Türkiye'nin Kürt İlişki ve İsyanında İki Yol,
İki Tarihi Sonuç
Cumhuriyetin
kuruluşundan beri Türkiye'nin, içte demokratikleşmeme dışta da büzülme,
gücüne göre önderlik edebilecek rolünü oynamamasında Kürt Sorununda gereken
bilimsel demokratik yaklaşımı gösterememek temel nedendir. Karşılıklı isyan
ve bastırma, ama sonuçlardan ders çıkarmayıp yaralı bir biçimde bırakma,
günümüze kadar bir yol, bir yaklaşım tarzı olarak benimsenmiştir. Ne teşhis
ne ne de tedavide gerekli bilimsel yaklaşım yerine karışlıklı korkuların,
günübirlik yerleşik ekonomik ve siyasi çıkarların mahkumiyeti altında soruna
yaklaşılmış bu da daha ağırlaşmasına yol açmıştır. Bazen ceza hukukuyla
gereken yapılarak çözüleceği sanılmış; başka bir dönem de feodal-aşiretçi-dini
yapının önde gelenlerine çeşitli tavizler verilerek durum idare edilmiş;
yine salt eğitim, ekonomik geliştirmeyle üstesinden geleceği sanılmıştır.
Tüm bu yaklaşımlar giderek inkarcı temele de dayandığı için buna karşın
soruna dayalı en ufak bir yaklaşım ve gelişme radikal olmaktan kurtulamamıştır.
Bugün herkes PKK'nin yöntemlerindeki radikalizmden bahsederken bunun
dayandığı tarihi ve siyasi hakimiyet tarzını görmüyor. Dil yasağına kadar
varmış bir baskı biçimi her çıkışın şiddetli olmasına dolayısıyla bastırmanın
benzer gelişmesine yol açar. Tek boyutlu ve tarihi temelden yoksun yaklaşım,
sorunları dağ gibi büyütmekten öteye sonuç vermediği artık görülmelidir.
2000'e doğru Türkiye'nin sorun nedeniyle tam bir kilitlenmeyi yaşadığını
herkes iliklerine kadar hisseder duruma gelmiştir. Bazıları -özellikle
savaşta aktif yer alanlar- büyük acılar ve kayıplar yaşarken, çok az bir
kesim savaşın rantıyla büyük servetler ve politik güç kazanmayı temel yaşam
ve siyasal yöntem haline getirmiştir. Toplumda buna dayalı adeta bir iş
bölümü oluşmuştur. Rant ekonomisinin, muazzam sosyal bozulma ve dengesizliklerin
ve yıllardır süren siyasetin işlevsiz ve kilitlenmesinde bu temel gerçek
belirleyici rol oynar. Türkiye adeta buna mahkummuş gibi bir alışkanlık
oluşmuştur. Çözüm yerine günü ve kendi dar şahsi, grup çıkarını kollamak
içine en çok düşülen toplumsal tavırdır. Bir toplumda en tehlikeli olan
yaklaşımda budur. Burada toplumun faal güçleri yaratıcı siyaset ve temel
ahlaki kuraldan yoksun olmak kadar, devlet güçlerinin de önemli oranda
duyarsız yaklaşımı, kilitlenmenin özünü teşkil eder. Bu denge kırılmadıkça
Türkiye'nin önünü açılmasından bahsedilemez.
Genelde demokratikleşme, özelde onun en önemli parçası olarak adı ne
konulursa konulsun Kürt Sorununa bilimsel olmak kadar demokratik yaklaşımda
sınırlı bir gelişme 1990 başlarında yakalanmıştı. Bunun değerlendirilmemesi
belki de cumhuriyet tarihinin en tahripkar sonuçlarının ortaya çıkmasına
yol açmıştır. Savaşta anlamsız ısrar, her iki tarafta acı kayıpları dayanılması
zor boyutlara taşımıştır. Sosyal bozulma ve ekonomik dar boğaz günümüzde
en ileri boyuta ulaşmıştır.
