Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
 İlgili sayfalar
İDDİANAME
ÖN SAVUNMA
ESAS SAVUNMA
KISA KARAR
GEREKÇELİ KARAR
DAVA ANA SAYFA

 
 
REFAH PARTİSİ DAVASI 

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın 
esas hakkındaki görüşü...

(5 Ağustos 1997)

 1   -   2  -  3 

5) 21.5.1997 tarihli iddianamemizle, Anayasamızın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrası ile, 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası “soyut” değil, “somut” nitelikte normlar olduğundan ve Siyasi Partiler Kanunundan sonra yürürlüğe girdiğinden, bir siyasi partinin laik cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemleri odağı haline geldiğinin, Siyasi Partiler Kanununun l03.maddesi gözönünde tutularak değil, Anayasamızın anılan maddelerinin gözönünde tutularak belirlenmesi gerektiğini, Prof. Dr. BÜLENT TANÖR, Prof. Dr. TEKİN AKILLIOĞLU ve Prof. Dr. ZAFER GÖREN’in görüşlerine de yer vererek ayrıntıları ile açıklamıştık.

İddianamemizin düzenlenmesinden sonra, çeşitli televizyonlarda tartışmalara katılan Anayasa Hukuku Profesörlerinden ERGUN ÖZBUDUN, ORHAN ALDIKAÇTI, SÜHEYL BATUM, İLHAN ARSEL, BAHRİ SAVCI, Başsavcılığımızın bu husustaki görüşüne katıldıklarını belirtmişlerdir.

Konuyu ayrıntılarıyla inceleyen Prof. Dr. ERDOĞAN TEZİÇ de;

(Anayasa da bir kanun olduğuna göre, bir konuyu açık ve ayrıntılı  düzenlediği durumlarda, aynı konuyu düzenlemiş olan kanunları üstü kapalı olarak ilga ettiğini kabul etmek gerekir. Nitekim, Anayasa Mahkemesi, 4.12.1963 gün ve 82/286 sayılı kararında, Emekli Sandığı Kanununun 39. maddesinin (b) bendinin yargıçlar açısından “uygulanmasına imkan kalmadığı” gerekçesiyle, üstü kapalı ilgayı kabul ettiği gibi; daha sonraki 3.6.1976 gün ve 13/31, 6.5.1982 gün ve 8/3 sayılı kararlarında da, Anayasanın açıkça düzenlediği bir konuda, önceki kanunu üstü kapalı ilga ettiği sonucuna varmıştır.

1982 Anayasasının yürürlüğe girmesiyle ilgili kural (m.177/e bendi). Anayasanın bağlayıcılığı ve üstünlüğüne (m.11) atıfta bulunarak, yürürlükteki kanunların Anayasaya uygunluğu sağlanıncaya ya da yeni kanunlar çıkarılıncaya kadar, mevcut kanunların Anayasaya aykırı olmayan hükümlerinin ya da doğrudan Anayasa hükümlerinin uygulanacağını öngörüyor. Bu düzenleme, Anayasanın bir konuyu açık seçik düzenlediği durumlarda, aynı konuyu düzenlemiş olan önceki kanunla çakışmasında, Anayasanın doğrudan uygulanıp uygulanmayacağı konusundaki tereddütleri ortadan kaldırma amacını gütmektedir.

“Anayasa bu hükmü ile 1961 Anayasası'ndan ayrılmış, kanunlardaki Anayasaya aykırı hükümlerin çözümü için öngörülmüş prosedüre başvurulmaksızın doğrudan ve tereddütsüz Anayasa hükümlerinin uygulanması zorunluluğunu getirmiştir”. Bkz. Yargıtay Hukuku Genel Kurulu’nun 14.9.1983 tarih ve E.1980/4-1714, K.1983/803 sayılı kararı, Yargıtay Kararları Dergisi, cilt 9, sayı 11, Kasım 983,  s.1589-1590. Ayni yönde Bkz. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 28.3.1988 tarih ve 
E.1988/5-76. K.1988/135. Yargıtay Kararları Dergisi Cilt 14. Sayı 6, Haziran 1988, s.840-846.

Mevcut kanunlar kapsamına, Anayasanın Geçici 15. maddesi uyarınca 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu oluşan, TBMM Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar (6 Aralık 1983) çıkarılan Kanunların da girdiğini kabul etmek gerekir. Çünkü, Geçici 15. madde kapsamına giren kanunların içinde Anayasaya aykırı hükümlerin bulunması halinde, 177. maddenin (e) bendi gereği bunların ihmal edilerek, 11. madde uyarınca, Anayasa doğrudan uygulanmalıdır.

Kanunların Anayasaya uygunluğunun öngörüldüğü 1961 Anayasasında, “kanunlar çerçevesinde” yerine getirilen yürütme görevi, idare açısından da, kanun/Anayasa ilişkisinde, hukuken zımni (üstü kapalı) ilgaya imkan tanımıyordu. Buna karşılık, 1982 Anayasasında, “Anayasa ve Kanunlara uygun olarak yerine getirilen” yürütme yetkisi ve görevi, 177. maddenin (e) bendi karşısında, üstü kapalı ilgayı mümkün kılmaktadır. Ancak, belirtmek gerekir ki, ayrıca Anayasa yargılamasının da öngörüldüğü 1982 Anayasa sisteminde, önceki kanun ile sonraki Anayasa kuralları arasında bir çatışma varsa, aynı konuda Anayasada açık ve doğrudan uygulanması mümkün bir kuralın bulunması gerekir. Aksi halde, kanunla Anayasa arasındaki çatışmada, aynı konuda, Anayasa doğrudan uygulanabilir bir kural içermiyorsa, ortaya bir Anayasaya aykırılık sorunu çıkarak çözüm yoluna gidilmelidir. Bunun için de, ya iptal davası yolu ile (m.150, 151) ya da aykırılığın görülmekte olan bir dava sonunda ileri sürülerek, sorunun çözümü Anayasa Mahkemesine havale edilmelidir.

