|
 |
Yargıtay
Cumhuriyet Başsavcılığı'nın
esas
hakkındaki görüşü...
(5
Ağustos 1997)
T.C.
CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI
SP.13 Hz. 1997/109
ESAS HAKKINDA GÖRÜŞ
ANAYASA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI'NA
| Davacı...................................: |
Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı |
| Davalı....................................: |
Refah
Partisi |
| Dava......................................: |
Anayasamızın laiklik ilkesine
aykırı eylemlerin odağı haline geldiği açıklıkla anlaşıldığından, REFAH
PARTİSİ'NİN TEMELLİ KAPATILMASINA KARAR VERİLMESİ İSTEMİ |
| Dayanılan
Yasa Maddeleri.....: |
Anayasamızın 69 uncu maddesinin
altıncı fıkrası yollamasıyla 68 nci maddesinin dördüncü fıkrası. |
| Dava Tarihi............................: |
21.5.1997 |
| Esas Hakkındaki Görüş
Tarihi: |
5.8.1997 |
Ülkemizin üzerinde, Türkiye
Cumhuriyeti kurulduğundan beri görülmemiş şekilde kara bulutlar dolaşıyor.
Milli Nizam Partisinin kapatılmasına
ilişkin olarak. Anayasa Mahkememizin 20.5.1971 tarihli kararında:
(Dini, tanrı ile insan arasındaki
manevi bir ilişki olmaktan ve Anayasa ile çizilmiş sınırlardan çıkarmaya
çalışdıkları, siyaset, idare, iktisat, öğrenim, bilim ve teknoloji alanlarında,
toplumsal uyulacak tek kaynak olarak göstermek istedikleri; halkla olan
temaslarında kendilerine olabildiğince çok vatandaş, başka bir deyimle
oy toplayabilmek için de dini ve din duygularını sömürme yolunda oldukları)
vurgulanan, başka bir deyişle laikliğe aykırı davranışları yıllar önce
belgelenmiş NECMETTİN ERBAKAN ve arkadaşları:
70’li yıllarda ülkemizde
tek partili sosyalist bir düzen kurulması için yapılan eylemlere destek
vermiş, ancak yakın komşularımızda komünizmin çöküşünü görüp, emellerine
hiçbir zaman ulaşamayacaklarını anladıktan sonra, bu defa tüm güçleriyle
ülkemizi bölmeye çalışan parti ve örgütlere destek olmaya çalışan bazı
yazarlar:
“Siz isteseniz hilafeti bile
geri getirebilirsiniz” sloganında ifadesini bulan; parlamentoda çoğunluğu
sağlayan siyasi partilerin yapacağı her yasal düzenleme ve icraatı, çağdaş
demokratik anlayışı ve Anayasamızla bağdaşmasa bile, kabul edip onlara
uygun şekilde hareket etmenin demokrasi gereği olduğunun propagandasını
yapan; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının değişmez ilkelerini ve özellikle
laiklik ilkesini görevi gereği savunmaya çalışan kişi ve kurumları “dayatmacı”.
“din ve demokrasi düşmanı” olarak nitelendirerek, siyasi nüfuz ve çıkar
sağlamaya çalışan bazı partililer ve yazarlar.
Ortadoğuda güçlü ve bağımsız
bir Türkiye Cumhuriyeti istemedikleri için önce ASALA, daha sonra PKK’ya
destek veren, ancak ordusunun yardımıyla Türk halkının bu belaları defettiğini
görünce, bu defa irticayı hortlatmak ülkemizi içinden kolay kolay çıkamayacağı
sorunlarla karşı karşıya bırakmaya çalışan yabancı devletlerin güçlü ve
paralı işbirlikçileri:
Tek başlarına güçleri yetmiyeceği
için, yıllar önce TCK.nun 141. ve 142 nci maddeleriyle 163 ncü maddesinin
aynı anda kaldırılmasında olduğu gibi işbirliği yaparak; ülkemizi bölmek
ve din temellerine dayanan bir devlet düzeni kurmak yolundaki amaçlarını
gerçekleştirebilmek için:
“Demokrasilerde siyasi parti
kapatılamaz”. “Halk isterse okulların tümü dini öğretim yapan kurumlar
haline getirilebilir”. “Şeriat hükümlerinin uygulanması için halkın çoğunluğunun
buna karar vermesi yeterlidir”. “Devlet daireleri ve okullarda kılık ve
kıyafetin, çalışma saatleri ve tatil günlerinin din kurallarına uygun olarak
düzenlenmesi laiklik ilkesinin gereğidir” yolundaki sloganları mütemadiyen
tekrarlayıp; ülkemizi bölmeye çalışan partilerle, laikliğe aykırı bir düzen
kurmaya çalışan partilerle, laikliğe aykırı bir düzen kurmaya çalışan partilerin
kapatılmasını; “açık ve yakın tehlike” şartlarının oluşmasına rağmen, bu
yolda propanganda yapan ve eylemde bulunan kişilerin cezalandırılmasını
sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmasını engellemeye çalışmakta; halkımızın
büyük çoğunluğunun eğitim düzeninin son derece de düşük ve aydınlarımızda
“demokrasi bilinci’nin yeterince oluşmamasından da yararlanarak, maalesef
taraftar da bulabilmektedirler.
Yukarıda dört gurup halinde
toplandığımız ve işbirliği içinde çalışan kişi ve kurumların savundukları
görüşler, çağdaş demokrasi anlayışına uygun ve hukuki olmadığı gibi, Anayasamızın
değişmez ilkeleriyle bağdaştırılması da mümkün değildir.
Şöyle ki;
1) “Şeriat”a göre,
üstün olan ilahi kanunlardır. T.C. Anayasına göre, üstünlük Anayasa ve
kanunlardadır.
“Şeriat” kurallarına göre
“milliyetçilik” benimsenmemesi gereken bir görüştür. T.C. Anayasasına göre,
“Atatürk milleyetçiliği” esastır.
“Şeriat” kurallarına göre,
tüm Müslümanlar, Kur’an hükümlerini hem kendi hayatına hem de toplum hayatına
hakim kılmakla mükelleftir. T.C. Anayasasına göre, “Hiçbir düşünce ve mülahaza...
Atatürk milleyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliğinin karşısında
koruma görmez ve laiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duyguları,
Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamaz”.
Bu konuda Ord. Prof. Dr.
ALİ FUAT BAŞGİL özetle şöyle yazmışdı:
(Din sırf bir inançtan ibaret
değildir. Aynı zamanda pratik bir hayat yolu, emirler ve yasaklar içeren
bir kanundur. Dinin kanununa itaat etmeyen kimse, din nazarında suçludur.
Dindar insan, aynı zamanda devletin vatandaşıdır. Din ve devlet birleşik
olduğu zaman, sorun yoktur. Ancak ayrıldıkları zaman, aralarında çetin
bir mücadele kopar. Dinin emirleri ve devletin yasaları birbirine aykırı
düşer, birbirini kovalar. Bu aykırılık, Türiye’de son haddine varmıştır.
İslam’da cihad kutsaldır ve Allah’ın emridir. İman, vicdanın evinden çıkıp
da eylem ve hareket haline gelmedikçe var mıdır, yok mudur bilinmez ALİ
FUAT BAŞGİL, “Din Hürriyeti “, Belgellerden Türk Tarihi Dergisi, Sayı 2,
S.33-58)
Devlet yönetimi, toplumsal
hayat, devletin cezalandırma politikası ve hatta giyilecek kıyafet konusunda
bile din kitaplarından yazılı olanları, bu konularda peygamberlerin söz
ve davranışlarını kendi kafasında bile tartışmayı günah sayan, bunları
toplum hayatına hakim kılmakla mükellef olduğunu, aksi takdirde Allah tarafından
cezalandırılacağına inanan kişilerin “demokrat” ; dini eğitim veren okul
ve kurslarda eğitilmiş kişilerin sistemli propagandaları ve beyin yıkama
yöntemleri sayesinde, biran için halkımızın çoğunluğunun bu görüşleri benimsediği
kabul edilse dahi, kurulacak düzene “demokratik düzen” denilebilir mi?
“Şeriat” hükümlerini uyguladığını
iddia eden ülkelerin, yirminci yüzyılda demokrasiden, çağdaşlıktan en çok
uzaklaşmış ve büyük petrol geliri elde edenlerin dahi toplumlarına huzur
ve refah getirmemiş olmaları sebepsiz değildir.
“Şeriat isteriz” çığlıkları
atanların, Osmanlı imparatorluğu yöneticilerince de istenen çağdaşlaşmanın
önünde en büyük engel teşkil ettiği unutulmamalıdır.
Din muhafızlığı kisvesine
bürünenlerin gerçeği düşünebilinler, söyleyebilenler hakkında reva gördükleri
zulüm ve işkenceler, insanlık tarihinde daima kirli facialar olarak kalacaktır.
ATATÜRK’ün bu sözü için bakınız, A. AFET İNAN, Medeni Bilgiler ve M.K.Atatürk’ün
El Yazıları, S.56..
Adalet Bakanlarımızdan MAHMUT
ESAT BOZKURT tarafından yazılan “Medeni Kanun Gerekçesi” inde şöyle deniyor:
(Mecelle’nin temeli ve ana
çizgileri, dindir. Oysa insan hayatı her gün, hatta her an, esaslı değişmelere
uğrar. Bunun değişimlerini, yürüşünü hiçbir zaman bir nokta çevresinde
tesbit etmek ve durdurmak mümkün değildir. Kanunları dine dayalı devletler,
kısa bir zaman sonra, ülkenin ve milletin ihtiyaçlarını tatmin edemezler.
Çünkü dinler, değişmez hükümler ifade ederler. Hayat yürür, ihtiyaçlar
hızla değişir. Din kanunları, kesinlikle ilerleyen hayatın huzurunda şekilden
ve ölü kelimelerden fazla bir değer, bir anlam ifade edemezler. Değişmemek,
dinler için bir zorunluluktur. ... Esaslarını dinlerden alan kanunlar uygulanmakta
oldukları toplulukları gökten indikleri ilkel dönemlere bağlarlar ve ilerlemeye
engel bellibaşlı etki ve etkenler arasında bulunurlar.)
Prof. Dr. SUNA KİLİ. Türkiye
İş Bankası 1981 Siyasi Bilim Büyük Ödülünü kazanan “Atatürk Devrimi Bir
Çağdaşlaşma Modeli” adlı eserinde, her aydın kişinin üzerinde düşünmesi
gereken hususları vurguluyor:
(Osmanlı döneminde “örfi”
alandaki işlemlerin din kurallarına aykırı olup olmadıklarını saptama yetkisi
ilmiye sınıfınındı. İlmiye sınıfı bu alana da karışabiliyordu. Rönesans’dan
bu yana hızla gelişen bir Batı’ya karşı, böyle geniş yetkilere sahip ilmiye
sınıfı, durağan bir anlayışla Osmanlı toplumunun sorunlarını çözmeye çalışıyordu.
“Mutlakiyet” yönetiminin korunmasında kendi yetkilerini ve çıkarlarının
sürekliliğini korunmasında yetkilerinin ve çıkarlarının sürekliliğini görüyordu.
