Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
 İlgili sayfalar
İDDİANAME
ÖN SAVUNMA
ESAS SAVUNMA
KISA KARAR
GEREKÇELİ KARAR
DAVA ANA SAYFA

 
 
REFAH PARTİSİ DAVASI 

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 
esas hakkındaki görüşü...

(5 Ağustos 1997)

 1   -  2  - 

4) <<Demokrasilerde siyasi parti kapatılamaz>> görüşü doğru değildir.

Klasik demokrasi teorisyenlerinden MAYO,

Demokrasinin korunması için, siyasi parti çalışmalarının Anayasal sınırı aşmaması gerektiğini ileri sürüyor. - Henri B.Mayo, Demokratik Teoriye Giriş, s.127-.

İkinci Dünya Savaşı öncesi olayları göstermiştir ki, faşist karakterli partiler, liberalizmin geleneksel özgürlük anlayışından yararlanarak, planlı saldırılarla demokratik kurumları sistemli bir şekilde tahrip etmiş ve demokrasiyi yıkmışlardır.

Kaynağını ve gücünü, toplumun ilerlemesine karşı direnen hakim sınıflarda bulan bu saldırıların ceza kanunlarıyla önlenemeyeceği bütün bu tecrübeler sonucunda anlaşılmıştır. Liberal anlayış, devlet düzeninin ancak bireysel bir eylemle tehlikeye düşürülebileceğini tasavvur etmiş ve bu eylemlerle mücadele için ceza kanunlarını yeterli  saymıştır. Ceza kanunlarındaki devlet aleyhine işlenen cürümlerle ilgili bölümler bu görüşün eseridir. Bir siyasi grubun demokratik düzeni yıkma faaliyetinde ise durum değişiktir. Bu faaliyetler sonucunda düzen yıkıldıktan sonra artık cezalandırma imkanı kalmamaktadır.

Bütün bu gerçekler karşısında bazı ülkelerde, “Klasik-liberal demokraside eski tevekkülü terkeden bir dönüş olmuş ve Loewenstein’ın da ‘ateşe ateşle mukabele’ şeklinde ifade ettiği üzere demokraside mücadeleci bir eğilim başgöstermiştir. -Prof. Dr. MÜNCİ KAPANİ, Freedom to destory Freedom, Hirsch’e Armağan, s.266-,

“Mücadeleci demokrasi” eğiliminin etkisiyle 1930 yıllarından itibaren demokratik düzeni ve devletin bağımsızlığı ile bütünlüğünü tehdit eden siyasi kuruluşlara engel olmak için bazı önlemler alınmaya başlanmıştır. Toplumun türdeş bir bünyeye sahip olmadığı ülkelerde din ve ırk bakımından bölücü partilerin, devletin ve onun topluluk unsurunun bütünlüğünü tehlikeye sokan yöntemlerle mücadele etmeleri nedeniyle kurulmalarına ve yabancı devletlere iltihaklarına engel olmak için alınan önlemler bu türdendir .  -ARİF PAYASLIOĞLU, Siyasi Partiler, s.110-.

İtalyan Anayasasının 49. maddesi parti faaliyetlerinin demokrasi ilkelerine uygun olması gerektiğini hükme bağlamıştır. Ayrıca geçici hükümlerin XII. maddesiyle Faşist Parti kapatılmış ve tekrar kurulması yasaklanmıştır. Aynı maddenin ikinci fıkrası ise, kanun koyucuya Anayasanın yürürlüğe girmesinden itibaren beş yılı aşmamak üzere Faşist Partisinin sorumlu liderlerinin seçme ve seçilme haklarını geçici olarak kayıtlayabilmek imkanını vermektedir.

1949 Federal Almanya Anayasası <<mücadeleci demokrasi>> tipini yeğlemede İtalyan Anayasasından daha cesur bir düzenleme getirmiştir. Federal Almanya Anayasasının 21.madde 2.fıkrasına göre, herhangi bir siyasi partinin, gayesi ve taraftarlarının davranışıyla özgür demokratik düzeni kayıtlamayı veya ortadan kaldırmayı veya Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmeği amaç edinmesi, o partinin kapatılmasını gerektirir. Almanya’da bu hüküm üç defa uygulanmış ve Federal Almanya Mahkemesi, 23 Ekim 1952 tarihinde Sosyalist Rayh Partisinin (Sozialistische Reichsparteib 17 Ağustos 1956 tarihinde de Almanya Komünist Partisinin (Kammunistische Partei Deutschlands) kapatılmasına hükmetmiştir. Önemi dolayısıyla Federal Almanya Anayasa Mahkemesinin bu partileri kapatma kararlarının gerekçelerini özet halinde belirteceğiz.

Federal Almanya Anayasa Mahkemesi neo-faşist SRP’nin kapatılması gerekçesini aşağıdaki noktalarda toplamıştır.

    a) SRP, taraftarlarının davranışlarında da görüldüğü gibi, insan hakları esasına, özellikle insan onuruna, kişiliği özgürce geliştirme hakkına, yasa önünde eşitlik ilkesine saygı göstermemiştir. Yahudi düşmanlığının yeniden diriltilmesine çalışmıştır.

    b) SRP, Federal Cumhuriyeti içindeki siyasal partilerle mücadele etmiştir. Ancak bu mücadele bir program ve fikir mücadelesi olmayıp, diğer partileri politik hayatın dışına atma mücadelesiydi; Özgür demokratik düzenin çok partili sistemiyle mücadeledir.

    c) SRP, yukarıdan aşağıya doğru, <<Führer>> prensibinin ruhuna uygun örgütlenmiştir. Aşağı kademelerdeki seçimlerin merkez organlarının onayına tabi tutulması, toptan ihraçlar ve genel başkanın parti meclisine istediği üyeyi çağırması bunu göstermektedir.

    d) SRP, programı, dünya görüşü ve genel üslubu bakımından NSDAP (Nazi Partisi)’ye benzemektedir. Demokrasinin sözü edilmekten kaçınılmıştır. Programda <<Almanya hegemonyasında büyük alan>> (Grossraum) ve <<Alman Rayhı>> gibi komşu devletlere karşı saldırgan bir tutumu gerektirecek fikirlere rastlanmaktadır. Yan kuruluşları ve propaganda araçları NSDAP’deki gibidir. SRP, eski nazileri bünyesinde toplamaya gayret etmiştir. Hükümet organlarını yıpratmak, politikacıları aşağılamak suretiyle rejimi zayıflatmak ve yıkmak amacını gütmüştür.

