrolarının 1974-1978 devresinde hükümet ortaklığı döneminde yürüttükleri "şahsiyetli dış politika" nasıl o dönemde Kıbrıs Zaferi'nin gerçekleşmesine vesile olduysa, aynı şahsiyetli dış politika, Refahyol döneminde bugünkü hükümetin de benimsediği dünya çapında bir büyük küresel oluşum olan ve gelişmiş ülkelerce de büyük takdirle karşılanan "D-8'lerin kuruluşunu" gerçekleştirmiştir.

Refah Partisi barışcı bir partidir. "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesinin takipçisidir. 

Refah Partisi kurulduğu günden beri gerek ülkemizde gerek dünyada her türlü terörist eyleme kesinlikle karşı olan bir partidir.

Refah Partisi ülkemizde demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin, laikliğin ve hukuk devletinin, bölgemizde ve dünyada barışın, istikrarın ve bütün ülkelerle iyi münasebetlerin teminatı olan bir partidir ve bu özelliklerini icraatlarıyla da fiilen isbat etmiştir.

Gerek ABD ve gerekse AB ülkeleri başta olmak üzere bütün Batı ülkeleri Refah Partisi'ni ve Refahyol Hükümeti'ni güvenilir bir muhatap ve partner olarak görmüşler her vesile ile ve her görüşmede bu kanaatlerini vurgulamışlardır. 

İşte Refah Partisi'nin ne olduğunu, niçin ve nasıl çalıştığını gösteren bu gerçekler sadece ülkemizin 70 milyon halkı tarafından değil bütün dünya tarafından görülen ve bilinen gerçeklerdir.

6- Sonuç Olarak:

1. Yukarıdan beri yaptığımız açıklamalar Refah Partisi'nin Türkiye'nin meselelerini çözmek, ülkemize ve halkımıza hizmet etmek için kurulmuş bir parti olduğunu açıkca göstermektedir.

Yine bütün bu belgeler ve deliller açık bir şekilde Refah Partisi'nin gayesinin Türkiye Cumhuriyeti'ni yüceltmek, muasır medeniyetin üstüne çıkarmak, demokratik, laik, insan haklarına saygılı, özgür bir hukuk devleti olarak güçlü ve müreffeh Türkiye'yi kurmak ve Türk halkına mutluluk sağlamak olduğunu ispat etmektedir.

2. Refah Partisi bütün mensuplarıyla 14 yılı aşkın bir zamandır bu gaye etrafında seferber olmuş, canla başla geceli gündüzlü çalışmaktadır.

Gerek yerel yönetimlerde, gerekse hükümette yapılan çalışmalar apaçık ortadadır. Yukarıda yaptığımız özet açıklamalar gerçeği göstermektedir ve bu gerçeği 70 milyon halkımız ve bütün dünya görmektedir, bilmektedir ve takdir etmektedir.

3. Yukarıda da açıkladığımız gibi, Refah Partisi bir hizmet partisidir. Bir siyasi kuruluştur. Dini veya felsefi bir ekol değildir.

4. Refah Partisi'nin gerek yerel yönetimlerde gerekse hükümette yürüttüğü çalışmalarında ve icraatında laikliğe aykırı hiçbir tutum ve davranışı, karar ve icraatı olmamıştır. Yurdun her tarafında bütün bu icraat yürütülürken Refah Partililer kimsenin yediği, içtiği ve nasıl giyindiği ile meşgul olmamıştır, tam tersine herkese eşit muamele yapılmasına, milli birlik ve bütünlüğün herşeyin üstünde tutulmasına azami itina gösterilmiştir.

Bunun en canlı örnekleri ve delileri ön savunmamızın IV. bölümünde 7 nolu ekte sunulan azınlık cemaat liderlerinin teşekkür mektuplarıdır.

5. "Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz"

6. Görülüyor ki: Refah Partisi'nin temel görüşlerinin, politikalarının ve gerçek karakterinin ne olduğu sözde kalmamış, devlet icraatına dönüşen politika olarak belgeleriyle tarihe tescil edilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın, delilsiz, mesnedsiz, sadece Refah Partisi'ne karşı olan bazı köşe yazarlarının görüşlerini ihtiva eden gazete kupürlerine dayanan indi mülahaza ve varsayımları, 70 milyon halkımızın ve bütün dünyanın bildiği, gördüğü ve kabul ettiği bu tarihi gerçekleri ne değiştirebilir ne de olduğundan başka türlü gösterebilir.

B. İKİNCİ KISIM: BU DAVANIN AÇILMASININ GERÇEK SEBEBİ REFAH PARTİSİ'NİN SÖMÜRÜYE İZİN VERMEYEN İCRAATIDIR.1. Bu davanın açılmasında etkin olan zahiri sebep, bir kısım medyanın Refah Partisi aleyhindeki maksatlı propagandalarıdır.

Bu gerçeği, Ön Savunma'mızın 255-258. sayfalarında bir ölçüde açıklamıştık.

Burada bu konuya bir kere daha temas etmemizin sebebi şudur;

Bu bölümün (A) kısmında "Refah Partisi Gerçeği"nin ne olduğunu bütün delileri ile açıkça ortaya koyduk.

Akla gelen sual şudur:

Refah Partisi 14 yılı aşkın bir zamandır Türkiye'nin her yerinde bütün gücüyle Türkiye Cumhuriyeti'ni yüceltmek, Türkiye'nin meselelerini çözmek ve halkımıza hizmet etmek için gece gündüz canla başla çalıştığına, bütün icraatında hizmeti esas alıp, laikliğe aykırı ne bir niyeti ne de her hangi bir davranış ve faaliyeti söz konusu olmadığına ve bu gerçekleri de bütün halkımız ve bütün dünya bildiğine göre nasıl oluyor da böyle bir dava açılabiliyor?

Bu sorunun bir tek cevabı vardır: O da bir kısım medyanın yaptığı (gerçek dışı, maksatlı, aleyhde) propaganda ve olağan üstü tahriklerdir.

Ön savunmamızda da belirttiğimiz gibi yeni gelişmeler ile sayıları günden güne artan TV kanalları ve yazılı basını ile medya, olayları olabildiğince abartabilen ve habbeyi kubbe yapabilen yeni tahrik metodlarıyla günümüzde birinci kuvvet olmaya başlamıştır.

Ve bu haliyle medya "ülkeleri ben yönlendireceğim, eğemenlik kayıtsız şartsız medyanındır." diyecek konuma gelmiştir. Aynı durum bundan önce Batı ülkelerinde de yaşanmıştır. Ancak ne var ki başta ABD olmak üzere Batı Ülkelerinde, medya gücünün tekelleşmesini ve tahribatını önlemek için katı ve kesin önlemler alınmasına, Kanunlar çıkarılmasına ihtiyaç duyulmuş hatta bu hususta kıtalar arası anlaşmalar yürürlüğe konulmuştur. 

Bir hukuk devleti olmayı temel şart sayan ülkelerde, menfaatleri için hak ve hukuk tanımayan böyle bir gücün, orta yerde kasırga gibi eserek tahribat yapmasına asla izin verilemez. Aksini düşünmek hukuk devleti olmaktan ve onun nimetlerinden vazgeçmek anlamına gelir.

Bundan dolayıdır ki; demokratik batı ülkelerinde TV'leri olanın gazete çıkarmasına müsaade edilmediği gibi, medya sahiplerinin ayrıca ticari ve finansal faaliyette bulunmalarına da müsade edilmemekte, bu konuda çok sıkı Kanuni tedbirler alınmaktadır.

Ancak ne var ki ülkemizde, ortaya çıkan medya patlaması karşısında, medyanın kartelleşmesini engelleyecek yasal tedbirler maalesef henüz alınamamıştır. Elbette yakın bir gelecekte bu problem çözülecek: ülkemizde de gereken yasal önlemlerle istikrar sağlanacaktır.

2- Bir kısım medya Refah Partisi Hakkında neden gerçek dışı ithamlar oluşturmaya çalışıyor? Refah aleyhtarı bu kampanyanın gerçek sebebi nedir?

Burada hemen 2. bir soruya geçmek gerekmektedir. O da şudur:

Bütün Türkiye'nin ve bütün dünyanın bildiği ve yukarıda (A) kısmında açıkladığımız "Refah Partisi Gerçeği" böyleyken bir kısım medya neden Refah Partisi hakkında gerçek dışı ve sun'i ithamlar oluşturmaya çalışıyor?

Bu sualin cevabı çok açıktır:

Çünkü bir kısım medyanın sahibleri tekelci sermayedir. Bunlar Refah Partisi'nin sömürüye izin vermeyen, refahı geniş kitlelere yaymaya çalışan politikasını kendi çıkarlarına uygun görmemektedirler.

Nitekim bu bölümün (A) kısmında yaptığımız açıklamalar, Refah Partisi'nin gerek yerel yönetimlerde, gerekse merkezi yönetimde sömürüye izin vermediğini, Türkiye'yi rant ekonomisinden reel ekonomiye geçirmeyi hedef aldığını ve ülkenin bütünü ile dengeli ve hızla kalkınabilmesi için tekelci sermaye dışındaki "Anadolu Arslanları" diye isimlendirilen müteşebbislerinin gelişmesine de önem verdiğini açıkca göstermektedir.

Refah Partisi kadroları, bir yandan devletin, kamu kurumlarının ve KİT'lerin, tekelci sermayeye bağlı özel bankalardan yüksek faizle borçlanmalarına müsaade etmezken diğer yandan Anadolu'nun her yeryerinde organize sanayi bölgeleri, küçük sanayi siteleri kurarak Anadolu müteşebbislerini her bakımdan teşvik etmek suretiyle bunların ekonomideki paylarının artmasına destek olmaktadırlar.

Böylece tekelci sermaye, bir yandan yılda takriben elde etmekte olduğu 4,5 katrilyonluk haksız menfaati kaybetmişler öbür yandan da Türkiye'nin ekonomik hayatının çeşitli sahalarındaki üretim, istihdam ve ihracat bakımından evvelce sahip oldukları pazar paylarını yavaş yavaş yitirmişlerdir.

İşte, tekelci sermaye, kaybettiği bu avantajını tekrar elde etmeyi istemekte ve işte bu istek ve hırs, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti'nin neden bir türlü sosyal devlet olması ilkesini gerçekleştiremediğinin temel sebebini teşkil etmektedir. 

3. Tekelci sermaye, kontrolündeki medyayı Refah Partisi hakkında gerçek dışı ithamlar oluşturmak için sürekli tahrik etmekte ve yönlendirmektedir.

Yukarıda açıkladığımız sebeplerden dolayı, tekelci sermayenin yönlendirmesiyle bunların kontrolündeki bir kısım medya, Refah Partisi'ne karşı amansız bir mücadele sürdürmektedir. 

Bu haksız, gerçek dışı ve art maksatlı kampanyalarda asıl maksat saklanmaktadır. Asıl maksat, Refah Partisi'nin gerek yerel, gerekse merkezi yönetimde sömürüye izin vermemesi, haksız özel muamelelere mani olması, buna mukabil ülkenin bütünü ile kalkınmasını istemesidir. İşte tekelci sermaye, ülkeye ve halka yapılan bu hizmeti kendi menfaatlerine aykırı görmektedir.

"SÖMÜRÜ DEVAM ETSİN, AVANTA DEVAM ETSİN ve kendilerinin ekonomideki pazar payları AZALMASIN, ARTSIN, bunun için gerekirse TÜRKİYE HİÇ KALKINMASIN."

