|
Refah
Partisi'nin esas hakkındaki savunması...
(6
Ekim 1997)
IV. BÖLÜM
BU DAVANIN ESAS BAKIMINDAN
DA REDDİ GEREKİR
1. FASIL: GİRİŞ Bu Savunmamızın
I. Bölümünde, A Kısmında (sayfa 89-107) delillere ve belgelere dayanarak
"Refah Gerçeği"nin ne olduğunu ana hatlarıyla kısa bir şekilde ortaya koyduk.
Ve açıkça gösterdik ki:
Refah Partisi Türkiye'nin
meselelerini çözmek, ülkemize ve halkımıza hizmet etmek için kurulmuş bir
siyasi partidir.
Refah Partisi'nin gayesi
Türkiye Cumhuriyeti'ni yüceltmek, muasır medeniyetin üstüne çıkarmak, demokratik,
laik, insan haklarına saygılı, özgür bir hukuk devleti olarak güçlü ve
müreffeh Türkiye'yi kurmak ve Türk halkına mutluluk sağlamaktır.
Refah Partisi bir hizmet
partisidir. Bir siyasi kuruluştur. Dini veya felsefi bir ekol değildir.
14 yılı aşkın bir zamandır
Refah Partisi bütün yurt sathında yukarıda belirtilen gaye için seferber
olmuş, canla başla geceli gündüzlü çalışmış, gerek yerel yönetimlerde gerekse
hükümette başarılı hizmetler ortaya koymuş, halkımızın bu güne kadar gittikçe
artan teveccühüne ve takdirine mazhar olmuştur.
Refah Partisi'nin böylece
temel görüşleri, politikaları ve gerçek karakterinin ne olduğu sözde kalmamış,
devlet icratına dönüşen politikalar olarak belgeleriyle tarihe tescil edilmiştir.
Bu gerçeği 70 milyon halkımız
ve bütün dünya görmekte ve bilmektedir.
Refah Partisi'nin gerek
yerel yönetimlerde gerekse hükümette yürüttüğü çalışmalarında ve icraatında
laikliğe aykırı hiçbir tutum ve davranışı, karar ve icraatı olmamıştır.
Yurdun her tarafında bütün bu icraat yürütülürken Refah Partililer kimsenin
yediği, içtiği ve nasıl giyindiği ile meşgul olmamıştır. Tam tersine herkese
eşit muamele yapılmasına, milli birlik ve bütünlüğün her şeyin üstünde
tutulmasına azami itina göstermişlerdir. Bunun en açık delillerinden birisi
Ön Savunma'mızın IV. Bölüm'ün 7 No'lu Ek'inde sunulan azınlık cemaat
liderlerinin teşekkür mektup-larıdır.
Bu Savunma'mızın I. Bölümünün
II. kısmında ise;
Herkesce ve bütün dünyaca
bilinen "Refah Partisi Gerçeği"ne rağmen bu gerçekle uzaktan yakından hiçbir
ilgisi olmadığı halde nasıl oluyor da böyle bir dava açılabiliyor ve böyle
bir iddia ortaya atılabiliyor, bunun asıl sebebini belirttik. Ve açıkladık
ki böyle bir davanın açılabilmesinde asıl saik, bir kısım tekelci sermayenin
kendi menfaatlerini düşünerek, sömürü, avanta v.s. haksız kazançlarının
devamını istemeleri ve Türk ekonomisindeki pazar paylarının düşmemesi için
Anadolu kalkınmasını arzu etmemeleri nedeniyle kendi kontrollerindeki medyada
yürüttükleri gerçeklerle ilgisi olmayan propaganda ve tahriklerdir.
Yine bu Savunma'mızın I.
Bölümü'nün III. ve IV. Kısımlarında delil ve mesnedleriyle açıkça ortaya
koyduk ki:
Açıklanan "Refah Partisi
Gerçeği" karşısında, belirtilen sebep ve saikle açılmış olan bu davada
isnadın gerçekle ve hukukla bir ilgisi bulunmamasından dolayı Sayın Başsavcı
gerek iddianamesi'nde gerekse "Esas Hakkında Görüş"ünde sadece gerçek dışı
faraziyelere, yanlış bilgi, yanlış kabul, yanlış yorum ve yanlış sonuca
dayanmak suretiyle"Esas Hakkında Görüş"ünü hukuki hiçbir değeri olmayan
bir takım gazete kupürlerine dayandırmak mecburiyetinde kalmıştır. Bu yüzden
gerek İddianame'nin gerekse "Esas Hakkında Görüş"ün hiçbir hukuki dayanağı
bulunmamaktadır.