Federal Almanya Anayasa Mahkemesinin Almanya Komünist Partisini (KPD) kapatma nedenleri ise şunlardır;

    a) KPD’nin hedefi, proleterya ihtilali ve diktatörlüğü yoluyla sosyalist-komünist toplum düzenini kurmaktır. Proletarya diktatörlüğü özgür demokratik düzenle bağdaşmaz.

    b) Marksist-Leninist mücadele partisi olarak KPD, genel faaliyeti açısından özgür demokratik düzene ve onun temel ilkelerine karşı davranmıştır.

    c) KPD, Almanya'nın tekrar birleşmesi amacını, özgür demokratik düzeni yıkmak için <<menzil atı>> olarak anlamış ve sömürmüştür. Böylece Federal Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmeye çalışmıştır.

    d) KPD’nin genel olarak mücadele üslubu, özgür düzeni gözden düşürmek ve aşağılamaktır.

Yukarıda kısaca belirtilen gerekçeyle Federal Anayasa Mahkemesi, Sosyalist Rayh Partisinin ve Komünist Partinin, Anayasaya aykırılıkları dolayısıyla kapatılmalarına, bu partiler yerine örgüt kurmanın veya varolan bir örgütü, kapatılan parti yerine geçecek şeklinde devam ettirmenin yasak olduğuna, bu partilerin üyesi olan Federal Meclis veya Federe Meclisler üyelerinin milletvekillerinin düşmesine, kapatılan siyasi partilerin mallarının hazineye aktarılmasına hükmetmiştir. -Kararlar için bakınız, Doğu Perinçek, Anayasa ve Siyasi Partiler Rejimi, s.197-200-.

Yine Federal Almanya, yakın bir geçmişte Hürriyetçi İşçi Partisini kapatmıştır.

Yakın tarihin incelenmesi bize gösteriyor ki, herhangi bir demokratik ülkede Anayasa dışı eğilimleri olan <<dinci>>, <<mezhepçi>>, <<bölücü>>, <<faşist>>  ve <<komünist>> partiler, geniş taban buldukları zaman,  o buldukları zaman, o ülkelerde kapalı olaylar olmuş, pek çok ülkede demokratik düzenini yaşatmamıştır.  İspanya, Almanya, İtalya, Cezayir, İrlanda'da çok uzak olmayan bir   geçmişte yaşanan   olayIarı hatırlamak dahi bu gerçeğin anlaşılmasına yeterlidir sanıyoruz.

Dikkat edilecek olursa,  sözkonusu ülkelerde,  Anayasa dışı eğilimleri olan bir tek parti dahi,  demokratik düzeni işleyemez hale getirmeye yetmiştir. Bizde ise, hem <<dinci>>, hem <<bölücü>>, hem <<faşist eğilimli>> ve hem de <<mezhepçi>> partilerin geniş  taban bulabileceği anlaşılmaktadır. Böyle bir ülkede, gerçekten demokrat kişi ve kurumların, tüm partilerin Anayasa'ya uygun şekilde faaliyet göstermeleri için çaba harcamaları gerektiğinde bu çeşit partilerin  kapatılmasına karar verilmesinde zorunluluk bulunmaktadır.

Uluslararası hukuki metinlerde siyasi partiler hakkında özel hükümler bulunmamaktadır. Bununla birlikte iç hukuktaki mücadeleci demokrasi eğiliminin izlerine bu alanda rastlanmaktadır. Siyasi partiler, dernek olarak Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 11. maddesinin koruması altındadırlar. Sözleşmenin 17. maddesi ise, herhangi bir topluluğun sözleşmedeki temel haklara dayanarak bu hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmak amacını güden bir faaliyet ve harekette bulunmasına engeldir. Nitekim Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, kapatılan Almanya Komünist Partisinin Federal Almanya Hükümeti aleyhindeki şikayetini bu maddeye dayanarak reddetmiştir. Federal Anayasa Mahkemesinin 17.8.1956 tarihli kararı ile feshedilen Komünist Partisi, 11.12.1957 tarihinde sözleşmenin 25. maddesine dayanarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvurmuştur. Başvuruda KPD'nın kapatılmasıyla sözleşmede güvence altına alınmış düşünce özgürlüğü (mad. 9) düşünceyi açıklama özgürlüğü (mad.10) ve dernek özgürlüğünün (mad.11) zedelendiği ileri sürülüyordu. Komisyon 20.7.1957 tarihli kararı ile KPD'nin Federal Almanya Hükümeti aleyhine yaptığı başvuruyu, Sözleşmenin 17. Mad. 2. fıkrasına dayanarak dinlememiştir. Komisyonun gerekçesi şöyle özetlenebilir:

KPD’nin Federal Almanya’da iktidarı yasal yollarla ele geçirmeye çalışması geleneksel amacından vazgeçtiği anlamına gelmez. Proletarya diktası, partinin kendi açıklamalarına göre esas siyasi amaçtır. Bir dikta rejiminin kurulması, İnsan Hakları Sözleşmesinin temel hükümleri ile bağdaşamaz. Çünkü dikta, sözleşmede güvence altına alınmış birçok hak ve özgürlükleri ortadan kaldırır. Sözleşmenin 17. maddesine göre, Sözleşmedeki hiçbir hüküm, hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya veya kayıtlamaya yönelen bir çalışmaya girişmek hakkını vermez.

Bir yazara göre, Komisyon kararına dayanak olan Sözleşmenin 17. maddesi, pratikte Alman Anayasası Mad.21, f.2 ile aynı amaca yönelmiştir: Temel hak ve özgürlüklere dayanarak onları kolayca yoketmek için iktidarı ele geçirmeye çalışan totaliter gruplara engel olmak- GOLSONG, S.1349-.

Anayasa dışı eğilimleri olan partilere, kendilerini geliştirmeleri, yoğun bir propaganda ve eğitim faaliyeti ile taraftarlarını Anayasaya karşı bir savaşçı olarak yetiştirmeleri imkanını tanımak, aslında özgür düzeni, liberal demokrasinin biçimsel ilkelerine kurban etmekten başka bir anlama gelmez.

