|
Refah
Partisi'nin esas hakkındaki savunması...
(6
Ekim 1997)
F. ALTINCI KISIM: BU
DAVA İLE, YÜRÜTME ORGANI ÜYESİ OLAN BAŞBAKAN VEYA BAKANLARIN YARGILANMALARI
YOLUNUN AÇILMASI ANAYASA'YA AYKIRIDIR
F.1. HÜKÜMET ÜYELERİNİN
İCRAATLARINI YARGI DEĞİL MECLİS DENETLER Yüksek malumları olduğu üzere:
Hukuk devletinde kurallar,
yetkili kurullar tarafından belirlenir. Bunların tümüne birden "hukuk kuralları"
denir.
Her norm, kendi yetki çerçevesi
içinde ve hiyerarşik düzene uygun kalmak şartıyla bağlayıcıdır.
Hiç şüphesiz, ulusal hukuk
açısından Anayasa, hem "düzenleyici" hem de "emredici" nitelikte olması
hasebiyle en üst hukuk normudur.
Diğer hukuk normları, kişisel
ve kurumsal yetkiler de kaynağını Anayasa'dan alır. Aksi halde meşruiyetten
söz edilemez. Nitekim, Anayasa'ya göre "... Hiçbir kimse veya organ kaynağını
Anayasa'dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz" (Any. m.6/3)
Bu üst hukuk normu, Millet'e
ait "Egemenlik"in kimler tarafından, nasıl kullanılacağını açıkça tesbit
etmiştir.
Anayasa'nın Başlangıç Kısmı'nın
3. fıkrası ile 6. maddesinin 2. fıkrası "Egemenlik"in sahibini ve bunun
nasıl kullanılacağını göstermiştir.
Başlangıç Kısmı'nın 4. fıkrası
ise "kuvvetler ayrımı" ilkesini ifade etmiştir.
"Kuvvetler ayrımı"nda hangi
kuvvetin hangi yetkiyi kullanacağı ise Anayasa'nın 7, 8 ve 9. maddelerinde
çok açık biçimde ifade edilmiştir.
Ayrıca, bu işbölümünü kesin
hatlarıyla düzenleyen başka hükümlerin ilgili bölümlerde bulunduğu da bilinmektedir.
Hukuki düzenlemelerin ana
hedefi "kamu düzeni"ni sağlamak olduğuna göre; erkler arası yetki ve sorumluluğun
sınırlarının kesin ve kalın çizgilerle belirlenmesi gayet tabiidir.
O halde, yasama, icra ve
yargı erklerinden hiçbirisinin diğerinin yetki alanına müdahale hakkı olamaz.
Aksi halde "hukuk anarşisi", önce hukukta, ardından da toplumda nizam ve
intizamı alt-üst eder.
Ne var ki, "erkler arası
iş bölümü" sebebiyle, ama mutlaka yasal çerçeve içerisinde birinin diğerini
denetlemesi hukuka aykırılık teşkil etmez ve belki düzenin sağlanmasının
gereği olur.
Mesela: TBMM'nin hükümeti,
Anayasa Mahkemesi'nin yasaları denetlemesinde olduğu gibi.
Anayasal düzenlemelerden
çok açık biçimde anlaşılacağı gibi, hükümetlerin icraatları siyasi sorumluluk
açısından ancak TBMM tarafından denetlenebilir. Anayasa bu denetim yollarını
98. maddesinde tadad etmiştir: SORU, MECLİS ARAŞTIRMASI, GENEL GÖRÜŞME,
GENSORU VE MECLİS SORUŞTURMASI..."
Bu denetim yollarının arasında
hükümet üyelerinin tamamını, yani "Bakanlar Kurulu"nu; Bakanlar Kurulu
üyelerin-den birini veya bir kaçını bir arada denetlenme imkanı bulunmaktadır.
TBMM İçtüzüğü'nün (m. 96-114
) geniş bir bölümü de bu denetime tahsis edilmiştir.
TBMM, bu yollardan herhangi
birini kullanmamış ise ihtiyaç duymamış demektir. Kullanmış ve gereğini
yapmış ise o takdirde de o denetim konusu bir başka kuvvet tarafından herhangi
bir gerekçeyle yeniden gündeme getirilemez.
Nitekim, bir denetim yolu
olan Anayasa'nın 100. maddesinin müzakeresinde;
"ilgili bakan hakkında
soruşturma açılmasına mahal olmadığına karar verilmişse, artık o kimse
hakkında hiç bir zaman bahse konu hadise ile ilgili olarak, soruşturma
açılamaz, iddianame düzenlenemez, adli takibat yapılamaz." denilmiştir.
(O.Aldıkaçtı. Danışma Meclisi, B: 150 - O: 4 - 13.9.1982 Ön Savunma
Ek-Bölüm IV. - N0: 30)
Mesela: bir Meclis soruşturmasında
hem siyasal hem de yargısal denetim görevi, bir arada görülmektedir.
TBMM İçtüzüğü'nün 111. maddesine
göre:
"Komisyon kamusal ve özel
kuruluşlardan konu ile ilgili bilgi ve belgeleri isteyebilir; gerekli gördüklerine
el koyabilir; Bakanlar Kurulunun bütün vasıtalarından faydalanabilir; Bakanlar
Kurulu üyelerini, diğer ilgilileri, tanık ve bilirkişileri dinleyebilir.
Komisyon, naip veya istinabe
yolu ile adli mercilerden yardım isteyebilir. Ayrıca Ceza Muhakemeleri
Usulü Kanununun tanıklarla , bilirkişilerle, zapt ve arama ile ilgili olarak
adli mercilere verdiği hürriyetleri kısıtlayıcı yetkilerin genel hükümler
çerçevesinde kullanılmasını, gerekçesini bildirmek suretiyle görevli adli
merciden yazıyla isteyebilir.
Komisyon, hakkında soruşturma
açılması istenen Başbakan veya bakanın savunmasını alır. Bununla ilgili
olarak talep edeceği belgeleri temin ettirir. Komisyon,
gerektiğinde alt komisyonlar kurarak Ankara dışında çalışma kararı alabilir."
Buna göre, herhangi bir vesileyle
TBMM'nin denetiminden geçmiş bir hükümet, ya da bakan için başka erk denetimi
bahse konu olmamalıdır.
Bu görüşümüzü te'yid eden
yasal ve bilimsel dokümanları, Ön Savunma'mızın IV. Bölüm, 3. Kısım'da
arz etmiştik.
"TBMM'nin Denetim Yolları"nı
düzenleyen Anayasa'nın 98. maddesinin müzakere zabıtları tetkik edilirse
görülür ki, hiçbir tartışma yapılmamış, değişiklik önergesi verilmemiş,
yalnız Anayasa Komisyonu sözcüsü Sayın Prof.Dr. Kemal Dal'ın kısa bir takdim
konuşmasıyla yetinilmiştir:
"Sayın Başkan, bu maddede
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin hükümeti DENETLEME YOLLARI SAYILMIŞTIR,
TADAD EDİLMİŞTİR VE BİR KISMI İÇİN İÇTÜZÜK'TE DÜZENLENECEĞİ HAKKINDA HÜKÜM
GETİRİLMİŞTİR..." (Danışma Meclisi, 31.8.1982 gün, 139. B. 4.0)Komisyon
sözcüsünün Anayasa'nın 98. maddesini açıklamak, gelecekteki tereddütleri
izale etmek maksadıyla yaptığı konuşmada: "TBMM'nin, hükümeti denetleme
yolları sayılmıştır, TADAD EDİLMİŞTİR..." tesbitine özel ağırlık vermiştir.
Bu tesbite de itiraz olmamıtır. Anlaşılmaktadır ki, hükümetleri, hükümet
üyelerini denetleme yeri Meclis, denetleyecek olan makam TBMM denetleme
yolları ise Anayasa'nın 98. maddesinde sayılanlardır.
Bu (98) maddenin takdiminden,
müzakeresinden, oylanmasından anlıyoruz ki, hükümetleri denetleyecek kurul,
denetleme yeri ve denetleme yolları konusunda tam ittifak vaki olmuştur.
Bu konuda tereddüde ve tevehhüme yer yoktur.
Ayrıca, "Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin Görev ve Yetkilerini" düzenleyen Anayasa'nın 87. maddeninin
müzakere tutanaklarındaki beyanlar da 98. maddenin muhtevasındaki gayeyi
te'yid etmektedir.
Danışma Meclisi üyesi sayın
H.İbrahim Karal'ın yaptığı şu konuşmada konuyu gayet açık bir şekilde ortaya
koymaktadır.
"Şimdi, buraya eklenecek
ibarede bazı tereddütler olabilir; oraya gelmek için söz aldım. ASLINDA
PARLAMENTONUN DENETLEDİĞİ YALNIZ BAKANLAR KURULU VEYA BAKANLAR DEĞİLDİR;
BÜTÜN YÜRÜTME ORGANIDIR, BÜTÜN HÜKÜMETTİR..." Anayasa
Komisyonu Başkanı Sayın Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı, şu açıklamayı getirmiştir.
"Arkadaşımızın bahsettiği
hususa değindik ve BAKANLAR KURULUNUN VE BAKANLARIN TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET
MECLİSİ TARAFINDAN DENETLENECEĞİNİ MADDEYE KOYDUK..." (D.M. tutanağı: 22.9.1982,
155.B, 2. O.) Bu
açıklamalar şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor ki:
Demokratik parlamenter sistemlerde,
milleti temsil ediyor olması hasebiyle parlamentolar üst kurum telakki
edilmektedir. Hukukun bir takım temel prensiplerini göz önünde tutmak şartıyla
Anayasa'yı bile değiştirme gücüne sahip bulunan parlamentonun başka türlü
nitelendirilmesi kendi yüklendiği işlevle de bağdaşmaz.
O halde Anayasa gereği parlamentonun
denetlediği hükümetin ayrıca bir başka kurum tarafından denetlenmesine
ihtiyaç yoktur aksini kabul, parlamentonun itibarını da sarsar.
F.2. BU DAVA İLE, YÜRÜTME
ORGANI ÜYESİ OLAN BAŞBAKAN VEYA BAKANLARIN YARGILANMALARI YOLUNUN AÇILMASI
ANAYASA'YA AYKIRIDIR. Anayasa,
kuvvetler ayrılığı ilkesinin doğal sonucu olarak başbakan ve bakanların
bir yandan faaliyetlerinin ancak Meclis tarafından denetlenebileceği esasını
getirmişken diğer yandan da yine başbakan ve bakanlar kurulu üyeleri-nin
hangi suretle olursa olsun yargı tarafından yargılanmalarını olabildiğince
zorlaştırmış ve Anayasa'nın 100. maddesi ile birçok şartlara ve kurallara
bağlamıştır.
Bu Anayasal esaslar apaçık
ortada dururken Sayın Başsavcı'nın dolaylı yollardan giderek:
"biz şahısları değil,
parti tüzel kişiliğini yargılıyoruz" bahanesiyle
hükümet üyelerinin faaliyetlerini dava konusu yapması ve neticesinde hükümet
üyelerine bu faaliyetlerinden dolayı ceza verilmesi sonucunu doğurabilecek
yollara tevessül etmesi Anayasa'nın temel ilkelerine aykırı bir davranıştır
ve hukuken kabule şayan değildir.
Çünkü Anayasa'nın temel esaslarına
göre başbakanlar ve hükümetin diğer üyeleri ceffel kalem sorgulanamaz,
yargılanamaz.
Başbakanlarla bakanların
denetimleri diğer denetim yollarından farklı düzenlemelere tabi tutulmuştur.
Anayasa'nın 100. maddesi
maksatsız düzenlenmiş değildir: Anayasa koyucu hükümet üyelerini 100. madde
yoluyla 83. maddeye ilaveten ayrıca bir kere dava güvence altına almak
istemiştir.
Nitekim mezkur maddenin müzakeresi
esnasında, komisyon sözcüsü Sayın Prof. Dr. Kemal Dal:
"Bir hükümetin üyelerini,
yaptıkları görev dolayısıyle, bulundukları mevki dolayısıyla, olur - olmaz
ithamlardan korumak gerekir. Bu, ülkenin iyi yönetimi bakımından da gereklidir."
gerekçesini
ortaya koymuştur. (Danışma Mec. B. 140, O.1. 1.9.1982) (Ön Savunma, Ek:Bölüm
IV, No.29).
Yine aynı maddenin müzakerisi
esnasında Anayasa Komis-yonu Başkanı Sayın Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı şu
haklı gerekçeyi serdetmiştir:
"Meclis soruşturması
bilindiği gibi Başbakan veyahut Bakanlar aleyhine açılabilir. Meclis soruşturması
açılıp Mecliste karara bağlandıktan sonra, eğer herhangi bir tahkikat yahut
Yüce Divana sevk kararı verilmezse, bu karar kesindir. Halbuki bir mukayese
yaparsak, mesela; yasama dokulmazlığı konusunda verilecek bir karar, sadece
o seçim devresi içindir.
Şimdi burada, niçin
bir Bakanın görevi sırasında işlediği iddia olunan bir suçtan dolayı ceza
mahkemesine verilebilmesi yahut Yüce Divana verilebilmesi için bir Meclis
soruşturması açılıyor?.. Bunun amacı Bakanı himaye etmektir. Yani Bakanın
görevi sarasında bazı suçlar işleyebileceğini kabul etmesi ve Meclisinin
bunu takdir ederek Bakan hakkında soruşturma yapmamaya karar vermesidir
ve bu karar da dediğim gibi kesindir. BAKANLIKTAN AYRILDIKTAN SONRA HAKKINDA,
MECLİSTE TAHKİKAT YAPILAN VE SORUŞTURMAYA MAHAL OLMADIĞINA KARAR VERİLEN
BAKAN HAKKINDA TEKRAR SAVCILIK BİR TAHKİKAT AÇAMAZ. Bunun bilinmesi lazımdır."
(Danışma Mec. B: 150. O: 4 13.9.1982) (Ön Savunma, EK: Bölüm IV, No:30).Yukarıda
arz ve izah olunduğu üzere, Anayasa'nın 100. maddesinin gereği yerine getirilmeden
bir Başbakanın ya da bakanın hangi düşünce ile olursa olsun sorguya çekilmesi,
yargılanması, itham edilmesi hem Anayasa'nın anılan maddesine, hem de "Kuvvetler
ayırımı" ilkesine aykırı düşer.
Netice şu ki: Çok partili
demokratik parlamenter sistemi kurallarına uygun çalıştırmak; milli iradenin
tezahürünü ve kuvvetler ayrılığı prensibini korumak için millet adına düşünülmüş
ve verilmiş bulunan "PARLAMENTER SORUMSUZLUK" ve "YASAMA DOKUNULMAZLIĞI"
gibi kurumların işlerliğini eksiksiz sağlamak, Anayasa'nın 83. ve 100.
maddelerinin amir hükmüdür.
