Türkiye'de yaşanan olaylar...

 
 Ana Sayfalar
 BELGENET 
 ARŞİV
 BELGELER 
Öcalan Olayı 
DAVA ANA SAYFA
İDDİANAME ANA SAYFA
SONRAKİ SAYFA
ÖNCEKİ SAYFA
SAVUNMA  -  23 Haziran 1999

Türkiye'nin Kürt İlişki ve İsyanında İki Yol, İki Tarihi Sonuç

Cumhuriyetin kuruluşundan beri Türkiye'nin, içte demokratikleşmeme dışta da büzülme, gücüne göre önderlik edebilecek rolünü oynamamasında Kürt Sorununda gereken bilimsel demokratik yaklaşımı gösterememek temel nedendir. Karşılıklı isyan ve bastırma, ama sonuçlardan ders çıkarmayıp yaralı bir biçimde bırakma, günümüze kadar bir yol, bir yaklaşım tarzı olarak benimsenmiştir. Ne teşhis ne ne de tedavide gerekli bilimsel yaklaşım yerine karışlıklı korkuların, günübirlik yerleşik ekonomik ve siyasi çıkarların mahkumiyeti altında soruna yaklaşılmış bu da daha ağırlaşmasına yol açmıştır. Bazen ceza hukukuyla gereken yapılarak çözüleceği sanılmış; başka bir dönem de feodal-aşiretçi-dini yapının önde gelenlerine çeşitli tavizler verilerek durum idare edilmiş; yine salt eğitim, ekonomik geliştirmeyle üstesinden geleceği sanılmıştır. Tüm bu yaklaşımlar giderek inkarcı temele de dayandığı için buna karşın soruna dayalı en ufak bir yaklaşım ve gelişme radikal olmaktan kurtulamamıştır.

Bugün herkes PKK'nin yöntemlerindeki radikalizmden bahsederken bunun dayandığı tarihi ve siyasi hakimiyet tarzını görmüyor. Dil yasağına kadar varmış bir baskı biçimi her çıkışın şiddetli olmasına dolayısıyla bastırmanın benzer gelişmesine yol açar. Tek boyutlu ve tarihi temelden yoksun yaklaşım, sorunları dağ gibi büyütmekten öteye sonuç vermediği artık görülmelidir. 2000'e doğru Türkiye'nin sorun nedeniyle tam bir kilitlenmeyi yaşadığını herkes iliklerine kadar hisseder duruma gelmiştir. Bazıları -özellikle savaşta aktif yer alanlar- büyük acılar ve kayıplar yaşarken, çok az bir kesim savaşın rantıyla büyük servetler ve politik güç kazanmayı temel yaşam ve siyasal yöntem haline getirmiştir. Toplumda buna dayalı adeta bir iş bölümü oluşmuştur. Rant ekonomisinin, muazzam sosyal bozulma ve dengesizliklerin ve yıllardır süren siyasetin işlevsiz ve kilitlenmesinde bu temel gerçek belirleyici rol oynar. Türkiye adeta buna mahkummuş gibi bir alışkanlık oluşmuştur. Çözüm yerine günü ve kendi dar şahsi, grup çıkarını kollamak içine en çok düşülen toplumsal tavırdır. Bir toplumda en tehlikeli olan yaklaşımda budur. Burada toplumun faal güçleri yaratıcı siyaset ve temel ahlaki kuraldan yoksun olmak kadar, devlet güçlerinin de önemli oranda duyarsız yaklaşımı, kilitlenmenin özünü teşkil eder. Bu denge kırılmadıkça Türkiye'nin önünü açılmasından bahsedilemez.

Genelde demokratikleşme, özelde onun en önemli parçası olarak adı ne konulursa konulsun Kürt Sorununa bilimsel olmak kadar demokratik yaklaşımda sınırlı bir gelişme 1990 başlarında yakalanmıştı. Bunun değerlendirilmemesi belki de cumhuriyet tarihinin en tahripkar sonuçlarının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Savaşta anlamsız ısrar, her iki tarafta acı kayıpları dayanılması zor boyutlara taşımıştır. Sosyal bozulma ve ekonomik dar boğaz günümüzde en ileri boyuta ulaşmıştır.

