|
Refah
Partisi'nin esas hakkındaki savunması...
(6
Ekim 1997)
ANAYASA MAHKEMESİ SAYIN
BAŞKANLIĞI'NA
Esas No: 1997/1 (Siyasi
Parti-Kapatma)
İDDİANAMEYE CEVAP
VEREN DAVALI : REFAH PARTİSİ
DAVACI : Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı
KONU : Yüksek Mahkeme’nin
20.05.1997 Tarihli Tensip Kararı Uyarınca Esas Hakkındaki Savunma’mızın
Sunulması.
AÇIKLAMALAR
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca
“Laikliğe aykırı eylemlerin odağı” olduğu iddiası ile Refah Partisi hakkında,
Anayasa’nın 69. maddesinin 6. Fıkrası yollaması suretiyle 68. maddesinin
4. Fıkrası ileri sürülerek açılan kapatma davasına karşı Esas Hakkındaki
Savunmamızı saygılarımızla arz ederim.
I. BÖLÜM: SAYIN
BAŞSAVCI'NIN "ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ" ÜNE GENEL BAKIŞ
-
BİRİNCİ KISIM: REFAH PARTİSİ
GERÇEĞİ
1. Yargıtay Cumuhuriyet Başsavcılığı'nın
Esas Hakkındaki Görüşünde "Refah Partisi Gerçeği" ile ilgisi olmayan hayali
ve yanlış kabullere dayanılmıştır.
Yargıtay Cumuhuriyet Başsavcılığı'nın
"Esas Hakkında Görüş"ünün incelenmesinden, Sayın Başsavcı'nın Refah Partisi'nin
temel görüşleri hakkında yanlış izlenimler edinmiş olduğu ortaya çıkmaktadır.
Bahis konusu "Esas Hakkında
Görüş"te bir kısım basında da "Siyasal İslam" adı altında tartışılan
bir konunun uzun uzadıya tahlil edildiği görülmektedir. Bu konunun tahlili
ile Refah Partisi'nin uzaktan ve yakından bir ilişkisi yoktur.
Bir konuda ciddi araştırmalar
yapılmadan, geçerli deliller elde edilmeden peşin hükümler verilmesi ve
bütün iddiaların bu faraziye üzerine bina edilmesi elbette doğru değildir.
İşin asıl yanlış tarafı da,
bu görüşlerin peşinen Refah Partisi'ne ait olduğu varsayımının kabullenilmiş
olmasıdır. Bu itibarla biz de savunmamızın bu bölümünde Refah Partisi Gerçeğini
ana hatlarıyla açıklamayı kaçınılmaz bir vazife sayıyoruz.
Sayın Başsavcı'nın tarif
etmeye çalıştığı görüş, Refah Partisi ile ilgisi olmayan soyut iddialardan
ibarettir.
Bugün 15 yıla yakın bir süreçte
oluşan ve Türkiye'nin her yerinde milyonlarca insanın çalışmasıyla meydana
gelmiş bir "Refah Partisi Gerçeği" vardır. Bu gerçek, Refah Partisi'nin
dürüst, temiz, vatansever bir hizmet partisi olduğu hakikatidir. Halkın
önemli bir kısmı, Türkiye'nin meselelerini ancak Refah Partisi'nin çözebileceğine
inanmaktadır. Böyle apaçık bir gerçek ortada iken bu gerçeği, sun'i, hayali,
yanlış imajlarla değiştirmek, olduğundan başka türlü göstermek mümkün değildir.
Şöyle ki:
2. Refah Partisi bir siyasi
kuruluştur; dini veya felsefi bir ekol değildir.
Refah Partisi, Türkiye'nin
meselelerini çözmek, Türk Milletine refah getirmek, Türkiye'yi "Muasır
Medeniyetin" üstüne çıkarmak ve güçlü, müreffeh, özgür, insan haklarına
saygılı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti haline getirmek için
kurulmuş siyasi bir partidir.
Refah Partisi'nin kuruluşunun
gerçek nedeni, çağdaş medeniyet yarışında bütün çabalara rağmen ülkemizin
hala gerilerde kalmış olmasına son verilmesidir. Dünya milletleri, teknoloji
ve medeniyet yarışında hızla ilerlerken, bizim hala ekonomik, sosyal, siyasal
bakımdan onlardan çok gerilerde kalmış olmamız elbette vatanını, milletini
seven bütün insanlarımız için üzüntü kaynağı olmaktadır. Gerek demokratikleşme,
gerek insan hakları, gerek hukuk devleti ve gerekse gelişmişlik standartlarında,
milletimizin layık olduğu seviyeyi hala yakalayabilmiş değiliz.
İşte Refah Partisi'nin gayesi,
Türkiye'yi layık olduğu seviyeye yükseltmektir.
Bir çok kişinin bildiği ve
kabul ettiği bu "Refah Gerçeği", Refah Partisi'nin bütün beyanlarından
apaçık görmek mümkün olduğu gibi (EK:1'de) sunulmuş olan "Nereden
Nereye" broşürünün başlangıcındaki tablolardan da tesbit etmek mümkündür.
(EK-1 Nereden Nereye Broşürü)
Bu tablolarda açıkça görüldüğü
gibi, Türkiye'miz toprak büyüklüğü itibarıyle dünya ülkeleri içerisinde
36. sırada, nüfusu itibarıyle 16. sırada olduğu halde Milli Gelir itibariyle
23. sırada ve hele fert başına düşen milli gelir itibariyle 57. sırada
bulunmaktadır. (Ek: 1, Grafik No: 1-2-3-4)
Halbuki Türkiye'miz bütün
dünyanın tam merkezinde, bütün ekonomik blokların tam ortasında ve enerji
üretim ve kullanım sahalarının geçiş yolunda, dünyanın en müstesna bir
yerinde bulunmaktadır.
Türkiye'nin, maden rezervleri,
orman zenginlikleri, tarım arazileri, su ürünleri insan gücü ve genç nüfusu
sayesinde bugün ekonomide lider ülke durumunda olan diğer ülkelerle her
sahada boy ölçüşebilecek büyük bir potansiyele sahip olduğu açık bir gerçektir.
EK-1'de ki "Nereden Nereye"
broşürünün 5, 6, 7 nolu grafiklerindeki tablolardan da açıkca görüldüğü
gibi Türkiye 2. Dünya Savaşı'ndan sonra başlayan son 40 yıllık dönemde
Batı Avrupa ülkelerine nazaran kalkınma yarışında hayli gerilerde kaldığı
gibi son 20 yıllık dönemde Uzak Doğu ülkelerinden de gerilere düşmüştür.
(Ek-1, Grafik: 5-6-7)
Takip edilen yanlış politikaların
sonucu olarak Türkiye, bütçesi, yıldan yıla açığı artan, bütçenin büyük
kısmının faizlere ödenmesi yüzünden, yatırım yapamıyan, işsizlerine iş
bulamıyan, halkının enflasyondan ezildiği bir ülke haline gelmiştir. Öyle
ki, Türkiye, bölgeler ve zümreler arasında kalkınmışlık farkı gittikce
büyüyen, yerel yönetimlerin yetkilerini sınırlayan, aynı işi yapan vatandaşına,
Batı ülkelerinin onda biri kadar gelir sağlıyabilen bir ülke durumuna düşmüştür.
Eğer bu güne kadar, Cumhuriyetin
ilk kurulduğu yıllarda tesbit edilen ve gösterilen hedefler istikametinde
yürünmüş olsaydı, Türkiye bugün bir Federal Almanya ve bir Japonya gibi
kalkınmış ülkeler arasında yer alacaktı.
Nitekim;
Cumhuriyetimizin kurucusu,
ilk Cumhurbaşkanı'mız büyük devlet adamı Atatürk, devletimiz kurulur kurulmaz
milletimize en önemli hedef olarak "Çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine
çıkma"yı göstermişti.
Oysa bugün ne kadar iyimser
olursak olalım, değil bu seviyenin üstüne çıkmak, hala bu seviyeye dahi
ulaşamadığımız acı bir gerçektir.
Halbuki, daha 1923 yılında
toplanan "İzmir İktisat Kongresi"nde ekonomisi güçlü olmayan bir ülkenin,
siyasi bağımsızlığını koruması mümkün olmadığı için çok önemli bir adım
atılmış, Ağır sanayi hamlesinin başlatılması karar altına alınmış; ne yazık
ki, sonra gelen iktidarlar, bu toplantıda alınan kararları ihmal ettiler.
Bu kararlar gereğince çıkartılmış olan "Sanayi Teşvik Kanunu"nu rafa kaldırdılar.
Zaman zaman bu hamleyi
yeniden başlatmak isteyen bazı vatansever parlamenterlerin ısrarı üzerine,
sanayileşme konusunda Avrupa'dan getirtilen uzmanlar bizim güçlenmemizi
istemedikleri için"siz ancak tarım ülkesi olarak kalkınabilirsiniz" manasına
gelen art niyetli raporlar vererek bu teşebbüsleri sonuçsuz bırakmışlardır.
İşte Refah Partisi'nin
kurulmasında en önemli etkenlerden birisi, ülkemizin bu büyük potansiyelini
harekete geçirmek ve hazineler üzerinde bulunan Türkiye'yi borç batağında
kıvranan bir ülke olmaktan kurtarmak azmi ve mücadelesi olmuştur.
Zira Refah Partisi, bu hizmetleri
yapabilecek, idealist, vatansever, bilgili, tecrübeli kadroları çatısı
altında toplayan bir partidir.
Nitekim, bu kadroların, 1974-1978
yılları arasında kurdukları 3 koalisyon hükümetinde, iktidar partisi olarak,
imkan bulur bulmaz yaptıkları ilk büyük icraat, Cumhuriyetin 2. ağır sanayi
hamlesini başlatmak ve yürütmek olmuştur. Ekte sunduğumuz "Ağır Sanayi
1977" (EK - 2. Ağır Sanayi 1977 Kitabı) adlı kitap bu hamlenin Türkiye'yi
topyekün sanayileştirmek için yürürlüğe konmuş ne büyük bir hamle olduğunu
açıkca göstermeye kafidir.
Bu kitaptaki haritalarda
da açıkça görüldüğü gibi, bu kadrolar, bölgeler arasındaki dengesizliği
ortadan kaldırmak için yurdun her tarafına yayılmış 200 büyük sanayi tesisini,
ayrıca özel sektörün gelişmesi için hemen her ilde organize sanayi bölgesini
ve her ilçede küçük sanayi sitelerinin kurulmasını hedef almıştır. 7 yıl
için proğramlanan 200 tesisin, 70 tanesi 2 yılda bitirilmiş ve hizmete
konmuştur. Bir milyon insana yeni iş sahası öngören bu hamlenin sadece
iki yılda tamamlanan kısmı o günden bu güne 300-400 bin ülke evladına iş
yeri olarak hizmet ifa etmektedir. Orta, Güney ve Doğu Anadolu'nun bu gün
mevcut sanayi tesisleri ve hayvancılığın geliştirilmesi için hizmet veren
35 adet et kombinası hep o dönemde yürütülen hamlenin eserleridir.
Refah Partisi kadrolarının,
o yıllarda başlatmış olduğu bu ağır sanayi hamlesi daha o zaman, dış ve
iç rantiyeci sermaye çevrelerince engellendi. Eğer engellenmiş olmasaydı,
şimdi ülkemiz sanayileşme konusunda çok daha ilerde olacak, aradan geçen
sürede o dönemde başlatılan 7 yıllık hamlenin, takriben benzerlerini 3
defa yineleyecek ve böylece bugün sanayimiz batı ülkeleri seviyesine gelmiş
olacaktı.
3- Refah Parti'miz, Milletimizin
maddi varlığının gelişmesine olduğu kadar manevi varlığının geliştirilmesine
de önem veren bir partidir; 14 yıldan beri bu konuda da büyük hizmetler
yapmıştır.
Refah Partisi'nin yine önemli
hedeflerinden birisi, Anayasa'mızın 5. maddesinde yer alan "Manevi Gelişme"
yi gerçekleştirmektir.
Bizler, milletimizin üstün
hasletlere ve sağlam bir karaktere sahip olduğuna inanıyoruz. Ancak eğitim
sisteminde kişinin manevi gelişmesine yeterince önem verilmediği için,
fıtratımızda mevcut olan bu cevherden yeterince istifade edilmemiştir.
Vaktiyle Finlandiya'da yapılan başarılı bir eğitim reformu neticesinde,
daha evvel mahkemeleri dolup taşan, hapishaneleri tıpkı bizimki gibi tıklım
tıklım dolu olan bu ülke sonradan mahkemeleri işsiz, hapishaneleri bomboş
bir hale gelmişti.
İşte, Türkiye'yi yolsuzluklardan
kurtaracak gerçek manada temiz eller operasyonları, ancak eğitim
yoluyla gerçekleştirilebilecek hizmetlerdir
Şuna kesin inanıyoruz ki;
ülkemiz insanı, şekilde değil, muhtevada ağırlık taşıyan bir eğitim reformu
yapılırsa, bütün meziyet ve hasletleri ortaya çıkacağından, Finlandiya'yı
aşacak ve bu konuda hatta dünyaya örnek olacak bir düzeye erişecektir.
Refah Partisi, kendi bünyesinde
kısmen de olsa böyle bir gelişmeyi başarabildiği için, yerel yönetimlerde,
rüşveti kaldırabilmiş, israfı önlemiş, temiz eller operasyonunu gerçekleştirmiştir.
Milletimizin Refah Partisi'ne yönelmesinin sebebi, Sayın Cumhuriyet Başsavcısı'nın
ileri sürdüğü gibi asla din istismarı değil, gerek yerel yönetimlerde ve
gerekse merkezi yönetimde bu özelliği ile başarılı olmasıdır. Bu yüzden
bir kısım medyanın uzun zamandan beri sürdürdüğü Refah Partisi aleyhine
maksatlı ve yıpratıcı propagandalar, halkımız tarafından kabul görmemiştir.
Önce 1980'li yıllarda, yerel
yönetimlerde iktidara gelmekle gösterdiği bu başarısını, genel yönetimde
de iktidara gelerek, bu defa her ikisinde de başarıyla sürdürerek, yıpranmayan,
tam tersine kamuoyunda gittikce güçlenen tek partinin Refah Partisi olduğu
bu gün hala inkar edilemez bir gerçektir.
Hizmette başarılı icraat
yaparak aynı zamanda devlet-millet kaynaşmasını pekiştiren Refah Partisi
bölücülük hareketlerine karşı sağlam bir bünye oluşturmuştur. Bu bakımdan
Refah Partisi, milletimiz ve devletimiz için Anayasa'nın deyimiyle demokrasimizin
vazgeçilmez bir kuruluşu olma özelliğini fiilen isbat etmiş bir partidir.
Tüm bunlar, nazari ve hayali
beyanlar değil, hakikatin ta kendisidir.
Nitekim Refah Parti'mizin
gerek yerel yönetimlerde, gerekse genel yönetimde Türkiye'nin meselelerini
çözebilecek, halka hizmet edebilecek bir parti olduğunu bu gün ülkemizin
büyük çoğunluğu kabul etmektedir.
4- Refah Partisi yerel
yönetimlerde, bütün milletimizin teveccühünü kazanan başarılı hizmetler
yapmıştır ve yapmaktadır.
Refah Partisi, kuruluşunu
müteakip kısa bir süre sonra 16 yerde belediye başkanlığı seçimlerini kazanarak
buraların yerel yönetimlerinde iktidara gelmiş,1984 seçimlerini takiben
K.Maraş,
Van, Ş.Urfa başta olmak üzere hizmete başlamıştır.
Bu belediyelerdeki başarılı
hizmetlerin sonucu olarak bu defa 1989 seçimlerinde bu üç İl'e Konya
ve Sivas illerini de ilave ederek 100 belediyede hizmete devam etmiştir.
1989-1994 yılları
arasındaki dönemde yapılan örnek ve başarılı belediye hizmetleri, sadece
Türkiye'de değil, dünyada yankı uyandırmış ve Refah Partili Konya Büyükşehir
Belediye Başkanı sadece Türkiye'nin değil, Dünyanın en başarılı Belediye
Başkanı olarak Japonya'ya davet edilmiş ve kendisine merasimle madalya
verilmiştir.
Bu sürekli ve başarılı çalışmalar,
en son 27 Mart 1994'de yapılan mahalli seçimlerde 65 milyon nüfusun
45
milyonunun yaşadığı yerlerin Belediye Başkanlıklarının Refah Partisi'ne
emanet edilmesi sonucunu doğurmuştur.
Başta İstanbul, Ankara, Konya,
Kayseri, Erzurum ve Diyarbakır Büyükşehir Belediyeleri olmak üzere 80
ilden 30'unda, ayrıca pekçok İlçe ve Belde Belediye Başkanlıklarında
Refah Partili kadrolar üç yıla yakın bir süredir büyük hamleler ve örnek
hizmetler yürütmektedirler.
Bu Belediyeler, Refah Partili
kadrolar tarafından ağır borç, faiz yükü; rüşvet, yolsuzluk ve israf içinde,
hizmet yapamayan kuruluşlar olarak teslim alınmış ilk günden itibaren temiz,
şeffaf yönetimler sayesinde, rüşvetsiz, israfsız, verimli, planlı proğramlı
çalışan atılımcı kuruluşlar haline dönüştürülmüştür.
Refah Partili kadroların,
bütün milletimiz tarafından takdirle karşılanan bu belediye hizmetleri
hakkında mehterem heyetinize bir fikir vermek için İlişikte "Refah Partili
Belediyeler-1995 (EK-3), Refah Partili Belediyeler-1996 (EK-4), Refah Partili
Belediyeler-1997" (EK-5), adlı 3 büyük cilt eser sunulmuştur.
Bu eserlerin incelenmesinden
de açıkca görüleceği üzere Refah Partili Belediye Başkanları, işbaşına
gelince belediyelerin yıllık gelirleri 1'e - 2, 1'e - 3 değil 1'e 10 olmak
üzere 10 misli artmıştır. Bu belediyeler merkezi yönetimden gereken desteği
görmedikleri halde borçlarını ve ağır faizlerini ödemeyi başarmışlar, kendi
güçleriyle hemen her sahada büyük yatırımları gerçekleştirmişlerdir.