Şu halde, Anayasanın bir konuyu açık, ayrıntılı ve doğrudan uygulanabilir nitelikte düzenlediği durumda, buna aykırı kanunları üstü kapalı (zımnen) ilga ettiğini buna karşılık Anayasanın genel nitelikteki kuralları ile, aynı konuyu düzenleyen önceki kanun arasında bir çatışma bulunuyorsa, üstü kapalı ilga sözkonusu olmaması gerekir. Bu durumda, ileri sürülen aykırılığın mevcut olup olmadığı ancak Anayasa Mahkemesince karara bağlanmalıdır. Anayasanın 177. maddesinin (e) bendi bu çerçeve içinde 
yorumlanmalıdır -Prof. Dr. ERDOĞAN TEZİÇ, Anayasa Hukuku, 1966, S.54-56-) demektedir.

Siyasi Partiler Kanunu yürürlüğe girdiği zaman, TCK'nun 163 ncü maddesi de yürürlükteydi. Başka bir    deyişle, kişilerin laikİiğe aykırı davranışları nedeni ile cezalandırılmasına karar verilebiliyordu. Anılan    madde yürürlükten kaldırıldığına göre, laikliğe aykırı propaganda ve eylemlerinden dolayı parti üyeleri hakkında kamu davası açılması bile imkansızdır.

Bu durumda <<Odak haline gelme, Siyasi Parti Kanununun 103 ncü maddesi gereğince, ancak parti üyelerinin hükümlülük kararları ile kanıtlanabilir>> demek, laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği   için Anayasamızın 68 nci maddesinin dördüncü ve 69 ncu maddesinin altıncı fıkrası gereğince kapatılmasına karar verilmesi gereken partilerin, Anayasaya aykırı şekilde faaliyetlerine izin vermek   sonucunu doğurur. Mesela bir partinin 100 milletvekili, bir milyon üyesi olsa; o partinin genel başkanı, yardımcıları ve genel sekreteri ölçülü konuşsa, diğer milletvekilleri ve parti üyelerinin hepsi, gece gündüz laikliğe aykırı propaganda ve eylemlerde bulunsalar, sadece Siyasi Partiler Yasası gözönünde tutulursa, o parti kapatılamayacaktır. Halbuki yasa koyucu TCK.nun 163 ncü maddesini kaldırmakla yetinmemiş; Anayasamızın 68 ve 69 ncu maddelerini yeniden düzenleyerek, her türlü delili değerlendirip bir siyasi partinin laikliğe eylemlerin odağı haline gelip gelmediğinin belirlenmesini Anayasa Mahkememizin takdirine bırakmıştır.

Esasen, Siyasi Partiler Kanunun 98 nci maddesinde "Siyasi partilerin kapatılması, Cumhuriyet Başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa Mahkemesince Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri uygulanmak suretiyle karara bağlanır" hükmüne yer verilmiştir.

Ceza Muhakemeleri Hukukunda, CMUK.nun 135/A yazılı olduğu şekilde yasak sorgu yöntemleriyle ve 254 ncü maddesinin ikinci fıkrası gereğince hukuka aykırı bir şekilde elde edilmiş olmadıkça herşey delil olarak kullanılabilir.

Anayasa Mahkemesi, bir kapatma davasına bakarken, Siyasi Partiler Kanunun da Anayasamızın 68 nci maddesinin dördüncü fıkrası ve 69 ncu maddesinin altıncı fıkrasıyla bağdaşmasına imkan olmayan bir değişiklik yapılırsa, Anayasa Mahkemesi ne şekilde hareket edecektir?

Bu konuda COŞKUN KIRCA, Yeniyüzyıl Gazetesine yazdığı makalede şöyle diyor ve haklıdır:

(Anayasanın 152’nci maddesi, herhangi bir mahkemenin, uygulamakla yükümlü olduğu herhangi bir kanun için yapılan Anayasa’ya aykırılık iddiasını ciddi bulursa, davayı hükme bağlamayıp bu iddiayı Anayasa Mahkemesinin incelemesine sunma yetkisine sahip olduğunu söylüyor. Herhangi bir mahkemenin sahip olduğu bu yetkinin Anayasa Mahkemesi tarafından kullanılamaması düşünülemez. Anayasa Mahkemesi, kendi yetkilerini Anayasa’ya aykırı olarak kayıtlayan kanun hükümlerinin bu vasfını bir ara kararla tespit eder ve bu hükümleri temelli kapatma davası sırasında uygulamaz. Kaldı ki, bu sonuca ulaşabilmek için Anayasa'nın 152’nci maddesine dayanmaya da gerek yoktur. Bu maddenin varlığı sadece ek bir gerekçe getirmektedir. Aslında, Anayasa Mahkemesi, bu tarzda hareket etmeye, kanunların Anayasaya uygunluğunun ve partilerin Anayasaya uygun davranmalarının denetilmesi kavramlarının ruhunda özümsenmiş bir genel hukuk kuralından ötürü zaten yükümlüdür. Zira, aksi halde, Anayasa koyucusunun arzuladığının aksine, rejim dışı siyasi partilere Anayasayı ihlal etme imkanları kanun yoluyla ardına kadar açılmış olur. Anayasanın ruhuna bu kadar açık biçimde aykırı bir densizliğe Anayasa Mahkemesinin geçit vermeyeceği kuşkusuzdur.

Şunu da belirtelim ki, bir partinin üyelerinin söz ve davranışlarından ötürü temelli kapatılabilmesi için bu söz ve davranışların suç oluşturmuş olmaktan ötürü daha önce kesin mahkumiyet kararına konu olmuş bulunmasını şart kılan hüküm de Anayasaya aykırıdır ve Anayasa Mahkemesi ile Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dikkate alınmaması gerekir. Çünkü, hukukta suç ile tedbir birbirinden farklı kavramlardır. Bir fiil suç olarak kabul edilmemiş olabilir; fakat aynı fiil, mesela bir tüzel kişiliğin kapatılması gibi bir tedbir alınması için sebep olarak görülebilir. Tersine mantığı güdecek olsak, Anayasanın 24’ncü maddesinin laikliğin tanımlanmasına dair olan son fıkrasına   rağmen Ceza Kanunun yine Turgut Özal tarafından kaldırılmış olan 163 ncü maddesine giren fiiller -Anayasa’ya aykırı biçimde de olsa- suç olmaktan çıkarıldığından, bu fiiller hakkında   kesin mahkumiyet kararı verilemeyecek ve böyle olunca, Cumhuriyet Başsavcısı bu fiillerden ötürü temelli kapatma   isteyemeyecek ve Anayasa Mahkemesi de temelli kapatma kararı alamayacaktır. Oysa, Anayasa’nın 68’ nci maddesinin 4'üncü fıkrası bu fiilleri açıkça temelli kapatma sebebi olarak görmektedir. Kaldı ki, Anayasa’nın bu hükmü 23 Temmuz 1995 değişiklikleri sırasında da teyit edildiğinden, Anayasa'nın 68’inci maddesindeki bu Anayasal değişiklik, sonradan yürürlüğe girmiş kanun niteliğindeki hukuk kuralı olmakla, Siyasi Partiler Kanunundaki bu hükmü de kaldırmış sayılmalıdır).