Özelikle 18. yüzyıldan başlayarak ileri görüşlü padişahların, devlet adamlarının,
aydınların uyguladığı düzeltimlere ilmiye sınıfı karşı koymuştu. Durağanlığın
sürekliliği için padişahların öldürülmesini ve birçok isyanların hazırlanmasını
sağlayacak kadar güçlü olan bu sınıf, etki ve yetkilerini aynı yeğinlikle
yenileklerin gelmesi doğrultusunda kullansaydı kuşkusuz düzeltim eylemlerinin
başarı oranı daha geniş kapsamlı olurdu. Aydın bir padişah olan Mahmut
II’nin ilmiye sınıfla yaapılacak işbiriliğinin neler sağlıyabileceğinin
en açık örneğidir. Bu kadar geniş yetkilere sahip bir sınıf uzun yıllar
boyunca kendisini sınırlayabilecek bir güçle karşılaşmamış, sınırlayıcı
gücü kendinde bulması nedeniyle değişen dünyaya ayak uydurmak, kendi düşüncesinde
reform yapmak ve ileriye gitmek gereğini duymamış, direnerek Osmanlı toplumunu
yenileklerden uzak tutmak istemiştir. Kısa deyimle değişen dünyayı değişmeyen
bir anlayışla yorumlama istemiş, sınırsız kalan her gücün nasıl soysuzlaşabileceğinin
tipik örneğini vermiştir. Bu sınıftaki yerleşik anlayış egemen oldukları
eğitim ve adelet gibi alanlarda da bozukluk ve gerilemeler yaratmıştır.
İlmiye sınıfı düzeltim yanlısı olan gruplara karşı hoşgörü içinde olmamış,
onlarla birlikte yaşamayı benimsemiştir. İlmiye sınıfı düzeltim yanlısı
olan gruplara karşı hoşgörü içinde olmamış, onlarla birlikte yaşamayı benimsememiştir.
İlmiye sınıfı yalnızca dinsel konularla ilgilenmekle yetinmemiş, her konuda
söz ve yetki sahibi olmak istediğinden vazgeçmemiştir. Düzeltim yanlısı
güçler ilmiye sınıfını sürekli karşılarında bulmuştur. Yapılan yenilikler
onlarla beraber değil, onlara karşın olabilmiştir. Bunun sonucu Cumhuriyet
dönemine kadar yapılan düzeltim uygulamaları. Yeniçeri ordusunun yerine
yeni bir ordunun kurulması dışında, hiçbir alanda tam olamamış ve ilmiye
sınıfının karşı koyma istek ve eylemleriyle savaşım vermek zorunda kalınmıştır.
Laiklik ilkesi, devletle
dinin birbirinden ayrı olmasından çok daha geniş bir anlam taşımaktadır.
Lord Acton’un “Özgürlük” adlı yazısında belittiği gibi çağdaş demokratik
devlet. Orta Çağ kilisesinden ya da devletinden değil, ikisinin arasındaki
çatışmalardan doğmuştur. Papa’nın gerek devlet ve gerekse toplum üzerinde
mutlak egemenlik savını başarıyla sınırlanmış olan Batı toplumu, daha sonra
sınırsız yetkilerle güçlenmiş hükümdarların aynı biçimdeki savvlarına karşı
hazırlıklı olmuştur. Batı’nın eriştiği bu başarı sonucu yalnızca devletle
din ayrılmamış, fakat toplumu tam denetim altına almak isteyen herhangi
birkişi ya da grubun savlarını, girişimlerini önleyici sistem ve hukuk
düzeni geliştirilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki
düzeltim uygulamalarına dinsel güçlerin karşı koyması. III. Selim’in öldürülmesi,
1909 gericilik eylemi, Ulusal Savaşım döneminde Padişah-Halife’nin, başta
Şeyhülislam olmak üzere dinsel resmi örgütün, Kurtuluş Savaşı’na ve onun
önderlerine karşı çıkması gibi olaylar ve bunların birikimi ulusal devrimcileri,
daha ilk başta, dinsel güçleri çağdaşlaşmanın en önemli bir engeli olarak
görmeye itmiştir. Bu nedenlerle laiklik yalnız devlet ve din ayrılığı olarak
değil, din devletin denetlemesi biçiminde görülmüş ve uygulanmıştır.
Atatürk devrim atılımları
Türk toplumunu çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırma akacını güderken tutucu,
kalıplaştırılmış, boş ve dayanıksız inançların temsilcisi durumuna getirilmiş
bir din anlayışının yandaşlarıyla, din perdesi arksasına gizleenerek gerici
görüşleri topluma egemen kılmak isteyen gruplarla savaşın verilmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde de düzeltim eylemlerine aynı çevreler karşı
koyduklarından, Atatürk Türkiye’sinde laiklik uygulanırken tarihsel deneyimlerin
etkisi olmuŞtur. Bu nedenlerle Atatürk döneminde devlet-din ayrılmış, fakat
din devlet tarafından denetlenmiştir. İnanç ve Tanrı’ya tapma konularında
kişi özgürdür. Ancak dinin devlet ve toplum yönetimine karışmasını önlemek
için Türk Ceza Yasası aracılığıyla bazı önlemler alınmıştır- Prof. Dr.
SUNA KİLİ, adı geçen eser, s.267-270).
Atatürk’ün, İslam dini ile
ilgisi olmayan boş inanç ve bağnazlıklardan sıyrılmak; akla, bilime dayalı
bir gelişmeye yönelmekle ilgili sözleri, toplum yaşanına dönük anlayışını
açıklığa kavuŞturacak niteliktedir:
(Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz
devrimin amacı, Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen, çağdaş ve bunun anlam
ve biçini ile uygar bir toplum haline ulaştırmaktır. Devrimimizin temel
ilkesi budur. Bu gerçeği kabul edemeyen düşünürleri yoketme zorunludur.
Şimdiye kadar ulusun beynini paslandıran, uyuşturan bu düşünüşte bulunanlar
olmuştur. Herhalde düşüncelerde yeralan boş inaçlar tamamen atılacaktır.
Onlar çıkarılmadıkça beyne gerçeğin ışıklarını yerleştirmek olanaksızdır.
.............................
Ölülerden medet ummak, uygar
bir toplum için ayıptır.
Baylar ve ey Ulus, biliniz
ki. Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensup (tarikata
bağlı) lar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır.
....................
Tarikat başkanları, bu dediğim
gerçeği bütün açıklığıyla anlayacak ve kendiliklerinden hemen tekkelerini
kapatacak; müritlerinin artık “rüşt” (ehliyet)e kavuştuklarını elbette
kabul edeceklerdir.
....................
Biz uygarlıktan bilim ve
fenden güç alıyoruz ve ona göre yürüyoruz. Başka birşey tanımıyoruz. Tekkelerin
amacı halkın russal dengesini yitirmek ve aptal yapmaktır. Halbuki halk,
russal dengesini yitirmemeye ve aptal olmamaya karar vermiştir- Atatürk’ün
Söylev ve Demeçleri, cilt 2, s.214-215)
Türkiye’de ibadet özgürlüğüne
saygıda hiçbir suretle kusur edilmemiş, halkımız ibadetlerini serbestçe
yapmışlardır. Bu önlemlerin tek amacı şeriat düzennine dönüşü engellemekdi.
Güdülen amaç kurumların, toplumsal ve siyasal yaşamın özgürlük düzenine
kavuşması ve sanat, fikir, söz ve vicdan özgürlüklerinin kurulmasıydı.
Sorun, özgürlüğe kavuşmak sorunu olduğu zaman, bir ortayol sözkonusu olamaz.
Bazı Türk aydınları ve yabancılar, Atatürk devriminin ana sorunu çözümlenmesinde,
yani toplumun siyasal, toplumsal ve manevi özgürlüğü konusunda doğal olarak,
özünün gereği olarak, radikal davranmak zorunda olduğunu anlamamışlardır.
Türk toplumunun geleceği, laik düşünceyi ülkenin toplumsal ve kültürel
yaşamında egemen kılmaya bağlıdır- Prof. Dr. SUAT SİNANOĞLU, Türk Humanizmi,s
.68.74,
Bu konuda, değerli araştırmacı
NUR SERTER, 1997 yılında yayınladığı “Dinde Siyasal İslam Tekeli” adlı
kitabında şöyle diyor:
(Geçmişte din gücünün en
önemli iki kaynağı, Ulema sınıfı ile tarikatlar olmuştu. Ancak Atatürk,
1924 de çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitimi tek merkezde topla-yarak,
dini eğitimi yasaklamış, din bilginlerini yetiştiren Süleymaniye Medresesini
İ.Ü. bünyesinde oluşturulan İlahiyat Fakültesine, daha sonra da İslami
Araştırmalar Enstitüsü şekline dönüştürmüştü. Dini eğitimin diğer bir kolu
olan Kuran Kursları ise devletin resmi bir organı olan Diyanet İşleri Başkanlığına
bağlanmıştı. Böylece dini eğitim, devletin resmi ideolojisi tarafından
kontrol altında tutulan bir özelliğe bürünmüştür.
Dinin ikinci büyük güç kaynağını
teşkil eden ve ulemanın yetişmesi açısından da önem taşıyan tarikatlar
ise 2 Eylül 1925 de türbe, tekke ve zaviyelerin kapatılması ile önemli
bir darbe yemişlerdir. Bu uygulamalar, İslamın siyasi vechesini de içeren
dini eğitimi kontrole alırken, ulema sınıfının oluşumunu uzunca bir süre
engellemiş. Bu konudaki faaliyetleri yer altına iterek etki alanını daraltmıştır.
Türkiye’de din elitinin oluşumu
ile ilgili ilk adımlar çok partili yaşamaa geçişle birlikte başlamış ve
özellikle I. ve II. MC Hükümetleri döneminde hız kazanmıştır, din elitinin
oluşumu açısından büyük önem taşıyan İmam Hatip Liselerinin sayılarında
meydana gelen büyük artışlar, söz konusu kurumların mesleki eğitimden öte
amaçlarla açıklamakta olduğu şüphe götürmez bir gerçek olarak ortaya koymaktardır.
Bu okulların 1960 yılında sayıları 19 iken, bu sayı 1970’de 72’ye, 1980’de
374’e, 1990’da 384’e ve 1995’de 560’a ve 1997’de 601’e ulaşmıştır. Okul
sayılarındaki en büyük artışların MSP’nin koalisyon artağı bulunduğu dönemlere
denk gelmesi ise, tesadüf olarak açıklanamaz. 1975-76 da yani. 1. MC iktidarında
144 İmam Hatip Lisesi; II MC nin iktirdarda olduğu 1977-78 döneminde ise
86 İmam Hatip Lisesi eğitime başlamıştır. 1971-1994 arasında İmam Hatip
Orta Okullarından mezun olan öğrenci sayısı 600 bin. Liselerinden mezun
olan ise 300 bin dolayındadır. 1994 sonu itibariyle mesleki-teknik orta
okullarında okuyan toplam öğrencilerin %82.2 si, meslek-teknik orta öğretiminin
ise %40’ı İmam Hatip okullarında eğitim görmekdedir. Toplam orta öğretim
içinde yaklaşık %10’luk bir paya ulaşan bu eğitim modeli, mesleki amaçlı
olmanın çok ötesine geçmiş bulunmaktadır. Zira söz konusu okullardan mezun
olanların özellikle kamu yönetimi, hukuk, siyasal bilgiler, uluslararası
ilişkiler gibi devlet içinde örgütlenmeye yatkın alanlarda yüksek öğretime
devam ettikleri, YÖK istatistiklerinden anlaşılmaktadır. Bu nedenle, mesleki
eğitim kisvesini kullanıp, Tevhid-i Tedrisat Yasasını delerek “alternatif
bir orta öğretim kurumu” biçiminde faaliyet gösteren İam Hatip Liselerinin
din elitinin oluşumunda önemli bir rol üstlendikleri son derece açıktır.