SONUÇ OLARAK:
Buraya kadar yaptığımız Anayasal
açıklamalar şu dört neticeyi ortaya koymaktadır:
1. Sayın Başsavcı'nın,
Anayasa'nın 83. maddesindeki
"sorumsuzluk" ve "dokunulmazlık" güvencelerini yok sayarak dolaylı yoldan
gitmek suretiyle milletvekillerine izafe ettiği fiilleri bu davada delil
diye göstermesi ve söz konusu yapması Anayasa'nın temel esaslarına aykırı
olduğu gibi,
Aynı şekilde Başbakan ve
bakanların fiillerini de Anayasa'nın 83 ve 100. maddesi muvacehesinde bu
davada söz konusu yapması,
hukuka aykırıdır.
2. Anayasa'nın 83.
ve 100. maddelerindeki güvenceleri yok sayarak milletvekili ve hükümet
üyelerinin dolaylı yoldan cezalandırılabilmelerine sebeb olabilecek böyle
bir davanın açılması Anayasa'ya aykırıdır. Davanın reddi gerekir.
3. Hükümet üyeleri ile
ilgili fiiller, TBMM tarafından denetlenmiş ve bunlarda sorumluluğu
gerektirecek herhangi bir hususun bulunmadığı kesin olarak karara bağlanmıştır.
Meclis soruşturmaları ve
gensoruların reddedilmesi suretiyle kesin olarak karara bağlanmış konuların
yeniden yargı konusu yapılmaları Anayasa'ya aykırıdır. Bu yönüyle de davanın
reddi gekir.
4. Aynı şekilde bu davadaki
isnad TBMM'de gensoru konusu yapılmış: Refah Partisi'nin iktidarda iken
laikliğe aykırı hareket ettiği iddiasıyla TBMM'ne gensoru önergesi verilmiş,
bu iddia 20.5.1997 günü Meclis tarafından yapılan müzakereler sonunda reddedilerek
karara bağlanmıştır.
Yukarıda ifade ettiğimiz
gibi, demokratik parlamenter sistemlerde milleti temsil ediyor olması hasebiyle
parlamentolar üst kurul telakki edilmektedir.
Parlamento tarafından
denetlenip karara bağlanan bir konunun başka bir kurum tarafından tekrar
denetlenmesine ihtiyaç ve hukuken imkân yoktur.
Bu Anayasal esaslar bakımından
da bu dava Anayasa'ya aykırıdır ve bu davadaki isnadın Refah Partisi'ne
yapılması mümkün değildir.
G. YEDİNCİ KISIM: KANUNSUZ
SUÇ VE CEZA OLMAZ.Savunma'mızın bu Bölümünün önceki kısımlarında bu
davadaki isnadın Refah Partisi'ne yapılmasının mümkün olmadığını, Anayasa'nın
çeşitli hükümleri açısından hukuki dayanaklarıyla ortaya koyduk.
Anayasa'nın en önemli temel
kurallarından birisi de hiç şüphesiz Anayasa'nın 38. maddesiyle vaaz edilmiş
olan
"Kanunsuz suç ve ceza
olmaz"
temel kuralıdır.
Savunma'mızın bu kısmında
Anayasa'nın bu temel kuralı bakımından da bu davanın reddedilmesi gerektiğini
arz edeceğiz.
Nitekim bu kural doğal olarak
aşağıdaki 4 sonucu ortaya koymaktadır.
-
İddianame'de isnat, bir kanun
maddesi ile tarif edilmediği için davanın öncelikle usul yönünden reddi
gerekir.
-
Başsavcı'nın İddianame'de ileri
sürdüğü "2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddelerinin
mülga sayılması ve Anayasa'nın 69. maddesinin doğrudan uygulanmasına tevessül
edilmesi" iddiasının hukuken kabulüne imkan yoktur.
-
TCK'nun 163. maddesi yürürlükten
kalktığı için şahısların fiillerinin parti yetkili kurullarınca benimsendiği
sabit olmadıkca, bu davada delil olarak ileri sürülmesi mümkün değildir.
-
TCK'nun 163. maddesi yürürlükten
kalktığı için bu davada Anayasa'nın 84/5. maddesinin uygulanması söz konusu
olamaz.
Bu hukuki gerçekleri, Ön Savunma'mızın
110-114. ve bu Savunma'mızın ise 186 Sayfalarında çeşitli yönlerden ele
alarak
açıklamıştık.
Şimdi aynı gerçekleri Anayasa'nın
"kanunsuz suç ve ceza olmaz" temel kuralı açısından, hukuki dayanaklarıyla,
kısaca arz etmekte yarar görüyoruz.
GENEL OLARAK
Yüksek malumları olduğu üzere:
Hukuk devleti, herşeyden
önce adaleti insan haklarına saygıyı ve onu korumayı esas alan ve kendisini
bu düzene bağlı sayan devletin hukuk devletinde bağlayıcı yegane kural
hukuk kurallarıdır. Hukuku koyan kurumlar da bu kurallara bağlı olmak zorundadır.
Hukuk devletinde imtiyaza yer yoktur.
Hukuk devletinde "KURALLAR"
esastır. Kuralsızlık ise anarşi sebebidir.
Hukuk devletinde, hukukun
bazı üstün kuralları vardır ki, yasa koyucu dahi bu kuralları yok sayamaz.
Mesela: Özgürlükler, kişilik hakları, kazanılmış haklar ... vs. gibi.
Cumhuriyeti oluşturan dört
niletikten biri olan "Hukuk Devleti" niteliği tam anlamıyla işletilemesze
diğer üç niteliğin, netice itibariyle de Cumhuriyetin teminat altında bulundurulması
imkansız olur.
Bundan dolayıdır ki: Avrupa
Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından 10.5.1990 tarihinde Uluslararası düzenlemelerde
"Hukuk Yoluyla Demokrasi Komisyonu" adı altında bir ko-misyon kurulmuş,
Türkiye Cumhuriyeti Devletide olarak 3.9.1990 tarihinde bu statüye iştirak
etmiştir.
a. HUKUKUMUZDA SUÇ VE
CEZA Suç'un
çok değişik tarifleri yapılmışsa da, yaygın tanım şudur: "Suç, hukuka aykırı,
kusurlu ve bir ceza ile te'yid edilmiş olan, kanunun tavsif ettiği bir
insan fiilidir."
Bir fiilin suç sayılabilmesi
için kanunda gösterilmiş olması ve karşılığında da bir cezanın bulunması
gerekir. Bir fiili suç haline getiren unsurlardan herhangi birinin oluşmaması,
fiilin suça dönüşmesini engeller. Başka bir ifadeyle kanunun tarifte belirtmediği
herhangi bir unsur var sayılarak fiil suç telakki olunamaz.
Cezalar, "islah" tan çok
ve öncelikli olarak suçu önlemeyi hedefler. Çağdaş cezanın hedefi "caydırıcılık"tır.
O halde çağdaş hukuk devletine yaraşan da suçları önlemenin tedbirini almaktır.
b. SUÇLARIN KANUNİLİĞİ
PRENSİBİ Çağdaş
hukuk devleti hangi fiillerin yasak olduğunu, her bir yasak fiil için nasıl
bir ceza tayin edilmiş bulunduğunu önceden belirlemek ve aleniyete intikal
ettirmek zorundadır. Bu suretle kişiler, kendi ihtiyarıyla suç işlemeyi
ya da işlememeyi seçmiş olurlar. Böylece de hem toplumsal huzurun sağlanıp
korunması, hem de kişi dokunulmazlığı korunmuş olur.
Hukuk devletinde herkes fiilinin
hangi suçu oluşturacağını önceden bilme hakkına sahip olduğu gibi; nasıl
bir cezai müeyyideyle karşılacağını bilme hakkına da sahiptir. Aksi halde
kişi sorumluluğu açısından "kanunu bilmemek maze-ret sayılmaz" ilkesinin
de bir anlamı kalmaz.
TCK'nun 1. maddesindeki düzenlemeye
göre kanun hangi fiilleri suç saydığını ve hangi suç için ne miktar ceza
tayin ettiğini "SARİH" olarak belirtmiş olmalıdır. Aksi halde bu iki müesseseyi
keyfilik, yorum ve kıyastan korumak mümkün olamaz.
Nitekim, Yargıtay Ceza Genel
Kurulunun aşağıdaki kararında bu hususa işaret edilmiştir.
"YARGIÇ YORUM YOLUYLA,
KIYAS YOLUYLA SUÇ VE CEZA YARATAMAYACAĞI GİBİ, YASALARIN AÇIK İLKELERİYLE
BELİRLENEN İNDİRİM VE ARTIRIM ORANLARINI DEĞİŞTİREMEZ" (YCGK 22.10.1984
262/340)
Anayasa Mahkemesi de: "...
Yasa koyucu bu sözcükleri (telkin, telmih, ima, izlenim) kullanmayıp birbirine
yakın anlamdaki BEYAN ve İDDİA sözcüklerini kullanmakla, suçun oluşması
için belli bir açıklık, belirginlik ve direnme aramıştır..." Bir siyasi
partinin hukuki varlığına son vermek amacıyla açılan bir davada maddeyi
geniş yorumlayarak "imaj yaratmak", "izlenim bırakmak" gibi durumların
da yasak kapsamına girdiğini söylemeğe olanak yoktur. KANUNSUZ SUÇ OLMAZ
İLKESİ, YASAK EYLEMİN YASADA AÇIKÇA BELİRTİLMESİNİ GEREKTİRDİĞİ GİBİ GENİŞLETİCİ
BİR YORUM YA DA KIYASLA, BELİRTİLEN SINIRLARIN AŞILMASINA İMKAN VERMEZ..."
(AMK 28.9.1984 1984-1/1) tesbitinde
bulunmak suretiyle "Yorum" ve "KIYAS"ın yasaklığını bir kerre daha belirtmiştir.
Hem de, Anayasa'nın 153. maddesinin ifade ettiği bağlayıcılıkla.
Suçların kanuniliği kaidesinin
neticeleri şunlardır:
-
"Kanun sarih olarak cezalandırmadığı
bir fiil için kimseye ceza verilemez. Bu itibarla CEZADA KIYAS YOKTUR.
Suç olan her fiilin kanunda gösterilmesi şarttır.
-
Hakim, YORUM ile ne suç ne de
ceza ihdas edebilir.
-
Kanunlar ancak GELECEK için
uygulanır" (TCK Şerhi Shf.17)
c. CEZALARIN KANUNİLİĞİ PRENSİBİKanunsuz
suç olamıyacağı gibi, kanunsuz cezada olamaz.
Ön Savunmamızda da belirttiğimiz
gibi:
"Ceza ve ceza yerine geçen
güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur" prensibi, Anayasa'mızın
38. maddesinin üçüncü fıkrasının ihtiva ettiği amir bir hükümdür.
Açıkça görülüyor ki hukuk
devleti ilkeleri, bireyi, hem güçlü olan devlet hem de yargıca karşı korumak
istemiştir. Öyle ki, TCK'un 1. maddesi "Kanunun sarih olarak suç saymadığı
bir fiil için kimseye ceza verilemez" hükmü ile cezalandırılacak fiili
ve o fiili suça dönüştürecek unsurları şart koşmakla yetinmemiş; sarahaten
suç sayılan bir fiilden dolayı cezalandırılabilmeyi ayrıca o suç için bir
ceza tayin edilmiş olmasına şartına bağlamıştır.
Yani bir fiil, tüm unsurlarıyla
suç olarak tarif edilmiş ve tebeyyün etmiş olsa bile; kanun o fiil için
ceza tayin etmemişse suç ta teşekkül etmiş olmaz.
Aynı maddenin devamında "Kanunda
yazılı cezalardan başka bir ceza ile de kimse cezalandırılamaz" denilmek
suretiyle bu hususa işaret edilmiştir.
O halde cezalandırmadan söz
edebilmek için iki kaçınılmaz şarttan birlikte söz etmek gerekir. "TARİF
EDİLMİŞ SUÇ, BELİRLENMİŞ CEZA"
Nitekim Prof. Dr. F.Erem,
Prof. Dr. A. Danışman, Prof. Dr. M.E. Artuk, «Ceza Hukuku» isimli müşterek
eserlerinde şu görüşe yer vermişlerdir:
"Kanunsuz ceza olamıyacağından,
suçun cezasının belirlenmiş olması suçların cezalandırılmasında şarttır.
Bu nedenle, kanunun yasak ettiği, hatta "suç" diye adlandırdığı bir fiilin
cezası belirlenmemişse o fiil "SUÇ" DEĞİLDİR...." (a.g.e. s.99)Esasen,
"suç ve cezanın kanuniliği prensibi" yalnız suçu önlemenin değil, ayrıca
"EŞİTLİK"in de gereğidir. Zira:
"Suçun ve cezanın ancak
kanun tarafından konulabileceği kural olarak kabul edilince, bundan kanunun
belirli kişiler için değil, KİM HAKKINDA UYGULANACAĞI BİLİNMEKSİZİN YAPILMIŞ
OLDUĞU ANLAMI ÇIKAR. 'KANUN ÖNÜNDE EŞİTLİK'in anlamı da budur" (a.g.e.
s.100) Ayrıcalığı
yasaklayan 10. madde, bir Anayasa hükmü olduğuna, 11. maddesi de, yasa
yapıcı dahil tüm kişi ve kurumları bağladığına göre; "Kanunsuz suç ve ceza
olmaz" prensibi yalnız TCK'nun 1. maddesinin ve Anayasa'nın 38. maddesinin
amir hükmü gereği değil, aynı zamanda Anayasa'nın 10 ve 11. maddelerinin
de gereğidir.
d. KANUNLARIN ŞÜMULÜ"Suç
ve cezaların kanuniliği prensibi"ni incelerken, "kanunların şümulü"nü de
gözönünde bulurdurmak gerekir.
Nitekim, Anayasa'nın 38 maddesinde;
"Kimse, işlendiği zaman
yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz;
kimseye suçu işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha
ağır bir ceza verilemez" denilmiştir.
TCK'nun 2. maddesi de benzer bir hüküm sevketmiştir.
Bu maddeye göre:
-
Fiil işlendiği zaman kanuna
göre suç olur ve tayin edilmiş cezası bulunursa, bu halde ceza söz konusu
olabilir.
-
Fiil işlendiği zaman suç, cezası
da tayin edilmiş olduğu halde, sonradan fiil, suç olmaktan çıkarılmış ise,
ceza tayini söz konusu olamaz.
-
Önceki kanun ile sonraki kanun
çelişkili ise sanığın lehine olan hüküm uygulanır.
Aleyhe hükümlerin makable şamil
olamıyacağı Anayasa'nın 38. maddesindeki şu hükümden de açıkça anlaşılmaktadır:
"... kimseye suçu işlediği
zaman kanunda o suç için konulmuş olan CEZADAN DAHA AĞIR BİR CEZA VERİLEMEZ".Bu
hükmün mefhum-u muhalifinden, daha hafif bir cezanın verilebileceğini,
yani lehe olan hükümlerin ma kable teşmil olunacağını ifade etmektedir.