Bu Savunma'mızın II. Bölümü'nde
ise Sayın Başsavcı'nın gerek İddianame'sinin gerekse "Esas Hakkında Görüş"ünün
iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olan, Türkiyenin uluslararası yükümlülüklerine
de aykırı olduğunu delilleri ve belgeleriyle ortaya koyduk. Bu meyanda
Sayın Başsavcı'nın Dünyadaki "İnsan Hakları" "Demokrasi" "Özgürlük" ve
"Siyasi Partiler Hukuku" ile ilgili çağdaş gelişmeleri ters göstermeye
çalıştığını açıkladık. Bu gelişmeleri ters göstermenin mümkün olmadığını
bildiği için de bu sefer zımnen "bu çağdaş gelişmeyi, uluslararası yükümlülüklerimiz
gereği, iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olan uluslararası hukuk normlarını
kabul etmem" demek mecburiyetinde kaldığını belirttik.
Ve yine bu meyanda;
Çağdaş demokrasilerde
terörle ilgisi olmayan siyasi partilerin hangi şart altında olursa olsun
kapatılmalarından vazgeçildiği gerçeğini delilleriyle ortaya koyduk.
Ayrıca bu II. Bölüm'ün Beşinci
Kısmı'nda uluslararası anlaşmalar iç hukukumuzun ayrılmaz parçası olduğu
için yüksek yargı organlarımızın da uygulanmalarında bu çağdaş normları
esas aldıklarını delilleriyle belirttik.
Bütün bunlardan sonra bu
Savunma'mızın III. Bölümünde bu davanın esasına dahi girilmeksizin öncelikle
usul bakımından reddedilmesi gerektiğini hukuki delilleriyle ortaya koyduk.
Ve belirttik ki;
1. Önce, "suç kanunla
belirlenir". Anayasa ve Ceza Hukuku’nun temel esasına göre isnadın,
kanun hükümlerine dayandırması gerekirken Sayın Başsavcı, İddianamesi'nde
ve Esas Hakkında Görüşünde bu temel esasa uymadan, isnadı Anayasa hükümlerine
dayandırmaya tevessül etmek suretiyle usule aykırı davrandığından, davanın
öncelikle bu usuli yönden reddi gerekir.
2. Diğer yandan, Sayın
Başsavcı bu davadaki isnadın ileri sürülebilmesinin ön şarflarından hiçbirini
yerine getirmemiştir.
Nitekim, III. Bölüm'ün ilgili
kısımlarında hukuki mesnedleriyle açıkça ortaya koyduğumuz gibi,
Zira, 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'na göre bir siyasi partinin odak haline geldiğinin ileri
sürülebilmesi için kanunda öngörülen 5 şartın 5'inin birden sübut bulması
gerekirken hiç birinin varit olmamasına rağmen dava açılmıştır.
Diğer taraftan Anayasa'nın
68 ve 69. maddelerinin doğrudan uygulanması yoluyla dava açılsa bu seferde
Anayasa'nın 69. maddesi gereği odaklaşma hakkında mevzuatımızda kabul ve
müstakar uygulamalarla teyit edilmiş ve bu Savunma'mızın 215-216. sayfalarında
belirttiğimiz 5 şartın beşinin birden sübut bulmuş olması zorunluluğu vardır
ki bu davada bir tanesi dahi varit olmamış; parti'nin tüzel kişiliğinin
herhangi bir eyleminden söz edilmemiş ve parti'nin tüzel kişiliğini ilzam
eden yetkili kurullarının hiçbirisinin parti yasaklarına aykırı kararı
ve eylemi ileri sürülmemiştir.
İşte III. Bölüm'de bütün
bu gerçekleri ortaya koyarak bu Dava'nın herşeyden önce dava ön şartlarının
yerine gelmemiş olması dolayısıyla hangi yönden bakılırsa bakılsın usul
bakımından reddininin gerektiğini belirttik.
Şimdi bu IV. Bölüm'de
ise bu davanın aynı şekilde esas bakımından da reddedilmesi gerektiğini
hukuki daya-naklarıyla ortaya koyacağız.
Bu gerçeği ispat etmek için
Refah Partisi'ne bu davadaki isnadın yapılmasının aşağıdaki sebeplerin
her birinden dolayı mümkün olmadığını, gerekçeleriyle belirtmekte yarar
vardır.
