|
YARGITAY BAŞKANLIĞINA VE
9 . CEZA DAİRESİNE
Sayın Başkan ve üyeler
1999 İmralı’da yargılanma
süreciyle birlikte Türkiye'de yoğun bir demokrasi ve onun anayasasının
nasıl olması gerektiğine dair tartışma yaşanmaktadır. İkisi arasındaki
bağların çok güçlü olduğu kanısındayım. Cumhuriyetin demokratik yönde evrimleşememesi
ve bunun hukukuna anayasasına yol açamaması; nasıl ki önderi olarak yargılandığım
"Son Kürt İsyanı"na temelde yolaçmışsa ve neredeyse 75 yıllık cumhuriyet
tarihinin büyük bir kısmı benzer tarzda geçmişse, isyan, bastırma ve tenkil
yönteminin artık büyük yetmezliğini, çözümsüzlüğünü ortaya koymakta ve
gittikçe davayla birlikte yoğunlaşan demokratik anayasal tartışma gerçek
bir aydınlanmayı ve çözümü aramakta ve dayatmaktadır. Acı ve kayıpları
ne kadar büyük de olsa, çağın "demokratik uygarlık" espirisi yakalanamadı
mı, hele hele bunu demogojik bir yaklaşımla halka sahte bir demokrasi biçiminde
yansıtınca, başta "Kürt Kimlikli" ayaklanmalar olmak üzere hukuk sistemini
zorlayan oldukça kapsamlı ve tüm gelişmeleri artık objektif
tartışmak "anayasal bir devletin" hukukunu gözönüne getirmek ve kerhen
uygulamakla birlikte evrensel ve oldukça demokratikleşmiş hukukun temel
felsefesine en azından inancını ve ne kadar sınırlı da olsa bu "davam"
üzerine gölgesini düşürmek anlamlı bir beklenti idi. Bağımsız yargının
bir gereğiydi.
Gerek savcılık iddianameleri,
gerekse mahkeme kararı ile bu konuda klasik yaklaşımı uygulamakla her ne
kadar Cumhuriyet yasalarına bağlılığı tam sergilendiyse de ve bu onların
görevi idiyse de, önlerinde resmi hukuku bu kadar aşmış, aslında bir "savaş
hukuku" çerçevesinde ele alınması gereken bir dava ;sosyoloji de temelleri
kadar, benzer sorunlarda yaşanan, yasal olmasa bile bazı evrensel hukuki
yaklaşımları veya en azından kararlarını etkilemese de ,dile getirmeliydiler.
İleriye yönelik çözüm yolunda bir aydınlanmaya katkıda bulunulabilirdi.
Bu kadar acı ve kanın, maddi ve manevi kayıpların cumhuriyetin etiği ve
temel siyasetleri üzerinde olduğu kadar demokratikleşmesi üzerinde de olumlu
veya olumsuz yönde ki etkilerine dikkat çekilmeliydi. Sadece olayların
fotoğrafı ile yetinmek ve klasik ceza maddeleri ile hal yoluna gitmeye
çalışmak, bu tür büyük olaylardan hukuk açısından da büyük ders çıkara
bilme şansının kullanılamamasına yol açar. Bir hukuk sistemi ;oldukça kapsamlı,
yıllarca süren ve tüm toplumu hatta dünyayı sarsmış bir olayı, isyanı önleyememiş
ise, bunun da sorumluluğunu görmeli ve gerektiğinde özeleştirisine cesaret
etmeliydi. Bu mutlaka gözden geçirilmesi gereken resmi hukuk kadar, yenisinin
kaçınılmaz olduğu; çözümleyici hukukun da oluşumuna büyük katkıda bulunulabilecekti.
Bir çok ülke tarihi bunun sayısız örnekleri ile doludur.
Savunmalarımı bu temelde
geliştirmeye çalıştım. Adına hareket ettiğim örgütün çıkış döneminin ideolojik
ve program yanı kadar, geliştirdiği eylem yapısına ilişkin olarak da objektif
ve eleştirel yaklaşmaya özen gösterdim. Yine örgüt adına; son yıllarda
geçirilen dönüşüm kadar, artık anlamsız bulduğum, bunu da siyaset bilimi
ölçüleriyle ortaya koyduğum şiddetin sona ermesi gereği ve demokratik ölçülere
dayalı bir dönüşüm çabasını verileriyle birlikte ortaya koyduğum halde,
fazla dikkatte alınmadı. Hem reel sosyalizmden oldukça etkilenen ideolojik
ağırlıklı; hem de neredeyse son iki yüzyıllık geleneksel Kürt isyanlarının
bu sonuncusunun gerçekten sonuncusu olması için çözüm olarak gördüğüm
demokratik sistem dışında başka yöntemlerin geçersizliğini, olumsuz sonuçlardan
kendini kurtaramayacağını net bir biçimde ortaya koydum.
