| DAVA ANA SAYFA| GİRİŞ SAYFASI
YARGITAY'DAKİ SAVUNMA                                                                       21 Ekim 1999
 YARGITAY BAŞKANLIĞINA VE 9 . CEZA DAİRESİNE

Sayın Başkan ve üyeler

1999 İmralı’da yargılanma süreciyle birlikte Türkiye'de yoğun bir demokrasi ve onun anayasasının nasıl olması gerektiğine dair tartışma yaşanmaktadır. İkisi arasındaki bağların çok güçlü olduğu kanısındayım. Cumhuriyetin demokratik yönde evrimleşememesi ve bunun hukukuna anayasasına yol açamaması; nasıl ki önderi olarak yargılandığım "Son Kürt İsyanı"na temelde yolaçmışsa ve neredeyse 75 yıllık cumhuriyet tarihinin büyük bir kısmı benzer tarzda geçmişse, isyan, bastırma ve tenkil yönteminin artık büyük yetmezliğini, çözümsüzlüğünü ortaya koymakta ve gittikçe davayla birlikte yoğunlaşan demokratik anayasal tartışma gerçek bir aydınlanmayı ve çözümü aramakta ve dayatmaktadır. Acı ve kayıpları ne kadar büyük de olsa, çağın "demokratik uygarlık" espirisi yakalanamadı mı, hele hele bunu demogojik bir yaklaşımla halka sahte bir demokrasi biçiminde yansıtınca, başta "Kürt Kimlikli" ayaklanmalar olmak üzere hukuk sistemini zorlayan  oldukça kapsamlı ve tüm gelişmeleri  artık objektif tartışmak "anayasal bir devletin" hukukunu gözönüne getirmek ve kerhen uygulamakla birlikte evrensel ve oldukça demokratikleşmiş hukukun temel felsefesine en azından inancını ve ne kadar sınırlı da olsa bu "davam" üzerine gölgesini düşürmek anlamlı bir beklenti idi. Bağımsız yargının bir gereğiydi.

Gerek savcılık iddianameleri, gerekse mahkeme kararı ile bu konuda klasik yaklaşımı uygulamakla her ne kadar Cumhuriyet yasalarına bağlılığı tam sergilendiyse de ve bu onların görevi idiyse de, önlerinde resmi hukuku bu kadar aşmış, aslında bir "savaş hukuku" çerçevesinde ele alınması gereken bir dava ;sosyoloji de temelleri kadar, benzer sorunlarda yaşanan, yasal olmasa bile bazı evrensel hukuki yaklaşımları veya en azından kararlarını etkilemese de ,dile getirmeliydiler. İleriye yönelik çözüm yolunda bir aydınlanmaya katkıda bulunulabilirdi. Bu kadar acı ve kanın, maddi ve manevi kayıpların cumhuriyetin etiği ve temel siyasetleri üzerinde olduğu kadar demokratikleşmesi üzerinde de olumlu veya olumsuz yönde ki etkilerine dikkat çekilmeliydi. Sadece olayların fotoğrafı ile yetinmek ve klasik ceza maddeleri ile hal yoluna gitmeye çalışmak, bu tür büyük olaylardan hukuk açısından da büyük ders çıkara bilme şansının kullanılamamasına yol açar. Bir hukuk sistemi ;oldukça kapsamlı, yıllarca süren ve tüm toplumu hatta dünyayı sarsmış bir olayı, isyanı önleyememiş ise, bunun da sorumluluğunu görmeli ve gerektiğinde özeleştirisine cesaret etmeliydi. Bu mutlaka gözden geçirilmesi gereken resmi hukuk kadar, yenisinin kaçınılmaz olduğu; çözümleyici hukukun da oluşumuna büyük katkıda bulunulabilecekti. Bir çok ülke tarihi bunun sayısız örnekleri ile doludur.