Bunun daha somut bir kanıtı ise siyaset sahresinde RP kanadında yer alan
pekçok ünlü isminin, Hasan Hüseyin Ceylan, Şevki Yılmaz, Tayyip Erdoğan
gibi, İmam Hatip Lisesi mezunu olmalarıdır.
Din elitinin diğer bir faaliyet
alanını da son yıllarda sayıları giderek artan dini amaçlı vakıflar oluşturmaktadır.
Vakıflar, din - siyaset ilişkileri bakımından uygun bir ortam yaratmanın
yanısıra, ilmi faaliyetleri ve yayınları ve yoksul kitlelere götürdükleri
himetlerle de Siyasal İslamın gücüne katkıda bulunmaktadır.
Din elitinin oluşumunda ileride
anlatılacak olan tarikatların ve özellikle de tarikat-siyaset ilişkisinin
de pay sahibi olduğunu inkar edilemez. Ancak din elitinin oluşumu kadar
önemli olan bir diğer husus, bu kitlenin Siyasal İslam Hareketini oluşturmadaki
faaliyetleridir, seslerini geniş kitlere duyurmakta kazandıkları başarının
demokratikleşme süreci ile bağlantılı olduğu açıkça görülmektedir.
Ancak içinde yaşanmakta olduğumuz
dönemde, yasalardaki yeni düzenlemeler, din eğitimi konusunda atılan adımlar
ve tarikatların faaliyetlerine karşı siyasi partilerin tavrı, yeni bir
dini elitin oluşumuna ve ortaya çıkışına elverişli bir ortam hazırlanmıştır.
Dinle ilgili tartışmaların
en can alıcısı dinin demokrasi ile bağdaştırılmaya çalışılmasından kaynaklanmaktadır.
Demokrasi bir yönetim biçimidir.
Yöneten ve yönetilen ilişkisinin halka verildiği ve yöneticinin değiştirilmesi
yetkisinin halkta bulunduğu bu yönetim biçiminde “halkın iradesi” en üstün
irade olarak kabul edilmektedir. Halkın yöneticilerini seçme hakkı kadar
önemli olan bir diğer husus bu seçimde aralarında tercih yapabileceği çeşitli
seçeneklere sahip bulunmasıdır. Seçeneklerin bulunmadığı bir sistemde,
salt seçme yetkisinin kullanılması fazla bir anlam ifade etmekten uzaktır.
0 halde çok partili siyasi sistemler, demokrasi bakımından yadsınamaz bir
zorunluluk olmaktadır.
Yine demokrasi, ancak bir
hukuk devletinde yaşama geçirilebileceği için, “hukukun üstünlüğü” ilkesi,
vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Ancak hukukun vasıtaları olan yasalar,
zamana, koşullara, toplumun ihtiyaç ve gelişimine uygun olarak yenilenmeye
ihtiyaç gösterirler. Hiçbir hukuk normu ebediyyen kalıcı ve değişmez olarak
yorumlanamaz. Toplumun gelişimine paralel olarak hukuk da kendini yenilemekte
ve gelişimini sürdürmektedir.
Demokrasi, yalnızca seçme
ve seçilme fonksiyonlarının icra edildiği bir yönetim biçimi değildir.
Bireyin yaşamının hemen her aşamasında kendini belli eden, özgür düşünceyi,
tartışmayı, sorgulamayı da beraberinde getiren bir yaşam tarzıdır. Diğer
bir ifade ile demokrasi bireyin her alandaki uygulamayı tartışma, sorgulama,
eleştirme, alternatif yöntem üretme gibi aktif katılımını gerektiren bir
yaşam biçimini de beraberinde getirmektedir. Bu katılım bireysel olabileceği
gibi örgütlü de olabilmektedir.
Bu ana ilkelerden hareketle
siyasal sistem getiren hiçbir dinin demokratik bir toplumsal düzene izin
vermesi mümkün görünmemektedir. Zira dinlerin özünü teşkil eden Tanrısal
vahi sistemi ve onun anayasası olan Kutsal Kitaplar ‘Tanrı sözü’ olarak
kabul edilmekte ve yönetme erkini Tanrı’ya ve O’nun seçtiklerine devretmektedirler.
Tanrı’nın anayasası olan kutsal kitapların karşısında hukuk devletinin
yasalarını çıkarmak, Tanrısal irade yerine halkın iradesini ikame etmek,
siyasal sistem getiren dinlere inananlar için kabul görebilecek yaklaşımlar
olmamaktadır. Kuran, yönetimin hangi esaslarla yapılacağını Maide suresinin
48. ayetinde açıkça belirtmektedir. “Allah’ın indirdiği ile hükmet” dedikten
sonra, “sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik” diyerek
yönetimin Allah’ın kitabındaki esaslara kayıtsız şartsız uyma zorunluluğundan
söz etmektedir. Yönetim esasları, Peygamber için de bağlayıcı olmakta,
Kuran, Peygamberin de yönetimini Kuran esaslarına uygun yapma zorunluluğu
açıkça ifade etmektedir. Aynı surenin 49. ayeti “Aralarında Allah’ın indirdiği
ile hükmet, onların keyiflerine uyma ve onların Allah’ın indirdiği şeylerin
bir kısmından seni şaşırtmalarından sakın” ifadesi, Peygamberin, yönetme
erkini, Kuran esasları doğrultusunda kullanmak zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla demokraside yönetim,
meşruiyetini halkın iradesinden alırken, İslam Devletinde yönetim meşrutiyetini
“ilahi hükümleri hayata geçireceğine dair verdiği taahhütten ve bu taahhütleri
harfiyyen yerine getirmekten alır. İlahi hükümlere riayet etmeyen her yönetim
gayr-i meşrudur, Şeriata aykırıdır. - ALİ BULAÇ, Modern Ulus Devlet, s.151
-.
Demokrasinin, insanın Tanrı
karşısında mutlak özgürlük ve bağımsızlığın. öngören bir rejim olarak kabulü
halinde ise Tanrısız bir rejim olduğu, yine İslamcıların iddiaları arasında
yer almaktadır. Bu koşullarda demokrasi, siyasal islamcılarca, “Tanrı’ya
inanmayanların rejimi” olarak tanımlanmış olmaktadır.
Günümüzün bazı islamcı ideologları,
Kuran'ın siyasal sistemini yorumlarken “tevhid ilkesi”nin yol gösterici
bir kriter olarak alınmasını gerekli görmektedirler. Bu ilkeye göre tüm
varlık alemi tek bir güce Allah’a boyun eğmiştir. Bu sebeple her alanda
O’na teslim olmak gereklidir. Sosyal, siyasal, ekonomik yaşamın insan iradesinin
ürünü olan objektif yasalara ve kurumlara terkedilmesi ise Allah’a şirk
koşmaktır. Tevhid ilkesine göre gücünü ve meşruiyetini kendisinden alan
dünyevi bir iktidar düşünülmez. Ancak kaynağını Kuran'dan alan siyasal
proje sadece müslümanlar için bağlayıcıdır, dolayısıyla “Islam, sadece
müslümanlar için ve müslüman blokla sınırlı olarak totaliter özellik taşır.
- ALİ BULANÇ, Adıgeçen Eser, S.152 - .
Tüm çağdaş demokrasilerin
insan hakları konusunda kabul ettiği evrensel ilkeler içinde “eşitlik ilkesi”
başta gelir. Eşitlik, öncelikle cinsiyet ayrımcılığının ortadan kaldırılması
bakımından önemlidir. Bireyin cinsiyetine bakılmaksızın tüm haklardan eşit
olarak yararlanması ve hukuk karşısındaki eşitliği tartışılmaz bir gerçek
olarak kabul görmektedir.
İslam dini ise, zamanına
göre kadın hakları bakımından reformist ve koruyucu olmakla birlikte, günümüz
dünyası ile kıyaslandığında kabulü imkansız olan bir ayrımcılık yansıtmaktadır.
Kuran’da hitap erkekleredir. Birkaç ayet dışında kadını muhatap alan bir
üslup kullanılmamıştır. Kadının erkek karşısında ikinci sınıf bir birey
olduğu açık biçimde ifade edilmektedir.
Bakara suresinin 228. ayetinde
“Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları bir derece daha fazladır”, Nisa
suresi 11. ayette, “Allah size, çocuklarınızın alacağı miras hakkında,
erkeğe kadının payının iki mislini tavsiye eder.”, Nisa suresi 34.ayette
“Erkekler kadınların üzerine yöneticidirler. Çünkü Allah, kimini kimine
üstün kılmıştır. Çünkü erkekler kadınlara mallarından harcamaktadır...
Dik kafalılık, şirretlik etmelerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin,
yataklarından ayırın ve dövün.” ayetlerinin yanısıra erkeğin dört kadına
kadar evlenmesine, teşvik edilmemekle birlikte izin verilmesi; evlenme
ve boşanma ile ilgili kuralların erkek lehine düzenlenmesi, çağdaş dünyada
kabul gördüğü biçimde bir eşitlik anlayışının dinde yer almadığını göstermektedir.
Günümüz koşullarında, söz konusu ilkelerin yaşama geçirilmesi mümkün olmamakla
birlikte, Kuran’ı anayasası olarak kabul eden Siyasal İslam Hareketi için,
söz konusu ilkeleri uygulamak bir zorunluluktur.
Nitekim, çağdaş dünyada hala
kadın dövmeyi, dini bir emir kabul edip, bunun yönetimini tartışanlar da
pekçoktur. işte, ‘Kadın Dövmenin İncelikleri” başlıklı yazıdan (Süleyman
Çolakoğlu, Milli Gazete - 5.2.l997) birkaç satır: “Nietzsche demiştir ki:
kadına mı gidiyorsun? Kırbacını unutma! Bitabi bu, “Şaklat koçum kırbacını
şunun sırtında” anlamına gelmiyor.
Bu dünya hayatında erkek
iradesi ile kadın işlevi arasındaki dengeyi betimlemektedir sadece. Çağdaş
dünyanın bir türlü anlamadığı, anlamak istemediği dengeyi. İslam kaynaklarına
göre kadına hüsnü muamele esas. Pek çok şartla birlikte eğer ortada bir
“nüşuz’ (serkeşlik) varsa, önce nasihat, sonra yatakların ayrılması ve
nihayet hiçbiri kar etmezse belli sınırlar içinde darb... Bunun ötesi ise
meşrebinize göre isim bekler; artık maçoluk mu olur vahşet mi... Netice,
kadın dövmek ince iştir."