Bu görüşlerin aksinin kabulü halinde, değerli yazar TÜRKER ALKAN’ın aşağıya tam metnini aldığımız yazısındaki komik durumlara düşeriz:

(Demirel, “tapuyu deldirtmem” der dururdu.

Özal’ın delme saplantısı ise oldukça farklıydı: “Efendim” derdi, koskoca başbakan ve reisicumhur olduğuna bakmadan,  "Anayasayı bir kerecik delsek ne olur sanki!" Özal'ın rakipleri de az değildi hani, başlarlardı koro halinde bağrışmaya: “Anayasayı deldirtmeyiz de deldirtmeyiz" Deldirtirdin, deldirtmezdin derken, yarı siyasal, yarı pornografik bir tartışma, sizin benim gibi sade vatandaşların hafifçe kızardığı bir ortamda yürür giderdi.

Doğrusu bu “delme, deldirtme, deldirtmeme” laflarına bir türlü alışamadım. Gerçi bazen öztürkçecilik damarım kabardığı için ‘ihlal’ karşılığı kullansam mı diye düşündüğüm olmuştur, ama pek estetik bulmadığımdan olmalı, kalemimden bu sözcük kolay kolay çıkmadı.

Dünyanın en eski anayasalarından birisi ABD Anayasası’dır. Amerikan siyasal yaşamının kutsal kitabıdır
anayasa. ABD’de bir siyasetçinin çıkıp “Anayasayı bir kez delsek ne olur yani” demesi, bizde bir politikacının aynı sözleri Kuran için söylemesinden hiç de farklı olmayan sonuçlar doğurur. Anayasaya gösterilen bu saygı, ABD’de iki yüz yılı aşkın bir süredir, hem siyasal kurumlaşmanın zeminini hazırlamıştır hem de sivil siyaseti her türlü askeri müdahalenin uzağında tutan bir meşrulukla donatmıştır. Siviller anayasayı bir kez ihlalde bir sakınca görmezlerse, elbette askerler de ‘delmekte’ bir sakınca görmeyebilirler, değil mi?

Amerika’da sivil politikacılar,  Anayasanın ve yasaların koyduğu sınırlamalardan zaman zaman bunalırlar elbet, fakat hiçbir zaman ‘delme' fiiline dönüştürmezler. Çünkü kendi meşruluklarının anayasaya dayandığının çok iyi farkındadırlar.

Bizim politikacılar bu duyarlılığı hiçbir zaman göstermediler. Ve kendilerinin her fırsatta deldikleri anayasayı askerlerin delmesini engellemeleri de en azından moral açıdan zor oldu.

Askeri müdahale olasılığının ciddi olarak ufukta gözüktüğü şu günlerde olsun, politikacıların anayasal düzene sahip çıkma basiretini göstermeleri gerekirdi değil mi?  Siyasal Partiler Yasası’nda değişiklik girişimine bakıyorum: Meclis’e ilk gönderildiği biçimiyle, bu değişiklik teklifinde, siyasal partilerin anayasayı ”yılda en fazla üç kez delebilecekleri” öngörülmüştür. Anayasa komisyonunda yapılan görüşmelerde, “Bu kadar fazla  delersek, zavallı anayasa kevgire döner, şunu bir kereye indirelim" denmiş ve  öyle kabul edilmiş bulunuyor.

Siyasal partilerin yılda bir kez anayasayı ihlal edebilecekleri hükmü dünyanın herhangi bir demokrasisinde var mıdır, çok merak ederim. Siyasal partilere yılda bir kez suç işleme hem de en ağır suçlardan birisini işleme izni verilecekse, vatandaşlar da aynı talepte bulunamaz mı acaba?

Katiller yılda bir cinayet kontenjanı isteyecektir, hırsızlar için yılda bir banka soygunu hoş görülecektir, eşlere yılda bir zina izni verilecektir... Aynı mantık bunlar için de geçerli olacaktır, değil mi?

Tabii işin en berbatı askerlerin tepkisi olabilir. “Anayasanın siyasal partiler tarafından yılda bir kez ihlalini normal sayıyorsunuz madem, bir de biz delelim” derlerse, hangi cevabı vereceksiniz sayın baylar. (TÜRKER ALKAN, Radikal Gazetesi-).

6) Siyasi Partiler Kanununun 101/b maddesi  gereğince, <<parti genel başkanı veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreteri>>nin, anılan kanunun dördüncü kısmında yer alan hükümlere, bu meyanda laiklik ilkesine aykırı olarak sözlü veya yazılı beyanda bulunması halinde Anayasa Mahkemesince o siyasi partinin kapatılmasına karar verilir.

Dördüncü kısmında yer alan hükümler arasında, suç teşkil eden eylemler de vardır. Mesela laikliğe aykırı şekilde propaganda yapmak, TCK.nun 163 ncü maddesi kaldırıldığı için suç değildir, ancak parti kapatma nedenidir.

Anayasamızın 83 ncü maddesi gereğince, yasama dokunulmazlığı, Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin şahsi sorumluluğuna ilişkindir. Başsavcılığımız, Refah Partisi Genel Başkanının şahsen sorumlu tutulmasını istememekte, Refah Partisi'nin kapatılmasını istemektedir.

Cezaların nelerden ibaret olduğu TCK.nun 11. Maddesinde sayılmıştır. Parti kapatma, ceza değil, bir tedbirdir. Milletvekili olsun veya olmasın, parti genel başkanları, genel başkan yardımcıları ve genel sekreterlerinin sözlü veya yazılı olarak laiklik ilkesine aykırı beyanları parti kapatma nedenidir ve bu beyanlar yasama dokunulmazlığı kapsamında değildir. Anayasa Mahkememizin bugüne kadarki uygulamaları da bu yoldadır.

7) Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik gibi kişilerin, yıllardır sürdürdükleri laikliğe aykırı söz ve davranışları Refah Partisinin tüm yöneticilerince bilinmektedir. Bu şahıslar, Erbakan ve arkadaşları tarafından adeta bir <<tetikçi>> gibi kullanılmış, haklarında disiplin uygulaması şöyle dursun, milletvekili seçtirilerek yasama dokunulmazlığından yararlanmaları sağlanmıştır. Refah Partisiyle özdeşleşen bu kişilerin, parti kapatma davası açılmasından sonra partiden muvazaalı bir şekilde ihraç edilmeleri parti tüzel kişiliğini sorumluluktan kurtaramaz.

8) İddianamemizde, Refah Partisi Genel Başkanı tarafından ülkemizde uygulanması istenen <<çok hukukluluğun>> niçin Anayasamıza aykırı olduğuna değinmiştik. Konuyu Prof. Dr. NUR SERTER şöyle değerlendiriyor:

(...Demokrasi kullananın niyetine göre değişen bir keskin kılıçtır. Bireyi esas alan bu hak ve özgürlükler rejimini kendi kendini yok edecek bir maharette kullanma çabalarına Türkiye çokça tanık olmaktadır. Bu uygulamalardan en dikkat çekici olanı da demokrasiyi öne süren ve bireyi esas aldıklarını iddia eden bazı siyasal İslam yanlılarının ileri sürdükleri “çok hukukluluk” iddiasıdır.

Çok hukukluluk fikrini savunanlara göre, “devletin, farklı kültürleri olan insan topluluklarına tercihleriyle kendi hukukunu seçme şansını vermesi, hukuk üretme gibi bir görevi olmaması ve bu görevi insanlara bırakması; böylelikle insanların daha özgür bir ortamda ilerleme sağlamakla beraber, aynı zaman diliminde hukukların da tatbikattaki başarıları ile mukayeselerinin yapılabileceği” ileri sürülmektedir. -Milli Gazete, 14.10.1995-.

Bu iddiaya dayanak alınan uygulama ise Peygamberin “Medine Sözleşmesi”dir. Bu sözleşme Medine’deki Yahudi ve putperest kabilelerle imzalanmış ve imzacı taraflara kendi hukuklarına göre yaşama hakkı tanınmıştır. Bu sözleşmeden hareket eden Siyasal İslamcı bazı düşünürler, çağımızda da etnik, dini ideolojik gruplara kendi hukuklarını seçme özgürlüğü tanıyarak bir arada yaşamayı ve toplumsal barışa bu yolla ulaşmayı önermektedirler. Bu öneriler sadece fikri düzeyde kalmaktan öteye geçmiş ve RP İstanbul Milletvekili Mustafa Baş, Meclise bir kanun teklifi vererek, belediyelerin yanı sıra müftülere de nikah kıyma yetkisinin verilmesini ve resmi nikahtan önce dini nikah kıymanın serbest bırakılmasını istemiştir.

Çok hukukluluğun tarihi geçmişi araştırıldığında, tarafların eşit haklara sahip olduğu bir çok hukukluluk uygulamasının islamiyet içinde dahi belli bir dönem için yürürlükte kaldığı görülecektir. Medine sözleşmesi imzalandığında, söz konusu uygulama “Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” ayetinden güç alırken, daha sonra “Tek din İslamdır” ayetinin gelmesi ile gayri müslümlerin bu hukuki özgürlükleri kullanmadaki statüleri değişmiş, itaate ve Müslümanların hakimiyetini kabule dayalı, eşit olmayan bir yönetim başlamıştır. Kaldı ki çok hukukluluk geleneği sadece Müslümanlar arasında değil, Roma İmparatorluğunda, Avrupa’daki çeşitli İmparatorluklarda ve İslam öncesi Ortadoğu'da da mevcuttu. Ancak ulus devletin ortaya çıkışı ile birlikte bireysel hukuk yetersiz kalmış ve hukukun mülkiliği bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Ulus devletle birlikte "vatandaşlık" kavramının ortaya çıkışı, ulusun birliği, bütünlüğü bakımından kişiye ya da cemaatlere özel olmayan ve ülkenin tümü için geçerli olacak yasaları zorunlu kılmıştır. Hukuk birliğinin “milletleşme süreci”nin en önemli araçlarından biri olduğu açıktır. Nitekim Osmanlı İmparatorluğu'nda Kanuni döneminden itibaren başlatılan tek hukuka geçiş gayretleri cumhuriyete kadar aralıklı olarak devam etmiştir. Osmanlının parçalanma sebepleri arasında çok hukuklu yapıdan kurtulamamanın da önemli bir rolü olduğunda pek çok tarih bilimci birleşmektedir.

Günümüz Türkiyesi'nde Siyasal İslamcıların demokrasi ve insan haklarını öne sürerek başlattığı çok hukukluluk tartışması, Medine Sözleşmesini model almaktadır. Bu sözleşmenin yapıldığı koşulları, günümüz Türkiyesi'nin koşulları ile karşılaştırmanın dahi anlamsız olacağı ortadadır. Ancak birkaç özelliğe dikkat çekerek, çok hukuklulukla ilgili iddialara açıklık kazandırmak yararlı olacaktır.

Herşeyden önce Sözleşmenin kabul edildiği dönemde Medine’nin nüfusu Müslüman, gayrimüslim, toplam 10 bin kişi idi. Üstelik müslümanların sayısı yaklaşık 1500 dolaylarında kabul edilmektedir. -Muhammed Hamidullah, İslam Anayasa Hukuku, s.21-. Bir kent devletinin bile olmadığı Medine’de farklı mahallelerde oturan ve bütün işlerinde bağımsız kabileler yaşamaktaydı. Her kabilenin başında hayat boyu görev için seçilen kabile başkanları bulunuyordu. Bu koşullarda azınlıkta olan Müslümanların, bütün işlerinde bağımsızlaşmış kabilelerle ortak bir yönetimde anlaşmalarının yolu, elbet ki onlara kendi özyönetimlerini verecek bir model çerçevesinde olacaktı.