Gerek iddianame ve mütalaada gerekse ilk savunmamda bu hususlara fazla
dayanıldığı için açma gereği duymuyorum. İmralı Davası bu açıdan Türkiye'nin
güncel kilitlenmesini kendi şahsında da yaşarken arkasında böyle bir tarihi,
toplumsal, siyasal gerçekliğe dayanmaktadır. Dava bu açıdan geçmişin yargılanma
tarzını esas alıp sorunu daha da derinleştirecek mi? Yoksa en azından yaklaşımıyla
geleceğin sorgulanma tarzına dayalı bir çıkış yolu, onun ip uçlarını gösterecek
mi? Cevap aranması gereken en temel sorular bunlardır. Davanın klasik olmaktan
çıkması, bu sorulara verilecek yanıtlara bağlı olacaktır. Daha şimdiden
inanıyorum ki hem toplum hem devlet katlarında yine hem içte hem dışta
yoğun bir biçimde tartışmalar bu iki soru ve cevabı etrafında gelişmekte
ve sonuçlar ortaya çıkmaktadır.
Kendi açımdan bu sorulara yanıt vermeyi tarihi bir görev sayıyorum.
Savunmamın özünü, vereceğim yanıtlar teşkil edecektir. Sorunun dolayısıyla
isyanın ortaya çıkmasında, ve gelişmesinde ne kadar ve nasıl sorumlu olduğumu
ortaya koyarken daha önemli olanın bu çatışmadan, isyandan nasıl bir gelecek
bizi bekliyor, nasıl yeni bir düzen şekillenmesi ortaya çıkar, sorularına
yanıt vermemi sorumluluğumun en önemli boyutu olarak değerlendiriyorum.
Geçmişin kadar geleceğin yanıtının doğru olmasının hayati olduğuna inanıyorum.
PKK gerçeğini dar ceza hukuku açısından değerlendirmek kadar eksik bir
yaklaşım olamaz. Bu davada bu tehlikeyi aşmak istiyorum. PKK tarihinin
Türkiye'nin son çeyrek asrını şiddetli etkilediği doğrudur. Daha da doğru
olan, geleceğini hem kapsam hem süre bakımdan yoğun etkileyeceğidir. Eğer
doğru değerlendirmezsek Türkiye'nin 21. Yüzyıl kaybı olmak kadar, doğru
değerlendirilmesi halinde sadece geçmişin bu en ağır kilit sorunundan kurtulmakla
kalmayacak, gelecek yüz yılda bölgede lider ülke olma şansını yakalaması
anlamına gelecektir. Türkiye'nin bu anlamda tam bir dönemeçte, yol ayırımında
olduğu ne kadar doğru ve önemliyse; bundan daha önemli olanın artık hata
ve yanlışlıklarının affedilmez olmak kadar doğru çözüme mahkum olduğumuz
da bir o kadar ve kesinlikle gereklidir. Gerçek samimiyetsizlik ve hatta
gerçek ihanet burada doğruyu görmemek ve ona gelmemektir. Çocukluk hataları
kişilerin tarihinde olduğu kadar, örgütlerin de tarihinde vardır. Belli
bir düzeye kadar anlayışla ve affedici yaklaşıla bilinir. Ama bu kadar
olgunlaşma yaşanmışken; hatada ısrar edenler; tarihin gereklerini yerine
getirmede rolünü oynayamayanlar, gerçek gaflet ve ihanet içinde olmaktan
kurtulamazlar. Bu anlamda PKK'nin geçmişini yargılamak kadar geleceğini
sorgulamayı bununla birlikte olası gelişmelerdeki rolünü belirlemeyi en
temel sorumluluğum saymaktayım. Bu yaklaşımın geçmişin hukuki yargılamasından
sonuç çıkarmak kadar, kilitlenmiş siyasetin, hatta ekonominin iç-dış politikanın
önünü açmada da önemli rol oynayacağına inanıyorum. Daha şimdiden tartışılan
temel insan haklarına, demokrasiye dayalı Demokratik Cumhuriyetin bu temelde
Türkiye'nin bölgede beklenen çıkışına, liderlik rolüne de o kadar açıklık
getireceğine, çözümleyici katkı sağlayacağına inanıyorum.
Çıkmaz ve Çatışmada Israr Gelecek Yüzyılın da Kaybıdır
İmralı duruşmalarından çıkan sonuç; eğer klasik anlamda Kürt Sorunu
demokratik ve kültürel yaklaşımından uzak ele alınırsa; bu çıkmazın dolayısıyla
çok güçlü bir alt yapı kazanmış çatışma ortamının derinleşerek devamı olacaktır.
Burada duruşma sürecince ağır duygusal ortamın sömürülerek yapılan değerlendirmeleri
kendi açımdan ziyade, ülke geleceğinden ötürü oldukça tehlikeli buluyorum.