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin
birinci maddesi, ‘bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit
doğarlar” ifadesine yer vermektedir. Bu madde, insanların doğuştan hür
ve haklar bakımından eşit olduğunu vurgulayarak, kimsenin diğerinden farklı
ve özel yaratılmadığını ve dünyadaki idealin de yaradılıştaki bu eşitliği
yaşama geçirmeye yönelik olmasını vurgulamaktadır. Zira eşitsizliği doğuşta
varolan bir yazgı olarak kabullenmek, eşitliği sağlamayı imkansızlaştıracaktır.
Herşeyi Allah’ın yarattığını
defalarca tekrarlayan Kuran ise, yaradılıştaki farklılıkları bir ayrıcalık
olarak ifade etmekle, eşitsizliği olağan kabul etmektedir. En’am Suresi
165. ayette, "Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde sizi
denetlemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur.” denilmektedir.
Bu ayetin tefsiri “Allah şerefte, akılda, malda, mevkide insanların bazılarını
diğer bazılarından üstün kılmıştır. Kimi güzel, k imi çirkin, kimi
zeki, kimi bön, kiminin geçimi bol, kiminin dar, kiminin mevkii yüksek
vs” (Süleyman Ateş, Kuran-ı Kerim Tefsiri, cilt 2, s.969) şeklinde yapılmıştır.
Farklılıkların doğuştan var olan ayrıcalıklar ve Tanrısal iradenin kararı
olarak kabulü halinde, insanın bu eşitsizliği değiştirmek yolundaki gayreti
acaba Tanrısal iradeye karşı gelmek mi olacaktır?
Kuran’da pekçok surede Allah’ın
dilediğinin rızkını genişletip, dilediğinin kıstığı anlatılmaktadır. Bunun
sebebi, Rum suresinin 37.ayetinde de açıklandığı gibi “inanan toplum için
ibretler taşıması”dır. Ancak yine Kuran’ın çeşitli yerlerinde “Allah dilediğini
doğru yola iletir.” (Bakara/213) ve “Allah dilediğini saptırır” (Rad/27),
“Allah’ın göğsünü İslama açtığı kimse” (Zümer/22) gibi ayetlerin bulunması,
inanmamak konusundaki kararda Allah’ın dahli bulunduğu izlenimine yol açmaktadır.
Bu durumda rızıkların dağılımındaki eşitsizliği açıklamak mümkün olmamaktadır.
Zuhruf suresi 32. ayetinde,
“Rabbin nimetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini
aralarında biz taksim ettik ve onların kimini ötekine derecelerle üstün
kıldık ki, bini diğerine iş gördürebilsin ifadesi ise gelir dağılımındaki
adaletsizliği bir Tanrısal yazgı haline dönüştürmektedir.
Dünyanın gelir dağılımı en
bozuk ülkeleri arasında petrol zengini Arap Ülkelerinin de yer alması ve
krallıkla yönetilmeleri acaba bu ayetleri bire bir uygulamalarından mı
kaynaklanmaktadır?
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin
birinci maddesinin devamında “bütün insanların birbirlerine karşı kardeşlik
zihniyeti ile hareket etmelerinden” söz edilmektedir. Oysa Kuran’daki kardeşlik
sadece müminlerin kardeşliğidir. “Müminler ancak kardeştirler (Hücurat
10)”.
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin
4 .maddesi, “Hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurularnaz; kölelik
ve köle ticareti her türlü şekliyle yasaktır.” demektedir. Kuran ise köleliği
kaldırmayı teşvik etmiştir. Örneğin Maide suresi 89. ayette yemini bozanların
kefareti olarak “bir köleyi hürriyete kavuşturmak” önerilen yollardan biridir.
Nur suresi 33. ayette ise çalışıp, belli bir para karşılığı hürriyetlerini
kazanmak isteyen kölelere “eğer kendilerinden bir iyilik görürseniz mükatebe
yapın. Ve Allah’ın size verdiği malından onlara da verin denilmektedir.
Bir başka ayette ise “Kadınlarından zıhar edip, sonra söylediklerinden
dönenler, kanlarıyla temasa geçmeden önce bir köleyi hürriyetine kavuştursunlar”
(Hadid/3) denilmektedir. Bütün bu ayetler, İslamda köleliğin teşvik edilmediğini,
tam tersine kaldırılması yolunda telkinlerin yapıldığını ortaya koymaktadır.
Ancak kölelik yasaklanmamıştır.
Köleliğin varlığı kadar önemli
olan bir konu, kölenin farklı ve daha aşağı sınıfa mensup bir birey olarak
görülmesidir.
Nahl suresinin 74. ayetinde
ise, bu eşitsizlik şu sözlerle ifade edilmektedir: “Allah, hiçbir şeye
gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile; kendisine güzel rızık
verdiğimiz, o rızıktan gizli ve açık harcayan kimseyi misal olarak anlattı,
hiç bunlar bir olurlar mı?’
İnsan topluluklarının çağlar
boyu geçirdiği gelişim, insan hak ve özgürlüklerindeki gelişimle paralellik
göstermektedir. İlkçağların, insanı bin mal olarak kabul eden kölelik uygulamaları,
zaman içinde tarihe karışmış ve bu uygulamaların insanlık dışı olduğu,
hemen herkes tarafından kabul edilmiştir. Tanrısal vahyin ürünü olarak
kabul edilen dinlerin, ahlaki bir devrimi amaçladıkları ise, son derece
açıktır. Bu koşullar altında, Tanrı sözü olarak kabul edilen Kutsal Kitapların,
öncelikle kölelik uygulamasını yasaklamasını, varedilişte “meleklerin önünde
secde ettiği insanı, mal konumundan, insan konumuna yükseltmesini beklemek,
dine haksızlık yapmak olmasa gerek...
İslam dini, köleleri azad
etmeyi teşvik etmekle birlikte, kölelik uygulamasını yasaklamayarak, eşitlik
ve adalet bakımından ciddi bir boşluk yaratmıştır. Arap toplumunun ekonomik
yaşamında bedava işgücü olan kölelerin ekonomik bir fonksiyon gördükleri
kabul edilse bile, değişmez, kalıcı, kesin hükümler içeren bir Kutsal Kitabın,
geleceğin dünyasını oluştururken insan haklarına ilişkin temel ilkeleri
topluma benimsetme konusunda tavizsiz bir yaklaşım izlemesi gerekmez miydi?
Benzeri soruları "cariye”
uygulaması için de sormak gerekir. Kadının rızasına bakılmadan, hatta evli
olup, olmadığına aldırmadan, Kuran-ı Kerim; Nisa/24 “(Savaşta esir olarak)
ellerinize geçen (cariyeler) müstesna, evli kadınlarla evlenmeniz yasaklandı”,
cinsel ihtiyaçlarını karşılamak üzere erkeğe bir hak olarak verilmesi de
Çağdaş dünyanın kabul edebileceği bir uygulama olmaktan çok uzaktır.
...Demokrasinin temel şartları
arasında yer alan çoğulculuk ilkesi de aynı prensipten hareketle, kabulü
imkansız bir ilkedir. Zira Tanrının vahyine dayanan bir siyasal sisteme
alternatif öneren siyasal partiler peşinen, “inançsız, imansız ve kafir”
olarak adlandırılacaklardır.
Nitekim İBDA'nın Ulu Mimari
olarak adlandırılan Salih Mirzabeyoğlu, bu konuyu kendi yayın organı olan
Akademya dergisinde şöyle anlatıyor. “İslam Devleti biçimi içinde “hakimiyetin’
kaynağı ve kullanılması, kafirlerin vehmettiği gibi 'havada’ ve mücerret
bir kavram değildir... ”Hakimiyet Hakkındır" düsturu, hem hakimiyetin kaynağını,
hem de hakimiyet - Allah’ın ve Resulü’nün rızasına uygun davranan ümmet
tarafından kullanılmasını, hem de iktidar olarak tecellisini apaçık çerçevelemektedir.
Hakimiyetin ümmet olarak kullanılmasının, kafirlerin “halk hakimiyeti”
veya "millet hakimiyeti” diye belirlediği hususla hiçbir alakası yoktur.
Hakimiyetin kaynağı, “ahali" değil, Allah’ın ve Resulü’nün belirlediği
emirler manzumesidir... Allah’ın ve Resulü’nün emirlerine tabi olanlar,
yani müslümanlar, Allah’ın halifeleridir... Kafirler ise, Allah’ın hakimiyetine
ve tabii ki müslümanların hakimiyetine tabi olanlardır... Kafirle bir arada
yaşamak, ancak İslam şemsiyesinin altında ona yer göstermekle mümkündür.
Herhangi bir laik-demokratik seviyeyi kabul ederek, onun altında kafirle
yaşamak değil. Zaten bu şekil, küfrün hakimiyeti ve müslümanların mahkumiyetinin
görüntüsüdür” Akademya Dergisi, Ocak 1997-. Bu ifadelerin de açıkça ortaya
koyduğu gibi, Kuran dışı yönetime taraf olanlar kafir olmakta ve onlarla
birlikte yaşamak, ancak onlara hükmetme kaydı ile uygun görülmektedir.
Bu koşullar altında İslam devletinin laik anlayışa dayalı siyasi oluşumlara
izin vermesi mümkün görülmemektedir.
Demokrasilerdeki hukukun
üstünlüğü ilkesi ise Tanrısal vahiy tarafından ortaya konulan hukuk normları
karşısında geçersizdir. Tanrısal vahiy, değişmez hukuk ilkelerini açıkça
belirtmiştir. Bu ilkeler aile hukuku, ceza hukuku, miras hukuku, borçlar
hukuku vs. gibi alanlarda açık hükümler getirmektedir. Üstelik geçerlilik
süreleri de belli bir zaman dilimi ya da toplumla sınırlı değildir. Bu
koşullarda devletin zamana ve koşullara göre değişen hukuk normlarının,
kesin, değişmez ve tüm insanlığı bağlayıcı olması amaçlanan dini hukuk
normları ile kıyaslanması dahi mümkün değildir. Kaldı ki İslam’da “Ne yönetim
(veya devlet) ne de devlet başkanı hukuku meydana getirmez; tam aksine
devleti ve başkanı var kılan hukuktur. Hem devletin ve hem de devlet başkanının
görevi, kendisinin de bağlı olduğu İlahi Hukuku korumak, desteklemek ve
devamını sağlamaktır- Adı geçen Dergi, s.151- .
Siyasal İslamcıların şeriattan
taviz vermemek yolundaki kararlılıkları son derece açıktır. Kuran’daki
şeri hükümlerin, çağın gereklerine uygun olup, olmaması tamamiyle tartışma
dışıdır. Bu konudaki görüşlere bir küçük örnek, Milli Gazetenin yazarlarından
Abdullah Altay’ın Kaleminden geliyor. Şeriat Dersleri başlıkla yazıda Altay
şöyle diyor; “Önce Ceza Hukukundan başlayalım; Herşeyi bilen, geçmiş ve
geleceğe hakim olan, insanları ve onların ruhlarını yaratan Allah’ın ceza
hukuku diyor ki;
“Ey iman edenler! Öldürülen
insanlar hakında size kısas farz kılında. (Bakara 178. ayetten) Hem sizin
için kısasta hayat vardır. Ey akıl sahipleri, umulur ki (haksız yere adam
öldürmekten) korunursunuz (Bakara 179).”
