|
Refah
Partisi'nin esas hakkındaki savunması...
(6
Ekim 1997)
III. BÖLÜM
DAVANIN USUL BAKIMINDAN
REDDİ GEREKİR
1. FASIL: GİRİŞYukarıda belirttiğimiz
gibi 14 yıldan beri ülkemize başarılı hizmetler yapan, bu hizmetler dolayısıyla
halkımızın her geçen gün teveccühünün daha da arttığı Refah Partisi'nin
bir hizmet partisi olması gerçeği karşısında, hiçbir delil olmadan
bu davanın açılmasında, Sayın Başsavcı nasıl imkansızlık karşısında kalmışsa,
mevcut Anayasa ve yasa hükümleri karşısında böyle bir davanın 14 yıl sonra
birden bire açılabilmesi hususunda usul bakımından da imkansızlıkla
karşı karşıya kalmıştır.
Esasen böyle bir davanın
açılmasına usul bakımından imkan olmadığını kendileri göreve başladıklarında
tekrar tekrar ifade etmişler ve bir imkanın olabilmesi için TBMM Başkanlığı’na
bir yazı ile Kanun teklifinde bulunmuşlardır. Bütün bu gerçeklerde, bu
davanın açılmasının usul bakımından mümkün olmadığını ayrıca belirten hususlardır.
Halböyle olduğu içindir ki,
Sayın Başsavcı yine yukarıda açıklanan saiklerin etkisi altında kalarak,
gerçekle ve hukukla ilgisi olmayan bu davayı açabilmek için mevcut Anayasa
ve Kanun hükümlerini hukukla ilgisi olmayan yorumlara tabi tutmak mecburiyetinde
kalmıştır.
Sayın Başsavcı'nın bu davayı
açabilmek için yaptığı kabullerin hukuken geçerli olmadığını Ön Savunma'mızda
sayfa 81-124 (Bölüm 3'de) delilleriyle ortaya koymuştuk.
Sayın Başsavcı Ön Savunma’mızı
okumak ve incelemek imkanını bulmuş olsalardı ortaya konulan açık gerçekler
karşısında bu davanın usule uygun olarak açılmadığını kabul edecekler ve
Esas Hakkında görüşünde aynı hukuka aykırı iddialarında ısrar etmiyeceklerdi.
Buna imkan bulamadıkları
için Esas Hakkında Görüşlerinde de iddianamedeki hukuka aykırı kabullerini
tekrar etmişlerdir.
Bu yüzden kısa da olsa:
Sayın Başsavcı'nın usul hakkındaki
iddialarının neden geçerli olmadığını,
Bu davada uyulması zorunlu
usul
kurallarını
bir kere daha özet olarak
belirtmekte yarar görüyoruz.
Bundan dolayı bu savunmamızın,
Usulle ilgili bu üçüncü bölümünde;
Hangi yönden bakılırsa bakılsın
bu davanın öncelikle usul bakımından reddedilmesi gerektiğini isbat için
aşağıdaki fasıllara ve kısımlara yer verilmiştir:
2. Fasıl'da,
Sayın
Başsavcı'nın iddianamesinde ve usul hakkındaki görüşünde ileri sürdüğü
usulle ilgili kabulleri ve bunların hepsinin gerçeğe ve hukuka aykırı olduğu
açık bir şekilde belirtilmiştir.
3. Fasıl'da, ise usul
kurallarının yargılama bakımından önce bütün davalarda, sonrada bilhassa
Siyasi Partileri kapatma davalarında ne kadar büyük önem taşıdıkları belirtilmiştir.
4. Fasıl'da, bu davanın
gerek dayandırıldığı kanun maddele-rinin belirtilmiş olmaması yönünden
ve gerekse hangi yönden bakılırsa bakılsın, iddia ile ilgili ön şartların
yerine getirilmemiş olması yüzünden, öncelikle usul bakımından reddedilmesi
gerektiği açıklanmıştır.
Yine bu fasılda, usul
bakımından 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun uygulanması gerektiği
ve bu kanunun bu davadaki iddianın ileri sürülebilmesi için zorunlu kıldığı
dava şartları belirtilmiş,
5. Fasıl'da ise, farz-ı
muhal olarak Sayın Başsavcı'nın hukuka aykırı kabulleri bir an için geçerli
sayılsa bile, bu davada Anayasa’nın 69. maddesinin doğrudan uygulanması
için gerekli dava şartlarının neler olduğu hukuki daya-naklarıyla belirtilmiş
ve bu halde dahi bu davanın ön şartlarının mevcut olmadığı açıkca gösterilmiştir.
Ve nihayet 6. Fasıl'da,
bütün bu açıklamalardan sonra hangi yönden bakılırsa bakılsın, bu davanın
öncelikle usul bakmadan reddinin gerektiği dayanaklarıyla ortaya konmuştur.
2. FASIL: SAYIN BAŞSAVCI
İDDİANAMESİNDE İLERİ SÜRDÜĞÜ USULLE İLGİLİ BEYANLARINI "ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ"
ÜNDE DE TEKRARLAMIŞTIR.Ön savunmamızda da belirttiğimiz gibi:
Kural olarak Anayasa hükümleri,
doğrudan uygulanmazlar. Anayasa kuralının uygulanabilirliğini temin için,
ayrıca Kanuni düzenlemelere ihtiyaç vardır.
Hal böyleyken Sayın Cumhuriyet
Başsavcısı iddianamesinde,
1. Anayasa'nın 23.7.1995
tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin hükümleri arasında mübayenet
bulunduğunu,
2. Siyasi Partiler Kanunu'nun
103. ve 101/d hükümlerin "Zımnen İlga" edildiğini,
3. Bu yüzden doğrudan
Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinin tatbik edilmesi gerektiğini,
ileri sürerek,
Bu kabullere dayanmak suretiyle,
Parti'mizin eylemleriyle laikliğe aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği
bir odak haline geldiğini iddia ederek kapatılmasını talep etmiştir.
Sayın Başsavcı, Esas Hakkındaki
Görüşünde de yukarıdaki üç iddiasını tekrar etmiş ve bu iddialarını geçerli
gösterebilmek için bunlara iki iddia daha ilave etmiştir:
Sayın Başsavcı’ya göre;
4. Siyasi Partiler
Kanunu yürürlüğe girdiğinde TCK 163. maddesi yürürlükte idi. Ancak anılan
maddenin yürürlükten kaldırılmasından sonra laikliğe aykırı propaganda
ve eylemlerden dolayı parti üyeleri hakkında kamu davası açılması imkansız
hale geldiğinden, bu durumda bir siyasi parti hakkında bu yönden odak haline
gelmesi sebebiyle dava açılabilmesi ve kapatma kararı verilebilmesi de
imkansız hale gelmiştir.
5. İşte bu sebeple
yasakoyucu TCK. 163'ün kaldırılması karşısında Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerini
yeniden düzenlemiştir.
Bu iddiaların 5'i de gerçeğe
ve hukuka aykırıdır.
İddianamede ileri sürülen
ilk üç iddianın niçin gerçeğe ve hukuka aykırı olduğunu Ön Savunma’mızda
gerekçesiyle belirtmiş ve bu davanın her şeyden önce usul yönünden reddedilmesi
gerektiğini vurgulamıştık.
Şimdi bu Savunma’mızda
da diğer iki iddianın: yani 4. ve 5. iddianın da aynı şekilde hukuka ve
gerçeğe aykırı olduğunu gerekçeleriyle ortaya koyacağız.
4. ve 5. iddialara geçmeden
önce 1., 2., ve 3. iddiaların geçersizliğini ortaya koyan, Ön Savunma’mızdaki
açıklamaları çok kısa bir özet halinde bir kere daha sunmak istiyoruz.
3. FASIL: YARGILAMANIN
GÜVENCESİ USUL KURALLARIDIR:
A. BİRİNCİ KISIM: GENEL
OLARAKBir hukuk devletinde Anayasa'nın temel fonksiyonu, vatandaşların
ve kuruluşların en geniş şekilde özgürlüğe sahip olmalarını temin, özgürlüklerin
hudutlarını açık ve kesin bir şekilde tesbit ederek böyle bir ortamda huzur
ve güven içinde yaşamalarını sağlamaktır.
Bunun için, Anayasa ve
yasaların herkese en geniş şekilde özgürlük tanıyacak esaslara uygun olarak
düzenlenmeleri kadar, vatandaşların ve kuruluşların olur olmaz sebeplerle
tedirgin edilmemeleri, ceza tehditi altında tutulmamaları son derece büyük
ve hayati önem taşımaktadır.
Bundan dolayıdır ki, usul
hükümleri kamu düzeni kapsamında yer alırlar. Usul hükümlerinin noksansız
yerine getirilmesi
uygulayıcıların re'sen dikkate almaları gereken
bir husus olduğu gibi, ilgililerin bu husustaki talepleri dikkate almaları
da görevleri arasındadır.
İş bu yüzdendir ki, Anayasa
Mahkemesi kurulduğu günden beri usül kurallarına uymaya çok büyük önem
vermiştir. Yüksek Mahkemeye göre, usul kurallarına uymak, yargılamanın
güvencesi açısından çok önemlidir. O kadar önemlidir ki, bizzat kendisi
Anayasa'da ve yasalarda öngörülmeyen bir güvence yöntemi oluşturmuş ve
iptal davalarında Kanunların yürürlüğünün durdurulmasını içtihad ederek
adeta kurumsallaştırmıştır.
B. İKİNCİ KISIM: SİYASİ
PARTİLERİN KAPATILMASI İDDİASIYLA AÇILAN DAVALARDA USULİ HÜKÜMLER DAHA
DA BÜYÜK ÖNEM TAŞIR.Siyasi partilerin kapatılması davalarının iki safhası
vardır:
-
Davanın açılmasından önceki
safha: Hazırlık safhası
-
Yargılama safhası.
a. Davanın açılmasından önceki
safha: Hazırlık Safhası.
Bu safha, davanın alt yapısının
hazırlandığı safhadır. Bu hazırlığı yapmak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın
görevidir.
Siyasi partilerin, uymadıkları
takdirde, kapatma sebebi olabilecek haller ile kapatma kararı verilebilecek
haller, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda düzenlenmiş ve 1995 Anayasa
değişikliği ile kapatma sebepleri ve halleri, yasadakilere oranla daha
da dar kapsamlı ve mantıklı bir hale getirilmiştir. (TANÖR.B: Türkiye'de
Demokratikleşme Pers-pektifleri, TÜSİAD Raporu, Sh.51)
TBMM Anayasa Komisyonu da,
1995 Anayasa değişikliği sırasında, bu halleri raporunda şu şekilde belirtmiştir;
".....partinin tüzüğü
gibi programı da Anayasa ve Kanunla partiler için konan yasaklara veya
emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi'nce temelli
veya basit olarak kapatılacaktır.... Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz,
siyasi partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı
şeklini açıkça düzenlemiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının
bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin
bu ilkelere aykırı olmasıdır.....Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci
halde temelli kapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği
bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır." (Anayasa Komisyonu Raporu:
TBMM, Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 [S.Sayısı:861] sh: 32/33).Görülmektedir
ki, Siyasi Partilerin mevzuatı, parti tüzük ve programının, yasaklara
aykırı olması halini, kapatma nedeni olarak saymış, ancak bu konuda Başsavcı'ya
bir mükellefiyet yüklemiyerek, doğrudan kapatma davası açabilme yolunu
açık bırakmıştır. Fakat buna mukabil bir siyasi parti hakkında "yasak eylemleri
sebebiyle odak haline gelmiş olma" iddiasıyla bir kapatma davası açılmasını
bir takım usul ve işlemlere bağlamıştır.
Parti kapatma davalarının
açılabilmesi için, Kanun'un öngördüğü bu şartların yerine getirilmesi zorunluluğu
Yüksek Mahkeme'nin kararlarıyla da teyid edilmiştir.
Nitekim, Anayasa Mahkemesi,
14.7.1993 günlü, 1992/1 E, 1993/1 K. sayılı kararında:
"2820 sayılı Yasa'nın
getirdiği düzenlemeye göre, siyasi partilerin 101. maddenin (b) bendinde
sayılan organ ve görevlilerinin, Dördüncü Kısımda yazılı yasaklara aykırı
davrandıklarının saptanması durumunda doğrudan doğruya kapatma davası açılabilmesine
karşın, aynı yasak eylemlerin (d) bendinde sayılan organ, merci ya da kurullar
veya parti üyeleri tarafından işlenmesi durumunda kapatma davasının açılabilmesi
kimi
koşullara bağlanmıştır. Bunlar, parti üyeleri bakımından "hüküm giyme"
ve bunun sonucunda üyelikten çıkarılması için yasa metninde belirlenen
"tebligat" ve buna karşın "üyelikten çıkarma" koşuludur.