Bu zor şartlar altında, Peygamber, bütün kabile başkanlarını toplantıya çağırarak onlara konfederasyona dayalı bir kent devleti kurmayı önerdi. -Muhammed Hamidullah, adı geçen eser, s.21-. Dolayısıyla, üstü örtülmeye çalışılan gerçek, Medine sözleşmesi ile kurulan yönetimin bir konfederasyon olduğudur. Sadece bu özellik dahi, Medine’de yaşama geçirilen sistemin, her inanç grubunun kendi coğrafi bölgesinde yaşamasıyla işleyebilen bir yönetim olduğunu, aksi halde pek çok zorlukla karşılaşılacağını ortaya koymaktadır. Diğer bir ifade ile çok hukukluluğu önerenler, Türkiye’de de bir konfederasyon kurulmasını isteyip istemediklerine açıklık getirmemektedirler

İkinci olarak, ayrımın özü, inanç esasına dayanmaktaydı. Müslümanlar, Yahudiler, putperest Araplar ve az sayıda Hıristiyan’dan oluşan Medine halkı, hukuk konusundaki seçimini dine dayalı olarak yapmaktaydı.

Oysa Türkiye’de dine dayalı bir hukuk ayırımının temel alınmasının mümkün olamayacağı, alınması halinde ise çok parçalı bir tablo ile karşılaşılacağı açıktır. Herşeyden önce laik-anti laik ayrımı, dine dayalı bir ayırım olmayıp, siyasi tercihi belirleyen bir ayırımdır. Toplumun bir kesiminin kendisi için din hukukunu seçmesi halinde, geriye kalan çoğunluğun seçeceği beşeri hukukla, din dışı sayılması gibi bir çarpıklık ortaya çıkacaktır ki, kanımızca asıl amaçlanan da budur. Bunun yanı sıra peygamber zamanında mevcut olmayan mezhep ayırımı, bugün mevcuttur. Her mezhebin İslam Hukukuna ilişkin yorumları ise farklıdır. Çok hukukluluk karşısında Türkiye’de yaşayan müslümanlar sunni, alevi, caferi vs. gibi dallara ayrılarak, her biri farklı bir hukukla temsil edilmek mi isteyecektir?

İş bununla da bitmemektedir. Türkiye’de çok hukukluluğun talepçisi olacak başka gruplar da mevcuttur. Örneğin etnik gruplaşmanın önünü açan sistem, Kürtleri İslam hukuku içine mi alacak, yoksa onların Kürt Federe Devleti kurma taleplerine farklı bir hukuki statü mü tanıyacaktır? Ermenilerin bu konudaki talepleri ne olacaktır? Hiç olmayan bir Hıristiyan hukukunu mu yoksa özerk yönetimi gerçekleştirmek için beşeri hukuku mu seçeceklerdir? Ya Bahailer, Yehova şahitleri, Ortodoks, Protestan, Katolikler? Kısacası Türkiye'yi parçalamak için bundan uygun bir öneri olmasa gerek.

Üçüncü ve en önemli husus, Medine Sözleşmesi ile başlatılan sistemin, belli bir dönem için geçerli olduğu, daha sonra uygulanamadığıdır. Medine’nin farklı inanç grupları arasında yer alan "müşrikler", yani puta tapanlara sözleşme ile birlikte tanınan özgürlük, daha sonra ortadan kaldırılmıştır. Medine’de gelen Tevbe suresi, bu konudaki anlaşma hükmünün iptalini açıkça anlatmaktadır. "Allah ve Resulünden, andlaşma yaptığınız müşriklere ihtardır" diye başlayan sure, dört ay içinde Allah’ın bir olduğunu kabul etmedikleri takdirde öldürüleceklerini bildirmektedir. Tevbe suresinin 2. ayetinde bu süre açıkça belirtilmiştir. "Dört ay yeryüzünde dolaşın, bilin ki, siz, Allah’ı aciz bırakamazsınız ve Allah, kafirleri rezil edecektir." Müşriklerin tevbe etmeleri ve İslama dönmeleri halinde öldürülmelerine gerek yoktur. Ancak İslamı kabul etmeyenlerin öldürülmeleri Kuran’da emredilmektedir. “Haram aylar çıkınca Allah’a ortak koşanları nerede bulursanız öldürün: onları yakalayın, hapsedin ve her gözetleme yerinde oturup onları bekleyin. Eğer tevbe ederler, namazı kılarlar. Zekat verirlerse yollarını serbest bırakın” - Tevbe Suresi/5- 

Söz konusu durumu günümüz şartlarına uyarlayacak olursak, Siyasal İslamcılara göre çağdaş müşrikler, laik ve Kemalistlerdir. Çok hukuklu bir yapıya geçişle, laiklerin İslam Şeriatına ilişkin uygulamalardan etkilenecekleri ve kendi iradeleriyle zaman içinde şeriatı seçecekleri umulmaktadır. Ancak şüphesiz ki bunun bir bekleme süresi vardır. Kemalist laikler böyle bir tercihe yönelmedikleri zaman ne olacaktır? Tevbe suresinin 5.ayeti mi uygulanacaktır.

Sistemin işleyişine ilişkin sorular da pek çoktur. Örneğin yargı nasıl yapılanacak? Her din ya da özerk yönetimin mahkemesi, savcısı, yargıcı avukatı ayrı okullarda mı eğitilecek? Farklı hukuku seçen bireyler arasındaki ilişkiler nasıl çözümlenecek? Bireysel seçme özgürlüğü olarak tanımlanan sistemde ailenin bireyleri farklı hukuk alanlarını seçerse, ailede ilişkiler nasıl, hangi hukuku esas alarak sürdürülecektir?

Maliye hangi hukuka göre teşkilatlanacak? Vergi nasıl toplanacak? İslam hukukunu seçen zekat verirken, laik hukuku seçen vergi mi verecektir?

Ekonomide hangi ilkeler esas alınacak? İslam ekonomisine göre faiz yasaklanırken, liberal ekonomide faiz mi uygulanacak? Aynı topraklarda iç içe yaşayan insanlar vatandaşlık olgusunu yitirince nasıl bir kör dövüşü yaşanacaktır?

Toplumda bireylerin birbirine yabancılaşması ve kaos ortamının yaratılmasından kimler, ne gibi amaçlar bekliyorlarsa, şüphesiz çok hukukluluk bu amaçlara vefasızlık etmeyecek bir tercih olacaktır.

