|
Refah
Partisi'nin esas hakkındaki savunması...
(6
Ekim 1997)
D. DÖRDÜNCÜ KISIM: BU DAVADA
"İLLİYET RABITASI" ŞARTI DA MEVCUT DEĞİLDİR. Yukarıdaki bölümünde açıkladığımız
gibi genel hukuk esaslarına göre herhangi bir isnadın sübutu için üç temel
unsurun yanında "illiyet bağı" şartının da mevcudiyeti gereklidir.
Yüksek malumları olduğu üzere;
hukuku ihlal eden fiil ile fail arasındaki ilişkiye illiyet bağı denir.
Bu ilişki mevcud değilse ve kesin olarak isbat edilememişse faile suç izafesi
mümkün olamaz.
İşte 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu bu sebepten dolayı parti tüzel kişiliği ile kim olursa olsun herhangi
bir üyenin fiili arasında "illiyet rabıtası" bulunup bulunmadığının tesbitine
büyük önem vermiş ve bunun şartlarını açık bir şekilde belirtmiştir.
Bu kanunun 101/d. maddesindeki
açık ve kesin hükmüne göre bir üyenin fiili ile parti hükmi şahsiyeti arasındaki
bir illiyet bağının varlığından bahsedilebilmesi için;
Başsavcının önce herhangi
bir üyenin tabii hakim önünde yargılanıp hüküm giymesi halinde bu üyenin
partiden ihracı için partiye bildirimde bulunması zorunluluğu vardır.
Ancak bundan sonra parti
adına karar almaya yetkili kurulların üyeyi ihraç etmeyip bu üyenin yaptığı
fiili tekabbül etmesinin sübut bulması halinde illiyet bağının varlığından
bahsedilebilir. Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d-1. maddesinin belirttiği
bu açık hükümler yerine gelmeden illiyet bağının varlığından söz edilemez.
Çünkü parti adına karar almaya
yetkili kurulların hiçbir haberi olmadan cereyan eden üyelerin fiillerinden
mesul tutulması mümkün değildir. Zira bu halde ne illiyet bağı şartı yerine
gelmiş olur ne de manevi unsurun varlığından bahsedilebilir.
Bu hukuki gerçekler karşısında
Başsavcı'nın Esas Hakkındaki Görüş'ünde "tetikci" vs. gibi hukukla alakası
olmayan tabirler kullanarak, olmayan bir illiyet rabıtasını varmış gibi
göstermeye tevessül etmesinin hukuken hiçbir geçerliliği yoktur.
Zira 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101/d-1 maddesinin hükmüne göre:
"Parti üyeleri 4 ncü kısımda
yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm
giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı bu üyelerin partiden kesin olarak
çıkarılmasını o partiden ister.
Siyasi parti, tebliğ tarihinden
itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine
getirmediği takdirde, Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesi'nde o siyasi
partinin kapıtılması hakkında dava açar. Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenmiş
iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili siyasi parti tarafından
söz konusu ...... parti üyesi veya üyelerinin partiden kesin olarak çıkarılmaları
halinde, o partinin kapatılması hakkındaki dava düşer. "Partimiz
işte bu kanuni hak ve imkanı kullanarak kanunda belirtilen süre içinde
Şevki YILMAZ'ı, Hasan Hüseyin CEYLAN ve İbrahim Halil ÇELİK'i ihraç ederek,
ihraç işleminin yapıldığını Anayasa Mahkemesi'ne bildirmiştir.
Hal böyleyken, Başsavcı'nın
bu kanuni işlemleri muvazaa olarak nitelendirmesine Siyasi Partiler Kanunu
101/d-1 hükmü manidir.
Çünkü kanunun verdiği
bir hakkın kullanılması muvazaa sayılamaz.
Bu konuda yapılması gereken
kanuni işlem bu şahıslarla ilgili davanın veya iddiaların düşmesidir. Kanunun
hükmü böyle olduğundan Başsavcı'nın bu kişilerle ilgili konuları ileri
sürerek parti aleyhinde isnadda bulunmaya hakkı yoktur.
E. BEŞİNCİ KISIM: BU DAVADA
"ODAK HALİNE" GELME ŞARTLARI DA MEVCUT DEĞİLDİR. Bu konuyu bu Savunma'mızın
III. Bölüm A-3 kısmında (s. 208-213)etraflı bir şekilde açıklamıştık ve
bu bölümde,
"Odak Olma" halinin,
hukuki anlamı ve mesnedlerine dayanarak, unsurlarını açık ve kesin bir
şekilde ortaya koymuştuk:
Ve adı geçen bölümde belirtmiştik
ki;
2820 SİYASİ PARTİLER KANUNUNA
GÖRE:
Halen yürürlükte bulunan
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d. ve 103 maddelerine göre bir
siyasi partinin yasak eylemlerin mihrakı "odağı" haline gelmesi iddiasının
ileri sürülebilmesi Ön Savunmamızın 82-83. sayfalarında belirttiğimiz gibi
ancak aşağıdaki beş şartın tamamının tahakkuku ile mümkündür.
Bu şartlar:
-
Suç sayılan fiillerin parti
mensuplarınca işlendiğinin 'hüküm giymeleriyle" sübut bulması,
-
Bu üyelerin partiden ihraçları
için Cumhuriyet Başsavcısı'nın partiye bildirimde bulunması,
-
Partinin bu üyeleri 30 gün içinde
ihraç
etmemesi,
-
Bu yasak eylemlerin üyelerce
yaygın ve yoğun (kesif) bir şekilde işlendiğinin yukardaki işlemlerin
yapılmasıyla sübut bulması.
-
Bu eylemlerin kesif olarak işlenmesinin
partinin Büyük Kongre, MKYK veya TBMM deki Gurup Genel Kurulu yahut
bu kurulun Yönetim Kurulu'nca benimsendiğinin sübuta ermesi.
İşte 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu ancak yukarıdaki bu beş şartın hepsinin birden tahakkuku halinde
bir siyasi parti hakkında odak olma iddiasından söz edilebileceğini öngörmektedir.
Ve yine bu Savunma'mızda
da hukuki dayanaklara istinaden belirtmiştik ki;
1995 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDEN
SONRA ODAK OLMA HALİNİN HUKUKİ ANLAMI VE UNSURLARININ;
A- 1995 Anayasa değişikliğinin
ana gayesi,
B- Anayasa'nın 69. maddesinin
lafzı ve rûhu,
C- İlgili mevzuat, yani:
a. 30 yılı aşkın zamandan
beri "odak olma" ile ilgili mevzutamız,
-
06.10.1983 Tarih ve 2908 Sayılı
Dernekler Kanunu (m.53),
-
16.07.1968 Tarih ve 648 Sayılı
Eski Siyasi Partiler Kanunu (m. 12),
-
21.04.1983 Tarih ve 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu (m. 103),
b. Anayasa Mahkemesi
Kararları,
c. Batı Hukukundaki
uygulamalar,
d. İç hukukumuzdaki
30 yıllık tatbikat,
ile açıkça belirlendiği ifade
edilmiş ve bu hukuki mesnetlere dayanılarak;
Bir partinin eylemleriyle
"odak haline gelmesi"nin ancak aşağıdaki beş şartın beşinin birden
gerçekleşmesiyle mümkün olabileceği açıklanmıştır:
-
Parti tüzel kişiliğini ilzam
eden, Parti Büyük Kongresi, Merkez Karar ve Yönetim Kurulu, Parti Meclis
Grubu gibi yetkili organlarının parti yasaklarına aykırı kararlar aldığının
sübut
bulması,
-
Bu kararların karar safhasında
kalmayıp bu kurulların iştirakiyle eyleme dönüştüğünün sübut bulması,
-
Bu şartları haiz parti eylemlerinin
yaygın
ve yoğun bir şekilde sürdürüldüğünün sübut bulması,
-
Partiye yapılan kanuni ihtarlara
rağmen yasadışı eylemlerin sürdürülmesi,
-
Parti'nin bu yasadışı eylemleri
yapan bir odak haline dönüşmesi. Yani partinin tüzük ve programındaki gayelerini
bırakıp sadece bu yasadışı eylemlerle meşgul olan bir kuruluş haline dönüşmesi.
Ve yine yukarıdaki 3. Fasıl,
A. Birinci Kısım sayfa 198'de Anayasa'nın 69. maddesinde yer alan "bir
partinin, eylemleriyle suç odağı haline gelmesi" halinin hukuki anlamı
dolayısıyle yukarıdaki beş unsuru ihtiva ettiği gerçeği hukuki mesnetleriyle
bir kere daha ispat olunmuştur.
İşte;
Farz-ı-muhal bir an için
Sayın Başsavcı'nın ileri sürdüğü gibi Anayasa'nın 69. maddesinin doğrudan
tatbiki söz konusu olsa dahi,
Bu madde gereğince,
"Bir siyasi partinin eylemleriyle
suç odağı haline geldiği" isnadının yapılabilmesi için, açıklanan hukuki
gerekcelerden dolayı yukarıda belirtilen beş unsurun gerçekleşmiş olması
lazımdır. Bu beş unsurun sübutu böyle bir iddiadan söz edilebilmesinin
ön şartıdır.
Bu açıklamalardan sonra bu
bölümde bir bir ortaya koyduğumuz hukuki mesnedlere dayanarak mezkür bölümün
sonuç kısmında:
"Refah Partisi'nin eylemleriyle
laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı haline geldiği iddiasında odak olma
haline gelmenin unsurlarından hiçbirisinin bulunmadığını belirtmiştik ve
açıklamıştık ki:
2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu esas alındığında:
Halen yürürlükte bulunan
bu Kanun, bir siyasi partinin odak haline geldiğinin ileri sürülebilmesi
için sayfa 176'da belirttiğimiz beş şartın beşinin de birden sübut bulmasını
öngörmektedir.
Ön Savunma'mızın 86-88 ve
Esas Hakkındaki bu Savunma'mızın ise 191-193. sayfalarında belirtiğimiz
gibi bu davada:
2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101/d ve 103. maddelerinin belirttiği unsurlardan hiçbirisi
mevcut değildir.
Ve yine bu sonuç bölümünde
ayrıca belirtmiştik ki;
Diğer taraftan farzı muhal
olarak davada Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri doğrudan uygulansa bile ve
yine bu halde dahi Anayasa'nın 69. maddesinin bizzat kendisi ve odaklaşma
hakkında mevzuatımızda kabul edilmiş olan temel şartlar ve müstakkar uygulamaların
dikkate alınmasının zorunluluğundan dolayı bu davadaki iddiadan söz edilebilmesi
için bu sefer de sayfa 215-216'da zikredilen beş unsurun hepsinin birden
sübut bulmuş olması zorunluluğu vardır.
Halbuki sayfa 218'de açıklandığı
gibi bu davada bu beş unsurun hepsinin birden mevcut olması şöyle dursun
bir tanesi dahi mevcut değildir.
Çünkü Partinin tüzel kişiliğin
herhangi bir eyleminden söz edilmemiş ve parti adına karar almaya yetkili
kurullardan hiçbirisinin parti yasaklarına aykırı eylemi ileri sürülmemiştir.
Yani açıkladığımız beş unsurdan
hiçbirisi ne iddia edilmiştir ne de varittir.
Bu yüzden bu davada, hangi
yönden bakılırsa bakılsın "odak haline gelme" isnadının da unsurlarından
hiçbirisi mevcut değildir.
Dolayısıyla bu davanın sadece
öncelikle usul bakımından değil aynı zamanda esas bakımından da reddi gerekir.
Biz, Yüksek Mahkeme'nin bu
davayı hem öncelikle usul bakımından hem de esas bakımından red edeceğine
eminiz.
F. ALTINCI KISIM: BU DAVADA
1995 ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ İLE GETİRİLEN "ODAK OLMA" ŞARTININ "EN ÖNEMLİ
VAZGEÇİLMEZ UNSURU"DA KESİNLİKLE SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. Yukarıda belirttiğimiz
gibi:
1995 Anayasa değişikliği
ile siyasi partilerin kapatılması, çağdaş gelişmelere paralel olarak fevkalade
dar bir sahaya inhisar ettirilmiş olmaktadır.
Bu saha da;
Siyasi parti tüzel kişiliğini
top yekün ilzama yetkili merkez kurullarının yani Parti Büyük Kongresi
ile Merkez Karar Yönetim Kurulu ve Parti Grubu'nun eylemleri ile partinin
odak haline gelmesidir.
Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinin
1995 yılı değişikliği sonundaki lafzı bu hukuki gerçeği açıkca ortaya koyduğu
gibi ilgili Anayasa Komisyonu'nun Değişiklik Raporu da bu gerçeği
teyit etmektedir:
".....partinin tüzüğü
gibi programı da Anayasa ve Kanunla partiler için konan yasaklara veya
emredici hükümlere aykırıysa, parti, esasen Anayasa Mahkemesi'nce temelli
veya basit olarak kapatılacaktır.... Aynı sistematiğe uygun olarak komisyonumuz,
siyasi partilerin bu ilkelere uygun hareket etmemelerinin
iki ayrı şeklini açıkça düzenlenmiştir. Bunlardan birincisi, partinin tüzük
ve programının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise, partinin beyan
ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır.....Komisyonumuz, bu ayrımı
yapmış ve ikinci halde temelli kapatılmayı ancak partinin bu tür eylemlerin
işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır." (Anayasa Komisyonu
Raporu: TBMM, Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 [S.Sayısı:861] sh: 32/33).Ve
yine bu değişikliklerin TBMM Genel Kurulu'nda görüşülmesi esnasında konu
ile ilgili olarak milletvekilleri tarafından sorulan sorulara Anayasa
Komisyonu adına Komisyon Sözcüsü'nün cevaben yaptığı aşağıdaki
açıklamalar da bu hususu teyid etmektedir.