Bu husus uluslararası belgelerde
de teyid bulmuştur.
Yalnız bir iki örnek vermek
gerekirse:
a. İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesinin 11/2 fıkrasında:
"Hiç kimse, işlendikleri
sırada milli veya milletlerarası hukuka göre suç teşkil etmeyen fiillerden
veya ihmallerden ötürü mahkum edilemez. Bunun gibi, suçun işlendiği sırada
uygulanabilecek olan cezadan daha şiddetli bir ceza verilemez"
b. Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesinin 7. maddesinde de:
"Hiç kimse işlendiği zaman
milli veya milletlerarası hukuka göre bir suç teşkil etmeyen bir fiil veya
ihmalden dolayı mahkum edilemez. Keza hiç kimse suç işlendiği zaman tertibi
gereken cezadan daha ağır bir cezaya da çarptırılamaz""Sanığın lehine
olan hükmün uygulanması" ilkesi, "amme intizamı" niteliğinde olduğu içindir
ki hakim tarafından her safhada re'sen dikkate alınır; hatta tarafların
bu konuda aykırı anlaşmaları ya da feragatleri söz konusu olamaz.
G.1. İDDİANAME'DE BU DAVADAKİ
İSNAD BİR KANUN MADDESİ İLE TARİF EDİLMEDİĞİ İÇİN DAVANIN ÖNCELİKLE USUL
YÖNÜNDEN REDDİ GEREKİR. Bu
dava açısından yukarıda arz edilen Anayasa'nın ve hukukun temel kuralları
muvacehesinde,
- İLK DOĞAL SONUÇ:
İddianame'de bu davadaki
isnad bir kanun maddesi ile tarif edilmediği için davanın öncelikle usul
yönünden reddi gerekir.
- İKİNCİ DOĞAL SONUÇ İSE
ŞUDUR:
Bir an için Sayın Başsavcı'nın
iddiası farz-ı muhal olarak kabul edilecek olursa:
Anayasa'nın 1995 değişikliğinden
önce Anayasa'da "odak olma" yasağı yok idi. Bu değişiklikten sonra 2820
Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddelerinin de mülga oldukları
kabul edilecek olursa odak olma halinin 1995 yılından önceki dönem için
kanuni dayanağı ortadan kalkmış olur. Çünkü Anayasa'nın 15. maddesinin
son fıkrasına göre:
«Suç ve cezalar geçmişe
yürütülemez»
Kanunsuz suç olamıyacağına
göre 1995 Anayasa değişikliklerinden önceki fiillere dayanarak odak haline
gelme isnadı ileri sürülemez.
Halbuki bu davada delil olsun
diye ileri sürülen fiillerin tamamı 1995 yılından önceki döneme aittir.
Bu yüzden davanın bu bakımdan
da reddi gerekir.
G.2. BAŞSAVCI'NIN İDDİANAMEDE
İLERİ SÜRDÜ-ĞÜ, "2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU'NUN 101/D VE 103. MADDELERİNİN
MÜLGA SAYILMASI VE ANAYASA'NIN 69. MADDESİNİN DOĞRUDAN UYGULANMASINA TEVESSÜL
EDİLMESİ" İDDİASININ HUKUKEN KABULÜNE İMKAN YOKTUR. Ön
Savunmamızda da belirttiğimiz gibi:
"Ceza ve ceza yerine geçen
güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur" prensibi, Anayasa'mızın 38.
maddesinin üçüncü fıkrasının ihtiva ettiği amir bir hükümdür. "Kanunsuz
suç ve ceza olmaz" şeklinde ifade edilen bu kural, bütün modern ceza
hukuku sistemlerinin vazgeçilmez temellerinden biridir. Kişiler ve kurumlar
hareketlerini belli ve kesin hükümlerin ışığı altında tayin etmek ihtiyacı
içindedirler. Siyasi Parti yasakları da ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri
cümlesindendir.
Eğer, Sayın Başsavcı'nın
ileri sürdüğü gibi, ceza sınırlarını belirlemeyen, sadece temel prensipler
koyan Anayasa hükümleri özel ceza kanunu veya cezai nitelikte olan güvenlik
tedbirleri hükümleri yerine doğrudan uygulama alanına konulacak olursa,
Anayasa'nın tam tersine "kanunsuz ceza olabilir" hükmü hayata geçirilmiş
olur.
"Cezalar ancak kanunla
düzenlenir" prensibi asla ihmal edilemez. Aksi takdirde hukuk devleti
niteliklerine aykırı keyfi bir belirsizlik ortamı ihdas edilmiş olur. Bu
bakımdan kanunkoyucu bu prensibin korunması için olağanüstü bir titizlik
göstermiştir. Nitekim 1995 değişikliği ile yürürlüğe konulan Anayasa'nın
siyasi partilere ilişkin 69. maddesinin son fıkrasında da bu titizlik kendisini
göstermiştir. Bu fıkrada aynen:
"Siyasi Partilerin
kapatılmaları yukarıdaki esaslar çerçevesinde kanunla düzenlenir" denilmektedir.
Bu hüküm, kanunsuz suç ve
ceza olmaz prensibinin ikinci bir teyidi mahiyetindedir. Ve amir bir hükümdür.
Kanunkoyucu, bu ikinci teyid
ile de iktifa etmemiş, bu konuda Anayasa'nın 177. maddesinin (b) bendinde,
çok önemli bir hüküm daha getirerek, özel kanun hükmüne öncelik verilmesi
konusunda üçüncü teyidini yapmıştır. Kanunkoyucu, siyasi partilerle ilgili
Anayasa hükümlerinin yürürlüğe girme tarihini, bu konuda çıkartılacak özel
kanunun yani "Siyasi Partiler Kanunu'nun" yürürlüğe girmesi şartına
bağlamıştır. Önce Anayasa yürürlüğe girsin, sonra Siyasi Partiler Kanunu
çıkartılsın dememiştir. Bu takdim tehir etme olayı dahi Kanunkoyucu'nun,
Anayasa'nın 38. maddesindeki prensiplere ne kadar titizlikle bağlı olduğunun
kesin bir ifadesidir. Hal böyleyken, «özel kanun ihmal edilmeli veya mülga
sayılmalı, onun yerine genel Anayasa hükmü uygulanmalı» demek, hiçbir surette
şayanı kabul bir görüş olamaz. İçtihatlarla veya emsal kararlarıyla ceza
tedbirleri konulamaz. Konulursa Anayasa'ya aykırı olur.
Yukarıdaki prensiplerin ışığı
altında bu bölümü özetleyecek olursak:
a. Anayasının 1995
yılında değiştirilen, 68 ve 69. maddelerinin, bir ceza kanunu hükmü gibi
doğrudan uygulanması mümkün değildir.
b. Anayasa'nın değişik
69. maddesinin 5. fıkrasında;
"Bir siyasi partinin 68.
maddenin 4. fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli
kapatılmasına, ancak onun bu nitelikte fiillerin işlendiği bir odak
haline geldiğinin Anayasa Mahkemesi'nce tesbit edilmesi halinde karar
verilir" denilmektedir.
Bu maddenin doğrudan uygulanabilmesi
için herşeyden önce "odak haline gelme" fiilinin unsurlarının belli
olması gerekir. Bu maddede bu konuda açıklık mevcut değildir. Odak haline
gelmenin gerek sübut ve gerekse esas bakımından ayrıntılarıyla, kesin olarak
belirtilmiş olması, kanunsuz "suç ve ceza olmaz" temel kuralının gereğidir.
Bu bakımdan Sayın Başsavcı'nın Siyasi Partiler Kanununun 101/d ve 103.
maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasa'nın doğrudan uygulanmasının mümkün
olduğuna dair isteminin kabul edilmesine imkân yoktur.
c. Tıpkı bunun gibi,
69. maddenin atıfta bulunduğu Anayasa'nın 68. maddesinin 4. fıkrasında
sayılan fiillerin cezai unsurları da belirtilmemiştir.
68. Maddenin 4. fıkrasında
sayılan fiiller şunlardır:
Siyasi partilerin tüzük ve
programları ile eylemleri;
-
Devletin bağımsızlığına, ülkesiyle
milletiyle bölünmez bütünlüğüne,
-
İnsan haklarına, eşitlik ve
hukuk devleti ilkelerine,
-
Demokratik ve laik cumhuriyet
ilkelerine aykırı olamaz
-
Sınıf ve zümre diktatörlüğünü
veya herhangi bir tür
-
diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi
amaçlayamaz.
-
Suç işlenmesini teşvik edemez.
Görülüyor ki bu hükümler, genel
olarak yasak ve suç sayılan temel konuları ifade etmektedir. Bu ifade tarzı,
Anayasalara has normal üslubtur. Ancak bu genel kuralların uygulanabilmesi
için her bir yasağın ve suçun, ayrıntıları ile unsurlarının da belirtilmesi
gerekir. Bu metinlerde bu unsurlar mevcut değildir.
Ancak bu unsurları belirleyen
özel kanun hükümlerinin yürürlüğe konması halinde; vatandaşlar, siyasi
partiler, mahkemeler ve diğer resmi kuruluşlar, hangi fiillerin yasak olduğunu,
hangi fiillerin yasak olmadığını ayırt edebilecektir. Böylece temel kurallar
netleşecek siyasi partilerin, parti örgüt ve üyelerinin sorumlu tutulmaları
ancak bundan sonra mümkün olacaktır.
d. Nitekim bu ihtiyacın
karşılanması için kanun çıkartılması mecburiyeti bir Anayasa emridir. Yukarıda
da açıkladığımız gibi bu emredici hüküm hem Anayasa'nın 38. maddesinde,
hem 69. maddesinin son fıkrasında ve hem de 177. maddenin (b) fıkrasında
tekrar tekrar teyid edilmiştir. Bilindiği gibi 2820 sayılı Kanun'un 4.
Kısmı'nda yer alan parti yasakları ve bu yasak ve suçların unsurları ayrıntılarıyla
mezkur amir hükümlerin gereği yerine getirilmek için tedvin edilmiştir.
Anayasa'nın 68. ve 69. maddelerinin
değişikliğinden sonra da ayrıntıları ile değişikliklerin uygulamaya konulması
için siyasi partiler yasasında değişiklikler yapılmadığına göre; bu konuda
2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun hükümlerinin uygulanması zorunluluğu
vardır.
Sayın Başsavcılığın istediği
gibi, 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun davamız ile ilgili 101. ve
103. maddeleri mülga sayılacak olursa; ortada uygulanacak bir kanun hükmü
kalmayacaktır. Yukarıda açıkladığımız sebeblere binaen, Anayasanın 68.
maddesinin 4. fıkrası ve 69. maddesi de uygulanamayacaktır.
Anayasa Mahkemesi'nin içtihatlarla
ceza hükümleri veya ceza tedbirlerini belirlemesi de istenemez. Zira bu
görev Yasama Organı'na aittir.
Netice olarak: Tabii çözüm,
yürürlükte olan 2820 sayılı Kanun hükümlelerinin uygulanmasıdır. Yasama
Organı eğer bir kanunu değiştirmiyorsa o kanunun uygulanmasına dair iradesini
sürdürüyor demektir.
Sonuç olarak, yukarıdaki
açıklamalardan açıkca görülmektedir ki Sayın Başsavcı'nın,
"2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101/d ve 103. maddelerinin mülga sayılmasına ve Anayasa'nın
69. maddesinin doğrudan uygulanmasına tevessül edilmesi."
iddiasının kabulüne hukuken
imkan yoktur.
G.3. TCK'NUN 163. MADDESİ
YÜRÜRLÜKTEN KALKTIĞI İÇİN ŞAHISLARIN FİİLLERİNİN PARTİ YETKİLİ KURULLARINCA
BENİMSENDİĞİ SABİT OLMADIKCA, BUNLARIN BU DAVADA DELİL OLARAK İLERİ SÜRÜLMESİ
MÜMKÜN DEĞİLDİR. Yukarıdaki
bölümlerde açıkladığımız gibi TCK m.163'ün kaldırılması özgürlüklerin genişletilmesi
ve Türkiye'nin çağdaş hukuk normlarına sahip olması maksadıyla 1991 yılında
atılmış önemli bir adımdır. Esasen 163. madde kaldırılırken TCK'nun 140,
141 ve 142. maddelerinin de 6187 sayılı Kanun'la birlikte kaldırılması
aynı gayeye matuftur.
TCK m.163'ün kaldırılmasına
mukabil iç hukukumuzda siyasi partilerin Anayasa'nın 68. maddesinde belirlenmiş
olan parti yasaklarına, bu arada "laik cumhuriyet ilkelerine" aykırı eylemleri
yaparak bu eylemlerin bir odağı haline gelmesi yasağı muhafaza edilmiş
bulunmaktadır.
Halen mevcut olan bu hukuk
düzeni çerçevesinde kendisi için laikliğe aykırı faaliyetin yasaklandığı
bir tüzel kişinin sorumlu tutulabilmesi ancak bu tüzel kişi adına karar
almaya yetkili organların kararlarının delil olarak ileri sürülebilmesi
mümkündür. Yoksa şahısların beyan ve eylemlerinin tüzel kişilik tarafından
bunların eylemlerinin benimsenmesi sübut bulmadıkça delil olarak ileri
sürülmesi hukukun genel kurallarına aykırı olur. Esasen TCK m.163'ün kaldırılmasıyla
bu yol kapanmıştır.
Çünkü hukukun temel kuralını
göre:
"Yapan için suç olmayan
bir şey başkası için de suç olamaz"
Derdest bulunan dava açısından
meseleye bakıldığında: Bağlayıcılık itibariyle normlar sıralamasında hem
"düzenleyi-ci" hem de "emredici" nitelikte bulunan Anayasa'nın 69. madesi,
1995 tadiliyle birlikte, bir siyasi partinin yasağı ihlal fiilinin oluşmasını
şu üç unsurun birlikte bulunmasına bağlamıştır.
-
Yasakları ihlal eylemlerinin
olması,
-
Eylemlerin, tüzel kişiliği ilzama
ehil kurullar tarafından gerçekleştirilmiş olması,
-
Tüzel kişiliğin, bütün bu ihlal
eylemlerinin "ODAĞI" haline gelmiş olması gerekir.
Bağlayıcı hüküm bu olduğuna,
bu hüküm de çağdaş gelişmeleri dikkate almış bulunduğuna göre, TCK'nun
1. ve 2. maddelerini bu üst normun ışığında değerlendirmek gerekir. Buna
göre: 23.7.1995 tarihinden önceki hiçbir "söz" ve "beyan" isnad edilmek
istenilen "yasakları ihlal" fiiline delil olamaz. Çünkü burada "suç" olan
"ODAKLAŞMA" halidir; "ODAKLAŞMA" ise 1995 tarihinden itibaren Anayasa'mıza
girmiştir.
Ve bu tarihten itibaren siyasi
partilerin kapatılma sebepleri asgariye indirilerek sadece üç sebebe inhisar
ettirilmiştir. Böylece odaklaşma dışındaki haller ve fiiller artık parti
kapatma sebebi olmaktan çıkartılmıştır.