Bu büyük hamleleri burada
tekrar tekrar saymak elbette mümkün değildir. İlişikteki büyük ciltlere
ilaveten sunduğumuz broşürler ve aşağıda kısaca bahsedeceğimiz 2 konu,
Refah Partili Belediyelerin bu başarılı hizmetleri hakkında Mahkemenizin
Yüce Heyetine bir fikir vermek için yeterli olacaktır. (EK-6 Dosyası
içerisindeki broşürler)
İSKİ (İstanbul Su ve Kanalizasyon
İdaresi): (EK -7 - 8 - 9) da sunduğumuz kitaplarda da görüleceği gibi
27 Mart 1994 tarihinde, takriben 2 milyar dolar (320 Trilyon) borçla, rüşvet,
yolsuzluk, borç ve faiz batağında boğulmuş, hiçbir hizmet üretmeyen, 10
yıldan beri artan nüfusa karşı İstanbul'a hiçbir ilave su getiremiyen,
bilakis bakımsızlıktan dolayı borularındaki suyun % 40'ı zayi olan, su
ihtiyacının tankerlerle karşılanmasına çalışılan ve vatandaşların bir kova
su alabilmek için uzun saatlar kuyrukta bekledikleri, Kerbela'ya dönmüş
İstanbul vahim bir durumda teslim alınmış, kısa zamanda her türlü yolsuzluk,
rüşvet, israf önlenmiş ve şimdi emin ellerdeki İSKİ halen kendi
gelirleriyle yılda 30 trilyonluk yatırım yapan Türkiye'nin 5. büyük yatırımcı
kuruluşu haline gelmiştir.
Şu andaki İSKİ, Istıranca
dağlarında denize akan suları toplayıp İstanbul'a getirmek üzere her dört
ayda yeni bir baraj inşatını tamamlayıp işletmeye açmaktadır.
Halen İstanbul'un 2010 yılına
kadar su ihtiyacı karşılandığı gibi Marmara, Haliç, Boğaz ve Karadeniz'in
atık sulardan korunması için de muazzam yatırımlar süratle tamamlanıp hizmete
konulmaktadır.
Öte yandan, Ankara Belediyesi'nin
de diğer belediyeler gibi su, yol asfaltlaması, çevre, doğalgaz, trafik
konusu ile ilgili sayısız hizmetleri ve atılımları bütün Ankara'nın çehresini
değiştirmektedir.
Ankara'da gecekondu bölgeleri
modern mahallelere dönüştürülmektedir. Hemen hemen her yere su, asfalt,
doğalgaz götürülmüştür ve gecekondudaki vatandaşlarımızın sağlık muayeneleri,
diş kontrolları ve tedavileri 50 seyyar teçhizatlı araba ve sağlık ekipleri
ile gecekondulardaki vatandaşlarımızın ayağına gidilerek yapılmaktadır
ve her gün muhtaç 50 bin kişinin evlerine günde 2 öğün yemek muntazaman
dağıtılmaktadır. (EK - 10 - 11 - 12 )
İşte halkımız Refah Partisi'ne,
din istismarı yaptığı için değil, bütün Türkiye'de bu başarılı hizmetleri
gördüğü için teveccüh etmektedir. Zira halkımız bilinçlidir. Siyasi rüşte
sahiptir. Kendini din istismarına kaptıracak seviyenin çok çok üstündedir.
Türkiye'nin her yerinde
halkımızın içinde yaşadığı bu gerçekleri ne görmezlikten gelmek, ne de
bu gerçeklerin yerine hayali, mesnetsiz yorumları koymak mümkündür.
5. Refah Partisi, Türkiye
Cumhuriyeti'nin 54. Hükümeti'nde de, Türkiye'nin meselelerini çözmek, güçlü
ve müreffeh Türkiye'yi meydana getirmek için çok başarılı hizmetler yapmıştır.
Refah Partisi'nin bilhassa
27 Mart 1994 tarihinden sonra başta büyük şehirler olmak üzere Türkiye'nin
her tarafında yapmış olduğu mahalli, başarılı çalışmalar, halkımızın Refah
Partisi'ne olan teveccühünü gittikçe arttırmış ve 24 Aralık 1995 seçimlerinde
halkımız Refah Partisi'ni tartışılmaz şekilde en büyük parti yapmıştır.
Bu seçimlerde Refah Partisi bütün oyların takriben % 22'sini, oyların 6.5
milyonunu almış ve milletvekili sayısı bir evvelki seçime nazaran %400
artarak 38'den 158'e çıkmıştır.
Yurdun her yerinde dürüst
şekilde yapılan 1995 seçimleri halkın demokratik tercihini ortaya koymuştur.
Bu seçimlerin arkasından Türkiye takriben 6 ay süren bir hükümet krizi
dönemi yaşadıktan sonra Yüksek Mahkeme'nizin 53. Hükümet'in güvenoylamasının
Anayasa'ya aykırı olduğunu tesbit etmesi ve bu oylamayı İPTAL etmesi
üzerine bu kriz dönemi son bulmuş ve Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi'nin
bir araya gelerek teşkil ettikleri Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümeti
kurulmuştur.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 54.
Hükümeti, 24 Aralık 1995 serbest seçimlerinin demokratik kurallara uygun,
doğal bir sonucu olarak kurulmuştur. Her iki parti bir yıl boyunca uyum
içinde çalışmış, gerek Türkiye'nin meselelerini çözmekte gerekse halkımızın
refah payını artırmak hususunda, son derece başarılı olmuşlardır. İlişikte
takdim ettiğimiz "Nereden, Nereye" broşürü ve "İktidarda Bir
Yıl" kitabı, Türkiye Cumhuriyeti'nin 54. Hükümeti'nin yaptığı bu başarılı
çalışmaları açıkca ortaya koymaktadır. (EK:1 ve EK-13 )
Ekte sunulan bu kitap ve
broşürde de görüldüğü gibi 28 Haziran 1996'da Refahyol Hükümeti işbaşına
geldiği zaman, Türkiye korkunç bir iç borç ve faiz yükü altına sokulmuş,
ekonomik bakımdan vahim bir duruma sürüklenmişti.
İç borç 28 Haziran 1996'da
32 milyar doları bulmuş ve bu borcun yapısı, ortalama 4 ay vadeli,
% 200 ila 400 arasında yıllık faiz ödenecek şekilde teşekkül etmişti. Aynı
politikalar devam ettirilseydi Devlet sürekli olarak borçlanacak ve her
4 ayda bir iç borç, bir misli artacak ve çığ gibi büyüyerek ülke ekonomisini
çıkmaza sokacaktı. (EK-1: Grafik No: 8)
Uzmanlar tarafından
yapılan hesaplar, en iyimser tahmine göre dahi, 1996 yılı sonunda iç borcun
43 milyar dolara, 1997 yılı sonunda da 53 milyar dolara yükseleceğini gösteriyordu.
Bu ağır iç borç ve faiz yükünün
altında devlet bütçesi iflasın eşiğindeydi. Nitekim 1996 yılı bütçesinin
gider faslı 48 milyar dolar iken bunun 16 milyar doları açık ve 18.5 milyar
doları da faize ödenecek miktar olarak öngörülmekte idi. Böylece 70 milyonluk
Türkiye'nin bütün hizmetlerini yürütmek için elde 13-14 milyar dolar kalmakta
idi. Bununla da ne memura maaş vermek, ne de patlayan yolu tamir etmek
imkanı vardı. Bütün uzmanlar en geç Eylül 1996'da Türk ekonomisinin büyük
bir krize gireceğini tahmin ediyorlardı. (EK-1 Grafik No:9 - 10)
İşte Refahyol Hükümeti, yönetime
geldiği zaman ülkenin durumu buydu.
Eski hükümetlerin bütçe açıklarını
kapatmak için başvurdukları yol gittikce artan faizle yeniden iç borç almak,
vergileri halkın taşıyamıyacağı kadar artırmak ve halkın zaruri ihtiyacını
karşılayan bütün kamu üretimlerine taşınamayacak ölçüde zamlar yapmak idi.
Refahyol Hükümeti, Türkiye'yi
çıkmaza sürükleyen bu politikaları değiştirdi. Kamu finansman ihtiyacını
karşılamak için gece gündüz çalışarak, yeniden yüksek faizlerle borçlanma,
vergi ve zam yerine ülkenin ekonomik kaynaklarını harekete geçiren kaynak
paketlerini hazırladı ve bunları yürürlüğe koydu. Bunu yapabilmek için
pek çok Kanun, kararname ve tebliğ çıkardı, yürürlüğe koydu.
Herbiri takriben 10 milyar
dolarlık mali imkan temin eden bu paketleri bir yandan bizzat hükümetin
sıkı takibi ile yürütürken öbür yandan devlet ve bütün kamu kuruluşları
ağır faizlerle borçlanmaktan kurtarıldı, vergi ve zam yoluna sapmadan devletin
gelirleri artırıldı. (Ek: 1, Grafik No: 11)
Böylece, Türkiye dünyada
ilk defa tatlı reçetelerle ekonomisinin dengesini kuran ülke oldu.
Bu gayretli çalışmaların
sonucu olarak, 1996 yılı sonunda iç borç 45 milyar dolar olacak iken 22
milyar dolara indirildi ve 1997 yılı için 50 yıldan beri ilk defa Türkiye
denk
bütçeye kavuşturuldu. 1997 yılı bütçesinde yatırımlar toplam
ve reel olarak 20 yıldan beri ilk defa % 40 olarak artırıldı. Devlet böylece
yatırım ve kalkınma yapan bir devlet haline dönüştü. 1997 yılı bütçesi
sadece denk olmakla kalmadı. Bu yıl, faize ödenmesi öngörülen miktar bir
evvelki yılın 18.5 milyar dolarına mukabil 12 milyar dolara indirildi ve
böylece halka hizmet için bir evvelki yılın13-14 milyarına mukabil 35 milyar
dolarlık bir imkan daha ortaya kondu ve bu gelişme sadece yatırımların
değil aynı zamanda ücretlerin ve maaşların artırılmasına da imkan sağladı.
(Ek-1,
Grafik No: 12)
Böylece, 54. Hükümet, ekonomideki
başarısıyla sadece devletin dengelerini düzeltmekle kalmamış ayrıca bir
yandan bütün gelir gruplarının refah paylarının artmasını temin etmiş,
diğer yandan ekonominin bütün göstergelerini olumlu yönde etkilemiştir.
Ek-14'de, bu başarıyı
teyid eden iç basındaki ekonomi yazarlarının makaleleri,
Ek-15'de ise, dış
basındaki yazarların bu başarıyı teyid edici yazılarından örnekler takdim
olunmuştur.
Bu başarıya paralel olarak;
Ek: 1 "Nereden Nereye" broşüründeki; ekonomi grafiklerindende açıkca
görüleceği gibi Türkiye bir büyük ekonomik değişim yaşadı ve yıllardan
beri sürekli artan bütçe açıklarının bütçeye ve gayri safi milli hasılaya
oranı süratle azalmaya başladı. (Ek-1, Grafik No: 13)
Yine yıllardan beri sürekli
artan iç borcun bütçeye nazaran oranı ve iç borcun gayri safi milli
hasılaya nazaran oranı artma yerine azalmaya başlamıştır.
Ve yine faize ödenen paranın
bütçeye ve GSMH'ya oranı da yıllardan beri artmaya devam ederken hızla
azalmaya başlamıştır. (EK-1, Grafik No: 14)
Yıllardan beri sürekli artan
bütçe açığının bütçeye oranı ve GSMH oranı denk bütçe hazırlanmak sureyle
sıfıra indirilmiştir. (EK-1, Grafik N0: 12)
Ve yıllardan beri azalan
yatırımın bütçeye ve GSMH'ye oranı da ilk defa büyük oranda artış göstermiştir.
(EK-1,
Grafik No: 15)
Ülke ekonomisindeki bu iyileşmeye
paralel olarak;
EK-1, 16 nolu grafikte görüleceği
gibi, 1 Temmuz 1996 'da 100 alan memur, 1 Ocak 1997'de yani 6 ay gibi kısa
bir zaman içinde 250 alacak şekilde dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen
maaş
artışına; EK-1, 17 nolu grafikde görüldüğü gibi, aynı kısa dönemde
100 alan işçi emeklisi 280, 100 alan Bağ-Kur emeklisi 300'den fazla maaş
alacak şekilde refah artışına mazhar olmuştur. (Ek-1, Grafik No: 18)
Nüfusumuzun % 50'si
kırsal alanda yaşamaktadır. Bir önceki hükümet, zirai dönemde köylüye toplam
olarak 100 öderken 54. Hükümet bunu 312'ye çıkarmıştır. (Ek-1, Grafik
No: 19)
Yine 54. Hükümet döneminde
(Ek-1, Grafik No: 20-21) de görüleceği gibi Türkiye'ye giren yabancı
sermaye % 400 oranında artmıştır. Hükümetin desteği ile bütün Anadolu illerinde
"Anadolu Arslanları" büyük bir yatırım, üretim ve ihracat seferberliğini
gerçekleştirmişlerdir.
Bu ekonomik başarının sonucu
olarak;
1 Temmuz 1996 - 1 Şubat 1997
arasında borsa endeksi bütün yılların en büyük artma oranını göstererek
1700'e ulaşmıştır. (Ek-1, Grafik No: 11)
Devletin borçlanma vadeleri
4 aydan 13 aya çıkmış böylece Türkiye iç borç ve faiz sarmalından kendisini
kurtarmıştır.
"Nereden Nereye" broşüründeki
diğer grafikler de (Şubat ayı sonuna kadar) ekonomideki bütün göstergelerin
nasıl iyileştiğini açık bir şekilde göstermektedir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin 54.
Hükümeti'nin ülkemiz ve halkımız için en başarılı hizmeti, bir yandan faizleri
büyük oranda düşürmek, diğer yandan denk bütçe yaparak devlet borçlanmasını
asgariye indirmek, öbür taraftan kamu maliyesini "Tek Hesap Havuzu"
ile takip etmek, böylece bilhassa KİT'lerin özel bankalardan yüksek faizle
borçlanma mecburiyetini ortadan kaldırmak ve böylece ülkeyi rant ekonomisinden
reel ekonomiye geçirmesi olmuştur.
Bütün bu başarılı tatbikat
her kesime mensup geniş halk yığınlarını son derece memnun etmiştir ve
3 Kasım 1996'da, yurdun muhtelif yerlerindeki 26 seçim bölgesinde yapılan
ara yerel seçimlerde Refah Partisi'nin oy oranı % 33'e yükselmiştir.
Bu gerçekler de açık bir
şekilde gösteriyor ki; halkımızın Refah Partisi'ne teveccühündeki temel
sebep Refah Partisi'nin dürüst, inanclı kadrolarının Türkiye'nin meselelerini
çözecek deneyime sahip olması, ülke kalkınması için gece gündüz demeden
gayretle çalışması ve tek kelime ile halkımıza başarılı hizmet etmesinde
yatmaktadır.
Refahyol Hükümeti bir yıl
içinde bir yandan halkımıza bu başarılı hizmetleri yaparak ülkemizin ekonomik
dengelerini kurarken, diğer yandan yürütmekte olduğu başarılı "Özelleştirme"
(EK-1,Grafik No: 22-23-24-25), "Yap-İşlet", "Yap-İşlet-Devret" hamle
ve seferberlikleri vasıtasıyla "Yeniden Büyük Türkiye"yi kurma
çalışmalarını da başlatmıştır. 1997'de başlamak 2000 yılında tamamlanmak
üzere 120 milyar dolarlık büyük altyapı kalkınma hamlesi yürürlüğe konmuştur.
(EK-16)
Refahyol Hükümeti döneminde,
yurt içindeki terör yok denecek kadar asgari noktaya inmiş, terörün yurt
dışındaki kaynaklarının kurutulmasında başarılı sınır operasyonları gerçekleştirilmiş,
terörün tamamen ortadan kaldırılması için "Terörle Çok Yönlü Mücadele"
çerçevesinde "Doğu ve Güneydoğu Anadolu Kalkınma Projeleri" nin yıllık
proğramları hazırlanıp yürürlüğe konmuş, bunlarla ilgili yasaların TBMM'sinden
biran önce çıkarılabilmesi için muhalefet partileriyle birlikte çalışma
yoluna gidilmiştir.
Aynı şekilde, "Yerel Yönetimlerin
Güçlendirilmesi" projesi de bütün detaylarıyla tasarlanarak muhalefetle
diyalog ve işbirliği yoluna gidilmiştir.
Ve yine Refahyol Hükümeti
"Kaynak Paketleri" ve "Çekiç-Güç" konularında TBMM'nde Genel
Görüşme açarak ulusal meselelerde parlamento çatısı altında bütün partilerle
birlikte çalışılmasının en güzel örneklerini vermiştir.
Refah Partisi kadrolarının
1974-1978 devresinde hükümet ortaklığı döneminde yürüttükleri "şahsiyetli
dış politika" nasıl o dönemde Kıbrıs Zaferi'nin gerçekleşmesine vesile
olduysa, aynı şahsiyetli dış politika, Refahyol döneminde bugünkü hükümetin
de benimsediği dünya çapında bir büyük küresel oluşum olan ve gelişmiş
ülkelerce de büyük takdirle karşılanan "D-8'lerin kuruluşunu" gerçekleştirmiştir.
Refah Partisi barışcı
bir partidir. "Yurtta Sulh Cihanda Sulh" ilkesinin takipçisidir.
Refah Partisi kurulduğu günden
beri gerek ülkemizde gerek dünyada her türlü terörist eyleme kesinlikle
karşı olan bir partidir.
Refah Partisi ülkemizde
demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin, laikliğin ve hukuk devletinin,
bölgemizde ve dünyada barışın, istikrarın ve bütün ülkelerle iyi münasebetlerin
teminatı olan bir partidir ve bu özelliklerini icraatlarıyla da fiilen
isbat etmiştir.
Gerek ABD ve gerekse AB ülkeleri
başta olmak üzere bütün Batı ülkeleri Refah Partisi'ni ve Refahyol Hükümeti'ni
güvenilir bir muhatap ve partner olarak görmüşler her vesile ile ve her
görüşmede bu kanaatlerini vurgulamışlardır.