Çabasını sürdüren bu tekelci sermaye, geniş halk yığınları önünde bu isteklerini açıkca ortaya koymadığından ve Refah Partisi'nin bunlara müsaade etmediğini söyleyemediğinden ve "Biz Refah Partisi’ni sömürüyü önlediği için istemiyoruz" diyemediğinden bu mücadelelesini gerçek dışı sun'i gündemlerle sürdürmek mecburiyetinde kalıyor. Bunun için de bula bula, gerçekle alakası olmadığı halde, akılları sıra bir takım düzmece senaryolarla Refah Partisi'nin laikliğe karşı olduğu iddiasını ileri sürmeye çalışıyorlar. Halbuki "Refah Partisi Gerçeği" karşısında bu sun'i iddiaların kabulü asla mümkün değildir.

İşte olayın temelinde yatan gerçek sebep budur.

4. Sonuç Olarak:

Yukarıda yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı gibi herkesce ve bütün dünyaca bilinen "Refah Partisi Gerçeği"ne rağmen, bu gerçekle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmadığı halde böyle bir davanın açılabilmesi ve böyle bir iddianın ortaya atılabilmesinde asıl sebep; bir kısım tekelci sermayenin kendi menfaatlerini düşünerek, sömürü, avanta, vesair haksız kazançlarının devamını istemeleri ve Türk ekonomisindeki pazar paylarının düşmemesi için Anadolu kalkınmasını arzu etmemeleri nedeniyle kendi kontrollarındaki medyada tezgahlanan gerçek dışı propaganda ve tahriklerdir.

C. ÜÇÜNCÜ KISIM: SAYIN BAŞSAVCI'NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜNE GENEL BİR BAKIŞ

C.1. GİRİŞ:Bu bölümün yukarıdaki (A) kısmında "Refah Partisi Gerçeği"ni ana hatlarıyla kısaca ortaya koyduk. (B) bölümünde ise bu gerçeğe rağmen nasıl olup ta bu davanın açılabildiği hususunun temeldeki sebeplerini belirttik. Bu açıklamalarımız artık Türkiye'de herkesin bildiği bir hususu ortaya koymuştur. O da bu davanın gerçekle ve hukukla hiçbir ilgisi olmadığıdır ve bu dava Türkiye'yi kendi çıkarları doğrultusunda kontrolları altında tutmak isteyen bir kısım tekelci sermayenin yönlendirdiği bir kısım medyanın gerçekdışı ve art maksatlı kampanyaları ve yoğun propagandalarının sonucunda açılmıştır.

Bu yoğun propagandalar ve kışkırtmalar bir kısım çevreleri etkilediği gibi kanaatimizce Sayın Başsavcı da farkında olmadan bu kampanyanın etkisi altında kalmıştır. "Esas Hakkında Görüş"ünün muhtevası da bunu teyit etmektedir.

Nitekim, bizzat Sayın Başsavcı göreve başladıktan sonra aylarca bu tahriklere direnmiş, hukuken böyle bir davanın açılma imkanı olmadığını tekrar tekrar ifade etmiş, bunun için, ön savunmamızda belirttiğimiz gibi basına beyanatlar vermiş, TBMM Başkanlığı'na kanun teklifinde bulunmuş, yıllardan beri aynı görevi yapan diğer Başsavcıların hukuka saygılı olarak bu kabil siyasi maksatlı propaganda ve kışkırtma faaliyetlerine karşı hukukun gereklerine uygun hareket etmelerine mukabil, sonradan, o Başsavcıların dönemlerinde cereyan eden olayları söz konusu ederek, bütün ülkemiz halkını ve dünyayı hayrete düşürme pahasına demokratik Türkiye'nin en büyük iktidar partisi hakkında hiç beklenmedik şekilde bu davayı açmıştır.

Hukukla ve gerçekle alakası olmayan böyle bir davayı açabilmek için Sayın Başsavcı'nın;

  • Bir yandan ülkedeki büyük kamuoyu tepkisine karşı kendisini savunma ihtiyacını duyarak bazı alışılmamış yollara tevessül etmek, 
  • Diğer yandan İddianame ve Esas Hakkında Görüşünde gerçeklere değil, bir takım farazıyelere, ön yargılara ve hayali kabullere dayanmak, 
  • Ve ayrıca hukuku, insan haklarını, uluslararası anlaşmaları, Anayasayı ve yasaları yok saymak, 
mecburiyetinde kalmıştır. 

İşte Sayın Başsavcılığın gerek bu davayı açtığı İddianamesinde ve gerekse Esas Hakkındaki Görüşünde müşahade olunan, kural dışı davranışların temelinde yatan sebep budur.

Şimdi bu tesbitlerimizi aşağıdaki bölümlerde kısaca ortaya koymakta yarar görüyoruz.

C.2. SAYIN BAŞSAVCI'NIN İŞ BU DAVA İLE İLGİLİ KİŞİSEL TUTUM VE DAVRANIŞLARI, BULUNDUĞU MAKAMIN MEHABETİNE UYGUN DÜŞMEMİŞTİR. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasal bir kurumdur. (An.154)

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Hakimlik ve Savcılık mes-leğinin en tepe noktalarından birisidir. Bu önemine binaen bu yüksek makamda görev alacak kişilerin seçim prosedürü Anayasa'da belirlenmiştir. (An.154)

Bugüne kadar bu göreve gelen tüm Başsavcılar görevlerini büyük bir titizlik, takdire şayan bir olgunluk, basın ve medya tahriklerine karşı fevkalade temkinli bir duyarlılık içinde ifa etmişlerdir.

Buna mukabil;

1. Türkiye'de ilk defa bir Yargıtay Başsavcısı, Kanunların imkan vermediğini ve buna hakkı olmadığını bildiği halde TBMM Başkanlığı'na Siyasi Partiler Kanunu hakkında özel amaçlı değişiklik teklifi sunmuştur.

2. Türkiye'de ilk defa bir Yargıtay Başsavcısı, bir siyasi parti (Refah Partisi) hakkında Anayasa'nın amir hükmüne rağmen yürürlükteki Siyasi Partiler Kanunu'nu yok sayarak dava açmıştır.

3. Türkiye'de ilk defa bir Yargıtay Başsavcısı, Basın Kanunu'nun 30. maddesindeki yasağa rağmen basına iddianame dağıtmış: görevini kötüye kullanmıştır. (Basın Kan.Md. 30., TCK 240 Md.)

4. Türkiye'de ilk defa bir Yargıtay Başsavcısı, Basından, bu iddianameyi gazetelerinde basıp ek olarak dağıtmalarını talep ederek basını suça teşvik ve tahrik etmiştir.

5. Türkiye'de ilk defa bir Yargıtay Başsavcısı, henüz yargılaması yapılmayan bir siyasi partiyi (Refah Partisi'ni), kamuoyu önünde Anayasa'yı çiğneyerek (An.38/4) basın toplantılarıyla suçlu ilan etmeye kalkışmıştır.

6. Türkiye'de ilk defa bir Yargıtay Başsavcısı, Refah Partisi hakkında dava açarken, dosyasında Parti lehine olan yüzlerce delili, Kanuni mecburiyete rağmen (CMUK 153/2) mahkemeye ibrazdan sarfınazar etmiştir.

7. Türkiye'de ilk defa bir Yargıtay Başsavcısı, Anayasa Mahkemesi'ne sunmadan önce Esas Hakkındaki Görüşünü, bilinmeyen nedenle basın dünyasından bir gazeteye özel olarak verip tefrika ettirmiştir.

8. Türkiye'de ilk defa bir Yargıtay Başsavcısı, hakkında id-dianame düzenlediği bir partinin Ön Savunmasını okumadan ve dosyaya ibraz ettiği delillerini tetkike gerek görmeden, CMUK 251/1 maddesini bilmezlikten gelerek Esas Hakkında Görüş layihası tanzim etmiştir.

9. Türkiye'de ilk defa bir Yargıtay Başsavcısı, yazılı ve görsel basında çıkan yazılara göre Esas Hakkında Görüş tanzim etme usulünü icat etmiştir. 

10. Türkiye'de ilk defa bir Yargıtay Başsavcısı, Anayasa Mahkemesi'ni hukuk dışı bir üslup ile etkilemeye kalkışmıştır.

Sayın Başsavcı'nın bu davadaki davranışları için bütün bu ilklere daha başka ilklerin de ilavesi mümkündür. Ancak bu, Yüksek Mahkeme'nin zamanını israf etmek olur.

Esasen buraya kadar dercettiğimiz örnekler de maksadı hasıl etmeye yeterlidir.

Gerek hakkımızda tanzim ettiği iddianameyi ve gerekse Ön Savunmamızı okumadan tanzim ettiği Esas Hakkındaki Görüşünü takdimi sırasında Sayın Başsavcı'nın sergilediği kişisel ve hatalı davranışları Yargının bu en yüce makamının mehabetine uygun düşmemiştir. 

İşte böyle bir tutum ve davranış içinde hazırlanan Esas Hakkındaki Görüşün şimdi muhtevasına genel bir bakış yapmaya sıra gelmiştir.

C.3. "ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ"DE YER VERİLEN HUSUSLARIN REFAH PARTİSİ İLE İLGİSİ OLMADIĞI GİBİ, BU DAVA İLE DE BİR İLGİSİ YOKTUR. Böyle önemli bir davada Sayın Başsavcı'nın Esas Hakkındaki görüşünün, herşeyden önce Ön Savunma'nın dikkatli bir şekilde incelenmesinden sonra hukuki esaslar çerçevesinde hazırlanması gerekirdi. Bu davada Sayın Başsavcılıkca "Esas Hakkında Görüş" olarak Yüksek Mahkeme'ye takdim olunan metinde bu temel esaslara uyulmadığı açık bir şekilde görülmektedir.

"Esas Hakkında Görüş" olarak sunulan metin ana hatlarıyla ve özü itibariyle aşağıdaki özellikleri haiz bir metindir.

1. Sayın Başsavcı'nın bu görüşünde en önemli gerçek, esas itibariyle Yüksek Mahkemeyi muhatap almamasıdır. Esas muhatabı, kendisi'nin, "okuyucu" diye adlandırdığı belli bir çevredir. Nitekim "Esas Hakkındaki Görüş"ün 83. sayfasında Sayın Başsavcı kendi fikrini ifade ederken: "Bu örnekle ilgili yorumu okuyucuya bırakıyorum" sözünü kullanmaktadır. İşte bu ifade ile Sayın Başsavcı, Yüksek Mahkeme'den ziyade bu davayı vesile ederek belli bir çevreye mesaj vermek istemiş olmaktadır.

2. Kendi itirafı ile de sabit olduğu üzere Sayın Başsavcı "Esas Hakkında Görüş" Layihasını, Refah Partisi'nin 215 sayfalık Ön Savunmasını okumadan düzenlemiştir.

3. 80 sayfadan oluşan Esas Hakkındaki Görüş'te Refah Partisi ve Refah Partililerden bahsedilen sayfa sayısı sadece 2'dir.

4. "Esas Hakkındaki Görüş"te, iddianamede ileri sürülen iddia ve isnatlar ortada bırakılmış, bunların ispatı için Refah Partisi'ni ilzam edecek en ufak somut bir olay ve delil dermeyan edilememiştir.

5. "Esas Hakkındaki Görüş"ün hemen hemen tamamı, bir takım kitaplardan, makalelerden derlenen alıntılarla doldurulmuş, o kadar ki Sayın Başsavcıya iddiasını ispat için hukuki birkaç söz edecek yer kalmamıştır.

6. "Esas Hakkındaki Görüş"ü dolgun göstermek için eser ve basından seçilen tüm yazılar Refah Partisi'ne ve onun görüşlerine karşı olanların hatta husumeti olanların arasından özenle seçilmiştir. 