Suç ve cezalarla ilgili olarak
Anayasa ve hukukun yukarıda açıkladığımız temel kuralları gereğince Sayın
Başsavcı'nın 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d. ve 103. maddelerinin
mülga sayılmasına dair iddiası, hukuken geçerli olmadığı halde bir an için
var sayılsa bu taktirde 1995'den önce odak olma halinin bir kapatma sebebi
sayılması, hususunda hiçbir kanuni dayanak ortada kalmaz.
Bunun sonucu olarak 1995'ten
önce varit olduğu ileri sürülen fiillerin odaklaşma sebebi sayılması hukuken
mümkün olamaz.
Sayın Başsavcı'nın iddiası
kabul edilirse bu dava konusuz kalacağı için redde mahkumdur.
Çünkü;
"Kanunların makabline adem-i
şümulü" sebebiyle "ODAKLAŞMA" 1995'ten geriye götürülemez.
Yok, eğer hukukun gerektirdiği
şekilde yürürlükte olan 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 103 ve 101/d
maddeleri dikkate alınırsa bu takdirde de bu davada bu maddelerin şart
koştuğu dava önşartları gerçekleşmediği için bu sefer de davanın bu bakımdan
reddi gerekir.
"Suç ve cezalar geçmişe yürütülemez"
(Any.m. 15/son)
Bu davada delil olsun diye
üyelere izafe edilmek üzere ileri sürülen fiiller, parti tüzel kişiliğinin
eylemi olarak kabul edilemiyeceğinden ve bu davada da parti tüzel kişiliği
adına karar almaya yetkili kurulların yani
-
Parti Büyük Kongresi'nin,
-
Merkez Karar Yönetim Kurulu'nun,
-
TBMM Grubu Grup Yönetim Kurulu'nun,
ne bir kararı ne de bir eylemi
söz konusu edilmediğinden bu davada sözü edilen isnadın hiçbir delili mevcut
değildir.
İşte bu dava, kanunsuz
suç ve ceza olmaz temel prensibi açısından bu cihetle de redde mahkumdur.
G.4. TCK'NUN 163. MADDESİ
YÜRÜRLÜKTEN KALKTIĞI İÇİN BU DAVADA ANAYASA'NIN 84/V. MADDESİNİN UYGULANMASI
SÖZ KO-NUSU OLAMAZ. 1.
Anayasa'nın 38/VI. maddesinde aynen:
"Ceza sorumluluğu şahsidir."temel
kuralı yer almıştır.
1995 Anayasa değişikliğinden
sonra siyasi partilerin odak olma halinde kapatılmaları ancak,
-
Parti tüzel kişiliğinin eylemleriyle
bir partinin, Anayasa'nın 68/IV'de belirtilen parti yasaklarına aykırı
fiillerin odağı haline gelmesi,
şartına bağlanmıştır.
Böyle bir isnatdan söz edilebilmesi
için bu Savunma'mızın Sayfa 215-216'da belirtilen parti tüzel kişiliği
ile ilgili beş şartın hepsinin birden sübut bulması gereklidir.
Bu şartların sübut bulup
bulmadığının tesbiti için yapılacak yargılamada yargılanan parti tüzel
kişiliğidir.
Partili üyeler değildir.
Farz-ı muhal olarak herhangi
bir parti için böyle bir yargılama yapılsa ve o partinin laikliğe aykırı
fiillerin odağı olması için gerekli şartların hepsi sübut bulsa bu takdirde
Anayasa ve hukukun temel kurallarına göre 84/V'in uygulanması sözkonusu
olamaz.
Çünkü Anayasa 38/VI'ya göre:
"Ceza sorumluluğu şahsidir."
Yargılanan, partili üyeler
değil, parti tüzel kişiliğidir.
Hüküm ancak parti tüzel kişiliğine
münhasır olabilir. Tabii mahkemelerinde yargılanmamış kişiler için Anayasa
Mahkemesince herhangi bir hüküm verilmesi söz konusu olamaz.
Çünkü parti tüzel kişiliği
ayrı bir şahıstır. Gerçek kişiler ise ayrı birer şahıstır.
2. Kaldı ki TCK'nun
163. maddesinin yürürlükten kaldırılmasıyla gerçek kişiler için laikliğe
aykırılık suç olmaktan çıkartılmıştır. Bu yüzden suç olmayan bir fiil sebebiyle
bir kimseye dolaylı yoldan dolaşılarak ceza verilmesi de mümkün değildir.
Bu sonuç «kanunsuz suç ve
ceza olmaz» ilkesinin doğal bir sonucudur.
3. Bu hukuki gerçek,
esasen aynı zamanda Anayasa'nın 10. maddesindeki "herkesin kanun önünde
eşitliği" temel ilkesinin de doğal bir sonucudur.
"Bir kimse bir fiilinden
dolayı parti üyesi değilse cezalandırılamaz, parti üyesi ise cezalandırılabilir"
denmesi mümkün değildir. Tam tersine, demokrasilerde parti üyesi olmak
teşvik edilmesi gerekli bir hususdur. Parti üyesi olmanın tecziye sebebi
sayılması kabul edilemez.
SONUÇ: Konuya, arz
olunan hukuki gerçeklerin ışığında bakıldığı zaman, bu davadaki isnadın
Refah Partisi'ne yapılmasının mümkün olmadığını, bundan önceki kısımlardaki
sebeplerin herbiri nasıl gösteriyorsa, Anayasa'nın "kanunsuz suç ve ceza
olmaz" temel kuralı da yukarıdan beri saydığımız sebeplerin her birinden
dolayı Refah Partisi'ne bu davadaki isnadın yapılamayacağını ayrı ayrı
ispat etmektedirler.
H. SEKİZİNCİ KISIM: BU
DAVA 1995 ANAYASA DEĞİŞİKLİKLERİNİN HEM AMACINA, HEM DE LAFZINA AYKIRIDIR.Şöyle
ki;
H.1. DAVA, 1995 ANAYASA
DEĞİŞİKLİKLERİNİN AMACINA AYKIRIDIR ÇÜNKÜ,
1995 Anayasa değişiklikleri
Türkiye'yi Avrupa Birliğine hazırlamak için daha demokratik bir ortama
kavuşturmak amacıyla yapılmıştır. Bu sebeple yüzlerce parti kapatma sebebi
yürürlükten kaldırılmıştır. Böylece siyasi faaliyetlerin sınırları genişletilmiş,
siyasi yasakların alanı daraltılmış siyasi partilerin kapatılmaları asgari
bir sahaya inhisar ettirilmiştir. Sayın Başsavcı ise bu düzenlemeleri tersine
çevirmek istemektedir: 1995 değişikliğinden önce, Anayasa'ya dayanarak
açılması mümkün olmayan bir davayı şimdi açmış bulunmaktadır.
1995 Anayasa değişikliklerinin
amacına ters düşen bu davanın reddi gerekir.
H.2. DAVA, 1995 ANAYASA
DEĞİŞİKLİKLERİNİN LAFZINA AYKIRIDIR. Çünkü,
1. Anayasa'nın 68/4
ve 69/6 maddeleri odaklaşmanın ancak "parti eylemleri" ile oluşabileceğini
öngörmüştür.
Kurulduğu tarihten bu yana,
yani 15 yıllık süre içinde partimizi ilzam edebilecek bir tek parti eylemi
cereyan etmiş değildir. Zaten Sayın Başsavcı da, iddianamesinde, partimizi
herhangi bir "parti eylemi" ile itham edebilmiş değildir. Buna rağmen işbu
davayı açmıştır. Anayasa'ya açıkça aykırı olan bu dava'nın reddi gerekir.
2. Anayasa'nın 69.
maddesinin son fıkrasında siyasi partilerin kapatılmalarının kanunla düzenleneceği
emredildiği halde, Sayın Başsavcı, Anayasa'nın bu amir hükmünü "ihmal"
ederek işbu davayı açmıştır.
Anayasa'nın amir hükmüne
açıkca aykırı olarak açılmış bulunan bu davanın reddi gerekir.
4. FASIL: 2820 SAYILI
SİYASİ PARTİLER KANUNU BAKIMINDAN DA REFAH PARTİSİ'NE BU İSNAD YAPILAMAZ.
2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU'NUN BELİRTTİĞİ ÖN ŞARTLAR YOKTUR. Ön
Savunma'mızın III. Bölüm, B Kısmı'nda (sayfa 89-124) bu davada 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'nun uygulanması gerektiğini Anayasa, yasa hükümleri,
yüksek mahkemenizin içtihatlarına ve doktrindeki ilmi görüşlere dayanarak
etraflı bir şekilde bütün hukuki mesnedleriyle belirtmiştik.
Aynı gerçeği bu Savunma'mızın
III. Bölüm, 4. Fasıl, İkinci Kısmında (sayfa 180) bir kere daha özet olarak
hukuki dayanakları ile açıklamıştık.
Bu açıklamalarımız esnasında
Sayın Başsavcı'nın sayfa 180'de belirttiğimiz iddialarının ve orada bilhassa
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 103 ve 101/d maddelerinin mülga
sayılması iddiasının gerçeğe ve hukuka aykırı olduğunu hukuki dayanaklarıyla
belirtmiştik.
Burada konunun tekrar teferruatına
girerek yüksek mahkemenin kıymetli zamanını işgal edecek değiliz. Sadece
bu husustaki hukuki gerçekleri birer cümle ile özetlemekle yetineceğiz.
-
1982 Anayasası'nın 152. maddesi,
Anayasa'ya aykırılığı iddia olunan bir kanunun ya usulüne uygun olarak
Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilebileceğini, yada Yasama Organı tarafından
değiştirileceğini tesbit etmiştir. Böylece 1961 Anayasası'nın ihmale müsait
hükmü yürürlükten kalkmıştır. 1982 Anayasa'sının 152. maddesinin açık hükmüne
göre:
Halen yürürlükte bulunan
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nu ne Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmiş
ne de TBMM'e değiştirilmiştir. O halde yürürlüktedir.
-
Böyle olunca Sayın Başsavcının
dayandığı 1961 Anayasası döneminden kalma tüm Mahkeme kararları da mesnet
olmaktan çıkmıştır.
-
2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu sonradan çıktığı için 1982 Anayasası'nın 177. maddesinin (e) bendinin
kapsamı dışındadır. 2820 sayılı Kanun hükümleri bu geçici hükümle ihmal
edilemez.
-
2820 Sayılı Kanun, Anayasa'nın
Geçici 15. maddesi ile koruma altına alınmıştır. Anayasa'ya aykırılığı
iddia edilemez, tartışılamaz.
-
Daha önce, 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun Anayasa'ya aykırı olduğu ileri sürülerek açılan dava
reddedilmiştir. (Anayasa Mahkemesi'nin 14.7.1993 tarih ve E.1992/1, K.1993/1,
RG: 18.8.1993; 21672) Anayasa'nın 152. maddesinin son fıkrasına göre red
kararının Resmi Gazete'de yayınlanmasından sonra 10 sene geçmekdikçe aynı
konuda yeni bir dava açılamaz.
-
Anayasa Mahkeme'mizin emsal
kararlarına göre, Anayasa'ya aykırılığı iddia edilemeyen bir kanunun, ihmal
edilmesi de söz konusu değildir.
-
Kaldı ki, Siyasi Partiler Kanunu'nun
101. ve 103. maddeleri ile Anayasa'nın değişik 68. ve 69. maddeleri arasında
iddia edildiği gibi bir mübayanet de mevcut değildir. Bu hükümler birbirini
tamamlayan hükümlerdir.
-
Ayrıca, Anayasa'nın 69. maddesinin
son fıkrası siyasi partilerin kapatılmasına dair hükümlerin kanunla düzenleneceğini
emretmiştir. Bu kanun 2820 sayılı Kanun'dur. 1982 Anayasa'sı siyasi partilerle
ilgili konularda doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanmasına asla izin
vermemiştir.
-
Anayasa'nın geçici 177. maddesinin
(b) bendi de Anayasa'nın 69. maddesinin son fıkrasını teyit etmiştir.
-
Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik
tedbirleri ancak kanunla konulur. (Ön Savunma, s. 110-114)
-
Anayasa hukuku doktrinine göre
de 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun uygulanması gerekir. (Ön Savunma,
s. 115-116)
-
Sayın Başsavcı'nın bizatihi
kendi beyan ve uygulamaları da Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103.
maddelerinin yürürlükte olduğunu teyit etmektedir. (Ön Savunma, s. 117-123)
Bütün bu hukuki gerekçelerde
halen yürürlükte bulunan ve bu davada uygulanması gereken 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddeleri ise,
Bir partinin eylemleriyle
odak (mihrak) haline dönüştüğünden bahsedilebilmesi için,
Ön Savunma'mızın 82-83 ve
bu Savunma'mızın ise 176. sayfasında, belirtilen beş şartın hepsinin birden
sübut bulması gereklidir.
Halbuki bu davada Ön Savunma'mızın
86-88. sayfasında bu Savunma'mızın ise 175-177 ve 217. sayfalarında belirttiğimiz
gibi bu beş şartın hepsinin birden sübut bulması şöyle dursun bir tanesi
dahi mevcut değildir.
Sonuç olarak 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu bakımından da Refah Partisi'ne bu isnad yapılamaz.
5. FASIL: BATIDA DÜŞÜNCE
VE ÖRGÜTLENME ÖZGÜRLÜK-LERİ MEYANINDA VE SİYASİ PARTİLER SINIRLARI ARASINDA
LAİKLİGE AYKIRILIK DİYE BİR YASAK YOKTUR. Batı'da gerek ulusal hukuk
düzeyinde gerekse uluslararası anlaşmalar kapsamında, temel hak ve özgürlükleri
sınırlama nedenleri açıkbir şekilde belirtilmiştir. Bu nedenle dikkatle
incelendiği zaman görülür ki bunların arasında laiklige aykırılık diye
bir sınırlama bir yasak yoktur.
Çünkü Batı'da laiklik yasalarla
korunanbir prensip olmaktan çok toplumsal unsurların mücadelesinin belirlediği
doğal bir ilke olarak ortaya çıkmış ve tarihsel gelişim sonucu bugünkü
şeklini almıştır.
Batı'da bugün gelinen noktada
laikligin iki önemli unsuru vardır. Birincisi, klasik formülasyonu itibariyle
kamusal alanla dini alanın birbirinden ayrılması, ikincisi ise bireylerin
din ve vicdan özgürlüğünün korunması ve hukuki güvence altına alınmasıdır.
Bu iki unsur Batı'da tarihsel gelişim sonucu artık üzerlerinde konsensüsün
oluştuğu genel ilkeler halini almıştır.
Dahası bugün Batı'nın gündeminde
hangi uygulamanın laiklige aykırı olup olmadığından ziyade din ve vicdan
özgürlüğünün nasıl en iyi şekilde korunacağı hususu yer almaktadır.