Savunmalarımı bu temelde geliştirmeye çalıştım. Adına hareket ettiğim örgütün çıkış döneminin ideolojik ve program yanı kadar, geliştirdiği eylem yapısına ilişkin olarak da objektif ve eleştirel yaklaşmaya özen gösterdim. Yine örgüt adına; son yıllarda geçirilen dönüşüm kadar, artık anlamsız bulduğum, bunu da siyaset bilimi ölçüleriyle ortaya koyduğum şiddetin sona ermesi gereği ve demokratik ölçülere dayalı bir dönüşüm çabasını verileriyle birlikte ortaya koyduğum halde, fazla dikkatte alınmadı. Hem reel sosyalizmden oldukça etkilenen ideolojik ağırlıklı; hem de neredeyse son iki yüzyıllık geleneksel Kürt isyanlarının bu sonuncusunun  gerçekten sonuncusu olması için çözüm olarak gördüğüm demokratik sistem dışında başka yöntemlerin geçersizliğini, olumsuz sonuçlardan kendini kurtaramayacağını net bir biçimde ortaya koydum. 

Evrensel zaferini 2000 yılına dayanırken kanıtlamış demokratik uygarlığın temel ölçülerini, oldukça tarihi bir temelde kazanmış Türkiye Cumhuriyetine uygulamanın tüm temel inanç, düşünce, kültürel kimlik ve gerek ekonomik-sosyal ve siyasal sorunların çözümünde tarihi gereğini ve anlamını ortaya koymaya çalıştım. Kürt sorununda da genel çözümün bir parçası olarak "Demokratik Çözüm Manifestosu" adı altında yaptığım savunmamı kitap olarak yayınlattım.

Yargıtayda da bu savunmamlarım ve ilgili bazı belgelerin birlikte daha derinlikli değerlendirileceğine inanıyorum. Avukatlarımın bizzat katılarak son gelişmeler ile birlikte savunma yapma durumunda kalmalarına rağmen yine de bu İmralı davasıyla Demokratik Cumhuriyet ve anayasası tartışmalarına katkıda bulunur inancyla daha demokratik anayasal çözüme ilişkin yaklaşımlarımı ortaya koymanın tarihi gereğine inandım. Gerek Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, gerekse Yargıtay Başkanı’nın cumhuriyetin ve hukukunun demokratikleşmesine ilişkin yaptıkları yıl dönümü ve açılış konuşmaları karşısında, yargılanmamın öneminden dolayı bu konuda sorumluluktan da öte kendimi görevli buluyorum. Yargılamada söylediğim "Demokratik Cumhuriyete” barış ve kardeşlik temelinde hizmetin, herkese yüklediği görevlerin benim için de çok daha ağırlıklı olduğu inancımı koruyor ve gereğini yerine getirmeye çalışıyorum. Yargıtaydaki savunmam da kitapçık haline getirilmiş mahkemedeki savunmalarım temelinde olacaktır. Ayrıca sürece ilişkin gerek "silahlı mücadeleyi sona erdirme" ve gerekse PKK örgütünün "yasal demokratik dönüşümüne" ilişkin yapılan çalışmaların belgelerini de sunuyorum. Avukatlarım bu konularda daha kapsamlı savunmayı yapabilecek durumdadırlar. Fakat mahkeme kararı ile birlikte  gerek kamuoyundaki büyük tartışma, gerekse bu davanın Demokratik Cumhuriyet ve anayasal ifadesi üzerindeki etkisinin ne olması gerektiği konusuna  aydınlatmayı getirmeyi görev bilmekteyim. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Yargıtay Başkanının yıl açılış konuşmalarının bu yönlü herkese yükledikleri görevlerin daha ağır sorumluluğunun üzerime düştüğü yönünde kanım güçlenmiştir. Yargılanmada söylediğim "Demokratik Cumhuriyete barış ve kardeşlik temelinde hizmet edeceğime” dair sözümün gereklerini kısmen yerine getirmekle birlikte, önümüzdeki dönemde tam gerçekleştireceğime de inanç ve kararlılığımı belirtmek durumundayım. 