Cumhuriyet Başsavcılığı'nın
Yasa'nın 103. maddesinin en önemli öğesi olan "101. maddenin (d) bendinin
uygulanmasını" gözetmediği, eş anlatımla, parti üyeleri-nin Dördüncü Kısım'da
yer alan hükümlere aykırı eylem ve konuşmalarından dolayı "hüküm giyme"
ile tebligatta bulunma ve buna karşın üyelikten çıkarma koşulunu aramadığı
ve parti üyeleri hakkında açılmış ve devam etmekte olan kamu davalarının
varlığını yeterli görerek davalı siyasi partinin kapatılmasını iste-diği
görülmektedir. Bu durumda, Siyasi Partiler Yasası'nın 103. maddesinde yazılı
kapatma nedeninin öğeler yönünden gerçekleşmediği açıktır. Buna dayalı
kapatma isteminin reddi gerekir" (Resmi Gazete: 18 Ağustos 1993/21672).demek
suretiyle parti kapatma davalarında, davaların açılabilmesi için mevzuatın
belirttiği ön şartların yerine gelmiş olmasının, ne kadar önemli
olduğunu net olarak ortaya koymuş ve dava konusu olayda bu prosedür uygulanmadığı
için Başsavcılığın odaklaşma iddiasına dayanan kapatma talebini reddetmiştir.
b. Yargılama Safhası:
Bilindiği gibi, siyasi partilerin
kapatılması davalarına, Yargıtay C.Başsavcısı’nın, dava açma şartalarının
noksansız tahakkukundan sonra, açacağı dava üzerine, Ceza Muhakemeleri
Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle Anayasa Mahkemesi'nce bakılmaktadır
Kanaatımız odur ki, Yüksek
Mahkeme, parti yasaklarına aykırı eylemleriyle odak haline geldiği iddia
edilen bir partinin, temelli kapatılmasına dair açılan bir davada önce,
davanın açılmasından önceki safhada gerçekleşmesi zorunlu şartların tahakkuk
edip etmediğini inceleyecek, bu ön şartların varlığından sonra partinin
odak haline gelip gelmediğini incelemeye başlayacaktır.
Bu usuli şartlara kesin bir
dikkatle riayet edilmesi zorunluluğu, Anayasa Mahkemesi'nin, hem bidayet
mahkemeleri hem de Başsavcılığın sorgu hakimliği göreviyle, görevli olmamasından
ileriye gelmektedir.
Nitekim, Anayasa'nın 149/son
fıkrasında da belirtildiği gibi, Anayasa Mahkemesi, bu kabil davaları "dosya
üzerinden inceleyerek" yargılamasını yapan, nihai bir Yüksek Mahkemedir.
Keza Anayasa Mahkemesi emekli
üyelerinden Doç.Dr.Yılmaz ALİEFENDİOĞLU'da bu gerçeği teyid etmektedir.:
"Anayasa Mahkemesi bu
işlevini yerine getirirken, ilk derece mahkemesinden farklı olarak,
Anayasa'nın ya da siyasi partiler yasasının temel ilkelerini, uluslararası
sözleşmeleri ve bu davaların yukarda açıklanan özelliklerini gözönünde
tutarak karar vermesi gerekir." (Y.Aliefendiıoğlu. Anayasa Mahkeme'sinin:
14.7.1993 tarih ve E.1992/1 (Siyasi Parti Kapatma) K. 1993/1 sayılı kararı,
muhalefet şerhi Any.Mah.Kar.Der. Sayı:29, c.2.Sh.1186-1187)Siyasi
Partiler Yasası'nın 103. maddesi yollaması ile 101. maddesinin (d) bendinde
belirtilen usule uyulmadan, Yüksek Mahkeme'de, her nasılsa, bir dava ikame
edilmişse ne olacaktır?
Kanaatimizce, bu durum tıpkı
Kanun'un ihtar mecburiyeti aradığı davalarda, bu vecibe yerine getirilmeden
dava açılmasına benzer ki; bu ahvalde, sırf bu sebeple, davanın esasına
girmeden usul yönünden reddi gerekecektir.
4. FASIL: BU DAVANIN AÇILMASINDA
HUKUKUN ÖNGÖRDÜĞÜ ŞARTLAR YERİNE GETİRİLMEMİŞTİR.
A. BİRİNCİ KISIM: BU DAVA
USUL HÜKÜMLERİNE İKİ BAKIMDAN AYKIRI OLARAK AÇILMIŞTIR. Ön savunmamızda
da belirttiğimiz gibi, iş bu dava iki bakımdan eksik ve hatalı açılmıştır.
a. Hem İddianamede ve
hem de Esas Hakkındaki Görüşte, davanın dayandırıldığı Kanun maddeleri
zik-redilmemiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı,
Parti'miz hakkında açtığı davanın iddianamesinde ve Esas Hakkındaki Görüş’ünde,
dayanılan yasa maddeleri olarak, Anayasa'mızın 69. maddesinin 6. fıkrası
yollamasıyla 68. maddenin 4. fıkrasını göstermektedir. Gerekçe olarak da
"....Anayasa’da sadece
özü belirlenmiş bir kural değil de, konuyu ayrıntılı ve doğrudan düzenleyen
bir hüküm var ise, Anayasa daha önceki bir Kanun'un aykırı hükümlerini
zimnen ilga edebilmektedir....'" düşüncesini
ileri sürmüştür.
Bu görüşe katılmak mümkün
değildir. Çünkü Anayasa'nın anılan maddeleri, sadece özü belirlenmiş kuralları
içermektedir ve ayrıca bu kurallar, yürürlükte olan yasa hükümleri ile
mübayenet halinde de değildir.
Keza Anayasa'nın 69. maddesinin
son fıkrasında, siyasi parti kapatma ile ilgili hükümlerin kanunla düzenleneceği
emredici
bir hükümle belirtilmiştir.
Hal böyleyken, Sayın Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcısı'nın, halen yürürlükte bulunan ve Anayasa'nın değişik
68 ve 69. maddeleriyle mübayenet halinde bulunmayan Siyasi Partiler Kanunu'nun
101. ve 103. maddelerine dayanmaması hatalı olmuştur. İddianamedeki sevk
maddesi kanuni değildir.
Nitekim, CMUK 163/2 maddesinde
aynen şu hüküm yer almış bulunmaktadır: "iddianamede sanığın açık kimliği
isnad olunan suçun neden ibaret olduğu, suçun kanuni unsurlarıyla uygulanması
gereken kanun maddeleri ... gösterilir."
b. Davanın açılmasından
önce odaklaşma iddiası ile ilgili usuli şartlar da yerine getirilmemiştir.
Nitekim, halen yürürlükte
bulunan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d. ve 103 maddelerine
göre, bir siyasi partinin yasak eylemlerin mihrakı "odağı" haline gelmesi
iddiasının ileri sürülebilmesi Ön Savunma’mızın 82-83 sayfalarda belirttiğimiz
gibi, ancak aşağıdaki beş şartın tamamının tahakkuku ile mümkündür.
Bu şartlar:
-
Suç sayılan fiillerin, parti
mensuplarınca işlendiğinin 'hüküm giymeleriyle" sübut bulması,
-
Bu üyelerin partiden ihraçları
için, Cumhuriyet Başsavcısı'nın partiye bildirimde bulunması,
-
Partinin bu üyeleri 30 gün içinde
ihraç
etmemesi,
-
Bu yasak eylemlerin, üyelerce
yaygın ve yoğun bir (kesif) şekilde işlendiğinin, yukardaki işlemlerin
yapılmasıyla sübut bulması.
-
Bu eylemlerin kesif olarak işlenmesinin
partinin Büyük Kongre, MKYK veya TBMM deki Gurup Genel Kurulu yahut
bu kurulun Yönetim Kurulunca benimsendiğinin sübuta ermesi.
İşte 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu, ancak yukarıdaki bu beş şartın hepsinin birden tahakkuku halinde
bir parti hakkında odak olma iddiasıyla kapatma davası açılabileceğini
öngörmektedir.
Halbuki, bu davayı Sayın
Başsavcı, Parti'mizin "Anayasa'nın laikliğe aykırı eylemlerinin odağı
olduğolduğu" iddiasıyla açmıştır. Buna rağmen, davanın açılmasında
delil olarak birkaç üyenin sübut bulmamış konuşmaları ileri sürülmüş ve
Partimizin suç odağı olduğu varsayımına daya-nılmıştır.
Başsavcı, 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun dava açmak için şart koştuğu yukarıdaki beş şarttan
hepsinin birden gerçekleşmiş olduğunun isbatına yetecek delil ve belgeleri
şöyle dursun, birinin dahi gerçekleştiğine dair dos-yaya herhangi bir belge
koyamamıştır. Çünkü, iddia varit değildir.
Bu bakımdan, bu dava, herşeyden
önce, usul yönünden hukuki mesnedten yoksundur.
Öte yandan, Siyasi Partiler
Kanunu'nun 98. maddesi, Başsavcı’ya, iddianamesine esas teşkil edecek olayların,
araştırılıp soruşturulmasında ve davanın açılıp ve yürütülmesinde Cumhuriyet
Savcıları’na tanınan bütün yetkileri ve görevleri vermiştir. Buna rağmen,
Sayın Başsavcı, Refah Partisi lehinde olan delilleri toplama cihetine gitmeyerek,
savunma hakkımızı hiçe saymıştır.
Nitekim bu davanın açılışında,
Kanun'un ve Anayasa'nın amir hükümlerinin yerine getirilmesi şöyle dursun,
her hangi bir konuda Parti'ye ne bir şey sorulmuş ne de haber verilmiştir.
Tamamen Parti'nin gıyabında, birden bire Anayasa Mahkemesi'ne müracaat
edilmiş ve partimiz bunu medyadan duymuştur.
Halbuki, Anayasa'nın ve Yasa'nın
tarif ettiği odak olma, öyle bir haldir ki; bu hiçbir şey cereyan etmemişken
birden bire hasıl olacak bir durum değildir. Tam tersine, bu ancak yıllar
içerisinde sübut bulmuş, birçok merhalelerin adım adım aşılmasından sonra
gerçekleşebilecek bir olaydır.
Nitekim, 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu’nun 103. maddesi, odak halinin meydana gelebilmesi için,
101/d. deki işlemlerin bir çok kereler cereyan ederek, yoğun ve kesif bir
hal alması şartını ortaya koymaktadır.
Hal böyleyken, çağdaş demokrasilerin
olmazsa olmaz koşulu olan bir siyasi partiye, halen 4 milyon üyesi bulunan,
aldığı oy sayısı itibariyle Türkiye'nin en büyük siyasi kuruluşu olan ve
14 yıldan beri ülkemize ve milletimize, yerel yönetimlerde ve genel yönetimde
büyük hizmetler yapan bir partiye, Başsavcılıkca ön şartlar mevcut olmadan,
hiçbir savunma hakkı tanınmadan ve Dernekler Kanunu'nun 53. maddesindeki
dernek kapatma davalarında derneklere tanınan haklar kadar dahi imkan tanınmaması
kabule şayan görülemez.
Nitekim, aşağıdaki bilimsel
görüşler de bir davada ön şartların önemi, bunlar yerine getirilmediği
taktirde davanın öncelikle reddedilmesi gerektiğni açıkca belirtmektedir:
Prof.Dr.Bahri ÖZTÜRK'e göre:
"dava şartlarının gerçekleşmemesi durumunda, savcılık dava açmayacak,
takipsizlik kararı verecektir." (Madde 164 CMUK) kural budur. Ancak, her
nasılsa ŞARTLARIN GERÇEKLEŞMEDİĞİ GÖZDEN KAÇIRILARAK DAVA AÇILMIŞSA ...
henüz yargılama başlamış değilse, DAVANIN KABULE ŞAYAN OLMAMASI NEDENİYLE
RED KARARI (kıyas yoluyla Madde 315 CMUK) verilir. (Prof.Dr.B.ÖZTÜRK Uygulamalı
Ceza Muhakemesi Hukuku, Sayfa:38)
Sayın ÖZTÜRK aynı eserinin
38. sayfasının dip notunda da, Sayın Prof.Dr.N.KUNTER'e atıfta bulunarak,
Şu görüşe yer veriyor: "Her yargılama makamı, esasa girmeden önce
kabul edilebilirlik sorununu çözmelidir ki, boşuna ugraşmış olmasın. Bu
nedenle, işin başında davanın kabule şayan olup olmadığı bakımından bir
yargılama yapılır ve gerekirse davanın kabule şayan olmaması nedeniyle
red kararı verilir.."