İşte Refah Partisi'nin ne
olduğunu, niçin ve nasıl çalıştığını gösteren bu gerçekler sadece ülkemizin
70 milyon halkı tarafından değil bütün dünya tarafından görülen ve bilinen
gerçeklerdir.
6- Sonuç Olarak:
1. Yukarıdan beri
yaptığımız açıklamalar Refah Partisi'nin Türkiye'nin meselelerini çözmek,
ülkemize ve halkımıza hizmet etmek için kurulmuş bir parti olduğunu açıkca
göstermektedir.
Yine bütün bu belgeler ve
deliller açık bir şekilde Refah Partisi'nin gayesinin Türkiye Cumhuriyeti'ni
yüceltmek, muasır medeniyetin üstüne çıkarmak, demokratik, laik, insan
haklarına saygılı, özgür bir hukuk devleti olarak güçlü ve müreffeh Türkiye'yi
kurmak ve Türk halkına mutluluk sağlamak olduğunu ispat etmektedir.
2. Refah Partisi bütün
mensuplarıyla 14 yılı aşkın bir zamandır bu gaye etrafında seferber olmuş,
canla başla geceli gündüzlü çalışmaktadır.
Gerek yerel yönetimlerde,
gerekse hükümette yapılan çalışmalar apaçık ortadadır. Yukarıda yaptığımız
özet açıklamalar gerçeği göstermektedir ve bu gerçeği 70 milyon halkımız
ve bütün dünya görmektedir, bilmektedir ve takdir etmektedir.
3. Yukarıda da açıkladığımız
gibi, Refah Partisi bir hizmet partisidir. Bir siyasi kuruluştur. Dini
veya felsefi bir ekol değildir.
4. Refah Partisi'nin gerek
yerel yönetimlerde gerekse hükümette yürüttüğü çalışmalarında ve icraatında
laikliğe aykırı hiçbir tutum ve davranışı, karar ve icraatı olmamıştır.
Yurdun her tarafında bütün bu icraat yürütülürken Refah Partililer kimsenin
yediği, içtiği ve nasıl giyindiği ile meşgul olmamıştır, tam tersine herkese
eşit muamele yapılmasına, milli birlik ve bütünlüğün herşeyin üstünde tutulmasına
azami itina gösterilmiştir.
Bunun en canlı örnekleri
ve delileri ön savunmamızın IV. bölümünde 7 nolu ekte sunulan azınlık cemaat
liderlerinin teşekkür mektuplarıdır.
5. "Ayinesi iştir kişinin,
lafa bakılmaz"
6. Görülüyor ki: Refah
Partisi'nin temel görüşlerinin, politikalarının ve gerçek karakterinin
ne olduğu sözde kalmamış, devlet icraatına dönüşen politika olarak belgeleriyle
tarihe tescil edilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın,
delilsiz, mesnedsiz, sadece Refah Partisi'ne karşı olan bazı köşe yazarlarının
görüşlerini ihtiva eden gazete kupürlerine dayanan indi mülahaza ve varsayımları,
70 milyon halkımızın ve bütün dünyanın bildiği, gördüğü ve kabul ettiği
bu tarihi gerçekleri ne değiştirebilir ne de olduğundan başka türlü gösterebilir.
B. İKİNCİ KISIM: BU DAVANIN
AÇILMASININ GERÇEK SEBEBİ REFAH PARTİSİ'NİN SÖMÜRÜYE İZİN VERMEYEN İCRAATIDIR.1.
Bu davanın açılmasında etkin olan zahiri sebep, bir kısım medyanın Refah
Partisi aleyhindeki maksatlı propagandalarıdır.
Bu gerçeği, Ön Savunma'mızın
255-258. sayfalarında bir ölçüde açıklamıştık.
Burada bu konuya bir kere
daha temas etmemizin sebebi şudur;
Bu bölümün (A) kısmında "Refah
Partisi Gerçeği"nin ne olduğunu bütün delileri ile açıkça ortaya koyduk.
Akla gelen sual şudur:
Refah Partisi 14 yılı aşkın
bir zamandır Türkiye'nin her yerinde bütün gücüyle Türkiye Cumhuriyeti'ni
yüceltmek, Türkiye'nin meselelerini çözmek ve halkımıza hizmet etmek için
gece gündüz canla başla çalıştığına, bütün icraatında hizmeti esas alıp,
laikliğe aykırı ne bir niyeti ne de her hangi bir davranış ve faaliyeti
söz konusu olmadığına ve bu gerçekleri de bütün halkımız ve bütün dünya
bildiğine göre nasıl oluyor da böyle bir dava açılabiliyor?
Bu sorunun bir tek cevabı
vardır: O da bir kısım medyanın yaptığı (gerçek dışı, maksatlı, aleyhde)
propaganda ve olağan üstü tahriklerdir.
Ön savunmamızda da belirttiğimiz
gibi yeni gelişmeler ile sayıları günden güne artan TV kanalları ve yazılı
basını ile medya, olayları olabildiğince abartabilen ve habbeyi kubbe yapabilen
yeni tahrik metodlarıyla günümüzde birinci kuvvet olmaya başlamıştır.
Ve bu haliyle medya "ülkeleri
ben yönlendireceğim, eğemenlik kayıtsız şartsız medyanındır." diyecek konuma
gelmiştir. Aynı durum bundan önce Batı ülkelerinde de yaşanmıştır. Ancak
ne var ki başta ABD olmak üzere Batı Ülkelerinde, medya gücünün tekelleşmesini
ve tahribatını önlemek için katı ve kesin önlemler alınmasına, Kanunlar
çıkarılmasına ihtiyaç duyulmuş hatta bu hususta kıtalar arası anlaşmalar
yürürlüğe konulmuştur.
Bir hukuk devleti olmayı
temel şart sayan ülkelerde, menfaatleri için hak ve hukuk tanımayan böyle
bir gücün, orta yerde kasırga gibi eserek tahribat yapmasına asla izin
verilemez. Aksini düşünmek hukuk devleti olmaktan ve onun nimetlerinden
vazgeçmek anlamına gelir.
Bundan dolayıdır ki; demokratik
batı ülkelerinde TV'leri olanın gazete çıkarmasına müsaade edilmediği gibi,
medya sahiplerinin ayrıca ticari ve finansal faaliyette bulunmalarına da
müsade edilmemekte, bu konuda çok sıkı Kanuni tedbirler alınmaktadır.
Ancak ne var ki ülkemizde,
ortaya çıkan medya patlaması karşısında, medyanın kartelleşmesini engelleyecek
yasal tedbirler maalesef henüz alınamamıştır. Elbette yakın bir gelecekte
bu problem çözülecek: ülkemizde de gereken yasal önlemlerle istikrar sağlanacaktır.
2- Bir kısım medya Refah
Partisi Hakkında neden gerçek dışı ithamlar oluşturmaya çalışıyor? Refah
aleyhtarı bu kampanyanın gerçek sebebi nedir?
Burada hemen 2. bir soruya
geçmek gerekmektedir. O da şudur:
Bütün Türkiye'nin ve bütün
dünyanın bildiği ve yukarıda (A) kısmında açıkladığımız "Refah Partisi
Gerçeği" böyleyken bir kısım medya neden Refah Partisi hakkında gerçek
dışı ve sun'i ithamlar oluşturmaya çalışıyor?
Bu sualin cevabı çok açıktır:
Çünkü bir kısım medyanın
sahibleri tekelci sermayedir. Bunlar Refah Partisi'nin sömürüye izin vermeyen,
refahı geniş kitlelere yaymaya çalışan politikasını kendi çıkarlarına uygun
görmemektedirler.
Nitekim bu bölümün (A) kısmında
yaptığımız açıklamalar, Refah Partisi'nin gerek yerel yönetimlerde, gerekse
merkezi yönetimde sömürüye izin vermediğini, Türkiye'yi rant ekonomisinden
reel ekonomiye geçirmeyi hedef aldığını ve ülkenin bütünü ile dengeli ve
hızla kalkınabilmesi için tekelci sermaye dışındaki "Anadolu Arslanları"
diye isimlendirilen müteşebbislerinin gelişmesine de önem verdiğini açıkca
göstermektedir.
Refah Partisi kadroları,
bir yandan devletin, kamu kurumlarının ve KİT'lerin, tekelci sermayeye
bağlı özel bankalardan yüksek faizle borçlanmalarına müsaade etmezken diğer
yandan Anadolu'nun her yeryerinde organize sanayi bölgeleri, küçük sanayi
siteleri kurarak Anadolu müteşebbislerini her bakımdan teşvik etmek suretiyle
bunların ekonomideki paylarının artmasına destek olmaktadırlar.
Böylece tekelci sermaye,
bir yandan yılda takriben elde etmekte olduğu 4,5 katrilyonluk haksız menfaati
kaybetmişler öbür yandan da Türkiye'nin ekonomik hayatının çeşitli sahalarındaki
üretim, istihdam ve ihracat bakımından evvelce sahip oldukları pazar paylarını
yavaş yavaş yitirmişlerdir.
İşte, tekelci sermaye, kaybettiği
bu avantajını tekrar elde etmeyi istemekte ve işte bu istek ve hırs, aynı
zamanda Türkiye Cumhuriyeti'nin neden bir türlü sosyal devlet olması ilkesini
gerçekleştiremediğinin temel sebebini teşkil etmektedir.
3. Tekelci sermaye, kontrolündeki
medyayı Refah Partisi hakkında gerçek dışı ithamlar oluşturmak için sürekli
tahrik etmekte ve yönlendirmektedir.
Yukarıda açıkladığımız sebeplerden
dolayı, tekelci sermayenin yönlendirmesiyle bunların kontrolündeki bir
kısım medya, Refah Partisi'ne karşı amansız bir mücadele sürdürmektedir.
Bu haksız, gerçek dışı ve
art maksatlı kampanyalarda asıl maksat saklanmaktadır. Asıl maksat, Refah
Partisi'nin gerek yerel, gerekse merkezi yönetimde sömürüye izin vermemesi,
haksız özel muamelelere mani olması, buna mukabil ülkenin bütünü ile kalkınmasını
istemesidir. İşte tekelci sermaye, ülkeye ve halka yapılan bu hizmeti kendi
menfaatlerine aykırı görmektedir.
"SÖMÜRÜ DEVAM ETSİN, AVANTA
DEVAM ETSİN ve kendilerinin ekonomideki pazar payları AZALMASIN, ARTSIN,
bunun için gerekirse TÜRKİYE HİÇ KALKINMASIN."
Çabasını sürdüren bu tekelci
sermaye, geniş halk yığınları önünde bu isteklerini açıkca ortaya koymadığından
ve Refah Partisi'nin bunlara müsaade etmediğini söyleyemediğinden ve "Biz
Refah Partisi’ni sömürüyü önlediği için istemiyoruz" diyemediğinden
bu mücadelelesini gerçek dışı sun'i gündemlerle sürdürmek mecburiyetinde
kalıyor. Bunun için de bula bula, gerçekle alakası olmadığı halde, akılları
sıra bir takım düzmece senaryolarla Refah Partisi'nin laikliğe karşı olduğu
iddiasını ileri sürmeye çalışıyorlar. Halbuki "Refah Partisi Gerçeği"
karşısında bu sun'i iddiaların kabulü asla mümkün değildir.
İşte olayın temelinde
yatan gerçek sebep budur.
4. Sonuç Olarak:
Yukarıda yapılan açıklamalardan
da anlaşılacağı gibi herkesce ve bütün dünyaca bilinen "Refah Partisi
Gerçeği"ne rağmen, bu gerçekle uzaktan yakından hiçbir ilgisi olmadığı
halde böyle bir davanın açılabilmesi ve böyle bir iddianın ortaya atılabilmesinde
asıl sebep; bir kısım tekelci sermayenin kendi menfaatlerini düşünerek,
sömürü, avanta, vesair haksız kazançlarının devamını istemeleri ve Türk
ekonomisindeki pazar paylarının düşmemesi için Anadolu kalkınmasını arzu
etmemeleri nedeniyle kendi kontrollarındaki medyada tezgahlanan gerçek
dışı propaganda ve tahriklerdir.
C. ÜÇÜNCÜ KISIM: SAYIN
BAŞSAVCI'NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜNE GENEL BİR BAKIŞ
C.1. GİRİŞ:Bu bölümün
yukarıdaki (A) kısmında "Refah Partisi Gerçeği"ni ana hatlarıyla kısaca
ortaya koyduk. (B) bölümünde ise bu gerçeğe rağmen nasıl olup ta
bu davanın açılabildiği hususunun temeldeki sebeplerini belirttik. Bu açıklamalarımız
artık Türkiye'de herkesin bildiği bir hususu ortaya koymuştur. O
da bu davanın gerçekle ve hukukla hiçbir ilgisi olmadığıdır ve bu
dava Türkiye'yi kendi çıkarları doğrultusunda kontrolları altında tutmak
isteyen bir kısım tekelci sermayenin yönlendirdiği bir kısım medyanın gerçekdışı
ve art maksatlı kampanyaları ve yoğun propagandalarının sonucunda açılmıştır.
Bu yoğun propagandalar ve
kışkırtmalar bir kısım çevreleri etkilediği gibi kanaatimizce Sayın Başsavcı
da farkında olmadan bu kampanyanın etkisi altında kalmıştır. "Esas Hakkında
Görüş"ünün muhtevası da bunu teyit etmektedir.
Nitekim, bizzat Sayın Başsavcı
göreve başladıktan sonra aylarca bu tahriklere direnmiş, hukuken böyle
bir davanın açılma imkanı olmadığını tekrar tekrar ifade etmiş, bunun için,
ön savunmamızda belirttiğimiz gibi basına beyanatlar vermiş, TBMM Başkanlığı'na
kanun teklifinde bulunmuş, yıllardan beri aynı görevi yapan diğer Başsavcıların
hukuka saygılı olarak bu kabil siyasi maksatlı propaganda ve kışkırtma
faaliyetlerine karşı hukukun gereklerine uygun hareket etmelerine mukabil,
sonradan, o Başsavcıların dönemlerinde cereyan eden olayları söz konusu
ederek, bütün ülkemiz halkını ve dünyayı hayrete düşürme pahasına demokratik
Türkiye'nin en büyük iktidar partisi hakkında hiç beklenmedik şekilde bu
davayı açmıştır.
Hukukla ve gerçekle
alakası olmayan böyle bir davayı açabilmek için Sayın Başsavcı'nın;
-
Bir yandan ülkedeki büyük kamuoyu
tepkisine karşı kendisini savunma ihtiyacını duyarak bazı alışılmamış yollara
tevessül etmek,
-
Diğer yandan İddianame ve Esas
Hakkında Görüşünde gerçeklere değil, bir takım farazıyelere, ön
yargılara ve hayali kabullere dayanmak,
-
Ve ayrıca hukuku, insan haklarını,
uluslararası anlaşmaları, Anayasayı ve yasaları yok saymak,
mecburiyetinde kalmıştır.
İşte Sayın Başsavcılığın
gerek bu davayı açtığı İddianamesinde ve gerekse Esas Hakkındaki Görüşünde
müşahade olunan, kural dışı davranışların temelinde yatan sebep budur.
Şimdi bu tesbitlerimizi aşağıdaki
bölümlerde kısaca ortaya koymakta yarar görüyoruz.
C.2. SAYIN BAŞSAVCI'NIN
İŞ BU DAVA İLE İLGİLİ KİŞİSEL TUTUM VE DAVRANIŞLARI, BULUNDUĞU MAKAMIN
MEHABETİNE UYGUN DÜŞMEMİŞTİR. Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı, Anayasal bir kurumdur. (An.154)
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı,
Hakimlik ve Savcılık mes-leğinin en tepe noktalarından birisidir. Bu önemine
binaen bu yüksek makamda görev alacak kişilerin seçim prosedürü Anayasa'da
belirlenmiştir. (An.154)
Bugüne kadar bu göreve gelen
tüm Başsavcılar görevlerini büyük bir titizlik, takdire şayan bir olgunluk,
basın ve medya tahriklerine karşı fevkalade temkinli bir duyarlılık içinde
ifa etmişlerdir.
Buna mukabil;
1. Türkiye'de ilk
defa bir Yargıtay Başsavcısı, Kanunların imkan vermediğini ve buna hakkı
olmadığını bildiği halde TBMM Başkanlığı'na Siyasi Partiler Kanunu hakkında
özel amaçlı değişiklik teklifi sunmuştur.
2. Türkiye'de ilk
defa bir Yargıtay Başsavcısı, bir siyasi parti (Refah Partisi) hakkında
Anayasa'nın amir hükmüne rağmen yürürlükteki Siyasi Partiler Kanunu'nu
yok sayarak dava açmıştır.
3. Türkiye'de ilk
defa bir Yargıtay Başsavcısı, Basın Kanunu'nun 30. maddesindeki yasağa
rağmen basına iddianame dağıtmış: görevini kötüye kullanmıştır. (Basın
Kan.Md. 30., TCK 240 Md.)
4. Türkiye'de ilk
defa bir Yargıtay Başsavcısı, Basından, bu iddianameyi gazetelerinde basıp
ek olarak dağıtmalarını talep ederek basını suça teşvik ve tahrik etmiştir.
5. Türkiye'de ilk
defa bir Yargıtay Başsavcısı, henüz yargılaması yapılmayan bir siyasi partiyi
(Refah Partisi'ni), kamuoyu önünde Anayasa'yı çiğneyerek (An.38/4) basın
toplantılarıyla suçlu ilan etmeye kalkışmıştır.
6. Türkiye'de ilk
defa bir Yargıtay Başsavcısı, Refah Partisi hakkında dava açarken, dosyasında
Parti lehine olan yüzlerce delili, Kanuni mecburiyete rağmen (CMUK 153/2)
mahkemeye ibrazdan sarfınazar etmiştir.
7. Türkiye'de ilk
defa bir Yargıtay Başsavcısı, Anayasa Mahkemesi'ne sunmadan önce Esas Hakkındaki
Görüşünü, bilinmeyen nedenle basın dünyasından bir gazeteye özel olarak
verip tefrika ettirmiştir.