Birey olarak can varlığımın çok ötesinde büyük sonuçları bağrında taşıdığı
için alabildiğine olabilecekleri açık görmek gerekiyor. Burada tehtidvari
yaklaşım asla söz konusu değildir. Ancak, gelişkin politik ve stratejik
yaklaşım gücü olanların görebilecekleri olası gelişmeler söz konusudur.
Sıralarsak;
1-Askeri silahlı çatışma kurumsallaşarak devam edecektir. PKK'nin gerek
ülke içi, gerek dünyanın tüm önemli ülkelerinde ve hudutların her iki tarafında
tuttuğu mevziler, kazandığı tecrübe, lojistik alım olanakları, silah temininde
kolaylıklar, mali imkanlar, aday temin etme ve daha da artan rezervler,
uygun coğrafya ile birleştirilince bu işi yıllarca sürdürebileceği açıktır.
Düşük ve orta düzeyde bir savaşı rahatlıkla götürebilir. Ordu da bu konuda
kazandığı deneyim ve yeniden yapılanma üstün tekniği ile daha fazla bu
işe girebilir, sürdürebilir. Bu askeri yaklaşımın derinleşme olasılığı
gerçekten güçlüdür. Geçen on beş yılın çok ötesinde önümüzdeki yüz yıla
yayılabilir. Tabii bölgenin kaygan ve her türlü ittifaka elverişli konumu,
Kürtler üzerinde dünya çapında geliştirilecek politik askeri ilişkiler,
bu çatışmayı daha ileri boyutlara taşıma riskini hep bağrında taşır. Belki
de dünyanın en riskli çatışma alanı olmaya adaydır. Çünkü bir çok çıkar
hesabı çatışıyor. Kuzey Irak bunun küçük bir örneğidir. Nereye götüreceğini
şimdiden kestirmek güçtür.
Muhtemelen Arapların yeni yaklaşımları, Saddamlı veya Saddamsız devreye
girebilir. Türkiye ile çelişkilerine göre PKK ile çeşitli düzeyde var olan
ilişkileri daha da geliştirecekler. Bunda, su meselesi, tarih ve ekonomik
çıkarlara dayalı çelişkiler de etkide bulunacaktır. Askeri çatışmanın gelişmesinde
önemli bir mihraktır. Arkasına çeşitli dayanışma içinde oldukları ülkeleri
de alarak, bu yönlü faaliyetler genelde Kürtlere özelde PKK'ye dayalı olarak
artarak devam edecektir.
İran, tarihte olduğu gibi Türkiye ile ideolojik boyut da kazanmış çelişkilerini
yine gerek Hizbullah, ama daha çok da Kürtlere, PKK'ye dayalı olarak kullanacak
ve çatışma ortamının derinleşerek devamında temel bir faktör olacaktır.
Sınırlı ilişkilerin gelişim potansiyeli yüksektir.
Suriye, özellikle İsrail'le barışla birlikte Kuzey'e Türkiye'ye gerek
Antakya, gerek su ve gerekse Irak ve hatta İran'la ilişkileri nedeni ile
çelişkilerin su üzerine çıkaracak. Kürtleri, PKK'yi daha yakın bir müttefik
olarak değerlendirecek bu çatışmanın derinleşerek sürmesinde önemli bir
rol oynayacaktır.
İsrail'in Araplarla barıştan sonra Kürtlerle daha bağımsız ve yoğun
ilişkilenmesi kaçınılmaz, belki de oldukça ileri boyutlara taşınacaktır.
Buna Rusya'nın Türki dünyası, Kafkasya, Balkanlar hatta Ortadoğu'da
Türkiye ile geleneksel çelişkilerini daha fazla açığa çıkarması, şimdiden
Ermenistan, Sırbistan, Kıbrıs'taki Türkiye karşıtı politikası gelişebilir.
En rahat Kürtler ve PKK'den yararlanmak isteyecek ve savaşı daha da tırmandıracak
süper güç konumundadır. Sınırlı ilgi ve ilişkisinin sürekli gelişimi kaçınılmazdır.
Lojistik ve teknik donanımı hızlandırabilir.
Avrupa ve bir parçası olarak Yunanistan'ın rolü oldukça açıktır. Kürtler
ve PKK'nin en çok kurumsallaştığı, güç topladığı alanlar olarak rolünün
çok yönlü gelişerek devam etmesi kaçınılmazdır.