O halde, bu dava, dava
şartlarının gerçekleşmediği gerekçesiyle, esasa girilmeden, reddedilmelidir.
Netice olarak; Aşağıdaki
hukuki mesnedlere dayanılarak belirtildiği gibi;
Bu dava, hem 2820 sayılı
Siyasi Partiler Kanunu 101/d ve 103. maddelerinin gerektirdiği DAVA ŞARTLARINA
aykırı olarak açılmıştır. (Sayfa:176)
Bu davada, hem Partinin
yetkili kurullarının iştirakiyle yapılmış hiçbir eylemi bulunmadığı halde,
Anayasa'nın bunu şart koşan 68 ve 69. maddelerinin gerektirdiği DAVA ŞARTLARINA
aykırı olarak açılmıştır. (Sayfa:216)
Bu dava, herşeyden önce
USUL yönünden hukukun temel prensiplerine aykırı açılmıştır.
Bu nedenle, Yüksek Mahkeme'nin
bu davada da, teminat olma özelliği taşıyan usül kurallarını, öteden beri
olduğu gibi, büyük bir duyarlılıkla dikkate alacağından ve yapılacak bir
ÖN İNCELEME sonucunda, bu davanın ÖNCELİKLE USULE AYKIRILIK SEBEBİYLE RED
EDİLECEĞİNDEN KUŞKUMUZ YOKTUR. KALDIKİ, AYRICA, YÜKSEK MAHKEMENİZCE BU
DAVANIN ESAS YÖNÜNDEN DE REDDEDİLECEĞİNDEN HİÇ BİR ŞÜPHEMİZ BULUNMAMAKTADIR.
B. İKİNCİ KISIM: ANAYASA'NIN
68. ve 69. MADDELERİNİN DOĞRUDAN UYGULANMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR. 2820 SAYILI
SİYASİ PARTİLER KANUNU'NUN UYGULANMASI GEREKİR.Ön savunmamızın III. Bölümünün
(B) bendinde (Sayfa 56-90) bu konudaki görüşlerimizi ayrıntıları ile açıklamış,
dayandığı Anayasa ve Yasa hükümlerini, Yüksek Mahkeme'nizin içtihatlarını
belirtmiş, mesnetlerini göstermiştik.
Keza yukarıdaki III. bölümün
2. Fasıl, Sayfa:169’da, Sayın Başsavcı'nın iddianamedeki kabullerini, Esas
Hakkındaki Görüşünde de tekrar ettiğini, İddianamede üç iddiası olduğunu,
bunları teyid maksadıyla Esas Hakkındaki Görüşünde iki iddia daha eklediğini,
böylece bu konuda ileri sürdüğü 5 iddiasının neler olduğunu, hemen arkasından
da bu iddiaların hepsinin gerçeğe ve hukuka aykırı olduğunu belirtmiştik.
Sayın Başsavcı İddianamesi’ndeki
3 iddiasını dermeyan ederken;
-
Anayasa'nın 23.7.1995 tarih
ve 4121 sayılı Kanunla değişik 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin hükümleri arasında mübayenet
bulunduğunu,
-
Bu yüzden, 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun Anayasa'ya aykırı düşen hükümlerinin "Zımnen İlga"
edildiğini,
-
Bu yüzden, Anayasa'nın 68
ve 69. maddelerinin doğrudan tatbik edilmesi gerektiğini,
ileri sürmüştür.
Sayın Başsavcı’nın bu
iddialarının hukuken geçersizliğini, ön savunmamızın 82-108 sayfaları arasında,
Kanuni mesnedleri ve delilleriyle isbat ettiğimiz için, burada anılan yazılı
beyanlarımızın kısa bir özetini sunuyoruz.
B.1. ANAYASA HÜKÜMLERİYLE
SİYASİ PARTİLER KANUNU HÜKÜMLERİ ARASINDA BİR AYKIRILIK YOKTUR.Bir
siyasi partinin Kanunen yasaklanmış belli faaliyetlerin odağı (mihrakı)
haline geldiği iddiasıyla kapatılması davasına ilişkin esaslar açısından
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu hükümleriyle 1982 Anayasası'nın 1995
değişikliğinden sonraki 69. maddesi hükmü arasında bir aykırılık mevcut
değildir.
Zira, bir siyasi partinin,
yasaklanmış belli faaliyetler açısından odak haline geldiğinin Anayasa
Mahkemesi'nce tespit edilmesi halinde, partinin temelli kapatılacağı hususundaki
Anayasa hükmü; bir siyasi partinin hangi hallerde bu faaliyetlerin odağı
haline gelebileceği hususunda açık seçik bir ölçü getirmemiştir. 69. maddenin
10. fıkrasındaki;
"Siyasi partilerin.....
denetlenme ve kapatılmaları... yukarıdaki esaslar çerçevesinde Kanunla
düzenlenir." hükmü
gereğince bu husus, Kanuna bırakılmıştır. Yani, bir siyasi partinin yasaklanmış
belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediği, 2820 Sayılı Kanun'un
103. ve bu maddenin atıfta bulunduğu 101. maddenin 1. fıkrasının (d) bendinde
belirlenen usul ve esaslar çerçevesinde belirlenecektir.
Görülüyor ki, 69. maddenin
6. fıkrası hükmü ile Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin Anayasal
dayanağı oluşturulmuştur.
B.2. BİR AN İÇİN BÖYLE
BİR AYKIRILIĞIN VARLIĞI KABUL EDİLSE BİLE SİYASİ PARTİLER KANUNU'NUN 101/d.
VE 103. MADDELERİNİN UYGULANMASI GEREKİR. Bir
an için böyle bir aykırılığın varlığı kabul edilse bile, konuyu özel olarak
düzenleyen Siyasi Partiler Kanun'undaki parti kapatmaya ilişkin usul ve
esaslar bir kenara itilerek, genel esasları belirten Anayasa hükümlerinin
doğrudan tatbiki ile, parti kapatma davası açılamaz.
Bu hususun açıklığa kavuşması
için, şu iki sorunun cevaplandırılması gerekmektedir:
Soru-1. 22.4.1983
tarih ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu, 1982 Anayasası'nın 177. maddesi
kapsamında mıdır, değil midir?
Soru-2. Daha
önce yürürlüğe girmiş Kanun hükümleriyle, bilahare Anayasa değişikliği
arasında aykırılık varsa; özel Kanun hükümleri zımnen ilga edilmiş
sayılacak mıdır?
Birinci Soru İle İlgili
Açıklamalarımız:
Sayın Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcısı, 2820 Sayılı Kanun'un "Anayasa'nın yürürlüğe girmesi" kenar
başlığını taşıyan 177. madde kapsamına dahil olduğunu düşünmektedir. Bu
itibarla, Sayın Başsavcı, davayı Siyasi Partiler Kanunu yerine, doğrudan
Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerine istinaden açmıştır.
İddianamede yer alan bu görüş
ve yorum tarzı, doğru değildir. Şöyle ki:
Anayasa'nın 177. maddesi,
yeni Anayasa'nın yürürlüğe girmesini sağlamak için aşamalı bir usul öngören
"bir geçiş dönemi" hükmüdür. Maddenin (e) bendi münhasıran yeni Anayasa
yürürlüğe girdikten sonra, yeni Kanunlar çıkarılıncaya kadar, nasıl bir
yol izleneceği hususunu düzenlemektedir.
Anayasa'nın 177. maddesinin
(e) bendinde söz konusu edilen "mevcut Kanunlar" ifadesi ile, 1982 Anayasası'nın
yürürlüğe girdiği anda mevcut olan Kanunlar kastedilmiştir. Bu sebepten
dolayı 24.4.1983 tarih ve 18027 sayılı Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe
giren 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu, bu madde kapsamına giren bir
Kanun olarak mütalaa edilemez. 177. maddenin (e) bendindeki "mevcut Kanunlar"
ifadesiyle kastedilenin, 1982 Anayasa'nın yürürlüğe girdiği anda mevcut
olan Kanunlar olduğu hususu Yüksek Yargıtay'ın pek çok kararında açıklanmıştır.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 14.9.1983 T. ve E.1980/4-1714, K.1983/803
(YKD, Kasım 1983, Sh.1587 vd.); Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 28.3.1988
T.ve E.1988/5-76, K.1988/135 (YKD, Haziran 1988, Sh. 840 vd.) S.lı kararları
buna örnek olarak gösterilebilir.
İkinci Soru İle İlgili
Açıklamalarımız:
1995 yılında yapılan değişiklikten
sonra, Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri hükümleriyle 2820 Sayılı Kanun'un
103. maddesi hükmü arasında bir "aykırılık" bulunduğu fikrinden hareket
eden Sayın Başsavcı, 103. madde hükmünün "zımnen ilga" edilmiş olduğunu
iddia etmektedir.
Sayın Başsavcı'nın bu iddiası
ve kabulü bu davada hukuken geçersizdir.
Anayasa Mahkemesi, 1961 Anayasası
ile kurulmuştur. İlk yıllardaki kararlarında, ilke olarak, Anayasa kurallarının
doğrudan uygulanmasını kabul etmemiştir.
Daha sonra, 1961 Anayasası'nın
Geçici 9. ve 151. Madde-lerindeki Anayasa'nın yürürlüğe konmasını temin
için sevk edilmiş olan istisnai hükümlerden dolayı, bazı özel haller
için, (hak ve hürriyetleri genişletme ve ilgili kişiler ve kurumların
lehine hareket etme maksadıyla), Anayasa'da ayrıntılı ve doğrudan tatbik
edilebilir hükümlerin mevcudiyeti halinde, Anayasa'yı uygulama istikametinde
kararlar vermiştir.
Ancak 1982 Anayasası'nın
kabulü ile, bu Anayasa'nın 152, 177 ve Geçici 15. maddeleri yürürlüğe konulunca,
artık
Kanunları ihmal kapısı kesinlikle kapanmış, bundan dolayı da 1982 Anayasası'ndan
sonraki bütün Anayasa Mahkemesi kararlarında meri Kanun hükümlerinin uygulanmasının
ihmal edilemeyeceği, özel hüküm olması dolayısıyla, mutlaka Kanun'un tatbiki
gerektiği tekrar tekrar vurgulanmıştır.
Sayın Başsavcı'nın iddianamesi'nde
zikrettiği kararlar, 1982 Anayasası'ndan önceki döneme ait kararlardır.
1982'den sonra, 1982 Anayasası'nın getirdiği hükümlerle bu kararlar geçerliliğini
kaybetmiştir. O sebeple, 1982 Anayasası'nın yürürlüğe girmesinden önceki
bu kararlar, işbu davada dayanak olamazlar.
Bu hukuki gerçek, Ön Savunmamızın
97 ila 107. sayfalarında, alıntı yaptığımız Anayasa Mahkemesi kararlarında,
dayanaklarıyla açıkça ortaya konulmuştur.
B.3. ANAYASA MAHKEMESİ'NİN
1982'DEN SONRAKİ KARARLARI SAYIN BAŞSAVCININ İDDİASINA DAYANAK YAPTIĞI
DİĞER YÜKSEK MAHKEME KARARLARINI DA GEÇERSİZ KILMIŞTIR.Sayın Başsavcı'nın
iddiasına dayanak yapmak istediği Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay
kararlarının, 1982 Anayasa'sından sonra geçerliliği olmadığı hususu ön
savunmamızın 97-107 sayfalarında, 1982 Anayasa'sı ile 1961 Anayasa'sı ilgili
hükümlerinin karşılaştırılması suretiyle isbat olunmuştur.
B.4. 2820 SAYILI SİYASİ
PARTİLER KANUNU'NUN ANAYASA'YA AYKIRILIĞI İDDİA EDİLEMEZ.1982 Anayasası'nın
geçici 15. maddesinde aşağıdaki hüküm yer almıştır:
"12 Eylül 1980 tarihinden,
ilk genel seçimler sonucu toplanacak T.B.M.M.'nin Başkanlık divanını oluşturuncaya
kadar geçecek süre içinde ... çıkarılan Kanunların Anayasa'ya aykırılığı
iddia edilemez" 2820
sayılı Siyasi Partiler Kanunu, bilindiği gibi, 24 Nisan 1983 tarihinde
yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyle Anayasa'nın gecici 15. maddesinin koruması
altındadır.
Bundan dolayı, bu Kanun'daki
kural ve hükümlerin Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemez.
Anayasa Mahkemesi'nin yukarıdaki
bölümlerde belirtilen çeşitli kararıları da bu gerçeği teyid etmiştir.