".....Bu madde ayrıca,
çok önemli bazı hususları belirtiyor. Partilerin temelli kapatılması iki
şekilde olur; ya partinin proğramı veya tüzüğü kapatılma sebeplerini ihtiva
eder, yani Anayasa'nın değişmez maddelerinden doğan ilkelere aykırıdır,
veyahut partinin eylemleri, bu ilkelere aykırıdır. Şimdi burada bir
tüzelkişinin eylemlerinin bazı gerçek kişiler tarafından yapılması halinde
hangi hallerde gerçek kişinin eyleminin parti tüzelkişiliğine atfedilebileceği
meselesi ortaya çıkar. Bu her tüzel kişinin mesuliyeti konusunda ortaya
çıkan bir konudur. Burada bu açıdan HUKUK BAKIMINDAN ALMAN TATBİKATINDAN
ESİNLENEN ÇOK ÖNEMLİ BİR KAYIT GETİRİLMİŞTİR. Bugünkü Anayasada parti
üyelerinin,
kurucularının, idarecilerinin eylemlerinden ötürü kapatılır diyor; ama,
her idarecinin, her kurucunun eylemi böyle bir kapatmaya sebebiyet verecek
olursa, bu demokratik ilkelerle bağdaştırılabilecek bir durum olamaz. Alman
tatbikatında odak kavramı getirilmiştir. Yani bu tarz Anayasa'mızın değişmez
ilkelerinden doğan kayıtlara aykırı eylemler, partinin üyeleri ve idarecileri
tarafından işlenmişse, Anayasa Mahkemesi'nin bakması gereken husus, sadece
bu eylemlerin işlendiğini tesbit etmekten ibaret kalmayacak, aynı zamanda,
bu yoldan, o partinin bu tarz eylemlerin işlendiği BİR ODAK HALİNE GELDİĞİNİ,
Anayasa Mahkemesi tespit etmekle mükellef tutulacaktır: bu da, siyasi partilerimiz
açısından son derece önemli bir teminattır." (TBMM. Tutanak Dergisi, 128
inci Birleşim, 23.6.1995 Cuma, Sh.440).
"ODAK" KELİMESİ, BATI
TATBİKATINDA ANLAMI BELLİ OLAN BİR HUKUKİ KAVRAMDIR. Bu, hem toplum için
hem parti için bir teminattır." (TBMM. Tutanak Dergisi, 128 inci Birleşim,
23.6.1995 Cuma Sh. 458) Bütün
bu hukuki raporlar ve açıklamalar şu gerçeği ortaya koymaktadır:
1995 Anayasa değişiklikleriyle
Türkiye artık çağdaş, demokratik ülkelerdeki siyasi partilerin kapatılamaması
ilkesine azami derecede yaklaşmıştır ve böylece bir yandan siyasi partilerin
kapatılabilmesini çok dar bir sahaya inhisar ettirirken diğer yandan da
çağdaş hukuk normarına uygun, insan hakları, demokrasi ve özgürlükler bakımından
daha adil bir düzene geçmiştir.
Bunu temin için Anayasa'nın
68/4 ve 69/6 maddelerinin yorumun da "Batı Hukuku"na ve özellikle
"Alman Mevzuatına ve Alman Tatbikatı"na atıfta bulunulmuştur.
Nitekim 1995 Anayasa değişikliklikleri
TBMM Genel Kurulunda görüşülürken Anayasa Komisyonu adına açıklamalarda
bulunan komisyon sözcüsü, odak haline gelmenin şartının,
"hukuk bakımından Alman
tatbikatından esinlenen çok önemli bir kayıt olduğu" nu açıkça belirtmiştir.Ve
yine ayrıca bunu teyiden,
"Odak kelimesi batı
tatbikatında anlamı belli olan bir hukuki kavramdır. Bu, hem toplum için
hem de parti için bir teminattır" demiştir. Böylece
1995 değişikliği ile Anayasa'ya konan "odak olma" kavramının hukuki anlamı
Alman Mevzuatı ve tatbikatındaki unsurlara dayandırılmıştır.
Bu hükümlerin hukuk zemininde
uygulanmasının temini açısından özellikle Alman Hukuku'nun ilgili hükümlerine
ve bu husustaki doktriner açıklamalara işaret etmekte fayda görüyoruz.
Bir siyasi partinin belli
bir dünya görüşünü veya herhangi bir konuda bilimsel bir görüşü benimsemiş
olması, kapatılması için gerekçe ittihaz edilemez. Hatta bu görüş, özgürlükçü
demokratik düzenin dayandığı temel prensiplerden bazılarının tartışılmasına
da yönelik olabilir. Bir siyasi partinin kapatılabilmesi için aranan ölçü,
partinin bu temel düzene karşı verilen fiilî mücadelenin odağı haline
gelmiş olmasıdır. Ancak, demokratik temel düzeni değiştirmeye yönelik eylemli
mücadelenin mevcudiyeti halinde bu düzen açısından somut ve ciddi bir
tehlikenin varlığından bahsedilebilir (HESSE, K.: Grundzüge des Verfassungsrechts
der Bundesrepublik Deutschland, 20. Auflage, 1995, sh. 296, 299; ZIRN,
A.: Das Parteienverbot nach Art. 21 Abs. 2 GG im Rahmen der streitbaren
Demokratie des GG, 1988, sh.91/92).
Bir siyasi parti, demokratik
temel düzeni değiştirmeye yönelik planlı eylemlerin icrasına hizmet
ediyorsa; bu somut ve ciddi tehlike, gerçekleşmiş olacaktır. Buna karşılık,
bir siyasi partinin üyelerinin müstakil tecavüz fiilleri partinin bu vasfı
kazanmasına kifayet etmez. Özgürlükçü demokratik temel düzenin ciddi
ve somut bir tehlikeye maruz kalabilmesi için, siyasi partinin bu düzene
karşı mücadeleyi bir politika haline getirmesi gerekir. Bu politika gereğince
demokratik temel düzeni yıkmaya yönelik eylemlerin devamlılık
arzetmesi gerekir (MAUNZ / SCHMIDT - BLEIBTREU / KLEIN / ULSAMER: Bundesverfassungsgesetz,
Kommentar, 1985, § 46, Anm I 1, Rn. 5; ZIRN, sh.92).
Alman Anayasa Hukuku teorisine
göre; bir siyasi partinin özgürlükçü demokratik temel düzene karşı olabilmesi
için; bu düzeni hedef alan, bu düzeni yıkmaya veya ihlâl etmeye yönelik
saldırgan
ve icraî eylemlere girişmiş olması gerekir. (MAUNZ/DÜRIG/HERZOG: Grundgesetz.
Kommentar, Band II, 1986, Art 21, Anm. VII 5 a, bb, Rn. 108).
Bu tespitler, Alman Anayasa
Hukuku tanınmış uzmanlarının şu eserlerine dayanmaktadır.
-
MAUNZ, Theodor, in: Maunz /
Dürig / Herzog / Scholz / Lerche / Papier / Randelzhofer / Schmidt-Assmann:
Grundgesetz.
Kommentar, Cilt II, München, 1990, Art. (mad.) 21, Kenarnumarası 108
vd.
-
HESSE, Konrad: Grundzüge
des Verfassungsrechts der Bundesrepublik Deutchland, 20. Auflage, Heidelberg,
1995, sh. 296, 299.
-
ŞEIFERT, Karl-Heinz: Die
politischen Parteien im Recht der Bundesrepublik Deutchland, München, 1975,
sh. 461 vd.
-
GRIMM, Dieter, in: Benda/Maihofer/Vogel
(Hrsg.): Handbuch des Verfassungsrechts, 2. Auflage, Berlin/ New York,
1995, sh. Cilt I, sh. 599 vd.
-
ZIRN, Armin: Das Parteienverbot
nach Art. 21 Abs. 2 GG im rahmen der streitbaren demokratie des GG, 1988,
sh. 91/92)
-
WIETSCHEL, Wiebke: Der Parteibegriff,
Baden- Baden, 1996,sh. 125 vd.
Bu hukuki ve ilmi mesnedlerden
açıkça görüldüğü gibi odak olma halinin asıl vazgeçilmez unsurları;
-
"Saldırgan ve icrai eylemler"
-
"Filli mücadelenin odağı
haline gelme"
-
"Demokratik Temel Düzeni yıkmaya
yönelik eylemlerin devamlılık arz etmesi:
şartlarıdır.
Diğer bir ifadeyle odak olma
hali; bir partinin programını, tüzüğünü ve bütün yasal faaliyetlerini bir
kenara bırakarak planlı ve devamlı bir şekilde salgırgan eylemleri yürüten
bir kuruluş haline gelmiş olmasıdır.
Yani bu unsurlar oluşmadan
odak halinden bahsedilemez.
Bu açıklamalar müvacehesinde
açık ve kesin bir şekilde görülüyor ki Refah Partisi için bu davadaki isnadın
hiçbir unsuru mevcut olmadığı gibi odak olma halinin bu en önemli vazgeçilmez
unsuru da kesinlikle mevcut değildir. Böyle bir şeyden bahsedilmesi dahi
mümkün değildir.
G. YEDİNCİ KISIM: MEVCUT
OLMAYAN BİR UNSURU YORUM YOLUYLA VARMIŞ GİBİ KABUL ETMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR.Yüksek
Malumları olduğu üzere ceza hukuku aşağıdaki esasları temel kural olarak
almaktadır:
1. Yorum: Bir kanun kuralının
gerçek anlamını araştırmak ve bu anlamı belirtmektir. (Ceza Hukuku, Faruk
Erem, s.103)
2. Ancak, ceza hukukunda
yorum son derece sınırlıdır.
3. Bu sınırlı yorum
ancak maddi hukuk için sözkonusudur.
4. Usul hukukunun kuralları
yoruma konu olamaz. (a.g.e., s.103)
5. Kanunlar yorumlarınırken
bunların gerekçelerine resmi bir değer atfetmek mecburiyeti vardır. Hazırlık
çalışmalarından da yararlanmak mümkündür (a.g.e., s.117).
6. Kanun hükmünü ancak genel
hukuk düzeninin esasları içinde yorumlamak mümkündür. Mesela genel hukuk
düzenine göre vatandaşın özgürlüğü esastır.
Kanun sarahaten özgürlüğün
sınırlandırılmasını içermiyorsa yorumla da bir sınırlandırma getirilemez
(a.g.e., s.107).
7. OLAYDA BİR UNSURUN TESBİTİNDE
ŞÜPHE VARSA VE BÜTÜN ARAŞTIRMALARA RAĞMEN KANITLA İSBAT MÜMKÜN OLMUYORSA
O TAKDİRDE ŞÜPHE SANIK LEHİNE YORUMLANIR.
8. Yorum yoluyla bir suç
veya suç unsuru meydana getirilemez (a.g.e., s.110.,TCK madde:1.)
"Kanunun sarih olarak
suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez."9. Kıyas, kanun
koyucunun düzenlemediği bir konunun, düzenlediği bir konudan hareket edilerek
çözümlenmesidir.
10. Yorum, kanunu uygulamaya,
kıyas ise kanundaki bir boşluğu doldurmaya yönelik bir harekettir.
Ceza hukukunda kıyasa
yer yoktur.
Ceza hukukunun bilinen
bu temel esasları yüksek malumları olduğu üzere bizzat Yüksek Mahkeme'nin
kararlarıyla da tekrar tekrar teyit olunmuştur.
Bu gerçeği teyid için
sadece bir tek kararı arz ediyoruz:
"Kişi özgürlüklerini korumak
kaygusuyla bir dizi güvence kurumlaşıp ceza ve ceza usul hukuku alanında
yerini almıştır. Bunlar arasında;
-
Üçüncü kişilerin eyleminden
sorumlu olmamak
-
'Kanunsuz suç ve ceza olamaz'
ilkesi ve bunun sonucu olarak
-
CEZADA GENİŞLETİCİ YORUM
ve
-
KIYASA YER VERİLMEMESİ,
-
... ŞÜPHE HALİNDE SANIK LEHİNDE
HAREKET ETMEK GEREĞİ ... GİBİ İLKELERİN BU DAVADA (KAPATMA DAVALARINDA)
UYGULANMASI... (AMK, 28.9.1984, 1/1 PK)
Bu temel esaslar ışığında
bu davaya bakıldığı zaman aşağıdaki sonuçların doğruluğu açıkça görülür.
-
Yukarıda zikredilen Anayasa
Mahkemesi kararı gereğince bu davada ceza hukukunun ve Ceza Muhakemeleri
Kanun'unun temel hükümleri uygulanması gereklidir.
-
Anayasa Mahkemesi kararında
da açıkça belirtildiği gibi "üçüncü kişilerin eylemlerinden sorumlu olmamak
ilkesi" parti tüzel kişiliğinin yargılandığı bir davada üyelerin fiillerinin,
parti tarafından benimsenmedikçe, delil olamıyacağı açıkça görülür.
-
Ve yine aynı temel esastan
dolayı parti tüzel kişiliği hakkında alınacak olan bir karar ile davada
taraf olmayan ve hiç yargılanmamış olan herhangi bir partili üyeye cezai
sonuçlar getirecek bir hüküm verilmesi mümkün değildir. Yani bu davada
Anayasa'nın 84/5. maddesinin uygulanması mümkün değildir.
-
Yine ceza hukukunun yukarıda
açıklanan temel esasları bakımından Başsavcı'nın gerek İddianamesi'nde
ve gerekse Esas Hakkındaki Görüş'ünde yaptığı aşağıdaki taleplerin hukuken
kabulü mümkün değildir, geçerliliği yoktur:
-
Kanunda açıkça mevcut olmayan
usul kurallarının var sayılmasını istemesi,
-
Bizzat Anayasa m.69'un son fıkrası
odak olma halinin kanunla düzenleneceğini amir bulunduğu halde bu emir
dinlenilmeden 69. maddenin doğrudan uygulanmasını istemesi,
-
Siyasi Partiler Kanunu m.103'ün
zimnen mülga sayılarak meydana gelecek boşluğun usul hakkındaki bu hükmün
yerine yorum yoluyla yeni bir usul hükmünün ihdas edilmesini talep etmesi,
-
Yine Başsavcı'nın hiçbir delil
niteliğinde olmayan, bir kısım partili üyelere izafe ettiği beyanlarda,
"laikliğe aykırılığın" sayfa 158' de açıkça belirtilen unsurlarından hiçbirisi
mevcut olmadığı halde bunların mevcut kabul edilmesini talep etmesi de
ceza hukukunun yukarıda sayılan temel esaslarına ve bilhassa yukardaki
7 ve 8 numarada zikredilen temel esasa tamamen aykırıdır. Hukuken ise talebin
kabulü mümkün değildir.