Amerika ve İngiltere'nin Türkiye ile bir ittifakı var olsa da özellikle
Irak'ta bekledikleri sonuçları elde etme, İsrail-Arap barışı ile birlikte
tüm Arap alemi ile güçlenecek ilişkileri ve yine giderek İran'la da gelişen
ilişkileri, daha şimdiden Kuzey Irak'taki pürüzlü yaklaşımda görüldüğü
gibi beklenmedik boyutlara taşıma riski büyüktür.
Bu stratejik güç odaklarının şimdilik sınırlı ilişkilerinin bile, hatta
çoğu karşıyız demelerine rağmen nasıl bir rol oynadığı ve hepsinin de menfaatleri
gereği en çok Kürtler dolayısıyla PKK ile ilişkilenme potansiyeli çok yüksek
ve çatışmayı derinleştirici özelliktedir. Bu nedenlerle yalnız stratejik
dış güç ilişkileri bile durumun tehlikeli boyutlara tırmanabileceğini göstermektedir.
Kaldı ki bu adı geçen güçlerin Türkiye'ye karşı çeşitli ittifakları geçmişte
yoğun yaşadıkları gibi daha da geliştirmek istediklerini, hatta olası bir
savaş senaryosuna taşırdıklarını biliyoruz.
Askeri çatışmanın diğer önemli artma olasılığı bizzat Kürt nüfusunun
İran, Irak, Suriye, Kafkaslar ve tüm dünyaya dağılmış olanlarının birleşme
olasılığı ve bunun PKK etrafında önemli çapta gerçekleştirilmiş bulunmasıdır.
Bu yeni ve çok önemle değerlendirilmesi gereken bir husustur. Tüm bu alan
ve nüfustan lojistik, aday, mali, ilişki açısından beslenme olanakları
mevcut ve artarak devam edebilecek niteliktedir.
Buna el verişli coğrafi yapı kadar, Türkiye Kürtlerinin önemli desteği,
cezaevindeki taraftarları da eklersek çatışma riskinin boyutları daha iyi
anlaşılacaktır.
Daha kapsamlı da ele alabileceğimiz bu madde bile askeri-silahlı çatışma
boyutunun tehlikeli ve tahripkar potansiyelini geçmiş ile kıyaslanmayacak
kadar bağrında taşıdığını, artarak aktifleşeceğini göstermektedir. Geleceğe
ilişkin en tehlikeli yan budur.
Eskiden Lübnanlaşma, şimdilerde Yugoslavlaşma ve Iraklaşma gibi örneklemelere
kıyasla insan hakları ve demokrasi sorunlarının ağırlaşması Türkiye'yi
giderek yalnızlaştıracak ve tehlikeli senaryolara konu edinebilecektir.
Kürt hareketinin başta Kuzey Irak olmak üzere dünya çapında kazandığı mevzilenme,
kurumlaşma düzeyi koşullar olgunlaştığında Kosova benzeri müdahalelere
bahane edileceği açıktır. Bu koşullar, şiddet ortamının daha da tırmandıracağı
aşırı milliyetçi dalgalanmalar, sertleşecek iktidar yapısı ile daha şimdiden
önemli gelişmeyi yaşadığı açıktır.
Kürt sorunu başta olmak üzere, sorunlara demokratik yaklaşımlar bu sürecin
önüne geçecek tek doğru seçenektir. Yurtta barış dünyada barış politikası
tam bu noktada büyük önemini ortaya koymaktadır.
2-Başta bölge Kürtleri olmak üzere Ortadoğu ve dünya Kürtlerinin çeşitli
ve sıraladığımız stratejik güçlerce yönlendirilerek Türkiye karşıtlığı
geliştirilecektir. Savaş ve çıkmazın derinleşmesi belki de Türkiye'yi tek
hedef haline getirecektir. Mevcut ağır duygusal durum hızla aşılmazsa düşmanlık
boyutuna taşarsa, buna dini, mezhepsel ve ağır ekonomik ve sosyal nedenlerden
kaynaklanan etkiler de bulaşırsa, tehlikenin boyutları daha fazla karşımıza
çıkar. Bölge halkının durumu tarihte ve PKK'de görüldüğü gibi her zaman
sorunları derin bir çözümsüzlüğe gömülürse isyan etmeye müsait bir kitledir.