Bizde ise Batı'nın çoktan
terk ettiği laiklik tartışmaları hala sürüp gitmektedir. Batı'da olduğunun
aksine tanımı yapılmadan kanunda unsurları açıkca orta yere konmadan soyut
bir "laiklik" kavramı ile çagdaş demokrasinin temelini teşkil eden düşünce
ve örgütlenme özgürlükleri sınırlandırılmaya çalışılmaktadır. Bu tartışmaların
artık gündemden çıkması ve özgürlüklerin sınırlandırılması konusunda Batı'daki
konsensüse Türkiye'nin de katılması gerekir.
Sayın Prof.Dr.Erdoğan Teziç'in
de bilirttiği gibi:
"Türkiye'de halen güncelliğini
koruyan konuların başında siyasal düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün yer
almsı, 21. yüzyıl arifesinde hayli yarırgatıcıdır. Çünkü demokratik ve
çoğulcu rejim dışında başkaca bir yönetimin, insan onurunu aşagılatıcı
sayıldığı uygar toplum ölçeğinde, bu özgürlükler artık birer veri olarak
kabul edilmektedir. Batılı çağdaş toplumlarda, bu konudaki tartışmaların
tüketilmiş olması ölçeğin bir başka boyutudur." (E.Teziç, "Türkiye'de Siyasal
Düşütnce ve Örgütlenme Özgürlüğü", Anayasa Yargısı, N0.7, 1990, s.31.)Batı'da
birer veri olarak kabul edilen düşünce ve örgütlenme özgürlüğünün mutlak
olmadığı, bazı istisnai durumlar altında sınırlandırılabileceği malumdur.
Ancak bu sınırlandırma nedenleri Türkiye'nin de imzaladığı ve Anayasa'nın
90. maddesi gereği iç hukukta kanun hükmünde olan Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi'nde açıkca
ve tahdidi olarak belirtilmiştir. Bu
nedenlerin dışında hak ve özgürlükleri sınırlandırmak için sebepler ihdas
edilmesi hem AIHS'nin hükünlerine hem de çağdaş çoğulcu demokrasi anlayışına
aykırdır.
İfade ve örgütlenme özgürlüklerinin
hangi durumlarda sınırlandırılabileceğini görebilmek için konuyla ilgili
Ön Savunmamızın I. BÖLÜM, 3. FASIL, A. kısmında (s. 56-62) yeralan açıklamalarımızın
kısa bir özetini vermemiz faydalı olacaktır.
AIHS'nin ifade özgürlügünü
düzenleyen 10.Maddesi aşagıdaki gibidir:
1. Herkes ifade özgürlügüne
sahiptir. Bu hak, kanaat taşıma ve resmi makamlarca karşılamaksızın ve
ülke sınırlarına bakılmaksızın bilgi ve fikirlerin alınıp yayılması özgürlüğünü
de içerir. Bu madde, devletleri radyo, televizyon veya sinema girişimlerini
izne bağlamaktan engellemez.
2. Kullanılması ödev ve
sorumluluklar içeren bu Özgürlükler, demokratik bir toplumda gerekli olan,
ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü veya kamu güvenliği, kamu düzeninin korunması
veya suçun önlenmesi, genel sağlık ya da ahlakın korunması başkalarının
ün ve haklarının korunması, gizli bilgilerin açıklanmasının engellenmesi
ya da yargının otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla kanunla konulan
kural, şart kısıtlama ve cezalara bağlanabilir. AIHS
11. Maddesi de benzer bir şekilde örgütlenme özgürlüğünü ve sınırlarını
düzenlemektedir. Buna göre:
1. Herkes menfaatlerini
korumak için sendika kurma ve onlara katılma hakkı dahil, barışcıl toplanma
ve örgütlenme özgürlüğüne sahiptir.
2. Yasalarla öngörülen ve
demokratik bir toplumda gerekli olan, milli güvenlik veya kamu güvenliği,
düzensizliğin veya suçun önlenmesi, sağlık ve ahlakın korunması ya da başkalarının
hak ve özgürlüklerinin korunması nedenlerinin dışında hiçbir nedenle bu
haklara sınırlama konamaz. Bu madde silahlı kuvvetler, polis ya da devlet
memurlarının bu haklardan yararlanmalarına yasal kısıtlama getirilmesini
engellemez. Hemen
belirtmek gerekir ki Sözleşme çerçevesinde hakların korunması esas,
sınırlandırılması ise kesin şartlara bağlanmış istisna niteliğindedir.
Ön Savunmamızda da belirttiğimiz
gibi Uluslararası İnsan Hakları Hukuku literatüründe otorite olarak kabul
edilen Van Dijk ve Van Hool bu maddelerin ikinci paragraflarında yeralan
ulusal güvenlik, kamu düzeni, genel ahlak gibi sınırlandırma temellerinin
dar yoruma tabi tutulması gerektiğini ısrarla vurgulamışlardır. Aksi takdirde
birinci paragrafta garanti altına alınan hakkın yaşama sonucu kalmayacak
sınırlandırma nedenleri geniş yorumlandıgında Sözleşme'nin öngördüğü hakların
korunması "hayal" olmanın ötesine geçemeyecektir. (P.van Dijk & G.J.H.
Van Hool, Theory and Practice of European Convention on Human Rights, Second
Edition, (Deventer, 1990), s.583.) Ayrıca bkz. P.Sieghart, The Lawful Rights
of Mankind: An Introduction to the International Legal Code of Human
Rights, (Oxford, 1986), s. 81)
Anayasa Mahkemesi Raportörü
Mehmet Turhan da AİHS.nin 11. maddesinde yer alan sınırlama nedenlerinin
nasıl anlaşılması geretiğini şu şekilde açıklamıştır:
"Bir siyasi partinin kapatılması
sözkonusuysa, örgütlenme hak ve özgürlüğünün AIHS'nin 11. maddesinin ikinci
fıkrasında sayılan "Milli Güvenlik", Kamu Güvenliği" ve "... başkalarının
hak ve hürriyetlerinin korunması" gibi kısıtlama sebeplerinin sonutlaştırılması
gereklidir. Milli güvenliğin korunması sebebine dayanmak için, örgütlenmenin,
ülke topraklarını parçalamaya yöneldiği ve bu amaca yönelik hareketlerin
bölge barışını bozma eğilimi gösterdiği veya komşu devletlerin düşmanca
amaçlarına hizmet edildiği delellendirilmeli; kamu güvenliğinin korunması
sebebini iler sürebilmek için ise parti örgütünün terörü desteklediği veya
yönettiği, halk arasında kin ve husumet duygularını körüklediği ispat edilmelidir.
Keza, başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması sebebine dayanbilmek
için de, terörle örgütün (partinin) bağlantısı kanıtlanmalıdır." (M.Turhan,
Demokratik Devlet İlkesi Açısından Siyasi Partilerin Kapatılmaları ile
ilgili hükümlerdeki uyumsuzluklar", Yeni Türkiye, Sayı 10, 1996, s.422.)Ayrıca
AIHS
ifade özgürlüğüne ve örgütlenme özgürlüğüne getirilen sınırlamaları da
sınırlamıştır. Buna göre 2. paragraflarda yeralan nedenlele haklara
yapılan müdahalelerin "Yasayla öngörülmesi" (prescribed by law) ve "demokratik
bir toplumda gerekli" (Necessary in a democratic society) olması gerekir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
(AIHM) çeşitli davalarda sınırlandırma sebeplerinin nasıl yorumlanmasına
ve demokratik toplumun neyi gerektirdiğine dair genel ilkeler ve açık
hükümler ortaya koymuştur. AIHM Silver v. K davasında bu ilkeleri dört
ana madde altında özetlemiştir:
(a) (Demokratik toplumda)
'gerekli' sıfatı... 'izin verilebilir', 'sıradan', 'faydalı', 'makul',
ya da 'arzu edilir' gibi ifadelerin esnekliğine sahip değildir.
(b) Taraf Devletler sınırlamaları
uygulama bakımından mutlak olmayan bir takdir yetkisine sahip olmakla birlikte,
bu sınırlamaların Sözleşmeye uygunluğu noktasında son söz (Avrupa İnsan
Hakları) Mahkemesi(si)nindir.
(c) 'Demokratik bir toplumda
gerekli' ifadesi, (haklara yönelik) müdahalenin 'acil bir sosyal gereksinimi"'
karşılaması ve "meşru amacını aşmaması' demektir.
(d) Garanti altına alınan
hakkı sınırlandırmaya yönelik istisnaları içeren Sözleşme ifadeleri dar
yorumlanmalıdır. (Silver v.United Kingdom davası, 25 Mart 1983,
Series A, No.61; (1983), 5 EHRR 347, para.97.) Parti
kapatma davalarında AIHS'ın 10. maddesiyle korunan ifade özgürlüğü de önemli
bir yer işgal etmektedir. Handyside davasında ve daha sonraki davalarda
AIHM bu konudaki görüşlerini net bir şekilde ortaya koymuştur. AIHM'nin
Handyside davasında çizdiği 'demokratik toplum' resmi daha sonra ifade
özgürlüğü ile ilgili hemen her davada tekrar edilmiştir. AIHM düşünceyi
açıklama özgürlüğünü çağdaş demokrasinin temel unsuru olarak kabul etmekte
ve bu özgürlüğe yönelik sınırlamalara karşı özel bir hassasiyet göstermektedir.
Handyside v. UK'de AIHM 'ifade özgürlüğü' ve "demokratik toplum'
arasındaki ilişkiyi şu şekilde ifade etmiştir:
İfade özgürlüğü demokratik
toplumun hayati temellerinden biri olup, bu toplumun ilerlemesi ve her
insanın gelişmesi için gerekli temel şartlardandır. O (ifade özgürlüğü)
sadece 'lehte', 'gücendirmeyen' veya 'tarafsız' 'bilgi' ve 'düşünceler'
için değil aynı zamanda devleti veya belli bir toplum kesimini gücendiren,
şok eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir.
Bütün bunlar 'demokratik toplum'un vazgeçilmez unsurları olan çağulculuk,
hoşgörü ve müsamahanın (geniş görüşlülüğün) gerekleridir. (Handyside v.United
Kingdom, 7.12.1976, Series A, No.24; /1979-80) 1 EHRR 737, para. 49. Ayrıca
bkz. Sunday Times (The) v.United Kingdom, (1979-80) 2 EHRR 245, ara. 65,
Lingens v. Austria, (1986) 8 EHRR 407, para. 41, Castells v. Spain, (1992),
14 EHRR 445, para. 42, Thorgeirson v.Iceland, (1992) 14 EHRR 843, para.
63, Prager and Oberlich v. Austria, (1995), 21 EHRR 1, para.38, IVogt v.
Germany, (1996), 21 EHRR 205, para.52.) Görülüyor
ki AIHM ifade özgürlüğünün sadece resmi söylemce onaylanmış, 'sakıncasız'
düşünceler için değil, statükoyu eleştiren hatta siyasal sistemi 'rahatsız'
edebilecek 'aykırı' fikirler için de geçerli olduğunu kararında açıkça
belirtmiştir. Düşünce ve ifade özgürlüğünün spektrumunun bu kadar geniş
olması, demokratik toplumun "olmazsa olmaz" şartı olan pluralizm
ve tolerans gibi değerleri yaşatmak için kaçınılmazdır.
Esasında 1982 Anayasası da
temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılmasında genel prensip olarak Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi'nin kullandığı modeli benimsemiştir. Anayasa'nın
13. maddesi açık bir şekilde temel haklara yönelik kısıtlamaların 'demokratik
toplum düzeninin gereklerine aykırı olamıyacağı'nı belirtmektedir.
Uygulamada Anayasa Mahkemesi,
bu önemli kriteri 1961 Anayasası'nda mevcut olan 'hakların özü' kavramı
ile birlikte kullanarak bir anlamda temel hakları çifte güvenceye almak
istemiştir. Yüksek Mahkemenin 1986 tarihli bir kararında bu konuya yaklaşı
şu şekilde belirtilmiştir:
'Klasik demokrasiler temel
hak ve özgürlüklerin en geniş ölçüde sağlanıp güvence altına alındığı rejimlerdir.
Kişinin sahip olduğu dokunulmaz, vazgeçilmez, devredilmez, temel hak ve
özgürlüklerin özüne dokunulup tümüyle kullanılamaz hale getiren kısıtlamalar,
demokratik toplum düzeni gerekleriyle uyum içinde sayılamaz. Özgürlükçü
olmak yanında, hukuk devleti olmak ve kişiyi ön planda tutmak da aynı rejimin
öğele-rindendir... Bu anlayış içinde özgürlüklerin
yalnızca ne ölçüde kısıtlandığı değil, kısıtlamanın koşulları, nedeni,
yöntemi, kısıtlamaya karşı öngörülen kanun yolları, hep demokratik toplum
düzeni kavramı içerisinde değerlendirilmelidir. Özgürlükler, ancar; istisnai
olarak ve demokratik toplum düzeninin sürekliliği için zorunlu olduğu ölçüde
sınırlandırılabilirler. Demokratik hukuk devletinde, güdülen amaç ne olursa
olsun, özgürlük kısıtlamalarının bu rejimlere özgü olmayan yöntemlerle
yapılmaması ve belli bir özgürlüğün kullanılmasını ortadan kaldıracak düzeye
vardırmamasıdır' (E.1985/8, K.1986/27, 26.11.1986, AMKD, Sayı:22, ss.365-366)Yüksek
Mahkeme'nin bu içtihadından da anlaşılacağı gibi demokratik toplumlarda
temel hak ve özgürlüklere yönelik kısıtlamalar istisnai olmak durumundadır.
Hakların sınırlandırılması
konusunda bu çağdaş noktayı yakalayabilmek maksadıyla iç hukukumuzda da
birçok olumlu değişikler yapılmıştır. Bu bağlamda, 'bize has' sınırlamalardan
laikliğe aykırılık yasağı, düşünce özgürlüğünü kısıtlayan diğer Ceza Kanunu
hükümleriyle birlikte 1991 yılında kaldırılmıştır. TBMM'nin bu kararı Fikir
ve İnanç Özgürlüğü bakımından Türk hukuk sisteminin demokratikleşmesi,
çağdaş ve evrensel düzeye ulaşması yolunda atılmış çok önemli bir adım
olarak tarihe geçmiştir. TCK 163. maddenin kaldırılması gerçekten laikliğe
aykırılık yasağına yabancı olan çağdaş demokrasi dünyasına bizi daha da
yaklaştırmıştır. Doç. Dr. Sami Selçuk bu konuda şöyle diyor:
'T.C. Yasasının 163. maddesinin,
141. ve 142. maddelerle birlikte kaldırılması yerinde olmuştur. Bu bir
"fesat planı" değildir. Demokratik olmayan yöntemleri kullanarak çirkinleşmiş
devletin güzelleşmesidir; tuzaktan ve çürütülüşten kurtulmasıdır. Bir arada
yaşamaya ve çok sisliliğe doğru atılmış sağlıklı bir adımdır. Bu görüşü
ve böyle bir demokrasiyi savunanları kınamak, çağdaş demokrasiyi hiç
anlamamaktır. Çünkü o demokraside hiçbir "düşünce, inanç vekanı kınanamaz"
(Anayasa md.25/2). Kaldı ki bu tavır, laikliği savunacağım derken, laikleştirmeciliğe
sapan, bir laiklik ihlalidir' (S. Selçik, Laiklik: Sivil Toplum-Homo Democraticus,
(İstanbul, 1994), s.34) Dünyanın
bugün ulaştığı noktada otoriter ve dayatmacı anlayışlar geçerliliğini yitirmişlerdir.