Yüksek Mahkeme, özellikle siyasi partilerin kapatılması davalarında, 2820
sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun Anayasa'ya aykırılığı iddialarını red
ettiği gibi, bu Kanun hükümlerinin uygulanmasını ihmal ederek doğrudan
Anayasa hükmünü uygulama yoluna da gitmemiştir.
Anayasa Mahkemesi'ne göre
"iptali istenemeyen kararların ihmali de söz konusu olamaz." (Anayasa
Mahkemesi E. 1992/1, k 1993/1, 14.3.1993 tarihli karar)
Diğer taraftan, önemle belirtelim
ki; gerek Anayasa Mahkemesi gerekse Yargıtay ve Danıştay tarafından 1961
Anayasa hükümlerine göre doğrudan Anayasa kurallarının uygulanması yoluna,
sadece hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını önlemek ve sanığın lehine
olan hükümleri uygulamak amacıyla gidilmiştir. Oysa Sayın Başsavcı,
bu Yüksek Mahkeme'lerin aksine, bu yöntemi bir siyasi partinin kapatılması
davasında kullanmak istemektedir. Bu yaklaşım tarzı, Yüksek Mahkemelerimizin
1982 Anayasası'ndan önce Kanunların Anayasa'ya aykırı hükümlerini "ihmal"
ederek doğrudan Anayasa kurallarını uygulamadaki esprisine de aykırıdır.
B.5. CEZA VE CEZA YERİNE
GEÇEN GÜVENLİK TEDBİRLERİ ANCAK KANUNLA KONULUR: "Ceza
ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak Kanunla konulur" prensibi,
Anayasa'mızın 38. maddesinin üçüncü fıkrasının ihtiva ettiği amir bir hükümdür.
"Kanunsuz suç ve ceza olmaz" şeklinde ifade edilen bu kural, bütün
modern ceza hukuku sistemlerinin vazgeçilmez temellerinden biridir. Kişiler
ve kurumlar hareketlerini belli ve kesin hükümlerin ışığı altında tayin
etmek ihtiyacı içindedirler. Siyasi Parti yasaklamaları da ceza yerine
geçen güvenlik tedbirleri cümlesindendir.
Çünkü, TCK. Madde 11'de cezaların
nevileri belirtilmiştir. Bu meyanda "kamu hizmetlerinden memnuiyet" de
bu cezalar arasında sayılmıştır.
Diğer yandan mezkur Türk
Ceza Kanunu'nun 20. maddesi ise "seçilme hakkından mahrumiyet" ve "bir
partinin kurucusu, üyesi ve yöneticisi olmak gibi siyasi haklardan mahrumiyet"
hallerini de "kamu hizmetlerinden mahrumiyet" cezası meyanında saymıştır.
Sonuç olarak, Anayasa'nın
84/Son fıkrasında sayılan müeyyideler basit birer tedbir olmayıp, doğrudan
doğruya cezai müeyyidelerdir.
Eğer, Sayın Başsavcı’nın
ileri sürdüğü gibi, ceza sınırlarını belirlemeyen, sadece temel prensipler
koyan Anayasa hükümleri, özel ceza kanunu veya cezai nitelikte olan güvenlik
tedbirleri hükümleri yerine doğrudan uygulama alanına konulacak olursa,
Anayasa'nın tam tersine "kanunsuz ceza olamaz" hükmü açıkca çiğnenmiş
olur.
"Cezalar ancak kanunla
düzenlenir" prensibi asla ihmal edilemez. Aksi takdirde, hukuk devleti
niteliklerine aykırı keyfi bir belirsizlik ortamı ihdas edilmiş olur. Bu
bakımdan, kanunkoyucu bu prensibin korunması için olağanüstü bir titizlik
göstermiştir. Nitekim 1995 değişikliği ile yürürlüğe konulan, Anayasa'nın
siyasi partilere ilişkin 69. maddesinin son fıkrasında da bu titizlik kendisini
göstermiştir. Bu fıkrada aynen:
"Siyasi Partilerin
kuruluş ve çalışmaları, denetleme ve kapatılmaları ile siyasi partilerin
ve adayların seçim harcamaları ve usulleri yukarıdaki esaslar çerçevesinde
kanunla düzenlenir" denilmektedir.
Bu hüküm, kanunsuz suç ve
ceza olmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetindedir.
Kanunkoyucu, bu ikinci teyid
ile de iktifa etmemiş, bu konuda Anayasa'nın 177. maddesinin (b) bendinde,
çok önemli bir hüküm daha getirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi
konusunda üçüncü teyidini yapmıştır. Kanunkoyucu, siyasi partilerle ilgili
Anayasa hükümlerinin yürürlüğe girme tarihini, bu konuda çıkartılacak özel
kanunun yani "Siyasi Partiler Kanunu'nun" yürürlüğe girmesi şartına
bağlamıştır. Önce Anayasa yürürlüğe girsin, sonra Siyasi Partiler Kanunu
çıkartılsın dememiştir. Bu takdim tehir etme olayı dahi Kanunkoyucu'nun,
Anayasa'nın 38. maddesindeki prensiplere ne kadar ehemmiyet atfettiğinin
kesin bir ifadesidir.
Hal böyleyken, “özel kanun
ihmal edilmeli veya mülga sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü uygulanmalı
demek”, hiçbir surette şayanı kabul bir görüş olamaz. İçtihatlarla veya
emsal kararlarıyla ceza tedbirleri konulamaz. Konulursa, Anayasa'ya
aykırı olur.
Yukarıdaki prensiplerin ışığı
altında bu bölümü özetleyecek olursak:
-
Anayasa’nın 1995 yılında değiştirilen,
68 ve 69. maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi doğrudan uygulanması
mümkün değildir.
-
Anayasa'nın değişik 69. maddesinin
5. fıkrasında;
"Bir siyasi partinin 68.
maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına,
ancak onun bu nitelikte fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin
Anayasa Mahkemesi'nce
tesbit edilmesi halinde karar verilir"
denilmektedir.
Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi
için, herşeyden önce "odak haline gelme" olayının unsurlarının
belli olması gerekir. Bu maddede bu konuda açıklık mevcut değildir.
Odak haline gelmenin gerek sübut ve gerekse esas bakımından ayrıntılarıyla,
kesin olarak belirtilmiş olması, kanunsuz "suç ve ceza olmaz" temel
kuralının gereğidir. Bu bakımdan Sayın Başsavcı’nın, Siyasi Partiler Kanunu’nun
101/d. ve 103. maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasa’nın doğrudan uygulanmasının
mümkün olduğuna dair isteminin, kabul edilmesine imkân yoktur.
-
Tıpkı bunun gibi, 69. maddenin
atıfta bulunduğu Anayasa’nın 68. maddesinin 4. fıkrasında sayılan fiillerin
cezai unsurları da belirtilmemiştir.
68. Maddenin 4. fıkrasında sayılan
fiiller şunlardır.
Siyasi partilerin tüzük ve
programları ile eylemleri;
-
Devletin bağımsızlığına, ülkesiyle
milletiyle bölünmez bütünlüğüne,
-
İnsan haklarına, eşitlik ve
hukuk devleti ilkelerine,
-
Demokratik ve laik cumhuriyet
ilkelerine aykırı olamaz
-
Sınıf ve zümre diktatörlüğünü
veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz.
-
Suç işlenmesini teşvik edemez.
Görülüyorki, bu hükümler, genel
olarak suç ve yasak sayılan temel konuları ifade etmektedir. Bu ifade tarzı,
Anayasalara has normal uslubtur. Ancak, bu genel kuralların uygulanabilmesi
için, her bir yasağın ve suçun, ayrıntıları ile unsurlarının da belirtilmesi
gerekir. Bu metinlerde, bu unsurlar mevcut değildir.
Ancak bu unsurları belirleyen
özel kanun hükümlerinin yürürlüğe konması halinde; vatandaşlar, siyasi
partiler, mahkemeler ve diğer resmi kuruluşlar, hangi fiillerin yasak olduğunu,
hangi fiillerin yasak olmadığını ayırt edebilecektir. Böylece, temel kurallar
netleşecek, siyasi partilerin, parti örgüt ve üyelerinin sorumlu tutulmaları
ancak bundan sonra mümkün olacaktır.
-
Nitekim, bu ihtiyacın karşılanması
için kanun çıkartılması mecburiyeti bir Anayasa emridir. Yukarıda da açıkladığımız
gibi, bu emredici hüküm, hem Anayasa'nın 38. maddesinde, hem 69. maddesinin
son fıkrasında ve hem de 177. maddenin (b) fıkrasında tekrar tekrar teyid
edilmiştir. Bilindiği gibi, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 4. bölümünde
yer alan parti yasakları ve bu yasak ve suçların unsurları ayrıntılarıyla
mezkur amir hükümlerin gereği yerine getirilmek için, tedvin edilmiştir.
Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinin
değişikliğinden sonra da ayrıntıları ile değişikliklerin uygulamaya konulması
için Siyasi Partiler Yasası’nda değişiklikler yapılmadığına göre; bu konuda
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun hükümlerinin uygulanması zorunluluğu
vardır.
Sayın Başsavcılığın istediği
gibi, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun davamız ile ilgili 101/d.
ve 103. maddeleri mülga sayılacak olursa; ortada uygulanacak bir kanun
hükmü kalmayacaktır. Yukarıda açıkladığımız sebeblere binaen, Anayasa’nın
68. maddesinin 4. fıkrası ve 69. maddesi de uygulanamayacaktır.
Anayasa Mahkemesi’nin,
içtihatlarla ceza hükümleri veya ceza tedbirlerini belirlemesi de istenemez.
Zira, bu görev Yasama Organı’na aittir.
Netice olarak: Tabii çözüm,
yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanmasıdır.
B.6. İŞBU DAVADA, ANAYASA
KURALLARININ DOĞRUDAN UYGULANMASI, ANAYASA DOKTRİNİNDE ÖNE SÜRÜLEN GÖRÜŞLERE
GÖRE DE MÜMKÜN DEĞİLDİR. Bu
gerçek, Ön Savunmamızın 115 ve 116. sayfalarında örnekleriyle açıklanmıştır.
B.7. SONUÇ: DAVADA 2820
SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU HÜKÜMLERİ UYGULANMALIDIR. BU KANUNUN
GEREKTİRDİĞİ ÖN ŞARTLAR BULUNMADIĞINDAN DAVANIN REDDİ GEREKİR.
Yukarıda belirtiğimiz gibi,
Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasına göre,
"Siyasi Partilerin ...
denetleme ve kapatılmaları.. yukarıdaki esaslar çerçevesinde KANUNLA düzenlenir
" Bu
kanun, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’dur. Bu itibarla, Anayasa'mıza
göre, bir siyasi partinin kapatılması davası 2820 Sayılı Kanun hükümlerine
göre görülecektir.
Bir siyasi partinin, yasaklanmış
belli faaliyetlerin odağı haline gelip gelmediğinin tespitinde de 2820
Sayılı Kanun'un 103. maddesinin atıfta bulunduğu 101. maddenin d-1 fıkrasındaki
usulün uygulanması gerekir.
2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun yürürlükte bulunan 101/d. ve 103. maddelerindeki amir hükümlerin
sonucu olarak, herhangi bir partinin yasak eylemlerin mih-rakı "odağı"
haline gelmesi iddiasının ileri sürülebilmesi, ancak ön savunmamızın 82-83.
sayfasında ve bu savunmamızın 102. sayfasındna açıkca belirtilen 5 şartın
tamamının gerçekleşmesiyle mümkündür.
Bu davada ise, bu şartların
beşinin birden sübutu şöyle dursun, hiçbirisinin mevcut olmadığını belirtmiştik.
Nitekim, İddianame incelendiği
zaman, bu isnada delil diye, sadece partinin birkaç üyesinin sübut bulmamış
ve laikliğe aykırılıkla ilgisi olmayan ve hemen tamamı 1995 Anayasa
değişikliğinden önceki beyanlarından ibaret olduğu görülecektir.
Herşeyden önce, bu fiillerden
dolayı, hiçbir parti mensubu 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 103.
ve 101/d maddesinin şart koştuğu şekilde, hakim önünde yargılanıp hüküm
giymiş değildir.
14 yıldan beri Refah Partisi'ne
Başsavcılıkca bu hususta bir bildiri ve ihtarda da bulunulmuş değildir.
Dolayısıylapartinin
yetkili kurullarının herhangi bir üyenin yasadışı faaliyetini benimsemesi
de sözkonusu değildir.
Bu gerçekler, 2820 Sayılı
Kanun'un esas alındığı taktirde, bu dava için hukukun aradığı şartların
mecut olmadığını açıkça göstermektedir.