7. Sayın Başsavcı, "Esas Hakkındaki Görüşü"nde, en başta ortaya koyduğu kabule yani neticeye sun'i gerekçeler bulmaya çalıştığı için de birçok konuda Anayasal hakları ve İnsan Haklarını adeta yok saymıştır.

8. Hukuk sosyolojisinin temel konusu olan ve bugünkü demokratik hukuk düzeninin ve insan hakları kavramının oluşmasında büyük rolü olan kutsal dinlerin hepisini, alıntı yapılan bazı yazarların ateist uslup ve mantıklarıyla ağır eleştirilere tabi tutmuştur. Bu konuların Refah Partisi ile ve dava ile bir ilgisi bulunmadığı ve ayrıca özel ihtisas gerektiren konular olduğu için üzerinde duracak değiliz.

9. İddianamede olduğu gibi "Esas Hakkındaki Görüş"te de, sadece Refah Partisi değil;

TCK. nun 141, 142 ve 163. maddelerini kaldıran TBMM, o günkü Meclisi oluşturan ve şu anda bir kısmı muhalefette bir kısmı iktidarda olan tüm siyasi partiler;

İmam Hatip Okullarını ilk defa açan ATATÜRK dahil, elli yıl önce yeniden açan CHP iktidarının Başbakanı merhum Şemsettin GÜNALTAY ve açmaya devam eden 50 yıllık tarihimizin bütün hükümetleri ve o günden bugüne görev yapan tüm Meclisler; sorumsuzluk teminatını haiz ihtilal hükümetleri, hatta ve hatta bu partilere oy veren bütün millet tenkit edilmiş ve suçlanmıştır!

10. Sayın Başsavcı, "Esas Hakkındaki Görüşü"nde, Anayasa Mahkemesi'ne karşı açıkça (istediğim kararı verirsen şeref kazanırsın, vermezsen Anayasayı ihlal etmiş olursun) demek suretiyle adeta meydan okumuş, ve manevi baskı altına almak istemiştir.

11. "Esas Hakkındaki Görüş"ünde Sayın Başsavcı, Refah Partisi hakkında kendi kendine gerçek dışı bir takım kabuller yapmış, sonra da kendi kabullerini kendisi eleştirmeye çalışmıştır.

Birinci Bölümün (A) Kısmında, Refah Partisi Gerçeği'nin ne olduğu delilleriyle ortaya konmuştur. Bu arada Refah Partisi'nin demokrasinin ve laikliğin teminatı olduğu aynı şekilde delilleriyle belirtilmiştir.

Refah Partisi, Türkiye'nin en büyük partisidir. Milletimizin teveccühüne mazhar olmuştur. Refah Partisi, gücünü halktan ve demokrasiden almaktadır. Refah Partisi'nin demokrasiye her partiden daha fazla taraftar olması çok doğaldır. Aynı şekilde Refah Partisi laikliğin de samimi savunucusu ve teminatıdır. Laikliğin, ne taassup, ön yargı, kaba softa davranışlarla ihlal edilmesine izin verir ne de laikliğe aykırı olarak inançlara baskı yapılmasına sessiz kalır. 15 yıla yakın bir süredir bütün çalışmalarıyla, tatbikatıyla, beyanlarıyla yerel ve genel yönetimdeki icraatıyla bu gerçekler tarihe tescil olunmuştur.

Aynı şekilde Refah Partisi, Atatürk Milliyetçiliği'nin de, ulusal devletin de samimi, inançlı savunucusu ve takipçisidir. Bu hususta da 15 yıla yakın zamandır bütün beyanları ve icraatı apaçık ortadadır. Bu hususlar da aynı şekilde tarihe tescil edilmiştir.

Bütün milletimizin ve dünyanın bildiği bu gerçekler apaçık ortadayken yukarıda açıkladığımız temel sebebin etkisiyle Refah Partisi'ne her hangi bir ithamda bulunabilmek için delil ve hukuki gerekçe bulamadığından dolayı Sayın Başsavcı, "Esas Hakkında Görüş"ünün 1, 2, 3, 8 ve 9 numaralı bölümlerinde Refah Partisi hakkında kendi kendine hayali bir takım kabuller yapmaya sonrada kendi kabullerini kendisi eleştirmeye mecbur kalmıştır.

Yukarıda açıklanan Refah Partisi Gerçeği karşısında bu hayali kabullerin hiçbirisinin ne Refah Partisi ile ilgisi ne de hukuki bir değeri vardır.

Sayın Başsavcı, bir yandan gerçek dışı faraziyelere dayanmaya mecbur kalırken öbür taraftan da incelemeden ve araştırmadan gerçek dışı kabullere dayanarak bunların yanlış yorumlarıyla sun'i iddialar ortaya koymaya çalışmıştır. Aşağıda bunların çok belirgin bir kaç örneğini belirtmekle iktifa ediyoruz.

C.4. "ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ" BÜTÜNÜYLE YANLIŞ BİLGİ, YANLIŞ YORUM, YANLIŞ SONUÇLARA DAYANMAKTADIR.1. Necmettin ERBAKAN ve arkadaşları hakkında yıllar öncesinden bugüne kadar belgelenmiş laikliğe aykırı tek bir davranış söz konusu değildir.

Sayın Başsavcı'nın bu konu ile ilgi iddiası tamamen gerçek dışıdır, maksatlıdır.

2. TCK 141, 142 ve 163. maddelerinin kaldırılmasında Refah Partisi'nin bir rolü olmamıştır.

Yüksek malumları olduğu üzere, ülkemizde fikir ve vicdan hürriyetinin kamil manada yaşanmasına engel gösterilen TCK.nun bu maddelerinin kaldırılması 12.04.1991 tarihinde 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun kabulü sırasında TBMM'de bulunan bütün siyasi partilerin oy birliğiyle ve alkışlarla gerçekleşmiştir.

O tarihte Refah Partisi henüz Parlamento'da değildi.

Hal böyle iken, Sayın Başsavcı'nın, hem bu teşrii tasarrufu illegal bir hareket gibi göstermeye kalkışması ve hem de bu tasarrufta en ufak bir rolü olmayan, olmasına da imkan bulunmayan Refah Partisi'ni ithama kalkışması gerçekten üzülünecek bir olaydır. Ancak bu itham maksatlıdır, Yüce Mahkeme'yi etkilemek için yapılmıştır.

3. 1995 yılındaki Anayasa değişikliği sırasında Refah Partisi'nin değişikliğe oy verdiği iddiası doğru değildir.

Zira, bu değişiklik, Refah Partisi dışında kendi aralarında anlaşan partilerin işbirliği ile gerçekleşmiştir.

Her ne kadar Anayasa Değişikliği oylamaları Anayasa'nın 175., Millet Meclisi İçtüzüğü'nün 94. maddesi gereği gizli ise de, gerek müzakereler esnasında yapılan konuşmalar ve gerekse oylama sonuçları Refah Partili Milletvekillerinin bu Anayasa'ya kabul oyu vermediklerini isbata yeterlidir.

Dolayısıyla Sayın Başsavcı'nın bu konudaki kabulü de yanlıştır, gerçek dışıdır.

Aynı şekilde Sayın Başsavcı'nın bu yanlış kabule dayanarak yaptığı yorum da yanlıştır. Bu yorumla vardığı sonuç da yanlıştır. 

Şöyle ki; Sayın Başsavcı "Esas Hakkındaki Görüş"ünde, Refah Partisi 1995 Anayasa değişikliğinde yapılan değişikliklere müsbet oy verdi, bunu takiben oyları artınca bu sefer bu değişikliğe karşı çıkmaya başladı. Bu demektir ki her ne kadar Refah Partisi şimdi laikliği benimsemiş ve laikliğe uygun hareket ediyorsa da yarın oyları daha çok artınca aynı şekilde "laikliğe de karşı çıkacaktır

İşte Sayın Başsavcı'nın yukarıda açıkladığımız etkilerin altında açtığı bu davadaki hukuka ve gerçeğe aykırı iddiasını kabul ettirebilmek için başvurduğu metod bu mantıktır. Bu mantığa göre;

Gerçek dışı bir kabul yapacaksınız. Bunu gerçek dışı bir yoruma tabi tutacaksınız. Vardığınız gerçek dışı sonucu kabule şayan bir şeymiş gibi göstermeye çalışacaksınız.

Burada şunu da belirtelim ki, Refah Partisi 1995 değişikliğine oy vermemiş olsa bile Anayasa'ya ve Anayasal düzene bağlı bir partidir. 

Bütün bunlara rağmen Sayın Başsavcı'nın, "Esas Hakkındaki Görüş"ünde yeralan bu yanlış kabul, yanlış yorum ve yanlış sonucun yine de ortaya koyduğu önemli bir gerçek vardır: o da Sayın Başsavcılığın, Refah Partisi'nin bugüne kadar laikliği benimsediğini ve laikliğe uygun hareket ettiğini itiraf edişidir. Yanlış bir mantıkla "şimdi böyle yapıyorlar bundan sonrada şöyle yapacaklar" vehminin hiçbir geçerliliği yoktur. Çünkü; vehmin hukukta yeri yoktur zira, hukukta "Vehme İtibar Olunmaz".

4. İmam Hatip Okullarının en fazla MSP döneminde açıldığı isnadı da doğru değildir.

Çünkü Milli Eğitim Temel Kanunu uyarınca okul açmak Bakanlar Kurulu'nun değil, Milli Eğitim Bakanlığı'nın kararıyla gerçekleştiğine; prosedür böyle olduğuna, 54. Hükümette Refah Partili ve daha önceki yıllarda Milli Selamet Partili hiçbir milletvekili, Milli Eğitim Bakanlığı yapmadığına, küçük bir araştırma sonucu bu hususu Sayın Başsavcı'nın kolayca öğrenmesi mümkün olduğuna göre bu araştırmayı yapmadan bu ithama tesevvül etmesi gerçekten şayan-ı hayret bir olaydır.

Kaldı ki hükümetlerin icraatlarını denetlemek, Sayın Başsavcı'nın değil, TBMM'nin görevidir. 

Diğer yandan Milli Eğitim Bakanlığı'nın İmam Hatip Okulu açması, kaynağını, Anayasa ve yasalardan alan normal bir hükümet icraatıdır. Eğer İmam Hatip Okulu açmak suç sayılacaksa veya parti kapatma sebebi olacaksa Refah Partisi'nden önce diğer partilerin kapatılması gerekir.

5. Refah Partisi'ndeki pekçok ünlü insanın, İmam-Hatip Okulu'ndan mezun olduğu iddiası da maksatlı olarak ortaya atılmıştır.

Hemen ifade edelim ki, İmam-Hatip Okulları, devletin resmi okullarıdır.

Her partide olduğu gibi Refah Partisi'nde de İHL çıkışlı milletvekilleri ve teşkilat mensupları vardır. Bunların arasında ünlü olanlar da vardır. Yalnız hemen belirtelim ki Refah Partisi'nde normal lise çıkışlı olanların sayısının yanında, İHL çıkışlıların sayısı çok az kalır.

Burada da hemen belirtelim ki; Anayasa'nın 10. maddesine tamamen aykırı olarak, vatandaşlar arasında ayırım yapmak suretiyle İmam Hatip Okulu mensuplarını 2. sınıf vatandaş sayarak her hangi bir partide İmam Hatip Okulu mezunu çok, öyleyse bu parti tehlikelidir yorumu da bundan önceki yanlış kabul ve yorumların bir diğer tipik örneğidir.