Ülkemiz de Yasamanın yanında Yüksek Mahkemelerimizin vereceği kararlarla
sonunda çağdaş ve evrensel demokrasiyi yaşama imkanına kavuşacaktır.
6. FASIL: 1995 ANAYASA
DEĞİŞİKLİĞİNDEN SONRA BU DAVA-DA 2820 SAYILI SİYASİ PARTİLER KANUNU'NUN
101/b MADDESİNİN PARTİ TÜZEL KİŞİLİĞİ ADINA KARAR ALMAYA YETKİLİ KURULLARIN
DIŞINDAKİ HÜKÜMLERİ UYGULANAMAZ. Gerek Ön Savunma'mızda gerekse bu
Savunma'mızın ilgili bölümlerde hukuki mesnetleriyle açıkladığımız gibi,
Bu davada,
Parti Genel Başkanı, Genel
Başkan Yardımcısı ve Parti Genel Sekreteri hakkında ileri sürülen,
-
Sübut bulmamış,
-
Hepsi 1995'den önceki yıllara
ait,
-
Bantlar delil olamayacağı için
asılları belli olmayan,
-
Anayasa'nın 83. maddesindeki
sorumsuzluk ve dokunulmazlık güvencelerinden dolayı esasen hiçbir davaya
konu yapılması mümkün olmayan,
-
İzafe edilen metinlerde dahi
laikliğe aykırılığın hiçbir unsuru bulunmayan,
-
Dolayısıyla hukuken delil olma
vasfı taşımayan,
Birkaç sözün, herhangi bir davaya
mesned yapılamayacakları delilleriyle açıklanmıştır.
Buna rağmen biz, sırf savunma
görevimizi tam olarak yerine getirme açısından Savunma'mızın bu noktasında
aşağıdaki hukuki gerçeği ortaya koymakta yarar görüyoruz:
"1995 Anayasa değişikliğinden
sonra bu davada 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/b maddesinin
parti tüzel kişiliğini adına karar almaya yetkili kurulların dışındaki
hükümleri uygulanamaz".
Çünkü, bu Savunma'mızın III.
Bölüm, 1. Kısımda (sayfa 197) belirttiğimiz gibi,
Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne
üye olabilmesi için Anayasa'mızda 1995 yılında yapılan değişiklikler sırasında
siyasi partiler lehine de önemli değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerin
amacı siyasi partiler hakkında en çağdaş normların Türkiye'de yürürlüğe
konmasını sağlamaktır.
1995 Anayasa değişikliği
ile çağdaş gelişmelere paralel olarak Türkiye'mizde siyasi partilerin
kapatılmaması ana prensibine doğru gidilmiş: 1982 Anayasası ve 2820
Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun, önceden kabul edilen pekçok kapatma
sebebi bu değişiklikle ortadan kaldırılmıştır.
Bu amaçla 1995'de, Anayasa'nın
68 ve 69. maddelerinde yapılan değişiklerle siyasi partilerin kapatılması
sebepleri tadadî ve tahdidi (numerus clausus) olarak belirtilmiştir.
Bundan önceki bölümlerde
de mükerreren belirttiğimiz gibi,
Sadece üç sebebe inhisar
ettirilmiş ve bu sebeplerden birisi olarak da:
"Bir SİYASİ PARTİNİN EYLEMLERİYLE
Anayasa'nın 68/4 maddesinde belirtilen fiillerin işlendiği bir ODAK HALİNE
GELDİĞİ"nin sübut bulması hali,
kabul edilmiştir.
Bu açık, kesin ve net bağlayıcı
Anayasa hükmünden dolayı artık kanunkoyucunun kapatma sebeplerini bu üç
sebebin dışına taşırma, genişletme yetkisi yoktur.
Yukardaki III. Bölüm A-2'de
(s. 203-204) hukuki mesnedle- riyle açıkladığımız gibi 1995 Anayasa değişikliği
ile artık,
Yetkili kurullarınca benimsendiği
sübut bulmadıkça,
Tek başına,
-
Ne parti üyelerinin beyan ve
eylemleriyle,
-
Ne Genel Başkan,
-
Ne Parti Genel Başkan Yardımcısı,
-
Ne Genel Sekreter,
-
Ne de partinin taşra teşkilatının
beyan ve eylemleriyle
Partilerin kapatılması mümkün
değildir.
Bu gerçeği bu Savunma'mızın
Sayfa: 201-212'da
-
Bizzat Anayasa metni,
-
Anayasa değişikliği müzakerelerindeki
komisyon raporu,
-
Anayasa değişikliği TBMM'nin
müzakereleri sırasındaki komisyon sözcüsünün açıklamaları,
-
Odak hali olma hakkında iç hukukumuz
ve anlaşmalarla bağlı olduğumuz ve kanunun müzakereleri esnasında kendisine
atıf yapılan Batı hukukundaki temel esaslara dayanarak,
isbat etmiştik.
Ve belirtmiştik ki,
Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinde
yer alan "parti eylemi"nin hukuki anlamı parti tüzel kişiliği adına
karar alma yetkisine sahip olan MKYK, Büyük Kongre ve Parti Meclis Grubu'nun
kararları
ve bu kararlara dayanılarak kurulların iştirakleriyle yapılan eylemler
demektir.
Bundan dolayı parti üyelerinin
"genel başkanın, genel başkan yardımcısının, genel sekreterin, taşra teşkilatlarının
beyanları "PARTİ EYLEMİ" sayılamaz.
İşte bu hukuki gerçeklerden
dolayı 1995 Anayasa değişikliğinden sonra bu davada 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun 101/b maddesinin, parti tüzel kişiliği adına karar
almaya yetkili kurulların dışındakilerle ilgili hükümleri uygulanamaz.
Bu gerçeği aşağıdaki hukuki
deliller açıkca isbatlamaktadır:
1. Anayasa'da 1995
yılında yapılan değişiklikten sonra Anayasa'nın 69. maddesi ile siyasi
partilerin kapatılmalarının ancak üç sebepten dolayı olabileceği, bunun
dışında hangi sebeple olursa olsun parti kapatılmasının mümkün olmadığı
bağlaycıcı hükmü yer almıştır.
Anayasa 1995 değişikliği
ile parti kapatma sebeplerini tahdidi (Numerus Clausus) olarak üç noktada
toplamıştır. Kanun koyucunun bunları genişletme yetkisi yoktur.
Yukarıdaki III. Bölüm, 1.
Kısım, Sayfa 201'de Anayasa'da 1995 yılında yapılan değişikliklerin ana
maksadının çağdaş gelişmelere paralel olarak özgürlükleri genişleten ve
parti kapatılmasının sebeplerini asgari noktaya indirme gayesine uyum maksadının
olduğunu belirtmiştik.
Yapılan değişikliğin gayesine
uygun olarak, bu değişiklikle 69. maddede bir parti kapatılmasının bilinen
diğer iki sebebin dışında bir üçüncü sebep olarak,
Partinin eylemleri yoluyla
bir "odak haline gelmesi" hali sayılmıştır.
Anayasa'nın 69. maddesinde
belirtilen bu üç şart tahdidi ve tadadi bir şekilde belirtilmiştir.
Bu açık kesin ve net bağlayıcı Anayasa hükmünden dolayı artık bu üç sebebin
dışında hiçbir başka sebep, kapatma sebebi olarak ihdas veya kabul edilemez.
2. Diğer yandan ve
yine yukarıda III. Bölüm A-2'de gerek bizzat Anayasa metnine, gerek Anayasa
Komisyonu raporuna ve gerekse Anayasa Komisyonu'nun TBMM müzakereleri esnasında
Komisyon Sözcüsünün yaptığı açıklamalara dayanarak odak olma fiilinin vazgeçilmez
unsurunun; parti tüzel kişiliğinin yasadışı eylemi benimsemesi, karar ve
eylemlerin parti tüzel kişiliğinin eylemleri olması şartı olduğunu hukuki
delilleriyle açıkca ortaya koymuştuk.
3. Siyasi Partiler
Kanunu'nun 15. maddesi genel başkanın görev ve yetkilerini belirtmiş ve
bu yetkileri aşağıdaki şekilde sınırlandırmıştır:
"Partiyi temsil yetkisi
genel başkana aittir. Kanunlardaki özel hükümler saklı kalmak kaydı ile
parti adına dava açma ve davada husumet yetkisi, genel başkana veya ona
izafeten bu yetkileri kullanmak üzere parti tüzüğünün göstereceği parti
mercilerine aittir." Bu
kanuni hükümden açıkca görüldüğü gibi Genel Başkan'ın tek başına partiyi
ilzam edecek bir karar alma yetkisi yoktur.
Ve yine Siyasi Partiler
Kanunu'nun 16. maddesi de parti adına karar almak, eylem düzenlemek
ve partiyi ilzam etmek yetkisinin Partinin Merkez Karar ve Yürütme Kurulu'na
(MKYK) ait olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.
Siyasi Partiler Kanunu'nun
16. maddesi:
"Siyasi partilerin merkez
karar, yönetim ve icra organları parti tüzüğünde belirtilen isim, şekil
ve sayıda kurulur. Büyük kongrece seçilecek merkez organlarının herbirinin
üye sayısı 15'den az olamaz.
Bu organlar iki büyük
kongre arasında, parti tüzük ve programına ve büyük kongre kararlarına
uymak şartıyla, partiyi ilgilendiren hususlarda karar almak ve alınan kararları
uygulamak yetkisine sahiptirler.
Merkez karar organı, zorunlu
sebepler dolayısıyla büyük kongrenin toplanamadığı hallerde, partinin hukuki
varlığına son verilmesi ve tüzük ve programının değiştirilmesi dışındaki
bütün kararları alabilir."
"Parti işlerini düzenleyen
parti iç yönetmelikleri merkez karar organı tarafından yapılır."
4- 1982 yılında Danışma
Meclisi'nde Anayasa'nın 68. maddesi müzakere olunurken Komisyon Sözcüsü
Sayın Tevfik Fikret ALPASLAN aşağıdaki açıklamayı yapmıştır.:
"Siyasi Partiler kendi
iç ilişkilerinde parti içi demokrasiye uymak zorundadırlar" Hakikaten bu
lüzumlu bir madde, ve Alman Anayasası madde 21'de de mevcut."Gerek
bu açıklamadan gerekse Anayasa ve Siyasi Parti Kanunu'nun ilgili maddelerinin
ruh ve lafzının gösterdiği gibi siyasi partiler iç yapılarında demokratik
esaslara uygun hareket etmek mecburiyetindedirler.
Bu temel esasa göre bir partinin
en yetkili kurulu "Parti Büyük Kongresi" dir. MKYK, Büyük Kongrenin kararlarına
uygun olarak çalışır ve partiyi büyük kongre adına ilzam eder.
Genel başkan ise MKYK'nın
aldığı kararları uygular ve Siyasi Partiler Kanunu'nun 15. maddesi dışında
kalan konularda parti tüzel kişiliğini tek başına ilzam edemez, parti adına
karar alamaz.
Zira çağdaş demokrasilerde
iç denetim gereği olarak da organlar hiyerarşisi esastır. Burada bağlayıcılık
yukardan aşağıyadır. Yani genel başkanın fiil ve beyanlarının MKYK veya
Büyük Kongreyi bağlaması düşünülemez.
5. Esasen bu söylediğimiz
gerçeği, 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesi de açıkca
göstermektedir:
Nitekim 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun, bir siyasi partinin odak olmasının şartlarını tanzim
eden 103. maddesinin 2. fıkrasında açıkca aşağıdaki hüküm yer almıştır:
"Bir siyasi partinin
yukarıdaki fıkrada yazılı fiillerin mihrakı haline geldiği, 101. maddenin
(d) bendinin uygulanması sonucunda bu fiillerin o partinin üyelerince kesif
bir şekilde işlenmiş olduğunun ve bu fiillerin kesif olarak işlenmesinin
o partinin BÜYÜK KONGRE, MERKEZ KARAR VE YÖNETİM KURULU veya Türkiye
Büyük Millet Meclisi'ndeki GRUP GENEL KURULU yahut bu GRUBUN YÖNETİM KURULUnca
zımnen veya sarahaten benimsendiğinin sübuta ermesiyle olur."Görülüyor
ki, bir partinin odak olabilmesi için parti tüzel kişiliğinin yasa dışı
fiilleri tekabbül etmesi şarttır. Partinin tüzel kişiliğinin bir eylemi
tekabbül etmiş olması için ise parti tüzel kişiliğini ilzam yetkisine ait
kurulların o eylem benimsemesi şarttır. Bu kurullar ise bu konuyu tanzim
eden Siyasi Partiler Kanunu'nun 103. maddesinin yukarıdaki fıkrasından
açıkca görüldüğü gibi sadece "Parti Büyük Kongresi", "Parti Merkez Karar
ve Yürütme Kurulu" "Parti Meclis Grubu ve Yönetim Kurulu"ndan ibarettir.
6. Yine 2820 Sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d-1'de fıkrasında aşağıdaki hüküm yer almaktadır:
"(b) bendinde sayılanlar
dışında kalan parti organı, mercii veya kurulu tarafından bu Kanun'un 4.
kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiilin işlenmesi halinde,
fiilin işlendiği tarihten başlayarak iki yıl geçmemiş ise, Cumhuriyet Başsavcılığı
söz konusu organ, merci veya kurulun işten el çektirilmesini yazı ile o
partiden ister. Parti üyeleri 4. kısımda yer alan maddeler hükümlerine
aykırı fiil ve konuşmalarından dolayı hüküm giyerler ise, Cumhuriyet Başsavcılığı
bu üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmasını o partiden ister."Bu
madde de görüldüğü gibi 103. maddeye paralel olarak parti tüzel kişiliğini
ancak partinin, organ mercii veya kurullarına işten el çektirme veya partiden
ihraç yetkisine haiz kurullar ilzam edebilirler.
Bunlarda partinin MKYK ve
haysiyet divanıdır. Genel başkanın tek başına ne fesih ne de ihraç yetkisi
yoktur.
Ve yine bu madde de görülen
bir diğer husus da odur ki parti tüzel kişiliği adına herhangi bir eylemi
tekabbül yetkisi MKYK'undadır. Genel başkanın tek başına tekabbül yetkisi
yoktur.
7. Bu hukuki gerekçelerin
de bir kere daha ortaya koydukları gibi,
Parti genel başkanının, genel
başkan yardımcılarının ve genel sekreterin parti tüzel kişiliğini ilzam
ve parti adına karar alma yetkileri yoktur. Bunların beyan ve eylemleri
parti tüzel kişiliğini bağlamaz.