8. Türkiye'de ilk
defa bir Yargıtay Başsavcısı, hakkında id-dianame düzenlediği bir partinin
Ön
Savunmasını okumadan ve dosyaya ibraz ettiği delillerini tetkike gerek
görmeden, CMUK 251/1 maddesini bilmezlikten gelerek Esas Hakkında Görüş
layihası tanzim etmiştir.
9. Türkiye'de ilk defa
bir Yargıtay Başsavcısı, yazılı ve görsel basında çıkan yazılara
göre Esas Hakkında Görüş tanzim etme usulünü icat etmiştir.
10. Türkiye'de ilk
defa bir Yargıtay Başsavcısı, Anayasa Mahkemesi'ni hukuk dışı bir üslup
ile etkilemeye kalkışmıştır.
Sayın Başsavcı'nın bu davadaki
davranışları için bütün bu ilklere daha başka ilklerin de ilavesi mümkündür.
Ancak bu, Yüksek Mahkeme'nin zamanını israf etmek olur.
Esasen buraya kadar dercettiğimiz
örnekler de maksadı hasıl etmeye yeterlidir.
Gerek hakkımızda tanzim ettiği
iddianameyi ve gerekse Ön Savunmamızı okumadan tanzim ettiği Esas Hakkındaki
Görüşünü takdimi sırasında Sayın Başsavcı'nın sergilediği kişisel ve hatalı
davranışları Yargının bu en yüce makamının mehabetine uygun düşmemiştir.
İşte böyle bir tutum ve davranış
içinde hazırlanan Esas Hakkındaki Görüşün şimdi muhtevasına genel bir bakış
yapmaya sıra gelmiştir.
C.3. "ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ"DE
YER VERİLEN HUSUSLARIN REFAH PARTİSİ İLE İLGİSİ OLMADIĞI GİBİ, BU DAVA
İLE DE BİR İLGİSİ YOKTUR. Böyle
önemli bir davada Sayın Başsavcı'nın Esas Hakkındaki görüşünün, herşeyden
önce Ön Savunma'nın dikkatli bir şekilde incelenmesinden sonra hukuki esaslar
çerçevesinde hazırlanması gerekirdi. Bu davada Sayın Başsavcılıkca "Esas
Hakkında Görüş" olarak Yüksek Mahkeme'ye takdim olunan metinde bu temel
esaslara uyulmadığı açık bir şekilde görülmektedir.
"Esas Hakkında Görüş" olarak
sunulan metin ana hatlarıyla ve özü itibariyle aşağıdaki özellikleri haiz
bir metindir.
1. Sayın Başsavcı'nın
bu görüşünde en önemli gerçek, esas itibariyle Yüksek Mahkemeyi muhatap
almamasıdır. Esas muhatabı, kendisi'nin, "okuyucu" diye adlandırdığı
belli bir çevredir. Nitekim "Esas Hakkındaki Görüş"ün 83. sayfasında Sayın
Başsavcı kendi fikrini ifade ederken: "Bu örnekle ilgili yorumu okuyucuya
bırakıyorum" sözünü kullanmaktadır. İşte bu ifade ile Sayın Başsavcı, Yüksek
Mahkeme'den ziyade bu davayı vesile ederek belli bir çevreye mesaj vermek
istemiş olmaktadır.
2. Kendi itirafı ile
de sabit olduğu üzere Sayın Başsavcı "Esas Hakkında Görüş" Layihasını,
Refah Partisi'nin 215 sayfalık Ön Savunmasını okumadan düzenlemiştir.
3. 80 sayfadan oluşan
Esas Hakkındaki Görüş'te Refah Partisi ve Refah Partililerden bahsedilen
sayfa sayısı sadece 2'dir.
4. "Esas Hakkındaki
Görüş"te, iddianamede ileri sürülen iddia ve isnatlar ortada bırakılmış,
bunların ispatı için Refah Partisi'ni ilzam edecek en ufak somut bir olay
ve delil dermeyan edilememiştir.
5. "Esas Hakkındaki
Görüş"ün hemen hemen tamamı, bir takım kitaplardan, makalelerden derlenen
alıntılarla doldurulmuş, o kadar ki Sayın Başsavcıya iddiasını ispat için
hukuki birkaç söz edecek yer kalmamıştır.
6. "Esas Hakkındaki
Görüş"ü dolgun göstermek için eser ve basından seçilen tüm yazılar Refah
Partisi'ne ve onun görüşlerine karşı olanların hatta husumeti olanların
arasından özenle seçilmiştir.
7. Sayın Başsavcı,
"Esas Hakkındaki Görüşü"nde, en başta ortaya koyduğu kabule yani neticeye
sun'i gerekçeler bulmaya çalıştığı için de birçok konuda Anayasal hakları
ve İnsan Haklarını adeta yok saymıştır.
8. Hukuk sosyolojisinin
temel konusu olan ve bugünkü demokratik hukuk düzeninin ve insan hakları
kavramının oluşmasında büyük rolü olan kutsal dinlerin hepisini, alıntı
yapılan bazı yazarların ateist uslup ve mantıklarıyla ağır eleştirilere
tabi tutmuştur. Bu konuların Refah Partisi ile ve dava ile bir ilgisi bulunmadığı
ve ayrıca özel ihtisas gerektiren konular olduğu için üzerinde duracak
değiliz.
9. İddianamede olduğu
gibi "Esas Hakkındaki Görüş"te de, sadece Refah Partisi değil;
TCK. nun 141, 142 ve 163.
maddelerini kaldıran TBMM, o günkü Meclisi oluşturan ve şu anda bir kısmı
muhalefette bir kısmı iktidarda olan tüm siyasi partiler;
İmam Hatip Okullarını ilk
defa açan ATATÜRK dahil, elli yıl önce yeniden açan CHP iktidarının Başbakanı
merhum Şemsettin GÜNALTAY ve açmaya devam eden 50 yıllık tarihimizin bütün
hükümetleri ve o günden bugüne görev yapan tüm Meclisler; sorumsuzluk teminatını
haiz ihtilal hükümetleri, hatta ve hatta bu partilere oy veren bütün millet
tenkit edilmiş ve suçlanmıştır!
10. Sayın Başsavcı,
"Esas Hakkındaki Görüşü"nde, Anayasa Mahkemesi'ne karşı açıkça (istediğim
kararı verirsen şeref kazanırsın, vermezsen Anayasayı ihlal etmiş olursun)
demek suretiyle adeta meydan okumuş, ve manevi baskı altına almak istemiştir.
11. "Esas Hakkındaki
Görüş"ünde Sayın Başsavcı, Refah Partisi hakkında kendi kendine gerçek
dışı bir takım kabuller yapmış, sonra da kendi kabullerini kendisi eleştirmeye
çalışmıştır.
Birinci Bölümün (A)
Kısmında, Refah Partisi Gerçeği'nin ne olduğu delilleriyle ortaya konmuştur.
Bu arada Refah Partisi'nin demokrasinin ve laikliğin teminatı olduğu aynı
şekilde delilleriyle belirtilmiştir.
Refah Partisi, Türkiye'nin
en büyük partisidir. Milletimizin teveccühüne mazhar olmuştur. Refah Partisi,
gücünü halktan ve demokrasiden almaktadır. Refah Partisi'nin demokrasiye
her partiden daha fazla taraftar olması çok doğaldır. Aynı şekilde Refah
Partisi laikliğin de samimi savunucusu ve teminatıdır. Laikliğin, ne taassup,
ön yargı, kaba softa davranışlarla ihlal edilmesine izin verir ne de laikliğe
aykırı olarak inançlara baskı yapılmasına sessiz kalır. 15 yıla yakın bir
süredir bütün çalışmalarıyla, tatbikatıyla, beyanlarıyla yerel ve genel
yönetimdeki icraatıyla bu gerçekler tarihe tescil olunmuştur.
Aynı şekilde Refah Partisi,
Atatürk Milliyetçiliği'nin de, ulusal devletin de samimi, inançlı savunucusu
ve takipçisidir. Bu hususta da 15 yıla yakın zamandır bütün beyanları ve
icraatı apaçık ortadadır. Bu hususlar da aynı şekilde tarihe tescil edilmiştir.
Bütün milletimizin ve dünyanın
bildiği bu gerçekler apaçık ortadayken yukarıda açıkladığımız temel sebebin
etkisiyle Refah Partisi'ne her hangi bir ithamda bulunabilmek için delil
ve hukuki gerekçe bulamadığından dolayı Sayın Başsavcı, "Esas Hakkında
Görüş"ünün 1, 2, 3, 8 ve 9 numaralı bölümlerinde Refah Partisi hakkında
kendi kendine hayali bir takım kabuller yapmaya sonrada kendi kabullerini
kendisi eleştirmeye mecbur kalmıştır.
Yukarıda açıklanan Refah
Partisi Gerçeği karşısında bu hayali kabullerin hiçbirisinin ne Refah Partisi
ile ilgisi ne de hukuki bir değeri vardır.
Sayın Başsavcı, bir yandan
gerçek dışı faraziyelere dayanmaya mecbur kalırken öbür taraftan da incelemeden
ve araştırmadan gerçek dışı kabullere dayanarak bunların yanlış yorumlarıyla
sun'i iddialar ortaya koymaya çalışmıştır. Aşağıda bunların çok belirgin
bir kaç örneğini belirtmekle iktifa ediyoruz.
C.4. "ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ"
BÜTÜNÜYLE YANLIŞ BİLGİ, YANLIŞ YORUM, YANLIŞ SONUÇLARA DAYANMAKTADIR.1.
Necmettin ERBAKAN ve arkadaşları hakkında yıllar öncesinden bugüne kadar
belgelenmiş laikliğe aykırı tek bir davranış söz konusu değildir.
Sayın Başsavcı'nın bu konu
ile ilgi iddiası tamamen gerçek dışıdır, maksatlıdır.
2. TCK 141, 142 ve
163. maddelerinin kaldırılmasında Refah Partisi'nin bir rolü olmamıştır.
Yüksek malumları olduğu üzere,
ülkemizde fikir ve vicdan hürriyetinin kamil manada yaşanmasına engel gösterilen
TCK.nun bu maddelerinin kaldırılması 12.04.1991 tarihinde 3713 sayılı Terörle
Mücadele Kanunu'nun kabulü sırasında TBMM'de bulunan bütün siyasi partilerin
oy birliğiyle ve alkışlarla gerçekleşmiştir.
O tarihte Refah Partisi henüz
Parlamento'da değildi.
Hal böyle iken, Sayın Başsavcı'nın,
hem bu teşrii tasarrufu illegal bir hareket gibi göstermeye kalkışması
ve hem de bu tasarrufta en ufak bir rolü olmayan, olmasına da imkan bulunmayan
Refah Partisi'ni ithama kalkışması gerçekten üzülünecek bir olaydır. Ancak
bu itham maksatlıdır, Yüce Mahkeme'yi etkilemek için yapılmıştır.
3. 1995 yılındaki
Anayasa değişikliği sırasında Refah Partisi'nin değişikliğe oy verdiği
iddiası doğru değildir.
Zira, bu değişiklik, Refah
Partisi dışında kendi aralarında anlaşan partilerin işbirliği ile gerçekleşmiştir.
Her ne kadar Anayasa Değişikliği
oylamaları Anayasa'nın 175., Millet Meclisi İçtüzüğü'nün 94. maddesi gereği
gizli ise de, gerek müzakereler esnasında yapılan konuşmalar ve gerekse
oylama sonuçları Refah Partili Milletvekillerinin bu Anayasa'ya kabul oyu
vermediklerini isbata yeterlidir.
Dolayısıyla Sayın Başsavcı'nın
bu konudaki kabulü de yanlıştır, gerçek dışıdır.
Aynı şekilde Sayın Başsavcı'nın
bu yanlış kabule dayanarak yaptığı yorum da yanlıştır. Bu yorumla vardığı
sonuç da yanlıştır.
Şöyle ki; Sayın Başsavcı
"Esas Hakkındaki Görüş"ünde, Refah Partisi 1995 Anayasa değişikliğinde
yapılan değişikliklere müsbet oy verdi, bunu takiben oyları artınca bu
sefer bu değişikliğe karşı çıkmaya başladı. Bu demektir ki her ne kadar
Refah Partisi şimdi laikliği benimsemiş ve laikliğe uygun hareket ediyorsa
da yarın oyları daha çok artınca aynı şekilde "laikliğe de karşı çıkacaktır"
İşte Sayın Başsavcı'nın yukarıda
açıkladığımız etkilerin altında açtığı bu davadaki hukuka ve gerçeğe aykırı
iddiasını kabul ettirebilmek için başvurduğu metod bu mantıktır. Bu mantığa
göre;
Gerçek dışı bir kabul yapacaksınız.
Bunu gerçek dışı bir yoruma tabi tutacaksınız. Vardığınız gerçek dışı sonucu
kabule şayan bir şeymiş gibi göstermeye çalışacaksınız.
Burada şunu da belirtelim
ki, Refah Partisi 1995 değişikliğine oy vermemiş olsa bile Anayasa'ya ve
Anayasal düzene bağlı bir partidir.
Bütün bunlara rağmen Sayın
Başsavcı'nın, "Esas Hakkındaki Görüş"ünde yeralan bu yanlış kabul, yanlış
yorum ve yanlış sonucun yine de ortaya koyduğu önemli bir gerçek vardır:
o da Sayın Başsavcılığın, Refah Partisi'nin bugüne kadar laikliği benimsediğini
ve laikliğe uygun hareket ettiğini itiraf edişidir. Yanlış bir mantıkla
"şimdi böyle yapıyorlar bundan sonrada şöyle yapacaklar" vehminin
hiçbir geçerliliği yoktur. Çünkü; vehmin hukukta yeri yoktur zira, hukukta
"Vehme İtibar Olunmaz".
4. İmam Hatip Okullarının
en fazla MSP döneminde açıldığı isnadı da doğru değildir.
Çünkü Milli Eğitim Temel
Kanunu uyarınca okul açmak Bakanlar Kurulu'nun değil, Milli Eğitim Bakanlığı'nın
kararıyla gerçekleştiğine; prosedür böyle olduğuna, 54. Hükümette Refah
Partili ve daha önceki yıllarda Milli Selamet Partili hiçbir milletvekili,
Milli Eğitim Bakanlığı yapmadığına, küçük bir araştırma sonucu bu hususu
Sayın Başsavcı'nın kolayca öğrenmesi mümkün olduğuna göre bu araştırmayı
yapmadan bu ithama tesevvül etmesi gerçekten şayan-ı hayret bir olaydır.
Kaldı ki hükümetlerin icraatlarını
denetlemek, Sayın Başsavcı'nın değil, TBMM'nin görevidir.
Diğer yandan Milli Eğitim
Bakanlığı'nın İmam Hatip Okulu açması, kaynağını, Anayasa ve yasalardan
alan normal bir hükümet icraatıdır. Eğer İmam Hatip Okulu açmak suç sayılacaksa
veya parti kapatma sebebi olacaksa Refah Partisi'nden önce diğer partilerin
kapatılması gerekir.
5. Refah Partisi'ndeki
pekçok ünlü insanın, İmam-Hatip Okulu'ndan mezun olduğu iddiası da maksatlı
olarak ortaya atılmıştır.
Hemen ifade edelim ki, İmam-Hatip
Okulları, devletin resmi okullarıdır.
Her partide olduğu gibi Refah
Partisi'nde de İHL çıkışlı milletvekilleri ve teşkilat mensupları vardır.
Bunların arasında ünlü olanlar da vardır. Yalnız hemen belirtelim ki Refah
Partisi'nde normal lise çıkışlı olanların sayısının yanında, İHL çıkışlıların
sayısı çok az kalır.
Burada da hemen belirtelim
ki; Anayasa'nın 10. maddesine tamamen aykırı olarak, vatandaşlar arasında
ayırım yapmak suretiyle İmam Hatip Okulu mensuplarını 2. sınıf vatandaş
sayarak her hangi bir partide İmam Hatip Okulu mezunu çok, öyleyse bu parti
tehlikelidir yorumu da bundan önceki yanlış kabul ve yorumların bir diğer
tipik örneğidir.
6. Sayın Başsavcı'nın,
Esas Hakkındaki Görüş'ünü hazırlarken baştan sona kadar gerçek dışı faraziyelere
yanlış bilgi, yanlış yorum ve yanlış sonuca dayandığının diğer bir açık
örneği de:
Esas Hakkındaki Görüş'ün
44. sayfasında yer verdiği;
"Yine Federal Almanya
yakın bir geçmişte Hürriyetçi İşçi Partisi'ni kapatmıştır"ifadesidir.
Bu ifadeye dayanarak bunun
arkasından da:
"Yakın tarihin incelenmesi
bize gösteriyor ki, herhangi bir demokratik ülkede....."ifadelerini
kullanmaya tevessül etmiştir.
Gerçeklerin bu şekilde tersine
çevrilmeye çalışılması kanaatimizce tasvip edilemeyecek bir davranıştır.
Zira,
Defalarca belirttiğimiz gibi
çağdaş demokratik Batı ülkeleri siyasi parti kapatmayı takriben 50 yıldan
beri terk etmiştir.
İkinci Dünya Savaşı'nın arkasından
Nazizm ve Faşizmin olumsuz etkilerinin henüz zihinlerde taze olduğu bir
dönemde Almanya'da açıkça demokrasiyi kaldıracağını programına koyan ve
bu yolda toplumu rahatsız edici eylemler yapan iki parti kapatılmış bu
olay o zamandan beri hep hukuk otoritelerince tenkit edilmiş ve bu partiler
sonradan tekrar kurulmuş, fakat bir daha kapatılmamışlardır.
Böylece, çağdaş Batı demokrasilerinde
takriben 40-50 yıldan beri siyasi parti kapatılması artık terk edilmiştir.
Hal böyle iken gerçekleri
tamamen ters gösterebilmek için,
Esas Hakkındaki Görüş'te:
"Yine Federal Almanya
yakın bir geçmişte Hürriyetçi İşçi Partisi'ni kapatmıştır"cümlesine yer
verilmiş olması dikkatle ve ibretle ele alınması gereken bir konudur.
Çünkü,
Gerçek odur ki:
"Hürriyetçi İşçi Partisi"
(Freie Arbeiterpatei) Alman Anayasası'nda ve Siyasi Partiler Kanunu'nda
öngörülen usul esaslarına göre kurulup teşekkül etmiş bir siyasi parti
değildir.