6. Sayın Başsavcı'nın, Esas Hakkındaki Görüş'ünü hazırlarken baştan sona kadar gerçek dışı faraziyelere yanlış bilgi, yanlış yorum ve yanlış sonuca dayandığının diğer bir açık örneği de:

Esas Hakkındaki Görüş'ün 44. sayfasında yer verdiği;

"Yine Federal Almanya yakın bir geçmişte Hürriyetçi İşçi Partisi'ni kapatmıştır"ifadesidir.

Bu ifadeye dayanarak bunun arkasından da:

"Yakın tarihin incelenmesi bize gösteriyor ki, herhangi bir demokratik ülkede....."ifadelerini kullanmaya tevessül etmiştir.

Gerçeklerin bu şekilde tersine çevrilmeye çalışılması kanaatimizce tasvip edilemeyecek bir davranıştır.

Zira,

Defalarca belirttiğimiz gibi çağdaş demokratik Batı ülkeleri siyasi parti kapatmayı takriben 50 yıldan beri terk etmiştir.

İkinci Dünya Savaşı'nın arkasından Nazizm ve Faşizmin olumsuz etkilerinin henüz zihinlerde taze olduğu bir dönemde Almanya'da açıkça demokrasiyi kaldıracağını programına koyan ve bu yolda toplumu rahatsız edici eylemler yapan iki parti kapatılmış bu olay o zamandan beri hep hukuk otoritelerince tenkit edilmiş ve bu partiler sonradan tekrar kurulmuş, fakat bir daha kapatılmamışlardır.

Böylece, çağdaş Batı demokrasilerinde takriben 40-50 yıldan beri siyasi parti kapatılması artık terk edilmiştir.

Hal böyle iken gerçekleri tamamen ters gösterebilmek için,

Esas Hakkındaki Görüş'te:

"Yine Federal Almanya yakın bir geçmişte Hürriyetçi İşçi Partisi'ni kapatmıştır"cümlesine yer verilmiş olması dikkatle ve ibretle ele alınması gereken bir konudur.

Çünkü,

Gerçek odur ki:

"Hürriyetçi İşçi Partisi" (Freie Arbeiterpatei) Alman Anayasası'nda ve Siyasi Partiler Kanunu'nda öngörülen usul esaslarına göre kurulup teşekkül etmiş bir siyasi parti değildir.

Siyasi parti kapatma davalarının Anayasa Mahkemesi'nde görülmesi, siyasi partilerle ilgili bir güvence olarak telakki edildiği için; Federal Anayasa Mahkemesi parti kapatma talebiyle açılan bir davada dava konusu örgütün Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu'na göre kurulmuş bir siyasi parti niteliğinde olup olmadığını öncelikle inceleyerek karara bağlamaktadır. Eğer dava konusu örgüt, hukuki anlamda siyasi parti niteliğinde değilse, Anayasa Mahkemesi, davayı öncelikle bu gerekçeyle reddetmektedir (BVerfGE 91, 262 vd. [266] 276 vd. [283]).

Bu mülahazalarla Federal Hükümetin başvurusunun reddedilmesi dolayısıyla; her ne kadar isminde "parti" ibaresi bulunsa da, hukuki anlamda bir dernek statüsünde olan adı geçen örgüt, Federal İçişleri Bakanlığı'nın 27.2.1995 tarihli kararı ile yasaklanmıştır.

Gerçek böyle olduğu içindir ki Sayın Başsavcı 40-50 yıldan önce kapatılmış olan iki komünist ve faşist partinin Alman Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldığını ifade ettiği halde, isminde parti kelimesini kullanan bu derneğin kapatılmasını "Yine Federal Almanya" tabiriyle ifade ederek bu derneğin de sanki Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış izlenimi vermeye çalışmakta ama "Federal Almanya Anayasa Mahkemesi" ifadesi yerine "Yine Federal Almanya" demek suretiyle olayın bir parti kapatma olayı değil, bir derneğin İçişleri Bakanlığı'nca faaliyetten men edilmesi olayı olduğunu dikkatlerden kaçırmaktadır.

Sanki yakın tarihtede bir parti kapatılmış gibi gösterilmeye çalışılmak suretiyle gerçek dışı farazi yollara dayanılmakta, bu yanlış bilgi ve yanlış kabule dayanılarak bundan sonraki cümlelerde de,

"Yakın tarihin incelemesi bize gösteriyor ki"  tabirlerini kullanmak suretiyle yanlış yoruma ve yanlış sonuca ulaşmaya çalışmaktadır.

Bütün bunlar Sayın Başsavcı'nın Esas Hakkındaki Görüş'ünü hangi düşünce ve davranışlarla hazırladığını gösteren pek çok misalden sadece birisidir.

Görüldüğü gibi Sayın Başsavcı'nın "Esas Hakkında Görüş"ünde sergilediği mantık baştan sona kadar budur. Bu düşünce tarzının daha pek çok misallerini sıralamak mümkündür.

D. DÖRDÜNCÜ KISIM: BU BÖLÜMÜN SONUCU OLARAK;Bu bölümün (A) kısmında açıklanan "Refah Partisi Gerçeği" karşısında, (B) kısımında açıklanan sebep ve saikle açılmış olan bu davada, isnadın, gerçekle ve hukukla bir ilgisi bulunmamasından dolayı, Sayın Başsavcılık, gerek İddianame'de, gerekse "Esas Hakkındaki Görüş"ünde sadece gerçek dışı faraziyelere, yanlış bilgi ve yanlış kabul, yanlış yorum ve yanlış sonuca dayanmak suretiyle "Esas Hakkındaki Görüş"ünü hukuki hiçbir değeri olmayan bir takım gazete kupürlerine istinad ettirmek mecburiyetinde kalmıştır. Bu durum karşısında, gerek İddianame'nin, gerekse "Esas Hakkındaki Görüş"ün hiçbir hukuki dayanağı bulunmamaktadır.

Bu dava delilden de mahrumdur. Hem usül hem de esas yönünden reddedilmesi gerekir.

II . BÖLÜM

SAYIN BAŞSAVCININ ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ İÇ HUKUKUMUZUN AYRILMAZ PARÇASI OLAN TÜRKİYE'NİN ULUSLARARASI YÜKÜMLÜLÜKLERİNE DE AYKIRIDIR.




A. BİRİNCİ KISIM: 

GİRİŞYukarıda belirttiğimiz gibi, 1. Bölümün (A) kısmında "Refah Partisi Gerçeği" ana hatlarıyla kısaca ortaya konmuş (B) kısmında ise, bu gerçek karşısında böyle bir davanın açılmasına imkan olmadığı halde hangi saik ile bu davanın açıldığı belirtilmiş, (C) kısmında ise hukuken mümkün olmadığı halde böyle bir davanın açılabilmesi için Sayın Başsavcılığın hangi yollara tevessül etmek mecburiyetinde kaldığı açıkca gösterilmiştir.

Şimdi bu II. Bölümde ise Sayın Başsavcı'nın;

Hukuku, insan haklarını, uluslararası anlaşmaları, Anayasa'yı ve yasaları yok saymak mecburiyetiyle karşı karşıya kaldığını açıklıyacağız.

Bu gerçeği ortaya koymak için önce Sayın Başsavcı'nın Esas Hakkındaki Görüşünde ileri sürdüğü bu hususla ilgili gerçek dışı kabul ve yorumlarını özet olarak belirtmekte ve sonra da bu kabul ve görüşlerin gerçek dışı olduğunu delilleriyle ortaya koymakta yarar görüyoruz.

Bunun için aşağıdaki bölümlerde sırayla:

  • Sayın Başsavcı'nın, dünyadaki "İnsan Hakları", "Demokrasi", "Özgürlük" ve "Siyasi Partiler Hukuku" ile ilgili çağdaş gelişmeleri ters göstermeye ve bunu kabul ettirebilmek için 50 yıl öncesine ait terk edilmiş görüşleri yeni görüşlermiş gibi göstermeye çalışmasını, 
  • Yine Sayın Başsavcı'nın, bununla beraber çağdaş gelişmeyi ters göstermenin mümkün olmadığını bildiği için bu sefer de, zımnen "ben çağdaş gelişmeleri, Türkiye'nin uluslararası taahhütlerini ve milli hukukumuzun ayrılmaz parçası olan uluslararası çağdaş hukuk yorumlarını kabul etmem" demek mecburiyetinde kaldığını, 
  • Çağdaş demokrasilerde terörle ilgisi olmayan siyasi partilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından vazgeçilmiş olduğunu, 
  • Uluslararası anlaşmaların ve çağdaş normların iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olduğunu, 
  • Yüksek yargı organlarımızın uygulamalarının, uluslararası çağdaş normları esas almakta olduğunu inceleyeceğiz. 
  1. İKİNCİ KISIM: SAYIN BAŞSAVCI, DÜNYADAKİ "İNSAN HAKLARI", "DEMOKRASİ", "ÖZGÜRLÜK" VE "SİYASİ PARTİLER HUKUKU" İLE İLGİLİ ÇAĞDAŞ GELİŞMELERİ TERS GÖSTERMEYE ÇALIŞIYOR. 
BUNU KABUL ETTİREBİLMEK İÇİN 50 YIL ÖNCESİNE AİT TERKEDİLMİŞ GÖRÜŞLERİ, YENİYMİŞ GİBİ GÖSTERMEYE ÇALIŞIYOR. 

Demokrasilerde "Siyasi Parti Kapatılamaz" Sözünün Tartışılması:

Bu konudaki son 50 senelik gelişmeler görüşümüzü doğruluyor:

Ön Savunma'mızda, çağdaş dünyada ve yurtta, Siyasi Partiler Hukuku’nda meydana gelen son gelişmeleri ele almıştık. Ön Savunma'mızın "1.bölüm, 3.Fasıl, A Kısım" Bölümünde çağdaş dünyadaki gelişmeleri ayrıntıları ile açıklamış, "1.Bölüm, 1.Fasıl, Kısım B-4" ve onu takip eden paragraflarda ise yurdumuzdaki gelişmelere değinmiştik.

İncelendiğinde görülür ki, çağdaş dünyada ve yurdumuzda meydana gelen gelişmeler, Siyasi Partiler Hukuku’nda daha özgürlükçü, siyasi hak ve hürriyetleri daha koruyucu, bu alanda kollektif cezalandırma metotlarından uzaklaşılmasını öngören, eğer yasaklara veya parti yasaklarına aykırı davranışlar varsa, bu davranışları önlemeye yönelik gelişmelerdir. 

Çağdaş dünyada meydana gelen bu gelişmelerle ulaşılan nokta;

Terörle ilgisi olmayan siyasi partilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından vazgeçilmiştir.

Aşağıdaki kısım (D) de bu husus bir kere daha delilleriyle ortaya konmuştur. 

Hal böyle iken;

Sayın Başsavcı, I. Bölümde açıkladığımız sebeplerden dolayı gerçekle ilgisi olmayan bu davayı sürdürebilmek için bu açık gerçeği tersine göstermek mecburiyetini hissetmiştir.

Bunun için, "Esas Hakkındaki Görüşü"nün 4. Bölümünü bu konuya hasretmiş, çağdaş gelişmeleri tersine göstermeye tevessül etmiş, 50 yıl öncesine ait terkedilmiş görüşleri canlandırmaya çalışmış, yeni görüşlermiş gibi takdim etmiş ve boşuna bir uğraşının içine girmiştir.

Nitekim, "Esas Hakkındaki Görüşü"nün 4. kısmı incelendiğinde, Demokratik Batı Ülkelerinde 2. Cihan Harbi’ni takip eden yıllardaki bazı olayların zikredildiği, bu meyanda Almanya'da 23 Ekim 1952 tarihinde faşist Hitlerci "Sosyalist REICH Partisi’nin", yine Almanya'da 17 Ağustos 1956 tarihinde proğramında açıkca proleterya diktatörlüğünü kuracağını ilan eden "Almanya Komünist Partisi"nin, ayrıca İtalya'da aynı tarihlerde faşist partinin kapatıldığını, misal olarak göstermeye tevessül etmiştir.