Kökleşmiş demokrasi geleneği olan ve emelleri Anayasa dışı bir düzen kurmak olmayan siyasi partilere sahip ülkelerde, elbetteki siyasi partiler kapatılmaz.

<<Anayasa dışı>> eğilimler taban bulmaya başlayınca Amerika Birleşik Devletlerinde olanları, <<Siyasi Müesseseler ve Anayasa Hukuku (3.Bası)>> adlı eserinde, Prof. Dr. TARIK ZAFER TUNAYA şöyle özetliyor:

(Ondokuzuncu yüzyıl ortalarına değin, iktidarla muhalefet, ortak bir toplum felsefesi üzerinde anlaşmıştılar. Sosyalist partilerin ortaya çıkışı, oyun kurallarını bozmuştur. Çünkü, bu partiler, iktidara geldikleri zaman, değişik bir toplum düzenini gerçekleştirmek isteyeceklerdir. İktidar değişimlerinde, yeni iktidarlar eski düzeni bulamayacaklardır. -Prof.Dr.HAROLD LASKİ, Le Gouvernement Parlamentaire en Anglettere, S.40-. 

Bu gözlemi devam ettirelim: özellikle aşırı sağ ve aşırı sol partiler, iktidara demokratik yolla da geçmiş olsalar, ideolojileri gereğince demokratik düzeni ortadan kaldırma yoluna gideceklerdir. Hitler, seçimle iktidara gelmiş, çoğunluğun kendisine verdiği oylardan, totaliter diktasını ilan etme sonucunu çıkarmıştır. Sosyalist Blok içindeki memleketlerde, iktidarı ele geçiren Komünist partiler, aynı yolda yürüyerek Proleterya Diktatörlüğünü kurmuşlardır.

Demokrasi, zor bir sorunla karşılaşıyor: Doğrudan doğruya, demokratik düzeni ortadan kaldıracak siyasi partilerin kurulmasına izin verip vermemek... Sınırlı çok partili sistem -çok partili rejimin bir çeşidi olarak- böylece ortaya çıkmıştır. Aşırı partilerin kurulmasını yasaklama bakımından iki sistem vardır: Bu partilerin kanun dışı sayılması ya da ağır kayıtlarla bağlanması...

Aşırı partilerin ağır kayıtlara bağlanması sisteminin örneğini Amerika Birleşik Devletlerinde görmekteyiz. Avrupadaki ideolojiler çatışması, İkinci Dünya Savaşından önce ve savaş boyunca, Amerikan toplumuna da geçmiş ve Devlet, çözülmesi hayli dikkat ve incelik isteyen sorunlarla karşılaşmıştır. Meseleler, önce kamu hürriyetleri alanında ortaya çıkmışlardır. Daha sonra Hükümeti "zor ve şiddet yoluyla yıkmak" isteyen aşırı akımlar şeklinde görülmüşlerdir. Bunlar faşist ve komünist akımlar ve vücut verdikleri gruplaşmalardı. Üçüncü bir aşamada. faşizm arka planda kalmış ve tedbirlerin hedefi komünist akım olmuştur.

Bu gelişme karşısında, yürütme ve yasama, toplumu koruyucu tedbirler üzerinde durmuşlardır. Federal Yüksek Mahkeme, kamu hürriyetleri alanının bekçisi kalarak “açık ve halen var olan bir tehlike” ölçüsüne dayanmıştır. Olayları bu açıdan incelemek gerekiyor.

Bu akımlar karşısında varılan tedbirler, özellikle komünist hareketleri ağır kayıtlara bağlamak şeklinde alınmışlardır: 
     a - 1938'de, Başkanının adıyla anılan Dies Komitesi (Committee on Un-American Activites - Amerika Aleyhtarı Hareketler Komitesi) kurulmuştur. Komite uzun soruşturmalardan sonra, yıkıcı faaliyette bulunan kişiler listesi hazırlamıştır. 

     b - 1939'da  Hatch Act (Kanunu) çıkarılmıştır. Bu kanuna göre, “herkes belli bir fikre sahip olabilirdi, ne var ki hükümette bu kişilere iş bulmak ve faşist ideolojilere ya da hükümet şeklinde ihtilal yapmayı savunan ve kışkırtan kimseleri bulundukları memuriyetten uzaklaştırılacaklar ya da kendilerine bir iş verilmeyecekti. Hatch Kanunu, aynı zamanda, memurların bir siyasi parti yönetiminde ve seçim kampanyalarında aktif bir rol oynamalarını yasaklamıştır. 

     c - 1940'da tedbirler daha da ağırlaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı içinde, Amerika Birleşik Devletleri, bir savaş hazırlığı şeklinde Smith Act ya da Alien Registration Act’ı (Yabancıların tescili kanunu) çıkarmıştır. Bu kanuna göre, aslında, yabancı komünistlerin Amerika dışına çıkarılması öngörülüyordu. Fakat, bu müeyyide aynı zamanda Amerikan vatandaşlarına da uygulanacaktı. “Zor ve şiddet yoluyla” hükümeti yıkma fikrini savunanlar ve kışkırtanlar, bu fikre dayanan dernekler kuranlar cezalandırılacaktı. Nitekim, kanun uygulanmıştır. Yüksek Mahkeme bu kanunu Anayasaya aykırı bulmadığına, bir dava dolayısıyla karar vermiştir. 

    d - Taft-Hartley Act da, komünistlerin sendikalarda görev almasını yasaklamıştır.

Tedbirlere bir süre ara verilmişken, Senatör Mc Carthy’nin önderliğini yaptığı hareket, kamuoyunu bir çeşit dehşete kaptırmıştır. Smith Act yeterli görülmemiştir. Tedbirleri ağırlaştırma yoluna devam edilmiştir. 

    e - 1950'de Mc Carran Kanunu ya da İç Güvenlik Kanunu (Internal Security Act) çıkarılmıştır. Bu kanuna göre, komünist dernek ve partiler, Adalet Bakanlığına bağlı bir komisyon tarafından (Yıkıcı Hareketler Federal Kontrol Dairesi) tescil edileceklerdir. Bu daire, bir derneğin komünist olup olmadığını araştıracaktır. Komünistlere, bu kanun gereğince, birçok haklar tanınmamaktadır.(Pasaport verilmemek, belli bir süre hapsedilmek, iş verilmemek gibi...) 

    f - 1954'de çıkan bir kanunla da, komünist partisinin kanun dışı sayıldığı kabul edilmiştir. 1954 Komünist Kontrol Kanunu (Communist Control Act), kanunlara uygun olarak kurulmuş dernek ve partilere tanınan hakların komünist partisine tanınmayacağını kabul etmiştir. Bundan böyle, Komünist Partisinin Amerika hükümetine karşı yıkıcı olup olmadığını saptamaya gerek kalmamıştır. Aynı kanun, partinin ismini değiştirebileceğini de kabul etmiştir. Amerika, aşırı partileri, özellikle komünist partisini, açıkça kanun dışı etmemiştir. Fakat ağır kayıtlara bağlamıştır ve dolaylı bir yoldan çalışmalarına set çekmiştir.