“Kısasta hayat vardır” ifadesine
dikkat edilsin... İnsanı yoktan vareden Allah, bir katil bir Müslümanı
taammüden öldürürse, o katilin kısas edilmesini emrediyor... İşte bu kısas
can emniyetini muhafaza ediyor. Bu gerçeği anlamak için Türkiye’ye ve dünyaya
bir bakalım... İnsan hayatının hiçbir kıymeti yok... Adi cinayetlere terör,
anarşi, siyasi cinayetler hergün rastlanılan olağanüstü hadiseler haline
gelmiş... Amerika’nın bazı eyaletlerinde güneş battıktan sonra sokağa çıkamıyorlar....
Cinayetlerin önü alınmıyor. Hapishaneler tıklım tıklım dolu... Katiller
hapishanelere sığmıyor. Neden? Çünkü ilahi sosyal şeriatın ceza hukukunun
kısas maddesi kaldırılmış. Beşeri sosyal şeriatın maktülü değil, katili
koruyan hapis cezaları uygulanmaya konulmuş... Peki kısas uygulansaydı
ne olacaktı? Bir katil öldürülecekti. Binlerce cinayet planı kursaklarında
kalacak, yüzbinlerce hayat kurtulacaktı -Milli Gazete, 26 Şubat 1997-.
Kısacası Altay, “öldüreni
öldür” emrinin Tanrı'nın buyruğu olduğunu ve bunun yapılmaması sonucunda
cinayetlerin arttığını anlatıyor. Demek ki Türkiye’de Şeriat devleti kurulsa,
Altay, eline silahı alıp, Kuran’ın hükmünü yerine getiriyorum diye, katil
zanlısını vuracak ve bunu da Allah’ın emri kabul edecektir.
Tanrısal vahyi esas alan
bir yönetimin, tartışılması, eleştirilmesi, bu yönetime alternatif modeller
üretilmesi, kısaca bireysel ve örgütsel olarak düşünce ve ifade özgürlüğünün
kullanılmasına izin verilmesi de bir din devletinin kabul edebileceği yöntem
olmaktan çok uzaktır. Dini inancın daha önce de belirtildiği gibi tartışılmaz
ve dogmatik oluşu, inananların bu alanda özgür düşünce anlayışını sınırlamalarını
kendi mantığı içinde doğru kılmaktadır.
İslam dininde varolan hoşgörü
ve vicdan özgürlüğünün, idam devleti olgusu ile karıştırılmaması gerekir.
Çünkü İslam’da tanınan vicdan özgürlüğü, bireyseldir. İslam devletinde
yaşayan fakat İslamı kabul etmeyen diğer dinlerin inananlarına, inançları
konusunda baskı yapılmaması ve dinde zorlamanın olmaması, bireysel inanç
ve vicdan özgürlüğü anlamına gelir. Ancak bir İslam devletinde, İslami
kurallara aykırı, örgütlü bir siyasal hareketin kabul görmesi ve çoğulcu
demokrasi içinde bu harekete siyasal özgürlük tanınması mümkün değildir.
Kaldı ki ümmetin vicdan özgürlüğünün
sınırları da tartışmaya açıktır. Örneğin Ali-İmran suresinin 85. Ayetinde,
“Kim İslamdan başka bir din ararsa ondan kabul edilmeyecek ve o ahrette
kaybedenlerden olacaktır.” Denilerek, İslamı kabul edenlerin vicdan özgürlüğü
ahiret yaşamına ilişkin tehditlerle sınırlandırılmıştır. Yine aynı surenin
3. ve 4. ayetlerinde de “Allah’ın ayetlerini (Kuran'ı) inkar edenler için
mutlaka çetin bir azap vardır. Allah daima üstündür ve öç alandır” denilmek
suretiyle, vicdan özgürlüğüne ciddi bir sınırlama getirilmiştir. Bakara
suresi 217. ayetteki “Sizden kim dininden döner ve kafir olarak ölürse,
işte onların bütün yaptıkları dünyada da ahirette de boşa çıkmıştır ve
onlar ateş halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.” ifadesi bu konudaki özgürlüğün
sınırını ortaya koymaktadır. Zira gerçek anlamda bir vicdan özgürlüğü,
inanmak kadar inanmamakta da özgür olmayı gerektirir.
Kaldı ki Kuran, inanmamanın
cezasını sadece ahiret yaşamına da bırakmamıştır. Enfal suresinin 59-61.
ayetlerinde, “İnkar edenler geçtiklerini sanmasınlar. Onlar bizi aciz bırakmazlar.
Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihat için bağlanıp, beslenen
atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan
başka bilmediğiniz, Allah’ın bildiği düşman kimseleri korkutursunuz. Allah
yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız."
denilerek, inanmamanın cezasını verme görevini inananlara yüklemiştir.
Tevbe suresinin 5. ayetinde ise “Haram aylar çıkınca Allah’a ortak koşanları
nerede bulursanız öldürün; onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme
yerinde oturup, onları bekleyin.” diyerek, inanmamanın cezasını
ölüm olarak tescil etmiştir. Bu ve benzeri pekçok ayet İslamın yayılma
dönemi içinde gelmiş ve dine karşı çıkanlar için açıkça öldürme emri vermiştir.
Bakara suresi 191. ayetinde de “onları nerede bulursanız öldürün, onların
sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak...
adam öldürmekten daha kötüdür....” denilerek, din uğruna adam öldürmek
adeta kutsallaştırılmıştır. Aynı surenin 218. ayeti "Onlar ki inandılar,
göç ettiler. Allah yolunda savaştılar; işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar”
diyerek, bu kutsallığı teyid etmektedir.
Cihad, İslam’da farzdır.
Amacı ise dini yaymaktır. Dini yaymanın elbetki silahlı mücadele dışında
yolları da vardır. Silahlı mücadele, dini, kabulde direnenlere uygulanacak
bir yöntemdir. İslam tarihi içinde de uygulama bu yönde olmuştur. Günümüzde
Siyasal İslamcı radikal unsurlar, dini kabulde direniş gösterenlerin, Türk
toplumu içinde bulunduğu inancındadırlar. Bunlar kendilerine İslam dışı
bir din icad etmiş bulunan laiklerdir. O halde, bugün için önemli olan
bu ayetlerin Kutsal Kitaba hangi koşullarda konulduğu, geçmişte nasıl yorumlandığı
değil, siyasi güce din aracılığı ile ulaşmak isteyenlerce nasıl kullanılacağıdır.
Kendini dini mücahid kabul eden Allah adına savaşma yetkisini kendinde
bulan ve Kuran'a tam olarak uymayı en kutsal görev sayanlar, bu emirleri
1400 yıl öncesi için değil, süresiz olarak “doğru ve geçerli emirler” olarak
kabul etmektedirler. Bu kabulden dolayıdır ki, İBDA-C ve Hizbullah gibi
örgütler, silahlı eylemlerini Tanrısal vahyin gereği olarak kabul etmekte
ve kutsal bir görev ifa ettikleri inancı ile canlarını Allah yoluna adayarak
dine düşman saydıkları aydın ve Atatürkçü insanların yaşamlarına son vermektedirler.
Dinin cihad emrini, din uğruna
yapılacak her türlü mücadele olarak kabul eden Siyasal İslamcılar bu düşüncelerini
kamu oyuna kendi yayın organları ile duyurmaktadırlar. İşte 30 Ocak 1997
tarihli Akit Gazetesinden bir manşet: “İbaretlerin En Büyüğü: Cihad” Bu
manşetin altında Prof. Dr. Ali Özek’le yapılan bir röportaj yer alıyor.
İslam İnanç Sistemini anlatan bir alt başlık altında Ali Özek şöyle diyor:
"Her sistemin kendisine karşı olan sistemlerle yapacağı mücadeleyi değerlendiren
bir prensibi vardır. İslamın bu prensibine veya nizamına Cihat derıilmiştir.
Bu itibarla cihat vazifesini ihmal eden bir Müslüman, bunun dışında ne
kadar hayır hasenatta bulunursa bulunsun yine de islamı vazifesini noksan
yapıyor demektir.” Yazının ileriki bölümlerinde İslam’da cihadın iki anlamı
üzerinde durulmaktadır. İlk anlamı nefisle cihad olarak açıklanmakta ve
bunun nefsi terbiye anlamına geldiği ve esas büyük cihadın da bu olduğu
ifade edilmektedir. İkinci cihad ise küçük cihad olarak adlandırılıp, cephede
düşmanla savaşmak olarak tanımlanmaktadır. Türkiye savaşta olmadığına göre,
bu küçük cihadın şu anda önemi olmadığı düşünülebilir. Ancak Siyasal İslam,
kendini böyle bir mücadelenin içinde görmüş olmalı ki, yazının devamında
küçük cihadın boyutları anlatılmaktadır. “İslamiyet yalnız belli
ibadetleri yapmak, sonra da yan gelip yatmak değildir. Hakiki Müslümanlık,
icap ederse bize Müslümanlığı getiren Peygamberimizin ve onun ashabının
çektiği sıkıntıları çekmek, icabında dövülmek, kovulmak, hatta ölmek, fakat
vatan ve millet uğruna doğruyu ve hakkı müdafaadan asla vazgeçmemektir...
Allah Teala Kıyamet gününde huzura varan kuluna, “Cihad vazifesini yaptın
mı? Allah’ın dini İslamı muarızlarına karşı müdafaa ettin mi? Bu uğurda
ne gibi eziyetlere ve fedakarlıklara katlandın?” diye sorarsa, her Müslüman
ne cevap vereceği şimdiden düşünmelidir.” Yazının ilerleyen bölümünde,
cihadın anlamına daha da açıklık getiren ayetlere yer verilmektedir. Prof.
Özek, “Şüphesiz Allah Teala, müminlerden Allah yolunda (din uğruna) savaşan,
öldüren, öldürülenlerin canlarını ve mallarını, mukabilinde - onlara Cennet’i
vermek suretiyle satın aldı. Allah, bunu Tevrat, İncil ve Kuran’da kati
olarak taahhüt etmiştir. Allah’tan başka kim taahhüdünü noksansız yerine
getirir. 0 halde yapmış olduğunuz savaştan size müjdeler olsun. İşte büyük
kazanç budur. (Tevbe/III) Bu ayette Allah yolunda cihad edenlere Cennet
vaad olunmak suretiyle, İslam’ın en büyük rüknü olan cihadın mana ve ehemmiyeti
tam olarak belirtilmiştir.” diyerek cihad konusundaki İslami yoruma açıklık
kazandırmaktadır.