Bundan başka, Amerika'da Komünist Partiye karşı Mc Carty dönemine ait alınan bazı kısıtlayıcı tedbirlerden ve İngiltere'deki terörist IRA örgütünün siyasal kanadını teşkil eden Sinn Fein Partisi hakkında alınan aynı şekildeki bazı kısıtlayıcı tedbirlerden söz etmiştir.

Bu olaylar takriben 50 yıl öncesine aittir. Almanya'da kapatılan partiler, sonradan tekrar kuruldukları halde, bunların çağdaş dönemde kapatılmadığını belirtmekten kaçınılmıştır. Bu eski dönemdeki kapatmalara dahi çağdaş dönemde yıllardan beri hukukcular tarafından yapılan ağır tenkitler hiç söz konusu edilmemiştir ve bu konularla ilgili bazı kitaplardan yapılan alıntılar bu kitaplardaki ana fikirleri tersine gösterecek şekilde özel surette tertip edilerek takdim edilmiştir. Ve böylece gerçekler gizlenmeye ve tersine gösterilmeye çalışılmıştır. 

O kadar ki, 124. sayfada da belirttiğimiz gibi, sanki çağdaş demokrasilerde son yıllarda da siyasi partiler kapatılıyormuş görüntüsünü verebilmek için Almanya'daki Hürriyetci İşçi Partisi (Freie Arbeiterpatei) isimli bir derneğin Almanya İçişleri Bakanlığı tarafından faaliyetinden men edilmesi olayını, sanki Alman Anayasa Mahkemesi yakın tarihlerde parti kapatmış gibi gösterilmeye tevessül edilmiştir. 

Aşağıdaki kısım (D)’de bu husustaki gerçekler delilleriyle ortaya konmuştur. Gerçeğin, Sayın Başsavcı'nın gösterdiği gibi değil, tam tersine olduğu açıkca ispatlanmıştır. 

Bir kere daha vurguluyoruz ki, gerek çağdaş dünyanın ve gerekse Türkiye'nin bugün gelmiş olduğu nokta;

Terörle ilgisi olmayan siyasi partilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından vazgeçilme noktasıdır.

Bu gerçeği delilleriyle ortaya koymak için Ön Savunma'mızın 14 ila 19. sayfalarında yer alan (Ön Savunma: Bölüm I, Fasıl: 1, Kısım B-4 ve B-5'i) bir kere daha takdirlerinize sunuyoruz.

B.1. MİLLİ HUKUKUMUZUN, SİYASİ PARTİLERLE İLGİLİ GAYESİ DE; ÇAĞDAŞ DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI VE ÖZGÜRLÜK STANDARTLARINA NOKSANSIZ UYMAKTIR. Ön Savunma'mızda da belirttiğimiz gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin daha kuruluş esnasında bile, her sahada çağdaşlık temel ilke olarak benimsenmiştir. O günden bugüne kadar da daima çağdaş gelişmelere uymak için elden gelen gayret gösterilmiştir. Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insan hakları, özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların ortaya koyduğu dünya standartlarına ulaşmak ve aynı seviyede olmak Türkiye'nin her zaman temel gayesi olmuştur. 

Siyasi partilerle ilgili Anayasa ve Kanuni düzenlemeler de bu temel prensipler ve hedefe bağlı olarak geliştirilmiştir. 

B.2. TÜRKİYE'NİN UYMAYI TAAHHÜT ETTİĞİ ULUSLARARASI ANLAŞMALARA GÖRE SİYASİ PARTİLER HUKUKU’NDA GELDİĞİ SON NOKTA: Uluslararası andlaşmalar 'Kanun hükmünde' olup doğrudan uygulanma gücüne sahip olduğundan, gerek Lozan Andlaşması, gerekse AİHS hükümleri, Türkiye için bugün gelinen nokta hakkında açık ve net ilkeler ortaya koymaktadır. Siyasi parti davalarında da AİHS hükümlerinin gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Bu gereklilik, yüksek mahkemelerin varlık nedenleri (raison d'etre) düşünüldüğünde, kendini daha fazla hisettirmektedir. Anayasa Mahkemeleri, hak ve özgürlükleri, kamu erkini kullananların muhtemel ihlallerine karşı korumak için vardırlar. (DURAN, L.: 'The Function and Position of Constitutional Jurisdiction in Turkey', in: Turkish Public Administration Annual, 1984, no.11, sh.3)

Anayasa Mahkemesi eski üyelerinden Sayın Yılmaz Aliefendioğlu'nun kelimeleriyle ifade edecek olursak:

"Anayasa Mahkemesi, Anayasa ilkelerini yorumlarken, insan hak ve özgürlüklerinin eriştiği çağdaş anlayış ve insan haklarına saygıyı sürekli göz önünde tutmak, Anayasa'nın öngördüğü devlet yetkileriyle temel hak ve özgürlükler arasındaki dengenin korunmasına özen göstermek durumundadır" ('Karşıoy Yazısından E.1993/3, K.1994/2, AMKD, sayı 30, cilt 2, sh.1217/1218.)  Anayasa Mahkemesi Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden de Anayasa Mahkemesi'nin 30. Kuruluş Yıldönümü’nde düzenlenen Sempozyum'un açış konuşmasında aynı gerçeği belirtmiştir.

Sayın ÖZDEN'e göre:

"İnsan hakları evrensel bir ülküdür. Her durum ve koşulda, her zaman yaşanıp savunulmalı, hiçbir nedenle sınırlanmamalı ve özüne dokunulmamalıdır. İnsan haklarının çiğnenmesi bağışlanmaz bir suç kabul edilmedikçe bu konudaki yakınmaların arkası kesilmez. Hukukçuların, özellikle Anayasa yargıçlarının bu konuda sorumlulukları büyüktür. Mahkememiz, insan haklarına dayanan, yollamalar yapan kararlar vermektedir. Yargıçların da uluslararası sözleşmelere daha çok özen göstermesi gerekir." ('Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Göngör Özden'in Açış Konuşması', Anayasa Yargısı, no.9, sh.10/11.)Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhan'ın da belirttiği gibi:

"Anayasa Mahkememiz, bir siyasî partinin kapatılması davasında, "Kanun hükmünde" olduğu için AİHS'ni Siyasi Partiler Yasası ile birlikte değerlendirmek; Anayasa'ya aykırılığı tespit ederken de, Anayasa hükümlerini AİHS'de (ve ek Protokollerde) öngörülen hak ve özgürlükleri dikkate alarak yorumlamak durumundadır.' (TURHAN, M.: 'Demokratik Devlet İlkesi Açısından Siyasi Partilerin Kapatılmaları ile İlgili Hükümlerdeki Uyumsuzluklar', in: Yeni Türkiye Dergisi, sayı 10, yıl: 1996, sh.420.)  Nitekim, Anayasa Mahkemesi kimi kararlarında, AİHS'nin örgütlenme hakkını düzenleyen 11. maddesine göndermede bulunmuştur. (Örneğin bkz. E.1993/3 K.1994/2, 16.6.1994; AMKD, sayı:30, Cilt:2, sh.1207/1208)

Dolayısıyla, Türkiye'de bir siyasî parti kapatma davasında, şu hususların değerlendirilmesi gerekir:

a- Siyasi parti kapatma kararı AİHS 11. maddesinin ikinci paragrafından sayılan sebeplerden hangisine dayandırılmaktadır? Partinin programı ya da eylemleri kamu güvenliğini mi tehdit etmektedir? Genel Ahlak'a mı aykırıdır? Yoksa başkalarının hak ve özgürlüklerini mi ihlal etmektedir? 

Öncelikle bu soruları sınırlama temellerini dar bir yoruma tabi tutarak cevaplamak gerekir.

Anılan sorulara açık ve kesin cevaplar bulunamıyorsa bir siyasî partinin kapatılması talebiyle dava açılamaz.

Sınırlama nedenlerini keyfi, geniş yoruma tabi tutarak ve kapsamlarını genişleterek de bu sorular 'olumlu' yönde cevaplandırılamaz. 

Anayasa Mahkemesi Raportörü Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhan bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini şu şekilde açıklıyor:

"Bir siyasî partinin kapatılması sözkonusuysa, örgütlenme hak ve özgürlüğünün AİHS'nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında sayılan 'milli güvenlik', 'kamu güvenliği' ve '....başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması' gibi kısıtlama sebeplerinin somutlaştırılması gereklidir. Milli güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin, ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği delillendirilmeli; kamu güvenliğinin korunması sebebini ileri sürebilmek için ise parti örgütünün terörü des-teklediği veya yönettiği, halk arasında kin ve husumet duygularını körüklediği ispat edilmelidir. Keza, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanabilmek için de, terörle örgütün (partinin) bağlantısı kanıtlanmalıdır." (TURHAN, Yeni Türkiye, Sayı 10, sh.422) b- Bu sebeplerden bir ya da daha fazlası ileri sürülerek partinin kapatılması isteniyorsa, bunun "demokratik bir top-lumda gerekli" olup olmadığı sorgulanmalıdır. AİHK'nun Sosyalist Parti davasında da vurguladığı gibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları önlemek için "demokratik bir toplumda gereklilik" katı (strict) bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. (Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun 26 Kasım 1996 tarih ve 21237/93 Sayılı kararı: Sosyalist Parti davası, parg. 81) (Ön Savunma Ek: Bölüm I, No:1)

Burada dikkate alınması gereken husus, bir siyasî partiyi kapatmanın "acil bir toplumsal gereksinme"ye (pressing social need) matuf olup olmadığıdır. Bir başka ifadeyle, zorunlu, kaçınılmaz ve acil bir sosyal ihtiyaç olmadığı müddetçe haklar sınırlandırılamaz.

Bu nedenle, yıllar önce söylenmiş olduğu iddia edilen sözler delil gösterilerek, bir siyasî partinin kapatılması mümkün değildir. 

Nitekim 2820 Sayılı Siyasî Partiler Kanunu'nun parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden iki yıl geçmişse, değerlendirmeye alınamıyacağını belirten hükmü böylesi iddiaların önünü kesmek içindir. (Madde 101/d-1)

Aynı şekilde, kapatılması istenen siyasî partinin eylem ve düşüncelerinin "potansiyel tehlike teşkil ettiği" ve "ileride büyük zararlara sebep olabileceği" gibi faraziyelerle de örgütlenme özgürlüğü kısıtlanamaz.