ROBESPIERRE’in “hürriyetin düşmanlarına hürriyet yok” prensibine bir dönüşten sözedilebilir. Demokrasiler, kendilerini ortadan kaldırma hürriyetinin tanınamayacağını kabul etmiş durumdadırlar. -Prof. Dr. TARIK ZAFER TUNAYA, Siyasi Müesseseler ve Anayasa Hukuku, 3.Bası, S.378 ve devamı-).

İngiltere hükümeti, 1988 yılında koyduğu yasaklamalarla SINN FEIN gibi, IRA ile bağlantısı olduğu bilinen ama gene de yasal bir partinin, sadece terör değil, başka her konuda açıklama yapmasını engellemiştir. Örneğin bu parti, kadın hakları, posta hizmetleri ya da eğitim gibi konularda da radyo ve televizyonda temsilcilerini konuşturamıyor. Demokratik açıdan bu uygulamanın tartışmalara sebep olması üzerine İngiltere Kültür Bakanı Peter Brooke, "Teröristlerle, yandaşları, demokrasiye saygılı insanlarla aynı yayın haklarından yararlanmamalıdır” diyerek yayın yasağını kaldırmayı düşünmediklerini belirtmiştir. SABAH Gazetesi, Entellektüel Bakış, Terör-Medya ve Sansür İngiltere’de Ne Durumda, 21.10.1993-.

Demokrasi,  aynı zamanda bir kurallar rejimidir.

ERBAKAN ve arkadaşları, siyasi partilerin hangi hallerde kapatılacağını düzenleyen ve 1995 yılında Anayasamızın 68  ve 69 ncu maddelerinde yapılan değişikliklere kendileri de oy vermişlerdir. Ancak oylarının biraz arttığını görünce ısrarla “Demokrasilerde siyasi parti kapatılamaz” görüşünü savunmaya başlamaları, Anayasamızın kurallarına uymayacaklarının, başka bir deyişle Türkiye Cumhuriyeti’nin   değiştirilemez temel ilkesi olan laikliğe karşı yıllardır devam ettirdikleri savaşa devam edeceklerinin en güzel delilidir.”

Verdiğimiz örneklerde de qörüldüğü gibi, demokrasilerde siyasi partiler Anayasalarına ters düştüklerinde kapatıldıkları gibi faaliyetlerine kısıtlamalar da getirilebilmektedir. Esasen Anayasamız siyasi partilerin kapatılabileceğini kabul etmiştir. Yasal ve Anayasal şartlar oluştuğu halde, Anayasa Mahkememizin bir siyasi partiyi kapatmaması, Anayasamızın, Anayasa Mahkemesi kararıyla ihlali anlamını taşır.

Refah Partisinin 14 ncü kuruluş yıldönümü olan 19.7.1997 tarihinde, bu partinin Genel Sekreteri Oğuzhan Asiltürk, açtığımız kapatma davasına ilişkin olarak binlerce kişiye <<Bir Refahçı olarak size söz ve teminat veriyorum. Herkes bu uğurda canını ve malını ortaya koymaya hazırdır. Bu dava şimdi bizden can vermemizi istemiyor. Bu davayı herkese anlatın yeter (Hürriyet Gazetesi, 20.7.1997)>> diyerek Anayasal düzenimize karşı partisinin diğer sözcüleriyle aynı eylem planını benimsediğini vurgulamışsa da; ettiği yemine daima sadık kaldıklarını bildiğim Anayasa Mahkemesi üyelerinin, gerektiğinde canları pahasına Anayasal düzenimizi koruyacaklarından kuşku duymamaktayım.

Refah Partisinin kapatılması için Başsavcılığımızca dava açılmasından sonra konuyu değerlendiren yazarlardan Prof. Dr. İHSAN ARSEL:

(Demokraside parti kapatılamaz diye bir kural yoktur. Çünkü demokrasi denen şey, herkesin bildiği gibi, bir özgürlük rejimidir ve özgürlükleri yok etmeyi amaç edinen bir parti kesinlikle kapatılır. Eğer siyasal bir parti, inanç bağnazlığına bayrak açmış olarak temel özgürlüklere göz dikmişse, örneğin şeriat heveslisi olarak laik cumhuriyeti yıkmak niyetinde ise kapatılır. “Cihad” sözcüğünün kaypak anlamlarından yararlanarak kendisini “İslami cihad ordusu’ olarak ilan etmiş ise kapatılır. Dini politikaya araç edenlere, örneğin, “biz şeriat hukukuna bağlıyız ve iktidara geldiğimiz zaman bu hukuku uygulayacağız” biçiminde laf edenlere ya da bu siyaseti gerçekleştirme uğruna “kan dökülecektir’ diyerek bu politikanın taktiğini çizenlere kanat açmış bir parti kapatılır; Seçmenlerin yüzde 21'inin değil de yüzde 99’unun oylarına konmuş olsa dahi, mutlaka kapatılır.

Bu nedenle Refah Partisi liderinin yaptığı gibi; “Demokrasilerde parti kapatılamaz; parti kapatmak ilkelliktir” demek ve halkoylamasıyla iktidar olup laik cumhuriyeti yıkmayı umut etmek, demokrasinin sayı hesabına değil, fakat ‘insana saygı” esasına dayalı bir yaşam tarzı olduğunu bilmezlikten gelmek demektir. Söylemeye gerek yoktur ki ‘ilkellik” bu tür partileri kapatmak değil, fakat bu partilerin boyunduruğu altında yaşamaktır.