Siyasi parti kapatma davalarının
Anayasa Mahkemesi'nde görülmesi, siyasi partilerle ilgili bir güvence olarak
telakki edildiği için; Federal Anayasa Mahkemesi parti kapatma talebiyle
açılan bir davada dava konusu örgütün Anayasa ve Siyasi Partiler Kanunu'na
göre kurulmuş bir siyasi parti niteliğinde olup olmadığını öncelikle inceleyerek
karara bağlamaktadır. Eğer dava konusu örgüt, hukuki anlamda siyasi parti
niteliğinde değilse, Anayasa Mahkemesi, davayı öncelikle bu gerekçeyle
reddetmektedir (BVerfGE 91, 262 vd. [266] 276 vd. [283]).
Bu mülahazalarla Federal
Hükümetin başvurusunun reddedilmesi dolayısıyla; her ne kadar isminde "parti"
ibaresi bulunsa da, hukuki anlamda bir dernek statüsünde olan adı geçen
örgüt, Federal İçişleri Bakanlığı'nın 27.2.1995 tarihli kararı ile yasaklanmıştır.
Gerçek böyle olduğu içindir
ki Sayın Başsavcı 40-50 yıldan önce kapatılmış olan iki komünist ve faşist
partinin Alman Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldığını ifade ettiği
halde, isminde parti kelimesini kullanan bu derneğin kapatılmasını "Yine
Federal Almanya" tabiriyle ifade ederek bu derneğin de sanki Anayasa Mahkemesi
tarafından kapatılmış izlenimi vermeye çalışmakta ama "Federal Almanya
Anayasa Mahkemesi" ifadesi yerine "Yine Federal Almanya" demek suretiyle
olayın bir parti kapatma olayı değil, bir derneğin İçişleri Bakanlığı'nca
faaliyetten men edilmesi olayı olduğunu dikkatlerden kaçırmaktadır.
Sanki yakın tarihtede bir
parti kapatılmış gibi gösterilmeye çalışılmak suretiyle gerçek dışı farazi
yollara dayanılmakta, bu yanlış bilgi ve yanlış kabule dayanılarak bundan
sonraki cümlelerde de,
"Yakın tarihin incelemesi
bize gösteriyor ki" tabirlerini
kullanmak suretiyle yanlış yoruma ve yanlış sonuca ulaşmaya çalışmaktadır.
Bütün bunlar Sayın Başsavcı'nın
Esas Hakkındaki Görüş'ünü hangi düşünce ve davranışlarla hazırladığını
gösteren pek çok misalden sadece birisidir.
Görüldüğü gibi Sayın Başsavcı'nın
"Esas Hakkında Görüş"ünde sergilediği mantık baştan sona kadar budur. Bu
düşünce tarzının daha pek çok misallerini sıralamak mümkündür.
D. DÖRDÜNCÜ KISIM: BU
BÖLÜMÜN SONUCU OLARAK;Bu bölümün (A) kısmında açıklanan "Refah Partisi
Gerçeği" karşısında, (B) kısımında açıklanan sebep ve saikle
açılmış olan bu davada, isnadın, gerçekle ve hukukla bir ilgisi bulunmamasından
dolayı, Sayın Başsavcılık, gerek İddianame'de, gerekse "Esas Hakkındaki
Görüş"ünde sadece gerçek dışı faraziyelere, yanlış bilgi ve yanlış kabul,
yanlış yorum ve yanlış sonuca dayanmak suretiyle "Esas Hakkındaki Görüş"ünü
hukuki hiçbir değeri olmayan bir takım gazete kupürlerine istinad ettirmek
mecburiyetinde kalmıştır. Bu durum karşısında, gerek İddianame'nin, gerekse
"Esas Hakkındaki Görüş"ün hiçbir hukuki dayanağı bulunmamaktadır.
Bu dava delilden de mahrumdur.
Hem usül hem de esas yönünden reddedilmesi gerekir.
II . BÖLÜM
SAYIN BAŞSAVCININ ESAS
HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ İÇ HUKUKUMUZUN AYRILMAZ PARÇASI OLAN TÜRKİYE'NİN ULUSLARARASI
YÜKÜMLÜLÜKLERİNE DE AYKIRIDIR.
A. BİRİNCİ KISIM:
GİRİŞYukarıda belirttiğimiz
gibi, 1. Bölümün (A) kısmında "Refah Partisi Gerçeği" ana hatlarıyla kısaca
ortaya konmuş (B) kısmında ise, bu gerçek karşısında böyle bir davanın
açılmasına imkan olmadığı halde hangi saik ile bu davanın açıldığı belirtilmiş,
(C) kısmında ise hukuken mümkün olmadığı halde böyle bir davanın açılabilmesi
için Sayın Başsavcılığın hangi yollara tevessül etmek mecburiyetinde kaldığı
açıkca gösterilmiştir.
Şimdi bu II. Bölümde
ise Sayın Başsavcı'nın;
Hukuku, insan haklarını,
uluslararası anlaşmaları, Anayasa'yı ve yasaları yok saymak mecburiyetiyle
karşı karşıya kaldığını açıklıyacağız.
Bu gerçeği ortaya koymak
için önce Sayın Başsavcı'nın Esas Hakkındaki Görüşünde ileri sürdüğü bu
hususla ilgili gerçek dışı kabul ve yorumlarını özet olarak belirtmekte
ve sonra da bu kabul ve görüşlerin gerçek dışı olduğunu delilleriyle ortaya
koymakta yarar görüyoruz.
Bunun için aşağıdaki bölümlerde
sırayla:
-
Sayın Başsavcı'nın, dünyadaki
"İnsan Hakları", "Demokrasi", "Özgürlük" ve "Siyasi Partiler
Hukuku" ile ilgili çağdaş gelişmeleri ters göstermeye ve bunu kabul
ettirebilmek için 50 yıl öncesine ait terk edilmiş görüşleri yeni görüşlermiş
gibi göstermeye çalışmasını,
-
Yine Sayın Başsavcı'nın, bununla
beraber çağdaş gelişmeyi ters göstermenin mümkün olmadığını bildiği için
bu sefer de, zımnen "ben çağdaş gelişmeleri, Türkiye'nin uluslararası
taahhütlerini ve milli hukukumuzun ayrılmaz parçası olan uluslararası çağdaş
hukuk yorumlarını kabul etmem" demek mecburiyetinde kaldığını,
-
Çağdaş demokrasilerde terörle
ilgisi olmayan siyasi partilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından
vazgeçilmiş olduğunu,
-
Uluslararası anlaşmaların ve
çağdaş normların iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olduğunu,
-
Yüksek yargı organlarımızın
uygulamalarının, uluslararası çağdaş normları esas almakta olduğunu inceleyeceğiz.
-
İKİNCİ KISIM: SAYIN BAŞSAVCI,
DÜNYADAKİ "İNSAN HAKLARI", "DEMOKRASİ", "ÖZGÜRLÜK" VE "SİYASİ PARTİLER
HUKUKU" İLE İLGİLİ ÇAĞDAŞ GELİŞMELERİ TERS GÖSTERMEYE ÇALIŞIYOR.
BUNU KABUL ETTİREBİLMEK İÇİN
50 YIL ÖNCESİNE AİT TERKEDİLMİŞ GÖRÜŞLERİ, YENİYMİŞ GİBİ GÖSTERMEYE ÇALIŞIYOR.
Demokrasilerde "Siyasi
Parti Kapatılamaz" Sözünün Tartışılması:
Bu konudaki son 50 senelik
gelişmeler görüşümüzü doğruluyor:
Ön Savunma'mızda, çağdaş
dünyada ve yurtta, Siyasi Partiler Hukuku’nda meydana gelen son gelişmeleri
ele almıştık. Ön Savunma'mızın "1.bölüm, 3.Fasıl, A Kısım" Bölümünde çağdaş
dünyadaki gelişmeleri ayrıntıları ile açıklamış, "1.Bölüm, 1.Fasıl, Kısım
B-4" ve onu takip eden paragraflarda ise yurdumuzdaki gelişmelere değinmiştik.
İncelendiğinde görülür ki,
çağdaş dünyada ve yurdumuzda meydana gelen gelişmeler, Siyasi Partiler
Hukuku’nda daha özgürlükçü, siyasi hak ve hürriyetleri daha koruyucu, bu
alanda kollektif cezalandırma metotlarından uzaklaşılmasını öngören, eğer
yasaklara veya parti yasaklarına aykırı davranışlar varsa, bu davranışları
önlemeye yönelik gelişmelerdir.
Çağdaş dünyada meydana gelen
bu gelişmelerle ulaşılan nokta;
Terörle ilgisi olmayan
siyasi partilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından vazgeçilmiştir.
Aşağıdaki kısım (D) de
bu husus bir kere daha delilleriyle ortaya konmuştur.
Hal böyle iken;
Sayın Başsavcı, I. Bölümde
açıkladığımız sebeplerden dolayı gerçekle ilgisi olmayan bu davayı sürdürebilmek
için bu açık gerçeği tersine göstermek mecburiyetini hissetmiştir.
Bunun için, "Esas Hakkındaki
Görüşü"nün 4. Bölümünü bu konuya hasretmiş, çağdaş gelişmeleri tersine
göstermeye tevessül etmiş, 50 yıl öncesine ait terkedilmiş görüşleri canlandırmaya
çalışmış, yeni görüşlermiş gibi takdim etmiş ve boşuna bir uğraşının içine
girmiştir.
Nitekim, "Esas Hakkındaki
Görüşü"nün 4. kısmı incelendiğinde, Demokratik Batı Ülkelerinde 2. Cihan
Harbi’ni takip eden yıllardaki bazı olayların zikredildiği, bu meyanda
Almanya'da 23 Ekim 1952 tarihinde faşist Hitlerci "Sosyalist REICH Partisi’nin",
yine Almanya'da 17 Ağustos 1956 tarihinde proğramında açıkca proleterya
diktatörlüğünü kuracağını ilan eden "Almanya Komünist Partisi"nin, ayrıca
İtalya'da aynı tarihlerde faşist partinin kapatıldığını, misal olarak göstermeye
tevessül etmiştir.
Bundan başka, Amerika'da
Komünist Partiye karşı Mc Carty dönemine ait alınan bazı kısıtlayıcı
tedbirlerden ve İngiltere'deki terörist IRA örgütünün siyasal kanadını
teşkil eden Sinn Fein Partisi hakkında alınan aynı şekildeki bazı
kısıtlayıcı tedbirlerden söz etmiştir.
Bu olaylar takriben 50 yıl
öncesine aittir. Almanya'da kapatılan partiler, sonradan tekrar kuruldukları
halde, bunların çağdaş dönemde kapatılmadığını belirtmekten kaçınılmıştır.
Bu eski dönemdeki kapatmalara dahi çağdaş dönemde yıllardan beri hukukcular
tarafından yapılan ağır tenkitler hiç söz konusu edilmemiştir ve bu konularla
ilgili bazı kitaplardan yapılan alıntılar bu kitaplardaki ana fikirleri
tersine gösterecek şekilde özel surette tertip edilerek takdim edilmiştir.
Ve böylece gerçekler gizlenmeye ve tersine gösterilmeye çalışılmıştır.
O kadar ki, 124. sayfada
da belirttiğimiz gibi, sanki çağdaş demokrasilerde son yıllarda da siyasi
partiler kapatılıyormuş görüntüsünü verebilmek için Almanya'daki Hürriyetci
İşçi Partisi (Freie Arbeiterpatei) isimli bir derneğin Almanya İçişleri
Bakanlığı tarafından faaliyetinden men edilmesi olayını, sanki Alman Anayasa
Mahkemesi yakın tarihlerde parti kapatmış gibi gösterilmeye tevessül edilmiştir.
Aşağıdaki kısım (D)’de bu
husustaki gerçekler delilleriyle ortaya konmuştur. Gerçeğin, Sayın Başsavcı'nın
gösterdiği gibi değil, tam tersine olduğu açıkca ispatlanmıştır.
Bir kere daha vurguluyoruz
ki, gerek çağdaş dünyanın ve gerekse Türkiye'nin bugün gelmiş olduğu nokta;
Terörle ilgisi olmayan siyasi
partilerin hangi şart altında olursa olsun kapatılmalarından vazgeçilme
noktasıdır.
Bu gerçeği delilleriyle ortaya
koymak için Ön Savunma'mızın 14 ila 19. sayfalarında yer alan (Ön Savunma:
Bölüm I, Fasıl: 1, Kısım B-4 ve B-5'i) bir kere daha takdirlerinize sunuyoruz.
B.1. MİLLİ HUKUKUMUZUN,
SİYASİ PARTİLERLE İLGİLİ GAYESİ DE; ÇAĞDAŞ DEMOKRASİ, İNSAN HAKLARI VE
ÖZGÜRLÜK STANDARTLARINA NOKSANSIZ UYMAKTIR. Ön
Savunma'mızda da belirttiğimiz gibi, Türkiye Cumhuriyeti’nin daha kuruluş
esnasında bile, her sahada çağdaşlık temel ilke olarak benimsenmiştir.
O günden bugüne kadar da daima çağdaş gelişmelere uymak için elden gelen
gayret gösterilmiştir. Çağdaşlığın ölçüsü olan demokrasi, insan hakları,
özgürlük bakımından da en ileri ülkelerdeki uygulamaların ortaya koyduğu
dünya standartlarına ulaşmak ve aynı seviyede olmak Türkiye'nin her zaman
temel gayesi olmuştur.
Siyasi partilerle ilgili
Anayasa ve Kanuni düzenlemeler de bu temel prensipler ve hedefe bağlı olarak
geliştirilmiştir.
B.2. TÜRKİYE'NİN UYMAYI
TAAHHÜT ETTİĞİ ULUSLARARASI ANLAŞMALARA GÖRE SİYASİ PARTİLER HUKUKU’NDA
GELDİĞİ SON NOKTA: Uluslararası
andlaşmalar 'Kanun hükmünde' olup doğrudan uygulanma gücüne sahip olduğundan,
gerek Lozan Andlaşması, gerekse AİHS hükümleri, Türkiye için bugün gelinen
nokta hakkında açık ve net ilkeler ortaya koymaktadır. Siyasi parti davalarında
da AİHS hükümlerinin gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Bu gereklilik,
yüksek mahkemelerin varlık nedenleri (raison d'etre) düşünüldüğünde, kendini
daha fazla hisettirmektedir. Anayasa Mahkemeleri, hak ve özgürlükleri,
kamu erkini kullananların muhtemel ihlallerine karşı korumak için vardırlar.
(DURAN, L.: 'The Function and Position of Constitutional Jurisdiction in
Turkey', in: Turkish Public Administration Annual, 1984, no.11, sh.3)
Anayasa Mahkemesi eski üyelerinden
Sayın Yılmaz Aliefendioğlu'nun kelimeleriyle ifade edecek olursak:
"Anayasa Mahkemesi, Anayasa
ilkelerini yorumlarken, insan hak ve özgürlüklerinin eriştiği çağdaş anlayış
ve insan haklarına saygıyı sürekli göz önünde tutmak, Anayasa'nın öngördüğü
devlet yetkileriyle temel hak ve özgürlükler arasındaki dengenin korunmasına
özen göstermek durumundadır" ('Karşıoy Yazısından E.1993/3, K.1994/2,
AMKD, sayı 30, cilt 2, sh.1217/1218.) Anayasa
Mahkemesi Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden de Anayasa Mahkemesi'nin
30. Kuruluş Yıldönümü’nde düzenlenen Sempozyum'un açış konuşmasında aynı
gerçeği belirtmiştir.
Sayın ÖZDEN'e göre:
"İnsan hakları evrensel
bir ülküdür. Her durum ve koşulda, her zaman yaşanıp savunulmalı, hiçbir
nedenle sınırlanmamalı ve özüne dokunulmamalıdır. İnsan haklarının çiğnenmesi
bağışlanmaz bir suç kabul edilmedikçe bu konudaki yakınmaların arkası kesilmez.
Hukukçuların, özellikle Anayasa yargıçlarının bu konuda sorumlulukları
büyüktür. Mahkememiz, insan haklarına dayanan, yollamalar yapan kararlar
vermektedir. Yargıçların da uluslararası sözleşmelere daha çok özen
göstermesi gerekir." ('Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Göngör Özden'in
Açış Konuşması', Anayasa Yargısı, no.9, sh.10/11.)Anayasa Mahkemesi
Raportörü
Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhan'ın da belirttiği gibi:
"Anayasa Mahkememiz,
bir siyasî partinin kapatılması davasında, "Kanun hükmünde" olduğu için
AİHS'ni Siyasi Partiler Yasası ile birlikte değerlendirmek; Anayasa'ya
aykırılığı tespit ederken de, Anayasa hükümlerini AİHS'de (ve ek Protokollerde)
öngörülen hak ve özgürlükleri dikkate alarak yorumlamak durumundadır.'
(TURHAN, M.: 'Demokratik Devlet İlkesi Açısından Siyasi Partilerin Kapatılmaları
ile İlgili Hükümlerdeki Uyumsuzluklar', in: Yeni Türkiye Dergisi, sayı
10, yıl: 1996, sh.420.) Nitekim,
Anayasa Mahkemesi kimi kararlarında, AİHS'nin örgütlenme hakkını düzenleyen
11. maddesine göndermede bulunmuştur. (Örneğin bkz. E.1993/3 K.1994/2,
16.6.1994; AMKD, sayı:30, Cilt:2, sh.1207/1208)
Dolayısıyla, Türkiye'de
bir siyasî parti kapatma davasında, şu hususların değerlendirilmesi gerekir:
a- Siyasi parti kapatma
kararı AİHS 11. maddesinin ikinci paragrafından sayılan sebeplerden hangisine
dayandırılmaktadır? Partinin programı ya da eylemleri kamu güvenliğini
mi tehdit etmektedir? Genel Ahlak'a mı aykırıdır? Yoksa başkalarının
hak ve özgürlüklerini mi ihlal etmektedir?
Öncelikle bu soruları sınırlama
temellerini dar bir yoruma tabi tutarak cevaplamak gerekir.
Anılan sorulara açık ve
kesin cevaplar bulunamıyorsa bir siyasî partinin kapatılması talebiyle
dava açılamaz.