Evrensel zaferini 2000 yılına
dayanırken kanıtlamış demokratik uygarlığın temel ölçülerini, oldukça tarihi
bir temelde kazanmış Türkiye Cumhuriyetine uygulamanın tüm temel inanç,
düşünce, kültürel kimlik ve gerek ekonomik-sosyal ve siyasal sorunların
çözümünde tarihi gereğini ve anlamını ortaya koymaya çalıştım. Kürt sorununda
da genel çözümün bir parçası olarak "Demokratik Çözüm Manifestosu" adı
altında yaptığım savunmamı kitap olarak yayınlattım.
Yargıtayda da bu savunmamlarım
ve ilgili bazı belgelerin birlikte daha derinlikli değerlendirileceğine
inanıyorum. Avukatlarımın bizzat katılarak son gelişmeler ile birlikte
savunma yapma durumunda kalmalarına rağmen yine de bu İmralı davasıyla
Demokratik Cumhuriyet ve anayasası tartışmalarına katkıda bulunur inancyla
daha demokratik anayasal çözüme ilişkin yaklaşımlarımı ortaya koymanın
tarihi gereğine inandım. Gerek Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın, gerekse Yargıtay
Başkanı’nın cumhuriyetin ve hukukunun demokratikleşmesine ilişkin yaptıkları
yıl dönümü ve açılış konuşmaları karşısında, yargılanmamın öneminden dolayı
bu konuda sorumluluktan da öte kendimi görevli buluyorum. Yargılamada söylediğim
"Demokratik Cumhuriyete” barış ve kardeşlik temelinde hizmetin, herkese
yüklediği görevlerin benim için de çok daha ağırlıklı olduğu inancımı koruyor
ve gereğini yerine getirmeye çalışıyorum. Yargıtaydaki savunmam da kitapçık
haline getirilmiş mahkemedeki savunmalarım temelinde olacaktır. Ayrıca
sürece ilişkin gerek "silahlı mücadeleyi sona erdirme" ve gerekse PKK örgütünün
"yasal demokratik dönüşümüne" ilişkin yapılan çalışmaların belgelerini
de sunuyorum. Avukatlarım bu konularda daha kapsamlı savunmayı yapabilecek
durumdadırlar. Fakat mahkeme kararı ile birlikte gerek kamuoyundaki
büyük tartışma, gerekse bu davanın Demokratik Cumhuriyet ve anayasal ifadesi
üzerindeki etkisinin ne olması gerektiği konusuna aydınlatmayı getirmeyi
görev bilmekteyim. Ayrıca, Anayasa Mahkemesi Başkanı ve Yargıtay Başkanının
yıl açılış konuşmalarının bu yönlü herkese yükledikleri görevlerin daha
ağır sorumluluğunun üzerime düştüğü yönünde kanım güçlenmiştir. Yargılanmada
söylediğim "Demokratik Cumhuriyete barış ve kardeşlik temelinde hizmet
edeceğime” dair sözümün gereklerini kısmen yerine getirmekle birlikte,
önümüzdeki dönemde tam gerçekleştireceğime de inanç ve kararlılığımı belirtmek
durumundayım.
Yargılanmamın temelinde uluslar
arası hukukun çiğnenmesi önemli bir rol oynar. Türkiye’ye teslim edilişimde
başta Yunanistan olmak üzere, birçok Avrupa ülkesinin ulusal hukuklarını
gözardı etmeleri ve açıklığa kavuşturulması gereken devlet ve hükümet çıkarlarını
esas alarak komplocu yöntemleri temel almışlardır. Bunu İmralı’daki duruşmada
mahkeme başkanlığına sunduğum bir mektupta “1925 Kürt İsyanında” İngiltere’nin
yürüttüğü politikanın günümüze uyarlanmış bir versiyonu olarak değerlendirdim.