İki bin beş yüz yıl önceleri eski Yunan’da özellikle Atina’da halk, egemenliğin tek sahibi olarak zaman zaman toplanır, çoğunluk oyu ile kanunlar geçirir, bu kanunları uygulayacak görevlileri ve yönetim işini yüklenecek yetkilileri seçerdi. “Kanun” demek, yurttaşların (iradelerinin) oy yolu ile ortaya çıkmış biçimi demekti. Bu kanunlar devletin ve toplumun gerek iç gerek dış siyasetle ilgili tüm yaşamlarını, her yönüyle hükme bağlardı. Kişilerin günlük yaşantılarının ve özgürlüklerinin bir tek noktası yoktu ki çoğunluk kararıyla buyruklara bağlanmamış olsun. Öylesine ki, duygusal tutum ve davranışlar dahi halk çoğunluğunun geçirdiği kanunlarla ayarlanırdı. Örneğin Atina’nın yenilgisiyle sona eren bir savaşta ölenlerin hısım ve akrabalarının, ağlayıp sızlayacak yerde tam tersine sokaklarda sevinç göstererek, yani gülerek, eğlenerek, şarkı söyleyerek dolaşmaları, buna karşılık savaştan sağ salim dönenlerin ve akrabalarının ise üzüntü belirterek, ağlayıp sızlayarak mutsuz görünerek dolaşmaları hususu kanun konusu yapılmıştı. Böylece kişiler yapmacık yollardan sevinç duygularını üzüntüye ve keder duygularını da sevince dönüştürmek gibi şaşılası bir zorunlulukta bırakılmıştı.

Söylemeye gerek yoktur ki, böyle bir sistemi “demokrasi” olarak niteleme olanağı yoktur; çünkü demokrasi demek, halkın herşeyi, her istediğini yapabilmesi, kaprislerini dile getirmesi, insanın “doğal” hak ve özgürlüklerini yok edebilmesi değil, fakat kişi özgürlüklerinin güvenliğe bağlanmış olarak var bulunmasıdır. Kişi özgürlüklerini hiçe sayan bir toplumda velev ki halk yüzde doksan dokuz çoğunlukla karar versin "demokrasi” diye bir şey olamaz. Nitekim eski Atina’daki rejim “demokrasi" değil fakat "çoğunluk diktatoryası" idi ki “kakokrasi” deyimiyle tanımlanırdı. 

Şimdi geliniz 2500 yıllık bir sıçrama ile günümüz Türkiyesi’ne göz atalım. Bir siyasal parti düşününüz ki, “Egemenlik halka aittir, beni halk seçmiştir “diyerek bu ülkeyi 1400 yıl gerilere, çöl zihniyetinin göbeğine götürmek ister !

Bir siyasal parti düşününüz ki, ideolojisinde “şeriat” yatar ve şeriat dışında hüküm getirmeyi "gavurluk" sayar.

Bir siyasal parti düşününüz ki, şeriat gereği olarak İslamdan gayri inanca yönelmeyi sapıklık ya da "müşrikleri" ve "dinden çıkanları" öldürmeyi layık ya da kadını "aklen ve dinen" aşağılık ve daha buna benzer nice şeyleri makbul saymaktan tutunuz da, kişinin gülmesinden eğlenmesine, düşünmesine, yemesine, içmesine, esnemesine, çiftleşmesine, dinini seçmesine ve saymakla bitmeyecek buna benzer her şeyine varıncaya kadar her şeyini zincire vuran, günlük yaşantılarının her noktasını kısıtlayan şeriat verilerini, “Gökten inmiştir” diyerek kutsal bilir ve uygulamak ister.

Söylemeye gerek yoktur ki, böyle bir partinin demokratik ortamda yeri olamaz. Böyle bir partinin yaşaması değil, mutlaka kapatılması gerekir. Batı demokrasilerinin hiçbirinde özgürlükleri yok etme amacına yönelik bir partiye yaşam olasılığı tanınmamıştır. -Cumhuriyet, 27.6.1997-) demiştir.

1 Temmuz 1997 tarihli LE MONDE gazetesinde, Paris-VIII üniversitesi öğretim üyelerinden NORA SENİ şöyle diyor:

<<REFAHYOL Hükümetinin iktidardan düşmesinin sadece ordudan kaynaklanmadığını unutmayalım. Bu olayda sivil toplum da örgütlenerek seferber olmuştur>>

Peki, Türkiye’de bazı yazarların Refah’la Avrupa Hıristiyan Demokratları arasında yaptıkları kıyaslama hakkında ne düşünüyor Fransız öğretim üyesi.

"Refah’la mukayese etmek Avrupa Hıristiyan Demokrat partilerine hakaret etmek anlamına gelir. Bu partinin misyonu cumhuriyet parantezini kapatmaktır. Bu niyetlerini saklamıyorlar. Geçenlerde Paris’e gelen islamcı basından bir gazeteci bize cumhuriyete son vermek gerektiğini söyledi. İstanbul Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan da demokrasinin Refah için bir amaç değil, araç olduğunu söyledi. Refah’ın, oyların yüzde 20’sini almış olması, bu partiyi demokrat yapmaya yetmiyor."

Ve Nora Seni’nin en çarpıcı değerlendirmesine yol açan soru:

İslamcılarla ordu arasındaki sürtüşmede Türk aydınının rolü ne oldu?

Yanıt özetle şöyle;

Osmanlı’nın mirasını devralan Türk Devleti çok merkezcidir. Aydınlar da uzun süre kendilerini devletle özleştirdi. Ama 1980’lerde ve 90’larda bazı aydınlar Türk Toplumunun önemli sorunlarından birinin sivil toplumun zayıflığı olduğunu gördüler ve devletle aralarına mesafe koydular. Bunu yapmak için de devlete karşı olan her şeyi destekleme eğilimine girdiler. Bu süreç içinde Refah’ın totaliter niteliğini ortaya çıkaran göstergeleri tahlil edemeyip gözden kaçırdılar.”