PKK ile adeta bu durumda süreklilik kazanarak devam edecektir. Kuşku, korku,
kin ağır ekonomik-sosyal bunalımla daha trajik sonuçlara adaydır. Çok yönlü
teknikle ilişkilere açık durum var olan yüzyılların ilişki kopuklarını
da kolay aştırarak daha şimdiden ne hale gelmiş olan durumu daha da içinden
çıkılmaz hale getireceği açıktır. Eğer sorun daha da ağırlaşırsa başta
komşu ülkeler olmak üzere Türkiye ile sorunu olan herkes başta, hem kendi
Kürtlerini, hem de yoğun mültecilikle yanına çektiklerini kullanarak önlenemez
bir biçimde politize edecek ve çıkarları için kullanacaklardır. Şimdiki
kullanma düzeyleri oldukça sınırlı olup, asıl bunun önümüzdeki sürece,
kendi deyişleri ile "APO" sonrası sürece nasıl yayacaklar hesabı içindeler.
Gerçekten benim varlığım birçoklarının stratejik yaklaşımını bozduğu için
istemediler, sözümona Türkiye'ye hoş davrandılar. Başta Yunan ikiyüzlülüğü
olmak üzere. Tüm Kürtlerin Türkiye'ye yöneltilme tehlikesi stratejik olduğu
kadar günceldir, tehlikelidir. Dava dolayısıyla çok gerçekçi değerlendirmeyi
gerektiriyor. Dar, duygusal, inkarcı yaklaşım; sağ ve ırkçı milli ön yargılarla
aslında Türkiye'nin geleceği üzerinde tehlikeli bir konumda olduğu bilinmek
durumundadır ve ona göre doğru, stratejik politik yaklaşımı elden bırakmamayı
çok önemli kılar.
3- Çıkmaz ve çatışmanın derinleşmesi ekonomik faturayı daha da ağırlaştıracaktır.
Şu anda yaşanan ekonomik kriz gerçekten ağırlaşan sorunla yakından bağlantılıdır.
Yalnız askeri harcamalar değil, bölgenin çok zengin ekonomik potansiyelinin
harekete geçirilememesi, varolan ekonomik faaliyetlerin bile durma noktasına
gelmesi, ağır işsizlik ve savaş rantıyla beslenmenin ekonomi üzerindeki
tahribatı tüm Türkiye ekonomisi üzerinde artan bunalımlara yol açıyor.
Türkiye ekonomisinin bölgede ve Ortadoğu'da sıçrama yaptıracak güçte olan
alan şimdilik yutan alan durumundadır. Çıkmazın, çatışmanın devamı bu durumu
daha da içinden çıkılmaz sorunlarla karşı karşıya getireceği açıktır, savaş
ve çatışma ortamındaki nüfus ekonomik açıdan en verimsiz ve masraflı nüfustur.
Hiçbir ekonomi bu kapsamda bu nüfusu besleyemez, hele hiç kalkındıramaz.
4- Eğitim ve kültürel gerileme kaçınılmazdır. Zaten çatışma alanında
doğru dürüst eğitim yürütülemediği gibi yapılan da kalitesizdir. Türkçe'nin
gelişememesi kadar, Kürtçe'nin de bilinen durumu halkı son derece eğitimsiz,
kültürsüz her etkiye, özellikle dine, aşiretçiliğe açık bir yığın haline
getirmektedir. Bu da cehalete, korkuya yol açmakta ağır sağlık sorunlarına,
sosyal bunalımlara, kişisel, aşiretsel kavgalara ve bilinen isyanlara yol
açmada önemli bir rol oynamaktadır. Çatışma ortamının derinleşerek devamı
gerçekten sosyal-kültürel sorunları bir çok olumsuzluğun zemini yapacak
ve bu nüfus en tehlikeli konumu teşkil etmekten alı konulamayacaktır.
5-Çıkmaz ve çatışmanın süre gitmesi Türkiye'nin özellikle demokratik
gelişmesini nasıl şimdiye kadar frenlemiş ve çarpık kılmışsa bu da bu haliyle
aratarak devam edecektir. Devlet yapısında arzulanan demokratik yönlü değişimler
olmayacak, kısır politikacılığa, tükenen particiliğe yol açacaktır. Yaşanan
tükenmiş politika, politikacı ve politik partilerin yerine hangisi, hangi
adla gelirse gelsin aynı akibete düşmekten kurtulamayacaktır. Sonuçta aynı
zemin, çözümsüzlük hepsini benzer kılmakta ve tüketmektedir.