Cihad çığlıkları ve intikam
yeminlerine bir başka örnek de radikal islamcıların bir diğer yayın organı
olan Cuma Dergisinde şu satırlarla dile getiriliyor: “Müslüman olarak bizlerin
hem namusumuza kastedenler, hem ibaret ettirmezler, hem de kendi topraklarında
esir hayatını, yani Müslüman kanı akıtılarak kazanılmış topraklarda esir
gibi yaşatırlar. Bizler artık dinimizi ve topraklarımızı bu pis, necis,
soysuz satılmışlardan kurtarmalıyız... Onlara karşı tek yumruk haline gelmeliyiz.
Onların o ilkel ve sadist kafalarını koparmadıkça dinim, şehit kanlarıyla
sulanmış bu mukaddes topraklarda esir olmaya devam edecektir... Biz Müslümanlar;
biz de dinimizi ve namusumuzu koruyacağız. Çünkü, Kuran-ı Kerim bizlere
şehitliği müjdeliyor. Peygamberlikten sonra gelen mübarek makamı... Cihad
farzdır. Cihat edelim, birleşelim. Uykudan uyanalım- Cuma Dergisi, Şubat
1997, s.40-.
Yukarıdaki ifadeler, cihad
için bir inançsız tarafın olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Zira savaş,
Allah yolunda yapılacağına göre, düşman tarafın, Allah’ı ve dini inkarı
gerekmektedir. Oysa ülkemizde halk, müslüman ve inançlıdır. 0 halde bu
savaşın, karşı tarafı yoktur. Ne var ki bu görüş, bir kesim Siyasal İslamcılarca
kabul görmemektedir. Onlara göre savaşılması gereken taraf, laiklerdir.
1 Şubat 1997 tarihli Akit Gazetesinde yazar Faruk Köse, “Laik olanın Müslüman
olması mümkün değildir... Bir kimse laik ise Müslüman değildir. Müslüman
ise laik değildir...” denilmektedir. Bu yaklaşım oldukça geniş kabul görmekte
ve cihadın ikinci tarafını da belirlemektedir. Yine aynı gazetenin 30 Ocak
1997 tarihli nüshasında Yaşar Kaplan, “Hainlere Geçit Yok” başlıklı yazısında,
”Türkiye’de faşist, ateist, Kemalist çeteler suyun başını tutmuşlar” diyerek,
düşman cepheyi daha açık biçimde ifade etmekte ve “Şimdi halkımızın bu
ihanete karşı bir hareket başlatması gerekir. Aydın-halk elele vererek
ülkenin geleceği için seslerimizi yükseltmemiz gerekir. Milletlerin, milli
bir şahlanış olmadan, büyük badireleri atlatması mümkün değildir. Bugün
milli bir şahlanış başlatma günüdür. Meydanlara inmeye şimdilik ihtiyaç
yoktur diye düşünebiliriz, ama hiç değilse elimizdeki medya platformlarını
bu amaçla kullanalım istiyoruz. Haydi platformlara... Hainlere geçit yok!”
diye haykıralım... Bu ihanete karşı birleşik cephe oluşturalım ve sesimizi
yükseltelim. İhanete geçit yok!”
Bu ayırımcı anlayışın Siyasal
İslamcılarca kabulü halinde, İslamın demokrasiye açık olduğunu iddia etmek
nasıl mümkün olabilir? Zira sistem kendine düşman kabul ettiği kitlelere
kendilerini ifade etme özgürlüğü vermeyecektir.
Siyasal İslamcıların hayallerini
süsleyen yönetim tarzının özgürlüklerden ne kadar uzak olduğunu, yine kendi
kalemlerinden okuyalım. Akit Gazetesi yazarlarından Mustafa Kaplan yazıyor:
benim hayal dünyamın görüntüsü ile 2017 senesi şöyle boy gösteriyor: Bütün
İslam alemindeki rejimler tarumar olmuş, birkaç tanesi hariç hemen hepsi
halifelik sancağı altında tek devlet olmuşlar. Kalan birkaçı da aynı ideal
için kaynayıp duruyor. Şeriat-ı garra her köşeye hakim olmuş. Kuran-ı Kerimin
sosyal hayata bakan bütün emirleri eksiksiz tatbik ediliyor. El kesme cezası
hırsızlığı, recm cezası zinayı kökten kaldırmış, Kadınlar zaruret olmadan
sokağa çıkmıyor, çıkanlar da çarşaflarını, peçelerini edeple takıyorlar.
Resim ve heykel diye birşey yok. İnançsızlar sanki yer yarılmış da içine
girmişler. Sosyal adalet bütünüyle temin edilmiş. Yirmi sene önce mangalda
kül bırakmayan şeriat düşmanlarının çoğu Cehenmeme yollanmış, kalan bir-ikisi
de camilerin en ön safında yer tutmuş, hepsinin çocukları İslam mücahidi
olmuşlar. Yek vücut olan İslam alemi Hz.Mehdinin riyaseti altına huzura
kavuşmuş, dünyanın öbür yakasını hizaya getirme hazırlıklarına başlamışlar.
Hz.İsa da aynı maksat için çalışıyor. -Akit Gazetesi ,12.3. 1997-.
Bu hayaller, Siyasal İslamcıların
kurmayı amaçladıkları sistem hakkında bilgilenmek isteyenlere ışık tutucudur.
İnsan haklarını, çağdaşlığı, özgürlüğü yok eden bir sistemin hayalini kuranların,
buna demokrasiyi alet etmeyi amaçladıkları son derece açıktır.
Peygamberden sonraki dört
halifenin seçimini, İslamın demokrasiye açık bir din olduğu şeklinde yorumlamak
ise çok zordur. Zira toplumda temsil edilen görüş ve inançların din odaklı
bir seçicilik içinde halkın oyuna sunulması halinde, gerçek bir demokrasiden
söz etmek mümkün değildir. örneğin bir İslam devletinde birden çok siyasi
parti bulunsa bile, bu siyasi partilerin hepsinin İslam devleti ilkelerini
yaşama geçirmek istemeleri durumunda demokrasiden söz edilemez. İslamla
yönetilenlerin özgür iradeleriyle ehil olan kimseleri yönetici olarak seçmesi
ve onlarla hukuki bir sözleşme (Biat) aktedmesini ya da işlerin Şura ile
yürütülmesini demokrasi olarak nitelemek de mümkün değildir. Zira demokrasi
farklı düşünce ve inançlara da temsil edilme, seçilme ve yönetme hakkı
veren bir sistemdir. Bir İslam devletinde, halkı dini esaslara göre yönetmeye
talip olan bir partinin yanısıra, din ve devlet işlerini birbirinden ayıran,
laik devlet anlayışına sahip bir siyasi parti de kurulabiliyorsa, demokrasiden
söz edilebilir. Ancak tüm siyasal rejimler gibi, İslam devleti de kendi
varlığını korumayı öncelikli hedef olarak alacağından, laik, demokratik
bir devlet anlayışına izin vermeyi doğal alarak kabul etmeyecektir.
Kaldı ki demokrasi örneği
gibi takdim edilen halife seçimlerinde, bu seçime halkın bütünü katılmamıştır.
"Halifeyi başkentte oturan, ileri gelenler seçmiş, biat ise diğer yerleşim
merkezlerinden alınmıştır- ALİ BULAÇ, adıgeçen eser, s.211-. Dolayısıyle
halkın iradesi, sandığa yansımamıştır. Öte yandan seçilen halifenin iktidar
süresi belirlenmemiş ve halifeler kaydı hayat şartı ile yönetimde kalmışlardır.
Hatta hukuki ihlal eden, baskı ve şiddete başvuran halifelerin bile hangi
yöntemle azledileceği belli olmadığı için halkın halife ile gelen iktidarı
değiştirmesi için kılıca başvurması gerekmiştir.
Zaman içinde hilafet, saltanatla
bütünleşmiş, dini önderlik babadan oğula geçmeye başlamış, ve biyoloji
kanunları, Allah’ın gücünü arkasına alarak ümmeti yönetme hakkını tayin
eder olmuştur. Günümüzde ise Din Devletine alkış tutanların ve iktidar
hırslarını Allah’ın gücünü arkalarına alarak tatmine çalışanların, bu yönetim
erkinin kendilerine hangi kutsal vahiy ile devredildiğini açıklamaları
gerekmektedir.
Kuran’ı çağdaş dünyanın tüm
ihtiyaçlarına cevap veren bir Kutsal Kitap olarak kabul etmek mümkün müdür?
Bazı İslam bilginleri bu konuda büyük gayret içindedirler. Bu gayret öylesine
büyüktür ki, yapılan Kuran yorumları, adeta yeni bir din yaratmaya eşdeğer
hale getirilmektedir. Buna karşı çıkan radikal İslamcı kesim ise dini çarpıtmaya
çalışanları ağır bir dille eleştirmektedir. İşte bu kesin eleştirilere
bir örnek:
Abdurahman Dilipak
“Sizi Allah ve Kuran ile Aldatmasınlar" başlıklı yazısında şöyle yazıyor:
“İslam adına hümanist, rasyonalist, pragmanist bir din icat etmek isteyenlere
dikkat etmek gerek. Kuran’daki İslam talebini alkışlıyorum, destekliyorum,
övünüyorum, ama bunu istismar etmek isteyenlere karşı da dikkatli ve duyarlı
olmak zorundayız. Kuran’daki İslam, laikleştirilmiş İslam değildir. Kuran’ı
açıp okuyunuz. Kuran’ın her hükmüne tabiyiz. Değil bir ayetini, bir harfini
inkar eden dinden çıkar"- Akit Gazetesi, 6.2.1997-.
Toplumun gelişen ihtiyaçlarına
Kuran ve sünnetle cevap verebilmenin mümkün olmadığı, zaman içinde ortaya
çıkmış ve İslam Hukuku, Kuran ve sünnete bağımlı kalmanın zorluklarını
yaşayarak beşeri ihtiyaçlara insan aklının yorumlarıyla çözüm aramak zorunda
kalmıştır. Ancak Kuran ve sünnetin bağlayıcılığı, insan aklının beşeri
ihtiyaçlar doğrultusunda çözüm bulma imkanlarını ve özgürlüğünü engellemiş
ve dogmaların esareti ile yol alan İslam dünyası, gerçek demokrasiye kapalı
bir yönetim tarzını sürdürmüştür.
Kuran'daki esaslardan hareketle
İslamın demokrasiye açık olduğunu iddia etmek mümkün değildir. Kuran'ın
bireyi inanç konusunda özgür kaldığı ve demokrasiye açık olduğu yolundaki
ifadeler ise, demokrasinin nitelikleri dikkate alındığında son derece yetersiz
kalmaktadır. Zira üzerinde esas durulması gereken husus bireyin özgürlüğü
değil, devletin yönetim biçimini ve hukuku belirlemedeki tercihlerinde
dogmalardan bağımsız olup, olmadığıdır. İslam devleti ise kendi varlığını
korumak ve vahyin gerektirdiği sosyal, ekonomik, siyasal ve hukuksal düzeni
kurmak için Allah’ın sözü olarak kabul ettiği Kuran’la bağlıdır - Prof.Dr.NUR
SERTEL. Dinde Siyasal İslam Tekeli, 1997, s.48 ve devamı-)
Ord.Prof.Dr.HÜSEYİN NAİL
KUBALI, yıllar önce şöyle yazmıştı:
(Laiklik... demokratik nizamın
her nevi his, fikir ve kanaatlere aynı derecede saygı duyması, bunlar arasında
adeta bir eşdeğer=(equivalence) demektir. Bu manadaki laiklik bir kelime
ile, hoşgörülülük (tolerance) demektir... Laikliğe göre, devletin her türlü
dini akidelere saygı göstermesi onlar karşısında tamamen tarafsız, objektif
bir vaziyet alması lazımdır. Yani laik Devlet ne dindardır, ne de dinsizdir.