Yani Nora Seni, patolojik bir vakaya işaret ediyor. Geçmişe tepki olarak tüm değerlendirmelerini “devlete karşı olmak” kıstasından hareketle yapan, bu bağlamda totaliter eğilimleri bile devlete karşı oldukları için destekleyen bir aydın tipini (tabi bu tipe, aydın demek ne kadar doğruysa) çiziyor Fransız öğretim üyesi. -ERGUN BALCI, Le Monde’daki Röportaj ve Düşündürdükleri, 4 Temmuz 1997 tarihli Cumhuriyet Gazetesi-)

Burada, Prof. Dr. TOKTAMIŞ ATEŞ'in  görüşlerine değinmekte de yarar bulunmaktadır:

(Devlet, rastlantıların biraraya  getirdiği insanların oluşturduğu sıradan bir örgütlenme değildir. Devlet “ortak amaçları ve umutları” olan insanların oluşturduğu ve çoğu kez kanlı ve zorlu savaşımların sonucunda ortaya çıkabilmiş olan “özel bir örgüttür’ ve devleti kuran insanların ortak amaç ve umutları ”o devletin “ kuruluş felsefesini belirler. 0 devletin "ideolojisini" ortaya koyar.

Ama azınlık, ama çoğunluk; bu “kuruluş felsefesini” değiştirmek, hiç kimsenin hakkı da değildir, haddi de değildir. Bu “felsefenin”, bu “ideolojinin” değişmesi için, önce o devletin “tümüyle yıkılması” ve tarih sahnesinden silinmesi gerekir. Bu gerçekleşmedikten sonra “demokrasinin kuralları” içinde ve “demokrasi adına”, bir devletin kuruluş felsefesi ve “ideolojisi” değiştirilemez.

“Demokrasinin kuralları içindeler” diye, demokrasiyi yok etme arzu ve niyeti içinde olanlara göz yummak, demokratlık değil, "budalalıktır" ve aymazlık içinde olmanın en açık bir görüntüsüdür.

Bir ülkenin düzenini belirleyenler, bir devletin kuruluş felsefesini ortaya koyanlar; o ülkeyi, o devleti "kuranlardır.”  Bunların yaptıkları bir anlamda, “oyunun kurallarını” belirlemektir. Ve kurallar bir kez belirlendikten sonra, hiçbir biçimde değiştirilemez. Bunu bir azınlık da değiştiremez, bir çoğunluk da değiştiremez.

Türkiye Cumhuriyeti, “halk egemenliğine dayanan, laik ve çağdaş bir cumhuriyettir“ ve “Misak-ı Milli sınırları içinde bağımsız üniter bir devlettir.” Bunlar Türkiye’nin “kuruluş felsefesi” ve ideolojisini belirler. Bunu hiç kimse değiştiremez.

Ve Türkiye’nin “sahipleri” bu “felsefeye” inanan ve onu canı pahasına savunma kararı içinde olanlardır. -Prof. Dr. TOKTAMIŞ ATEŞ, Cumhuriyet Gazetesi, 10.7.1997-). 

Prof. Dr. TOKTAMIŞ ATEŞ'in 19.7.1977 tarihinde yazdıkları ise şöyle;

(Şeriatçı basınımıza göre, Türk Silahlı Kuvvetleri, sanki işgal ordusu. Genel olarak tüm Silahlı Kuvvetlerden söz etmiyorlar ama, tek tek isimlere öylesine çamur atıyorlar ki; sonunda yıpratılmak istenen, gene Silahlı Kuvvetlerin tümü oluyor.

En büyük eleştirileri ise Silahlı Kuvvetlerin tutumunun, “milli iradeye” ortak çıkması. REFAHYOL’u sona erdiren "28 Şubat müdahalesini" antidemokratik bir davranış olarak değerlendiriyorlar.

Acaba kendileri pek mi demokratik? Refah Partili önde gelen pek çok siyaset adamı, gerine gerine "Beri demokrat değilim” diye nutuk atar. Sonra da demokrasiden dem vururlar. Bunlar arasında çok akıllı ve bilgili gördüğüm Dilipak bile "Sizin demokrasinizden bana ne? Ben demokrat falan değilim, beri Müslümanım...” diye konuşur çoğu kez. Bunun şahidi benim.

Görebildiğim kadarıyla Refah kendini “dişlerini gösterme” konusunda yeterince güçlü görüyor. Gene kendi deyimiyle “Güneydoğu’da 3—5 bin PKK’lıyla baş edemeyen” Silahlı Kuvvetlerin Refah’ın milyonlarca yandaşına karşı bir tutum içine giremeyeceğini sanıyorlar. Çok yanılırlar.

Laik cumhuriyet ve ülke bütünlüğü söz konusu olduğunda, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin göze alamayacağı hiçbir risk yoktur. Bu ülkede çıkabilecek bir kardeş kavgası, akla gelebilecek en kötü şeydir. Allah hepimizi korusun. Ve görebildiğim kadarıyla Silahlı Kuvvetler, bu konuda özen içindedir. Ancak bu özeni yanlış yorumlamamak, hele hele “ürkme” olarak değerlendirmemek gerekir. Oyunun kuralları bellidir. Türkiye, “halk egemenliğine dayanan laik ve çağdaş bir cumhuriyettir” ve bu “felsefeyi” hiçbir güç değiştiremez. Demokraside demokrasiyi yok etme özgürlüğü yoktur. Demokrat olmadığını ilan edenlerin de “sadece kendileri için” demokrasi talep etmeleri yüzsüzlüktür.

Hiç kimse ateşle oynamasın. Sonu çok kötü olur. Karşılıklı saygı, sevgi ve özgürlük içinde birlikte yaşamayı öğrenmenin zamanı gelmedi mi?).

Prof. Dr. AHMET TANER KIŞLALI şöyle diyor:

(Buyuran buyurana !

Sayın Erbakan buyuruyor:

"-Parti kapatmak ilkelliktir...”

Almanya, 1950'li yıllarda komünist partisini kapattı. Hem de İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinin 17. maddesine dayanarak!

Nazizmin, faşizmin ürünü olarak büyük bir felaketi yaşayan dünya, ateşin elle tutulamayacağını anladı.  Demokrasiyi kullanarak demokrasiyi yıkma özgürlüğünün olamayacağını kabul etti.

Avrupa’nın insan hakları konusundaki en üst yargı organı şu kararı alalı daha uzun yıllar olmadı:
 “Anlatım ve örgütlenme özgürlüğü, sözleşmenin 17. maddesini etkisiz kılmaz!”

“Almanya ilkel mi? İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'ni imzalayan ülkeler ilkel mi?