Kendi payıma bunun kullanılanı olmamak için 1993’ten beri Türkiye ile diyalog
arayışlarımı ve sorunun şiddetten uzaklaşarak siyasal bir kanala dökülmesi
gerektiği; buna ihtiyaç duyulduğunu bu nedenle açıklamaya çalıştım. Yargılama
sürecine yaklaşımım bu hayati gerçeklikle yakından bağlantılıydı. Kanımca
hiçbir hukuk maddesi, bir ülkenin en temel politik gerçeklerinden bağımsız
olamazdı. Mahkeme bu husus üzerinde layıkıyla durmadı. Benim için halen
teslim edilişimdeki hukuk dışılığın temelinde Türkiye’nin dostluğu, çıkarları
gözetildiği için değil; çatışmayı çıkmaza sürüp daha çok kendilerine bağlamaya
amaçlamadıkları için gerçekleştirilmiştir. Burada benim duruşmamın
yanlışlıklarından ders çıkarmak kadar, diğer önemli yan özgür vatan birlikteliği
ve Demokratik Cumhuriyete sahip çıkmak temelinde olmalıdır.
Yargılanmam TCK’nın 125.
Madde uygulanmasını da dar ve tekniki buldum. Hem cumhuriyetin en kapsamlı
isyanı denilecek, hem de bu isyanın dayandığı temel tarihi, sosyal, siyasal
nedenleri neredeyse yok denilecek kadar dile getirilmeyecek. Dar resmi
hukuk yargılanmasıyla yetinilerek, çağdaş bir çok ülkenin de tarihilerinde
ortaya çıkan benzer sorun ve olayların ele alınış ve çözüm tarzının hayati
olduğu tarihteki bu örneklerden yapılacak kıyaslamalarla olaya daha objektif
yaklaşılacacğı inancındayım. Yine en azından cumhuriyet tarihi boyunca
bu nitelikte kapsamlı olayların artık bilimsel ele alınmayı zorunlu kıldığı,
salt resmi hukukça yaklaşımın çözüme katkıda bulunmaktan ziyade, çıkmazı
daha da derinleştireceği temel endişe kaynağımdı. Buna karşın, bu isyanı
gerçekten yüzyılın son kapsamlı olayı olarak tarihe bırakıp, bundan çıkaracağımız
kapsamlı derslerle yeni yüzyılı özgür birey ve toplum oydaşlığına, konsensüsüne
dayalı demokratik çözüme, cumhuriyetin demokratik evrimine dayanmak en
doğru yaklaşımdı. Klasik cumhuriyet hukukunu bu kadar zorlayan bir isyandan
en önemli husus Demokratik Cumhuriyetin yeni anayasal ifadesinden başka
bir şey değildi. Özgür birey ve toplumun hukuku ancak böyle bir demokratik
anayasadan doğabilirdi. Dolayısıyla geçmiş resmi hukukun mahkumiyetinden,
ütopik de olsa ahlaki ve siyasi haklılığımı bu demokratik hukukun gelişiminde
görüyordum. Çözüm, kurtuluş, bireysel olduğu kadar toplumsal olarak da
buradaydı. Bu yaklaşımım da fazla ciddiye alınmadı. Hukukun somut, maddi
olguya göre hareket ettiğini biliyorum. Ama bitmemiş hareket halinde bir
olay-olgu silsilesi devam ediyordu. Halen de devam ediyor. Bu durum bile
mevcut hukukun yetmezliğini çok açık gösteriyor. Cumhuriyet tarihinin hiçbir
dönemi ile kıyaslanmayacak bir insan hakları ve demokrasi tartışması var.
Mevcut anayasanın bırakalım demokrasi ile ilişkisini, bir hukuk devletinin
bile önünde engel olma durumu; önde gelen hukukçular tarafından da tartışılıyor.
Savunmamdaki temel iddialarımdan
biri, ulusal kurtuluşta olduğu kadar, cumhuriyetin kuruluşunda da Kürt
varlığının inkar edilmek şurada kalsın; gerçek olan Kürtlerin temel bir
kuruluş öğesi olarak rol oynadığıdır. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ün
demeç ve yönergelerinde bunu görmek zor değildir. Birinci TBMM’deki temsilde
de bu durum kendisini açıkça gösterir. Ama ne zaman ki o dönemde henüz
kuruluş aşamasında olan cumhuriyet; İngiltere’nin Musul-Kerkük petrolleri
nedeniyle hem Kürtler üzerinde oynamaya çalışması hem de içte saltanat
ve hilafet tabanına dayalı isyanların cumhuriyeti tehdit etmesi sonucu
tüm dikkatleri cumhuriyetin korunmasına yöneltmişti. Bütün isyanlar tasfiye
edilirken demokratik olduklarından dolayı değil; cumhuriyet karşıtlıklarından,
cumhuriyeti tehlikeye düşürmesi kaygılarından dolayı hedefleniyordu. Kürt
etnik ve dini tabana dayalı isyanların üzerine de bu amaçla yürünüyordu.