-
Refah gerçeği ve refah partisi'nin
14 yıllık icraatı bakımından,
-
Ceza hukukunun temel esasları
bakımından,
-
Anayasa bakımından,
-
Siyasi partiler kanunu bakımından,
-
Uluslararası andlaşmalar, bu
meyanda uymayı taahhüt etmiş olduğumuz AIHS bakımından Refah Partisi'ne
bu isnadın yapılması mümkün değildir.
A. BİRİNCİ KISIM: REFAH PARTİSİ
GERÇEĞİ ve REFAH PARTİSİ'NİN 14 YILLIK İCRAATI BAKIMINDAN REFAH PARTİSİ'NE
BU İSNADIN YAPILMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR. Bu Savunma'mızın gerek I. Bölüm'ünün
I. Kısmı'nda ve gerekse bu bölümün Giriş kısmında Refah Partisi gerçeğini
ana hatları ve delilleriyle arz ve izah etmiştik.
Refah Partisi Türkiye Cumhuriyeti'ni
yüceltmek, muasır medeniyetin üstüne çıkarmak, demokratik, laik, insan
haklarına saygılı, özgür bir hukuk devleti olarak güçlü ve müreffeh Türkiye'yi
kurmak ve Türk halkına mutluluk sağlamak gayesini gerçekleştirmek için
kurulmuş bir siyasi partidir.
14 yıldan beri de bütün vatan
sathında gerek yerel yönetimlerde gerekse hükümette bu gayeyi gerçekleştirmek
hususunda gece gündüz canla başla çalışıp ülkemize ve halkımıza büyük hizmetler
yapmıştır ve yapmaktadır.
Bütün bu faaliyetleri ve
icraatı esnasında Refah Partisi'nin laikliğe aykırı hiç bir kararı, tutum
ve davranışı olmamıştır.
Buna rağmen Refah Partisi,
bu dava ile böyle bir isnada muhatap olmuştur.
Bu isnadın haksız ve mesnetsiz
olduğunu ispat için Ön Savunmamızın IV. Bölüm'ünün I. Kısmı'nda (Sayfa
125-159)
Diğer yandan ön savunmamızın
IV. Bölüm'ünün I. Kısmı'nda (Sayfa 125-159)
Dünyada ve Türkiye'de Laikliğin
Hukuki Anlamı,
Batıda Laikliğin Doğuşu ve
Gelişmesi,
Türk Hukuk Sisteminde Laiklik,
Dünyada İnsan Hakları; Din,
Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü,
1982 Anayasası'ndaki Laiklik,
Din Vicdan ve Düşünce Özgürlüğü,
Siyasi Partiler Kanunu'nda
Laiklik,
Anayasa Mahkemesi İçtihatları'na
Göre Laiklik,
Doktrinde Laiklik; Din, Vicdan
ve Düşünce Özgürlüğü,
konularını ele almış, bunların
sonucu olarak hukuken laikliğin ne olduğunu temel unsurlarıyla belirtmiştik.
Aynı şekilde yine Ön Savunma'mızın
IV. bölüm, A-3 kısmında (Sayfa:151-159) Refah Partisi'nin laiklik anlayışının
ne olduğunu belgeleriyle ortaya koymuş ve bu anlayışın hukuka uygun bir
anlayış olduğunu açıkça göstermiştik.
Konunun önemine binaen bu
hususları bir kere daha kısaca arz etmekte yarar görüyoruz.
B. İKİNCİ KISIM: REFAH
PARTİSİ'NİN LAİKLİK ANLAYIŞI HUKUKA UYGUNDUR
B.1. REFAH PARTİSİ, ANAYASA'DA
BELİRTİLEN LAİKLİK İLKESİNİN, GERÇEK SAVUNUCUSU VE TEMİNATIDIR.Nitekim,
bu husus, Refah Partisi'nin
tüzük ve programı, yöneticilerinin konuşmaları,
mahalli yönetimlerdeki hizmetler ve hükümet icraatları ile sabittir.
1. Refah Partisi'nin Tüzük
ve Programı:
Refah Partisi'nin Programında;
"Bu program Türk milletinin
bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyet ve Demokrasiyi
korumak... kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve
adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve
sosyal engelleri kaldırmak, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi
için gereken şartları hazırlamak amacıyla.. hazırlanmıştır." (Program,
Başlangıç).
Partimiz fikir, vicdan ve
düşünce hürriyetlerine inanır; fikir, vicdan ve inanç hürriyetlerine yapılacak
her türlü baskıyı laikliğe aykırı sayar." (Program, md.4).