Peki parti kapatmak ilkellik değilse, ilkellik nedir?

İlkellik, kamuya açık yerlerde sigara içilmesini yasaklayan bir yasa çıkarıp... sonra da yasak yazılarının altında fosur fosur sigara içilmesine göz yummaktır.

İlkellik, tek yönlü trafik akışının olduğu sokağa tersten giren açıkgöze trafik polisinin kayıtsız bir biçimde bakmasıdır.

Ve de ilkellik... 21.yüzyıla üç kala, toplumu yüzlerce yıl öncesinin koşullarına göre yönetmeye talip olmaktır.

Çiller buyuruyor:

"- RP’siz hükümet, toplumsal uzlaşmayı bozar.”

Toplumun yüzde 80’ini ideolojisine temelden karşı olduğu bir yüzde 20'nin insafına terk etmenin adı “toplumsal uzlaşma”... Laik cumhuriyetin Kültür Bakanlığını imamlarla doldurmaya göz yummanın adı "toplumsal uzlaşma”... Cumhuriyete karşı bir kuşağın devlet eliyle oluşturulması, sekiz yıllık kesintisiz temel eğitimin hasıraltı edilmesinin adı “toplumsal uzlaşma”...

Ama toplumun büyük çoğunluğunun üzerinde uzlaştığı bir laik-demokratik rejimi yıkmak isteyenleri hükümetten uzaklaştırmak.  Toplumsal uzlaşmaya aykırı!

İlkellik, “herkesi kör, alemi sersem sanmak"tır.

Bazı iyi niyetli köşe yazarları buyuruyor:

“RP'yi kapatmazsanız, giderek daha da azar; kapatırsanız yeraltına iner..."

Endişeliler. Kendilerini de rejimi de bir açmazda hissediyorlar.

Çünkü "yeraltına inmek" lafına kendilerini fena kaptırmışlar. Bunu tartışılmaz bir doğru sanıyorlar.

Yasalara aykırı davranan bazı milletvekillerinden ve yöneticilerinden... ve de partinin onları destekliyor görünmesinden dolayı, bir partiyi kapatırsanız ne olur? 0 partiye gönül verenler sokakta kalıp da ancak yeraltında mı yer bulabilir."

Eğer demokrasinin bazı kuralları işliyorsa, hayır !

Ya o partinin yerine bir yenisi kurulur. Kapatılmasına neden olanlar cezalandırılır. Yeni parti de sivriliklere karşı daha duyarlı olmak ve demokrasinin kuralları bulunduğunu unutmamak zorunda kalır. Merkezdeki zıpırlıklardan cesaret alan yerel bıçkınlar da seslerini keserler. -AHMET TANER KIŞLALI, Cumhuriyet, 22.6.1997-).

Aynı konuda YALÇIN DOĞAN şöyle yazıyor:

(DEMOKRASİNİN sonbaharından döndük. Aylarca “İslami dayatmacılığı” yaşadık. Ya İslam ya demokrasi ikilemine sürüklendik. Hızla daha kötüsüne yol aldık.

Refah Partisi hastalığa tutuldu. Kendini bilmez bir ortak sayesinde, sağladığı iktidarla, “elini uzatsa, özlediği düzeni kuracağı” inancına kapıldı. Büyük çoğunluk RP’nin amacını gördü. “her geleni etekleyen köpekler” ile RP’yi savunma yanılgısına düşen bazı safdil aydınlar hariç.

Bu ikinciler “RP’yi demokrasi adına” savundu. RP’yi savunurken, RP’nin sözlerini görmedi: “Demokrasi amaç değil araçtır” sözü ile, “sizin demokrasiniz” ve ek olarak “kan akacak, fıstık gibi olacak” sözleri hiç unutulmadı. RP “bizim demokrasimiz üzerinden, kendi rejimini dayatmaya” başladı. Çok kurnaz bir denklem buldu. “RP’yi savunursan demokratsın, karşıysan demokrat değilsin!...” İşte, dayatmacılığın ta kendisi !

Bu arada “dayatmacılığın pratikleri” yaşandı. Sincan’da, Erzurum'da, D-8 komedisinde, Başbakanlık Konutundaki yemeklerde ve ayrımlarda, kadrolaşmada safdiller hep aynı tuzağa düştü. Aylarca Hitler’in iktidara geliş biçimi ile RP’nin uygulamaları karşılaştırıldı. Safdiller tınmadı, RP yolundan şaşmadı. Köpekler kemikleri iştahla yaladı. Demokrasi adım adım “sonbaharına” yaklaştı.

Bunu da aşan tehlikeli noktaya gelindi. "Demokrasi hesaplaşma gücünü yitirdiği anda, dayatmacılığın doruğunda, uzakta iç savaşın kara bulutları" toplumu ürpertti. -Yalçın Doğan, 22.6.1997, Milliyet Gazetesi-).

Prof. Dr. Nur Vergin şöyle diyor:

(Bunca ayıp ve garabet, milli irade retoriğine sarılarak milleti alaya almak, aba altından gösterilen sopalar, Cumhuriyetin bilumum kurumlarıyla kavga, bize yeter. Traji-komik rüya kabusa dönüşmeden önce Türkiye’nin demokratik ve de milli uyanışı için ramak kalmıştır. -Nur Vergin, Yeni Yüzyıl Gazetesi, 22.6.1997-).

Prof. Dr. İbrahim Ö.KABOĞLU’nun bu konudaki düşünceleri ise şöyle:

(Batıda faşist ve totaliter partilerin iktidara tırmanışını gerekli kılan ortam ve koşullar, yarım yüzyıl sonra farklı etmenler sonucu başka coğrafi ortam ve koşullarda belirmeye başlamış bulunuyor. Burada ana sorun, din özgürlüğünü kötüye kullanarak “özel” den “kamusal” a, “sosyal alan” dan “siyasi alana” taşınmasından kaynaklanıyor. Hoşgörü, hoşgörülmezi hoşgörmek değildir. Eğer hoşgörülmez olan bugün hoşgörülürse, yarın hoşgören bile hoşgörülmeyebilir. -İbrahim Ö.Kabaoğlu, Cumhuriyet Gazetesi, 25.6.1997-).