Bu durum sivil kuruluşlar ve medya dünyası üzerinde de etkisini olduğu
gibi göstermektedir. Yaratıcı olmayan, halkın gerçek sorunları ile ilgilenmeyen
giderek yabancılaşan organlara dönüşmektedirler. Sendikalar benzer bir
konumu yaşamaktan kurutulamıyorlar.
Toplumun bünyesel sorunları daha da bunalımlı bir hal almaktadır. Moral
değerler yozlaşmaktadır. Aileler hızla parçalanmakta yaşamını sürdürmesi
zorlanmaktadır.
Sınırlı gelişme gösteren kurumlar, kişiler ise daha çok savaş ile bağlantısından
dolayı sakıncalı olmaktadır. Ağır bir hukuk sorunu da tüm bu gelişmelerin
bir sonucu olarak kendini göstermektedir. İnsan hakları ve demokratik haklara
dayalı bir anayasa ve yasalar ihtiyacı kendini her geçen gün dayatmaktadır.
6-Dış politika üzerinde de mevcut çıkmazın nasıl etkide bulunduğu daha
çarpıcıdır. Özellikle Avrupa kendi çıkarlarına da dayalı demokrasi gerekçelerini
göstererek istediği gibi davranmakta, AB'ye bu nedenle girilememektedir.
Sorunun demokratik bir tarzda aşılamaması nasıl içerde büyük olumsuzluklara
yol açıyorsa dışa doğru da istenilen atılıma imkan vermemektedir. Hatta
başta artan borç neden olmak üzere giderek gelişen bağımlılık bir çok dış
inisiyatifin yitirilmesine yol açmaktadır. Belli güçlere bağlanmaya yol
açmaktadır. Çatışma ortamına daha çok girmeye yatkın hale getirmektedir.
İçte gerçekleşmeyen barış, dışarıda da barışı zorlamaktadır.
Özellikle Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar ve Orta Asya'ya yönelik kapsamlı
açılım ve liderlik pozisyonu sorunun ağırlaşmasından ötürü yakalanamamakta
ve kullanılamamaktadır.
Belki de ağır bir ceza davası dolayısıyla anlamsız gelebilecek bu açıklamalar
esasında İmralı duruşmalarıyla herkese, her kuruma olası gelişmelerle bağlantısı
açısından önemli ve ortaya konulmak durumundadır. Gerçekten dava sonuçları
çözümleyici ele alınmazsa, ana maddeler halinde belirttiğimiz hususlar
Türkiye gündemi ve geleceği üzerinde giderek ağırlaşan etkilerini göstermeye
devam edeceklerdir. Davanın ağırlığı bu sorunlarla ilişkisinden ileri gelmektedir.
Çoğu kimsenin hissedip de dile getiremediği bu gerçeklerdir.
Bu ana maddeler: Çıkmazı ve çatışma ortamını neden sürdürmemiz gerektiğini
gayet açık ortaya koymaktadır. Her bakımdan yutan bir batağa yol açmaktadır,
çıkmaya çalıştıkça daha fazla batırmaktadır. Çıkmaz niteliği buradadır.
Kazanma ve kaybetme de artık bu durumlar karşısında önemini yitirmektedir.
Bir isyanın meşru taleplerini bir an önce göz önüne almak ve giderek tehlike
arz eden yanlarına dur demek de bu açıdan önemlidir. Aslında çoktan bu
noktaya gelindiğini de görmek gerekirdi. Karşılıklı hatalı ve aşırı tekrarlayıcı
yaklaşımlar kesinlikle sürdürülmemelidir. Çünkü kazandıracağı bir şey yoktur.
İsyanın gerçekçi demokratik ve kültürel taleplerinin ülke geneli için de
gerekli olduğu görülerek rahatlıkla karşılanabilir. Bu anlamda pratik çözümü
de aslında en kolay sorunlardandır. Bir Filistin, Kosova, İrlanda değildir.
Bu açıdan da bakılınca İmralı duruşmaları gerçek ve tarihi bir fırsatı
da sunmaktadır. Hiç olmazsa çekilen bunca acı ve verilen kayıpların bir
daha yaşanmaması ve verilmemesi için bu tarihi fırsatı değerlendirebilelim.
Geleceğin daha ağır bunalımlara ve karanlıklara tahammülü yoktur. Çıkarılacak
dersler temelinde, geleceğe olumlu yönelmek, kaybettiren ana hususları
kazanım nedenlerine dönüştürmek kesinlikle mümkün ve tek seçeneğimiz olduğunu
belirtmeliyim.