"Laiklik din düşmanlığı
olmayıp, bilakis din ve vicdan hürriyetlerini her türlü ihlalden koruyucu
bir prensip olarak geliştirilmiş ve uygulama alanına konulmuştur" denilmektedir.
(Program, md.4).
Görüldüğü gibi Refah Partisi
Tüzük ve Proğramında, laikliği devletin temel niteliği olarak almış, laikliğin
Anayasal ve yasal anlamını teyit etmiş ve laikliğe aykırı uygulama yapılmaması
için nelere dikkat edilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
2. Refah Partisi Adına
Yapılan Konuşmalar:
Öte yandan Refah Partisi
adına bugüne kadar yapılan bütün konuşmalarda da bu husus tekrar tekrar
belirtilmiştir.
Refah Partisi Genel Başkanı
Necmettin ERBAKAN'ın bugüne kadar TBMM içinde ve dışında yaptığı tüm konuşmalar
bunu doğrulamaktadır. (Ön Savunma Ek: Bölüm IV, No:1).
Burada bu dosya içinden
sadece bir kaç örnek sunuyo-ruz:
"...Laikliğe aykırı
olarak hareket etmek demek, skolastik zihniyetle hareket etmek, körü körüne
hareket etmek demektir. Cahil bir insanın ortaya çıkıp 'dinimiz öyle emrediyor,
hepiniz buna uyacaksınız' diye dayatması, cahilâne bir şekilde baskı yapması,
dogmatik, skolastik bir zihniyetle hareket etme üslubudur. Biz, ülkede
böyle bir üslup olmasın istiyoruz..."
"Laiklik demek, ilim
ve akıl yoluyla hareket etmek demektir."
".... Şimdi bir toplum
düşünün. Bu toplamda çeşitli düşüncede insanlar var. Bu insanlar birarada
yaşacaklar. Birinci şart nedir?... Bu insanların birbirlerinin düşüncelerine
hoşgörü, saygı göstermeleridir. Laikliğin bir yüzü budur. Peki ülke nasıl
yönetilecek? Oturacak, millet temsilcisini seçecek, ilim ve akıl yoluyla
TBMM kanunları yapacak. Demokrasi ve milletin iradesi var. Öyleyse, TBMM
ne karar aldıysa bu karar yürüyecek. Öbür yüzü budur" (11 Mart 1997 tarihli
grup konuşmasından),
"...Deminden beri ben
neyin savunmasını yapıyo-rum? Demokrasinin ve laikliğin. İşte gerçek, işte
gerçek. Böyle düşünmiyenleri nereye davet ediyo-rum; Demokrasiye ve laikliğe"
"Bugün laiklik demek;
herkesin din hürriyeti demektir. Bunun teminatıdır. Bakınız şu çok önemlidir.
Bir ülkede trafik kuralları vardır. Arabaların trafiğe çıkmasına müsaade
edersiniz, herkes arabasına biner. İstediği gibi dolaşır. Ama bir şartınız
vardır. Nedir o? Arabanızda fren olacak, arabanızın freni olmazsa, trafiğe
çıkmamanız gerekir. Neden? Çünkü gider başkasına çarparsınız. İşte fikir
hürriyeti, arabaların serbestçe dolaşabilmesi demektir. Laiklik ise, arabanda
fren olması demektir. Araba başka, Fren başka yani Laiklik, dinin karşıtı
değil."
"... Fikrinizi, 'Dinimiz
böyle emrediyor, siz de buna uyacaksınız' diye kaba lafla softa şeklinde,
körü körüne ortaya koymaya kalkmayacaksınız. Her türlü fikrinizi söyleyebilirsiniz,
hiçbir fikri yasaklamıyoruz. Ama bunu söylerken laikliğe aykırı davranmıyacaksınız.
Yani laikliğe aykırılık ve bir uslüp, bir muhteva değil, bir davranış şekli..."
(25 Şubat 1997 tarihli grup konuşmasından)
"... Türkiye'mizin demokratik,
laik bir hukuk devleti olarak, insan haklarına saygılı, hürriyetçi parlamenter
sisteme sahip bir ülke olarak kısa zamanda beklenen kalkınmasını yapması
hususunda tam bir görüş birliği içindeyiz."