Sonuç son derece açıktır. Çok hukukluluk, hukuk devletinden güç alan demokratik rejimin zaafa uğratılarak, yıpratılması ve din devletine kolay bir geçiş yapılması dışında hiçbir amaca hizmet etmeyecektir (Prof. Dr. NUR SERTER, Dinde Siyasal İslam Tekeli, 1997, s.97-101)."

9) Din eğitimi konusunda iddianamemizin (8) nci bölümündeki görüşlerimizi aynen tekrarlamakla birlikte; bu konuda şu hususlara değinmekte de yarar görmekteyiz:

Eğitimin amacı ne? Niçin bireyleri eğitmeye çalışıyoruz? Eğitimi neden toplumsal bir görev olarak görüyor, devletin temel işlevleri arasında sayıyoruz? Öncelikle bu soruların yanıtını, sekiz yıllık kesintisiz eğitim tartışmaları bağlamında vermeliyiz. Eğitimin amacı, bireyin bilgi ve beceri düzeyini yükseltmek, algılama ve düşünme yeteneğini geliştirmek, ufkunu genişletmek,  yaratıcılığını, üretkenliğini arttırmaktır. Eğitim kişiye nitelik kazandıran bir süreçtir. Eğitimle bireyin yaşam biçimi, yaşama bakış açısı değişmekte, beğenileri  farklılaşmakta, içgüdüsel yaşamına daha renkli ve anlamlı ögeler katılmaktadır. Eğitimi geniş anlamıyla algıladığımızda, belki abartılı bir say olacak, ama kişi eğitimle insanlaşmaktadır

Dinci kesim, toplumdaki etkisini ve etkinliğini sürdürebilmek için geniş kesimlerin çağdaş eğitimden yoksun kalmasının gerekli koşul olduğu bilincinde. Bunu sağlamak için de her aracı, din istismarı başta olmak üzere kullanıyor. Din tacirlerinin, ciddi eğitim almış, özgürce düşünebilen kesimler üstünde bir ağırlıkları, bir etkileri yok; bu gerçeği görüyor ve biliyorlar. Hangi kesimleri etkileyebildikleri, sürükleyebildikleri ortada. Etkinliklerini, çıkarlarını yitirmemek için, halk yararına, halkın eğitime yönelik her davranışa, her politikaya karşı çıkıyorlar, gerektiğinde kaba kuvvet kullanarak engellemeye çalışıyorlar. “Bize oy versinler bizi desteklesinler, çıkanlarımızı koruyalım” kaygısı ile geniş kitleleri sürü gibi görmek, onları eğitimsizliğe ya da geri eğitime mahkum etmenin insancıl bir yanı, dinsel bir yönü yok -ÖZTİN AKGÜÇ, Eğitim ve Halk Düşmanlığı- .

Anayasanın “Din ve Vicdan Hürriyeti” başlıklı 24. maddesinin dördüncü fıkrası, üç temel ilke getirmiş ve fıkrada, ilkeleri anlatan üç tümceye yer verilmiştir. Fıkradaki sırasıyla bu tümcelere göre: 
    1) Din ve ahlak eğitim ve öğretimi devletin gözetimi ve denetimi altında yapılacaktır. 
    2) Din ve ahlak eğitim ve öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alacaktır. 
    3) Din kültürü ve ahlak öğretimi dışındaki dinsel eğitim ve öğretim isteğe bağlı olacaktır. 

Bunlardan birinci tümce genel ilkeyi koymaktadır. Genel ilke, din eğitimi ve öğretiminin devlet gözetimi ve denetimi altında verilmesi zorunluluğudur. Gerçekte, din ve ahlak eğitimi ve öğretiminin, kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla devlet gözetim ve denetimine alındığı açıklanmıştır. Bu ilke, hem zorunlu hem isteğe bağlı din öğretiminde geçerlidir. Ancak din kültürü ve ahlak öğretimi, ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alacağı için zaten devletin gözetim ve denetimi altındadır. Yeter ki bu gözetim ve denetim, göstermelik duruma getirilmesin. Üstelik devletin gözetim ve denetimi genel özel ayrımı yapılmadan tüm  ilk ve orta öğretim kurumları için geçerlidir. Çünkü bu husus  Öğretim Birliği Yasası’nda  yer almaktadır.

Öyle olunca, genel ilke üçüncü tümceyle düzenlenen isteğe bağlı din eğitim ve öğretimi yönünden daha anlamlıdır ve onu tamamlamaktadır. Milli Güvenlik Konseyi, anayasa Komisyonunun değiştirme gerekçesi de bu görüşü desteklemektedir. Gerekçede, “Maddenin dördüncü fıkrasında yer alan... biçimindeki hükmü... biçiminde değiştirilmek suretiyle din eğitim ve öğretiminin, devletin denetimi ve gözetimi altında olmak kaydıyla kişilerin kendi isteğine, küçüklerin ise yasal temsilcisinin istemine (talebine) bağlı olduğu, ancak din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında, okutulması gerekli zorunlu dersler arasında yer alacağı gösterilmiştir” denilmiştir.

Dinsel eğitim ve öğretimi devletin gözetim ve denetimi altında gerçekleştirmek, Türkiye Cumhuriyeti’nin kendine özgü laiklik anlayışından doğan zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır.

Din kültürü öğretimi-dinsel öğretim farklılığı: Genel kültür dersleri arasında verilmesi öngörülen din kültürü ve ahlak dersi için yalnız “öğretim” zorunlu görülmüş, "eğitimden" söz edilmemiştir. Bu, bilinçli bir seçimdir. Devletin yükümlülüğü Öğretimle sınırlıdır. Öğretim, belli bir alanda, belirli bir amaca göre o alanın gerektirdiği bilgileri öğretmek eylemidir. Eğitim ise bir kimsenin herhangi bir etkinlik alanında yetiştirilmesidir. Eğitim içinde yönlendirme vardır. Eğitimde bilgi verilmekle kalınmaz, onun uygulaması da yaptırılır.