Sınırlama nedenlerini
keyfi, geniş yoruma tabi tutarak ve kapsamlarını genişleterek de bu sorular
'olumlu' yönde cevaplandırılamaz.
Anayasa Mahkemesi Raportörü
Sayın Doç. Dr. Mehmet Turhan bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiğini
şu şekilde açıklıyor:
"Bir siyasî partinin
kapatılması sözkonusuysa, örgütlenme hak ve özgürlüğünün AİHS'nin 11. maddesinin
ikinci fıkrasında sayılan 'milli güvenlik', 'kamu güvenliği' ve '....başkalarının
hak ve hürriyetlerinin korunması' gibi kısıtlama sebeplerinin somutlaştırılması
gereklidir. Milli güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin,
ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin
bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği delillendirilmeli; kamu güvenliğinin
korunması sebebini ileri sürebilmek için ise parti örgütünün terörü des-teklediği
veya yönettiği, halk arasında kin ve husumet duygularını körüklediği ispat
edilmelidir. Keza, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine
dayanabilmek için de, terörle örgütün (partinin) bağlantısı kanıtlanmalıdır."
(TURHAN, Yeni Türkiye, Sayı 10, sh.422) b-
Bu sebeplerden bir ya da daha fazlası ileri sürülerek partinin kapatılması
isteniyorsa, bunun "demokratik bir top-lumda gerekli" olup olmadığı
sorgulanmalıdır.
AİHK'nun Sosyalist Parti davasında da vurguladığı
gibi, rastgele, keyfi sınırlandırmaları önlemek için "demokratik bir toplumda
gereklilik" katı (strict) bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. (Avrupa
İnsan Hakları Komisyonu’nun 26 Kasım 1996 tarih ve 21237/93 Sayılı kararı:
Sosyalist Parti davası, parg. 81) (Ön Savunma Ek: Bölüm I, No:1)
Burada dikkate alınması gereken
husus, bir siyasî partiyi kapatmanın "acil bir toplumsal gereksinme"ye
(pressing social need) matuf olup olmadığıdır. Bir başka ifadeyle, zorunlu,
kaçınılmaz ve acil bir sosyal ihtiyaç olmadığı müddetçe haklar sınırlandırılamaz.
Bu nedenle, yıllar önce
söylenmiş olduğu iddia edilen sözler delil gösterilerek, bir siyasî partinin
kapatılması mümkün değildir.
Nitekim 2820 Sayılı Siyasî
Partiler Kanunu'nun parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının üzerinden
iki yıl geçmişse, değerlendirmeye alınamıyacağını belirten hükmü böylesi
iddiaların önünü kesmek içindir. (Madde 101/d-1)
Aynı şekilde, kapatılması
istenen siyasî partinin eylem ve düşüncelerinin "potansiyel tehlike teşkil
ettiği" ve "ileride büyük zararlara sebep olabileceği" gibi faraziyelerle
de örgütlenme özgürlüğü kısıtlanamaz.
Bu açıklamalar ışığında,
İddianamede yer alan ve Sayın Başsavcı'nın Parti'mizin kapatılmasına delil
olarak ileri sürdüğü görüş ve beyanların Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
(AİHS) ile garanti altına alınmış, ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü
kapsamında ele alınması gerektiği açıktır. Aşağıda ayrıntısıyla izah edileceği
üzere; iddia konusu görüş ve konuşmaların AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrasındaki
sebepler kapsamında mütalea edilmesi mümkün değildir. Bu ifadelerin, "geniş"
ve "keyfi" yorumlanması halinde dahi sınırlandırma sebeplerine dayanılması
mümkün değildir. Ayrıca, bu şekildeki sınırlandırmalar, temel unsurları
"çoğulculuk" ve "hoşgörü" olan demokratik bir top-lumda "gerekli"de
değildir. Dolayısiyle, parti kapatma davaları, bir yandan örgütlenme hakkını
ortadan kaldırmakta, diğer yandan da ifade özgürlüğünün alanını son derece
daraltmaktadır. Çağdaş demokrasilerde şiddet ve terörü savunmayan, başkaları
için "açık", "ciddi", "mevcut" ve "somut" bir
tehlike teşkil etmeyen siyasî partiler kapatılamaz ve kapatılmamaktadır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasının
soğuk savaş şartlarında ve faşist rejimlerin olumsuz etkilerinin hafızalarda
henüz canlı olduğu bir dönemde, Federal Almanya Anayasa Mahkemesi'nin Faşist
Parti ve Komünist Partisi'ni kapatma kararları, 50 yıl önceki o
dönemin şartları içinde değerlendirilmesi gereken istisnai durumlardır.
Bunun dışında, çağdaş dünya-nın bugün ulaştığı noktada genel kural olarak
siyasî partiler kapatılamaz. Kapatılamaz, zira siyasî partiler modern demokrasinin
olmazsa olmaz unsurlarıdır. Nitekim, aynı partiler daha sonra tekrar kurulmuş;
fakat, bir daha kapatılmamışlardır.
Helsinki İnsan Hakları İzleme
Komitesi (Human Rights Watch) gibi saygın NGO'ların ve The Ecomomist gibi
prestijli uluslararası dergilerin partimizin kapatılması istemiyle açılan
davaya gösterdikleri duyarlılık ve tepki de esasen bu hakikatı ifade etmektedir.
(Bkz. Refah Partisi'nin Kapatılmasına Dair Davaya İlişkin İnsan Hakları
İzleme Komitesi Helsinki: Endişe Beyanatı, 3 Temmuz 1997 ve 'Generals
and Politics: The Increasing Lonilenes of being Turkey', The Economist,
19 Temmuz 1997) (Ön Savunma Ek: Bölüm I, No:2-Ek: Bölüm I, No:3)
Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları
Komisyonu'nun
Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Partisi'nin kapatılma kararlarını,
Sözleşme'nin 11. maddesi ile garanti altına alınan örgütlenme özgürlüğüne
oybirliği ile aykırı bulması da bu görüşe somut destek teşkil etmektedir.
(Bkz. TC. Dışişleri Bakanlığı'nın Adalet Bakanlığı'na yazdığı AKGY+387-2614
sayı ve 25 Şubat 1997 tarihli yazı) (Ön Savunma Ek: Bölüm I, No:4) "
Davamızla ilgili olarak,
çağdaş ve milli hukuk alanında gelinen nokta, varılan aşama nedir dersek,
bu sualin tek bir cevabı vardır. O da Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin
örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen 11. maddesindeki hükümlerdir.
Yukarıda da izah edildiği
gibi, bu hükümlere göre bir parti ancak:
-
Milli güvenliğin korunması
için (yani ülke topraklarının bölünmeye yönelinmesi),
-
Partinin, bir terör örgütünü
yönettiğinin anlaşılması,
-
Veya terör örgütü ile bağlantısının
bulunması,
hallerinde kapatılabilecektir.
Varılan bu son prensiplerden geriye gidilmesi sözkonusu olamaz. Potansiyel
tehlike iddiası veya ileride belki zarar verebileceği gibi faraziyelere
çağdaş hukukta yer yoktur.
C. ÜÇÜNCÜ KISIM: SAYIN BAŞSAVCI
ÇAĞDAŞ GELİŞMEYİ TERS GÖSTERMENİN MÜMKÜN OLMADIĞINI BİLDİĞİ İÇİN BU SEFER
DE ZIMNEN "BEN ÇAĞDAŞ GELİŞMEYİ ULUSLARARASI YÜKÜMLÜLÜKLERİMİZİ VE İÇ HUKUKUMUZUN
AYRILMAZ PARÇASI OLAN ULUSLARARASI HUKUK NORMLARINI KABUL ETMEM" DEMEK
MECBURİYETİNDE KALIYOR.Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Sayın Başsavcı "Esas
Hakkındaki Görüşü"nü, bizim Yüksek Mahkeme'nize sunduğumuz "Ön Savunmamızı"
okumadan hazırlamıştır.
Bu davranışın, bütün hukuk
aleminden ve kamuoyundan gördüğü büyük tepki herkesin malumudur. Bu durum
karşısında, bu benzeri görülmemiş davranışı savunabilmek için 08.08.1997
tarihinde bir basın toplantısı yapmaya tevessül etmiştir. Ancak aradan
geçen iki gün zarfında dahi Ön Savunmamızı inceleme imkanı bulamadıkları
için, adı geçen basın toplantısında, basın mensuplarının kendisine Helsinki
İzleme Komitesi gibi uluslararası insan hakları teşkilatlarının tepkisi
hatırlatıldığında herkesi hayrete düşüren şu sözleri sarf etmiştir:
"Ben bir müstemleke devletin
değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin Başsavcısıyım." Bu
sözlerin manası açıktır. Bununla kastedilen şey;
"Ben çağdaş gelişmeleri,
uluslararası yükümlülüklerimizi ve iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olan
uluslararası hukuk normalarını kabul etmem."
Sayın Başsavcı, bütün dünyadaki
son 50 yıllık çağdaş gelişmeleri ve Türkiye'nin bu süre esnasında bütün
dünyaya paralel adımlarını ana hatlarıyla takip etme imkanını bulamamış
olsalar dahi, şayet Ön Savunma'mızı lütfedip incelemek imkanını bulabilmiş
olsalardı bu yanılgıya düşmeyeceklerdi.
Çünkü; Ön Savunma'mızda,
I. Bölüm, 1 Fasıl, Kısım-A'da:
Sayfa 27-32:
"Dünyadaki gelişmeler: Dünya
küreselleşiyor. Artık bir ülkenin çağdaşlığı demokrasi, insan hakları ve
özgürlük standartları ile ölçülüyor." bölümünde
"Bilhassa son 50 yılda bütün
dünyadaki demokrasi, insan hakları ve özgürlük" sahasında yaşanan çağdaş
gelişme.
I. Bölüm, 3. Fasıl, Kısım-A'da
(Sayfa 56-62):
"Çağdaş demokrasilerde
siyasal partilerin kapatılması, ifade özgürlükleriyle bağdaşmaz" bölümünde
ise:
Bugün çağdaş demokratik ülkelerde
siyasi partiler hukukunda gelinen son nokta bilirtildiği gibi,
I. Bölüm, 1. Fasıl, 2. Kısım'da
(Sayfa 33-35)
"B-1, Türkiye bütün bu uluslararası,
demokrasi, insan hakları ve özgürlük standartlarına uymayı taahhüt etmiş
bir ülkedir."
"B-2 Uluslararası taahhütler
milli hukukun bir parçasıdır."
Bölümlerinde, Türkiye'nin,
Birleşmiş Milletler Antlaşması,
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi,
Avrupa Konseyi Statüsü,
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi,
Halsinki Nihai Senedi (Sayfa:
31),
Paris Anlaşması,
gibi bütün uluslararası anlaşmaları
imza ettiği ve böylece bu anlaşmalardaki hükümlere uyması taahhüt ettiği
belirtildiği gibi;
Yine Türk vatandaşlarının
ve kuruluşlarının AİHK'na müracaatını 1987'de, AİHM (Divanın) yetkisini
ise 1990'da kabul ettiği belirtilmiştir.
Böylece Türkiye AİHM'ni de
yetkili mahkeme olarak kabul etmiş, imzaladığı anlaşmaların ilgili hükümleri
gereğince vatandaşlarının ve kurumların müracaatlarını tanımış, bu mahkemelerin
hükümlerine uymayı taahhüt etmiştir.
Yine Ön Savunma,
Bölüm I, Fasıl-1, Kısım B-2
(Sayfa 34)
"Uluslararası taahhütler
Milli Hukukun bir parçasıdır" Bölümünde ise aynen aşağıdaki açıklamalara
yer verilmiştir:
Anayasa’nın 90. maddesinde
açıkca:
"Türkiye Cumhuriyeti
adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak anlaşmaların
onaylanması, TBMM'nin onaylamayı bir Kanunla uygun bulmasına bağlıdır....
Usulüne göre yürürlüğe
konmuş milletlerarası anlaşmalar Kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya
aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz." hükmü
yer almıştır.
Bu hükme göre, Türkiye usulüne
uygun şekilde, yukarıdaki uluslararası anlaşmaların altına imza koymuş,
bu anlaşma hükümlerini onaylayarak yürürlüğe koymuştur.
Bu anlaşmaların hükümlerinin
Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceği gibi, bunlar Milli hukukun bir
parçası olduğundan, mer'i hukukta tatbiki zaruri hükümlerdir.
Aynı şekilde Türkiye;
Birleşmiş Milletler Andlaşması’nın
14. bölümü gereği kurulan uluslararası Lahey Adalet Divanı'nı uluslararası
yetkili bir yargı mercii olarak tanımıştır ve yine yukarıda belirtildiği
gibi:
Ve yine yukarıda belirtildiği
gibi, Türk vatandaşlarının ve kuruluşlarının Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na
(AİHK) müracaatını 1987'de, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (Divanın)
(AİHM) yetkisini ise 1990'da kabul etmiştir.
Böylece Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ni de yetkili mahkeme olarak kabul etmiş, bu Anlaşmaların ilgili
hükümleri gereğince vatandaşlarının ve kurumlarının bu Mahkemelere müracaat
hakkını
tanımış, bu Mahkemelerin hükümlerine uymayı taahhüt etmiştir.
Dolayısıyla, AIHS hükümleri,
meri hukukta tatbiki zaruri
hükümlerdir.
Çağdaş insan haklarının,
demokrasi ve özgürlüklerin ülkemize getirilmesi ile ilgili uluslararası
hukuk normlarına uymayı Türkiye'nin müstemleke olması şeklinde yorumlamak
mümkün değildir. Çünkü Türkiye bu ulusararası çağdaş adımları başkalarının
kendisine empoze etmesi suretiyle değil kendi serbest iradesiyle şuurlu
olarak kabul etmektedir.
D. DÖRDÜNCÜ KISIM: ÇAĞDAŞ
DEMOKRASİLERDE TERÖRLE İLGİSİ OLMAYAN SİYASİ PARTİLERİN HANGİ ŞART ALTINDA
OLURSA OLSUN KAPATILMALARINDAN VAZGEÇİLMİŞTİR.Sayın Başsavcı, Esasa İlişkin
Görüş'ünün önemli bir kısmında, mücadeleci demokrasi anlayışı bakımından
siyasal parti kapatma olaylarının gerekli olduğunu ve esasen bunun Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)'nin 17. maddesine dayandığını ispatlamaya
çalışmıştır. (Sh.40-62) Esasa İlişkin Görüşün bir iki kitaptan ve gazete
haberlerinden nerede başlayıp nerede bittiği belli olmayan alıntılarla
yazılan ve hiçbir analiz içermeyen bu bölümü gerçekte tek bir şeyi ispatlıyor:
çağdaş liberal demokrasilerde siyasal partilerin kapatılamıyacağını.
Sayın Başsavcı'nın yazdıklarının
daha doğrusu alıntılarının muhtevasına geçmeden önce iki hususu
belirtmek faydalı olacaktır:
Birincisi, eğer Sayın
Başsavcı, Parti'mizin hazırladığı Ön Savunma metnini okuma zahmetine katlansaydı,
belki de imkansızı ispat için bu kadar uğraşmazdı. Ön Savunma'mızda dünyanın
bugün geldiği noktada genel kural olarak siyasal partilerin kapatılmadığını
ve kapatılma girişimlerinin AIHS'nin örgütlenme özgürlüğünü düzenleyen
11. maddesine aykırı olduğunu belirtmiştik. Ayrıca 2. Dünya Savaşı sonrasının
soğuk savaş ortamında ve olağanüstü şartlar altında gerçekleştirilen bir
kaç totaliter partinin kapatılma eylemlerinin istisnai nitelikte ve geçici
olduğunu vurgulamıştık.
İkincisi, Esasa İlişkin
Görüşün sayfa 40'den sayfa 46'e kadar olan kısmı tırnak içinde verilmediği
halde tamamen bir alıntıdan ibarettir. Noktası ve virgülüne kadar Doğu
PERİNÇEK'in "Anayasa ve Partiler Rejimi" isimli kitabından alınan
bu cümleler sanki Başsavcı'nın kendi ifadeleriymiş gibi sunulmaktadır.
Adı geçen kitaba sadece 44. sayfada, Fede-ral Almanya Mahkemesi'nin kararları
için (bu kararların metni kitapta olmadığı halde!) göndermede bulunuluyor.
Sayın Başsavcı bu alıntıları yaparken kurnazca hareket ediyor: işine geleni
alıyor, işine gelmeyeni yani alıntıların devamını bırakıyor. örneğin mütaleanın
41. sayfasında şu alıntıyı yapıyor:
"Mücadeleci demokrasi"
egiliminin etkisiyle 1930 yıllarından itibaren demokratik düzeni ve devletin
bağımsızlığı ile bütünlüğünü tehdit eden siyasi kuruluşlara engel olmak
için bazı önlemler alınmaya başlanmıştır. Toplumun türdeş bir bünyeye sahip
olmadığı ülkelerde din ve ırk bakımından bölücü partilerin, devletin ve
onun topluluk unsurunun bütünlüğünü tehlikeye sokan yöntemlerle mücadele
etmeleri nedeniyle kurulmalarına ve yabancı devletlere iltihaklarına engel
olmak için alınan önlemler bu türdendir. (Arif Payaslıoğlu, Siyasi Partiler,
Sh. 110)." Bu
ifadeler Perinçek'e aittir, Payaslıoğlu'na değil. (Bkz. Perinçek, Anayasa
ve Partiler Rejimi, 3. Baskı, İstanbul, 1985, s. 196) Perinçek'in "alınan
önlemlerin" örnekleri için dipnotta referans verdiği Payaslıoğlu'nun kitabı
doğrudan yukarıdaki ifadelerin referansı olarak verilmiştir. Daha da önemlisi
bu cümleleri takibeden cümle her nedense alınmamış. Biz alalım:
"Ancak bunların çoğu savaş
sırasında, olaganüstü haller dolayısıyla alınan geçici önlemlerdir." (Perinçek,
age, s.196) Aynı
şekilde Sayın Başsavcı'nın "Esas Hakkındaki Görüşü"nün, 45. sayfasında
ne olduğu anlaşılmaz bir biçimde Golsong, s.1349'e atfen bir paragraf bulunmaktadır.