"... Çünkü Refah Parti'miz,
laikliğin bekçisidir. Gerçek laikliğin gerçek teminatıdır. Türkiye'mizin
en büyük partisidir." (21 Mayıs 1997 tarihinde BBP Genel Başkanı Muhsin
Yazıcıoğlu ile görüştükten sonra yaptığı açıklama)
"Türkiye, müslüman bir
ülkedir. Ama aynı zamanda demokratik ve laik bir ülkedir. Bunun herhangi
bir şekilde tehdidi, tehlikesi, değişmesi söz konusu değildir. Bu husustaki
bir takım mih-rakların çıkartmak istedikleri propagandalar varsa, bunlar
temelden yanlıştır ve hatadır." (9 Mayıs 1997 tarihli Observer gazetesine
verdiği mülakattan)
"Laiklik, din hürriyetinin
teminatıdır" (18.02.1997 TBMM Grp.K.).
"Laiklik ne dinsizliktir,
ne din düşmanlığıdır. Laiklik bütün inaçlara saygı göstermektir." (25.02.1997
TBMM Grp.K.).
"Bakınız, laiklik demek,
ilim ve akıl yoluyla çalışılacak demektir. Dogmatik bir şekilde, dinimiz
böyle emrediyor, öyleyse kanunlar böyle olacak diye dayatamazsınız. Laiklik
demek kanunları TBMM yapar demektir." (11.03.1997 TBMM Grp.Kon.).
"Refah Partimiz laikliğin
bekçisidir. Gerçek laikliğin gerçek teminatıdır." (21.05.1997 TBMM Grp.Kon.).
"Türkiye'de gerçek demokrasinin
teminatı Refah Partisi'dir. Gerçek laikliğin teminatı Refah Partisi'dir.
Laiklik adı altında laikliğe aykırı davranışların yapılmamasının teminatı
Refah Partisi'dir. (17.06.1997 TBMM Grp. Kon.).
"Şayet laiklik; inanç
ve din özgürlüğü, herkesin inandığı gibi yaşayabilmesi, hiç kimseye dininden
ve inancından dolayı baskı yapılmaması ve devletin bu hususları teminat
altına alması şeklinde anlaşılacaksa, Refah Partisi göstermelik değil,
samimiyetle, herkesin inanç özgürlüğüne, hiçbir kimsenin diğerlerine, inancından
dolayı baskı yapmaması şartına herkesten daha fazla bağlıdır." (10 Ekim
1993, 4.B.Kongre Konuşması).
Dünya'nın hiçbir yerinde,
laiklik, din düşmanlığı değildir. Bilakis her türlü inanç hakkının teminat
altına alınması demektir. (Refah Partisi 24 Aralık 1995 Seçim Beyannamesi).
"Laiklik demek herkesin
inancına saygı demektir. Laiklik demek, din düşmanlığı demek değildir.
Halkın inancına saygı göstermek, hizmet etmek demektir." (26 Aralık 1995
Basın Toplantısı). Tüm
bu örnek konuşmalardan açıkca görüldüğü gibi, Refah Partisi'nin lakiliğe
aykırı hiç bir eylemi olmamış, tüm bu konuşmalarda gerçek laikliğin ne
olduğu anlatılmış, laikliğin özüne aykırı davranışlar tenkit edilmiştir.
3. Refah Partisi Yerel
Yönetim Hizmetlerinden Örnekler:
Refah Partili belediye başkanlarının,
göreve başlar başlamaz ilk işleri, şayet bölgelerinde varsa, farklı dinlere
mensup cemaatleri ziyaretle ihtiyaçlarını tesbit etmek ve bunları yeri-ne
getirmek olmuştur. Bu hususta cemaat temsilcilerinden gönderilmiş sayısız
teşekkür yazılarından bir kaç örnek ekte sunulmuştur (Ön Savunma Ek:
Bölüm IV, No:2).
Refah Partili belediye başkanları,
laikliğin uygulamasında çağdaş örnekler sergilemişlerdir. İstanbul Beyoğlu
Belediye Başkanı Nusret BAYRAKTAR, Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz BAYAT,
belediye hudutları içindeki tüm inanç sahiplerinin kilise ve sinagog hizmetlerine
destek verirken, Trabzon Belediye Başkanı Asım AYKAN tarihi kilisede çan
çalınma izni vermiştir.
Refah Partisi'nin kurulduğu
tarihten bu yana Refah Partili hiçbir belediye başkanı hakkında laikliğe
aykırılıktan dolayı işlem yapılmamıştır.
4. 54. Hükümet İcraatından
Örnekler:
54. Hükümet Programının 4.
sahifesinde,
"Türkiye Cumhuriyeti'nin,
demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olması, Atatürk İlkeleri;
Koalisyon Hükümetinin vazgeçilmez ortak uzlaşma zeminini teşkil edecektir."