Sadece dine yabancıdır... Bir Devletin hukuki manası ile ve mutlak suretle
laik bir Devlet olabilmesi için teşkilatında ve fonksiyonlarında dini akidelere
kanuni bir müeyyide tanımaması, dini müesseselere ve faaliyetlere kendi
içinde asla yer vermemesi lazımdır... Türk demokrasisinin laikliği, memleketimizin
özel şartlarının icabı olarak, Devletçe önleyici ve aydınlatıcı bir himaye
ve murakabeyi mümkün ve lüzumlu kılan, Devlete dikkatli bir zabıta görevi
yükleyen laiklik olmak gerekir. - Hüseyin Nail Kubalı. Anayasa Hukuku Dersleri,
1971, s.254-).
Prof.Dr.ERGUN ÖZBUDUN, konuya
bir başka açıdan yaklaşarak şöyle diyor:
(İslam dünyasında İslam dini,
yüzyıllardan beri, devlet ve toplum hayatını güçlü etkisi altında bulundurmuştur.
Bu durumda, din hizmetlerinin devlet kontrolünden tamamen uzak biçimde
cemaat örgütlerine bırakılması çok sakıncalı olur: Atatürk’ün Türk toplumu
için çizdiği <<çağdaş uygarlık düzeyine uIaşmak>> hedefinin gerçekleştirilmesini
tehlikeye düşürebilirdi. Bu sebepledir ki, Türk İnkılabının laiklik anlayışı,
Diyanet İşleri Başkanlığının devlet teşkilatı içinde yer almasını tercih
etmiş ve bu sistem, 1961 ve 1982 Anayasalarıyla sürdürülmüştür.
Benzer görüşler Anayasa Mahkemesinin
1961 Anayasası döneminde verdiği bir kararda da dile getirilmiştir. Bu
karara göre, “laiklik ilkesi din ve devlet ilişkilerini düzenleyen bir
ilke olması nedeniyle, her ülkenin içinde bulunduğu ve her dinin bünyesinin
oluşturduğu koşullar arasındaki ayrılıkların, laiklik anlayışında da ortaya
ayrımlar çıkarması zorunlu bir sonuçtur... Hıristiyan dininin taşıdığı
özelliğe göre din ve devlet işlerinin birbirine karışmama esasının, kilisenin
bağımsızlığı biçiminde manalandırılmasında bir sakınca görülmemiştir. Çünkü,
batı devletlerinde dinin kötüye kullanılması ve sömürülmesi bizdeki şekilde
bir sonuç doğurmadığından din ve devlet işlerinin birbirine karışmaması
yönünden kabul edilen, kilisenin bağımsızlığı durumu, devlet düzeni bakımından
bir tehlike göstermemektedir. Oysa İslamlık bireylerin yalnız vicdanlarına
ilişkin olan dini inanç bölümünü düzenlemekle kalmamış, aynı zamanda bütün
toplum ilişkilerini, devlet faaliyetlerini ve hukuku da tanzim etmiştir.
Bu durumda ülkemizde din hürriyetinin Anayasa ile çizilen sınırlarının
ihlali, dinin sömürülmesi ve kötüye kullanılması, Devletin laiklik esasına
dayanan düzenine karşı gelinmesi anlamını taşımaktadır. “ - 21.10.1971,
53/76 - .
Laik bir devlette devlet
yönetimi, din kurallarına göre değil, toplum ihtiyaçlarının akılcı ve bilimsel
yönden değerlendirilmesine göre yürütülür. Bu ilkenin asgari ve azami olmak
üzere iki anlamı vardır. Asgari (en az) anlamında ilke, devlet işlemlerinin
din kurallarına uygun olma zorunda bulunmamalarını ifade eder. Oysa, dine
bağlı (teokratik) devlet sisteminde devlet işlemlerinin hukuken geçerli
olmaları, bunların din kurallarına uygunluğuna bağlıdır. Mesela 1876 Osmanlı
Kanun-u Esasisi, padişaha <<ahkam-ı
şer’iyenin icrası>> (şeriat
hükümlerinin yerine getirilmesi) görev ve yetkisini verdiği gibi (m.7)
Heyet-i Ayan’ı da Heyeti Mebusan’ca kabul edilen kanun tasarısı ve tekliflerini
<<Umur-u diniyeye>> (din işlerine) uygunluk açısından denetlemekle
görevli kılmıştı. (m.64). Laik bir devlette hukuki işlemlerin geçerliğini
böyle din kurallarına uygunluk şartına bağlamak elbette mümkün değildir.
Devlet yönetimimin din kurallarından etkilenmemesi ilkesinin azami (en
geniş) anlamı ise, devlet yönetiminde din kurallarından esinlenilmemesini
ifade eder. Şüphesiz, bunu gerçekleştirmek, ilkenin asgari anlamını gerçekleştirmekten
daha güçtür ve akılcı düşünce tarımın topluma hakim olmasına bağlıdır.
Ancak kabul etmek gerekir ki, Atatürkçü laiklik anlayışı, laikliğin bu
anlamda da gerçekleşmesini, devlet yöneticilerin dinsel kurallardan esinlenerek
değil, toplum ihtiyaçlarını akıl ve bilim verilerine göre değerlendirilerek
kararlar vermelerini ve böylece toplumumuzun en kısa zamanda çağdaş uygarlık
düzeyine ulaşmasını gerektirir. - Prof.Dr.ERGUN ÖZBUDUN, Türk Anayasa
Hukuku, 3.Bası, s.57-).
Tüm bu görüşleri ve kararları
gözönünde tutan Anayasa Mahkememiz, 1982 Anayasamızın yürürlükte olduğu
bir dönemde verdiği kararla konuya tam bir açıklık getirmiştir: (Ulusal
egemenlik kavramı, demokratik yapının temelidir. Demokratik düzen ise,
dinsel gerekleri egemen kılmayı amaçlayan şeriat düzeninin karşıtıdır.
Dinsel gereklere yönetimde ağırlık veren bir düzenleme demokratik olamaz.
Demokratik devlet, ancak laik devlettir. Dinsel gerekli düzenlemeler dinsel
çabaları, zorlamaları, bunlarda dinsel ayrılıkları getirir. Sonuçta demokrasinin
özgürlükçü, çoğulcu, hoşgörülü niteliği kalmaz... Laiklik, bireysel, toplumsal
düzeyde ve devlet islerinde metafizik dışında Özgür düşünce gereklerine
bağlanır. Kişisel ve toplumsal yaşamın siyasal yönden düzenlenmesinde aklın
ve bilimin gereklerini zorunlu kılar. Herhangi bir dinin teolojik baskısına
uyulmasını önler... Devletin temsil ettiği ve egemenlik gereği olarak kullandığı
siyasal gücün düzenleyicisi hukuktur. Gerçekte hukuksal bir kurum olan
devletin tüm işlem ve eylemlerinin hukuka uygunluğu başlıca geçerli koşuludur.
Devlet yönetiminde tüm düzenlemeler ancak hukuk kurallarına
göre yapılır. Din kurallarına göre yapılan düzenlemeler hukuksal
nitelik taşımaz. Din kurallarının kaynağı Tanrı’dır. “İlahi istenç, (irade)
“ tanrı buyrukları, din kurallarının başlıca dayanağıdır. Hukukun kaynağı
ise hukuku yaratan istenç olarak kendi ulusunun istencidir. Din, ulustan
kaynaklanan bir değer olmadığından temelini ulusal istencin oluşturduğu
bir düzende hukuk kaynağı sayılması olanaksızdır. Egemenliğin ulusta oluşuna
dayanan hukuk düzenleriyle tanrısal buyruklara dayalı ilahi istenç arasında
ilişki kurulamaz. Hukuk düzeni, dinsel düzeni dışarıda bırakan, varlığını
hukuktan alıp hukukla sürdüren devlettedir. Egemenlik insana dayalıdır.
özünde insan değeri bulunan egemenliğin hukuksal biçimleme ile devlet gücüne
dönüşmesi, hukuk devletinin uygar yapısını açıklamaktadır. Bu yapıyı etkileyecek
olumsuzluklar, hukuk devleti ilkesini tartışma konusu yapar. Yasalar dine
dayanamaz ve bağlanamaz. Yasalar ilkelerini dinden değil, yaşamdan ve hukuktan
almazlarsa hukuk devleti niteliği zedelenir. Dine dayanan yasalar, vicdan
özgürlünü benimsemediğinden, her din için ayrı yasalar gereğini ortaya
çıkarır, Ulusal bir devlette bu tür bir düzenleme olamaz. Böyle düzenlemeler
din kurallarını benimseyenler için baskı aracı sayılabileceği gibi, ayrı
dinler içinde ayrılık aracı olur. Gelişmek ve ilerlemek için durağan din
kurallarına değil insanlığa ayak uydurmak, akla ve bilime öncülük tanımak
gerekir. Siyasal düzenlemelerin kaynağı hukuk, dayanağı Anayasadır. Başka
kaynak ve dayanak aranamaz. - Anayasa Mahkemesinin 7.3.1989 gün ve 1/12
sayılı kararı -).
2) Anayasamızın metnine
dahil olan <<Başlangıç>> kısmı, bir yabancı yazar tarafından şöyle
değerlendirilmiştir:
(Başlangıçta yer alan “Laiklik
ilkesinin gereği kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya
karıştırılamayacağı" şeklindeki ifade önem taşımaktadır. Bu ifadede laiklik
ilkesi temel bir biçimiyle nitelenmiştir: Din ve devletin birbirinden ayrılığı,
Laiklik ilkesi ‘Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları ve medeniyetçiliği”ifadesiyle
aynı cümleye konularak, laikliğin Atatürk ilke ve inkılaplarından, özellikle
Atatürk milliyetçiliğinden ayrı düşünülemeyeceği ortaya konmuş ve bir medeniyetçilik
ilkesi olarak rolü vurgulanmıştır - Dr.CHIRISTIAN RUMPE, Türk Anayasa Hukukuna
Giriş, s.54-).
3) Anayasamızın 2
nci maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti, sadece <<demokratik, laik
ve sosyal bir Hukuk Devleti değil, <<...Atatürk Milliyetçiliğine
bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik
ve sosyal bir hukuk devletidir.>> Bu maddede yer aldığı için Cumhuriyetimizin
değiştirilemez niteliklerinden
olan <<Atatürk Milliyetçiliği>>nin açıklığa kavuşturulmasında yarar
bulunmaktadır:
a) Biz
milliyet fikirlerini tatbikte çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş
bir milletiz. Bunun zararlarını fazla faaliyetle telafiye çalışmalıyız...