Gerek iddianame ve mütalaada gerekse ilk savunmamda bu hususlara fazla dayanıldığı için açma gereği duymuyorum. İmralı Davası bu açıdan Türkiye'nin güncel kilitlenmesini kendi şahsında da yaşarken arkasında böyle bir tarihi, toplumsal, siyasal gerçekliğe dayanmaktadır. Dava bu açıdan geçmişin yargılanma tarzını esas alıp sorunu daha da derinleştirecek mi? Yoksa en azından yaklaşımıyla geleceğin sorgulanma tarzına dayalı bir çıkış yolu, onun ip uçlarını gösterecek mi? Cevap aranması gereken en temel sorular bunlardır. Davanın klasik olmaktan çıkması, bu sorulara verilecek yanıtlara bağlı olacaktır. Daha şimdiden inanıyorum ki hem toplum hem devlet katlarında yine hem içte hem dışta yoğun bir biçimde tartışmalar bu iki soru ve cevabı etrafında gelişmekte ve sonuçlar ortaya çıkmaktadır.

Kendi açımdan bu sorulara yanıt vermeyi tarihi bir görev sayıyorum. Savunmamın özünü, vereceğim yanıtlar teşkil edecektir. Sorunun dolayısıyla isyanın ortaya çıkmasında, ve gelişmesinde ne kadar ve nasıl sorumlu olduğumu ortaya koyarken daha önemli olanın bu çatışmadan, isyandan nasıl bir gelecek bizi bekliyor, nasıl yeni bir düzen şekillenmesi ortaya çıkar, sorularına yanıt vermemi sorumluluğumun en önemli boyutu olarak değerlendiriyorum. Geçmişin kadar geleceğin yanıtının doğru olmasının hayati olduğuna inanıyorum.

PKK gerçeğini dar ceza hukuku açısından değerlendirmek kadar eksik bir yaklaşım olamaz. Bu davada bu tehlikeyi aşmak istiyorum. PKK tarihinin Türkiye'nin son çeyrek asrını şiddetli etkilediği doğrudur. Daha da doğru olan, geleceğini hem kapsam hem süre bakımdan yoğun etkileyeceğidir. Eğer doğru değerlendirmezsek Türkiye'nin 21. Yüzyıl kaybı olmak kadar, doğru değerlendirilmesi halinde sadece geçmişin bu en ağır kilit sorunundan kurtulmakla kalmayacak, gelecek yüz yılda bölgede lider ülke olma şansını yakalaması anlamına gelecektir. Türkiye'nin bu anlamda tam bir dönemeçte, yol ayırımında olduğu ne kadar doğru ve önemliyse; bundan daha önemli olanın artık hata ve yanlışlıklarının affedilmez olmak kadar doğru çözüme mahkum olduğumuz da bir o kadar ve kesinlikle gereklidir. Gerçek samimiyetsizlik ve hatta gerçek ihanet burada doğruyu görmemek ve ona gelmemektir. Çocukluk hataları kişilerin tarihinde olduğu kadar, örgütlerin de tarihinde vardır. Belli bir düzeye kadar anlayışla ve affedici yaklaşıla bilinir. Ama bu kadar olgunlaşma yaşanmışken; hatada ısrar edenler; tarihin gereklerini yerine getirmede rolünü oynayamayanlar, gerçek gaflet ve ihanet içinde olmaktan kurtulamazlar. Bu anlamda PKK'nin geçmişini yargılamak kadar geleceğini sorgulamayı bununla birlikte olası gelişmelerdeki rolünü belirlemeyi en temel sorumluluğum saymaktayım. Bu yaklaşımın geçmişin hukuki yargılamasından sonuç çıkarmak kadar, kilitlenmiş siyasetin, hatta ekonominin iç-dış politikanın önünü açmada da önemli rol oynayacağına inanıyorum. Daha şimdiden tartışılan temel insan haklarına, demokrasiye dayalı Demokratik Cumhuriyetin bu temelde Türkiye'nin bölgede beklenen çıkışına, liderlik rolüne de o kadar açıklık getireceğine, çözümleyici katkı sağlayacağına inanıyorum.