-
İddianame'de birkaç üye için
ileri sürülen hukuka aykırı iddiaların herbirini ayrı ayrı ele almak yerine,
bu önemli hususu açıklamak bakımından sadece bir misal üzerinde durmakla
yetineceğiz.
AHMET TEKDAL'A İZAFE EDİLEN
KONUŞMA:
Ön Savunma'mızın 215-216.
sayfalarında aşağıdaki açıklamaları arz etmiş ve esasen bu hukuki dayanaklardan
dolayı bu konuşmanın bu davaya hiçbir yönden hiçbir şekilde mesned yapılamıyacağını
belirtmiştik:
Ahmet Tekdal'ın yıllarca
önce, hacda yaptığı iddia edilen bir konuşma ispata matuf delil olarak
ileri sürülmüştür.
Adı geçene izafe edilen
bu konuşma,
-
İddianame'nin 17. sayfasında
Kanal D televizyonunun 24.11.1996 günü yaptığı bir yayında Ahmet Tekdal'ın
yıllarca önce hacta yaptığı ileri sürülen bir konuşma bu davaya delil yapılmak
istenmiştir.
-
Hac'da yapıldığı iddia olunan
konuşmanın video bant dışında bir dayanağı yoktur. Bu konuşmanın hangi
tarih-te, nerede yapıldığı belli değildir. Bant üzerinde montaj veya değiştirme
var mı? Bu da belli değildir. Adı geçen kanal bilindiği gibi o tarihlerde
Parti'miz aleyhine yoğun bir şekilde maksatlı yayın yapmaktaydı. Bu bakımdan
bu yayının bir mesned olarak alınması mümkün değildir.
-
Ahmet TEKDAL, 1986 yılında
Hacca gitmiştir. Hacca Genel Başkan sıfatıyla değil, sade bir vatandaş
olarak gitmiştir. Hac siyasi faaliyet yeri olmadığı için, siyasi bir konuşma
yapması da düşünülemez.
-
İsnad edilen konuşmanın varit
olup olmadığı araştırılmamıştır. Konuşmanın tam metni yoktur. Konuşmanın
Ahmet Tekdal'a ait olup olmadığı sorulmamıştır.
-
İddia olunan konuşmada hak
nizamı ibaresinin söylenip, söylenmediği, söylenmişse ne maksatla söylendiği
belli değildir.
-
Partimiz, yapıldığı ileri
sürülen konuşmadan ancak iddianame ile haberdar olmuştur. Partimizin tüzel
kişiliğinin, iddia edilen fikirleri kabul etmesi söz konusu değildir.
-
Ses bantlarının ve video
kasetlerinin yan delillerle doğrulanmadan delil olarak kabul edilmeyeceği
Yüksek Mahkeme'nin 16.06.1994 tarih 1993/3-1994/2 sayılı kararında belirtilmiştir
(AYMKD, Sayı 30, Cilt 2, Sh. 1193).
-
Bu konuda Sayın Başsavcı
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101-d maddesinde belirtilen işlemlerden
hiçbirini yerine getirmemiştir.
Açıkladığımız gibi, Parti'miz
bu söylendiği iddia edilen sözleri tekabbül etmemiştir.
Bütün bu sebeplerden dolayı
bu isnadın hiçbir bakımdan delil olma vasfı yoktur.
Buna rağmen bu isnada burada
bir kere daha değinmemizin sebebi şudur;
Ahmet Tekdal'la ilgisinin
olup olmadığı kanıtlanmamış, dolayısıyla hukuki bir değer taşımıyan, böyle
olduğu halde Ahmet Tekdal'a izafe edilerek İddianame'nin 18. sayfasında
yer alan metin dikkatle incelendiğinde bu metinde sayfa 255'de açıkça belirtilen
"laikliğe aykırılık unsurları'nın hiçbirisinin bulunmadığı açıkça görülür.
Nitekim bu konuşmada anafikrin
"parlamenter sistemlerin hakim olduğu yerlerde" ibaresinden de açıkça görüldüğü
üzere sadece Türkiye için değil, bütün ülkelere şamil genel bir görüş açıklanıyor
ve bu görüşün temelinde parlamenter sistem temel düzen olarak esas alınıyor.
Bu temel düzen içinde milletin şuurlu olması gerektiğini ve seçmenlerin
oylarını kullanırken hangi partinin "hukuk devleti esaslarına uygun" adil
bir uygulamayı öngörüyorsa onu arayıp bulması ve o partileri tercih etmesi
tavsiyesinden ibarettir.
Ahmet Tekdal'ın konuşma metninin
içerisinde, bu savunma'mızın 255. sayfada belirttiğimiz laikliğe aykırılık
unsunlarından hiçbirisi mevcut değildir, metin mücerret bir tavsiyeden
ibarettir.
Mevcut nizam yerilmek şöyle
dursun parlamenter sistem esas alınmıştır. Somut bir şekilde bir temel
düzeni tarif edecek ve herkesin uyacağı emredici herhangi bir dizi kuraldan
bahsedilmemiştir.
Kaldı ki yukarıda da belirttiğimiz
gibi hak nizamı ibaresinin söylenip söylenmediği, seylenmişse ne maksatla
söylendiği belli değildir. Konuşma metninden, temel parlamenter düzen içinde
hukuk devleti ve adil bir uygulama kastedildiği anlaşılmaktadır.
Hal böyleyken metinde bu
hususla ilgili kanıtlar mevcutken bunun dışında yorumlar yapmak ceza hukukunun
yukarıda açıkladığımız kurallarına aykırıdır.
Nitekim yukarıda belirtilen
7 Numaralı kural açıkça:
Olayda bir unsurun tesbitinde
şüphe ediliyorsa ve bütün araştırmalara rağmen kanıtla isbat edilemiyorsa
"Şüphe sanık lehine yorumlanır" esasını belirtmektedir. 8 numaralı kural
ise:
"Yorum yoluyla bir suç veya
suç unsuru meydana getirilemez (a.g.e., s.110). TCK Madde:1 'Kanunun sarih
olarak suç sayılmadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez""
esasını belirtmektedir.
H. SEKİZİNCİ KISIM: TCK
M.163'ÜN YÜRÜRLÜKTEN KALDIRILMASIYLA ŞAHISLAR İÇİN LAİKLİĞE AYKIRILIK FİİLİ
SUÇ OLMAKTAN ÇIKTIĞINDAN BU DAVANIN AÇILMASI HUKUKA UYGUN DEĞİLDİR. Yukarıdaki
bölümlerde açıkladığımız gibi TCK m.163'ün kaldırılması özgürlüklerin genişletilmesi
ve Türkiye'nin çağdaş hukuk normlarına sahip olması maksadıyla 1991 yılında
atılmış önemli bir adımdır. Esasen 163. madde kaldırılırken TCK'un 140,
141 ve 142. maddelerinin de 6187 sayılı kanun'un birlikte kaldırılması
da aynı gayeye matuftur.
TCK m.163'ün kaldırılmasına
mukabil iç hukukumuzdaki mevzuatta siyasi partilerin Anayasa'nın 68. maddesinde
belirlenmiş olan parti yasaklarına, bu arada "laik cumhuriyet ilkelerine"
aykırı eylemleri yaparak bu eylemlerin bir odağı haline gelmesi yasağı
muhafaza edilmiş bulunmaktadır.
Olayın tarihi seyri dikkate
alındığında TCK'nun 163. maddesi 1949 yılında yürürlüğe konmakla o günün
şartlarında laikliğe aykırı fiillerin suç sayılması dönemi başlamıştır.
Bu temel Kanun'da yapılan
değişiklikten sonra zamanla derneklerle sendikalar ve siyasi partilerin
tüzel kişiliklerinin laikliğe aykırı fiillerinin de yasaklanması yoluna
gidilmiştir.
Takriben 40 yıllık yasaklı
bir dönemden sonra şimdi çağdaş gelişmelere paralel olarak özgürlüklerin
genişletilmesi maksadıyla temel bir kanun olan TCK'dan 163. madde kaldırılmış
ve böylece şahıslar için laikliğe aykırı fiillerin suç sayılmasına son
verilmiştir.
Böylece Türkiye yeni bir
özgürlük dönemine girmiştir.
Halen mevcut bu hukuk düzeni
çerçevesinde kendisi için laikliğe aykırı faaliyetin yasaklandığı bir tüzel
kişinin sorumlu tutulabilmesi, ancak bu tüzel kişi adına karar almaya yetkili
kurulların kararlarının delil olarak ileri sürülebilmesi halinde mümkündür.
Yoksa şahısların beyan ve eylemlerinin tüzel kişilik tarafından bunların
eylemlerinin benimsenmesi sübut bulmadıkça delil olarak ileri sürülmesi
hukukun genel kurallarına aykırı olur. Esasen TCK m.163'ün kaldırılmasıyla
bu yol kapanmıştır.
Çünkü hukukun temel kuralına
göre:
"Yapan için suç olmayan
bir fiil başkası için de suç olamaz"
Bu temel hukuk kuralı bir
yandan parti tüzel kişiliği adına karar almaya yetkili kurullar tarafından
benimsendiği sübuta ermedikçe üyelerin eylemlerinin partiye herhangi bir
isnadın yapılmasına delil olamıyacakları gerçeğini ortaya koyduğu gibi
diğer yandan da parti tüzel kişiliğinin laikliğe aykırı eyleminden dolayı
da parti üyelerinin mes'ul tutulup cezalandırılamıyacağı gerçeğini de ortaya
koymaktadır. Bu gerçeğin doğal sonucu ise bu davada hiçbir şekilde Anayasa'nın
84/5. maddesinin uygulanma imkanının olmadığıdır.
Nitekim bir partinin laikliğe
aykırı eylemi ancak parti üyelerinin vasıtasıyla laikliğe aykırı eylemlerin
yapılmasıyla meydana gelebilir.
Halbuki laikliğe aykırı eylemler
şahıslar için suç olmaktan çıkartılmıştır.
Bu yüzden suç olmayan bir
fiil sebebiyle bir kimseye dolaylı yoldan -dolaşılarak bu fiili sebebiyle-
ceza verilmesi de mümkün değildir.
Bu hukuki gerçek esasen aynı
zamanda Anayasa'nın 10. maddesindeki "herkesin kanun önünde eşitliği" temel
ilkesinin de doğal bir sonucudur.
"Bir kimse bir fiilinden
dolayı parti üyesi değilse cezalandırılamaz, parti üyesi ise cezalandırılabilir"
denmesi hukuken mümkün değildir. Tam tersine demoksilerde parti üyesi olmak
teşvik edilmesi gerekli bir husustur. Parti üyesi olmanın tecziye sebebi
olması kabul edilemez.
Bu davada, bilindiği gibi
parti tüzel kişiliğinin yani parti adına karar almaya yetkili kurulların
hiçbirinin herhangi bir fiili söz konusu edilmemiştir. Sadece birkaç üyeye
sübut bulmamış ve hiçbirisi delil niteliğinde olmayan birkaç metin izafe
edilmiştir.
Dolayısıyla delil diye ileri
sürülen konulardan hiçbirisinin yukarıda açıklanan hukuki esaslardan dolayı
ne bu üyeler için ne de parti tüzel kişiliği için herhangi bir isnada delil
olması mümkün değildir.
Bu sebepten dolayı TCK m.163'ün
yürürlükten kaldırılmasıyla şahıslar için laikliğe aykırılık fiili suç
olmaktan çıkarıldığından bu davanın açılması hukuka uygun değildir.
3. FASIL: ANAYASA BAKIMINDAN
DA BU İSNADIN REFAH PARTİSİ'NE YAPILMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR. Savunma'mızın
davanın esası ile ilgili yukardaki bölümlerinde bu davadaki isnadın 1.
Fasıl, Birinci Kısımda:
Refah Partisi Gerçeği
ve Refah Partisi'nin 14 yıllık icraatı bakımından yapılmasının mümkün olmadığını,
2. Fasılda ise:
"Ceza hukuku temel esasları"
bakımından bu isnadın yapılmasının mümkün olmadığını bütün yönleriyle ve
hukuki dayanaklarıyla arz ettik.
Şimdi bu 3. Fasılda Anayasa
bakımından da bu davada bu isnadın Refah Partisi'ne yapılmasının mümkün
olmadığını hukuki dayanaklarıyla arz edeceğiz.
Bu gerçeği aşağıdaki Anayasal
esasların herbirini ayrı ayrı ele alarak belirteceğiz:
-
Birinci Kısımda, 1995 Anayasa
değişikliğine göre yetkili kurullarca benimsendiği sübuta ermedikçe sürece
şahısların eylemleri parti kapatma sebebi olamaz.
-
İkinci Kısımda, 1995 Anayasa
değişikliğinden önceki fiiller delil olarak gösterilemez.
-
Üçüncü Kısımda, beyan ve karar
eylem sayılamaz.
-
Dördüncü Kısımda, bu davada
odak olmanın beş şartından hiçbirisi yoktur.
-
Beşinci Kısımda, sorumsuzluk
-
Altıncı Kısımda, Hükümet üyelerinin
icraatlarını, yargı değil, TBMM denetler.
-
Yedinci Kısımda, kanunsuz suç
olmaz.
-
Sekizinci Kısımda, bu dava 1995
Anayasa değişiklikleri-nin hem amacına, hem de lafzına aykırıdır.