Bu açıklamalar ışığında, İddianamede yer alan ve Sayın Başsavcı'nın Parti'mizin kapatılmasına delil olarak ileri sürdüğü görüş ve beyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile garanti altına alınmış, ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında ele alınması gerektiği açıktır. Aşağıda ayrıntısıyla izah edileceği üzere; iddia konusu görüş ve konuşmaların AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrasındaki sebepler kapsamında mütalea edilmesi mümkün değildir. Bu ifadelerin, "geniş" ve "keyfi" yorumlanması halinde dahi sınırlandırma sebeplerine dayanılması mümkün değildir. Ayrıca, bu şekildeki sınırlandırmalar, temel unsurları "çoğulculuk" ve "hoşgörü" olan demokratik bir top-lumda "gerekli"de değildir. Dolayısiyle, parti kapatma davaları, bir yandan örgütlenme hakkını ortadan kaldırmakta, diğer yandan da ifade özgürlüğünün alanını son derece daraltmaktadır. Çağdaş demokrasilerde şiddet ve terörü savunmayan, başkaları için "açık", "ciddi", "mevcut" ve "somut" bir tehlike teşkil etmeyen siyasî partiler kapatılamaz ve kapatılmamaktadır.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş şartlarında ve faşist rejimlerin olumsuz etkilerinin hafızalarda henüz canlı olduğu bir dönemde, Federal Almanya Anayasa Mahkemesi'nin Faşist Parti ve Komünist Partisi'ni kapatma kararları, 50 yıl önceki o dönemin şartları içinde değerlendirilmesi gereken istisnai durumlardır. Bunun dışında, çağdaş dünya-nın bugün ulaştığı noktada genel kural olarak siyasî partiler kapatılamaz. Kapatılamaz, zira siyasî partiler modern demokrasinin olmazsa olmaz unsurlarıdır. Nitekim, aynı partiler daha sonra tekrar kurulmuş; fakat, bir daha kapatılmamışlardır.

Helsinki İnsan Hakları İzleme Komitesi (Human Rights Watch) gibi saygın NGO'ların ve The Ecomomist gibi prestijli uluslararası dergilerin partimizin kapatılması istemiyle açılan davaya gösterdikleri duyarlılık ve tepki de esasen bu hakikatı ifade etmektedir. (Bkz. Refah Partisi'nin Kapatılmasına Dair Davaya İlişkin İnsan Hakları İzleme Komitesi Helsinki: Endişe Beyanatı, 3 Temmuz 1997 ve 'Generals and Politics: The Increasing Lonilenes of being Turkey', The Economist, 19 Temmuz 1997) (Ön Savunma Ek: Bölüm I, No:2-Ek: Bölüm I, No:3)

Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Partisi'nin kapatılma kararlarını, Sözleşme'nin 11. maddesi ile garanti altına alınan örgütlenme özgürlüğüne oybirliği ile aykırı bulması da bu görüşe somut destek teşkil etmektedir. (Bkz. TC. Dışişleri Bakanlığı'nın Adalet Bakanlığı'na yazdığı AKGY+387-2614 sayı ve 25 Şubat 1997 tarihli yazı) (Ön Savunma Ek: Bölüm I, No:4) " 

Davamızla ilgili olarak, çağdaş ve milli hukuk alanında gelinen nokta, varılan aşama nedir dersek, bu sualin tek bir cevabı vardır. O da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesindeki hükümlerdir.

Yukarıda da izah edildiği gibi, bu hükümlere göre bir parti ancak:

  1. Milli güvenliğin korunması için (yani ülke topraklarının bölünmeye yönelinmesi), 
  2. Partinin, bir terör örgütünü yönettiğinin anlaşılması, 
  3. Veya terör örgütü ile bağlantısının bulunması, 
hallerinde kapatılabilecektir. Varılan bu son prensiplerden geriye gidilmesi sözkonusu olamaz. Potansiyel tehlike iddiası veya ileride belki zarar verebileceği gibi faraziyelere çağdaş hukukta yer yoktur.

C. ÜÇÜNCÜ KISIM: SAYIN BAŞSAVCI ÇAĞDAŞ GELİŞMEYİ TERS GÖSTERMENİN MÜMKÜN OLMADIĞINI BİLDİĞİ İÇİN BU SEFER DE ZIMNEN "BEN ÇAĞDAŞ GELİŞMEYİ ULUSLARARASI YÜKÜMLÜLÜKLERİMİZİ VE İÇ HUKUKUMUZUN AYRILMAZ PARÇASI OLAN ULUSLARARASI HUKUK NORMLARINI KABUL ETMEM" DEMEK MECBURİYETİNDE KALIYOR.Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Sayın Başsavcı "Esas Hakkındaki Görüşü"nü, bizim Yüksek Mahkeme'nize sunduğumuz "Ön Savunmamızı" okumadan hazırlamıştır.

Bu davranışın, bütün hukuk aleminden ve kamuoyundan gördüğü büyük tepki herkesin malumudur. Bu durum karşısında, bu benzeri görülmemiş davranışı savunabilmek için 08.08.1997 tarihinde bir basın toplantısı yapmaya tevessül etmiştir. Ancak aradan geçen iki gün zarfında dahi Ön Savunmamızı inceleme imkanı bulamadıkları için, adı geçen basın toplantısında, basın mensuplarının kendisine Helsinki İzleme Komitesi gibi uluslararası insan hakları teşkilatlarının tepkisi hatırlatıldığında herkesi hayrete düşüren şu sözleri sarf etmiştir:

"Ben bir müstemleke devletin değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin Başsavcısıyım." Bu sözlerin manası açıktır. Bununla kastedilen şey;

"Ben çağdaş gelişmeleri, uluslararası yükümlülüklerimizi ve iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olan uluslararası hukuk normalarını kabul etmem."

Sayın Başsavcı, bütün dünyadaki son 50 yıllık çağdaş gelişmeleri ve Türkiye'nin bu süre esnasında bütün dünyaya paralel adımlarını ana hatlarıyla takip etme imkanını bulamamış olsalar dahi, şayet Ön Savunma'mızı lütfedip incelemek imkanını bulabilmiş olsalardı bu yanılgıya düşmeyeceklerdi.

Çünkü; Ön Savunma'mızda, 

I. Bölüm, 1 Fasıl, Kısım-A'da: Sayfa 27-32:

"Dünyadaki gelişmeler: Dünya küreselleşiyor. Artık bir ülkenin çağdaşlığı demokrasi, insan hakları ve özgürlük standartları ile ölçülüyor." bölümünde

"Bilhassa son 50 yılda bütün dünyadaki demokrasi, insan hakları ve özgürlük" sahasında yaşanan çağdaş gelişme.

I. Bölüm, 3. Fasıl, Kısım-A'da (Sayfa 56-62):

"Çağdaş demokrasilerde siyasal partilerin kapatılması, ifade özgürlükleriyle bağdaşmaz" bölümünde ise:

Bugün çağdaş demokratik ülkelerde siyasi partiler hukukunda gelinen son nokta bilirtildiği gibi,

I. Bölüm, 1. Fasıl, 2. Kısım'da (Sayfa 33-35)

"B-1, Türkiye bütün bu uluslararası, demokrasi, insan hakları ve özgürlük standartlarına uymayı taahhüt etmiş bir ülkedir."

"B-2 Uluslararası taahhütler milli hukukun bir parçasıdır."

Bölümlerinde, Türkiye'nin,

Birleşmiş Milletler Antlaşması,

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi,

Avrupa Konseyi Statüsü,

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi,

Halsinki Nihai Senedi (Sayfa: 31),

Paris Anlaşması,

gibi bütün uluslararası anlaşmaları imza ettiği ve böylece bu anlaşmalardaki hükümlere uyması taahhüt ettiği belirtildiği gibi; 

Yine Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının AİHK'na müracaatını 1987'de, AİHM (Divanın) yetkisini ise 1990'da kabul ettiği belirtilmiştir.

Böylece Türkiye AİHM'ni de yetkili mahkeme olarak kabul etmiş, imzaladığı anlaşmaların ilgili hükümleri gereğince vatandaşlarının ve kurumların müracaatlarını tanımış, bu mahkemelerin hükümlerine uymayı taahhüt etmiştir. 

Yine Ön Savunma,

Bölüm I, Fasıl-1, Kısım B-2 (Sayfa 34)

"Uluslararası taahhütler Milli Hukukun bir parçasıdır" Bölümünde ise aynen aşağıdaki açıklamalara yer verilmiştir:

Anayasa’nın 90. maddesinde açıkca:

"Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların onaylanması, TBMM'nin onaylamayı bir Kanunla uygun bulmasına bağlıdır....

Usulüne göre yürürlüğe konmuş milletlerarası anlaşmalar Kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz." hükmü yer almıştır.

Bu hükme göre, Türkiye usulüne uygun şekilde, yukarıdaki uluslararası anlaşmaların altına imza koymuş, bu anlaşma hükümlerini onaylayarak yürürlüğe koymuştur. 

Bu anlaşmaların hükümlerinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, bunlar Milli hukukun bir parçası olduğundan, mer'i hukukta tatbiki zaruri hükümlerdir.

Aynı şekilde Türkiye;

Birleşmiş Milletler Andlaşması’nın 14. bölümü gereği kurulan uluslararası Lahey Adalet Divanı'nı uluslararası yetkili bir yargı mercii olarak tanımıştır ve yine yukarıda belirtildiği gibi:

Ve yine yukarıda belirtildiği gibi, Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na (AİHK) müracaatını 1987'de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (Divanın) (AİHM) yetkisini ise 1990'da kabul etmiştir.

Böylece Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni de yetkili mahkeme olarak kabul etmiş, bu Anlaşmaların ilgili hükümleri gereğince vatandaşlarının ve kurumlarının bu Mahkemelere müracaat hakkını tanımış, bu Mahkemelerin hükümlerine uymayı taahhüt etmiştir.

Dolayısıyla, AIHS hükümleri,

meri hukukta tatbiki zaruri hükümlerdir.

Çağdaş insan haklarının, demokrasi ve özgürlüklerin ülkemize getirilmesi ile ilgili uluslararası hukuk normlarına uymayı Türkiye'nin müstemleke olması şeklinde yorumlamak mümkün değildir. Çünkü Türkiye bu ulusararası çağdaş adımları başkalarının kendisine empoze etmesi suretiyle değil kendi serbest iradesiyle şuurlu olarak kabul etmektedir.

D. DÖRDÜNCÜ KISIM: ÇAĞDAŞ DEMOKRASİLERDE TERÖRLE İLGİSİ OLMAYAN SİYASİ PARTİLERİN HANGİ ŞART ALTINDA OLURSA OLSUN KAPATILMALARINDAN VAZGEÇİLMİŞTİR.Sayın Başsavcı, Esasa İlişkin Görüş'ünün önemli bir kısmında, mücadeleci demokrasi anlayışı bakımından siyasal parti kapatma olaylarının gerekli olduğunu ve esasen bunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)'nin 17. maddesine dayandığını ispatlamaya çalışmıştır. (Sh.40-62) Esasa İlişkin Görüşün bir iki kitaptan ve gazete haberlerinden nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan alıntılarla yazılan ve hiçbir analiz içermeyen bu bölümü gerçekte tek bir şeyi ispatlıyor: çağdaş liberal demokrasilerde siyasal partilerin kapatılamıyacağını.

Sayın Başsavcı'nın yazdıklarının daha doğrusu alıntılarının muhtevasına geçmeden önce iki hususu belirtmek faydalı olacaktır:

Birincisi, eğer Sayın Başsavcı, Parti'mizin hazırladığı Ön Savunma metnini okuma zahmetine katlansaydı, belki de imkansızı ispat için bu kadar uğraşmazdı. Ön Savunma'mızda dünyanın bugün geldiği noktada genel kural olarak siyasal partilerin kapatılmadığını ve kapatılma girişimlerinin AIHS'nin örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesine aykırı olduğunu belirtmiştik. Ayrıca 2. Dünya Savaşı sonrasının soğuk savaş ortamında ve olağanüstü şartlar altında gerçekleştirilen bir kaç totaliter partinin kapatılma eylemlerinin istisnai nitelikte ve geçici olduğunu vurgulamıştık.