Yargılanmamın temelinde uluslar arası hukukun çiğnenmesi önemli bir rol oynar. Türkiye’ye teslim edilişimde başta Yunanistan olmak üzere, birçok Avrupa ülkesinin ulusal hukuklarını gözardı etmeleri ve açıklığa kavuşturulması gereken devlet ve hükümet çıkarlarını esas alarak komplocu yöntemleri temel almışlardır. Bunu İmralı’daki duruşmada mahkeme başkanlığına sunduğum bir mektupta “1925 Kürt İsyanında” İngiltere’nin yürüttüğü politikanın günümüze uyarlanmış bir versiyonu olarak değerlendirdim. Kendi payıma bunun kullanılanı olmamak için 1993’ten beri Türkiye ile diyalog arayışlarımı ve sorunun şiddetten uzaklaşarak siyasal bir kanala dökülmesi gerektiği; buna ihtiyaç duyulduğunu bu nedenle açıklamaya çalıştım. Yargılama sürecine yaklaşımım bu hayati gerçeklikle yakından bağlantılıydı. Kanımca hiçbir hukuk maddesi, bir ülkenin en temel politik gerçeklerinden bağımsız olamazdı. Mahkeme bu husus üzerinde layıkıyla durmadı. Benim için halen teslim edilişimdeki hukuk dışılığın temelinde Türkiye’nin dostluğu, çıkarları gözetildiği için değil; çatışmayı çıkmaza sürüp daha çok kendilerine bağlamaya amaçlamadıkları için gerçekleştirilmiştir. Burada benim duruşmamın  yanlışlıklarından ders çıkarmak kadar, diğer önemli yan özgür vatan birlikteliği ve Demokratik Cumhuriyete sahip çıkmak temelinde olmalıdır. 

Yargılanmam TCK’nın 125. Madde uygulanmasını da dar ve tekniki buldum. Hem cumhuriyetin en kapsamlı isyanı denilecek, hem de bu isyanın dayandığı temel tarihi, sosyal, siyasal nedenleri neredeyse yok denilecek kadar dile getirilmeyecek. Dar resmi hukuk yargılanmasıyla yetinilerek, çağdaş bir çok ülkenin de tarihilerinde ortaya çıkan benzer sorun ve olayların ele alınış ve çözüm tarzının hayati olduğu tarihteki bu örneklerden yapılacak kıyaslamalarla olaya daha objektif yaklaşılacacğı inancındayım. Yine en azından cumhuriyet tarihi boyunca bu nitelikte kapsamlı olayların artık bilimsel ele alınmayı zorunlu kıldığı, salt resmi hukukça yaklaşımın çözüme katkıda bulunmaktan ziyade, çıkmazı daha da derinleştireceği temel endişe kaynağımdı. Buna karşın, bu isyanı gerçekten yüzyılın son kapsamlı olayı olarak tarihe bırakıp, bundan çıkaracağımız kapsamlı derslerle yeni yüzyılı özgür birey ve toplum oydaşlığına, konsensüsüne dayalı demokratik çözüme, cumhuriyetin demokratik evrimine dayanmak en doğru yaklaşımdı. Klasik cumhuriyet hukukunu bu kadar zorlayan bir isyandan en önemli husus Demokratik Cumhuriyetin yeni anayasal ifadesinden başka bir şey değildi. Özgür birey ve toplumun hukuku ancak böyle bir demokratik anayasadan doğabilirdi. Dolayısıyla geçmiş resmi hukukun mahkumiyetinden, ütopik de olsa ahlaki ve siyasi haklılığımı bu demokratik hukukun gelişiminde görüyordum. Çözüm, kurtuluş, bireysel olduğu kadar toplumsal olarak da buradaydı. Bu yaklaşımım da fazla ciddiye alınmadı. Hukukun somut, maddi olguya göre hareket ettiğini biliyorum. Ama bitmemiş hareket halinde bir olay-olgu silsilesi devam ediyordu. Halen de devam ediyor. Bu durum bile mevcut hukukun yetmezliğini çok açık gösteriyor. Cumhuriyet tarihinin hiçbir dönemi ile kıyaslanmayacak bir insan hakları ve demokrasi tartışması var. Mevcut anayasanın bırakalım demokrasi ile ilişkisini, bir hukuk devletinin bile önünde engel olma durumu; önde gelen hukukçular tarafından da tartışılıyor.