"Milli ve manevi değerlere
bağlı olmayı, din ve vicdan hürriyeti, teşebbüs hürriyeti ve düşünce hürriyetinin
demokrasimizin vazgeçilmez unsurları olduğunu Hükümetimiz temel bir kabul
olarak ortaya koymuştur." ifadelerine
yer verilmiştir.
Ve 54. Hükümetin icraatında
laikliğe aykırı olarak ne bir kararnameye, ne bir kanun tasarısına, ne
de herhangi bir idari tasarrufa rastlamak mümkün değildir.
Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman
Demirel dahi bir TV konuşmasında bu hususu açıkça dile getirmiştir.
B.2. REFAH PARTİSİ'NE
GÖRE LAİKLİK, KANUNLARIN YAPILMASINDA SKOLASTİK DÜŞÜNCENİN DEĞİL ANCAK
BİLİM VE AKLIN ESAS ALINMASIDIR. Bu
gerçeği Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın sayısız açıklamalarından
alınan ve yukarıdaki bölümde zikredilen konuşma örnekleri açık bir şekilde
göstermeye yeterlidir.
B.3. REFAH PARTİSİ İSTER
DİNİ, İSTER SİYASİ KAYNAKLI OLSUN HER TÜRLÜ TAASSUBA DA KARŞIDIR.Yukarıda
da belirtildiği gibi taassup, bir kimsenin kendi inancından ve hakikat
kabul ettiği görüş ve kanaatten başka inanç, görüş ve kanaatlere ve bunları
taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesidir.
Halbuki Refah Partisi, Türkiye'nin
en büyük siyasi partisi olarak, kurulduğu günden bu yana hep demokrasiden,
hep çoğulcu demokrasiden, hep uzlaşmadan, hep hoşgörüden yana olmuş ve
böyle de hareket etmiştir.
Refah Partili yöneticilerin
1995 seçimlerinden sonra hükümet kurulması çalışmalarında sergilediği hoşgörü;
54. Hükümet'te ortağına karşı gösterdiği anlayış ve protokole saygı, hatta
Refah Partili yöneticilerden bazılarının 1970'li yıllarda MSP yöneticileri
olarak önce CHP ile, daha sonra Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi,
Cumhuriyetçi Güven Partisi ile birlikte iktidar olup uyum içinde çalışmaları,
bunun neticesinde Kıbrıs Harekatı'nın zaferle , Ağır Sanayi Hamlesi'nin
başarıyla neticelenmesi,
O gün MSP, bugün Refah Partisi
yöneticisi olan zevatın hoşgörülü olmaları, taassuba karşı tavır almaları
sayesinde gerçekleşmiştir.
B.4 DİĞER BÜTÜN PARTİLER
GİBİ REFAH PARTİSİ'NİN DE ANAYASAL VE YASAL DEVLET GÖREVLERİ HAKKINDA GÖRÜŞ-LERİNİ
AÇIKLAMASI DİNİ İSTİSMAR OLARAK YORUMLANAMAZ. Diğer
partiler gibi Refah Partisi'nin de, program ve propagandalarında, gerek
laiklik, gerek din ve vicdan özgürlüğü ve gerekse Anayasa tarafından devlete
görev olarak verilen din hizmetleri ve din eğitimi konusunda siyasi görüşlerini
açıklaması ve bu konularla ilgili yanlış tatbikatları eleştirmesi görev
ve sorumluluk gereği olup bunların laikliğe aykırı sayılması, dini istismar
olarak yorumlanması mümkün değildir.
Yukarıda da açıklandığı gibi,
Anayasa, halka yapılacak hizmetler arasında, din hizmetlerini de, Devlete
görev olarak yüklemiş, din hizmetlerinin yürütülmesi konusunda Diyanet
İşleri Başkanlığı'nı Anayasal bir kurum olarak düzenlemiş (An.M.136);
din hizmetleri için eleman yetiştirmek üzere, MEB bünyesinde "Din Eğitimi
Genel Müdürlüğü"nü kurmuş; din hizmeti gören kamu görevlilerini 657
sayılı "Devlet Memurları Kanunu" çerçevesine almış; dini eserlerin onarılması
ve yeni yapılanların desteklenmesi konusunda Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne
görev vermiştir.