İkincisi, Esasa İlişkin Görüşün sayfa 40'den sayfa 46'e kadar olan kısmı tırnak içinde verilmediği halde tamamen bir alıntıdan ibarettir. Noktası ve virgülüne kadar Doğu PERİNÇEK'in "Anayasa ve Partiler Rejimi" isimli kitabından alınan bu cümleler sanki Başsavcı'nın kendi ifadeleriymiş gibi sunulmaktadır. Adı geçen kitaba sadece 44. sayfada, Fede-ral Almanya Mahkemesi'nin kararları için (bu kararların metni kitapta olmadığı halde!) göndermede bulunuluyor. Sayın Başsavcı bu alıntıları yaparken kurnazca hareket ediyor: işine geleni alıyor, işine gelmeyeni yani alıntıların devamını bırakıyor. örneğin mütaleanın 41. sayfasında şu alıntıyı yapıyor:

"Mücadeleci demokrasi" egiliminin etkisiyle 1930 yıllarından itibaren demokratik düzeni ve devletin bağımsızlığı ile bütünlüğünü tehdit eden siyasi kuruluşlara engel olmak için bazı önlemler alınmaya başlanmıştır. Toplumun türdeş bir bünyeye sahip olmadığı ülkelerde din ve ırk bakımından bölücü partilerin, devletin ve onun topluluk unsurunun bütünlüğünü tehlikeye sokan yöntemlerle mücadele etmeleri nedeniyle kurulmalarına ve yabancı devletlere iltihaklarına engel olmak için alınan önlemler bu türdendir. (Arif Payaslıoğlu, Siyasi Partiler, Sh. 110)." Bu ifadeler Perinçek'e aittir, Payaslıoğlu'na değil. (Bkz. Perinçek, Anayasa ve Partiler Rejimi, 3. Baskı, İstanbul, 1985, s. 196) Perinçek'in "alınan önlemlerin" örnekleri için dipnotta referans verdiği Payaslıoğlu'nun kitabı doğrudan yukarıdaki ifadelerin referansı olarak verilmiştir. Daha da önemlisi bu cümleleri takibeden cümle her nedense alınmamış. Biz alalım:

"Ancak bunların çoğu savaş sırasında, olaganüstü haller dolayısıyla alınan geçici önlemlerdir." (Perinçek, age, s.196) Aynı şekilde Sayın Başsavcı'nın "Esas Hakkındaki Görüşü"nün, 45. sayfasında ne olduğu anlaşılmaz bir biçimde Golsong, s.1349'e atfen bir paragraf bulunmaktadır. Bu atıf gerçekte Golsong'un Almanca yayınlanmış bir makalesine yapılmaktadır. Bu makaleye göndermede bulunulan dipnotta Perinçek Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun Alman Komünist Partisi davasındaki kararını eleştirmektedir. Bu cümleler de her nedense alınmamış. Biz aynen alalım:

"Davanın, Divana gönderilip orada incelenmesi gerekirken Komisyon'da dinlenmeyerek önyargı ile reddedilmesi, eleştiriye değer. Komünist Partisi'nin iktidarı ele geçirdikten sonra özgür demokratik düzeni yıkacağı kanısına ancak hukuki bir inceleme sonucunda varılabilir. Değerli hocam Prof.Dr.Tahsin Bekir BALTA, 1965 yılında Komisyonun bu eleştiriye hak veren bir egilime sahip olduğunu belirtmişlerdi." (Perinçek, age, s.202, dipnot 24) Sayın Başsavcı'nın kaynak belirtmeden başkasının eserinden keyfi alıntı yapması doğru bir davranış değildir. Ayrıca alıntılanan metnin ihtiva ettiği bilgilerin doğru olup olmadığını araştırmadan aktarmanın bilimsel ciddiyetle hele hele hukuki hassasiyetle bağdaşır hiçbir yönü olmasa gerek. Esasa ilişkin görüş metninin 45. sayfalarında, Anayasa ve Partiler Rejimi'nden (S.201) alınan "Komisyon 20.7.1957 tarihli kararı ile KPD'nin Federal Almanya Hükümeti aleyhine yaptığı başvuruyu, Sözleşmenin 17. maddesi 2. fıkrasına dayanarak dinlememiştir" cümlesindeki "17. mad. 2. fıkrası" ifadesi yanlıştır. Yanlıştır çünkü 17. maddenin 2. fıkrası yoktur; 17. madde tek bir fıkradan ibarettir. O da aşağıdaki gibidir.

"Bu Sözleşmenin hiçbir hükmü, bir devlet, zümre ya da kişiye burada ilan edilen hak ve özgürlüklerden herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşme'de öngörülen daha geniş ölçüde sınırlandırmayı amaçlayan bir faaliyette veya eylemde bulunma hakkı verir şeklinde yorumlanamaz". Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku'nda otorite kabul edilen Profesör Fawcett'a göre bu maddede bireyler ve gruplar için sorulması gereken temel soru bunların eylemlerinin başkalarının haklarını yok etmeyi amaçlayıp amaçlamadıkları sorusudur. (J.E.S. Fawcett, The Application of the European Convention on Human Rights, (Oxford, 1987), s. 315) Bu temel soruyu cevaplamaya yarayacak açıklamalarına Fawcett şu şekilde devam ediyor:

"Biz burada (17. maddede), adına ne denirse densin, düzensiz savaşçılar, teröristler ya da özgürlük savaşçıları ile karşı karşıyayız. Bunlar siyasal amaçları için silahlı güçler kullanmakta ve rastgele ateş açmadan bombalamaya ve gerilla savaşına kadar uzanan bir eksende şiddete başvurmaktadırlar. Ya da totaliter ve ayırımcı rejimler kurmak için kampanya (propaganda) yapmaktadırlar. Denebilir ki bu aktivite-lerden ilki başkalarının haklarını ve özgürlüklerini yok etmeyi hedeflemekte ve dolayısıyla müstakilen 17. maddeyi ihlal etmektedir. Kampanya ya da propaganda ise Sözleşme hakları, özellikle madde 9-11'de yer alan haklar kapsamında savunulabilir; bunların uygulanması kampanyanın amaç ve siyasal sonuçlarının degerlendirilmesine bağlı olacaktır." (Fawcett, age, s.315) Strasburg Organları, 17. maddeyi yorumlarken genellikle Fawcett'in yukarıda aktardığımız ayrımını benimsemekle birlikte zaman zaman eleştirilen kararlar da vermişlerdir. Siyasal partilerle ilgili en fazla eleştirilen karar, 1957'de Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun Alman Komünist Partisi'nin Federal Almanya aleyhine açtığı davayı 17. maddeye dayanarak reddettiği karardır. Komisyon burada Komünist Parti'nin, kendi beyanlarıyla sabit olan, "bir dikta rejimi kurmayı hedeflemesinin Sözleşme'de korunan hak ve özgürlükleri yıkmaya yönelik olduğuna" kanaat getirmiştir. (Bkz. Partie Communiste v. Federal Republic of Germany, (App. 250/57), 20 July 1957, (1955-57) 1 Yearbook, S.222) Bu karar daha çok totaliter rejimlerin Almanya'da bıraktığı acı izlerin etkisiyle alınmış bir karar olarak yorumlanmış ve Komisyon sadece 17. madde hükümlerine dayanarak karar verdiği için eleştirilmiştir. (Bu konuda bk. Perinçek, age, s.202 ve M.Turhan, Demokratik Devlet İlkesi Açısından Siyasi Partilerin Kapatılmaları ile İlgili Hükümlerdeki uyumsuzluklar: Yeni Türkiye Dergisi, Sayı 10, 1996, S.422.)

Anayasa Mahkemesi Raportörlerinden Doç.Dr.Mehmet Turhan'ın bu husustaki tesbitlerini aktarmakta fayda var:

"AİHK'nın bu ünlü kararı tek başına uygulandığı için eleştirilmiştir. Eleştiren görüşe göre, 17. maddenin tek başına uygulanması, ilgililerin AIHS'de yer alan hak ve özgürlüklerden mahrum bırakılabileceği şeklinde yanlış yorumlanmasına yol açabilir (Frowein; sayfa 339-340) AIHS 17. maddesinin uygulandığı diğer olaylarda bu maddenin tek başına uygulanmadığını görmekteyiz. AIHK, olayla ilgisi bulunan AIHS maddesiyle birlikte 17. maddeyi uygulamayı tercih etmektedir. (AIHK'nın 11.10.1979 tarihli kararı; Dec. ve Rep.; vol.18, sayfa 187 vd), (AIHK'nın 12.5.1988 tarihli kararı; Dec. ve Rep.; vol. 56, p.205 vd.) Her iki kararında AIHK, 17. madde nedeniyle ifade özgürlüğünün (md. 10), ırk ayırımcılığı veya nazizmin canlandırılması a-maçlarıyla kötüye kullanılamayacağına karar vermiştir. " (Turhan, age, ss. 422-423) 

Gerçekten de eleştirilen Komünist Parti kararından sonra Strasburg Organları 17. maddeyi çok daha dar bir yoruma tabi tutmuş ve bu maddenin amacının "totaliter grupların sözleşme prensiplerini kendi çıkarları doğrultusunda istismar etmelerini önlemek" olduğunu açıkça belirtmişlerdir. (Bkz. Glimmerveen and Hagenbeek v. The Nedherlands, (App.8348/78 ve 8406/78), 11 October 1979, (1980) 18 DR 187, ve Lawless v. Ireland, 1 July 1961, (1979-1980) 1 EHRR 13.)

Ayrıca Sözleşme Organları 17. maddeyi yorumlarken totaliter amaçlı aktivitelerde dahi bir eylemin ne zaman gerçekleştiğine dikkat çekmektedirler. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerle işbirliği yapan Belçikalı bir gazetecinin (De Becker) savaştan sonra da yazı yazmasını ve yayınlamasını engelleyen Belçika Ceza Kanunu'nun bir maddesini değerlendiren AIHK bu hükmü AIHS'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen 10. maddesine aykırı bulmuştur. Komisyon, De Becker davasında 17. maddeyle ilgili olarak AIHM'nin de daha sonra iştirak ettiği şu sonuca ulaşmıştır:

17. madde, bir zamanlar totaliter düşünceler serdetti ve buna göre davrandı diye bir kişiyi sürekli olarak haklarından ve özgürlüklerinden mahrum bırakmak için kullanılamaz. Şüphesiz, Bay De Becker'in geçmiş davranışları, her ne kadar Sözleşme yürürlüğe girmeden gerçekleşmiş olsa da, Sözleşme'nin 17. maddesi kapsamında değerlendirilebilir. Ancak bu, davacı ifade özgürlüğünü kötüye kullanmaya kalkmadıkça, bugün bu madde (17. madde ) hükümlerince engellenir anlamına gelmez. (De Becker v. Belgium (App. 214/56), 9 June 1958, (1958-59) 2 Yearbook s. 214. De Becker davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararı için bk. (1978-80) 1 EHRR 43.) Bu karar karşısında Sayın Başsavcı'nın iddianamesinde Parti'miz mensuplarına atfen aktardığı yıllar önce ifade edilen sözlerin hiçbir şekilde 17. madde kapsamında değerlendirilemeyeceği açık olduğu halde delil olarak sunulması anlaşılmaz bir tutumdur. Yukarıda ifade edildiği gibi Sözleşme Organları 17. maddenin alanını bugün devam eden açık ve sürekli tehlikeler olarak sınırlandırırken Sayın Başsavcı bu alanı genişletme çabası içindedir. Esasen bu tavır dikkat edilirse bizzat 17. maddenin kendisine aykırıdır. Çünkü 17. madde sadece bireyleri ve grupları sözleşmedeki hak ve özgürlükleri istismardan alıkoymak amacıyla düzenlenmemiştir. Bu madde aynı zamanda devletin de hakları istismar etmesini ve bu hakları Sözleşmede öngörülenden daha geniş ölçüde sınırlamasını açıkca menetmiştir. (Bkz. A.H. Robertson J.G. Merrils, Human Rights in Europe: A Study of the Europen Convention on Human Rights, Third Edition, (Manchester, New York, 1993), s.193) Dolayısıyla hiçbir ciddi ve hukuki delile dayanmadan, ifade ve örgütlenme özgürlüklerini düzenleyen AIHS'nin 10 ve 11. maddelerini görmezlikten gelerek, siyasal hak ve özgürlükleri sınırlamanın ötesinde bazıları için bu hakların ortadan kalkması sonucunu doğurabilecek olan bir istemde bulunmak açıkça 17. madde hükümlerine aykırılık teşkil etmektedir.