Çıkmaz ve Çatışmada Israr Gelecek Yüzyılın da Kaybıdır

İmralı duruşmalarından çıkan sonuç; eğer klasik anlamda Kürt Sorunu demokratik ve kültürel yaklaşımından uzak ele alınırsa; bu çıkmazın dolayısıyla çok güçlü bir alt yapı kazanmış çatışma ortamının derinleşerek devamı olacaktır. Burada duruşma sürecince ağır duygusal ortamın sömürülerek yapılan değerlendirmeleri kendi açımdan ziyade, ülke geleceğinden ötürü oldukça tehlikeli buluyorum. Birey olarak can varlığımın çok ötesinde büyük sonuçları bağrında taşıdığı için alabildiğine olabilecekleri açık görmek gerekiyor. Burada tehtidvari yaklaşım asla söz konusu değildir. Ancak, gelişkin politik ve stratejik yaklaşım gücü olanların görebilecekleri olası gelişmeler söz konusudur. Sıralarsak;

1-Askeri silahlı çatışma kurumsallaşarak devam edecektir. PKK'nin gerek ülke içi, gerek dünyanın tüm önemli ülkelerinde ve hudutların her iki tarafında tuttuğu mevziler, kazandığı tecrübe, lojistik alım olanakları, silah temininde kolaylıklar, mali imkanlar, aday temin etme ve daha da artan rezervler, uygun coğrafya ile birleştirilince bu işi yıllarca sürdürebileceği açıktır. Düşük ve orta düzeyde bir savaşı rahatlıkla götürebilir. Ordu da bu konuda kazandığı deneyim ve yeniden yapılanma üstün tekniği ile daha fazla bu işe girebilir, sürdürebilir. Bu askeri yaklaşımın derinleşme olasılığı gerçekten güçlüdür. Geçen on beş yılın çok ötesinde önümüzdeki yüz yıla yayılabilir. Tabii bölgenin kaygan ve her türlü ittifaka elverişli konumu, Kürtler üzerinde dünya çapında geliştirilecek politik askeri ilişkiler, bu çatışmayı daha ileri boyutlara taşıma riskini hep bağrında taşır. Belki de dünyanın en riskli çatışma alanı olmaya adaydır. Çünkü bir çok çıkar hesabı çatışıyor. Kuzey Irak bunun küçük bir örneğidir. Nereye götüreceğini şimdiden kestirmek güçtür.

Muhtemelen Arapların yeni yaklaşımları, Saddamlı veya Saddamsız devreye girebilir. Türkiye ile çelişkilerine göre PKK ile çeşitli düzeyde var olan ilişkileri daha da geliştirecekler. Bunda, su meselesi, tarih ve ekonomik çıkarlara dayalı çelişkiler de etkide bulunacaktır. Askeri çatışmanın gelişmesinde önemli bir mihraktır. Arkasına çeşitli dayanışma içinde oldukları ülkeleri de alarak, bu yönlü faaliyetler genelde Kürtlere özelde PKK'ye dayalı olarak artarak devam edecektir.

İran, tarihte olduğu gibi Türkiye ile ideolojik boyut da kazanmış çelişkilerini yine gerek Hizbullah, ama daha çok da Kürtlere, PKK'ye dayalı olarak kullanacak ve çatışma ortamının derinleşerek devamında temel bir faktör olacaktır. Sınırlı ilişkilerin gelişim potansiyeli yüksektir.

Suriye, özellikle İsrail'le barışla birlikte Kuzey'e Türkiye'ye gerek Antakya, gerek su ve gerekse Irak ve hatta İran'la ilişkileri nedeni ile çelişkilerin su üzerine çıkaracak. Kürtleri, PKK'yi daha yakın bir müttefik olarak değerlendirecek bu çatışmanın derinleşerek sürmesinde önemli bir rol oynayacaktır.

İsrail'in Araplarla barıştan sonra Kürtlerle daha bağımsız ve yoğun ilişkilenmesi kaçınılmaz, belki de oldukça ileri boyutlara taşınacaktır.

Buna Rusya'nın Türki dünyası, Kafkasya, Balkanlar hatta Ortadoğu'da Türkiye ile geleneksel çelişkilerini daha fazla açığa çıkarması, şimdiden Ermenistan, Sırbistan, Kıbrıs'taki Türkiye karşıtı politikası gelişebilir. En rahat Kürtler ve PKK'den yararlanmak isteyecek ve savaşı daha da tırmandıracak süper güç konumundadır. Sınırlı ilgi ve ilişkisinin sürekli gelişimi kaçınılmazdır. Lojistik ve teknik donanımı hızlandırabilir.

Avrupa ve bir parçası olarak Yunanistan'ın rolü oldukça açıktır. Kürtler ve PKK'nin en çok kurumsallaştığı, güç topladığı alanlar olarak rolünün çok yönlü gelişerek devam etmesi kaçınılmazdır.