Sonuç Olarak
2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'na göre:
İşbu davada
-
2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101/d. ve 103. maddelerinin gerektirdiği sayfa 102.’deki, bu
davadaki isnadın yapılabilmesinin DAVA ŞARTI olan beş şartın, hepsinin
birden gerçekleşmesi şöyle dursun hiçbiri varit olmadığı için,
-
14 yılı aşkın bir zamandan beri,
Davaya mesnet yapılan iddia ile ilgili olarak, Siyasi Partiler Kanunu'nun
101. maddesinin (d) bendinde ayrıntılı olarak açıklanan işlemlerden hiçbirinin
yapılması söz konusu olmadığı için,
-
Partimize savunma hakkı tanınmamıştır.
İşbu dava, Parti'mizin gıyabında hazırlanmış, Sayın Başsavcı tarafından
haklı olduğuna inanılmadığı halde, usul ve kanuna tamamen aykırı olarak
ikame olunduğu için,
-
Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluş
Kanunu madde 33, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu madde 98 ve CMUK
madde 153. amir hükümlerine riayet edilmediği için,
İşbu davanın, yapılacak bir
ön inceleme sonucu,
Öncelikle usul bakımından
reddi gerekir.
5. FASIL: ANAYASA'NIN
69. MADDESİ DOĞRUDAN UYGULANSA DAHİ BU DAVANIN REDDİ GEREKİR. FARZ-I MUHAL
OLARAK, SAYIN BAŞSAVCI'NIN İDDİA ETTİĞİ GİBİ, BİR AN İÇİN ANAYASA'DA 1995
YILINDA YAPILAN DEĞİŞİKLİKLE 68. VE 69. MADDELERİN, 2820 SAYILI SİYASİ
PARTİLER KANUNU HÜKÜMLERİ İLE AYKIRILIK HALİNDE OLDUĞU, BU DURUMDA 2820
SAYILI KANUN'UN İLGİLİ HÜKÜMLERİNİN İLGA EDİLMİŞ OLDUĞU, KABUL EDİLECEK
OLURSA USUL BAKIMINDAN DURUM NE OLACAKTIR?
Bu durumda dahi, böyle bir
davanın açılabilmesi için, gereken hukuki ön şartlar yerine getirilmediğinden
davanın öncelikle usul bakımından reddi gerekir.
Bu bölümde, bu gerçeği hukuki
mesnetleriyle ortaya koyacağız.
Şöyle ki;
Sayın Başsavcı'nın İddianamesinde
ve Esas Hakkındaki Görüşünde usulle ilgili beyan ve kabullerini özet halinde
sunmuştuk. Ve bu davayla ilgili olarak, Sayın Başsavcı'nın beş kabulde
bulunduğunu, bunların hepsinin de hukuken geçersiz olduğunu ifade etmiştik.
Yukarda açıklandığı gibi,
bu beş kabul şunlardır:
Sayın Cumhuriyet Başsavcısı,
iddianamesinde,
1. Anayasa'nın 23.7.1995
tarih ve 4121 sayılı Kanunla değişik 68 ve 69. maddeleri ile 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'nun parti kapatmaya ilişkin hükümleri arasında mübayenet
bulunduğunu,
2. Siyasi Partiler Kanunu'nun
103. ve 101/d hükümlerin "Zımnen İlga" edildiğini,
3. Bu yüzden, doğrudan
Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinin tatbik edilmesi gerektiğini,
ileri sürerek,
Bu kabullere dayanmak suretiyle,
Parti'mizin eylemleriyle laikliğe aykırı nitelikteki fiillerin işlendiği
bir odak haline geldiğini iddia ederek kapatılmasını talep etmiştir.
Sayın Başsavcı, Esas Hakkındaki
Görüş’ünde, yukarıdaki üç iddiasını tekrar etmiş ve bu iddialarını geçerli
gösterebilmek için bunlara iki iddia daha ilave etmiştir:
Sayın Başsavcı’ya göre;
4. Siyasi Partiler
Kanunu yürürlüğe girdiğinde TCK 163. maddesi yürürlükte idi. Ancak anılan
maddenin yürürlükten kaldırılmasından sonra laikliğe aykırı propaganda
ve eylemlerden dolayı parti üyeleri hakkında kamu davası açılması imkansız
hale geldiğinden, bu durumda, bir siyasi parti hakkında, bu yönden odak
haline gelmesi sebebiyle dava açılabilmesinin ve kapatma kararı verilebilmesi
de imkansız hale gelmiştir.
5. İşte bu sebeple,
yasakoyucu TCK. 163'ün kaldırırılması karşısında Anayasa'nın 68 ve 69.
maddelerini yeniden düzenlemiştir.
Sayın Başsavcı, beşide gerçeğe
ve hukuka aykırı olan bu kabulleri yapmaya neden mecbur kalmıştır?
Çünkü;
Yukarıda da açıkladığımız
gibi, "Refah Partisi Gerçeği" karşısında gerçeğe aykırı bir iddiayı, ön
şartları ve delilleri mevcut olmadığı halde, yine yukarıda açıklanan medya
tahrikleri saikiyle, bunların etkisi altında ortaya atmak mecburiyetinde
kalmıştır.
Bu yüzden, temel hukuk kurallarını,
Anayasa'yı, Siyasi Partiler Yasasını ve uymayı taahhüt ettiğimiz Uluslararası
Anlaşmalar’ın tüm gereklerini bir kenara bırakarak, Yüksek Mahkeme’nin
huzuruna çıkıp "Ben size bir demet gazete kupürü sunuyorum, siz de benim
kabullerime uyarak mer'i mevzuatı yok sayın, bu gazete kupürlerine bakarak
hüküm verin" talebinde bulunmak mecburiyetinde kalmıştır.
Bu davada, ayrıca dikkati
çeken çok önemli hususta şudur ki; Sayın Başsavcı'nın Esas Hakkındaki Görüşünde
alıntı yaptığı gazete kupürlerinin hemen hemen tamamı, İddianame ile Esas
Hakkındaki Görüş ta-rihleri arasında geçen zaman dilimi içerisinde yayınlanmış
olan yazılardır.
Bu durum, mezkur yazıların
bu dava ile ilgili olarak maksatlı bir şekilde istek üzerine yazılmış yazılar
olduğu şüphesine yol açmaktadır.
Partiye karşı olan ve hatta
husumeti bulunan bazı kimselerin maksatlı olarak yazdıkları yazıların ne
ciddiye alınması ne de delil sayılması mümkündür.
Her parti hakkında, istenildiği
kadar yazı yazdırılması veya zaten doğal olarak yazılmakta olan yazılardan
arzu edilen sayıda gazete kupürlerinden bir derleme yapılması mümkündür.
Bu yolla, yani Sayın Başsavcı'nın
başvurmaya mecbur kaldığı metodla, bütün partilerin her birisi için kapatma
davası açılması mümkündür.
Bu sebepten dolayı, elbette
Sayın Başsavcı'nın yukarıda açıklanan talebinin kabulü mümkün değildir.
Çünkü, böyle bir talebin
kabulü mümkün olsaydı, bir demet gazete kupürü ile istenen hergangi bir
partinin kapatılması mümkün olurdu ve her parti için de Sayın Başsavcı'nın
söz konusu ettiğinden çok daha fazla kupür toplanabilirdi.
Halbuki, bir hukuk devletinde
geçerli olan, hukuka aykırı mesnetsiz talepler değil, bizzat hukukun kuralları
ve gerekleridir.
Bu bakımdan, işbu bölümün
bu kısımında,
Nasıl ön savunmamızda ve
bu savunmamızın bu bölümünün A. Kısmında Sayın Başsavcı'nın yukarıda, iddianamesinde
ileri sürdüğü, 1., 2., ve 3. kabullerinin hukuken geçerliliğinin olmadığı
ispat edildiyse, 4. ve 5. kabullerinin de hukuken geçerli olmadığı, bu
bölümde delilleriyle ortaya konulacaktır. Ve ayrıca bu dava için gerekli
dava şartları ve böyle bir isnadın mevcut olması için sübutu gereken unsurlar
da açıkca belirtilecektir.
Bu gerçekleri ortaya koyabilmek
için, bu bölümün aşağıdaki kısımlarında gereken hukuki ispatlar yapılacaktır.
A. BİRİNCİ KISIM: ANAYASA
69. MADDESİNİN UYGULANABİLMESİNİN ÖN ŞARTLARININ GEREKÇELERİ 1995 değişikliğinden
sonra Anayasa'nın 69. maddesinin indi ve keyfi bir şekilde doğrudan uygulanması
mümkün değildir.
Anayasa'nın 69. maddesinin
uygulanmasında ;
-
1995 Anayasa değişikliklerinin
ana gayesinin,
-
Bu maddenin lafzı ve ruhunun,
-
İlgili mevzuat hükümlerinin,
gerektirdiği ön şartlara uymak
mecburiyeti vardır.
A.1. TCK. 163. MADDENİN KALDIRILMASI
VE 1995 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİN ANA GAYESİ BAKIMINDAN;
a. TBMM TARAFINDAN 1991
YILINDA TCK 163. MADDESİNİN KALDIRILMASI, DEVLETİ YIKMAK İÇİN DEĞİL, FİKİR
VE İNANÇ, İFADE HÜRRİYETİ ÖNÜNDEKİ ENGELLERİ KALDIRARAK ÇAĞDAŞ DÜNYAYA
UYUM SAĞLAMAK İÇİN ATILMIŞ İSABETLİ BİR ADIMDIR: Malum
olduğu üzere ön savunmamızın I. Bölüm Sayfa 27-32'de Çağdaş Dünya'nın,
insan hakları, özgürlük ve demokrasi bakımından nereye doğru gittiğini
delilleriyle açıklamıştık. Çağdaş Dünya'da 2. Cihan Harbinden önceki müdahaleci
fikir ve uygulamaların tamamen terk edildiğini, "Kutsal Devlet" yerine
"insan hakları", "özgürlük" ve "demokrasi"nin esas
alındığını ve günümüzde artık çağdaşlık ölçüsü olarak yalnızca bunlara
itibar edildiğini belirtmiştik.
Yine Çağdaş Dünya'da "İnsan
Hakları" içerisinde en önemli yeri "inanç hürriyeti", "ifade
hürriyeti" ve "örgütlenme hürriyeti"nin aldığını ortaya koymuştuk
ve Türkiye'nin de uymayı taahhüt ettiği Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
ve kabul ettiği Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin karar ve içtihatlarıyla,
düşünce ve ifade hürriyeti'nin sınırlarının ancak;
-
Başkasına hakaret etmek,
-
Cinayete teşvik etmek gibi,
son derece kısıtlı bir sahaya
indirgendiğini bunların dışında herkese her türlü hürriyetin tanındığını
da belgeleriyle dermeyan etmiştik.
Ve yine bu Bölüm’de Türkiye'nin
de Cumhuriyetin kuruluşundan beri çağdaş gelişmeleri aynen takip ettiğini
bütün bu çağdaş gelişmelere uymayı, bir yandan uluslararası anlaşmalar
diğer yandan da, iç hukukta bu gelişmelere paralel olarak sürekli Anayasa
ve yasa değişiklikleri yaptığını ve bilhassa Anayasa Mahkemesi başta olmak
üzere Yüksek Yargı Organları’nın da bu çağdaş gelişmeleri takip ettiklerini
delilleriyle ortaya koymuştuk.
Esasen ülkemizde düşünce
ve ifade hürriyetinin en geniş manasıyla geçerli olduğu Anayasa'nın 25.
ve 26. maddelerinde açık bir şekilde ifade edilmiştir.
İşte TCK 140, 141, 142. ve
163. maddeleri ile 6187 Sayılı Kanun'un kaldırılması bu çağdaş gelişmelerin
sonunda gerekli bir adım olarak gerçekleşmiştir.
Nitekim Uluslararası taahhüdlerimize
uymayı ve çağdaş gelişmeleri takip etmeyi şiar edinmiş olmamızdan dolayı,
1991 yılında 3713 Sayılı
Terörle Mücadele Kanunu çıkarılırken,
Türkiye artık düşünce ve
ifade hürriyetine en geniş şekilde yer vermeye karar vermiş, bu hürriyetleri
sadece terörle ilgili cebir ve şiddete dayanan yıkıcı eylemlerle sınırlamıştır.
Bu son derece yerinde ve çağdaş bir gelişmedir. Bundan dolayıdır ki 1991
yılında 163. madde kaldırılırken sadece bu madde değil, TCK 140, 141, 142.
maddeleri ile 6187 sayılı Kanun da aynı anda kaldırılmıştır.