Savunmamdaki temel iddialarımdan biri, ulusal kurtuluşta olduğu kadar, cumhuriyetin kuruluşunda da Kürt varlığının inkar edilmek şurada kalsın; gerçek olan Kürtlerin temel bir kuruluş öğesi olarak rol oynadığıdır. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün demeç ve yönergelerinde bunu görmek zor değildir. Birinci TBMM’deki temsilde de bu durum kendisini açıkça gösterir. Ama ne zaman ki o dönemde henüz kuruluş aşamasında olan cumhuriyet; İngiltere’nin Musul-Kerkük petrolleri nedeniyle hem Kürtler üzerinde oynamaya çalışması hem de içte saltanat ve hilafet tabanına dayalı isyanların cumhuriyeti tehdit etmesi sonucu tüm dikkatleri cumhuriyetin korunmasına yöneltmişti. Bütün isyanlar tasfiye edilirken demokratik olduklarından dolayı değil; cumhuriyet karşıtlıklarından, cumhuriyeti tehlikeye düşürmesi kaygılarından dolayı hedefleniyordu. Kürt etnik ve dini tabana dayalı isyanların üzerine de bu amaçla yürünüyordu. Burada amaç cumhuriyetin korunmasıdır. Uygulanan şiddetin azlığı-çokluğu tartışılabilinir. Yine tasfiye sonrası yaklaşımlar da eleştirilebilinir. Ama cumhuriyetin kuruluş sürecindeki isyanlar ve burada Kürtlerin iki yönlü rolü önemle göz önüne getirilmelidir. İsyan bahanesi ile aşırı bir ulusçuluk anlayışını tüm Cumhuriyet tarihine yaymak, en büyük yanlışlık ve talihsizlik olmuştur. Asli bir kurucu öğenin tarihte bir benzeri daha görülmeyen ‘dil yasağına’ kadar varan uygulamaya tabii tutulması trajik bir durumdur. 

Cumhuriyetin kurucusu olarak Atatürk’ün temel bir amacının bu olduğuna inanmıyorum. Kuruluşta cumhuriyetin bekaa sorunu temel bir kaygıdır. Tüm sorunlara bakışta bu vardır ve anlaşılırdır. Atatürk’ün demokratikleşemeye adım atmaya yönelik iki demokratik deneyimi vardır. Bu denemelerde başarılı olamaması otariterliği ile izah edilemez. Başarılı olamamada sosyal gelişme düzeyi ve yetersiz kadro daha objektif bir rol oynamıştır. Kaldı ki cumhuriyetin kendisi bilime verdiği şansla, özgür bireyin ortaya çıkışında fidelik rolünü oynamıştır. Demokrasinin alt yapısında en temel bir gelişmedir bu. Atatürk’ün çağdaş medeniyet hedefinin de en iyi ifadesini uygarlıkta bulduğu açıktır. Cumhuriyet nesillerine bırakılan görev buydu. Yerine getirilmeyen en temel görev de budur. Cumhuriyeti yoz bir oligarşiye dönüştürenler bundan sorumludur. 