Bütün bu hususlar açıkça
bir devlet görevi olarak yürütüldüğü ve bu konular üzerinde konuşmak ve
eleştiride bulunmak, her siyasi parti yetkilisi için en tabii bir hak ve
ödev olduğu halde, Sayın Başsavcı'nın Refah Partisi mensuplarının "neden
bu konularda konuşuyorlar" diye suçlaması ve bunu "dini istismar" olarak
tavsif etmesi; Anayasa ve kanun gerekleri ile Sayın Başsavcı'nın tavsifi
arasında çok büyük bir tezat olduğunu açıkça göstermektedir.
Sonuç olarak;
Açıkça görüldüğü gibi Refah
Partisi 14 yıl boyunca Türkiye'ye hizmeti, Cumhuriyeti yüceltmeyi, muasır
medeniyetin üstüne çıkartmayı gaye edinmiş 14 yılı aşkın bir zamandır gerek
yerel yönetimlerde gerekse hükümette demokratik, laik, insan haklarına
saygılı, özgür bir hukuk devleti olarak güçlü ve müreffeh Türkiye'yi kurmak
ve Türk halkına mutluluk sağlamak için seferber olmuş canla başla geceli
gündüzlü çalışmış ve çalışmakta olan bir siyasi partidir.
Yürüttüğü bütün çalışmalarında
ve icraatında laikliğe aykırı hiçbir tutum ve davranışı olmamıştır. Tam
tersine, her vesile ile Refah Partisi'nin laikliğin savunucusu ve teminatı
olduğu tekrar tekrar vurgulanmıştır.
Diğer yandan Refah Partisi'nin
laiklik anlayışı bütün belgelerle sabit olduğu gibi hukuka ve Anayasa'ya
uygun bir anlayıştır.
Refah Partisi bütün beyanlarında
ve icraatında her türlü inanca saygı gösterilmesi gereğini ve devlet yönetiminde
skolastik bir zihniyetle din kurallarının esas alınmasını değil, bilakis
ilmin, aklın ve çağdaş gelişmelerin ışığı altında halkın gerçek ihtiyaçlarının
esas alınmasını benimsemiştir.
Özet olarak serdettiğimiz
deliller ve bunların dışındaki sayısız belge ve doküman bu gerçeği apaçık
ispat etmektedir.
Esasen insanların değişik
görüş ve inanışta olmaları en doğal haklarıdır. Diğer yandan değişik görüş
ve inanışa sahip insanlarında bir arada huzur, barış ve hoşgörü içerisinde
yaşamaları da kaçınılmazdır.
İşte laiklik bunu temin eden
bir temel ilkedir.
Refah Partisi'nin tüzüğüyle,
programıyla ve 14 yıllık icraatıyla savuna geldiği bu kadar akli ve gerekli
bir ilkeye karşı çıkması için hiçbir mantıki sebep gösterilemez.
Hakikat şudur ki;
Hukuki anlamına uygun gerçek
laikliğin en samimi savunucusu Refah Partisi'dir.
Hal böyleyken gerçeğe aykırı
olarak bunun aksinin söylenmesi ancak art maksatlı propaganda yapmak isteyenlerin
başvurdukları bir yoldur. Hukuk ve gerçek önünde bu iddiaların hiçbir geçerliliği
yoktur ve olamaz.
Bu tür olumsuz ve buna benzer
maksatlı propagandaların hangi saikle yapıldığını hem ön savunmamızın IV.
bölümünde (sayfa 255) hem de bu Savunma'mızın I. Bölüm'ünün II. Kısmı'nda
(sayfa 106-109) açıklamıştık.
70 milyon halkımız gerçekleri
çok iyi bilmektedir. Ayni saikle ileri sürülen bir çok benzeri gerçek dışı
propagandaların hepsi iflas etmiştir. Nitekim mesela "Refah Partisi iktidara
gelirse bir daha gitmez!" diye yapılan bir propaganda Refah Partisi'nin
demokrasiye ve taahhütlerine uygun örnek davranışları karşısında bir balon
gibi sönmüştür.
2. FASIL: "CEZA HUKUKU
TEMEL ESASLARI" BAKIMINDAN BU İSNADIN REFAH PARTİSİ'NE YAPILMASI MÜMKÜN
DEĞİLDİR. VE BU DAVADA İSNADIN SÜBUTU İÇİN ŞART OLAN UNSURLARDAN HİÇBİRİSİ
YOKTUR. Gerek Ön Savunma'mızın gerekse bu Savunma'mızın çeşitli bölümlerinde
bir çok defa değindiğimiz gibi:
Bu davada isnad:
"Partinin laikliğe aykırı
eylemleriyle odak haline gelmesi" isnadıdır.