A. BİRİNCİ KISIM: 1995 ANAYASA
DEĞİŞİKLİĞİNE GÖRE YETKİLİ KURULLARCA BENİMSENDİĞİ SÜBUTA ERMEDİKÇE ŞAHISLARIN
EYLEMLERİ PARTİ KAPATMA SEBEBİ OLAMAZ. Bu Savunma'mızın usulle ilgili
III. Bölüm 5. Fasıl, Birinci Kısım, sayfa 201'de izah edildiği gibi 1995
Anayasa değişikliklerinin temel amacının Türkiye'nin Avrupa Birliğine üye
olabilmesi için pek çok konuda olduğu gibi siyasi partiler hukukunda da
en çağdaş normların Türkiye'de yürürlüğe konulmasını sağlamak olmuştur.
Bu meyanda bu Anayasa değişikliği ile çağdaş gelişmelere paralel olarak
Türkiye'mizde de siyasi partilerin kapatılmaması ana prensibine doğru gidilmiş,
1982 Anayasası ile ve 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nda önceden bahsedilen
pek çok kapatma sebepleri bu değişiklik ile ortadan kaldırılarak Siyasi
Partilerin kapatılmasının en asgari bir sahaya inhisar ettirilmesi amacı
güdülmüştür.
Aynı bölümün 202. sayfasında
ise bu değişikliklerden sonra artık Siyasi Partilerin kapatılmasının sadece
üç sebebe indirilmiş olduğunu belirtmiştik. Bu üç sebepten birisi:
Bir siyasi partinin eylemleriyle
Anayasa'nın 68/4. maddesinde belirtilen fiillerin işlendiği bir odak haline
geldiğinin sübut bulmasıdır.
Sayfa 202'de Anayasa'nın
69. maddesinin lafzı ve ruhu dikkate alınarak hukuki dayanaklarıyla belirtilmiştir
ki,
1995 yılından sonra 68. ve
69. maddelerin aldığı yeni şekilden açıkca görüldüğü gibi bir siyasi partinin
kapatılması ancak "partinin eylemleri" ile mümkündür.
Parti tüzel kişiliğini ilzam
eden ve parti tüzel kişiliği adına karar almaya kanunen yetkili Merkez
Karar Yönetim Kurulu (MKYK)'nun, Parti Büyük Kongresinin veya TMMM Grubu-nun
karar ve iştirakiyle gerçekleştirilmiş "parti eylemleri" dışında başka
herhangi bir sebeple parti kapatılması mümkün değildir.
Yani 1995 Anayasa değişikliği
ile artık:
Ayrıca parti yetkili kurullarca
benimsendiği sübut bulmadıkca,
Tek başına,
-
Ne parti üyelerinin beyan ve
eylemleriyle,
-
Ne Genel Başkanın, Parti Genel
Başkan Yardımcısının, Parti Sekreterinin beyan ve eylemleriyle,
-
Ne de partinin taşra teşkilatlarının
beyan ve eylemleriyle
siyasi partilerin kapatılması
mümkündür.
Böylece 1995 Anayasa değişikliği
ile siyasi partilerin kapatılması,
Çağdaş gelişmelere paralel
olarak yeni bir Anayasal güvenceye kavuşturulmuş. Yukarıda da değindiğimiz
ve dar bir sahaya inhisar ettirilmiştir.
Anayasa 68. ve 69. maddelerinin
1995 yılı değişikliği sonundaki lafzı bu hukuki gerçeği açıkca ortaya koyduğu
gibi bu Anayasa değişikliği esnasında ilgili Anayasa Komisyonu'nun Raporu
da (Bu Savunma'ızın sayfa 203-204) açıkca teyit ettiği gibi, bu değişikliğin
müzakereleri esnasında TBMM Genel Kurulu'nda Anayasa Komisyonu adına Komisyon
sözcüsünün yaptığı konuşma da ayrıca bu gerçeği aynen teyid etmiştir (Bu
Savunma'ızın sayfa 203-204)
Bu kukuki gerçekler açısından
bakıldığı zaman bu davada Refah Partisi'nin Büyük Kongresi'nin, MKYK veya
Meclis Grubu'nun laikliğe aykırı hiçbir kararı mevcut olmadığı gibi esasen
ne İddianame'de ne de Esas Hakkındaki Görüş'te de söz konusu edilmemiştir.
İsnada mesnet olsun diye
sadece bir kaç üyeye izafe edilen sübut bulmamış beyandan söz edilmiştir.
Anayasa'nın açıklanan
sarih hükmü karşısında bunların hiçbirinin bu davadaki isnat için delil
olma niteliği yoktur.
Dolayısıyla bu davadaki
isnadın Refah Partisi'ne yapılabilmesine her şeyden önce bizzat Anayasa'nın
68 ve 69. maddeleri de imkan vermez.
B. İKİNCİ KISIM: 1995
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNDEN ÖNCEKİ FİİLLER DELİL OLARAK GÖSTERİLEMEZ. Çünkü,
1. 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddeleri odak olma halinden ancak hangi
şartlar sübut bulduktan sonra söz konusu edilebileceğini açık ve sarih
bir şekilde belirtmiştir.
Gerek Ön Savunma'mızın 86
ve 87. sayfalarında gerek bu savunmamızın usulle ilgili bölümünün 176.
sayfasında bu davada 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun aradığı 5 tane
ön şarttan hiçbiri gerçekleşmemiştir. Dolayısıyla yukarıda da belirttiğimiz
gibi bu davanın, esasa girilmeden öncelikle usul yönünden reddi gerekir.
2. Sayın Başsavcı'nın
iddia ettiği gibi 1995 Anayasa değişiklikleriyle 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101/d ve 103. maddesinin mülga olduğu farz-ı muhal olarak kabul
edilecek olursa işbu dava konusuz kalacaktır ve bu sebeple dinlenemez duruma
düşecektir.
Zira yukarıda mükerreren
arz edildiği gibi, 1995 Anayasa değişikliğnden sonra parti kapatma sebebi
olarak,
"Partinin eylemleriyle
odak haline gelmesi"
hali kabul edilmiştir.
Yukarıda da hukuki delilleriyle
açıklandığı gibi, parti yetkili kurullarınca benimsendiği sübut bulmadıkça
üyelerin eylemlerinin partinin odak haline gelmesi sebebi olarak kabulü
mümkün değildir.
Farz-ı muhal olarak 2820
Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 103 ve 101/d. meddeleri mülga sayılsa
bile esasen hukukun temel kuralları açısından da üyelerin fiillerinden
parti tüzel kişiliğini sorumlu tutmak mümkün değildir. Çünkü, üyeler ile
parti tüzel kişiliği ayrı ayrı kişiliklerdir. Tüzel kişiliğin bir üyenin
fiilinden sorumlu tutulabilmesi için önce o üyenin fiilinden haberdar olması
gereklidir ama bu yetmez, ayrıca o üyenin fiiline bilfiil iştirak etmesi
gerekir. Yani o fiille illiyet bağı ile bağlı bulunduğunun ve benimsediğinin
sübutu gerekir.
Zira bir üye ile parti
tüzel kişiliği arasında üyelik bağının olması ayrı şeydir, bir üyenin fiili
ile parti tüzel kişiliğinin illiyet rabıtasıyla bağlı olmasının hukuki
anlamı ayrı şeydir.
Şimdi bu gerçeklerin ışığı
altında olaya bakıldığı zaman durum şudur: Sayın Başsavcı'nın davayı dayandırdığı
odak kavramı Anayasa'ya 23.07.1995 tarih ve 4121 sayılı kanunla girmiştir.
Partimiz, Anayasa'nın 68/4. maddesinde belirtilen yasakların izlendiği
bir "odak" haline gelmekle suçlandığına göre; bu kavramın oluşumunda
1995 yılından önceki eylemlerin dikkate alınmaması gerekir. Çünkü, Anayasa'da
1995 değişikliğinden önce parti kapatma nedenleri arasında odak olma
hali mevcut değildir:
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne
göre;
"Hiç kimse, işlediği
zaman ulusal ve uluslararası hukuka göre suç sayılmayan bir eylem ya da
ihmaldan ötürü mahkum edilemez" (m.7, fıkra 1). Türk
Ceza Kanunu'na göre;
"İşlendiği zaman kanuna
göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez"
(m.2, fıkra 1)
"Bir cürüm veya kabahatın
işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşrolunan kanun hükümleri bir birinden
farklı ise failin lehine olan kanun tatbik ve infaz olunur" (mad 2, Fıkra
2). Şimdi
hem Parti'mize hem de Parti mensuplarımıza atfedilen fiil ve beyanların
tarihlerine bakalım:
-
Şevki Yılmaz'a izafe edilen
konuşmalar, 1989-1990 yıllarında yapılmıştır. (Ayrıca Şevki YILMAZ ihraç
edilmiştir)
-
Hasan Hüseyin Ceylan'a izafe
edilen konuşma, 1990 tarihlidir. (Ayrıca Hasan Hüseyin CEYLAN ihraç edilmiştir).
-
"Çok hukukluluk" konuşması,
1993 yılında
-
Grup konuşması, 1994 yılında
yapılmıştır.
-
Ahmet TEKDAL'a izafe edilen
konuşma ise, 1986 yılına tekabül etmektedir.
Görülüyor ki, şayet Sayın Başsavcı'nın
iddia ettiği gibi bir an için 1995 Anayasa değişiklikleri ile 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddelerinin mülga olduğu kabul
edilecek olursa İddianame'de, yapıldığı ileri sürülen bu konuşmalar Anayasada
odak olma kavramı bulunmadığı döneme ait ve kanunda olmayan mesnede isnatlardan
ibaret olurlar.
Dolayısıyla Sayın Başsavcı'nın
kabulüne göre bu dava konusuz kalmış olur.
Çünkü bilindiği gibi, sonradan
yürürlüğe giren bir kanun, yargılanan kişi ve kurumların aleyhinde bir
hüküm getirmişse, bu hüküm asla geriye yürütülemez.
"Suç ve cezalar geçmişe
yürütülemez" (Anayasa Madde 15/son) Yok
eğer bu isnatlarla ilgili olarak Siyasî Partiler Kanunu'nun 103 ve atıfta
bulunduğu 101/d. maddeleri uygulanacaksa ki hukuken bunların uygulanması
gerekir o maddelerin hükümlerini işleterek odaklaşmanın ispatı için gereken
işlemlerin hiçbirisini yapmadığından, dava yine redde mahkumdur.
C. ÜÇÜNCÜ KISIM: BEYAN
VE KARAR EYLEM SAYILMAZ Yüksek malumları olduğu ve yukarıda da açıklandığı
üzere Anayasa'da yapılan 1995 değişikliklerinden sonra siyasi partilerin
kapatılmasıyla ilgili üç sebepten birisi "Siyasi Parti'nin eylemleriyle
odak haline gelmesidir"
Yüksek Malumları olduğu üzere;
BEYAN:
fikir temeline dayanan, düşünce ve kanaatlerin sözle veya yazı ile açıklamasına
denir.
Eğer beyan bir talep üzerine
gerçekleşirse görüş bildirme adını alır.
Beyan ve Görüş bildirme Anayasa'nın
25 ve 26. Maddeleri-nin kesin koruması altındadır.
Buna mukabil eylemde
fiziki güç temeline dayanan bedensel hareketin bulunması gereklidir.
Çünkü:
EYLEM, bir gerçek
veya tüzel kişinin bir maksada erişmek için kendi iradesiyle gerçekleştirdiği
faaliyettir.
Bundan dolayı düşünce
ve ifade özgürlüğü kapsamında kalan görüş bildirme ve beyanda bulunma,
eylem değildir. Bu yüzden Anayasa'da, yasalarda, ilmi ve kazai içtihatlarda
"beyan" ve "eylem" bir birinden farklı iki ayrı kavram olarak
kabul ve ifade edilmektedir.
Nitekim bu Savunma'mızda
sayfa 204-205'de de belirtildiği gibi;
Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinin
1995 yılı değişikliği TBMM'de müzakere edilirken Anayasa komisyonu raporunda
Şu
cümlelere yer verilmiştir:
".... Bunlardan birincisi,
partinin tüzük ve programının bu ilkelere aykırı olması; ikinci durum ise,
partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere aykırı olmasıdır.....Komisyonumuz,
bu ayrımı yapmış ve ikinci halde temelli kapatılmayı ancak partinin
bu tür eylemlerin işlendiği bir odak haline gelmiş olmasına bağlamıştır."
(Anayasa Komisyonu Raporu: TBMM, Dönem: 19, Yasama Yılı: 4 [S.Sayısı:861]
sh: 32/33). Bu
rapordan açıkça görüldüğü gibi ve "Komisyon'umuz bu ayrımı yapmış, ikinci
halde temelli kapatılmayı
ancak partinin bu tür eylemlerin işlendiği
bir odak haline gelmesine bağlamıştır"
cümlesi dikkate alındığında
bir yukarki cümlede "partinin beyan ve eylemlerinin bu ilkelere
aykırı olması"
ayrımı yapılmışken parti
kapatılmasına beyanların değil "Ancak parti eylemlerinin" sebep
olabileceğinin belirtilmiş olması,
bir yandan beyanın eylem
olmadığını göstermekte diğer yandan ise beyanların parti kapatmaya sebep
olamayacaklarını belirtmektedir.
Ve yine bundan dolayı uygulamaya
konulmadığı ve gerçekleşmesi için gereken faaliyet gösterilmediği sürece
alınmış bir karar, eylem sayılamaz.
Herhangi bir eylemin, kastı
ve gerçekleştirilmesi için yapılan faaliyet yasal ise o eylem yasal bir
eylemdir. Kasıt veya gerçekleştirmek için yapılan faaliyet yasal değilse
eylem yasadışıdır.
"Partinin eylemi"
demek, parti tüzel kişiliğini ilzam eden Merkez Karar ve Yönetim Kurulu
(MKYK), Büyük Kongre ve Parti Meclis Grubunun kararları ve bu kurulların
iştirakleriyle yapılan eylemler demektir.