Amerika ve İngiltere'nin Türkiye ile bir ittifakı var olsa da özellikle Irak'ta bekledikleri sonuçları elde etme, İsrail-Arap barışı ile birlikte tüm Arap alemi ile güçlenecek ilişkileri ve yine giderek İran'la da gelişen ilişkileri, daha şimdiden Kuzey Irak'taki pürüzlü yaklaşımda görüldüğü gibi beklenmedik boyutlara taşıma riski büyüktür.

Bu stratejik güç odaklarının şimdilik sınırlı ilişkilerinin bile, hatta çoğu karşıyız demelerine rağmen nasıl bir rol oynadığı ve hepsinin de menfaatleri gereği en çok Kürtler dolayısıyla PKK ile ilişkilenme potansiyeli çok yüksek ve çatışmayı derinleştirici özelliktedir. Bu nedenlerle yalnız stratejik dış güç ilişkileri bile durumun tehlikeli boyutlara tırmanabileceğini göstermektedir. Kaldı ki bu adı geçen güçlerin Türkiye'ye karşı çeşitli ittifakları geçmişte yoğun yaşadıkları gibi daha da geliştirmek istediklerini, hatta olası bir savaş senaryosuna taşırdıklarını biliyoruz.

Askeri çatışmanın diğer önemli artma olasılığı bizzat Kürt nüfusunun İran, Irak, Suriye, Kafkaslar ve tüm dünyaya dağılmış olanlarının birleşme olasılığı ve bunun PKK etrafında önemli çapta gerçekleştirilmiş bulunmasıdır. Bu yeni ve çok önemle değerlendirilmesi gereken bir husustur. Tüm bu alan ve nüfustan lojistik, aday, mali, ilişki açısından beslenme olanakları mevcut ve artarak devam edebilecek niteliktedir.

Buna el verişli coğrafi yapı kadar, Türkiye Kürtlerinin önemli desteği, cezaevindeki taraftarları da eklersek çatışma riskinin boyutları daha iyi anlaşılacaktır.

Daha kapsamlı da ele alabileceğimiz bu madde bile askeri-silahlı çatışma boyutunun tehlikeli ve tahripkar potansiyelini geçmiş ile kıyaslanmayacak kadar bağrında taşıdığını, artarak aktifleşeceğini göstermektedir. Geleceğe ilişkin en tehlikeli yan budur.

Eskiden Lübnanlaşma, şimdilerde Yugoslavlaşma ve Iraklaşma gibi örneklemelere kıyasla insan hakları ve demokrasi sorunlarının ağırlaşması Türkiye'yi giderek yalnızlaştıracak ve tehlikeli senaryolara konu edinebilecektir. Kürt hareketinin başta Kuzey Irak olmak üzere dünya çapında kazandığı mevzilenme, kurumlaşma düzeyi koşullar olgunlaştığında Kosova benzeri müdahalelere bahane edileceği açıktır. Bu koşullar, şiddet ortamının daha da tırmandıracağı aşırı milliyetçi dalgalanmalar, sertleşecek iktidar yapısı ile daha şimdiden önemli gelişmeyi yaşadığı açıktır.

Kürt sorunu başta olmak üzere, sorunlara demokratik yaklaşımlar bu sürecin önüne geçecek tek doğru seçenektir. Yurtta barış dünyada barış politikası tam bu noktada büyük önemini ortaya koymaktadır.