Çünkü, herhangi bir organın
yasak bir fiili zımnen veya sarahaten benimsemesi tüzel kişiliği ilzam
edemiyorsa; o organın beyan ve eylemlerinin tüzel kişiliği ilzamı söz konusu
olamaz.
8. Anayasa'da 1995
değişiklikleri yapılmadan önce ve siyasi partilerin odak olması dışında
101/b-1'e ve 101/c'ye göre genel başkanın, genel başkan yardımcısının,
genel sekreterin, radyo konuşmacısının ve bir partinin taşra organlarının
beyan ve eylemlerinden dolayı da siyasi partilerin kapatılabilmesi mümkün
idi.
Ancak 1995 Anayasa değişiklikleriyle
siyasi partilerin kapatılabilmesi sadece odak olma haline inhisar ettirildiği
için, bu değişikliklerden sonra artık hangi yetkiye sahip olursa olsun
ve kim olursa olsun münferit şahısların ve taşra organlarının beyan ve
eylemleriyle partilerin kapatılabilme imkanına son verilmiştir.
Bu sebepten dolayı şahısların
beyan ve eylemleri, bunlar kim olursa olsun ister parti genel başkanı,
ister genel başkan yardımcıları, ister genel sekreter olsun bunların beyan
ve eylemleri sadece partili bir üyenin beyan ve eylemleri hükmündedir.
9. Hukukun temel kuralları
bakımından da 1995 Anayasa değişikliklerinden sonra 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun 101/b maddesindeki sadece genel başkan, genel başkan
yardımcısı gibi görevlilerin beyan ve eylemlerinden dolayı artık parti
kapatılması mümkün değildir.
Yukarıda açıkladığımız sebepler
Anayasa'nın 1995 değişikliğinden sonra artık 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101/b maddesinin uygulama alanının daraldığını, bu maddede yer
alan genel başkan ve sair yetkililerin beyan ve eylemleriyle siyasi partilerin
kapatılmasının mümkün olmadığını gösterdiği gibi hukukun temel kuralları
olarak aşağıdaki sebepler de aynı gerçeği teyid etmektedir.
-
Şöyle ki;
-
Anayasa'nın 69. maddesinde her
ne kadar odak olmanın unsurları, şartları gösterilmemiş, bu hususların
kanunla düzenlenmesi emredilmiş ise de yani bu Anayasa maddesi bu yönden
uygulama bakımından açık ve net değil ise de aynı madde partilerin kapanma
sebeplerini tadat ve tahdit bakımından uygulamada hiçbir şekilde tereddüt
bırakmayacak şekilde açık ve nettir. Açık ve net, uygulanabilir, bağlayıcı
bir Anayasa hükümünün uygulanmasından sarfınazar edilemez.
-
Bir kanun hükmü ile bir Anayasa
hükmü çatıştığında bunlar eşit güçde sayılsalar dahi hukukun temel prensipleri
gereğince sanığın lehinde olan uygulanır.
-
Ve yine bir Anayasa ve kanun
hükmü eşit güçte sayılsalar bile hukukun temel kurallarına göre "hürriyetleri
genişleten" hüküm uygulanır.
-
Yine bir kanunla bir Anayasa
hükmü eşit güçte sayılsalar bile sonradan çıkan kanun yani bu halde
Anayasa
hükmünün uygulanması gerekir.
-
Yine böyle bir durumda iç hukukumuzun
ayrılmaz bir parçası haline gelen uluslararası taahhütlerle bağlı olduğumuz
AİHS'ne
hangi kanun daha uygunsa onun uygulanması gerekir.
Burada bir hususu Yüksek Mahkeme'nin
dikkatlerine özellikle arz etmek istiyoruz.
İddianame'de ve Esas Hakkındaki
Görüş'te Sayın Başsavcı 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu 101/d ve 103.
Maddeleri-nin dikkate alınmamasını ve 69. maddenin uygulamasının kanunla
düzenleneceğine dair Anayasa hükmünün ihmal edilmesini ileri sürerken,
yukarıda saydığımız hukukun temel kurallarının hepsinin tersine işletilmesi
talebinde bulunduğu için taleplerinin hukuken kabulüne imkan yoktur.
Hukukun yukarıda saydığımız
temel kurallarının açıkca ortaya koyduğu sonuç karşısında savunmamızın
kabülünde hukuki zaruret vardır.
V. BÖLÜM
SON AÇIKLAMALAR
V. BÖLÜM: SON AÇIKLAMALARBuraya
kadar yaptığımız açıklamalarımızla son yazılı savunmamızı tamamlamış bulunuyoruz.
Altı bölüm halinde arz ettiğimiz
bu Savunma'mızda davanın geneli hakkındaki açıklamalarımız, usul ve esas
hakkındaki cevaplarımız yer almıştır.
Birinci Bölümde;
"Refah Partisi'nin Gerçek
mahiyeti" ayrıntılarıyla özetlenmiş, Refah Partisi'nin "dini veya felsefi
bir ekol" olmadığı, Sayın Başsavcı'nın "Esas Hakkındaki Görüş"ünde anlatmaya
çalıştığı, hayal mahsulü "Bir İslami görüş modeli" ile Refah Partisi'nin
bir ilgisi bulunmadığı, siyasi bir kuruluş olan Refah Partisi'nin gayesinin
Türkiye Cumhuriyeti'ni yüceltmek, muasır medeniyetin üstüne çıkarmak, demokratik,
laik, insan haklarına saygılı, özgür bir hukuk devleti olarak güçlü ve
müreffeh Türkiye'yi kurmak ve Türk halkına mutluluk sağlamak olduğu resmi
belgelerle isbat edilmiştir.
Ayrıca Refah Partisi'nin
gerek yerel yönetimlerde gerekse 54. Hükümet döneminde milletin her sahada
tevecühünü kazanan başarılı hizmetler sergilediği bu nedenle birinci parti
olduğuna işaret edilmiş; bütün milletimizin ve tüm dünyanın tanıdığı gerçekler
karşısında Refah Partisi'ne Yargıtay Başsavcılığı'nın, partinin laikliğe
aykırı eylemlerin odağı haline geldiği şeklindeki iddiasının mesnetsiz
kaldığı isbat edilmiştir.
Yine bu bölümde; hal böyleyken
gerçekle ve hukukla ilgisi bulunmayan bu davanın açılabilmesinin asıl sebebinin
ise, "Refah Partisi'nin sömürüye izin vermeyen ekonomik politikasından
rahatsız olan bir kısım rantiyeci kesimin" ve onların kontrolündeki "tekelci
medyanın" yoğun tahriklerinin olduğu belirtilmiştir.
İkinci Bölümde;
"İddianame" ve "Esas Hakkında
Görüş"te yer alan görüşlerin "iç hukukumuzun bir parçası" olan uluslararası
anlaşmalara, ezcümle AİHS'ne ters düştüğü, çağdaş demokratik ülkelerde
50 yıldır mahkeme kararıyla hiçbir partinin kapatılmadığı, milli hukukumuzdaki
gelişmelerin de çağdaş gelişmelere paralel olduğu,
Çağdaş hukukta terörle ve
terörist kuruluşlarla ilgisi olmadıkça hiçbir partinin kapatılmasına imkân
olmadığı,
Yüksek Anayasa Mahkemesi
başta olmak üzere, bütün yüksek yargı organlarımızın AİHS'nin ve diğer
uluslararası anlaşmaların hükümlerini yargı kararlarında uygulamaya başladıkları,
mesnetleriyle ve emsal kararlarıyla gösterilmiştir.
Üçüncü Bölümde;
Davanın "USUL BAKIMINDAN
REDDİNİ" gerektiren sebep-ler üzerinde durulmuş, bu meyanda:
-
Usule ait hükümlerin uygulanmasının
Anayasa Mahkemesi'nce "yargılamanın güvencesi" sayıldığı,
-
Cumhuriyet Başsavcılığının;
2820 sayılı SPK'nun 103. maddesinin Anayasa'nın değişik 69. maddesine aykırı
olduğuna dair iddiasının yersiz olduğu,
-
Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinin
doğrudan uygulanmasının, yine Anayasa'nın 68. maddesiyle 69/son fıkrası
ve 177/b hükümleri karşısında mümkün olmadığı,
-
Hem İddianame'de ve hem de Esas
Hakkındaki Görüş'te uygulanacak kanun maddelerinin gösterilmemiş olması
dolayısıyla bu davanın öncelikle usul bakımından reddedilmesi gerektiği;
-
SPK'nun 103 ve 101-d maddelerindeki
usulün, davanın açılması için öngördüğü şartlara uyulmadan, bu madde-lerde
ön görülen ihtar mekanizması işletilmeden; diğer bir ifade ile bir parti
üyesinin yasaya aykırı eyleminden dolayı ait olduğu mahkemede hüküm giymesinden
sonra veya bir parti örgütünün yasağa aykırı eylemi tesbit olun-duktan
sonra otuz gün içinde; üyenin partiden ihracı veya örgütün feshedilmesi
istenilmeden ve partinin bu isteklere rağmen gereğini yapmaktan imtina
ettiği, böylecede eylemleri benimsediği sabit olmadan açılan bu davanın,
sadece bu sebeplerle bile öncelikle usul bakımından reddedilmesi gerektiği,
-
Parti tüzel kişiliğince benimsendiği
sabit olmadan örgütlerin ve üyelerin eylemlerinden dolayı bir partinin
kapatılamayacağı,
-
2820 sayılı SPK'nun, Anayasa'nın
geçici 15. maddesinin güvencesi altında olduğu için, Anayasaya aykırılığının
iddia edilemeyeceği,
-
Ceza ve ceza yerine geçecek
güvenlik tedbirlerinin ancak kanunla konulabileceği (Anayasa madde 38/III.),
-
Bu davanın açılabilmesi için
2820 sayılı SPK'nun 101/d ve 103 maddelerinin öngördüğü 5 şartın gerçekleşmediği,
-
Bundan dolayı bu davanın öncelikle
usül yönünden reddi gerekir.
-
Anayasa'nın 68 ve 69. maddeleri
doğrudan uygulansa bile partinin kapatılamayacağı,
zira;
-
Bu maddelerin kapatma sebebi
olarak sadece "parti eylemi"nden söz ettiği, oysa ki isnadın muhtevasında
yasağa aykırı hiçbir parti eylemi ve kararı ortaya konamadığı,
-
Anayasa'nın 68 ve 69. maddelerinde
1995 senesinde yapılan değişikliklerle partiler için daha fazla özgürlük
getirilmek istendiği, Başsavcı tarafından 103. maddenin mülga sayılmak
istenmesinin bu amaca ters düştüğü,
-
TCK'nun 163. maddesinin kaldırılmasının
ülkemizi insan haklarının evrensel normlarına yaklaştıran bir yasama tasarrufu
olduğu
-
1995 Anayasa değişikliğinden
sonra bir siyasi partinin ancak;
-
Tüzük ve programının Anayasa'nın
68/IV. maddesi hükümlerine aykırı olması,
-
Yabancı kaynaklardan mali yardım
alması,
-
Partinin eylemleri ile Anayasa'nın
68/IV. maddesi hükümlerine "aykırı eylemlerin işlendiği bir odak" haline
gelmesine dair hallerinin sübut bulması sebebiyle kapatılabileceği, bu
3 sebep dışında kapatılmasının Anayasa'ya ve AİHS'ne aykırı olacağı;
-
Çağdaş batı hukuku ile milli
hukumuzda (SPK'nda, Dernekler Kanunu'nda Anayasa Mahkemesi kararlarında)
odak olmanın unsurlarının ve şartlarının belirtildiği ve bunun dışındaki
yorumların kabule şayan olmadığı,
hususları mesnetleriyle ve ayrıntıları
ile açıklanmış hem 2820 Siyasi Partiler Kanunu'nun hem de Anayasa'nın 69.
maddesinin gerektirdiği ön şartları yerine getirilmeden açıldığı için bu
davanın öncelikle usul bakımından reddi istenilmiştir.
Bu layihamızın IV. Bölümü
ile müteakip bölümlerinde ise Esas Hakkındaki Savunmalarımız yer almıştır.
Şöyle ki:
Dördüncü Bölümde;
-
"Suçlar, cezalar ve ceza yerine
geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla belirlenir" prensibine aykırı olarak
davanın Anayasa hükümlerine dayandırılmak istenmesinin hukuken mümkün olmadığı,
-
Refah Partisi'nin temel görüşleri
temel politikaları ve icraatlarının yapılan mahalli ve genel seçimlerde
milletin oyuyla onaylanarak, yüce milletimiz tarafından genel kabul gördüğü,
-
Bu temel politika ve görüşlerin
hükûmet ortağı olarak aynı şekilde millet adına karar alma yetkisine sahip
olan TBMM'den en az 12 defa güvenoyu almak suretiyle defalarca onaylandığı,
-
TBMM'nin gensoru oylamasıyla
varit olmadığına kesin karar verdiği bir iddianın yeniden yargı konusu
yapılamıyacağı cihetle bu davanın reddinin gerektiği,
-
Bu gerçekler karşısında Refah
Partisi eylemlerinin yasa dışı sayılmasının mümkün olmadığı,
-
Refah Partisi'nin gerek tüzük
ve proğramında yer alan ve gerekse Genel Başkan'ın ve diğer yetkililerinin
beyanlarında ifade edilen ve ayrıca Refah Partisi'nin kurduğu 54. Hükümetin
protokol ve proğramında yazılı olan ve Meclis'in tasvibine mazhar olan
laiklik görüşünün, kanunlara ve Anayasa ilkelerine uygun olduğu,
-
Bundan başka gerek merkezi hükümetin
icraatında ve gerekse yerel yönetimlerin uygulamalarında Refah Partisi'nin
laikliğe aykırı bir karar ve eyleminin kesinlikle mevcut olmadığı,
-
Bilakis diğer dinlere mensup
azınlıklara karşı insan haklarına ve laikliğe uygun bir tatbikatın yapıldığının
teşekkür belgeleriyle sabit olduğu,
-
Anayasal birer kuruluş olan
Diyanet İşleri Başkanlığı, Din Eğitimi Genel Müdürlüğü ve Vakıflar Genel
Müdürlüğü gibi organların işleyişi, hizmetlerinin yeterli olup olmadığı,
bütçelerinin düzenlenmesi gibi konularda her partinin görüş açıklama hakkı
olduğu kadar Refah Partisi'nin de hakkı olmasının doğal sayılması gerektiği,
-
Bu sebepten, laiklik dahil bu
fiillerin yasağa aykırı olup olmadığının tesbit edilebilmesi için kanuni
suç unsurlarının tesbit edilmesinin gerektiği;
-
Bu davada Refah Partisi'ne ve
şahıslara yapılan isnatlarda laikliğe aykırılık fiilinin kanuni unsurlarının
mevcut olmadığı,
-
Zira ortada hem suçun mânevi
unsuru olan lâikliği ihlal kastının ve hem de suçun maddi ve hukuki unsurlarının
bulunmadığı,
-
İsnatlar olarak ileri sürülen
çok hukukluluk ve 8 yıllık kesintisiz eğitim hakkındaki Milli Güvenlik
Kurulu kararını eleştirme konularının laikliği ihlal fiilinin unsurlarını
taşımadığı cihetle bunların laikliğe aykırılığından söz edilemiyeceği,
-
Bu davada İddianame'de ve Esas
Hakkındaki Görüş'te ileri sürülen isnatlarla parti tüzel kişiliği arasında
"illiyet bağı" bulunmadığı,
-
Parti'den kesin olarak ihraç
edilen kişiler hakkındaki isnatların, hem parti tüzel kişiliğinin eylemi
olmadığı, hem sübut bulmadığı ve hem de partiden ihraç edilmiş oldukları
için Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d. maddesi gereğince davaya mesnet
yapılmasının kanunen mümkün olmadığı,
-
Parti'nin laikliğe aykırı fiillerin
işlendiği bir odak haline gelebilmesi için, gerek 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nun 101/d ve 103. maddelerinde sayılan 5 unsurun ve gerekse Anayasa'nın
69. maddesinin öngördüğü 5 unsurdan hiçbirisinin gerçekleşmediği,
-
1995 yılı Anayasa değişikliklerinden
sonra siyasi partilerin ancak üç sebepten biri ile kapatılmalarının söz
konusu olabileceği bu sebeplerden birisinin ise "siyasi partinin eylemleriyle
yasadışı eylemlerin odağı olması" hali olduğu Anayasa'da açıkça belirtildiği
yine 1995 Anayasa değişiklikleriyle,
-
İlgili bölümlerde hukuki mesnetleriyle
açıkladığımız gibi tüzel kişiliğini ilzam eden yetkili kurullarca benimsendiği
sübut bulmadıkça üyelerin ve taşra organlarının eylemlerinin parti kapatma
sebebi olamıyacağı esası getirildiği.