Bu çağdaş yasama tasarrufu,
açıklanan sebeplerden dolayı TBMM'nde bütün partilerin iştiraki ve ittifakıyla
ve alkışlarla kabul olunmuştur.
Burada hemen belirtelim
ki; o tarihte Refah Partisi TBMM'nde temsil edilmiyordu.
Bütün bu gerçekler apaçık
ortada olduğu halde Sayın Başsavcı'nın Esas Hakkındaki Görüşünde aşağıdaki
ifadele-ri kullanmış olması sadece Yüksek Adalet ve Yargı camiamız adına
değil bütün ülkemiz hatta İnsan Hakları için asırlardır mücadele veren
bütün insanlık adına üzüntü ile karşılanacak bir olay niteliğindedir:
"Bu defa irticayı hortlatarak
ülkemizi içinden kolay kolay çıkamayacağı sorunlarla karşı karşıya bırakmaya
çalışan yabancı devletlerin güçlü ve paralı işbirlikçileri: Tek başlarına
güçleri yetmeyeceği için yıllar önce TCK 141 ve 142. maddeleriyle 163.
maddenin aynı anda kaldırılmasında işbirliği yaparak...!”Türkiye
gibi demokratik bir ülkede sadece kamu hukukunu korumakla değil aynı zamanda
siyasi davalarda sorgu hakimliği sıfatıyla bir bakıma yargıçlık göreviylede
yükümlü Devletin bu Yüksek Mevkiindeki bir kimsenin, yüce milleti-mizin
temsilcilerinden oluşan TBMM hakkında böylesine yakışıksız ifadeler kullanabilmiş
olması ve o günkü TBMM'ni ve bütün partileri ağır bir şekilde suçlaması
hiçbir demokratik ülkede eşine rastlanmıyan ve kuvvetler ayrılığı prensibinin
saygınlığına gölge düşüren bir olaydır.
Gerçek odur ki; TCK 163.
maddenin kaldırılması tıpkı TCK 140, 141, 142 maddelerinin ve 6187 Sayılı
Kanun'un aynı anda kaldırılışı gibi TBMM tarafından özgürlükleri genişletmek
Anayasa'daki bağlayıcı hükümlerin uygulamada da geçerliliğini sağlamak
ve gelişmiş bütün ülkelerdeki çağdaş hukuk normlarına uymak için atılmış
çok önemli bir adımdır.
b. 1995 YILINDA ANAYASA'DA
YAPILAN DEĞİŞİKLİKLER DE AYNI ŞEKİLDE ÇAĞDAŞ GELİŞMEYE UYUM SAĞLAMAK İÇİN
ATILMIŞ ADIMLARDIR. Bu
gerçek ön savunmamızın I. Bölüm B-4’de ve bu Savunmamızın yukarıdaki bölümlerinde
belirtilmiştir.
Bu bölümlerde açıklandığı
gibi, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye olabilmesi için Anayasa'mızda,
1995 yılında yapılan değişiklikler sırasında siyasî partiler lehine de
önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerin amacı; Siyasi Partiler
Hukuku'nda en çağdaş normların Türkiye'de yürürlüğe konmasını sağlamaktır.
1995 Anayasa değişikliği
ile çağdaş gelişmeye paralel olarak Türkiye'mizde de siyasî partilerin
kapatılmaması ana prensibine doğru gidilmiş, 1982 Anayasası ile 2820
Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda önceden kabul edilen pek çok kapatma
sebebleri bu tadil ile ortadan kaldırılmıştır.
A.2. ANAYASA 69. MADDESİNİN
LAFZI VE RUHU BAKIMINDAN:
a. BİR SİYASİ PARTİNİN
KAPATILMASI 1995 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİNDEN SONRA ARTIK, ANCAK AŞAĞIDAKİ
ÜÇ SEBEBDEN DOLAYI VE ANAYASA'DA BELİRTİLEN, AÇIK, KESİN DELİLLERİN VE
KOŞULLARIN SÜBUT BULMASI HALİNDE MÜMKÜN OLABİLECEKTİR.Bu
sebepler;
-
Bir siyasî partinin tüzük ve
programının Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrası hükümlerine aykırı olması,
Böylece 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nda daha önce çok daha şümullü bir şekilde yer almış olan
kapatma sebep-leri şimdi Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrasındaki hususlara
inhisar ettirilmiştir.
-
Bir siyasî partinin yabancı
devletlerden, uluslararası kuruluşlar ile yabancı gerçek ve tüzel kişilerden
maddi yardım alması,
Önceleri siyasî partilerin
yurtdışından yardım almaları kat'i surette yasak iken 1995 değişikliği
ile Anayasa, yabancı ülkede bulunmasına rağmen Türk uyrukluğunda olan gerçek
ve tüzel kişilerden maddi yardım alınması yasağını kaldırmıştır. (mad.69,
fıkra 9)
-
Bir Siyasi Partinin, eylemleriyle
Anayasa'nın 68/4 maddesinde belirtilen fiillerin işlendiği bir odak haline
geldiğinin sübut bulması.
Nitekim;
1995 yılında Anayasa'da yapılan
değişiklik ile Anayasa'nın 69. maddesinin 6. fıkrası aynen aşağıdaki şekli
almıştır:
"Bir siyasi parti'nin
68. maddesinin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli
kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak
haline geldiğinin
Anayasa Mahkemesi'nce tesbit edilmesi halinde karar verilir.".Bu madde
ve fıkranın atıf yaptığı 68. maddesinin 4. fıkrası ise davamızla ilgili
cümlesi aynen şöyledir:
"Siyasi Partilerin
tüzük ve proğramları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi
ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk devleti
ilkelerine, millet egemenliğine demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine
aykırı olamaz; sınıf ve zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü
savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesine iştirak edemez."Anayasa'nın
68 ve 69. maddelerinin aldıkları bu son şekilden açıkca görüldüğü gibi
bir siyasi partinin kapatılabilmesi ancak;
"Partinin eylemleri"
ile mümkündür.
Parti tüzel kişiliğini ilzam
eden Merkez Karar Yönetim Kurulu, Parti Büyük Kongresi, TBMM Grubu gibi
yetkili Merkez Karar Organlarının kararı ve iştiraki ile gerçekleştirilmiş
"parti eylemleri" dışında başka herhangi bir sebeple parti kapatılması
mümkün değildir.
Yani 1995 Anayasa değişikliği
ile artık:
Ayrıca yetkili kurullarınca
benimsendiği sübut bulmadıkça,
Tek başına,
-
Ne parti üyelerinin beyan ve
eylemleriyle,
-
Ne Genel Başkan, Parti Genel
Başkan Yardımcısı ve Genel Sekreter gibi parti mensuplarının beyan ve eylemleriyle,
-
Ne de partinin taşra teşkilatlarının
beyan ve eylemleriyle
mümkündür.
İşte Böylece 1995 Anayasa
değişikliği ile siyasi partilerin kapatılması, çağdaş gelişmelere paralel
olarak fevkalade dar bir sahaya inhisar ettirilmiş olmaktadır.
Bu saha da;
Siyasi parti tüzel kişiliğini
top yekün ilzama yetkili merkez kurullarının yani Parti Büyük Kongresi,
Merkez Karar Yönetim Kurulu, Parti Gurubunun eylemleridir.
Anayasa'nın 68. ve 69.
maddelerinin 1995 yılı değişikliği sonundaki lafzı bu hukuki gerçeği açıkca
ortaya koyduğu gibi Anayasa değişikliği esnasında ilgili Anayasa Komisyonu
Raporu da bu gerçeği teyit etmektedir:
".....partinin tüzüğü
gibi programı da Anayasa ve Kanunla partiler için konan yasaklara veya
emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi'nce temelli
veya basit olarak kapatılacaktır.... Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz,
siyasi partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin iki ayrı
şeklini açıkça düzenlenmiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük ve programının
bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan ve eylemlerinin
bu ilkelere aykırı olmasıdır.....Komisyonumuz, bu ayrımı yapmış ve ikinci
halde temelli kapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği
bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır." (Anayasa Komisyonu Raporu:
TBMM, Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 [S.Sayısı:861] sh: 32/33).Ve yine bu
değişikliklerin TBMM Genel Kurulunda görüşülmesi esnasında konu ile ilgili
olarak milletvekilleri tarafından sorulan sorulara Anayasa Komisyonu
adına Komisyon Sözcüsü'nün cevaben yaptığı aşağıdaki açıklamalar
da bu hususu teyid etmektedir.
".....Bu madde ayrıca,
çok önemli bazı hususları belirtiyor. Partilerin temelli kapatılması iki
şekilde olur; ya partinin proğramı veya tüzüğü kapatılma sebeplerini ihtiva
eder, yani Anayasa'nın değişmez maddelerinden doğan ilkelere aykırıdır,
veyahut partinin eylemleri, bu ilkelere aykırıdır. Şimdi burada bir tüzel
kişinin eylemlerinin bazı gerçek kişiler tarafından yapılması halinde
hangi hallerde gerçek kişinin eyleminin parti tüzel kişiliğine atfedilebileceği
meselesi ortaya çıkar. Bu her tüzel kişinin mesuliyeti konusunda ortaya
çıkan bir konudur. Burada bu açıdan HUKUK BAKIMINDAN ALMAN TATBİKATINDAN
ESİNLENEN ÇOK ÖNEMLİ BİR KAYIT GETİRİLMİŞTİR. Bugünkü Anayasada parti
üyelerinin,
kurucularının, idarecilerinin eylemlerinden ötürü kapatılır diyor; ama,
her idarecinin, her kurucunun eylemi böyle bir kapatmaya sebebiyet verecek
olursa, bu demokratik ilkelerle bağdaştırılabilecek bir durum olamaz. Alman
tatbikatında odak kavramı getirilmiştir. Yani bu tarz Anayasa'mızın değişmez
ilkelerinden doğan kayıtlara aykırı eylemler, partinin üyeleri ve idarecileri
tarafından işlenmişse, Anayasa Mahkemesi'nin bakması gereken husus, sadece
bu eylemlerin işlendiğini tesbit etmekten ibaret kalmayacak, aynı zamanda,
bu yoldan, o partinin bu tarz eylemlerin işlendiği BİR ODAK HALİNE GELDİĞİNİ,
Anayasa Mahkemesi tespit etmekle mükellef tutulacaktır: bu da, siyasi partilerimiz
açısından son derece önemli bir teminattır." (TBMM. Tutanak Dergisi, 128
inci Birleşim, 23.6.1995 Cuma, Sh.440).
"ODAK" KELİMESİ, BATI
TATBİKATINDA ANLAMI BELLİ OLAN BİR HUKUKİ KAVRAMDIR. Bu, hem toplum için
hem parti için bir teminattır." (TBMM. Tutanak Dergisi, 128 inci Birleşim,
23.6.1995 Cuma Sh. 458) Bütün
bu hukuki raporlar ve açıklamalar yukarıda belirttiğimiz gerçeği açıkça
ortaya koymakta, tekrar tekrar teyit etmektedir ki;
1995 Anayasa değişikliklerinden
sonra artık siyasi partilerin üyelerinin beyan ve eylemlerinden dolayı
kapatılması mümkün değildir.
Bir Partinin eylemlerinden
dolayı kapatılabilmesi ancak;
1. Parti hükmü şahsiyetini
ilzam etmeye yetkili Merkez Karar Organlarının (yani Merkez Karar, Büyük
Kongre, TBMM'si Gurubu) karar ve eylemleri,
2. Partinin bütünüyle
yasadışı eylemlerin odağı haline dönüşmesi,
şartlarının gerçekleşmesiyle
mümkündür.
Görülüyor ki, 1995 Anayasa
değişiklikleriyle Türkiye artık çağdaş, demokratik ülkelerdeki siyasi partilerin
kapatılamaması ilkesine azami derecede yaklaşmıştır ve böylece bir yandan
siyasi partilerin kapatılabilmesini çok dar bir sahaya inhisar ettirirken
diğer yandan da çağdaş hukuk normlarına uygun, insan hakları, demokrasi
ve özgürlükler bakımından daha adil bir düzene geçmiştir.
Bu hususu böylece belirttikten
sonra şimdi de;
Anayasa'da 1995'de yapılan
değişikliklerle siyasi partiler hukukunda meydana gelen son yeni durumu
açık bir şekilde ortaya koyabilmek için, unsurlar açısından "parti eylemi"
ve "odak haline gelme" kavramlarının hukuki anlamları üzerin-de durmakta
yarar görüyoruz.
b. "PARTİ EYLEMİ" KAVRAMININ
HUKUKİ ANLAMI BAKIMINDAN: Yüksek
malumları olduğu ve yukarıda da açıklandığı üzere Anayasa'da yapılan 1995
değişikliklerinden sonra siyasi partilerin kapatılmasıyla ilgili üç sebepten
birisi "Siyasi Parti'nin eylemleriyle odak haline gelmesidir."