Savunmamı özce böyle bir cumhuriyet değerlendirmesine dayandırmaya çalıştım. PKK hareketinin oluşumunda cumhuriyetin yoz bir oligarşiye dönüşümü temel bir rol oynar. Çıkış döneminde “Kürt” sözgcüğünün ağızdan çıkması ya cezaevi ya da dağa çıkışla sonuçlanıyor. Burada demokrasi yoksunluğunun çok ötesinde, ürkütücü bir inkar durumu vardır. Dolayısıyla örgüt adına, hem programatik hem de eylemsel bazda atılan her adım beraberinde çok fazla radikalliği getiriyordu. 1970’ler Türkiyesi’nin aşırı kutuplaşması ve şiddet ortamı, yine dünya çapındaki “soğuk savaş” kutuplaşması herkesi, her hareketi etkilediği gibi beni ve temsil etmeye çalıştığım örgütü de şiddetle etkileyeceği açıktır. Hareketin ortaya çıkışında yetersiz tarih ve siyasi bilinç durumu, bunun yanında yanlışlıklarla dolu değerlendirmeler neredeyse o dönemin her hareketini çağdaş mezhep durumuna düşürüyordu. Yine cumhuriyet, demokrasi ve hukuk kavramlarına ulaşmak şurada kalsın; genel bir devlet kavramına bile ulaşılamadığı herkes için acı bir gerçektir. Sözde, ideolojilerin savaşı veriliyordu. Ama şimdi geriye dönüp bakıldığında birçok yönden cehaletin savaşının verildiği acı bir gerçektir. Bundan yalnız bireyin, örgüt mensuplarının sorumlu tutulamayacağı; tüm bir dönemin, Türkiye söz konusu olduğunda dar çıkarcı oligarşinin en başta sorumlu tutulması gerektiği de açıktır. Burada kastım suçlu aramak değildir. Kastım, yakın tarih ve çıkış koşullarına objektif bir anlam vermektir. Hukuk ne kadar resmi, somut da olsa bu gerçeklikten bağımsız olamaz. Hukukun en azından hüküm verirken belli bir objektifliği göz önüne getirmek durumunda olduğu inancındayım. 

Dönemin tüm bu temel özellikleri göz önüne getirildiğinde, PKK programındaki hedeflerin en ayırılıkçı propaganda döneminde bile cumhuriyetin özüne karşı olmadığı gibi; aradığı birliğin ancak demokratik cumhuriyetle gerçekleşeceğini, esas amacının da bu olduğuna kuşku duymuyorum. Savcılık iddianamesine karşı, böyle bir cumhuriyeti savunmamın hem bilimsel, hem de hedeflerimin özünü teşkil ettiğini vurguladım. Savunmalarımın bunu yeterince kanıtladığı kanısındayım. 70’ler dünyasında özgürlük ve eşitlik için oldukça yaygınlaşan, ister sınıf temelinde ister etnik-ulusal veya dini temelde olsun, tüm hareketlerin bir benzerini yaşadığımız açıktır. Düşünce ve inanç alanlarında olduğundan çok daha fazla, yasa dışılığın da ötesinde, bir kültür-kimlik inkarının tepki doğurmaması anormaldir. Dolayısıyla ben, PKK’nin ve önderlik ettiğim insanı en büyüklerinin, bizzat mensuplarının yaşadığı ve yol açtığı acıları ne kadar büyük olursa olsun resmi yasal düzene radikal bir başkaldırı da olsa ahlaki ve demokratik siyaset açısından zorunlu, bilimselliğin gereği meşru bir çıkış biçiminde değerlendirdim. Savunmamın önemli değerlendirilmesi de budur. Bununla görünüşte resmi hukuka karşı en ağır davranışlardan birine öncülük ediyorum. Bu kadar aşırı bir kimlik inkarı başka bir ifade tarzına da imkan vermiyor. İnsan benliğine saygılı ve onurlu olmak istiyorsak yalnız da olsak direnmenin meşruiyetine inandım. Başka tür insanlığımı koruyamayacağım endişesini hep taşıdım. Savcılık iddianamelerinde  bu yan hiç görülmek istenmiyor. Ama, yarın eğer demokratik cumhuriyetimiz ve anayasamız olacaksa, bu meşru direnmenin de önemli bir rol oynadığı teslim edilecektir. PKK’nin yanlışlıklarını hiç kimse benim kadar görüp, üzerine gitmemiştir. Ama temel bir özgür kültür, kimlik arayışında olduğu da görülmelidir. Resmi hukuk açısından tümüyle suçlanma tarzları geleneksel dogmatik dini suçlamalardan farksızdır.