Bu isnattan dolayıdır
ki bu dava Anayasa Mahkemesi'nde açılmıştır.
Gerek 2820 SPK'nun 98.
maddesinde ve gerekse "2949 sayılı Anayasa Mahkemesi'nin Kuruluşu ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun"un 33. maddesinde siyasi partilerin kapatılması
davalarında yargılanmanın CMUK'na göre yapılacağı açıkça belirtilmiştir.
Diğer yandan gerek Ön
Savunma'mızın III. Bölüm, 2. Kısım, B-7'de (sayfa: 110 gerekse bu Savunmamızın
III. Bölüm'ünde (sayfa:187) hukuki dayanaklarıyla belirttiğimiz gibi Siyasi
Partilerin kapanması ile ilgili davalarda söz konusu olan müeyyide bir
tedbir değil bir cezadır.
Nitekim Anayasa Mahkemesi
1961 Anayasası döneminde verdiği 16.6.1964 tarih ve E.1963/101, K.1964/49
sayılı kararında aynen şöyle demiştir:
"Tüzel kişilerin ceza
sorumluluğu olup olmayacağı .... tartışma konusudur.
Bugün toplumda tüzel kişilerin
çalışma alanları daha geniş ve etkili olmaktadır... Bu sebeple tüzel kişilerin
de yapılarına uygun bir ceza sorumluluğu altında bulundurulmalarında zorunluk
olduğunu kabul etmek gerekir. Nitekim Anayasa'nın 57. maddesi, bu maddede
gösterilen esaslara uymayan siyasi partilerin Anayasa Mahkemesi kararı
ile temelli kapatılacağını kabul etmiştir. Buradaki (Kapatma) hükmü ile
dava konusu 1567 sayılı kanunun değişik 3. maddesindeki (Ticaret ve mesleki
faaliyetten men cezası) arasındaki hukuki nitelik bakımından bir ayrılık
bulunmamaktadır. Bu maddede yer alan ve tüzel kişilerin cezalandırılacağını
gösteren hükümler, Anayasa'nın 33. maddesindeki "Ceza sorumluluğu şahsidir"
kuralına aykırı değildir. Bu kural, bir kimsenin fiilinden başkasının sorumlu
tutulmamasıdır. Tüzel kişilerin iradeleri organları aracılığı ile açıklandığına
... göre; bundan, tüzel kişinin sorumlu tutulmasıyla başkasının cezalandırıldığı
anlamını çıkarmak doğru bir görüş sayılamaz. Anayasa'nın 33. maddesindeki,
"Kimse" deyimi gerçek ve tüzel kişileri de kapsar" Yüksek
Mahkeme'miz 1982 Anayasa'sı döneminde, 28.9.1984 tarih ve E.1984/1 (Parti
kapatma), K.1984/1 sayılı kararında ise şöyle demiştir:
"... Bu haliyle, uygulanması
istenilen maddeler birer ceza kuralı niteliğindedir... siyasi partinin
kapatılmasına ilişkin yaptırım Türk Ceza Kanunu'nun 11. maddesiyle belirlenen
klasik cezalar arasında yer almaması, failin tüzel kişi olmasından kaynaklanmaktadır...
Siyasi Partilerin kapatılmaları sonucunu doğuran bu tür yasakların birer
ceza kuralı niteliğinde oldukları, 1961 Anayasası'nın yapılmasında
açıkça belirtilmiştir.
...
Kaldı ki, hem 22/4/1983 günlü,
2820 Sayılı Yasa'nın 98. ve hem de 10/11/1983 günlü, 2949 sayılı Yasanın
33. maddeleri, siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin davaların, Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle, ... karara bağlanacağını,
belirtmektedir.
Uygulanması istenen maddelerin
ceza kuralı niteliğinde oluşları ve davanın Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'na
göre yürütülmesi, davalı Parti için güvence teşkil eden bir takım sonuçlar
doğurur. Gerçekten, kişi özgürlüklerini korumak kaygısıyla, tarih boyunca
bir dizi güvence kurumlaşıp, ceza ve ceza usul hukuku alanında yerini almıştır.
Bunlar arasında, üçüncü kişilerin eylemlerinden sorumlulu olmamak,
kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesi ve bunun sonucu olarak cezada genişletici
yorum ve kıyasa yer verilmemesi kuralı, eldeki dava nedeniyle pratik sonuçlar
doğuracak niteliktedir. Aynı biçimde, ceza usulünün, gerçeği ara |