Bu atıf gerçekte Golsong'un Almanca yayınlanmış bir makalesine yapılmaktadır.
Bu makaleye göndermede bulunulan dipnotta Perinçek Avrupa İnsan Hakları
Komisyonu'nun Alman Komünist Partisi davasındaki kararını eleştirmektedir.
Bu cümleler de her nedense alınmamış. Biz aynen alalım:
"Davanın, Divana gönderilip
orada incelenmesi gerekirken Komisyon'da dinlenmeyerek önyargı ile reddedilmesi,
eleştiriye değer. Komünist Partisi'nin iktidarı ele geçirdikten sonra özgür
demokratik düzeni yıkacağı kanısına ancak hukuki bir inceleme sonucunda
varılabilir. Değerli hocam Prof.Dr.Tahsin Bekir BALTA, 1965 yılında Komisyonun
bu eleştiriye hak veren bir egilime sahip olduğunu belirtmişlerdi." (Perinçek,
age, s.202, dipnot 24) Sayın
Başsavcı'nın kaynak belirtmeden başkasının eserinden keyfi alıntı yapması
doğru bir davranış değildir. Ayrıca alıntılanan metnin ihtiva ettiği bilgilerin
doğru olup olmadığını araştırmadan aktarmanın bilimsel ciddiyetle hele
hele hukuki hassasiyetle bağdaşır hiçbir yönü olmasa gerek. Esasa ilişkin
görüş metninin 45. sayfalarında, Anayasa ve Partiler Rejimi'nden (S.201)
alınan "Komisyon 20.7.1957 tarihli kararı ile KPD'nin Federal Almanya Hükümeti
aleyhine yaptığı başvuruyu, Sözleşmenin 17. maddesi 2. fıkrasına dayanarak
dinlememiştir" cümlesindeki "17. mad. 2. fıkrası" ifadesi yanlıştır. Yanlıştır
çünkü 17. maddenin 2. fıkrası yoktur; 17. madde tek bir fıkradan ibarettir.
O da aşağıdaki gibidir.
"Bu Sözleşmenin hiçbir
hükmü, bir devlet, zümre ya da kişiye burada ilan edilen hak ve özgürlüklerden
herhangi birini yok etmeyi ya da sözleşme'de öngörülen daha geniş ölçüde
sınırlandırmayı amaçlayan bir faaliyette veya eylemde bulunma hakkı verir
şeklinde yorumlanamaz". Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi Hukuku'nda otorite kabul edilen Profesör Fawcett'a
göre bu maddede bireyler ve gruplar için sorulması gereken temel soru bunların
eylemlerinin başkalarının haklarını yok etmeyi amaçlayıp amaçlamadıkları
sorusudur. (J.E.S. Fawcett, The Application of the European Convention
on Human Rights, (Oxford, 1987), s. 315) Bu temel soruyu cevaplamaya yarayacak
açıklamalarına Fawcett şu şekilde devam ediyor:
"Biz burada (17. maddede),
adına ne denirse densin, düzensiz savaşçılar, teröristler ya da özgürlük
savaşçıları ile karşı karşıyayız. Bunlar siyasal amaçları için silahlı
güçler kullanmakta ve rastgele ateş açmadan bombalamaya ve gerilla savaşına
kadar uzanan bir eksende şiddete başvurmaktadırlar. Ya da totaliter ve
ayırımcı rejimler kurmak için kampanya (propaganda) yapmaktadırlar. Denebilir
ki bu aktivite-lerden ilki başkalarının haklarını ve özgürlüklerini
yok etmeyi hedeflemekte ve dolayısıyla müstakilen 17. maddeyi ihlal etmektedir.
Kampanya ya da propaganda ise Sözleşme hakları, özellikle madde 9-11'de
yer alan haklar kapsamında savunulabilir; bunların uygulanması kampanyanın
amaç ve siyasal sonuçlarının degerlendirilmesine bağlı olacaktır." (Fawcett,
age, s.315) Strasburg
Organları, 17. maddeyi yorumlarken genellikle Fawcett'in yukarıda aktardığımız
ayrımını benimsemekle birlikte zaman zaman eleştirilen kararlar da vermişlerdir.
Siyasal partilerle ilgili en fazla eleştirilen karar, 1957'de Avrupa İnsan
Hakları Komisyonu'nun Alman Komünist Partisi'nin Federal Almanya aleyhine
açtığı davayı 17. maddeye dayanarak reddettiği karardır. Komisyon burada
Komünist Parti'nin, kendi beyanlarıyla sabit olan, "bir dikta rejimi kurmayı
hedeflemesinin Sözleşme'de korunan hak ve özgürlükleri yıkmaya yönelik
olduğuna" kanaat getirmiştir. (Bkz. Partie Communiste v. Federal Republic
of Germany, (App. 250/57), 20 July 1957, (1955-57) 1 Yearbook, S.222) Bu
karar daha çok totaliter rejimlerin Almanya'da bıraktığı acı izlerin etkisiyle
alınmış bir karar olarak yorumlanmış ve Komisyon sadece 17. madde hükümlerine
dayanarak karar verdiği için eleştirilmiştir. (Bu konuda bk. Perinçek,
age, s.202 ve M.Turhan, Demokratik Devlet İlkesi Açısından Siyasi Partilerin
Kapatılmaları ile İlgili Hükümlerdeki uyumsuzluklar: Yeni Türkiye Dergisi,
Sayı 10, 1996, S.422.)
Anayasa Mahkemesi Raportörlerinden
Doç.Dr.Mehmet Turhan'ın bu husustaki tesbitlerini aktarmakta fayda var:
"AİHK'nın bu ünlü kararı
tek başına uygulandığı için eleştirilmiştir. Eleştiren görüşe göre, 17.
maddenin tek başına uygulanması, ilgililerin AIHS'de yer alan hak ve özgürlüklerden
mahrum bırakılabileceği şeklinde yanlış yorumlanmasına yol açabilir (Frowein;
sayfa 339-340) AIHS
17. maddesinin uygulandığı diğer olaylarda bu maddenin tek başına uygulanmadığını
görmekteyiz. AIHK, olayla ilgisi bulunan AIHS maddesiyle birlikte 17. maddeyi
uygulamayı tercih etmektedir. (AIHK'nın 11.10.1979 tarihli kararı; Dec.
ve Rep.; vol.18, sayfa 187 vd), (AIHK'nın 12.5.1988 tarihli kararı; Dec.
ve Rep.; vol. 56, p.205 vd.) Her iki kararında AIHK, 17. madde nedeniyle
ifade özgürlüğünün (md. 10), ırk ayırımcılığı veya nazizmin canlandırılması
a-maçlarıyla kötüye kullanılamayacağına karar vermiştir. " (Turhan, age,
ss. 422-423)
Gerçekten de eleştirilen
Komünist Parti kararından sonra Strasburg Organları 17. maddeyi çok daha
dar bir yoruma tabi tutmuş ve bu maddenin amacının "totaliter grupların
sözleşme prensiplerini kendi çıkarları doğrultusunda istismar etmelerini
önlemek" olduğunu açıkça belirtmişlerdir. (Bkz. Glimmerveen and Hagenbeek
v. The Nedherlands, (App.8348/78 ve 8406/78), 11 October 1979, (1980) 18
DR 187, ve Lawless v. Ireland, 1 July 1961, (1979-1980) 1 EHRR 13.)
Ayrıca Sözleşme Organları
17. maddeyi yorumlarken totaliter amaçlı aktivitelerde dahi bir eylemin
ne zaman gerçekleştiğine dikkat çekmektedirler. Örneğin İkinci Dünya Savaşı’nda
Nazilerle işbirliği yapan Belçikalı bir gazetecinin (De Becker) savaştan
sonra da yazı yazmasını ve yayınlamasını engelleyen Belçika Ceza Kanunu'nun
bir maddesini değerlendiren AIHK bu hükmü AIHS'nin ifade özgürlüğünü düzenleyen
10. maddesine aykırı bulmuştur. Komisyon, De Becker davasında 17. maddeyle
ilgili olarak AIHM'nin de daha sonra iştirak ettiği şu sonuca ulaşmıştır:
17. madde, bir zamanlar
totaliter düşünceler serdetti ve buna göre davrandı diye bir kişiyi sürekli
olarak haklarından ve özgürlüklerinden mahrum bırakmak için kullanılamaz.
Şüphesiz, Bay De Becker'in geçmiş davranışları, her ne kadar Sözleşme yürürlüğe
girmeden gerçekleşmiş olsa da, Sözleşme'nin 17. maddesi kapsamında değerlendirilebilir.
Ancak bu, davacı ifade özgürlüğünü kötüye kullanmaya kalkmadıkça, bugün
bu madde (17. madde ) hükümlerince engellenir anlamına gelmez. (De Becker
v. Belgium (App. 214/56), 9 June 1958, (1958-59) 2 Yearbook s. 214. De
Becker davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin kararı için bk. (1978-80)
1 EHRR 43.) Bu
karar karşısında Sayın Başsavcı'nın iddianamesinde Parti'miz mensuplarına
atfen aktardığı yıllar önce ifade edilen sözlerin hiçbir şekilde 17. madde
kapsamında değerlendirilemeyeceği açık olduğu halde delil olarak sunulması
anlaşılmaz bir tutumdur. Yukarıda ifade edildiği gibi Sözleşme Organları
17. maddenin alanını bugün devam eden açık ve sürekli tehlikeler olarak
sınırlandırırken Sayın Başsavcı bu alanı genişletme çabası içindedir. Esasen
bu tavır dikkat edilirse bizzat 17. maddenin kendisine aykırıdır. Çünkü
17. madde sadece bireyleri ve grupları sözleşmedeki hak ve özgürlükleri
istismardan alıkoymak amacıyla düzenlenmemiştir. Bu madde aynı zamanda
devletin de hakları istismar etmesini ve bu hakları Sözleşmede öngörülenden
daha geniş ölçüde sınırlamasını açıkca menetmiştir. (Bkz. A.H. Robertson
J.G. Merrils, Human Rights in Europe: A Study of the Europen Convention
on Human Rights, Third Edition, (Manchester, New York, 1993), s.193) Dolayısıyla
hiçbir ciddi ve hukuki delile dayanmadan, ifade ve örgütlenme özgürlüklerini
düzenleyen AIHS'nin 10 ve 11. maddelerini görmezlikten gelerek, siyasal
hak ve özgürlükleri sınırlamanın ötesinde bazıları için bu hakların ortadan
kalkması sonucunu doğurabilecek olan bir istemde bulunmak açıkça 17. madde
hükümlerine aykırılık teşkil etmektedir.
Sayın Başsavcı kapatma istemine
illaki AIHS'den destek bulmak istiyorsa dikkatini bu davayla hiçbir ilgisi
olmayan 17. maddeye değil, Sözleşme'nin 10. ve 11. maddelerine ve bu maddelerdeki
sınırlama hükümlerine çevirmeliydi. Bunu yapabilirdi. Zira Ön Savunma'mızda
da belirttiğimiz gibi Sözleşme Organları bugün gelinen noktada parti kapatma
davalarını incelerken 11. maddeyi esas almaktadır. Nitekim Türkiye Birleşik
Komünist Partisi ve Sosyalist Parti'nin kapatılma kararlarını Komisyon,
Sözleşme ile korunmuş örgütlenme özgürlüğüne yani 11. maddeye aykırı bulmuştur.
Komisyonun kapatılan Alman Komünist Partisi ile benzer ideolojik yapılanmaya
ve programa sahip olan bu partilerin kapatılmalarını 17. maddeye değinmeden
11. maddeye aykırı bulması Sayın Başsavcı'yı 17. maddeye sarılmaktan ve
1957 tarihli Komünist Parti davasına göndermede bulunmaktan alıkoymalıydı.
Sayın Başsavcı'nın Komisyon'un en son içtihatlarından haberi olmadığını
düşünmek imkansız. Geriye tek ihtimal hatta ihtimalin ötesinde tek gerçek
kalıyor: Sayın Başsavcı Refah Partisi aleyhine açılan bu davanın çok açık
bir şekilde AIHS hükümleriyle (madde 10 ve 11) bağdaşmadığının farkındadır.
Bu yüzden de savunulamıyacak pozisyonunu savunmak için bu davada aslında
kendisine hiçbir şekilde destek teşkil etmeyen 17. maddeye başvurmuştur.
Ayrıca Sayın Başsavcı'nın
1950'li yıllarda Federal Almanya tarafından Faşist ve Komünist Partilerin
kapatılması olayını hatırlatması bugün siyasal partilerin kapatılabileceğini
ispatlamaz. Bu olaylar İkinci Dünya Savaşı sonrasının fevkalade özel şartları
altında gerçekleşmiş olaylardır. Üstelik kapatılan partiler daha sonra
değişik isimler altında açılmış ve bir daha kapatılmamışlardır. Bu olayı
Prof.Dr.Münci KAPANİ Kamu Hürriyetleri adlı kitabında şöyle anlatıyor:
Federal Almanya Anayasa
Mahkemesi, bu maddeye (21/2) dayanarak, totaliter bir devlet düzeni kurma
hedefini güttükleri için, (1952'de) Neo Nazi "Sosyal Reich" Partisini,
daha sonra da (1956)' da Alman Komünist Partisini kapatmıştır. Fakat aradan
birkaç yıl geçtikten sonra, siyasal konjonktürün değişmesi ve ülkede çok
partili demokratik düzenin güçlenmesi üzerine her iki parti de değişik
adlarla yeniden kurulmuşlardır ve halen varlıklarını sürdürmektedirler.
(M.Kapani, Kamu Hürriyetleri, 6. Baskı, Ankara, 1981, Sh.223)Daha önce
Sayın Başsavcı'nın gerçekleri tersine gösterebilmek için başvurduğu davranışlara
temas etmiş ve Almanya'da Hürriyetçi İşçi Partisi Freie Arbeiterpartei
adlı bir derneğin isminde parti kelimesi kullandığı halde gerçekte bir
parti olmayıp dernek olması dolayısıyla Almanya Anayasa Mahkemesi tarafından
değil, İçişleri Bakanlığı tarafından faaliyetten men edilmesi olayını sanki
Batı demokrasisi içinde yakın tarihte bir parti kapatılmış gibi göstermeye
çalıştığını belirtmiştik.
Bu husus üzerinde ayrıca
durmaya lüzum görmüyoruz. Çünkü açıkladığımız gerçek bir yandan Sayın Başsavcı'nın
boşuna çabalarını ortaya koyan bir örnek olduğu gibi aslında herkesçe bilinen
ve bizim de vurguladığımız çağdaş gelişmiş batı demokrasilerinde yaklaşık
40-50 yıldan beri parti kapatılmasının artık terk edildiğini teyid eden
bir olaydır.
Sayın Başsavcı'nın modern
demokrasilerde siyasal partilere kısıtlama getirilebileceği yönündeki nostaljik
arayışları tuhaf bir şekilde kendisini ABD'nin McCarthyticilik dönemine
de sürüklemiştir. 1950'li yıllar Amerikasında anti-komünist yasalar uygulanarak
bir çok Komünist Parti üyesinin cezalandırıldığı doğrudur. Bu dönemin anti-komünist
yasalarından Smith Kanunu (Smith Act)'a göre güç ya da şiddet kullanarak
hükümeti (rejimi) yıkmayı savunma, teşvik etme ya da bu yönde propaganda
yapma yasaklanmaktaydı. Aynı şekilde Ulusal Güvenlik Kanun'una (McCarran
Act) dayanarak Amerikan Komünist Partisi'nin tüm görevlilerinin ve üyelerinin
isim ve adreslerinin hükümete bildirilmesi, partiyle ilgili mali ve diğer
bütün konularda her türlü bilginin açıklanması istenmekteydi. (Bakz.
T.I.Emerson, Toward A General Theory of the First Amendment, (New York,
1966), Sh.200)
Ancak Komünist Partiye yönelik
bu kısıtlamalar hiçbir zaman partinin faaliyetten menedilmesi ya da kapatılması
boyutlarına ulaşmamıştır. Buna rağmen bu kısıtlamalar ABD liberal çevrelerinde
şiddetle eleştirilmiştir. Senatör Joseph McCarthy'nin adına atfen McCartizm
olarak bilinen ve paranoya düzeyinde bir "Komünizm kopleksi"ni yansıtan
bu uygulamalar Amerikan demokrasisinin kara bir lekesi olarak tarihe geçmiştir.
Prof.Münci KAPANİ'nin cümleleriyle ifade edecek olursak:
"Bu konularla getirilen
kısıtlayıcı hükümler doğrudan doğruya ve sadece Komünist Partisi ile (ki
Amerika'da meşru olarak faaliyet gösteren bir partidir) onun üyele-rini
hedef almaktaydı. Bununla beraber, bu Kanun hükümleri şiddetli eleştirilere
ve tartışmalara yolaçmış, siyasal düşünce ve örgütlenme hürriyetlerini
kısıtlamaları bakımından Anayasa'ya aykırı oldukları ileri sürülmüştür.