Prof. Dr. MUSTAFA ALTINTAŞ’ın değerlendirilmesi ise şöyle:

(Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, Anayasa Mahkemesinde RP’nin temelli kapatılması istemini içeren 25.5.1997 tarihli başvurusu büyük gürültü kopardı. Gürültünün büyük olmasının başta gelen nedeni, belki de iktidarda bulunan bir siyasal parti hakkında kapatılma davasının açılmasına ilişkin ilk örnek oluşturması idi. Gürültünün bir başka nedeni "ılımlı İslam İdeolojisini" Türkiye ve benzeri ülkelerde uygulama girişiminin yerli ve yabancı destekçilerinde yarattığı panik oldu. Düşledikleri senaryoyu uygulama olanağını ellerinden yitirir olmaları, onların tüm programlarını aksattı. Kendilerinin İkinci Cumhuriyetçi, dönek ve dönme tanımı içine yerleştirebileceklerimiz ise ‘Şeriatsız demokrasi olmaz! Kahrolsun laiklik, yaşasın demokrasi!’ çığlıkları ile açılan davanın içeriğine bile bakmaya gerek duymaksızın, bu türden davaları açmakla görevli olan Cumhuriyet Başsavcısını boy hedefi yaptılar.

Daha önceleri, çok sayıda siyasal parti, çeşitli biçimsel ya da ideolojik nedenlerle yargılanıp kapatılırken pek de ses çıkartmayanlar, birden ‘demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsuru olarak’ tanımladıkları RP’ye, sınırsız bir ‘dokunulmazlık’ kazandırmanın gerekçelerini yaratmaya, fetvalarını vermeye başladılar. Bu çabalar öyle gülünç bir nitelik kazanmaya başladı ki, yaptıkları RP tanımları, Refah Partilileri bile şaşırtır, onları kendilerini tanıyamaz duruma getirir boyutlar kazanmakta. Fetvalar ve inciler sıralanmakta: “RP, demokrasinin kuralları çerçevesinde politika yapan bir partidir. Demokrasi konusunda takiyye yapmaları söz konusu değil”, “RP, bir İslam devleti kurmak istemiyor”, “İnsanlara istedikleri hukuk sisteminin uygulanması mümkün olmalı”, “Demokrasilerde parti kapatılması olmadığından (!) RP’nin kapatılmasına kesinlikte karşı çıkılmalı”... Bunları uzatmak olası. Ancak RP’yi ve RP’nin demokrasi anlayışına yönelik bu incilere, en çok RP’li kimi yöneticiler şaşırıyorlardır: "Demokrasiyi, amaçları olan şeriat düzenini kurmak için araç olarak gördüklerini", "herkese şeriatı zorla enjekte edeceklerini", "hukuk, eğitim, ekonomik sistemi ve yaşam biçimini dinsel kurallara dayandıracaklarını" açıktan söylemelerine karşın, kimilerinin kendileri ile birlikte toplumu aldatma çabalarına kahkahalarla gülüyor olmalılar.

RP ile oluşturduğu hükümetin ne menem bir hükümet olduğunu kavrayabilmek için ne Cumhuriyet Başsavcılığı’nın dava dilekçesine ne MGK belgelerine ve ne de Genelkurmay Başkanlığı’nca gerçekleştirilen “bilgilendirme ve kimi kurumları göreve çağırma toplantılarındaki açıklamalarına" başvurmak gerekmez. REFAHYOL hükümetinin suç belgelerinin en yadsınmazları, hükümetten ve hükümet partisinden istifa gerekçeleri bu alandaki belge ve kanıt yokluğunu ortadan kaldıracak kadar bol. Son belge ise, TBMM’de güvenoyu almış olan 55. Cumhuriyet Hükümeti protokolü ile programıdır. 55. Hükümet Protokol ve Programı, Erbakan-Çiller ikilisi baş-kanlığındaki 54. Hükümet için, “ülkeyi rejim ve devlet bunalı-mına düşürmek”,”toplumda gerginlik yaratmak”,”ahlaki yozlaşmayı azdırmak”, “kamu yönetimini yıpratmak”, “temiz toplum özlemini yok etmek”, “ülke ekonomisini üretken niteliğinden kopartmak”, “devletin saygınlığını yitirtmek’, “laik, demokratik cumhuriyeti zayıflatmak”tan söz açıyor. Hükümet protokolü ile programdaki 54. Hükümet hakkındaki bu değerlendirmeler ile istifa eden bakan ve milletvekillerinin gerekçelerinin, Cumhuriyet Başsavcısının savbelgesinden geri kalan yanı var mı? Partilerin kapatılmasına karşı çıkanların, öncelikle bu türden kuruluşların rejim ve devlet bunalımına neden olmamaları gerektiğini, suç ve cürüm örgütüne dönüşmeleri gerektiğini akıldan çıkartmamaları gerekmektedir. -Prof. Dr. MUSTAFA, ALTINTAŞ, Suç Belgeleri Çoğalıyor, 19.7.1997-).

Anayasa Mahkememiz, toplumsal yapımızı ve çağdaş gelişmeleri gözönünde tutarak daima “mücadeleci demokrasi” anlayışını benimsemiştir. 23.11.1993 gün ve 1/2 sayılı kararında:

(Siyasi partilerin faaliyetleri, demokratik düzende güvence altına alınmışlardır. Çağımız partiler demokrasisi çağıdır. Ancak bu, demokrasilerin kendilerini korumaları anlamına da gelir. Siyasal partilerin   hukuk devletinin sağladığı güvencelerden yararlanabilmesi, ancak Anayasa’ya uygun davranmaları ile mümkündür.

Çünkü Anayasa'da  güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerin korunması, ancak anayasal hakları yok edecek siyasal örgütlenmelerin (faaliyetlerin) önlenmesi ile mümkündür. Bu aynı zamanda çoğulculuğun da korunması anlamına gelir.

Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Hele bir siyasi parti bunu gerçekleştirmek isterse buna olanak verilemez. Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez öğesi olan siyasi partiler, demokrasiye ters düşen,  demokrasiyle demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak program düzenleyemez ve eylemde bulunamazlar.

Bulundukları takdirde, yukarıda açıklandığı gibi, Anayasamız'ın ve Siyasi Partiler Yasası'nın ilgili hükümleri uyarınca, haklarında kapatma davası açılması öngörülmüştür) denilerek, bu anlayış bir kez daha vurgulanmıştır.

 1   -  2  - 

sayfa başı