EYLEM, bir gerçek
veya tüzel kişinin bir maksada erişmek için kendi iradesiyle gerçekleştirdiği
faaliyettir.
Bundan dolayı düşünce
ve ifade özgürlüğü kapsamında kalan görüş bildirme, beyanda bulunma eylem
değildir. Bu yüzden Anayasa'da, yasalarda ve doktirinde "beyan"
ve "eylem" bir birinden farklı iki ayrı kavram olarak kabul ve ifade
edilmektedir.
Ve yine bundan dolayı uygulamaya
konulmadığı ve gerçekleşmesi için gereken faaliyet gösterilmediği sürece
alınmış bir karar, eylem sayılamaz.
Herhangi bir eylemin kastı
ve gerçekleştirilmesi için yapılan faaliyet yasal ise o eylem yasal bir
eylemdir. Kasıt veya gerçekleştirmek için yapılan faaliyet yasal değilse
o eylem yasadışıdır.
"Partinin eylemi"
demek, parti tüzel kişiliğini ilzam eden Merkez Karar ve Yönetim Kurulu
(MKYK), Büyük Kongre ve Parti Meclis Grubu’nun kararları ve bu kurulların
iştirakleriyle yapılan eylemler demektir.
Bundan dolayı parti üyelerinin,
Genel Başkan'ın, Genel Başkan Yardımcıları, Genel Sekreter ve taşra yönetim
kurullarının beyanları ve eylemleri "parti eylemi" sayılamaz.
A.3. İLGİLİ MEVZUAT VE
"ODAK OLMA HALİ"NİN HUKUKİ ANLAMI BAKIMINDAN Yukarıda
sayfa 205-207’de belirtilen Anayasa Komisyonu Sözcüsü’nün de ifade ettiği
gibi "odak" kavramı Batı tatbikatında anlamı belli olan bir hukuki kavram
olduğu gibi iç hukukumuzda da; aşağıda ele alının konular vasıtasıyla da
30 yılı aşkın bir zamandır kullanılan bir hukuki kavramdır.
Bu kavramın hukuki anlamı
bakımından Anayasa Mahkeme'mizin kararları da büyük önem taşımaktadır.
(14.7.1993 T.E.1992/1, K.1993/1 Sayılı Karar)
Gerek Batı hukukundaki ve
gerekse iç hukukumuzdaki tatbikat "odak olma" nın hukuki anlamı hususunda
bir takım unsurların mevcudiyetini aramaktadır:
Nasıl fizikte bir adesenin
(merceğin) odağı bütün ışınların toplandığı bir noktayı tarif ediyorsa,
hukuki anlamda odak olma da bir partinin yasa dışı eylemleri tüzel kişilik
olarak benimsemesi, bu eylemlerin yaygın ve yoğun bir şekilde devam ederek
partinin bünyesini kaplaması ve partinin artık esas itibariyle tüzük ve
proğram dışına çıkarak adeta bu yasa dışı eylemleri yürüten bir kuruluş
haline dönüşmesi anlamını taşır.
İlgili mevzuatın aşağıda
arzedeceğimiz hükümleri de hem bu gerçeği teyid etmektedir ve hem de 2820
Sayılı Siyasi Partiler kanunundaki "mihrak olma" kavramıyla, Anayasa'nın
69. maddesindeki "odak olma" kavramı sonuçta aynı temel esaslarda birleştiğini
göstermektedir.
1983 tarihli 2908 sayılı
Dernekler Kanunu'nun,
SUÇ KAYNAĞI haline gelen
"derneklerin kapatılması",
Başlığı altında 53. maddesinde
aşağıdaki hüküm yer almış bulunmaktadır:
Madde 53.- Dernekler
1. Ülkenin başka başka
yerlerinde olsa bile,
a) Dernek yöneticileri
tarafından veya dernek yöneticileri ile dernek üyelerinin iştiraki ile,
siyasi ve ideolojik amaçla suç işlenmiş olduğunun,
b) Dernek üyesi tarafından
işlenen siyasi veya ideolojik amaçlı suçların dernek yöneticilerinin
azmettirmesi, teşviki, zorlaması, yardımı veya kolaylık sağlaması suretiyle
işlendiğinin,
2. Derneğin suç
sayılan eylemlerin kaynağı haline geldiğinin, Kesinleşen mahkeme
kararı ile belirlenmesi halinde dernek bir ilde faaliyet gösteren derneklerden
ise ilgili valiliğin veya Cumhuriyet Savcılığının birden çok ilde faaliyet
gösteren derneklerden ise İçişleri Bakanlığı'nın veya dernek merkezinin
bulunduğu il valiliğinin veya Cumhuriyet Savcılığının istemi üzerine mahkemece
temelli olarak kapatılır." Eski
1965 tarihli 648 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun "kanunsuz siyasi
faliyetlere mihrak olma" başlığı altında 112. maddesinde ise aşağıdaki
hüküm yer almış bulunuyor-du:
"Kanunsuz siyasi faaliyetlere
mihrak
olma sebebiyle kapatma:
Madde 112.- Bir
siyasi partinin bu Kanun'un 83, 84, 86, 87, 88, 89, 90, 92, 93, 94, 100,
102 ve 103'ncü maddeleri hükümlerine aykırı fiillerin işlendiği bir mihrak
haline geldiğinin sübuta ermesi takdirinde, o siyasi parti Anayasa
Mahkemesi'nce kapatılır. 1983
tarihli 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesine göre
bir
siyasi partinin odak haline gelmesi ise;
a) Bu maddenin
1. fıkrasında belirtilen fiillerin o partinin üyelerince kesif bir şekilde
işlenmiş olması,
b) Bu fiillerin kesif
olarak işlenmesinin o partinin Merkez Karar Organı veya Merkez Yönetim
Organı veya Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki gurup genel kurulları yahut
bu grupların yönetim kurullarınca tasvip edildiğinin sübuta ermesiyle
olur.
Bu madde gereğince bir siyasi
partinin kapatılması hakkında dava, ancak re'sen Cumhuriyet Başsavcılığı'nca
açılabilir." Bütün
bu hukuki mesnetler bir siyasi partinin eylemleriyle odak olmasının ancak
176. sayfada belirttiğimiz
5 şartın gerçeklemesiyle mümkün olabileceğini
göstermektedir.
1995 yılında Anayasa'da
yapılan değişiklik ile, zikredilen kanunlar arasındaki farklar ve müşterek
noktalar şunlardır:
1983 tarihli ve 2908 Sayılı
Dernekler Kanunu'nun yukarıda zikredilen 53. maddesinin metninden de açıkca
görüldüğü gibi bu Kanun,
bir derneğin;
-
Hem üyelerinin yaygın
ve yoğun yasadışı eylemleriyle,
-
Hem de yetkili merkez karar
organlarının eylemleriyle
Odak haline dönüşebileceğini
kabul etmiştir.
648 Sayılı eski Siyasi
Partiler Kanunu ise;
Bir siyasi partinin üyelerinin
yoğun ve yaygın eylemleriyle odak haline dönüşmesi olayını esas almıştır.
Halen yürürlükte bulunan
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu ise 101/d ve 103. maddesi ile aynı şekilde
bir siyasi partinin üyelerinin ve taşra organlarının yaygın ve yoğun eylemlerinin
gelişerek zamanla partinin odak haline dönüşmesi olayını esas almıştır.
Ancak ne var ki her üç Kanunda
da kuruluşun "odak" haline gelebilmesi için neticede,
Mutlaka kuruluşun tüzel
kişiliğini ilzam eden yetkili Merkez Karar Kurullarının yasa dışı eylemleri
benimsemesi, bunlara sahip çıkması ve hatta bunların kaynağı olması şartını
vazgeçilmez şart olarak esas almaktadırlar.
Bundan dolayıdır ki, 1995
Anayasa değişikliğinde özgürlüklerin genişletilmesi ve siyasi partilerin
kapatılmalarının önlenmesi ana maksadıyla değişiklik yapılırken siyasi
partilerin üyeleri veya taşra organlarının eylemlerinin yaygın ve yoğunlaşmasıyla
değil, sadece parti tüzel kişiliğini ilzam eden Merkez Kurullarının eylemlerinin
yaygın ve yoğunlaşmasıyla odak haline gelme esası kabul edilmiştir.
Bunun sebebi üye ve taşra
organlarının yasa dışı eylemleri-nin yaygınlaşıp, yoğunlaşması ile bir
partinin odak haline gelebilmesi için dahi neticede Merkez Kurullarının
bu yasa dışı olayları benimsemesi, yürütmesi ve bunlara kaynaklık yapmasının
şart olmasıdır.
Bütün bunlardan çıkan sonuç
odur ki ister 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu esas alınsın, ister Anayasa'nın
69. maddesi esas alınsın bir partinin yasa dışı eylemlerin odağı haline
gelmesi, dolayısıyla kapatılmasının söz konusu olabilmesi için mutlaka
bu partinin Merkez Karar Kurullarının yasa dışı faaliyetleri benimsemiş
olması, bu faaliyetleri eylemleriyle yürütmesi, bu faaliyetlere kaynaklık
yapması ve partinin bütünüyle bu eylemlerin yapıldığı bir kuruluş haline
dönüşmesi vazgeçilmez şarttır.
İşte odak haline gelmenin
bu vazgeçilmez şartından dolayıdır ki Yüksek Mahkeme de 14.7.1993 tarih
1992/1 E. 1993/1 K. sayılı kararıyla bu söylediğimiz esasları teyid etmiştir.
Nitekim Yüksek Mahkeme ön
savunma (Sayfa 54-55) da da belirttiğimiz gibi 500'e yakın sanık
ve 80'e yakın eylemle suçlanıp, konusu suç teşkil eden fiillerin
işlendiği bir odak haline gelmekle itham edilen Halkın Emek Partisi'nin
odak haline gelmediğine karar vermiştir.
Bu kararın gerekçesinden
açıkca görüldüğü gibi buna sebep olarak sanıklar ve eylemler hakkında 2820
Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d maddesindeki şartların yerine gelmemiş
olduğunun yanında, 103. maddedeki şartların yerine gelmemiş olması da vurgulanmış
yani parti hükmi şahsiyetinin bu eylemleri tekabbülü, benimsemesi, bunları
bizzat iştirak ederek yürütmesi ve parti hükmi şahsiyetinin bu eylemlere
kaynak haline dönüşmüş olmasının gerçekleşmemesi asıl sebep olarak kabul
edilmiştir.
B. İKİNCİ KISIM: ANAYASA'NIN
69. MADDESİNİN GEREKLİ KILDIĞI ÖN ŞARTLAR ŞUNLARDIR. Yukarıdaki A-1
Kısmı’nda, 1995 yılında Anayasa'da yapılan değişikliklerin ana gayesinin
Türkiye'de özgürlükleri arttırmak ve çağdaş gelişmelere ayak uydurmak maksadıyla
siyasi partilerin kapatılma sebeplerini asgariye indirmek olduğu,
Bizzat;
-
68. ve 69. maddelerin açık ifadelerine,
-
Bu maddelerle ilgili TBMM. Anayasa
Komisyonu Raporuna,
-
Bu maddelerin TBMM'ince görüşülmesi
esnasında Anayasa Komisyonu Sözcüsünün beyanlarına ve müzakere zabıtlarına
-
Ve diğer hukuki delillere
dayanılarak ortaya konulmuştur.
Mezkur B-2 Kısmı’nda
belirtildiği gibi 1995 yılından sonra artık bir siyasi partinin kapatılması
sadece aşağıdaki üç sebepten dolayı söz konusu olabilecektir:
1- Partinin tüzük
ve proğramının Anayasa'nın değişik 68/4 maddesi hükümlerine aykırı olması,
2- Siyasi partilerin yabancılardan
maddi yardım alması,
3- "Partinin, eylemleriyle
suç odağı haline gelmesi" Ve yine aynı kısımda mesnetleriyle ortaya
koyduğumuz gibi 1995 Anayasa değişikliğinden sonra artık bir siyasi partinin
kapatılmasının söz konusu olması:
Tek başına,
- Ne parti üyelerinin beyan
ve eylemleriyle,
- Ne Genel Başkan, Parti
Genel Başkan Yardımcısı ve Genel Sekreter gibi parti mensuplarının beyan
ve eylemleriyle,
- Ne de partinin taşra teşkilatları
kurullarının beyan ve eylemleriyle mümkündür.