İddianamelerde görülen temel bir yanlışlık da eylem yapısı hakkındaki değerlendirmedir. Kapsam ve süre bakımından düşük yoğunluklu bir savaş olarak değerlendirilen bu isyanda, kamuoyunda yaratılan etkilenmelerin de bir sonucu olarak eylemlerin düz değerlendirilmesi, bana maledilmesini, olayı en yoğun yaşayan biri olarak fazla gerçekçi bulmadım. Örgüt içinde adeta hergün bir karşı savaş durumunu yaşadım. Meşru savunma düzeyinde tutmak için olağanüstü bir çaba harcadım. Kime, hangi meşru savunma dışı eylem anlayışlarına karşı nasıl mücadele verdiğimi PKK’nin içini biraz inceleyenler göreceklerdir. 

Eğer dünyanın birçok bölgesinde; örneğin Cezayir, Filistin, İran, Bosna, Kosova vb. yerlerde yaşanmış eylem yoğunluğuna ve kayıplarına karşın, bizim eylemlerimiz çok sınırlı kalmışsa bunda birey olarak konumum, rolüm daha iyi görülebilirdi. Bu hususta kendimi ceza maddesinden korumak için değil, yine gerçekliği olduğu gibi görmenin, hukuk açısından vezgeçilmez olduğu inancındayım. Sonuçta doğru bir çözüme gidilecekse, hukuksal yapılanmanın bu yönü önemli etkide bulunacaktır. 

Savunmamın temel ağırlık noktalarından biri de, yüzyılın sonlarına doğru dönüşen dünya ve Türkiye koşullarında PKK’nin, dolayısıyla Kürt sorununun da önemli dönüşümlerle karşı karşıya olduğunu ve bu yönlü ortaya çıkan gelişmeleri açıklamaya çalıştım.  Bu husus da hem iddianamede, hem kararda fazla göz önünde bulundurulmadı. Gelişmelerin hukuki bağlantısı kurulmadı. Bunu, özellikle geleceğe ilişkin öneminden ötürü açma gereğini buluyorum.

90’larda Sovyet sistemindeki çözülme, etkileri açısından en azından II. Dünya Savaşı sonrasına benzer etkilenme ve sarsılmalara yol açtı. Sosyalist sistemin demokratik evrimi gösterememesi; buna karşılık kapitalizmin kendi otoriter faşist rejimlerini aşma ve demokrasisini yaygınlaştırma yeteneğini göstermesi; çözülüşün temel nedeni olduğu gibi, demokratik sistemin dünya çapında gelişme göstermesine yol açtı. Bunda şüphesiz bilimsel-teknik gelişmelerin rolü belirleyicidir. Çözülüşle birlikte soğuk savaş dönemine ait kutuplaşmalar anlamsızlaştığı gibi, buna dayalı sağ-sol ayırımlarının şiddet anlayışları da anlamını yitirmeye başladı. Öne çıkan ve yükselen temel değerler; insan hakları, demokratikleşme, kültürel kimlikleri sahiplenme, benzeri ana konularda yoğunlaştı. Mücadelelerin dili de şiddet olmaktan çok, barışçıl biçimlere evrildi. Son bir-iki yüzyılın; sınıfsal, ulusal kavgaları, savaşları artık ağırlığını ve anlamını yitirmesine; yani yüzyılın barış ağırlıklı sınırların meşruiyetini esas olarak, içte insan haklarına, demokratikleşmeye ve bununla kültürel özgürlüklerine kavuşmaya bıraktı.