Uzun süre ülkede tedirginlik yaratan bu yasal tedbirler, barış zamanında
hangi gerekçeyle olursa olsun demokratik hakların kısıtlanamayacağı görüşünü
savunan hukukçu ve yazarların direnmesi, Federal Yüksek Mahkeme'nin liberalleşen
tutumu ve daha sonra da "soğuk savaş"ın sona ermesiyle artık etkinliklerini
kaybetmiş bulunmaktadır. (Prof.Münci KAPANİ, age, s.225)Burada demokrasinin
ve özgürlüklerin gelişiminde devrimci ve dönüştürücü bir rol oynamış olan
Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin (Supreme Court) tutumu üzerinde durmak aydınlatıcı
olacaktır. Smith Kanunu'nu yorumladığı Yates davasında Supreme Court özgürlükçü
yaklaşımın güzel bir örneğini sergilemiştir. Bu davada Yüksek Mahkeme'nin
görüşünü açıklayan Yargıç Harlan "Soyut Prensip" ve "Somut Eylem"
ayrımına dayanarak Smith Kanunu'nun soyut prensip olarak zorla rejim yıkmaya
yönelik propaganda ve öğretiyi, amaçlı bir eyleme dönüşmediği müddetçe,
yasaklamadığını belirtmiştir. (Yates v.United States, 354 U.S. 298 1957)
Prof.David Barnum'un belirttiği
gibi Yüksek Mahkeme'nin bu kararı, "Smith Kanunu"na dayanılarak yapılan
resmi kovuşturmalara bir son vermiş ve 1950'lerin anti-komünist histerisinin
sonunun başlangıcını teşkil etmiştir". (D.G.Barnum, The Supreme Court and
American Democracy, (New York, 1993), Sh. 138)
Sayın Başsavcı son olarak
parti kapatma olayının bilinmediği bir adaya, İngiltere'ye de ugrayarak
Sinn Fein'e yönelik kısıtlamalara değinmektedir. Diğer bütün örneklerde
olduğu gibi bunun da Refah Partisi'nin kapatılması istemiyle açılan davayla
ne ilgisi olduğu belli değildir. Belli olan Sinn Fein'in Kuzey Irlanda'nın
İngiltere'den ayrılması için silahlı mücadelede bulunan ve İngiliz Hükümeti'nin
"terörist örgüt" olarak nitelediği IRA (Irish Republican Army)'nın
siyasi kanadı olduğudur. Bir terör örgütü'nün siyasal kanadını teşkil eden
partiye bazı kısıtlamalar ve sansürler getirilmesi terör eylemlerine maruz
kalan ülkenin şartları içinde anlaşılabilir. Ancak hemen belirtmek gerekir
ki, Sinn Fein IRA ile organik ilişkisine rağmen yasal bir parti olarak
seçimlere girmekte ve İngiliz Parlamentosu'na milletvekili gönderebilmektedir.
Sinn Fein'e yönelik "medya
savaşı" ve sansür bizzat önde gelen İngilizler tarafından da eleştirilmiştir.
Örneğin İngilizler’in dünyaca meşhur gazetecisi ve televizyon proğramı
yapımcısı Jonathan Dimbley şöyle diyor:
Haberciler ve editörler
üzerine konan sansür ve kısıtlamalar pratik olarak onlara “neden?”
sorusunu sormayı imkansız kılmıştır. Niçin katolikler bir yıl önce olsa
çay ikram edeceği İngiliz askerinin vurulup öldürülmesi karşısında şimdi
açıktan gülmektedir? Neden Katolikler bombalama ve öldürme eylemlerini
kınamıyorlar? Neden onlar hala IRA'ya yardım ediyor-lar?... Bu sorulara
verilecek cevaplar, sorunu anlamak ve İngiliz politikasını değerlendirebilmek
için hayati önem taşıyor. Ne var ki, bu sorular BBC görevlilerince sorulmamaktadır.
(New Statesman, 31.12.1971'den aktaran: T.P.Coogan, The Troubles: Ireland's
Ordeal 1966-1995 and the Search For Peace, (London, 1995 ) Sh.299)Ayrıca
parantez içinde belirtelim ki Sinn Fein'in lideri Gery Adams'ın kendi sesiyle
TV'lere mülakat verme yasağı bilahere kaldırılmıştır. Dahası İngiliz Hükümeti
Kuzey Irlanda sorununa barışçıl çözüm bulma sürecinde bu parti ile masaya
oturmuş ve müzakerelerde bulunmuştur.
ABD Komünist Partisi'nde
olduğu gibi burada da Sinn Fein'in propagandalarına zaman zaman kimi kısıtlamalar
konmuş olsa da parti kapatılması diye bir "tedbir" hiçbir zaman sözkonusu
olmamıştır. Proletarya diktatörlüğünü savunan partiye üyelerini bildirme
gibi yükümlükler ve terör örgütünü açıkça destekleyen partinin liderine
kendi sesisiyle yayın yasağı gibi geçici sınırlamalar demokratik toplumda
gereklidir diye yorumlanabilir. Ancak parti kapatma olayları sınırlamanın
ötesinde, bir hakkın birileri için tamamen ortadan kaldırılması demektir.
Sonuçları son derece ağır olan bu işlemi haklı gösterebilmek için Batı
ülkelerinde terörle mücadele ve soğuk savaş dönemi politikaları çerçevesinde
alınan ve/fakat buna rağmen eleştirilen, siyasal partileri sınırlamaya
yönelik kimi geçici uygulamaları örnek olarak sunmak anlaşılabilir bir
tavır olmasa gerek. Ayrıca 50 yıl öncesinin olağanüstü şartlarında gerçekleştirilen
bir iki parti kapatma olayını 2000'e üç kala da siyasal partilerin kapatılabileceğine
delil olarak sunmak olsa olsa ancak kapalı bir rejim anlayışının ifadesi
olabilir
Kaldı ki, Refah Partisi'nin,
Sayın Başsavcı'nın örneklemeye çalıştığı siyasal partilerle ne organizasyon
yapısı, ne ideolojisi, ne faaliyetleri, ne de amaçları bakımından en ufak
bir benzerliği söz konusu değildir. Mevcut Anayasal düzeni şiddet ve zor
kullanarak yıkmayı ve yerine örneğin proletarya diktatörlüğü gibi totaliter
bir yönetim kurmayı amaçlayan bu partilerle Refah Partisi arasında bir
paralellik kurulamaz. Refah Partisi kurulduğundan bu yana, mevcut Anayasal
çerçeve içinde faaliyette bulunan ve yasa dışı hiçbir eylemi ve amacı olmayan
bir partidir. Toplumsal barışın temini için her türlü özveride bulunan
partimizin demokrasiye sadakatini hiç kimse sorgulayamaz. Refah Partisi
demokrasinin, insan haklarının ve özgürlüklerin bu ülkede sözleri ve eylemleri
ile her zaman teminatı olmuş ve olmaya da devam edecektir. Ancak hemen
belirtelim ki Türk siyasal yelpazesinde partimizin görüşleri, politikaları
bir alternatif olarak algılanmaktadır. Öyledir de. Demokratik sistem içerisinde
alternatif politikalara sahip olmak doğaldır. Dahası bu siyasal parti olmanın
bir gereğidir. Bu farklılık hiçbir zaman bir partinin faaliyetlerinin kısıtlanmasına
ya da kapatılmasına gerekçe gösterilemez.
Otoriter demokrasi anlayışını
benimseyenlerin, Refah Partisi'nin özgürlükçü demokrasi anlayışını algılamakta
güçlük çekmeleri normal karşılanabilir. Özgürlükçü demokrasi anlayışı çağdaş
dünyanın bugün ulaştığı son noktayı işaret eder. Bu noktada siyasal meşruiyetin
iki ayağından biri milli irade iken diğeri temel hak ve özgürlüklerdir.
Bu iki unsur çağdaş demokrasinin sine qua non larıdır. Komünist
ve Faşist tehditlerin ortadan kalktığı bu dönemde yeni bir takım tehditler
uydurarak "mücadeleci demokrasi" den bahsetmek çağın gereklerine uygun
düşmez. Dolayısıyla özgürlükçü demokrasiyi "mücadeleci demokrasi" gibi
yarım yüzyıl öncesinin demode bir anlayışı ile bastırmak mümkün değildir.
Hele hele şabloncu, statik ve anakronik bir "demokrasi" adına çağdaş demokrasiyi
ve demokratik değerleri savunan bir siyasal partiyi kapatmak hiç mümkün
değildir. Sayın Başsavcı'nın argümanlarına destek için başvurduğu yazarlardan
Prof.Toktamış ATEŞ bu konuda şöyle diyor:
"Demokrasiyi koruma adına,
siyasi hasımları saf dışı etme çabası, çok rastlanan bir olgudur. Hiçbir
şey, anlaşılmaz bir özgürlük psikozu ile, kendi düşüncesine aykırı olan
her düşünceyi demokrasiye tehlike olarak görmek kadar sakıncalı olamaz.
(Prof.T.ATEŞ, Demokrasi, (Ankara, 1994,) Sh. 138) Aktarılan
metne koyduğu dipnotta Prof.T.ATEŞ önemli bir not düşüyor: "Bu bakımdan,
ülkemiz açısından duyduğum endişeyi de burada belirtmek isteriz." (Prof.T.ATEŞ,
age, Sh.138).
Refah Partisi aleyhine
dayanaksız ve mesnetsiz bir şekilde, "demokrasi adına" kapatma davası açan
Sayın Başsavcı'nın tutumu üzülerek belirtmek gerekir ki bu "endişe" nin
hiç de haksız olmadığını göstermektedir.
Sonuç olarak yukarıda açıklamaya
çalıştığımız gibi ne yıllar önce çok özel şartlar altında bazı totaliter
partilerin faaliyetlerinin sınırlandırılması ya da kapatılması, ne de Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi'nin hakların kötüye kullanılmamasını öngören 17.
maddesi bugün için bir siyasal partinin kapatılması davasında kullanılabilecek
malzeme teşkil etmemektedir. Tersine, en başta belirttiğimiz gibi, bütün
bu istisnai ve geçici tedbirler bugün dünyanın geldiği noktada siyasal
partilerin kapatılamayacağını göstermektedir.
Evet, özgürlükçü demokrasilerde
siyasal partiler kapatılamaz. Kapatılamaz, çünkü Prof.Turan GÜNEŞ'in ifadesiyle,
"Partiler olmadan demokrasi olmaz" (T.Güneş, Araba Devrilmeden Önce, (İstanbul,
1983), Sh. 81).
E. BEŞİNCİ KISIM: ULUSLARARASI
ANLAŞMALAR İÇ HUKUKUMUZUN AYRILMAZ PARÇASI OLDUĞU İÇİN YÜKSEK YARGI ORGANLARIMIZ
UYGULAMALA-RINDA BU ÇAĞDAŞ NORMLARI ESAS ALMAKTADIR.Gerek Ön Savunmamızın
ilgili bölümlerinde ve gerekse yukarıda Bölüm II, (B), (C), (D) kısımlarında
çağdaş demokratik ülkelerde siyasi partiler hukukunun bugün hangi noktaya
geldiğini hiçbir tereddüte mahal kalmayacak şekilde açıkca ortaya koymuş
bulunuyoruz. Ve yine bütün bu bölümlerde Anayasa'mızın 90. maddesinin amir
hükmü mucibince uluslararası anlaşmalarımızın bir sonucu olarak açıklanan
son çağdaş hukuk normalarının iç hukukumuzun ayrılmaz bir parçası olduğu
tekrar tekrar belirtilmiştir.
Ve yine bütün bu açıklamamızda
Türkiye olarak uymayı taahhüt ettiğimiz AIHS ile iç hukuk hükümlerimizle
AİHS hükümlerinin çatıştıkları hallerde iç hukuk hükümlerinin değil AIHS'nin
tatbik edilmesinin gerekli olduğu hukuki delilleriyle ve gerekçeleriyle
ortaya konmuştur.
Bu kısımda Yüksek Mahkemelerimizin
uygulamalarının da bu temel esasa uygun olduğunu vurgulamak istiyoruz.
Nitekim Yüksek Mahkemelerimiz
AIHS hükümleriyle iç hukuk hükümlerinin çatışmaları halinde AIHS hükümlerine
üstünlük vermişdir. Esasen bu durum Anayasa'nın 90. maddesinin amir hükmünün
doğal bir sonucudur.
Mahkemelerimiz daha açık
bir şekilde AİHS hükümleri ile iç hukuk hükümleri çatıştığında AİHS hükümlerine
üstünlük vermişlerdir.
Bu gerçeği aşağıdaki misaller
açık bir şekilde göstermektedir.
Yargıtay 6. Ceza
Dairesi TCK 39 ve CUMK'un 406 ve devamı maddeleri ile AİHS'nin 6/3-e
maddesinin çatıştığı bir davada CUMK'nu ihmal ederek doğrudan doğruya
AİHS'nin 6. maddesini uygulamıştır. Bilindiği gibi, CUMK'na göre bir davada
tercümeye ihtiyaç duyulduğunda bu sağlanmaktadır ve ancak davanın beraatle
sonuçlanması halinde sanık tercüme masrafını ödememektedir. Oysa, AİHS
Madde 6/3-e'ye göre mahkemede konuşulan dili anlamayan sanığa tercüman
sağlanır ve bunun parası, neticede sanık mahküm olsa bile alınmaz. E.1995/11619;
K.1995/12124; Tarih: 20.11.1995 Yargıtay Kararlar Dergisi, Cilt 22,Sayı2,
1996, s. 304-305.) Aynı
konuda Yargıtay Ceza Genel Kurulu da şu kararı almıştır:
"İnsan Haklarını ve Ana
Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından
6366 sayılı Yasa ile onaylanarak yürürlüğe konulmuş ve Anayasa'nın 90.
maddesi uyarınca yasa niteliğini kazanmıştır.
"Türk Ceza Yasasının 39
ve Ceza Muhakemeleri Yasası'nın 406 ve devamı maddelerinde, yargılama giderlerinin
kime yükletileceği ve ne şekilde tahsil edileceği gösterilmiştir. Duruşmada
kullanılan dili bilmiyen sanığın, bir çevirmenin yardımından ücretsiz yararlanacağına
ilişkin, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesi'nin 6/3-e
maddesi, genel kuralı düzenleyen Ceza Yasası ve Ceza Muhakemeleri Usulü
Yasasının yanında istinai hükümdür. Adil yargılamayı gerçekleştirmek, sanığın
duruşmada kullanılan dili bilmemesi nedeniyle kendini etkili şekilde savunmaktan
yoksun kalmasını önlemek amacıyla kabul edilmiştir..." (Yargıtay, Ceza
Genel Kurulu, E.1996/6-2; K.1996/33; T.12.3.1996, Yargıtay Kararlar Dergisi,
C.22, S.4, 1996, S.621-624.) Danıştay,
birkaç davada iç hukukla çatışan AİHS'ne üstünlük tanımış ve uygulamıştır.
Bu kararlardan en dikkat çekeni Danıştay 5. Dairesi’nin 1991'de
ifade özgürlüğü ile ilgili olarak verdiği bir karardır. Bu davada , bir
tebrik kartına yazdığı yazı dolayısıyla disiplin cezasına uğrayan Yozgat
Hukuk İşleri Müdürü’ne uygulanan disiplin tedbiri 657 sayılı Devlet Memurları
Kanun'una uygundu. Ama, Danıştay bunu AİHS'nin 10. maddesine aykırı buldu
ve idari işlemi iptal etti. Danıştay’ın bu davada verdiği kararın şu kısmı
çok açıklayıcıdır:
"Uluslararası sözleşmelerin
Anayasa'ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğine ve bu sözleşmelerle bir devlet
diğer devletlere karşı sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerden kendi
vatandaşlarını da yararlandırmak konusunda diğer devletlere karşı uluslararası
yükümlülük altına girmiş olduğuna göre, usulüne uygun şekilde onaylanarak
yürürlüğe konulmuş bu nitelikteki bir sözleşmenin Anayasa'ya aykırı hüküm
taşısa bile uygulanmaktan alıkonulamayacağı, kendisinden önce veya sonra
çıkmış olan yasalar aykırılığı ya da sonradan çıkan yasanın sözleşme kurallarını
değiştirdiği ileri sürülerek uygulamasının savsaklanamayacağı Türk Hukuku'nda
genellikle kabul edilmektedir. Anayasa, andlaşmaların Anayasa'ya aykırılığının
ileri sürülemeyeceğini açıklamak suretiyle, iç hukuk yönünden andlaşmaların
üstünlüğü ilkesini benimsediğini belirtmiş olmaktır..."Danıştay daha
sonra andlaşmaların iç hukukta doğrudan uygulanırlığı hakkında şunları
söylemektedir:
"Anayasa'nın 90. maddesinin
son fıkrasında yer alan "Kanun hükmünde" sözcüklerinin, usulüne göre yürürlüğe
konulan sözleşmelerin hukuksal değerinin, ve bağlayıcılığının gösterilmesine
yönelik olduğunu da belirtmek gerekir. Söz konusu hükme göre, iç hukukta
doğrudan hukuksal sonuclar yaratan uluslararası sözleşmelerin yukarıda
belirtilen niteliği ve bunlara karşı Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmaması
ve böylece sözleşmelerin sonradan yapılacak ulusal yasal düzenlemelerle
etkisiz kılınması yolunun kapatılmış uluslararası sözleşmelerin iç hukukta
yasalar üstü bir konumda olduğunu, yürütme ve yargı organları için bağlayıcı
nitelik taşıdığını apaçık ortaya koymaktadır.." Bkz: Danıştay, Beşinci
Daire, Esas No: 1986/1723; Kara No: 1991/1993, Danıştay Dergisi, Yıl 22,
Sayı 84-85, 1992, s.321 vd. Daha
özel olarak Danıştay Onuncu Dairesi, kamu çalışanlarının sendika kurma
hakkı ile ilgili olarak AİHS'nin 11. maddesini doğrudan uygulamıştır:
"Kamu görevlilerinin
sendikalaşma hakkı, 6366 sayılı Yasa ile onaylanan "İnsan Haklarını ve
Ana Hürriyetlerini Koruma Sözleşmesi" nin 11. maddesinde güvence altına
alınmıştır. Anayasa'nın 90. maddesine göre Anayasa'ya aykırılığı ileri
sürülmeyecek uluslararası anlaşma niteliğindeki Sözleşme'nin 11. maddesi
"Her şahıs asayişi ihlal etmiyen toplantılara katılmak ve birlikte sendikalar
tesis etmek ve kendi menfaatleri-ni korumak üzere sendikalara girmek hakkı
dahil olmak üzere dernek kurma hakkını haizdir." (Bkz. Danıştay Onuncu
Dairesi, Esas No 1991/1262; Karar N0: 1992/3911; T. 10.11.1992)Bu
temel kuralı esasen bizzat Yüksek Mahkeme'nin aldığı kararlar çok daha
açık ve net bir şekilde ortaya koymuştur.
O halde, iç hukukumuza göre
de AİHS hem doğrudan doğruya uygulanmalı hem de iç hukukla çatışıyorsa,
iç hukukun aykırı hükümleri değil, AİHS'nin hükümleri uygulanmalıdır. Bu
sebeple bu davada, Anayasa Mahkemesi'nin davaya AİHS'nin lex specialis
olarak 11. maddesini ve lex generalis olarak 9. ve özellikle 10. maddesini
uygulaması, yukarıda açıkladığımız gelişmeye uygun olacaktır.
1 -
2 - 3 -
4 - 5
  |