İşte böylece 1995 Anayasa
değişikliği ile siyasi partilerin kapatılması, çağdaş gelişmelere paralel
olarak fevkalade dar bir sahaya inhisar ettirilmiş olmaktadır.
Bu saha da;
Siyasi parti tüzel kişiliğini
top yekün ilzama yetkili merkez kurullarının yani Parti Büyük Kongresi,
Merkez Karar Yönetim Kurulu, Parti Gurubunun eylemleridir.
Ve yine 207. sayfada "parti
eylemi" kavramının hukuki anlamı belirtildiği gibi "beyan ve eylemin"
iki ayrı kavram olduğu ve beyanın eylem sayılamayacağı açıklanmış,
"parti eylemi" nin ancak parti tüzel kişiliğini ilzam eden Merkez
Karar ve Yönetim Kurulu, Büyük Kongre ve Parti Meclis Gurubunun Kararları
ve bu kararlara dayanılarak, bu kurulların iştirakiyle yapılan eylemler
demek olduğu belirtilmiş,
A.2 kısmında ise, parti tüzel
kişiliğini ilzam eden bu yetkili kurullarca benimsendiği isbat edilmedikce
parti üyelerinin, Genel Başkan, Genel Başkan Yardımcıları, Genel Sekreter
ve Taşra Yönetim Kurulları beyan ve eylemlerinin "parti eylemleri"
sayılamayacağı açıklanmıştır.
Aynı şekilde yukarıdaki 3.
Bölüm, A-1. Kısmında (s.170) ise,
"Odak olma" hali'nin
hukuki anlamı ve unsurlarının;
A- 1995 Anayasa değişikliğinin
ana gayesi,
B- Anayasa'nın 69. maddesinin
lafzı ve ruhi,
C- İlgili mevzuat, yani:
a. 30 yılı aşkın zamandan
beri "odak olma" ile ilgili mevzutamız,
-
06.10.1983 Tarih ve 2908 Sayılı
Dernekler Kanunu Madde 53,
-
16.07.1968 Tarih ve 648 Sayılı
Eski Siyasi Partiler Kanunu Md. 12,
-
21.04.1983 Tarih ve 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu Madde 103,
b. Anayasa Mahkemesi Kararları,
c. Batı Hukukundaki
uygulamalar,
d. İç hukukumuzdaki
30 yıllık tatbikat,
ile açıkça belirlendiği ifade
edilmiş ve bu hukuki mesnetlere dayanılarak;
Bir partinin eylemleriyle
"odak haline gelmesi" nin ancak aşağıdaki beş şartın beşinin birden
gerçekleşmesiyle mümkün olabileceği açıklanmıştır:
-
Parti tüzel kişiliğini ilzam
eden, Parti Büyük Kongresi, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu, Parti Meclis
Grubu gibi yetkili organlarının parti yasaklarına aykırı kararlar aldığının
sübut
bulması.
-
Bu kararların karar safhasında
kalmayıp bu kurulların iştirakiyle eyleme dönüştüğünün sübut bulması.
-
Bu şartları haiz parti eylemlerinin
yaygın
ve yoğun bir şekilde sürdürüldüğünün sübut bulması.
-
Partiye yapılan Kanuni ihtarlara
rağmen yasadışı eylemlerin sürdürülmesi.
-
Parti'nin bu yasadışı eylemleri
yapan bir odak haline dönüşmesi. Yani partinin tüzük ve programındaki gayelerini
bırakıp sadece bu yasadışı eylemlerle meşgul olan bir kuruluş haline dönüşmesi.
Ve yine yukarıdaki 3. Fasıl,
A. Birinci Kısım (Sayfa 170) da Anayasa'nın 69. maddesinde yer alan "bir
partinin, eylemleriyle suç odağı haline gelmesi" halinin hukuki anlamı
dolayısıyle yukarıdaki beş unsuru ihtiva ettiği gerçeği hukuki mesnetleriyle
bir kere daha ispat olunmuştur.
İşte;
Farz-ı muhal bir an için
Sayın Başsavcı'nın ileri sürdüğü gibi Anayasa'nın 69. maddesinin doğrudan
tatbiki söz konusu olsa dahi,
Bu madde gereğince,
"Bir siyasi partinin eylemleriyle
suç odağı haline geldiği" isnadının yapılabilmesi için, açıklanan hukuki
gerekçelerden dolayı yukarıda belirtilen beş unsurun gerçekleşmiş olması
lazımdır. Bu beş unsurun sübutu böyle bir iddiadan söz edilebilmesinin
ön şartıdır.
Sayın Başsavcılığın bir
savcı ve aynı zamanda bir sorgu hakimi yetkisine haiz olarak ve elindeki
imkanları kullanarak sürekli yapacağı araştırmalar sonunda, zamanla bu
beş şart sübut bulursa, ancak o taktirde bir parti hakkında kapatma davası
açması söz konusu olabilecektir.
Bunların hiçbiri vaki
olmadan, hatta bir partinin yetkili organlarının ne bir kararı ne bir eylemi
söz konusu olmadan elbette bir siyasi partinin kapatılması için dava açılamayacaktır.
Şayet böyle bir dava her
nasılsa açılmış olursa, bu takdirde kanaatimizce Yüksek Mahkeme'nin ilk
yapacağı iş bu eksiği tesbit ederek herşeyden önce usul bakımından, davanın
reddi olacaktır.
C. ÜÇÜNCÜ KISIM: BU DAVANIN
AÇILMASINDA ANAYASA'NIN 69. MADDESİNİN GEREKTİRDİĞİ ÖN ŞARTLAR MEVCUT DEĞİLDİR.
Bir an için Sayın Başsavcı'nın hukuka aykırı usul kabulleri geçerli sayılsa
ve buna göre hareket edilse, yani Anayasa'nın değişik 69. maddesinin doğrudan
uygulanması cihetine gidilse usul bakımından durum ne olacaktır?
Yukarıdaki III. Bölüm
B. İkinci Kısımda açıkladığımız gibi bu taktirde bu sefer de bu davanın:
"Partinin eylemleriyle
yasadışı faaliyetlerin odağı haline geldiği"
isnadının ileri sürülebilmesi
için 215.sayfada belirtilen beş şartın beşinin birden gerçekleşmiş olması
gerekecektir.
Anayasa'daki 1995 değişikliği
ile "bir siyasi partinin eylemleriyle odak haline gelmesi" isnadı ile
Refah Partisi'nin kapatılmasının ileri sürülebilmesi için Refah Partisi
Tüzel Kişiliğini ilzam eden Merkez Kurullarının (Büyük Kongre, MKYK, TBMM
Grubu) parti yasaklarına aykırı kararların alınması ve bu kararlara dayanılarak
Merkez Kurullarının iştirakiyle eylemlerin yapılması, bunların yoğun ve
yaygın bir şekilde yapılması ve Kanuni ihtarlara rağmen Kanunsuz eylemlere
devam edildiğinin ve partinin sadece bu eylemleri yürütmekle meşgul bir
kuruluş haline dönüştüğünün delilleriyle ortaya konması gerekmektedir.
Halbuki açıkça görülüyor
ki, bu davada bu şartların beşi birden değil birisi dahi tahakkuk etmiş
değildir.
Nitekim iddianamede belirtildiği
gibi:
-
Sadece gazete kupürlerine dayanarak,
-
Bir kaç üyeye izafeten,
-
Sübut bulmamış,
-
Laikliğe aykırılıkla ilgisi
olmayan,
-
Hepsi 1995 Anayasa değişikliğinden
önceki döneme ait,
-
Beyanlardan (eylemlerden değil!)
söz edilmiş.
Buna mukabil Refah Partisi'nin
tüzel kişiliğini ilzam eden yetkili kurullarının (yani Merkez Karar Yönetim
Kurulu, Büyük Kongre ve Parti Meclis Gurubunun) ne bir kararı ne de bu
kurulların iştirakiyle yapılmış bir parti eyleminden,
Söz edilmiştir.
Bu gerçek de açıkça gösteriyor
ki, Sayın Başsavcı’nın kendi kabulü yönünden dahi böyle bir davanın açılması
için hukuken ön görülen şartlardan hiçbirisi varit değildir.
Bu kabul muvacehesinde dahi
davanın öncelikle usul yönünden reddi gerekir.
6. FASIL: SONUÇ: HANGİ
YÖNDEN BAKILIRSA BAKILSIN BU DAVANIN ÖNCELİKLE USUL YÖNÜNDEN REDDİ GEREKİR.
Çünkü;
Bu dava Refah Partisi'nin
gerçeği ve Refah Partisi'nin iktidarda ve muhalefette yaptığı hizmetleri
ve uyguladığı temel politikaları (I. Bölüm, Birinci Kısım) bir yana bırakılarak
(I. Bölüm 2. Kısım) da izah ettiğimiz saikten dolayı,
Gerçekle ve hukukla ilgisi
olmaksızın,
"Refah Partisi'nin eylemleriyle
laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı haline geldiği" iddiasıyla açılmıştır.
Bu dava gerçekle ve hukukla
ilgisi olmaksızın açıldığı için Sayın Başsavcı bir yandan davaya delil
bulamadığı gibi diğer yandan da böyle bir dava için hukukun gerektirdiği
ön
şartları yani dava açma şartlarını yerine getirmek imkanını bulamamıştır.
Bundan dolayı delil olarak gazete kupürlerine başvurma yolunu seçmiştir.
Ön şartlar bakımından da hukuki gerekleri yok farzetmek mecburiyetinde
kalmıştır.
Hukuki esaslar bakımından
da davanın,
1. Önce:
Sayfa 187’de açıkladığımız
gibi
"Suç kanunla belirlenir."
Temel kuralına ve (CMUK) göre isnadın kanun hükümlerine dayandırılması
gerekirken Sayın Başsavcı iddianamesini bu esaslara uymadan Anayasa hükümlerine
dayandırmaya tevessül etmek suretiyle usule aykırı davrandığından,
Davanın öncelikle bu usülü
yönden reddi gerekir.
2. Diğer yandan Sayın
Başsavcı bu davadaki isnadın ileri sürülmesinin ön şartlarından hiçbirisini
yerine getirmemiştir.
Nitekim; 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu esas alındığında:
Halen yürürlükte bulunan
bu kanun bir siyasi partinin odak haline geldiğinin ileri sürülebilmesi
için sayfa 176’da belirttiğimiz 5 şartın 5'inin de birden sübut bulmasını
öngörmektedir.
Ön savunmamızın 86. ve 87.
sayfalarında ve bu Savunma’mızın 176 ve 215-216. sayfalarında belirttiğimiz
gibi bu davada;
2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101/d. ve 103. maddesinin belirttiği ön şartlardan hiç birisi
yerine getirilmemiştir.
Diğer taraftan,
Farz-ı muhal davada Anayasa'nın
68. ve 69. maddeleri doğrudan uygulansa bile davanın reddi gerekir:
Şöyle ki;
Şayet Sayın Başsavcı’nın
ileri sürdükleri gibi bu davada 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun
ilgili maddeleri mülga sayılarak doğrudan doğruya Anayasa'nın 68 ve 69.
Madde-lerinin uygulanmasına gidilecek olursa bu halde dahi bu seferde Anayasa
69. maddesinin bizzat kendisi ve odaklaşma hakkında mevzuatımızda kabul
edilmiş olan temel şartlar ve müstakar uygulamaların dikkate alınmasının
zorunluluğundan dolayı
"Bir partinin eylemleriyle
yasa dışı faaliyetlerin odağı haline gelmiş olduğu"
İddiasından söz edilebilmesi
için bu seferde sayfa 215-216’da belirttiğimiz beş şartın hepsinin birden
sübut bulmuş olması zorunluluğu vardır.
Bu davada, sayfa: 176 ve
215-216’da açıklandığı gibi, bu beş şartın hepsinin sübut bulması şöyle
dursun bir tanesi bile gerçekleşmemiş Partinin hükmi şahsiyetinin herhangi
bir eyleminden söz edilmemiş ve parti hükmi şahsiyetini ilzam eden yetkili
kurullarından hiçbirisinin parti yasaklarına aykırı herhangi bir kararı
ve eylemi ileri sürülmemiştir.
Yani açıkladığımız beş şarttan
hiçbirisi ne iddia edilmiştir ne de varittir.
Bu yüzden bu davanın her
şeyden önce, hangi yönden bakılırsa bakılsın usul bakımından reddi gerekir.
Biz Yüksek Mahkeme'nin bu davayı esas bakımından da aynı şekilde reddeceğinden
eminiz.
1
- 2 - 3 -
4 - 5
  |