Bundan dolayı parti üyelerinin,
Genel Başkan'ın, Genel Başkan Yardımcıları ile Genel Sekreter ve taşra
yönetim kurullarının beyanları ve eylemleri "parti eylemi" sayılamaz.
Bu davada ise hiçbir "parti
eylemi" yoktur. Herhangi bir "parti eylemi"nden söz dahi edilmemiştir.
Çünkü delil olsun diye ileri
sürülen konulardan hiçbirisi partinin eylemi değildir. Bunlardan hepsi
sadece birkaç üyeye izafe edilen sübut bulmamış beyanlardan ibarettir.
Beyan eylem sayılamıyacağı
için ve esasen üyelerin yaptığı ileri sürülen beyanların hiçbirisinden
parti yetkili kurullarının haberi dahi olmadığı, bunlarla ilgili herhangi
bir kararı bulunmadığı için sözü edilen birkaç beyanın "parti eylemi" olarak
kabul edilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu davadaki isnat hukuken delilden
mahrumdur.
D. DÖRDÜNCÜ KISIM: BU
DAVADA "ODAK OLMA"NIN BEŞ ŞARTINDAN HİÇBİRİSİ YOKTUR. Yüksek malumları
olduğu üzere bu Savunma'mızın IV. Bölümü'nün 3. Faslı'nda bu davada sözü
edilen isnadın Anayasa bakımından da Refah Partisi'ne yapılmasının mümkün
olmadığını delilleriyle açıklamıştık.
Anılan Bölümde:
-
Birinci Kısım'da 1995 Anayasa
değişikliğine göre yetkili kurullaca benimsendiği sübuta ermeyen şahıs
eylemleri-nin parti kapatma sebebi olamayacağı yönünden,
-
İkinci Kısım'da "Odak olma
halinin" bir kapatma sebebi olarak Anayasa'da 1995 yılında ilk defa yer
alması yüzünden bu değişiklikten önceki fiillerin delil olarak gösterilmesinin
mümkün olmaması bakımından,
-
Üçüncü Kısım'da ise "Beyan,
görüş açıklama ve kararın" eylem sayılalamayacağı yönünden,
Anayasa'ya göre bu davadaki
isnadın Refah Partisi'ne yapılmasının mümkün olmadığını hukuki dayanaklarıyla
açıkladık.
-
Bu Dördüncü Kısım'da ise
Ön Savunma'mızda ve bu Savunma'mızda bundan önceki bölümlerde yapmış olduğumuz
açıklamalara dayanarak kısaca, odak olmanın beş şartından hiçbirisinin
mevcut olmaması dolayısıyla bu davada isnadın Anayasa bakımından Refah
Partisi'ne yapılmasının mümkün olmadığını belirteceğiz.
Yüksek malumları olduğu üzere
gerek Ön Savunma'mızın 56-62. sayfalarında gerekse bu Savunma'mızın 140-143.
sayfalarında belirtiğimiz gibi,
Çağdaş ülkelerdeki gelişmiş
demokrasilerde 50 yıldan beri siyasi partilerin kapatılması artık terk
edilmiştir. Türkiye'de de çağdaş ülkelerdeki gelişmeler hedef alınarak
adım adım bu hedefe yaklaşılmıştır ve en son 1995 yılında Anayasa'da yapılan
değişikliklerle siyasi partilerin kapatılması en asgari sahaya inhisar
ettirilmiş ve ancak üç sebepten dolayı siyasi partilerin kapatılmasının
söz konusu olabileceği aşamasına gelinmiştir.
Bu Savunma'mızın 215-216.
sayfalarında ise bunlardan birisinin "partinin eylemleriyle suç odağı haline
gelmesi hali olduğunu ifade ederek 208-212. sayfalarda odak olma halinin
hukuki anlamı ve unsurları üzerinde durarak,
2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'na göre bir siyasi partinin odak haline gelmesinin ancak bu Savunma'mızda
sayfa 176'da belirtilen beş şartın sübut bulmasıyla,
Anayasa'nın 69. maddesine
göre ise bir siyasi partinin odak haline gelmesinin ancak sayfa 215-216'da
belirtilen beş tane şartın hepsinin birden sübut bulmasıyla,
mümkün olabileceğini hukuki
dayanaklarıyla açıklamıştık.
Ve sayfa 285-286'da ise bu
davada hangi yönden bakılırsa bakılsın ne 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu
ne de Anayasa 69'un öngördüğü odak olma şartlarından beşinin birden sübut
bulması şöyle dursun hiçbirinin mevcut olmadığını belirtmiştik.
Ve yine bu Savunma'mızın
yukardaki IV. Bölüm, 2 Fasıl, Beşinci Kısım'da Sayfa: 285'de aynı şekilde
bir kere daha bu davada hangi yönden bakılırsa bakılsın odak olma şartlarından
hiçbirisinin bulunmadığı tekrar arz etmiştik.
Keza IV. Bölüm, 2. Fasıl,
6. Kısım'da (sayfa 290) ise bu davada 1995 Anayasa değişikliği ile getirilen
"odak olma şartının en önemli vazgeçilmez unsuru"nun
ve
Bir partinin programını,
tüzüğünü ve bütün yasal faaliyetlerini bir kenara bırarakarak planlı ve
devamlı bir şekilde saldırgan eylemleri yürüten bir kuruluş haline gelmiş
olması,
unsuru olduğunu hukuki dayanaklarıyla
belirtmiş ve Refah Partisi için bu davadaki isnadın hiçbir unsurunun mevcut
olmadığı gibi odak olma halinin bu en önemli unsurunun da kesinlikle
mevcut bulunmadığını, böyle bir şeyden bahsetmenin dahi mümkün olmadığını
açıklamıştık.
Sonuç olarak,
Bütün bu gerçekler açıkça
gösteriyor ki,
Bu davada odak olmanın beş
şartından hiçbirisi yoktur.
Dolayısıyla bu cihetten de
Anayasa bakımından bu davadaki isnadın Refah Partisi'ne yapılması mümkün
değildir.
E. BEŞİNCİ KISIM: SORUMSUZLUK
VE DOKUNULMAZLIK Anayasa'nın en önemli temel ilkelerinden birisi milletvekilleri
için "sorumsuzluk" bir diğeri de "dokunulmazlık" teminatıdır.
Başsavcı İddianamesi'nde
ve Esas Hakkındaki Görüş'ünde bu iki temel teminatı yok saymak suretiyle
Anayasa'nın bir çok temel esaslarına aykırı düşen bir kabül yapmaktadır.
Halbuki böyle bir kabul hukuken mümkün değildir. Bu kabule dayanarak ileri
sürülen sonuçların da hukukî geçerliliği yoktur.
Anayasa'nın öngördüğü sorumsuzluk
ve dokunulmazlık konularını Ön Savunma'mızın 287-297. sayfalarında hukuki
anlamları, kapsamaları ve sonuçları bakımından etraflı bir incelemeye tabi
tutmuş ve çok önemli hukuki gerçekleri arz etmiştik.
Bu meyanda,
Sorumsuzluk ve Dokunulmazlığın
gelişmiş ülkelerle Türkiye'deki tarihçesi, bunların tarifleri, anlamları
ve Anayasal dayanakları üzerinde durmuştuk.
E.1. SORUMSUZLUKÖn
Savunma'mızda da belirttiğimiz gibi,
Sorumsuzluk, bir parlâmento
üyesinin "PARLAMENTER FONKSİYONU" ifâ ederken, parlamentonun içinde
ve dışındaki işlem ve eylemlerinden dolayı sorumlu tutulmaması, herhangi
bir kişi ya da kurum tarafından takibata uğramamasıdır. "PARLAMENTER FONKSİYON"
kavramı özellikle kullanılmaktadır. Zira, bundan maksat, yalnız "YASAMA
SORUMSUZLUĞU" değil, aynı zamanda "DENETİM" faaliyetlerinin de "SORUMSUZLUĞU"
dur.
Parlamenter, ancak böyle
bir sınırsız güvence sebebiyledir ki, parlamenter işlevini yerine getirirken
düşündüğünü söyleyebilir, istediği yasa teklifini verebilir; denetimde
istediği denetim yolunu kullanabilir.
Ancak ifade etmek gerekir
ki: "KİŞİSEL" gibi görünen "SORUMSUZLUK" aslında milli iradeye
tanınmış bir güvencedir. Milli iradenin temel kaynağı olan milletin, kendisine
böyle bir güvence, eylem ve işlemlerden dolayı sorumsuzluğu tanıması kadar
tabii bir tasarruf olamaz. Zira; "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir".
a. SORUMSUZLUĞUN KAPSAMI1.SORUMSUZLUĞUN
KİŞİLER BAKIMINDAN KAPSAMI:
Ön Savunma'mızın 224. sayfasında
arz ettiğimiz gibi "sorumsuzluğun", sorumsuzluktan yararlanabilmenin mutlak
şartı, temsili sistemde milleti temsil etmek ve parlamenter olmaktır.
Bu kuralın hukukumuzda bir
tek istisnası vardır. Dışarıdan atanan Bakanlar Kurulu üyeleridir. (Any.m.112/IV)
2. SORUMSUZLUĞUN YER BAKIMINDAN
KAPSAMI
Ön Savunma'mızın 226-232.
sayfalarında hukuki dayanaklarıyla belirttiğimiz gibi Anayasa'nın 83/1.
maddesi "MECLİS ÇALIŞMALARI......" esasını getirmek suretiyle yer tahdidini
kaldırmıştır. Meclis'in içinde ve dışında yapılan bütün Meclis çalışmalarının
tamamı "Meclis çalışmaları" kapsamı içinde-dir.
Ön Savunma'mızda hukuki dayanaklarıyla
kesin bir şekilde ortaya koyduğumuz gibi Anayasa Mahkemesi kararları, doktrin
ve bütün hukuki düzenlemeler, bu arada bilhassa Meclis İçtüzüğünün pek
çok maddeleri tıpkı Meclis Genel Kurul kürsüsünde olduğu gibi bütün grup
ve komisyon çalışmaları da "SORUMSUZLUK" teminatı altındadır.
Hukuken netleşen görüşe göre
sorumsuzluk hem Meclis içindeki hemde Meclis dışındaki "Meclis çalışmalarının"
tümünü kapsar.
Meclis içi yerler meyanında
Kürsü, Genel Kurul Salonu, geçici ve daimi komisyon salonları, siyasi partilerin
Grup top-lantı salonları, grup yönetim kurulu salonları ve Meclisin diğer
bütün müştemilatı yer alır.
Komisyonsuz, grupsuz bir
parlamento düşünülemez. Özellikle de "DEMOKRATİK - PARLAMENTER"
sistemlerde... Esasen, hem komisyonlara hem de siyasi parti gruplarına
tahsis edilmiş mekânlar "MECLİS DAHİLİNDE" bulunmaktadır. Siyasi parti
gruplarının, daimi veya muvakkat komis-yonların katkılarının bulunmadığı
bir "MECLİS ÇALIşMASI"ndan elbet de söz edilemez.
Esasen Meclis kürsüsü
ve Genel Kurulu'nda yapılan Meclis çalışmalarının şekillenmesi grup salonlarında
ve gurup yönetim kurulu salonlarında, daimi ve geçici komisyon salonlarında
yapılan çalışmaların bir sonucudur. Bu temel çalışmalarda da milletvekilleri
parlamenter fonksiyonu icra ederken tam ve mutlak bir sorumsuzluk güvencesine
sahip olmalıdırlar ki düşünce ve beyanlarını hiçbir kaygı taşımadan rahatça
ortaya koyabilsinler. Böylece «Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir»
prensibinin doğal sonucu olarak milleti temsil görevlerini hakkıyla yerine
getirebilsinler.
Nitekim, Milli Eğitim eski
bakanlarından, Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonu sabık başkanlarından
Sayın Prof. Dr. Safa Reisoğlu'nun, suretini ekte sunduğumuz makalesinde
aynen şöyle denilmektedir:
"...Meclis çalışmalarının
kapsamına milletvekillerinin parlamenter görevleriyle bağlantılı olarak
yaptıkları çalışmalar girer. Böylece, milletvekilleri, Meclis Genel Kurulu'nda,
komisyonlarda, başkanlık divanında, danışma kurulunda ve PARTİ GRUPLARINDA
kullandıkları oylardan, yaptıkları konuşmalardan, ifade ettikleri düşüncelerden
sorumlu tutulamazlar..." (Milliyet Gazetesi. 27.10.1992) (Ön Savunma, EK:
Bölüm IV, No:25) Parlamenter
faaliyetin, yalnız "KÜRSÜ" ve "GENEL KURUL" çalışmalarından ibaret
olmadığı; siyasi partilerin grup çalışmalarıyla, daimi ve geçici komisyon
çalışmalarının da "MECLİS ÇALIŞMALARI"ndan sayıldığı Anayasa Mahkemesi'nce
de kabul edilmektedir.
2.3.1965 tarih ve 1964/19
E. 1965/11 K. Sayılı Anayasa Mahkemesi kararında aynen şöyle denilmektedir:
"...Anayasa ve içtüzük
hükümlerine göre meclislerdeki SİYASİ PARTİ GRUPLARI, içinde bulundukları
meclislerin çalışmaları ile ilgili faaliyetlerde bulunmak üzere kurulmuş
teşekküller olup, meclisler dışında bir parti grubunun varlığı düşünülemez..."Bu
karar, çok açık biçimde göstermektedir ki: siyasi partilerin gruplarındaki
faaliyetleri "PARLAMENTER FAALİYETTİR".
Ve bu faaliyet de "SORUMSUZLUK TEMİNATI" altındadır.