Din kültürü ve ahlak öğretiminin dinsel eğitim ve öğretimden farklılığını tutanaklar şöyle ortaya koymaktadır: "Din kültürü veriyoruz, din dersi değil." "Buradaki murat, bunun tarih, coğrafya ve kimya dersleri gibi kültür olarak verilmek zorunluluğunu vurgulamaktır." "Din eğitimi, kültürün dışında uygulama ile ilgilidir."

Fıkra metninin altı çizilerek okunması da bu iki öğretimin farkını çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Gerçekten fıkrada, din kültürü ve ahlak öğretiminin ilk ve ortaöğretim kurumlarında zorunlu ders olarak okutulması belirtildikten sonra, “bunun dışındaki” dinsel eğitim ve öğretimin, isteğe bağlı olduğu vurgulanmıştır. İsteğe bağlı din dersinde, din kültürü ve ahlak öğretimi dışındaki konuların yer alması gerekmektedir. Dinsel eğitim ve öğretim isteğe bağlıdır ve metne göre bunun okullarda verilmesi zorunlu değildir. Ancak devlet gözetimi ve denetimi altında olması zorunludur.

Zorunlu din kültürü öğretiminin konuları, göksel (semavi) olsun olmasın tüm dinlerin tarihçesi, felsefesi, doğuşu ve gelişmesi, ahlak kuramları gibi konulardır. Bu derste, dinlere ilişkin genel bilgiler verilir. Nesnel biçimde, dinlerin ibadet dışındaki yönleri anlatılır. Zorunlu öğretim, toplumdaki yaygın dinsel inançları öğreten ve böylece çevresindeki insanlarla uyum içinde yaşayacak kişileri yetiştirmeyi amaçlayan bir “kültür ve ahlak” öğretimidir. Zorunlu ders, İslam dininin öğretildiği ders değildir. Yalnızca İslam dininin öğretileceği ders, isteğe bağlı olandır. Ne var ki, isteğe bağlı eğitim ve öğretim uygulamada yalnızca İslam dininin öğretilmesiyle kalmamakta, programını belli bir mezhebe özgüleyerek toplumsal barışı tehlikeye düşürücü boyut kazanmaktadır.

Anayasanın 24. maddesi yorumlanırken, 42. maddesi gözden uzak tutulmamalıdır. Bu maddede, tüm eğitim ve öğretimin, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, devletin gözetim ve denetimi altında verileceği, bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim kurumları açılamayacağı belirtilmiştir. Bu madde, zorunlu din kültürü öğretimi dışında kalan isteğe bağlı dinsel eğitim ve öğretim programının da Atatürk ilke ve devrimleri ile çağdaş bilim ve eğitim esasları gözetilerek saptanmasını zorunlu kılmaktadır. -BÜLENT SERİM, Anayasa Mahkemesi Genel Sekreteri, 30.7.1997, Cumhuriyet Gazetesi-.

Atatürk dönemi Milli Eğitim Bakanlarından Mahmut Esat Bozkurt,  “amacımız dedi ki diyen değil, diyorum ki diyen nesiller yetiştirmektir” demişti. Çağdaş bütün demokratik ülkelerde eğitim bu amaç doğrultusunda yapılmaktadır.

Din eğitimi görerek, başka bir deyişle <<dedi ki>>leri tartışmadan kabullenen insanların kafa yapılarının nasıl şekillendiğini, 1997 yılında yayınlanan iki örnekle açıklığa kavuşturmak istiyoruz.

Bir okuyucu Akit Gazetesi <<Fıkıh yazarı>> Yusuf Kerimoğlu’na soruyor: <<İslam dininde müziğin hükmü nedir? Mübah olan müzik çeşidi var mıdır?>>

(Cevap: İslam dininde müziğin hükmü nedir sualine tek bir cevap verebilmenin imkanı yoktur. Zira müçtehid imamlar, farklı delillere dayanarak değişik içtihadları gündeme getirmişlerdir. Bunlardan herhangi birisini tek başına İslamın hükmü ilan etmek doğru değildir. Önce Hanefi fukahasının müzik konusunda ortaya koyduğu hükümleri izah etmeye gayret edelim.

Resul-Ekrem (SAV)’in "çalgı aletlerini kendi arzusuyla dinlemesi ben-i adem için ma’siyettir. Onun ile zevklenmek, küfran-ı nimettir.” hadisi şerifini esas alan "Hanefi fukahası" Müzik çalmak ve isteyerek dinlemek caiz değildir” hükmünü Zahirur rivaye olarak benimsemiştir. Cihada teşvik için vurulan kös, düğünlerde çalınan zilleri olmayan tef (müzik olarak değil, ilan olarak belirlendiği için) istisna kabul edilmiştir. Başkasına dinletmek ve rızkını o yoldan temin etmek caiz değildir. Feteva-ı Hindiyye’de “Bir mükellef, davul zurna çalarak, bunun karşılığında mal alsa, bu kazancı helal olmaz. Teganni ederek (şarkı-türkü söyleyerek) kazandığı parayı borucuna veren kimsenin alacaklısı, bunu kabul edemez." hükmü kayıtlıdır. İmam-ı Merginani bir değnek çubuğunun yere düzenli şekilde vurulmasından çıkan sesin dahi müzik hükmünde olduğunu ve bundan zevklenmenin caiz olmayacağını belirtmektedir. İmam-ı Yusuf’a “Tef çalmanın hükmü nedir?” suali sorulmuş, bunun üzerine: “Düğün merasiminde çalışma caizdir. Ayrıca bir kadın ağlayan çocuğunun susması için tef çalarsa zararı yoktur. Bu mekruh da değildir. Ancak tef ile beraber şarkı-türkü söylerse bu kerihtir. (iğrençtir). Bayram gününde tef çalmakta bir beis yoktur.” cevabını vermiştir. İmam-ı Şafi ve İmam-ı Malik, “Düğün merasimlerinde çalınan musikinin ve bayram eğlencelerinin caiz olduğunu esas almışlardır. İmam-ı Gazali “İhya” isimli meşhur eserinde, müzik hakkında varid olan bütün ihtilafları zikrettikten sonra, “Müziğin tek bir hükme bağlanamayacağını, durumuna göre haram, mekruh, mübah ve müstehab olabileceğini” kaydetmektedir... İslam uleması ‘Güftesi İslami hükümlerin reddini, kaderin inkarını ve fesadın yayılmasını teşvik ediyorsa, icra edilmesi caiz olmaz” hükmünde müttefiktirler. Konu "Elfaz-ı Küfr" açısından değerlendirilmiştir. Bugün güftesi elfaz-ı küfr (dinden çıkmaya sebep olan sözler) içinde mütalaa edebilecek çok şarkı ve türkü vardır...” -Akit Gazetesi, 20 Mart 1997-.