Çünkü tarih, hadiseler ve müşahedeler, insanlar ve milletler arasında,
hep milliyetin hakim olduğu gösterilmiştir...
Özellikle bizim milletimiz,
milliyetin ihmal edişinin çok acı cezalarını çekmiştir. Osmanlı İmparatorluğu
içindeki çok çeşitli toplumlar hep millet inançlarına sarılarak, milliyetçilik
idealinin kuvvetiyle kendilerini kurtardılar. Biz ne olduğumuzu, onlardan
ayrı ve onlara yabancı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca
anladık.
Kuvvetimizin zayıfladığı
anda bizi hor ve hakir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmuş
olduğumuzmuş. Dünyanın bize hürmet göstermesini istiyorsak, ilk önce biz
kendi benliğimize ve milliyetimize bu hürmeti; hissi, fikri ve fiili olarak
bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliğini
bulmayan milletler başka milletlerin avıdır. - ATATÜRK’ün, 26 Mart
1923 tarihli Hakimiyeti Milliye Gazetesinden yayınlanan konuşması-.
b) Yetişecek
çocuklarımıza ve gençlerimize, görecekleri eğitimin sınırları ne olursa
olsun, ilk önce her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine,
milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği
öğretilmelidir.
Dünyada, milletlerarası duruma
göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip olmayan
kişilere ve bu nitelikte kişilerden oluşan toplumlara, hayat ve bağımsızlık
yoktur.
Çocuklarımızı aynı eğitim
derecesinden geçirerek yetiştireceğiz. Kesinlikle bilmeliyiz ki, iki parça
halinde yaşayan milletler zayıftır. -Atatürk’ün Atatürkçü Düşünce Sistemi,
III. Kitap, s.30-31 de yer alan konuşması-.
c) Yine
Atatürk, kendi el yazısı ile yazdığı “MEDENİ BİLGİLER” adlı kitabında şöyle
diyor:
(Din birliğinin de bir millet
teşkilinde etkili olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz
önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.
Türkler İslamiyeti kabul
etmeden evvel de büyük bir millet idi. İslamiyeti kabul ettikten sonra,
bu din, ne arapların, ne aynı dinde bulunan acemlerin ve ne de mısırlıların
vesairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir etki
yapmadı. Bilakis Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini,
milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü İslam dininin gayesi,
bütün milliyetlerin üstünde, kapsayıcı bir arap milliyeti siyasetine indirgeniyordu.
Bu arap fikri, Ümmet kelimesi ile ifade olundu. Bu dini kabul edenler,
kendilerini unutmaya, hayatlarını Allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine
hasr etmeye mecburdurlar. Bununla beraber, Allah'a kendi milli dilinde
değil, Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve yakarmada
bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah'ın ne dediğini bilmeyecekti. Bu
vaziyet karşısında Türk milleti bir çok asırlar, ne yaptığını ne yapacağını
bilmeksizin, adeta, bir kelimesinin manasını bilmediği halde, Kuran'ı ezberlemekten
beyni sulanmış hafızlara döndüler. Başlarına geçebilmiş olan haris serdarlar,
Türk milletince, karışık cahil hocalar ağzıyla, ateş ve azap ile müthiş
bir muamma halinde kalan, dini, hırs ve siyasetlerine alet ittihaz ettiler.
...Milli duyguyu boğan, fani
dünyaya kıymet verdirmeyen, sefaletler, zaruretler, felaketler his olunmaya
başlayınca, asıl hakiki saadete o öldükten sonra ahirette kavuşacağını
vaat ve temin eden dini akide ve dini his, millet uyandığı zaman onun şu
acı hakikati görmesine mani olamadı. Bu feci manzara karşısında kalanlara,
kendilerinden evvel ölenlerin ahiretteki saadetlerini düşünerek veya bir
an evvel ölüm dileyerek ahiret hayatına kavuşmak telkin eden din hissi;
dünyanın acısı dünyanın tokatıyla, derhal, Türk milletinin vicdanındaki
çadırını yıktı, davetlileri Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti.
Türk vicdanı umumisi, derhal, yüzlerce asırlık kudret ve ferahlığıyla,
büyük heyecanlarla çarpıyordu. Ne oldu? Türkün milli hissi, artık ocağında
ateşlenmişti: artık Türk cenneti değil, eski, hakiki büyük Türk atalarının
mukaddes miraslarının son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu.
İşte dinin, din hissinin Türk milliyetinde bıraktığı hatıra.
Türk milleti, milli hissi;
dini hisle değil, fakat insani hisle yan yana düşünmekten zevk alır. Vicdanında,
milli hissin yanında, insani hissin şerefli yerini daima muhafaza etmekte
iftihar eder. - Medeni Bilgiler, s.21. 364 ve devamı-)
d) Sözkonusu
Medeni Bilgiler ders kitabında laiklik şöyle tanımlanır:
(Türkiye Cumhuriyeti’nin
resmi dini yoktur. Devlet idaresinde bütün kanunlar, nizamlar bilimin çağdaş
medeniyete sağladığı esas ve şekillere, dünya ihtiyaçlarına göre yapılır
ve uygulanır. Din anlayışı vicdani olduğundan, Cumhuriyet, din fikirlerini
devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş
ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür- Medeni Bilgiler, 1932 Basım:,
s.56- ).
e) Atatürk,
1 Kasım 1937 günü, yılda bir yaptığı TBMM’yi açış gibi önemli konuşmasında
aynen şunları söylüyordu.
(Dünyaca bilinmektedir ki,
bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır.
Bunun kapsadığı siyasetler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır.
Fakat bu prensipler gökten indirildiği sanılan kitapların dogmalarıyla
asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaibten değil, doğrudan
doğruya hayattan almış bulunuyoruz- Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, s.405-)
f) Birtakım
şeyhlerin, dedelerin, seyitlerin, çelebilerin, babaların, emirlerin arkasından
sürüklenen ve alınyazılarını ve canlarını, falcıların, büyücülerin, üfürükçülerin,
muskacıların ellerine bırakan insanlardan meydana gelmiş bir toplulukla
çağdaş uygarlık düzeyine ulaşılamaz. -Atatürk, Nutku, cilt, 2, 6.Bası,
s.655-.
g) İnsanların
ruhun selameti için yakıldıklarını biliyoruz. Herhalde bunu yapan engizisyon
papazları hüsniniyetlerinden ve iyi iş yaptıklarından bahsederlerdi: Belki
de cidden bu sözlerinde samimi idiler. Fakat bir ahmaklığı yahut bir hıyaneti
iyi bir iş kalıbına uydurmak güç değildir. En nihayet bu bir isim değiştirmek
meselesidir... Unutulmamalıdır ki, bazı insanlar istikbali, mazinin arasından
görmekte ısrarlıdırlar. Bunlar, alakamızı kestiğimiz an ananelere karşı
behemahal sadakatin iadesini isterler. Bu gibi insanlar, kendi itikat ettiği
gibi itikat etmeyen kimseleri, istedikleri gibi ezemezlerse, kendilerini
cenderede hissederler. - Atatürk’ün bu konuşması için bakınız: Doğu Perinçek,
Anayasa ve Partiler Rejimi, 3.Bası, s.1- .
h) Cumhuriyetimizin
nitelikleri arasında yer alan <<Atatürk Milliyetçiliği>>, 17 Haziran
1997 günü T.B.M.M.’de yaptığı konuşmada, ettiği yemine sadık bir milletvekili,
Prof. Dr. HALİL CİN tarafından, içeriğine uygun şekilde şöyle dile getiriyor:
(Dünyada, her devletin vatandaşı,
devletinin adını teşkil eden ad ve kimlikle anılır. Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşı Türk'tür. Bu kimlik, tarihin en şerefli kimliğidir. <<Hayatımın
en büyük serveti ve övüncü Türklüğümdür.>>)
"Ne mutlu Türküm diyene”
diyen Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyetinde, Türk kimliğini reddeden, yerine,
İslam kimliğini, ümmetten olmayı yeğleyenlerin cumhuriyete karşı yürüttükleri
açık ve gizli mücadele, milletimizi derinden üzmektedir.
"Kendi kimliğine hürmet etmeyenleri
başka milletler de saymaz” sözü, tarihi, siyasi ve sosyolojik bir gerçeğin
ifadesidir. Osmanlı devleti, Türk kimliği yerine Osmanlılığı tercih edince,
çökmüş; gerçek kimliği olan Türklüğe dönünce, harabe haline dönüşmüş bir
imparatorluktan, yepyeni, güçlü, dinamik bir Türk Devleti ortaya çıkmıştır.
Bin yıldan beri birlikte yaşayan Anadolu halkı, Türk Milletini oluşturmuştur.
Türk kimliğinin esası, etnik unsur değil, ortak tarih, ortak kültür, ortak
ülkü ve hukuk birliğidir. 1924, 1961 ve 1982 Anayasaları, Türk Devletine
vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk saymıştır; din, mezhep, ırk
farkı gözetmemiştir. Kendini Türk sayan herkes Türktür).
ı) Prof. Dr. SUNA KİLİ, adı geçen eserinde (s.272) şöyle diyor:
(Atatürkçü ideoloji
ulusal devleti benimser ve ulusal devletin amaçlarına yasallık kazandırmayı
amaçlar. İslam siyasal içerikli ve amaçlı bir din olarak kendi üstünde
ve denetim dışında bir siyasal yapıyı kabul etmez. Egemenliğin halka, ulusa
ait olduğunu savunan Atatürkçü görüş ile gerçek yasal otoritenin Tanrı
istencini yansıtan otorite olduğunu savlayan İslamcı görüş çelişkili durumdadır.
Atatürkçülük’te laik Cumhuriyetin “otorite”si yasaldır. İslam “cemaat”i,
“ümmet”i temel olarak görür. Atatürkçü görüş ise ulusa, ulus egemenliğine
dayanır. İslamcı düşünce dinsel devlet otoritesine boyun eğilmesini ister.
Atatürkçü görüş ise kaynağını ulus egemenliğinden alan laik Cumhuriyet
otoritesini yasal sayar. İslamcı düşün dinsel “birlik” üzerinde durur.
Atatürkçü görüş ulusal “birlik”i vurgular).
Esas hakkında mütalaamızın
bu bölümünü yine Atatürk'ün sözleriyle tamamlamak istiyorum:
(Efendiler, yeryüzünde üç
yüz milyonu mütecaviz İslam vardır. Bunlar ana, baba, hoca terbiyesiyle,
terbiye ve ahlak almaktadırlar. Fakat maalesef hakikat şudur ki, bütün
bu milyonlarca insan kitleleri şunun veya bunun esareti ve zillet zincirleri
altındadır. Aldıkları manevi terbiye ve ahlak onlara bu esaret zincirini
kırabilecek meziyeti, insaniyeti vermemiştir, veremiyor. Çünkü terbiye
hedefleri milli değildir. -Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, cilt 2, s.198-
)
1 -
2 - 3
  |