1982 Anayasası'nın 153/6.
maddesinde belirtilen: "ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI"nın "YASAMA, YÜRÜTME
VE YARGI ORGANLARI..." dahil tüm kişi ve kurumları bağlayacağı hükmü
tartışmasızdır. O halde: Kürsüde, Genel Kurul'da, komisyonlarda ve siyasi
partilerin grup toplantılarında, hattâ Meclis müştemilatında serdedilen
"SÖZ", "OY" ve "DÜŞÜNCE"; "SORUMSUZLUK TEMİNATI" altındadır.
3. SORUMSUZLUĞUN FİİL
BAKIMINDAN KAPSAMI
Ön Savunma'mızın 232.
sayfasında belirttiğimiz gibi:
Sorumsuzluğun "KİŞİLER"
ve "YER" bakımından izahından sonra, bir de "FİİLLER" bakımından
"KAPSAMINA" gözatacak olursak: Hangi fiillerin "PARLAMENTER SORUMSUZLUK"
kapsamına girdiğini birer birer saymanın mümkün olmadığı anlaşılacaktır.
Belki bir kaç örnekle, meseleye ışık tutmak mümkün olabilir:
Hiç şüphesiz, bunun ölçütü
de yine "PARLAMENTER FONKSİYON" olacaktır. Buna göre; Parlâmento'da
ileri sürülen görüşler, yapılan konuşmalar, kanun önerileri, araştırma,
genel görüşme, gensoru, soru önergeleri... gibi yasama ve denetim faaliyetleriyle
bunlara benzer fiiller örnek olarak zikredilebilir.
b. SORUMSUZLUĞUN NETİCELERİÖn
Savunma'mızda (sayfa 233-234); "SORUMSUZLUK"un üç önemli sonucu olduğunu
arz etmiştik:
1. SORUMSUZLUK MUTLAKTIR.
Bir meclis üyesi, yasama
faaliyetini yürütürken bu faaliyetle ilgili fiillerinden cezayı müstelzim
suç hasıl olsa dahi takibata tabi tutulamaz, tecziye edilemez: Mutlak bir
muafiyet söz konusudur.
Çünkü; Anayasa'nın 83. maddesine
göre sorumsuzluk kapsamına giren bir fiil milletvekili için suç olmadığından
yargı organının görev ve yetki alanı dışında kalır.
Bu duruma yargı organının
müdahalesi hem kanunsuz bir eylem, hem yetki tecavüzü, hem de Anayasa ihlali
manasına gelir.
Zira Anayasa'nın 6. maddesine
göre "Hiç kimse veya organ kaynağını Anayasa'dan almayan bir Devlet yetkisi
kullanamaz" .
Yine Anayasa'nın 11. maddesine
göre;
"Anayasa hükümleri, yasama,
yürütme ve yargı organlarını...." bağlayan temel hukuk kurallarıdır.
Milletvekili sorumsuzluğu
bir Anayasa hükmüdür (m.83). Bu hükmü dikkate almamak veya hangi düşünce
ile olursa olsun bu açık hükme aykırı bir tutum ve davranışta bulunmak
Anayasa ihlali demek olur.
2. SORUMSUZLUK DAİMİDİR
Yasama sorumsuzluğunun
"DAİMİ" oluşu, milletvekilinin bağımsızlığı, milli iradenin tam tecellisi
için kaçınılmazdır. Daimilik sebebiyle milletvekilleri, hem milletvekillikleri
devam ettiği sürece, hem de süre bitiminden sonra sorumsuzluk te'minatından
yararlanmaya devam ederler. Hem filhal (şimdi), hem de gelecekte "sorumsuzluğa"
sahip olan temsilci bağımsız davranma imkanını elde etmiş olur; böyle bir
te'minat da millete hizmet imkanı verir.
3. SORUMSUZLUK KAMU DÜZENİNDENDİR.
Sorumsuzluğun amacı bir
yandan parlamentoda milli iradenin tam bir serbestlikle ifade edilmesini,
diğer yandan da temsili görevini yerine getirirken bağımsızlığının ve güvencesinin
sağlanması olmasından dolayıdır ki parlamento üyesi bu güvenceden feragat
edemez: bu güvenceyi kullanmayacağına dair hiçbir taahhütte bulunamaz.
Sorumsuzluk teminatına rağmen her nasılsa bir milletvekili yargılamaya
tabi tutulacak olursa sorumsuzluk teminatı yargılamanın her safhasında
ileri sürülebilir. Mahkemelerce de re'sen dikkate alınması gerekir.
E.2. YASAMA DOKUNULMAZLIĞI"Dokunulmazlık",
Anayasalarımızdaki ilk ifâdesiyle "Teşrii masuniyet" parlamenter faaliyetin
bir başka güvencesidir. 1982 Anayasası'ndaki hüküm şudur:
"Seçimden önce veya
sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclisi'n kararı
olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz yargılanamaz...."
(Anayasa, m..83/2) Çok
açık biçimde anlaşılmaktadır ki, "dokunulmazlık" ancak TBMM tarafından
kaldırılabilir.
Burada da aslolan "dokunulmazlık
güvencesi"nin dönem sonuna kadar devam ettirilmesidir.
İşte bundan dolayıdır ki,
Anayasa Mahkemesi bu hususta haklı olarak son derece büyük bir hassasiyet
göstermektedir. Nitekim bunun için ilgili kararlarında şu görüşlere yer
vermiştir:
Anayasa; 2. maddesiyle,
Türkiye Cumhuriyetini bir hukuk Devleti olarak nitelemiştir. Şu duruma
göre yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması konusunda bir takım belirli,
objektif ölçüler uyarınca davranılması ve bu ölçülerin bir hukuk devletinden
beklenen nitelikte bulunması şattır." (E: 1968/69-79 Birleşik, K: 1969/1,
K.t. 2.1.1969, AMKD 7, s. 137. Aynı yönde E: 1971/137, K: 1971/66, K.t.
15.7.1971, AMKD 11, s. 20)
"...... Yasama dokunulmazlığı
müessesesine 1961 Anayasası 79. maddede yer vermekle Anayasa koyucunun
güttüğü erek-ki bu, yasama görevini yürüteceklerin çeşitli çevrelerden
gelebilecek baskı ve KAYGILAR dan korunmuş olarak o görevi, gereği
gibi yapmalarını sağlamak" (AMKD. 7, s.37)
"Bir isnat, hazırlık soruşturulması
yapılmasını hatta kamu davasının açılmasını gerekli kılacak ciddilikte
görülebilir. Ancak bu ciddilik derecesi bir yasama dokunulmazlığının kaldırılması
için yeterli olmayabilir. Çünkü bir hukuk devletinde yasama dokunulmazlığına
Anayasa'da yer verilmekle güdülen erek, dokunulmazlığın kaldırılmasında
işin çok hassas ve ince ölçülere vurulmasını gerektirir. Tersine bir görüş
ve uygulama yasama dokunulmazlığını bir güvence olmaktan çıkarır; bir süs
ve göstermelik durumuna getirir ki bunun da Anayasa ilkeleri ile bağdaştırılmasına
olanak yoktur." (AMKD 11, s.73). Görüldüğü
gibi demokrasi açısından son derece önemli bir güvence olduğu için dokunulmazlık
konusunda hem Anayasa yapıcı, hem de Anayasa Mahkemesi son derece titiz
davranmaktadır. Bu güvenceye ve bunun korunmasına büyük önem vermektedirler.
Çünkü, Anayasa yapıcı
Anayasa'nın 83. maddesinin hükmüne göre dokunulmazlık güvencesinin kaldırılmasını
bir yandan TBMM'nin kararına bağlı kıldığı gibi bununla da yetinmemiş,
üyenin müracaatı halinde Anayasa Mahkemesi'ninde konuyu inceleyerek bu
kaldırma işlemini kaklı bulması şartına bağlamıştır. (Any. m.85)
Yukarıki ve benzeri kararlardan
da anlaşılacağı gibi Anayasa Mahkemesi dokunulmazlığın kaldırılmasında
objektif kriterlere göre hareket edilmesini şart koşmuş ve dokunulmazlığın
kaldırılabilmesi için:
a) İsnad ciddi olmalı,
b) Siyasi maksatlara
dayanmamalı,
c) Kovuşturma konusu
etkin ve yaygın olması,
d) Üyenin şeref ve
haysiyeti korunmalı,
kriterlerine uyulması esasını
va'z etmiştir.
"Anayasa Mahkemesi, yasama
dokunulmazlığının kaldırılması ile ilgili olarak verdiği kararlarda, işin
esasını incelerken, yukarıda belirtilen ilkelerden birine uyulmamasını
iptal nedeni olarak kabul ediyor." (Prof.Dr. Erdoğan Teziç. Türk Parlamento
Hukukunun Kaynakları, s.128). Çok
açık biçimde görülmektedir ki: Yüksek Mahkeme'nin, "dokunulmazlık"ın
kaldırılması için; "hazırlık soruşturması yapılmasını, hatta kamu davasının
açılmasını gerekli kılacak..." ciddiliği yeterli görmemişken; bu ciddiyetten
bile uzak mesnetlere dayanarak, dokunulmazlığın kaldırılması neticesini
de doğuracak kapatma davası yoluna gidilmiş olması kabul edilemez.
Gerçekten de , bir partinin
kapatılması, üyeliğin düşmesi ve belki bütün bunlardan sonra da müsned
fiil dolayısıyla yetkili ve görevli mahkemede yargılanma yolunun açılması,
Anayasa yapıcının sorumsuzluk değil, hatta dokunulmazlık için bile getirdiği
bunca güvence apaçık ortadayken "Mutlak Sorumsuzluk İlkesinin" bile dolaylı
yollardan dolaşılarak bertaraf edilmesi, herşeyden önce Anayasa'nın ve
demokrasinin en temel ilkelerine aykırı olur. Bu ise, hukuk tekniği
ifadesiyle "KANUNA KARŞI HİLEDİR". Halbuki, MK'nun 2. maddesinde
belirtildiği gibi: ".... sırf gayri izrar eden bir hakkın su-i istimalini
kanun himaye etmez..."
"Ferağat edilemez" bir hakkın,
yargı yoluyla da olsa yok edilmesi düşünülemez.
84. madde incelendiğinde
görülecektir ki; "milletvekilliğinin düşmesi" iradi de olsa, hükümle de
olsa mutlaka TBMM'nin kararını gerektirmektedir. İstifa dışında kalan "düşme"
lerde 83. maddenin prosedürü çalıştırılmaktadır.
Anayasa bir bütündür. Bundan
dolayıdır ki Anayasa'nın 84/5. maddesi uygulanırken 83. maddenin yok farz
edilmesi mümkün değildir. Bu uygulama ancak 83. maddenin gereklerinin yerine
getirilmesi suretiyle yapılabilir. Aksi halde Anayasa'nın ve demokrasinin
temel kuralı olan hem "mutlak sorumsuzluk" hem de "dokunulmazlık" ilkeleri
ihlal edilmiş olur.
Üyeleri yargılama hakkı (sorumsuzluk
dışında kalan fiiller için) elbette mahkemelerindir. Ancak, "dokunulmazlık"
güvencesi devam ettiği sürece mahkemelerin bu hakkı da dondurulmuş olur.
Buna rağmen sorgulama ve yargılama teşebbüsleri hem Anayasal düzenlemelere
uygun düşmez, hem de kuvvetler arası yetki ve görev gasbı söz konusu olur.
Yasama organının, İcra organının;
ya da bunlardan birinin yargı'ya doğrudan veya dolaylı müdahalesi nasıl
Anayasal aykırılığı oluşturursa; mahkemelerin de, kendi yetkileri dışında
kalan organların sorumluluk sahasına girmesi o şekilde Anayasal aykırılığı
doğurur.
Bu önemli hususu Sayın Ali
Efendioğlu da hatta seçimle gelen bir milletvekilinin, milletvekilliğinin
Anayasa Mahkemesi kararıyla ya da TBMM Başkanlığı'nca tesis edilecek herhangi
bir yönetsel işlemle sona ermesinin dolaylı yollardan değil, hiçbir şekilde
söz konusu olmaması gerektiğine dikkat çekmekte ve bu hususta aşağıdaki
görüşü serdetmektedir:
"Ayrıca seçimle gelen
bir milletvekilinin, milletvekilliğinin, Anayasa Mahkemesi kararıyla ya
da TBMM Başkanlığınca tesis edilecek yönetsel bir işlemle (Tespitle) sona
ermesinin "kuvvetler ayırımı" ve "ulusal iradenin üstünlüğü" ilkeleriyle
ne denli bağdaştığı düşünülecek bir başka konudur." (Doç.Dr.Yılmaz Alifendioğlu;
Any.Mh.Kar. 14.7.1993; 1992/1-1993/1) Kaldı
ki, Anayasa'nın 6, 7, 8 ve 9. maddeleri, Yasama, Yürütme ve Yargı organlarıyla
bunların yetki alanlarını açık biçimde tâdad ve tahdid etmiştir.
O halde, "dokunulmazlık
güvencesi" gündeme geldiğinde Anayasa'nın Başlangıç bölümü ile 6, 7, 8,
9 ve 83. Maddele-rini birlikte düşünmek gerekir.
Zira, "meşrû Devlet yetkisi"
nin yegâne kaynağı "ANAYASA" dır (Anayasa, m.6/2).
Sayın Prof. Dr. Süheyl Batum,
"Dokunulmazlık..." başlıklı makalesinde şu görüşlere yer vermektedir.
"Yasama dokunulmazlığı,
genel olarak 'bir zırh', 'bir dokunulmazlık statüsü' görünümündedir. Bu
zırh içinde, milletvekili kendi meclisinin izni ve bu yönde bir kararı
olmaksızın tutulamaz, yakalanamaz, soruşturulamaz,
yargılanamaz, ADLİ TAKİBATA YA DA YARGILAMA İŞLEMLERİNE KONU OLAMAZ.