Gelişmelerin bu yönlü olacağı genel bir kabul gördü. Birçok ülke pratiği de bunu doğrularcasına önemli gelişmelere tanık oldu. Günümüz dünyasının halen yaşadığı dönüşümün sarsıntıları, bu temelde olduğu gibi, gelişme şansının da bu tür gelişmeleri bünyelerinde en kapsamlı yaşayan ülke, örgüt ve bireylerden yana olacağı açıktır. 90’lı yılların Türkiyesi’nde de hem kendi tarihi, toplumsal, ekonomik, kültürel-siyasal gerçekleri; hem de güncel dünyanın, özellikle Ortadoğu’da yaşanan bu gelişmelerden şiddetle etkileneceği açıktı. İmparatorluğun kalıntılarından bir cumhuriyet yaratmakla birlikte, Atatürk döneminin iç ve dış koşulları, sorunların çözüm dili olarak demokratik yönde evrime fırsat tanımamıştır. Kaçınılmaz bir otoriter dönem yaşandı. II. Dünya Savaşı koşulları, güvenlik kaygısıyla daha da içe büzülmeye yol açtı. Dönemin daha çok faşizme karşı demokrasinin zaferi ile sonuçlanması nedeniyle, dışta yaşanılan etkiyle; sorunun çözümü için, üstten bir demokratikleşme çabasına girişildiyse de, devlet ve toplum yapısında, hukukta yeterince yansımasını bulamadı. Gelişme, daha çok oligarşik karakterde oldu. Cumhuriyetin kuruluş felsefesi ve dengelerini dikkate almayan bu yönlü oligarşik gelişmeler, 27 Mayıs askeri müdahalesiyle yeni bir sürece yol açtı. Bu süreç, 12  Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleriyle derinleşerek sürdü. Giderek artan bir ekonomik ve toplumsal bunalıma yolaçtı. Yeni anayasalar yapılmasına karşın, devletin hukuk niteliğinden daha fazla uzaklaşması, keyfi rejimlere yolaçmaya götürdü. Toplum; hukuka, özellikle de demokratik hukuk esaslarına göre değil; iktidar erki, güç hangi taraftaysa o tarafın çıkar ve kurallarına göre idare edilmeye çalışıldı. Cumhuriyetin başlangıç dengelerinden ve yapısından giderek daha da uzaklaşıldı. Rejimde yozluk gün geçtikçe daha da arttı. Kapitalizmin vahşi döneminin de ötesinde hiçbir sistemle izah edilmeyecek gelişmeler ortalığı kapladı. Herkes başının çaresine bakmaya, “gemisini kurtaran kaptan” rolüne soyundu. Temel moral ve hukuk değerlerinde aşınma daha ileri bir boyuta vardı. 

Darbeler, çözümden ziyade bunalımın daha da derinleşmesine yolaçtı. Yapılan anayasalar, adeta toplumu kefene sarmaya benzer roller oynadı. Sağ-sol şiddet durumu, sorunları daha da içinden çıkılmaz kıldı. Şüphesiz bu durumlar, kendiliğinden güncel gelişmeler olarak değerlendirilemez. Tarihi temel kadar, çağa olumlu yanıt verememe, dar çıkarcılık, birçok benzer toplumda görülen oligarşinin gelişme zeminine yolaçtı. Hakedilmediği halde, yaşanan bu oldu. Türkiye, 90’lı yıllarda bu durumu, dünyadaki demokratikleşmenin de etkisiyle yoğun tartışmaya başladı. Tartışma kapsamlıydı. Bazı demokratik adımlara niyetlenildi. Tam da bu noktada PKK önderliğindeki düşük yoğunluklu savaş çözümlenemediği için, ön görülen bu adımlar atılamadığı gibi, devleti daha da içinden çıkılmaz hale sokan; halen yoğun yaşanılan, tartışılan çeteleşme tehlikesi ile karşı karşıya bıraktı. Şiddette kilitlenme durumu, Türkiye tarihinin en kapsamlı faili meçhul cinayetlerine, neredeyse hukukun çetelerin insafına bırakılması gibi olumsuz gelişmelere yol açarken, devletin raydan çıkma tehlikesi açıktı. PKK içinde de buna benzer gelişmeler sözkonusuydu.