Bu örnek, müzik dinleme ve icra etmenin dini açıdan ne kadar farklı ve karmaşık yorumlara açık olduğunu ortaya koymaktadır. Kuran’da bu konuda herhangi bir hüküm olmamasına rağmen, köktendinciliğin, insan ruhunun gelişmesi, sanatın ilerlemesi açısından son derece önemli olan müzik gibi bir konuda bile nasıl kısıtlayıcı bir tavır aldığını ortaya koymaktadır. Elbette burada sorulması unutulan bir soru vardır. Onu da biz soralım. Müziğin kaynağı doğanın ta kendisi değil midir? Rüzgarın sesi, ağaçların hışırtısı, kuşların nağmeleri, yağmur damlacıklarının sesini dinlemek, dinen caiz midir?

Bir başka örnek, ilkinden daha da garip. Yine Akit Gazetesinin okuyucu köşesi olan "Sizin Köşeniz" bölümünde yer aldığı için, okuyanlardan özür dileyerek aktarıyorum:

Yazının başlığı: Yaşar Nuri ve ayakta bevl! Yazan İsmail Kurtaran adlı bir okur.
Yazının ana konusunu teşkil ettiği için bevl kelimesinin lügat anlamını da açıklayalım. Bevl: idrar yapma

(Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün 7.3.1997 günü ATV’de katıldığı bir programda şu ifadeleri kullandı; “Ayakta bevl yapmak günahtır diyorlar, bunun dinle ne alakası var?” ve buna benzer birçok ifadeler kullandı... Kitaplarda def-i hacetten bahsederken ayakta bevl yapmanın mekruh olduğu ifade edilmektedir. Bununla alakalı bilgi fıkıh kitaplarında hatta kitapların taharet bölümünde hususiyle kitapların ibtidasında zikredilmektedir.

Ayakta bevl yapma ve bevlden kaçınma hususunda bazı hadis-i şer’ifleri hatırlatmak istiyorum.
   1. İdrardan korununuz, çünkü kabir azabının hemen hepsi bevldendir.
   2. İdrardan çok iyi korununuz, çünkü kulun kabirde ilk önce hesaba çekileceği husus bevldir.
   3. Muhakkak ki sizden biriniz kabirde azab edilir. Şüphesiz bevl ettiği zaman istintar etmezdi denilir. İstintar, idrarın son damlasını çıkarmak için çaba harcamaktır.
Özürsüz olarak ayakta idrar yapmak mekruhtur. Bu hususta Peygamberimiz şöyle buyurur: “Hz.Ayşe: Kendisine Kuran nazil olmaya başladığından beri, Resulullah ayakta bevl etmemiştir."
Yine İmam-ı Ahmed’in Tirmizi'nin (cilt 1, 225. sayfa) Nesai’nin 307 nolu hadis ve İbn-i Mace’nin tahriş ettiği hadiste de Ayşe demiştir ki, “Size Nebiyyi Azam’ın ayakta bevl ettiğini kim haber verirse ona inanmayın“ mutlaka oturarak abdest bozardı.
   4. Abdullah İbni Mesud’un şöyle dediği rivayet olunmuştur: Şüphesiz ayakta abdest bozma da cefadandır. 
   5. Peygamberimiz ayakta idrar yapmayı yasakladı.

Bazı alimler de ayakta idrar yapmayı caiz görmüşlerdir, ayakta idrar yapmaya ruhsat vermişlerdir. Dayandıkları isnad, şu hadisi şeriftir: “Hz.Huzeyf’dan bir gün peygamber bir kavimin çöplüğüne vardı ve oraya ayakta bevl etti.”

Ayakta idrar yapmayı mekruh gören ulema bu hadisi şerif karşısında şu tevili yapmıştır:

   A. Kadı İyaz’ın beyanına göre; uzun zaman oturan Efendimiz’i bevl sıkıştırmış, uzağa gidememiş hemen ayakta bevlini yapmıştır.
   B. Resulullah dizindeki veya belindeki bir hastalıktan dolayı idrarını ayakta yapmıştır.
   C. Çöplükte müsait bir yer bulamamıştır.
   D. Bir ihtimal de ayakta küçük abdest bozmanın caiz olduğunu göstermek için yapmıştır.

Bu hadis-i şeriflerden çıkarılan neticeye göre ayakta idrar yapmak mekruhtur. Fakat bu mekruhiyet, kerahati tahrimiye olmayıp. kerahati tenzihiyedir.

Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; ayakta veya oturarak bevl  yapmanın dinle alakası çoktur. -Akit Gazetesi, 15.3.1997-).

Bu örnekle ilgili yorumu okuyucuya bırakıyorum... Ancak yukarıdaki konularda bile bir fikir birliğine varmayı zorunlu gören, buna ulaşmak için de büyük emek harcayan köktendinci zihniyetin, çağdaş sorunları din aracılığı ile nasıl çözüme ulaştıracağını sormak, Türk insanının hakkı olsa gerek.

SONUÇ                    : Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı şekilde <<irtica>> tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Yukarıda ayrıntılarıyla açıkladığımız gibi, gerek ülkemiz ve gerekse diğer demokratik ülkeler Anayasa Mahkemelerince kapatılan hiçbir parti, kendi Anayasasına Refah Partisi kadar ters düşmemiştir. 

Demokratik savunma mekanizmaları felç olmuş toplumlar, demokrasiyi yaşatamazlar.

Anayasa Mahkemesinin değerli üyeleri, bugüne kadar daima ettikleri yemine sadık kalmış, Anayasal görevlerini cesaretle yapmaktan çekinmemişlerdir.

Refah Partisinin kapatılmasına karar vermek, Türkiye Cumhuriyetinin demokratikleşmesi yolunda Anayasa Mahkememizin yaptığı hizmetlerin en şereflisi olacaktır.5.8.1997
 

Vural SAVAŞ
Cumhuriyet Başsavcısı

 1   -   2  -  3 

sayfa başı