Ve bu zırhın nedeni de, yasama meclisi üyesinin iktidarın baskısından,
olası komp-lolarından ve yıldırma yöntemlerinden korunmasıdır. (...) Üyeyi
bir baskı, komplo, iktidar çoğunluğundan gelecek, bir tehdit ya da DEĞİŞİK
SİNDİRME YÖNTEMLERİ karşısında korumak ve görevini gereği gibi yapmasını
sağlamaktır..." (Prof. Dr. S. Batum, Milliyet, 13.2.1997) (Ön Savunma,
EK: Bölüm IV, No:26) Yine
Sayın Prof. Dr. Bahri Savcı da "Boşuna tartışma: Parlamenterliğin sona
ermesi" başlıklı makalesinde:
"Doğrudan halk seçiminden
gelerek, ulusal egemenliğin belirdiği ve merkezleştiği temsilcidir, milletvekili...
Onun, ayrıcalıkları - korunmuşlukları - dokunulmazlıkları vardır. Bunlar
rakipleri, özellikle, resmi otoriteler tarafından, siyasal amaçlarla rahatsız
edilmeden, bir tasalluta uğramadan, yaşamın maddi yüklerinden ve sorunlarından
kurtulmuş (azade) olarak, parlamenterlik işlerini, huzur ve güvenlik içinde
görebilmeleri içindir; siyasal amaçlı olarak alakonulma, tutulma, yakalanma,
hapsedilme, olasıklarından uzak bulundurmak içindir. Milletvekili, böyle
bir statü içinde, ulus kadar özgür çalışabilmelidir."
....
"Yasal korunmuşluk (teşrii
masuniyet): Buna göre de parlamenter 'Cürm-ü meşhud-u cinaî' (cinayet işleme
anı) dışında, kendisine suçluluk yöneltilmesi (isnadı) ile hot be hot,
adliye ve yargı yöntemlerine uğratılamaz; üyesi olduğu parlamentoca, yöntemine
göre dokunulmazlığı kaldırılmadıkça, yakalanamaz, tutulamaz, tevkif edilemez,
muhakeme edilemez, kendisine hüküm giydirilemez; kendisine, bu hükmün gerekleri
uygulanamaz. Koğuşturulabilmesi için önce, ayrıcalık ve korunmuşluklarından
soyundurulmuş olması gerekir. Doktrin böyle der".
....
"Dokunulmazlığın kaldırılarak
milletvekilinin 'düşürülmesi' kurumunun yanına, işe Meclis'i karıştırmadan,
onun dokunulmazlığının kaldırılması kararına gerek duymadan ve Meclis'in,
ayrıca bir değerlendirmesine de olanak vermeden, doğrudan Anayasa Mahkemesi'nce
hükmedilmek üzere, bir de üyeliğin sona ermişliği kurumu da getiriyor!"değerlendirmesini
yaptıktan sonra şu tesbiti yapıyor:
"Ederlerse ne mi olur?
Hukuk ve gerçekler dünyamızda kaos olur" (Prof. Dr. Bahri Savcı, Cumhuriyet
5.10.1993) (Ön Savunma, EK: Bölüm IV, No:27) Netice
olarak görülmektedir ki: "sorumsuzluk" ve "dokunulmazlık" milli
iradenin eksiksiz temsili için zaruri birer güvencedir, aslâ vazgeçilemez
ve hiçbir şekilde ihlal edilemez.
Zira, aksi halde, Anayasa'nın
temel esası olan "kuvvetler ayrımı" prensibi ortadan kalkar, milli iradenin
TBMM'de tecelli ettirdiği aritmetiğin, milli irade dışında herhangi bir
yol veya sebeple değiştirilebilmesi imkanı doğar ki, bu durumun demokrasinin
temel esaslarıyla bağdaşması mümkün değildir.
ANAYASA'NIN 83. MADDESİNİN
GEREKLERİ YERİNE GETİRİLMEDEN 84/5. FIKRASININ UYGULANMASINA TEVESSÜL EDİLMESİ
İLE ANAYASA'NIN SADECE 83. MADDESİ DEĞİL AYRICA 15/SON, 38/4, 36/6, 36/1,
37. MADDELERİ GİBİ DİĞER TEMEL HÜKÜMLERİN HEPSİ DE ÇİĞNENMİŞ OLUR.
Nitekim,
1- Anayasa m. 15/son
fıkrası:
"suçluluğu mahkeme kararıyla
saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz" hükmünü
içermektedir.
2- Anayasa'nın 38/4.
maddesinde:
"suçluluğu hükmen sabit
oluncaya kadar kimse suçlu sayılamaz" hükmü
ile,
3- Ve yine Anayasa'nın
36/6 maddesinde:
"ceza sorumluluğu şahsidir."
prensibi yer almıştır.
4- Ayrıca Anayasa'nın
36/1. maddesinde:
"Herkes meşru vasıta ve
yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı
olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir." denilmekte,
5- Anayasa'nın 37.
maddesinde:
"Hiçkimse kanunen tâbi
olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarılamaz.
Bir kimseyi tabi olduğu
mahkemeden başka mercii önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı yetkisine
sahip olağanüstü mercîler kurulamaz" Yüksek
malumları olduğu üzere hukukta Anayasa ve yasalar uygulanırken bir yandan
hukukun temel (vazgeçilmez) prensiplerinin korunması ve diğer yandan da
Anayasa ve yasa hükümlerinin bütününün dikkate alınması mecburiyeti vardır.
Bundan dolayıdır ki, 2820
Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddeleri bu temel hukuk
kurallarına uygun olarak, herhangi bir partinin eylemleriyle odak haline
dönüşmesi isnadından söz edilebilmesi için önce ilgili parti üyelerinin
tabiî hakim önünde yargılanıp hüküm giymelerini ancak bundan sonra
sübut bulmuş bu delillere dayanılarak odak olma halinin diğer unsurlarının
sübut bulmasını şart koşmuş ve ancak bunlardan sonra isnadın kabule şayan
olup olmadığının tesbitini esas almıştır.
Bu sistem hukukun genel prensiplerine
uygun olan bir sistemdir.
Buna mukabil Başsavcı'nın
"Esas Hakkındaki Görüş"ünün 66. sayfasında ileri sürdüğü iddianın ise hukuken
kabulü mümkün değildir.
Nitekim Başsavcı bu iddiasında:
"Bu davada parti hükmi
şahsiyeti yargılanmaktadır. Şahıslar yargılanmamaktadır. Şahısların cezalandırılmaları
söz konusu değildir. Biz esasen böyle bir şeyi de talep etmiyoruz. Bundan
dolayı ilgili şahısların tabiî hakim önünde yargılanmış olmalarına lüzum
yoktur." demektedir.
Halbuki parti tüzel kişiliği
hakkında verilecek olan hüküm dolaylı yoldan şahısların cezalandırılmaları
sonucunu doğurabilecektir.
Diğer yandan:
Anayasa'nın 100. maddesi
Hükümet üyelerinin yargılanabilmesini belli şartlara bağlamıştır ve bunun
ancak Meclis kararıyla mümkün olabilmesi esasını getirmiştir.
Başsavcı'nın iddiasının kabulü
Anayasa'nın bu çok önemli temel esasını da yok saymak veya çiğnemek anlamına
gelir. Bu yüzden de bu iddianın kabulü mümkün değildir.
Hükümet üyelerinin yargılanabilmeleri
ancak Anayasa'da belirtilen prosedür uyarınca meclisin kararıyla mümkün
olabilir.
Bu gerçek karşısında Başsavcı'nın
iddiası aslında yukarıda saydığımız Anayasa maddelerinin hepsini yok farz
etmek sonucunu veya hepsinin çiğnenmesi neticesini beraberinde getirecektir.
Bunlar ise hukukun vazgeçilmez
temel kurallarıdır. Yok farzedilmesi veya çiğnenmesi mümkün değildir. Bu
yüzden Başsavcı'nın iddiasının kabülüne hukuken imkan yoktur.
Çünkü;
Parti üyeleri tabii hakim
önünde yargılanmaksızın; Parti tüzel kişiliğinin yargılanması halinde partinin
kapatılması ve ayrıca da Anayasa'nın 84/V. maddesinin uygulanması söz konusu
olduğu taktirde bu bir kısım parti üyelerinin yargılanmadan ağır cezalara
çarptırılabilmesi sonucunu doğurabilecektir.
Bu sonucu ne doğal ne de
hukuki saymak mümkün değildir.
Zira böyle bir halde yapılan
işlem, parti üyelerine yargılanmadan tepeden inme cezalar getirebilecek
bir işlemdir. Halbuki siyasi parti bir "tüzel kişilik"tir. Üyeler ise ayrı
ayrı "gerçek kişilik" sahibidirler Anayasa Mahkemesi'nde bir parti kapatma
davasında yargılanan "parti tüzel kişiliği"dir. Anayasa Mahkemesi'nin partili
üyeleri, işledikleri suçlardan veya çiğnedikleri parti yasaklarından dolayı
"KİŞİSEL" olarak yargılamaya yetkisi yoktur. (Any. m.148 ve 149)
Öyleyse böyle bir durumda
olan nedir? Olan şey partili üyelere hiç yargılanmadan ceza verilebilmesidir.
Böyle bir uygulama, metinlerini yukarıya da aldığımız Anayasa hükümlerine
aykırıdır.
Önemine binaen tekrar arz ediyoruz:
Madde: 36/VI.
"Ceza sorumluluğu şahsidir"Böyle
bir halde bu madde hiçe sayılmaktadır.
Ayrıca, Anayasa'nın gerek
15/son ve gerek 38/IV. maddesindeki:
"Suçluluğu hükmen sabit oluncaya
kadar kimse suçlu sayılamaz" mealindeki kesin hükümlerde çiğnenmiş olmaktadır.
Bu neticeye çağdaş hukuk
sistemlerinin hiçbirinde raslamak mümkün değildir. Bir şahsın hüküm giyebilmesi,
bir cezaya çarptırılabilmesi ancak daha önce mutlaka tabii hakim önünde
taraf olarak yargılanmasıyla mümkün olabilir. Ya sanık ya da davalı olmalıdır.
Hiç kimse böyle bir yargılama yapılmadan mahkeme huzurura çıkarılmadan,
sorguya çekilmeden, ifadesi dahi alınmadan, savunma delilleri dinlenmeden,
ön ve son savunması alınmadan ve netice olarak bütün savunma imkanları
elinden alınıp hakları çiğnenerek CEZALANDIRILAMAZ, CEZALANDIRILMAMALIDIR.
Cezalandırılmamalıdır. Çünkü;
Anayasa'nın 36/I. maddesine
göre;
"Herkes meşru vasıta
ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı
olarak iddia ve savunma hakkına sahiptir". Bir
partiyi yargılarken verilen cezanın veya tedbir hükmünün yalnız yargılanan
"parti tüzel kişiliğine şamil olması gerekirken hükmün neticelerini o mahkemede
hiç yargılanmayan başka şahıslara da -üye olsalar dahi- teşmil edilmesi
Anayasa'nın temel ve vazgeçilmez kurallarıyla asla bağdaştırılamaz.
Kaldı ki bu tür bir uygulama
Anayasa'nın 37. maddesinde yer alan:
"Hiç kimse tabi olduğu
mahkemeden başka bir mercii önüne çıkarılamaz" hükmüne de taban tabana
zıttır.
Zira bir partili üyenin,
milletvekili de olsa Anayasa Mahkemesi önünde şahsen yargılanması, yukarıda
da değindiğimiz gibi, Anayasa'nın 148 ve 149. maddelerine de aykırıdır.
Zira bir kimseyi -ve bir milletvekilini dokunulmazlığı da kaldırılmadan-
tabi
olmadığı, onu yargılamaya yetkili olmayan bir mahkeme de gıyaben yargılama
niteliğinde olan bir uygulama her yönüyle Anayasa'ya aykırı olan bir uygulamadır.
Böyle bir uygulama Anayasa'nın
37/II.
maddesine de aykırıdır.
Zira Anayasa 37/II.
maddesinin açık hükmüne göre:
"Bir kimseyi kanunen tabi
olduğu mahkemeden başka bir merci önüne çıkarma sonucunu doğuran yargı
yetkisine sahip olağanüstü merciler kurulamaz." Kaldı
ki,
Sayın Başsavcı'nın 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. ve 101/d maddelerini yok sayması ve aynı
şekilde Anayasa'nın 83 ve 100. maddelerini ihmal etmesi bütün ayrıntılarıyla
ve getirebileceği bütün neticeleriyle birlikte incelendiğinde, tabiî hakim
önünde yargılanmayan ve herhangi bir suçları bulunup bulunmadığı tesbit
edilmeyen kimselere Anayasa'nın 84/son fıkrasının uygulanabilme yolunun
açılması, Anayasa'nın en temel kurallarından birisi olan kuvvetler ayrılığı
prensibine de tamamen aykırı olduğu gibi bir memleketi rejim buhranına
sürükleyebilecek ve koasa yol açabilecek nitelikte bir davranıştır. Bunun
ise hiçbir şekilde kabulü mümkün değildir.
Şöyle ki:
Mesela, Meclis'te tek başına
çoğunluğu sağlayarak iktidara gelmiş, hükümetini kurmuş bir parti düşünelim.
Sayın Başsavcı'nın, 2820
Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddeleri, Anayasa'nın
83. ve 100. Maddele-rinin yok sayılmasına dair talebi, farz-ı muhal olarak
geçerli sayılacak olursa, böyle bir partinin milletvekilleri ve bakanların
tamamının yargılanmadan, dokunulmazlıkları kaldırılmadan ve bakanların
yargılanmasına Meclis'ce karar alınmadan, sadece parti tüzel kişiliğinin
yargılanması ve bunun sonucunda da Anayasa'nın 84/son fıkrasının uygulanması
yoluna da gidilerek, hükümetin düşürülmesi ve hatta Meclis'in yargı yoluyla
feshi sonucunu ihdas etmek imkanı doğabilecektir.
Anayasa'nın kuvvetler ayrılığı
prensibine tamamen aykırı olan ve bütün ülkede kriz ve kaos meydana getirebilecek
sonuçlara yol açabilen böyle bir uygulamanın, kanunkoyucunun arzusu olduğu
düşünelemez.