Ana hatlarıyla ortaya koymaya çalıştığım bu durum, PKK’nin ortaya çıkışından 90’lı yıllara kadar olan dönemiyle, sonrası açısından önemli bir dönüşüm nedeniydi. “1993 ateşkes denemesi” PKK’nin içinde yoğunlaştırdığı mücadele, bu tehlikeli sürecin önüne geçmek kadar, dünya ve  Türkiye’deki yeni gelişmeleri anlamak ve yanıt vermek endişesini de taşıyordu. Fazla derinlikli ve hakim olunmasa da bu yönlü çabalarım çok açık ve önemlidir. İstenilen sonuca o dönemde yol açmadıysa da, bu yönlü ortaya çıkan gelişmelere karşı, daha duyarlı ve olumlu olmaya çalıştım. Bu yıllarda savunmamda da belirttiğim gibi, Cumhurbaşkanı, Başbakanlık, Genelkurmayın her birinin kendi misyonlarınca dolaylı da olsa yansıttıkları önemli mesajlar sözkonusu oldu. Bu mesajlara karşı, tek taraflı iki defa ateşkes denemesine giriştim. Bu tutumumun altında yatan temel nedenler, şüphesiz Dünya ve Türkiye’deki gelişmeler kadar PKK’nin eski program ve eylem yapısının artık kilitlendiği, çözümsüzlüğe yol açacak kadar derinleşmesi, çözüm yeteneğini gösterememesi dolayısıyla yeni anlayış ve yöntemlere ihtiyaç duyulmasından ötürüydü. Her geçen gün, bunun etkisi daha da hissediliyordu. Daha dışardayken kontrol ve denetim yanı ağır bassa da, 96’lardan itibaren MGK konseptlerinde payıma düşene tv programlarında yoğunca işleyerek yanıt vermeye çalıştım. Örgütü bu yönlü hazırlamaya çalıştım. Çünkü karşılıklı tırmanış, çözüm şurda kalsın çıkmazı derinleştiriyor, acı ve kayıpıları dayanılmaz boyutlara taşıyordu. Suriye’den çıkarken, dağı değil de Avrupa’yı tercih edişimin nedeni siyasi bir kanalı yaratarak, şiddete kontrollü son verme niyetimdir. Bazı kişiler aracılığıyla mesaj kanallarını işletmeye çalıştım. Teslim edilişim bu koşullarda oldu. İçerdeyken de zaten İmralı yargılanma sürecinde bunu açıkça dile getirdim. Savunmamı, bir şiddet dönemini sona erdirme ve sorunların köklü dönüşümünün dünya çapında olduğu gibi Türkiye’de de ancak kapsamlı bir demokratik dönüşümle mümkün olacağı, Kürt sorununa da bireysel dönüşümün bir parçası olarak çözüm bulunabilineceğini bir manifesto olarak sunmaya çalıştım. 

Duruşmalarda silahlı çatışmaya son vermeye yönelik çağrılarıma, PKK Merkezinden gelen olumlu yanıtlarla, olaylarda belirgin bir düşme yaşandı. 1 Eylül silahlı mücadeleye son verme çağrıma; örgütün katılmasıyla, hem güçlerin sınır dışına çekilme  hem de eylemlerde Genelkurmayın tespitlerinde de dile getirildiği gibi, yüzde doksanlık bir düşüş yaşandı. Hem stratejik karar, hem uygulamalarda yıllarca istenen bu yönlü gelişmeler, kamuoyu üzerinde de olumlu etkilere yol açtı. Bu gelişmeler beraberinde yoğun olarak demokratik adımlar tartışmasını getirdi. Şüphesiz bu yönlü tartışmalarda Yargıtay Başkanı’nın yeni adli yılın açılışında yaptığı tarihi konuşma, bir dönemin kilometre taşı rolünü oynayacak önemdeydi. 

 


Sonraki Sayfa
Dava Ana Sayfa|Ana Sayfa