Sayın Başsavcı kapatma istemine illaki AIHS'den destek bulmak istiyorsa dikkatini bu davayla hiçbir ilgisi olmayan 17. maddeye değil, Sözleşme'nin 10. ve 11. maddelerine ve bu maddelerdeki sınırlama hükümlerine çevirmeliydi. Bunu yapabilirdi. Zira Ön Savunma'mızda da belirttiğimiz gibi Sözleşme Organları bugün gelinen noktada parti kapatma davalarını incelerken 11. maddeyi esas almaktadır. Nitekim Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti'nin kapatılma kararlarını Komisyon, Sözleşme ile korunmuş örgütlenme özgürlüğüne yani 11. maddeye aykırı bulmuştur. Komisyonun kapatılan Alman Komünist Partisi ile benzer ideolojik yapılanmaya ve programa sahip olan bu partilerin kapatılmalarını 17. maddeye değinmeden 11. maddeye aykırı bulması Sayın Başsavcı'yı 17. maddeye sarılmaktan ve 1957 tarihli Komünist Parti davasına göndermede bulunmaktan alıkoymalıydı. Sayın Başsavcı'nın Komisyon'un en son içtihatlarından haberi olmadığını düşünmek imkansız. Geriye tek ihtimal hatta ihtimalin ötesinde tek gerçek kalıyor: Sayın Başsavcı Refah Partisi aleyhine açılan bu davanın çok açık bir şekilde AIHS hükümleriyle (madde 10 ve 11) bağdaşmadığının farkındadır. Bu yüzden de savunulamıyacak pozisyonunu savunmak için bu davada aslında kendisine hiçbir şekilde destek teşkil etmeyen 17. maddeye başvurmuştur.

Ayrıca Sayın Başsavcı'nın 1950'li yıllarda Federal Almanya tarafından Faşist ve Komünist Partilerin kapatılması olayını hatırlatması bugün siyasal partilerin kapatılabileceğini ispatlamaz. Bu olaylar İkinci Dünya Savaşı sonrasının fevkalade özel şartları altında gerçekleşmiş olaylardır. Üstelik kapatılan partiler daha sonra değişik isimler altında açılmış ve bir daha kapatılmamışlardır. Bu olayı Prof.Dr.Münci KAPANİ Kamu Hürriyetleri adlı kitabında şöyle anlatıyor:

Federal Almanya Anayasa Mahkemesi, bu maddeye (21/2) dayanarak, totaliter bir devlet düzeni kurma hedefini güttükleri için, (1952'de) Neo Nazi "Sosyal Reich" Partisini, daha sonra da (1956)' da Alman Komünist Partisini kapatmıştır. Fakat aradan birkaç yıl geçtikten sonra, siyasal konjonktürün değişmesi ve ülkede çok partili demokratik düzenin güçlenmesi üzerine her iki parti de değişik adlarla yeniden kurulmuşlardır ve halen varlıklarını sürdürmektedirler. (M.Kapani, Kamu Hürriyetleri, 6. Baskı, Ankara, 1981, Sh.223)Daha önce Sayın Başsavcı'nın gerçekleri tersine gösterebilmek için başvurduğu davranışlara temas etmiş ve Almanya'da Hürriyetçi İşçi Partisi Freie Arbeiterpartei adlı bir derneğin isminde parti kelimesi kullandığı halde gerçekte bir parti olmayıp dernek olması dolayısıyla Almanya Anayasa Mahkemesi tarafından değil, İçişleri Bakanlığı tarafından faaliyetten men edilmesi olayını sanki Batı demokrasisi içinde yakın tarihte bir parti kapatılmış gibi göstermeye çalıştığını belirtmiştik.

Bu husus üzerinde ayrıca durmaya lüzum görmüyoruz. Çünkü açıkladığımız gerçek bir yandan Sayın Başsavcı'nın boşuna çabalarını ortaya koyan bir örnek olduğu gibi aslında herkesçe bilinen ve bizim de vurguladığımız çağdaş gelişmiş batı demokrasilerinde yaklaşık 40-50 yıldan beri parti kapatılmasının artık terk edildiğini teyid eden bir olaydır.

Sayın Başsavcı'nın modern demokrasilerde siyasal partilere kısıtlama getirilebileceği yönündeki nostaljik arayışları tuhaf bir şekilde kendisini ABD'nin McCarthyticilik dönemine de sürüklemiştir. 1950'li yıllar Amerikasında anti-komünist yasalar uygulanarak bir çok Komünist Parti üyesinin cezalandırıldığı doğrudur. Bu dönemin anti-komünist yasalarından Smith Kanunu (Smith Act)'a göre güç ya da şiddet kullanarak hükümeti (rejimi) yıkmayı savunma, teşvik etme ya da bu yönde propaganda yapma yasaklanmaktaydı. Aynı şekilde Ulusal Güvenlik Kanun'una (McCarran Act) dayanarak Amerikan Komünist Partisi'nin tüm görevlilerinin ve üyelerinin isim ve adreslerinin hükümete bildirilmesi, partiyle ilgili mali ve diğer bütün konularda her türlü bilginin açıklanması istenmekteydi. (Bakz. T.I.Emerson, Toward A General Theory of the First Amendment, (New York, 1966), Sh.200)

Ancak Komünist Partiye yönelik bu kısıtlamalar hiçbir zaman partinin faaliyetten menedilmesi ya da kapatılması boyutlarına ulaşmamıştır. Buna rağmen bu kısıtlamalar ABD liberal çevrelerinde şiddetle eleştirilmiştir. Senatör Joseph McCarthy'nin adına atfen McCartizm olarak bilinen ve paranoya düzeyinde bir "Komünizm kopleksi"ni yansıtan bu uygulamalar Amerikan demokrasisinin kara bir lekesi olarak tarihe geçmiştir. Prof.Münci KAPANİ'nin cümleleriyle ifade edecek olursak:

"Bu konularla getirilen kısıtlayıcı hükümler doğrudan doğruya ve sadece Komünist Partisi ile (ki Amerika'da meşru olarak faaliyet gösteren bir partidir) onun üyele-rini hedef almaktaydı. Bununla beraber, bu Kanun hükümleri şiddetli eleştirilere ve tartışmalara yolaçmış, siyasal düşünce ve örgütlenme hürriyetlerini kısıtlamaları bakımından Anayasa'ya aykırı oldukları ileri sürülmüştür. Uzun süre ülkede tedirginlik yaratan bu yasal tedbirler, barış zamanında hangi gerekçeyle olursa olsun demokratik hakların kısıtlanamayacağı görüşünü savunan hukukçu ve yazarların direnmesi, Federal Yüksek Mahkeme'nin liberalleşen tutumu ve daha sonra da "soğuk savaş"ın sona ermesiyle artık etkinliklerini kaybetmiş bulunmaktadır. (Prof.Münci KAPANİ, age, s.225)Burada demokrasinin ve özgürlüklerin gelişiminde devrimci ve dönüştürücü bir rol oynamış olan Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin (Supreme Court) tutumu üzerinde durmak aydınlatıcı olacaktır. Smith Kanunu'nu yorumladığı Yates davasında Supreme Court özgürlükçü yaklaşımın güzel bir örneğini sergilemiştir. Bu davada Yüksek Mahkeme'nin görüşünü açıklayan Yargıç Harlan "Soyut Prensip" ve "Somut Eylem" ayrımına dayanarak Smith Kanunu'nun soyut prensip olarak zorla rejim yıkmaya yönelik propaganda ve öğretiyi, amaçlı bir eyleme dönüşmediği müddetçe, yasaklamadığını belirtmiştir. (Yates v.United States, 354 U.S. 298 1957) 

Prof.David Barnum'un belirttiği gibi Yüksek Mahkeme'nin bu kararı, "Smith Kanunu"na dayanılarak yapılan resmi kovuşturmalara bir son vermiş ve 1950'lerin anti-komünist histerisinin sonunun başlangıcını teşkil etmiştir". (D.G.Barnum, The Supreme Court and American Democracy, (New York, 1993), Sh. 138)

Sayın Başsavcı son olarak parti kapatma olayının bilinmediği bir adaya, İngiltere'ye de ugrayarak Sinn Fein'e yönelik kısıtlamalara değinmektedir. Diğer bütün örneklerde olduğu gibi bunun da Refah Partisi'nin kapatılması istemiyle açılan davayla ne ilgisi olduğu belli değildir. Belli olan Sinn Fein'in Kuzey Irlanda'nın İngiltere'den ayrılması için silahlı mücadelede bulunan ve İngiliz Hükümeti'nin "terörist örgüt" olarak nitelediği IRA (Irish Republican Army)'nın siyasi kanadı olduğudur. Bir terör örgütü'nün siyasal kanadını teşkil eden partiye bazı kısıtlamalar ve sansürler getirilmesi terör eylemlerine maruz kalan ülkenin şartları içinde anlaşılabilir. Ancak hemen belirtmek gerekir ki, Sinn Fein IRA ile organik ilişkisine rağmen yasal bir parti olarak seçimlere girmekte ve İngiliz Parlamentosu'na milletvekili gönderebilmektedir.

Sinn Fein'e yönelik "medya savaşı" ve sansür bizzat önde gelen İngilizler tarafından da eleştirilmiştir. Örneğin İngilizler’in dünyaca meşhur gazetecisi ve televizyon proğramı yapımcısı Jonathan Dimbley şöyle diyor:

Haberciler ve editörler üzerine konan sansür ve kısıtlamalar pratik olarak onlara “neden?” sorusunu sormayı imkansız kılmıştır. Niçin katolikler bir yıl önce olsa çay ikram edeceği İngiliz askerinin vurulup öldürülmesi karşısında şimdi açıktan gülmektedir? Neden Katolikler bombalama ve öldürme eylemlerini kınamıyorlar? Neden onlar hala IRA'ya yardım ediyor-lar?... Bu sorulara verilecek cevaplar, sorunu anlamak ve İngiliz politikasını değerlendirebilmek için hayati önem taşıyor. Ne var ki, bu sorular BBC görevlilerince sorulmamaktadır. (New Statesman, 31.12.1971'den aktaran: T.P.Coogan, The Troubles: Ireland's Ordeal 1966-1995 and the Search For Peace, (London, 1995 ) Sh.299)Ayrıca parantez içinde belirtelim ki Sinn Fein'in lideri Gery Adams'ın kendi sesiyle TV'lere mülakat verme yasağı bilahere kaldırılmıştır. Dahası İngiliz Hükümeti Kuzey Irlanda sorununa barışçıl çözüm bulma sürecinde bu parti ile masaya oturmuş ve müzakerelerde bulunmuştur.

ABD Komünist Partisi'nde olduğu gibi burada da Sinn Fein'in propagandalarına zaman zaman kimi kısıtlamalar konmuş olsa da parti kapatılması diye bir "tedbir" hiçbir zaman sözkonusu olmamıştır. Proletarya diktatörlüğünü savunan partiye üyelerini bildirme gibi yükümlükler ve terör örgütünü açıkça destekleyen partinin