2-Başta bölge Kürtleri olmak üzere Ortadoğu ve dünya Kürtlerinin çeşitli ve sıraladığımız stratejik güçlerce yönlendirilerek Türkiye karşıtlığı geliştirilecektir. Savaş ve çıkmazın derinleşmesi belki de Türkiye'yi tek hedef haline getirecektir. Mevcut ağır duygusal durum hızla aşılmazsa düşmanlık boyutuna taşarsa, buna dini, mezhepsel ve ağır ekonomik ve sosyal nedenlerden kaynaklanan etkiler de bulaşırsa, tehlikenin boyutları daha fazla karşımıza çıkar. Bölge halkının durumu tarihte ve PKK'de görüldüğü gibi her zaman sorunları derin bir çözümsüzlüğe gömülürse isyan etmeye müsait bir kitledir. PKK ile adeta bu durumda süreklilik kazanarak devam edecektir. Kuşku, korku, kin ağır ekonomik-sosyal bunalımla daha trajik sonuçlara adaydır. Çok yönlü teknikle ilişkilere açık durum var olan yüzyılların ilişki kopuklarını da kolay aştırarak daha şimdiden ne hale gelmiş olan durumu daha da içinden çıkılmaz hale getireceği açıktır. Eğer sorun daha da ağırlaşırsa başta komşu ülkeler olmak üzere Türkiye ile sorunu olan herkes başta, hem kendi Kürtlerini, hem de yoğun mültecilikle yanına çektiklerini kullanarak önlenemez bir biçimde politize edecek ve çıkarları için kullanacaklardır. Şimdiki kullanma düzeyleri oldukça sınırlı olup, asıl bunun önümüzdeki sürece, kendi deyişleri ile "APO" sonrası sürece nasıl yayacaklar hesabı içindeler. Gerçekten benim varlığım birçoklarının stratejik yaklaşımını bozduğu için istemediler, sözümona Türkiye'ye hoş davrandılar. Başta Yunan ikiyüzlülüğü olmak üzere. Tüm Kürtlerin Türkiye'ye yöneltilme tehlikesi stratejik olduğu kadar günceldir, tehlikelidir. Dava dolayısıyla çok gerçekçi değerlendirmeyi gerektiriyor. Dar, duygusal, inkarcı yaklaşım; sağ ve ırkçı milli ön yargılarla aslında Türkiye'nin geleceği üzerinde tehlikeli bir konumda olduğu bilinmek durumundadır ve ona göre doğru, stratejik politik yaklaşımı elden bırakmamayı çok önemli kılar.

3- Çıkmaz ve çatışmanın derinleşmesi ekonomik faturayı daha da ağırlaştıracaktır. Şu anda yaşanan ekonomik kriz gerçekten ağırlaşan sorunla yakından bağlantılıdır. Yalnız askeri harcamalar değil, bölgenin çok zengin ekonomik potansiyelinin harekete geçirilememesi, varolan ekonomik faaliyetlerin bile durma noktasına gelmesi, ağır işsizlik ve savaş rantıyla beslenmenin ekonomi üzerindeki tahribatı tüm Türkiye ekonomisi üzerinde artan bunalımlara yol açıyor. Türkiye ekonomisinin bölgede ve Ortadoğu'da sıçrama yaptıracak güçte olan alan şimdilik yutan alan durumundadır. Çıkmazın, çatışmanın devamı bu durumu daha da içinden çıkılmaz sorunlarla karşı karşıya getireceği açıktır, savaş ve çatışma ortamındaki nüfus ekonomik açıdan en verimsiz ve masraflı nüfustur. Hiçbir ekonomi bu kapsamda bu nüfusu besleyemez, hele hiç kalkındıramaz.

4- Eğitim ve kültürel gerileme kaçınılmazdır. Zaten çatışma alanında doğru dürüst eğitim yürütülemediği gibi yapılan da kalitesizdir. Türkçe'nin gelişememesi kadar, Kürtçe'nin de bilinen durumu halkı son derece eğitimsiz, kültürsüz her etkiye, özellikle dine, aşiretçiliğe açık bir yığın haline getirmektedir. Bu da cehalete, korkuya yol açmakta ağır sağlık sorunlarına, sosyal bunalımlara, kişisel, aşiretsel kavgalara ve bilinen isyanlara yol açmada önemli bir rol oynamaktadır. Çatışma ortamının derinleşerek devamı gerçekten sosyal-kültürel sorunları bir çok olumsuzluğun zemini yapacak ve bu nüfus en tehlikeli konumu teşkil etmekten alı konulamayacaktır.

5-Çıkmaz ve çatışmanın süre gitmesi Türkiye'nin özellikle demokratik gelişmesini nasıl şimdiye kadar frenlemiş ve çarpık kılmışsa bu da bu haliyle aratarak devam edecektir. Devlet yapısında arzulanan demokratik yönlü değişimler olmayacak, kısır politikacılığa, tükenen particiliğe yol açacaktır. Yaşanan tükenmiş politika, politikacı ve politik partilerin yerine hangisi, hangi adla gelirse gelsin aynı akibete düşmekten kurtulamayacaktır. Sonuçta aynı zemin, çözümsüzlük hepsini benzer kılmakta ve tüketmektedir.