-
Yine ilgili bölümlerde hukuki
mesnedleriyle açık bir şekilde belirttiğimiz gibi Sayın Başsavcı'nın hukuken
kabulü mümkün olmayan 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103.
maddelerini mülga sayarak Anayasa'nın 69. maddesinin doğrudan uygulanması
hali bir an için farzı muhal olarak düşünülürse böyle bir durumda Anayasa'nın
pekçok temel esası yok farz edilip çiğnendiği gibi hukuken kabulü asla
mümkün olmayan sonuçlara da kapı açılmış olacağı.
-
Zira böyle bir davranış Anayasa'nın
15/son, 36/I., 38/IV., 38/VI., 83, 100, 148, 149 ve 10. maddelerinin yok
sayılması ve ihlali neticesini doğuracağı için Sayın Başsavcı'nın iddiasının
kabulüne imkan bulunmadığı,
-
Parti kapatma davalarında şahıslar
değil, parti tüzel kişiliği yargılanmakta olduğu için. Davada taraf olmayan,
tabii hakim önünde yargılanıp fiilleri sübut bulmayan ve Anayasa'nın 83.
ve 100. maddelerinin güvencesi altında bulunan kimseler hakkında dolaylı
yoldan gidilerek Anayasa'nın 84/V. maddesinin uygulanmasının hukuken hiçbir
şekilde mümkün olmadığı,
-
Bir beyan veya konuşmanın mânâsı
değerlendirilirken bu beyan veya konuşmanın aslının bütünüyle ele alınması
gerektiği ve bu metinlerde mevcut olmayan bir suç unsurunun kıyas veya
yorum yoluyla bir kimse aleyhinde var sayılamayacağı,
Delilleriyle ve hukuki mesnetleriyle
ortaya konulmuştur.
ÖZET OLARAK:
Bu Savunma'mızda;
Aşağıdaki sebeplerin ayrı
ayrı her birisinden dolayı bu davadaki isnadın Refah Partisi'ne yapılmasının
mümkün olmadığı delilleriyle isbat olunmuştur.
A. REFAH PARTİSİ'NİN GERÇEK
HÜVİYETİ VE 14 YILLIK İCRAATI BAKIMINDAN Refah Partisi'ne bu isnadın yapılması
mümkün değildir.
-
Refah Partisi'nin laiklik anlayışı
hukuka uygundur. Refah Partisi Anayasa'da belirtilen laiklik ilkesinin
gerçek savunucusu ve teminatıdır.
-
Refah Partisi'ne göre laiklik
kanunların yapılmasında skolastik düşüncenin değil ancak bilim ve aklın
esas alınmasıdır.
-
Refah Partisi ister dini ister
siyasi kaynaklı olsun her türlü taassuba da karşıdır.
-
Diğer bütün partiler gibi Refah
Partisi'nin de Anayasal ve yasal devlet görevleri hakkında görüşünü açıklaması
dini istismar olarak yorumlanamaz.
B. CEZA HUKUKUNUN TEMEL ESASLARI
BAKIMINDAN da bu isnadın Refah Partisi'ne yapılması mümkün değildir ve
bu davada isbatın sübutu için şart olan unsurlardan hiçbirisi mevcut değildir.
-
Bu davada isnadın maddi unsuru
yoktur.
-
Bu davada hukuka aykırılık unsuruda
mevcut değildir.
-
Bu davada laikliğe aykırılık
eyleminin unsurları yoktur.
-
İddianame ve Esas Hakkındaki
Görüş'te delil diye ileri sürülen konuların hiçbirisinde de laikliğe aykırılığın
kanuni unsurları mevcut değildir.
-
Bu davada isnadın manevi unsuru
da mevcut değildir.
-
Bu davada "illliyet bağı" şartı
da mevcut değildir.
-
Bu davada "odak haline gelme
unsurları" da mevcut değildir.
-
Bu davada 1995 Anayasa değişikliği
ile getirilen "odak olma şartının" en önemli vazgeçilmez unsuru da kesinlikle
söz konusu değildir.
-
Mevcut olmayan bir unsuru yorum
yoluyla varmış gibi kabul etmek mümkün değildir.
-
TCK'nun 163. maddesinin yürüklükten
kaldırılmasıyla şahıslar için laikliğe aykırı fiili suç olmaktan çıktığından
bu davanan açılması hukuka uygun değildir.
C. ANAYASA BAKIMINDAN bu
davada bu isnadın Refah Partisi'ne yapılması mümkün değildir.
-
1995 Anayasa değişikliğine göre
yetkili kurullarca benimsendiği sübuta ermedikçe şahısların eylemleri parti
kapatma sebebi olamaz.
-
1995 Anayasa değişikliğinden
önceki fiiller delil olarak gösterilemez.
-
Beyan ve karar eylem sayılmaz.
-
Bu davada odak olmanın beş şartından
hiçbirisi yoktur.
-
SORUMSUZLUK VE DOKUNULMAZLIK
GÜVENCE-LERİ YOK SAYILAMAZ ve dolaylı yoldan ihlal edilemez.
-
HÜKÜMET ÜYELERİNİN İCRAATLARINI
yargı değil meclis denetler. Meclisin kesin karara bağladığı konular
yeniden yargı konusu yapılamaz.
-
KANUNSUZ SUÇ VE CEZA OLMAZ
-
Bu dava 1995 Anayasa değişikliklerinin
HEM
AMACINA, HEM DE LAFZINA AYKIRIDIR.
D. 2820 SİYASİ PARTİLER KANUNU
BAKIMINDAN DA REFAH PARTİSİ'NE BU İSNAD YAPILAMAZ.
Çünkü 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun belirttiği ön şartlar yoktur.
E. ULUSLARARASI ANLAŞMALAR
BAKIMINDAN BU İSNADIN REFAH PARTİSİ'NE YAPILMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR.
İşte Savunma'mızın IV.
Bölümünde yukarıdaki beş ana başlık altında topladığımız toplam 22 sebebin
herhangi birisinden dolayı dahi bu davadaki isnadın Refah Partisi'ne yapılmasının
mümkün olmadığı hukuki mesnedleriyle isbat olunmuştur.
BUNLARDAN BAŞKA:
IV. Bölümde,
- 1995 Anayasa değişikliğinden
sonra bu davada 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu'nun 101/b maddesinin
parti tüzel kişiliği adına karar almaya yetkili kurulların dışındaki hükümlerinin
uygulanamayacağı,
Hukuki mesnedlerine dayanılarak
isbat olunmuştur.
SONUÇ OLARAK:
Gerek bu Savunma'mızın
muhtelif bölümlerinde etraflı bir şekilde yaptığımız açıklamalardan ve
gerekse bu bölümdeki özetlemelerden çıkan sonuç şudur ki;
Bu davanın öncelikle aşağıdaki
sebeplerden dolayı usul bakımından reddi gerekir:
-
İddianame'deki isnad bir kanun
maddesi ile belirlenmemiştir.
-
İster 2820 Sayılı Siyasi Partiler
Kanunu'nu esas alınsın veya isterse farz-ı muhal olarak Anayası'nın 69.
maddesinin doğrudan uygulanması hukuken mümkün olmadığı halde kabul edilsin,
hangi şekilde düşünülürse düşünülsün bu davanın açılmasında ne 2820 sayılı
Siyasi Partiler Kanunu'nun ön gördüğü dava şartları yerine getirilmiştir
ne de Anayasa'nın 69. maddesinin gerektirdiği ön şartlar yerine getirilmiştir.
Bütün hukuki gerçekler bir yana
bırakılsa dahi bu dava, sadece 5 ön şarttan birisi olan Siyasi Partiler
Kanunu 101/d ve 103. maddelerindeki ihtar prosedürü işletilmediği için
dahi redde mahkumdur.
Zira,
Bundan başka ayrıca bu
davanın aşağıdaki sebeplerden dolayı esas bakımından da reddi gerekir:
1- 2820 Sayılı Siyasi
Partiler Kanunu'nun 101/d ve 103. maddeleri ancak tabii hakim önünde yargılanarak
sübut bulmuş fiilleri delil olarak kabul etmektedir. Bu davada böyle bir
delil mevcut değildir.
2- Ses ve video bantları
başka delillerle teyid edilmedikce delil sayılamıyacağı cihetle de bu dava
delilden yoksundur. Reddi gerekir.
3- Partiden ihraç
edilen milletvekillerine izafe edilen konuların delil sayılması mümkün
değildir.
4- Anayasa'nın 1995
değişikliğinden sonra siyasi partilerin kapatılması çağdaş gelişmelere
paralel olarak çok dar bir sahaya inhisar ettirilmiştir.
Bu sahalardan biri bir siyasi
partinin eylemleriyle odak haline gelmesi durumudur. Bunun gerçekleşmesi
ise ancak parti tüzel kişiliği adına karar alabilme yetkisine sahip kurulların
eylemleriyle mümkündür.
Refah Partisi'nin yetkili
kurullarının laikliğe aykırı hiçbir karar ve eylemi mevcut değildir. Esasen
ne İddianamede ne de Esas Hakkındaki Görüş'te herhangi bir eylemden bahsedilmemiştir.
Bu yüzden bu davada Anayasa
ve yasaların aradığı hiçbir delil mevcut değildir.
5- Anayasa'nın 90.
maddesi gereği Türkiye'nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler iç hukukun
ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye olarak uymayı taahhüt ettiğimiz AIHS hükümleri
çerçevesinde bu davaya bakılacak olursa, bu sözleşmenin 11. maddesine göre
terörle irtibatı olmadan veya bizzat teröre girmiş olmadan bir partinin
kapatılmasına karar verilmesi mümkün değildir.
VI. BÖLÜM
SONUÇ VE TALEP
VI. BÖLÜM: SONUÇ VE TALEPSayın
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından, “Laikliğe aykırı eylemlerin
odağı olduğu” iddiası ile Refah Partisi’nin kapatılması talebiyle açmış
olduğu işbu davanın
İddianamesi, Esas Hakkındaki
Görüş’ü vesair münderecatı, en ince teferruatına kadar hem bundan önce
Yüksek Mahkeme’nize hem sunduğumuz Ön Savunma’mızda hem de bu Savunma’mız
da;
Dünya’da ve Türkiye’de “Demokrasi”,
“İnsan Hakları”, “Özgürlükler” ve “Laiklik” konusundaki
ilmi görüşlerin;
İnsan hakları ile ilgili
uluslararası anlaşmaların,
Anayasa ile ilgili kanun
hükümlerinin, Anayasa Mahkemesi ve diğer yüksek mahkeme içtihadlarının;
Refah Partisi’nin Gerçeği
ve 14 yıllık icraatı ışığında çok geniş bir değerlendirmeye tabi tutularak
cevaplandırılmıştır.
Bütün bu ilmi, hukuki ve
Refah Partisi’nin hüviyeti ve hizmetleri ile ilgili gerçekler karşısında;
Ön Savunma’mızda ve bu Savunma’mızda
bütün yönleri ile ayrıntılı ve daha müdellel bir şekilde ortaya koyduğumuz
gibi,
görülüyor ki;
1. a. “Suç kanunla
belirlenir” temel kuralına ve (CMUK: 163/2)’na göre isnadın kanun hükümlerine
dayandırılması gerekirken, Sayın Başsavcı, İddianamesi’ni bu esaslara uymadan,
Anayasa hükümlerine tevessül etmek suretiyle usule aykırı davrandığından,
b. İşbu dava 2820
Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddelerinde öngörülen
usul hükümleri işletilmeden ve bu maddelerin belirttiği dava şartlarından
hiçbirisi yerine getirilmeden açıldığından,
c. Ve yine bu dava
Anayasa’nın 69. maddesinin bizzat kendisi ve odaklaşma hakkında hukukumuzda
ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarında kabul edilmiş olan temel şartlar ve
müstekar uygulamaların gerektirdiği dava şartları da yerine getirilmeden
açıldığı için,
Usul hükümleri yok farz edilerek
açılan bu davanın, Ön Savunma’mızın ve bu Savunma’mızın 3. bölümlerinde
ayrıntıları ile açıkladığımız sebeblerden dolayı rü’yet edilmesi mümkün
olamayacağından,
davanın öncelikle;
USUL BAKIMINDAN REDDİNE
karar verilmesini;
2. a. Dava dosyasında
2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/d ve 103. maddeleri gereğince
yapılmış olan ve bu nitelikte işlemler sonucunda partinin yasadışı herhangi
bir eylemi benimsediğini sübuta erdirecek bir belge bulunmadığından,
b. Dosyada odak olmanın
ispatına mesnet olacak hiç bir delil olmadığından, dosyaya konulan kağıtlar,
gazete kupürleri, teyp ve video bantları da böyle bir davada delil sayılamayacağından;
c. Ayrıca parti tüzel
kişiliği namına karar almaya yetkili Merkez Karar Kurullarının laikliğe
aykırı bir kararı ve eylemi bulunmadığı cihetle, Anayasa’nın 68/4 ve 69.
maddelerinin şart koştuğu nitelikte bir delil de olmadığıdan, |