Kanunkoyucu bir hukuk devletinde
temel hukuk kurallarının hepsinin yürürlükte olacağını bilerek ve göz önünde
tutarak ülkenin düzenini tanzim etmiştir. Kanunkoyucunun arzu ve düşünceleriyle
ve Anayasa ve hukukun temel kurallarıyla bağdaşmıyacak böyle sonuçlara
yol açılmaması gereklidir. Bunun da çaresi; bütün temel kuralların birlikte
düşünülmesi ve işletilmesi suretiyle yani "uygun yorum" esasına
uyularak hareket edilmesidir.
Sayın Başsavcı'nın Esas Hakkındaki
Görüş'ünde de dikkate almadığı, adeta yok saydığı, SORUMSUZLUK, DOKUNULMAZLIK,
SİYASİ PARTİLER, EŞİTLİK, KUVVETLER AYRIMI ilkeleri çağdaş demokrasilerin
ve Hukuk Devleti olabilmenin vazgeçilmez unsurlarıdır.
Herbiri Anayasal hükümlerle
düzenlenmiştir. Tıpkı 69. ve 84. maddeler gibi, 83., 68., ve 10. maddeleri
ile Başlangıç/4. ve 6. maddeler de Anayasal hükümlerdir; aynı güce sahiptirler.
Anayasal hükümlerin kendi
aralarında "üstün hukuk normu"ndan elbette söz edilemez. Şu var ki, hükümler
arası çatışma halinde, "gai yorum", "çağdaş uygun yorum" yöntemi kullanılarak
Anayasa'nın temel ilkelerinin gerçekleştirilmesi sağlanır.
Kimi temel prensipler vardır
ki mesela "temel insan hakları", "özgürlükler", "kazanılmış haklar", "demokrasi",
"hukuk devleti..." gibi. Aslolan bunların çağdaş anlayış içerisinde korunması
ve kollanmasıdır. Sevkedilmiş ya da edilecek her hukuk kuralının uygulanmasında
bu hedefin gözetilmesi çağdaş hukukun tabii sonucudur.
O halde Anayasa'nın yukarıya
örnek olarak aldığımız maddeleri değerlendirirken "çağdaş uygun yorum"
yöntemi gözardı edilmemelidir.
Bunun doğal sonucu ise 2820
Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddelerinin ve Anayasa'nın
83. ve 100. maddelerinin asla yok sayılamayacağıdır.
Çünkü genel düzen, Anayasa'nın
yukarıda ayrı ayrı belirttiğimiz temel kurallarına dayanılarak kurulmuştur.
"Uygun yorum", parti üyeleri
hakkında herhangi bir karar alınabilmesi için bunların mutlaka 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddeleri mucibince tabi oldukları
mahkemelerde yargılanarak hüküm giymiş olmaları kuralından hangi şart altında
olursa olsun vazgeçilemeyeceği esasıdır.
Bütün bunlara ilaveten:
Başsavcı'nın iddiasının kabulü
Anayasa'nın en önemli bir temel prensibi olan Başlangıç Kısmının 6. fıkrasında
ve Anayasa'nın 10. maddesinde açıkca belirtilen:
Herkesin kanun önünde eşitliği
temel ilkesine de aykırıdır.
Anayasa'nın 83. maddesine
rağmen bunu yok sayarak 69. maddenin doğrudan uygulanmasını, 10. ve yukarıda
ayrı ayrı saydığımız bütün Anayasa maddelerini yok sayarak tabiî hakim
önünde yargılanmadan bir takım üyelere ceza verilmesi sonucunu doğurabilecek
olan 69. maddenin doğrudan uygulanmasını talep etmek, sadece hukukun temel
prensiplerine, hukuk devleti ilkelerine, demokratik parlamenter sisteme
aykırı olmakla kalmaz, Anayasa'nın en temel ilkesi olan "Eşitlik"
prensibine aykırı olur.
Şöyle ki:
Bağımsız bir milletvekili,
68. madde de sayılan, hatta onlardan daha ağır suçları irtikab etmiş olsa
bile yapılacak uygulama şudur: Yerel savcılıklarca hakkında fezleke düzenlenecek;hazırlanan
fezleke TBMM'ne gönderilecek; Meclisi, dokunulmazlığın kaldırılması istemini
kabul veya reddedecektir. Reddederse mesele yoktur. Kabul ederse, Anayasa'nın
85. maddesi devreye girecek, parti suçu isnad edilmeyen milletvekili "dokunulmazlığının
kaldırılması kararını" "iptal" istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurabilecektir.
Halbuki, Anayasa'nın 69.
maddesinin doğrudan uygulanması ile bir parti kapatılacak olursa, eylem
sahibi partili milletvekili 83. ve 85. maddelerin himayesinden yararlandırılmamış
olacaktır. Böyle bir uygulama Anayasa'nın Başlangıç Bölümü'nün 6. fıkrasına,
10. maddesine apaçık aykırılık sayılır. Çünkü; "HERKES ..... AYIRIM
GÖZETİLMEKSİZİN KANUN ÖNÜNDE EŞİTTİR" hükmü gayet sarihtir.
Şu hale göre, hiçbir sebeple
Anayasa'nın 83. ve 85. maddeleri ihmal edilemez.
Yukarıda açıklanan hukukun
ve Anayasa'nın vazgeçilmez (temel) ilkelerinin ve Anayasa sistematiğinin
zorunlu sonucu odur ki,
Milletvekillerinin, tabii
mahkemesince suçluluğu kesinleşmeyen fiilleri parti kapatma davalarında
söz konusu edilemezler.
Öyleyse, bu davada, milletvekili
sıfatını haiz hiç kimse 83. ve 85. madde kaale alınmadan sorgulanamaz,
yargılanamaz; milletvekilliğinin de düşürülmesini doğuracak bir muameleye
tabi tutulamaz.
PARTİ ÜYELİĞİ CEZALANDIRMA
SEBEBİ OLAMAZ
Çağdaş gelişmelere paralel
olarak TCK'nun 163., 140., 141., 142., maddeleri ve 6187 Sayılı Kanun'un
yürürlükten kaldırılması ile Türkiye'mizde de insan hakları ve düşünce
hürriyeti daha geniş sınırlara kavuşmuştur.
Böylece bir vatandaşın
laikliğe aykırı fiilleri suç olmaktan çıkartılmıştır. Halbuki Anayasa'da
1995 yılında yapılan değişikliklerden sonra üyelerin değil, parti tüzel
kişiliğinin eylemleriyle bir partinin laikliğe aykırı eylemlerin odağı
haline gelmesi parti yasakları içinde muhafaza edilmiştir.
Bu çağdaş gelişmelere rağmen
parti üyelerinin laikliğe aykırı fiilleri olduğunu ileri sürerek bu fiillerden
parti tüzel kişiliğini ilzam edebilecek yetkili merkez kurullarının haberi
olmadığı ve bu fiilleri tekabbül ettiği sübuta ermediği halde bu fiillerin
delil olarak kabul edilmesini istemek hukukun temel esaslarına, Anayasa'ya
ve Siyasi Partiler Kanunu'na tamamen aykırıdır.
Anayasa'nın temel eşitlik
ilkesi karşısında parti üyesi olmayan bir kimsenin fiili suç sayılmadığı
halde bu kimse parti üyesi olduğu takdirde aynı fiilin suç sayılması kabul
edilemez.
Böyle bir durum siyasi parti
üyesi olmayı teşvik değil, cezalandırmak manasına gelir. Demokrasi açısından
bunun düşünülmesi dahi söz konusu olamaz.
Tıpkı yukarıda bağımsız bir
milletvekili ile partili bir milletvekili açısından da eşitsizlik olamayacağını
belirttiğimiz gibi milletvekili olmayan vatandaşlar için de parti üyesi
olmak bir ceza sebebi olamaz, tam tersine demokrasilerde parti üyesi olmanın
teşvik edilmesi gerekir.
Anayasa'nın 68. maddesi siyasi
partileri, "demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları" saymaktadır.
Çağdaş ölçüler içerisinde siyasi partiler olmadan demokrasinin olması,
demokrasinin olmadığı yerde ise Cumhuriyetin bulunması düşünülemez.
Sayın ÖZBUDUN'a göre:
"Demokrasi, çağdaş dünyanın
hakim siyasi doktrinidir... Bunların en önemlileri siyasi sistemdeki temel
siyasi organların genel oya dayanan serbest seçimlerle oluşması; ve tüm
vatandaşların temel hak ve hürriyetlerinin tanınmış ve hukuki güvence altına
alınmış olmasıdır. Şu halde "Milli Egemenlik", "Serbest Seçimler",
"Çok Partili Siyasi Hayat" ve "Hürriyet Ortamı" klasik demokrasinin asgari
koşullarıdır. (E.Özbudun, Türk Anayasa Hukuku - 1991, s:68)Çağdaş hukuktaki
gelişmelere paralel olarak, bizde de, siyasi partilerin devlet yönetimindeki
yerleri göz önünde bulundurulmuş ve yeni düzenlemeler yapılmıştır.
Odak kavramı, 1995 değişikliği
ile Anayasa'ya girmiş, Anayasa Komisyonu sözcüsünün de ifade ettiği gibi
böylece siyasi partiler ayrıca Anayasal teminat altına alınmıştır.
Hal böyle iken parti üyesi
bir milletvekilinin "sorumsuzluğunu - dokunulmazlığını" yok sayarak; bir
başka ifadeyle, milletvekilliğinden soyutlayarak sırf bir parti üyesiymiş,
muafiyeti yokmuş gibi muameleye tabi tutmak; Anayasa yapıcının iradesini
gözardı etmek, "Hukuk Devleti" ilkelerini yok saymak olur.
Bundan dolayı Başsavcı'nın
İddianame ve Esas Hakkındaki Görüş'ünde dolaylı bir takım mülahazalar ileri
sürerek Anayasa'nın hem 83. maddesinin hem de yukarıda belirttiğimiz daha
pek çok maddelerinin yok sayılmasını isteyen iddiasının bu bakımdan da
hukuken kabulü mümkün değildir.
Bahse konu tehdit ve tehlike
var oldukça bir siyasi parti mensubunun görüşlerini, oyunu rahat ifade
edebilmesi düşünülemez.
Ve Başsavcı'nın iddiası kabul
edilirse partili olmakla bağımsız milletvekili olmak arasında büyük bir
eşitsizlik doğacak ve demokrasilerde parti üyesi olmak adeta cezalandırılma
sebebi olacaktır.
Böyle bir hal, siyasi partilerin
gelişmesini önleyeceği gibi; "Siyasi Partiler demokratik siyasi hayatın
vazgeçilmez unsurlarıdır'" ve "Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir"
Anayasa hükümlerini de geçersiz kılacaktır.
SORUMSUZLUK MİLLETVEKİLİNİN
SADECE ŞAHSİ SORUMLULUĞUNA MÜNHASIR OLMAYIP MUTLAKTIR.
Başsavcı Esas Hakkındaki
Görüşü'nün 70. sayfasında Anayasa'nın 83. maddesinde yer alan sorumsuzluk
ve dokunulmazlık güvenceleri hakkında özetle;
"TBMM üyelerinin şahsi sorumluluğuna
ilişkindir...... Parti sorumluluğunu kapsamaz".
iddiasını ileri sürmektedir.
Diğer iddiaları gibi bu iddianın
da hukuken kabulü mümkün değildir.
Çünkü Anayasa'nın 83. maddesinde
milletvekilleri için tanınan sorumsuzluk ve dokunulmazlık gerek Ön Savunma'mızın
ilgili bölümlerinde ve gerekse bu Savunma'mızın yukarki bölümlerinde hukuki
dayanaklarıyla etraflı bir şekilde açıkladığımız gibi "MUTLAKTIR"
Anayasa'nın, Yüksek Mahkemelerin
ve doktrinin kesin ve açık bir şekilde belirttiği gibi milletvekilliği
görevinin feragat edilemez bu güvenceleri, milletvekillerinin hiçbir tehdit,
tehlike endişe ve herhangi bir şekilde zarar görme ihtimali olmaksızın
görevlerini tam ve mutlak bir güvence altında yapabilmelerini temin etmek
ve böylece demokrasinin temeli olan hakimiyetin kayıtsız şartsız millete
ait oluşunun tecellisi ve doğal sonucu olarak gereken güvenceleridir.
Bundan dolayı milletvekillerinin
sorumsuzluğu MUTLAKTIR. Hem şahsi sorumluluklarını hem parti sorumluluklarını
ve hem de her türlü sorumluluğu kapsar.
Çünkü bu güvencenin amacı,
milletvekilinin hiçbir yönden zarar görmemesini, endişe duymamasını temin
etmektir.
Egemenliğin Millet'te oluşuna
inanmak, onun gereklerini yerine getirmek, bu meyanda sorumsuzluk ve dokunulmazlık
kavramları, hem toplumun huzuruyla, hem de bireyin haklarıyla doğrudan
ilgilidir.
Sorumsuzluk ve dokunulmazlık
güvenceleri Batı'yla entegrasyon da, gerek insan haklarına saygı ve gerekse
çağdaş hukuk normlarına sahip olmak bakımından da ayrıca büyük bir önem
taşır:
"Türkiye, Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesine katılmak ve bu sözleşmeyle kurulan ulusal-üstü (Supranational)
organların yetkilerini kabul etmek suretiyle, Avrupa Devletlerine karşı,
vatandaşları için Avrupa İnsan Hakları Standartını tanıma yükümlülüğü altına
girmiştir. Türkiye, böylece, insan hak ve özgürlüklerine saygı ve hukukun
üstünlüğü konularında Avrupa devletleriyle ortak mirası paylaşan bir ülke
konumundadır."
(Doç.Dr. Yılmaz Aliefendioğlu, Anayasa Yargısı Sayı:10. s.360)
1
- 2 -
3 - 4 - 5
  |