Bu durum sivil kuruluşlar ve medya dünyası üzerinde de etkisini olduğu gibi göstermektedir. Yaratıcı olmayan, halkın gerçek sorunları ile ilgilenmeyen giderek yabancılaşan organlara dönüşmektedirler. Sendikalar benzer bir konumu yaşamaktan kurutulamıyorlar.

Toplumun bünyesel sorunları daha da bunalımlı bir hal almaktadır. Moral değerler yozlaşmaktadır. Aileler hızla parçalanmakta yaşamını sürdürmesi zorlanmaktadır.

Sınırlı gelişme gösteren kurumlar, kişiler ise daha çok savaş ile bağlantısından dolayı sakıncalı olmaktadır. Ağır bir hukuk sorunu da tüm bu gelişmelerin bir sonucu olarak kendini göstermektedir. İnsan hakları ve demokratik haklara dayalı bir anayasa ve yasalar ihtiyacı kendini her geçen gün dayatmaktadır.

6-Dış politika üzerinde de mevcut çıkmazın nasıl etkide bulunduğu daha çarpıcıdır. Özellikle Avrupa kendi çıkarlarına da dayalı demokrasi gerekçelerini göstererek istediği gibi davranmakta, AB'ye bu nedenle girilememektedir. Sorunun demokratik bir tarzda aşılamaması nasıl içerde büyük olumsuzluklara yol açıyorsa dışa doğru da istenilen atılıma imkan vermemektedir. Hatta başta artan borç neden olmak üzere giderek gelişen bağımlılık bir çok dış inisiyatifin yitirilmesine yol açmaktadır. Belli güçlere bağlanmaya yol açmaktadır. Çatışma ortamına daha çok girmeye yatkın hale getirmektedir. İçte gerçekleşmeyen barış, dışarıda da barışı zorlamaktadır.

Özellikle Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar ve Orta Asya'ya yönelik kapsamlı açılım ve liderlik pozisyonu sorunun ağırlaşmasından ötürü yakalanamamakta ve kullanılamamaktadır.

Belki de ağır bir ceza davası dolayısıyla anlamsız gelebilecek bu açıklamalar esasında İmralı duruşmalarıyla herkese, her kuruma olası gelişmelerle bağlantısı açısından önemli ve ortaya konulmak durumundadır. Gerçekten dava sonuçları çözümleyici ele alınmazsa, ana maddeler halinde belirttiğimiz hususlar Türkiye gündemi ve geleceği üzerinde giderek ağırlaşan etkilerini göstermeye devam edeceklerdir. Davanın ağırlığı bu sorunlarla ilişkisinden ileri gelmektedir. Çoğu kimsenin hissedip de dile getiremediği bu gerçeklerdir.

Bu ana maddeler: Çıkmazı ve çatışma ortamını neden sürdürmemiz gerektiğini gayet açık ortaya koymaktadır. Her bakımdan yutan bir batağa yol açmaktadır, çıkmaya çalıştıkça daha fazla batırmaktadır. Çıkmaz niteliği buradadır. Kazanma ve kaybetme de artık bu durumlar karşısında önemini yitirmektedir. Bir isyanın meşru taleplerini bir an önce göz önüne almak ve giderek tehlike arz eden yanlarına dur demek de bu açıdan önemlidir. Aslında çoktan bu noktaya gelindiğini de görmek gerekirdi. Karşılıklı hatalı ve aşırı tekrarlayıcı yaklaşımlar kesinlikle sürdürülmemelidir. Çünkü kazandıracağı bir şey yoktur. İsyanın gerçekçi demokratik ve kültürel taleplerinin ülke geneli için de gerekli olduğu görülerek rahatlıkla karşılanabilir. Bu anlamda pratik çözümü de aslında en kolay sorunlardandır. Bir Filistin, Kosova, İrlanda değildir.

Bu açıdan da bakılınca İmralı duruşmaları gerçek ve tarihi bir fırsatı da sunmaktadır. Hiç olmazsa çekilen bunca acı ve verilen kayıpların bir daha yaşanmaması ve verilmemesi için bu tarihi fırsatı değerlendirebilelim. Geleceğin daha ağır bunalımlara ve karanlıklara tahammülü yoktur. Çıkarılacak dersler temelinde, geleceğe olumlu yönelmek, kaybettiren ana hususları kazanım nedenlerine dönüştürmek kesinlikle mümkün ve tek seçeneğimiz olduğunu belirtmeliyim.


Önceki Sayfa  | Sonraki Sayfa
sayfa başı