Burada amaç cumhuriyetin korunmasıdır. Uygulanan şiddetin azlığı-çokluğu
tartışılabilinir. Yine tasfiye sonrası yaklaşımlar da eleştirilebilinir.
Ama cumhuriyetin kuruluş sürecindeki isyanlar ve burada Kürtlerin iki yönlü
rolü önemle göz önüne getirilmelidir. İsyan bahanesi ile aşırı bir ulusçuluk
anlayışını tüm Cumhuriyet tarihine yaymak, en büyük yanlışlık ve talihsizlik
olmuştur. Asli bir kurucu öğenin tarihte bir benzeri daha görülmeyen ‘dil
yasağına’ kadar varan uygulamaya tabii tutulması trajik bir durumdur.
Cumhuriyetin kurucusu olarak
Atatürk’ün temel bir amacının bu olduğuna inanmıyorum. Kuruluşta cumhuriyetin
bekaa sorunu temel bir kaygıdır. Tüm sorunlara bakışta bu vardır ve anlaşılırdır.
Atatürk’ün demokratikleşemeye adım atmaya yönelik iki demokratik deneyimi
vardır. Bu denemelerde başarılı olamaması otariterliği ile izah edilemez.
Başarılı olamamada sosyal gelişme düzeyi ve yetersiz kadro daha objektif
bir rol oynamıştır. Kaldı ki cumhuriyetin kendisi bilime verdiği şansla,
özgür bireyin ortaya çıkışında fidelik rolünü oynamıştır. Demokrasinin
alt yapısında en temel bir gelişmedir bu. Atatürk’ün çağdaş medeniyet hedefinin
de en iyi ifadesini uygarlıkta bulduğu açıktır. Cumhuriyet nesillerine
bırakılan görev buydu. Yerine getirilmeyen en temel görev de budur. Cumhuriyeti
yoz bir oligarşiye dönüştürenler bundan sorumludur.
Savunmamı özce böyle bir
cumhuriyet değerlendirmesine dayandırmaya çalıştım. PKK hareketinin oluşumunda
cumhuriyetin yoz bir oligarşiye dönüşümü temel bir rol oynar. Çıkış döneminde
“Kürt” sözgcüğünün ağızdan çıkması ya cezaevi ya da dağa çıkışla sonuçlanıyor.
Burada demokrasi yoksunluğunun çok ötesinde, ürkütücü bir inkar durumu
vardır. Dolayısıyla örgüt adına, hem programatik hem de eylemsel bazda
atılan her adım beraberinde çok fazla radikalliği getiriyordu. 1970’ler
Türkiyesi’nin aşırı kutuplaşması ve şiddet ortamı, yine dünya çapındaki
“soğuk savaş” kutuplaşması herkesi, her hareketi etkilediği gibi beni ve
temsil etmeye çalıştığım örgütü de şiddetle etkileyeceği açıktır. Hareketin
ortaya çıkışında yetersiz tarih ve siyasi bilinç durumu, bunun yanında
yanlışlıklarla dolu değerlendirmeler neredeyse o dönemin her hareketini
çağdaş mezhep durumuna düşürüyordu. Yine cumhuriyet, demokrasi ve hukuk
kavramlarına ulaşmak şurada kalsın; genel bir devlet kavramına bile ulaşılamadığı
herkes için acı bir gerçektir. Sözde, ideolojilerin savaşı veriliyordu.
Ama şimdi geriye dönüp bakıldığında birçok yönden cehaletin savaşının verildiği
acı bir gerçektir. Bundan yalnız bireyin, örgüt mensuplarının sorumlu tutulamayacağı;
tüm bir dönemin, Türkiye söz konusu olduğunda dar çıkarcı oligarşinin en
başta sorumlu tutulması gerektiği de açıktır. Burada kastım suçlu aramak
değildir. Kastım, yakın tarih ve çıkış koşullarına objektif bir anlam vermektir.
Hukuk ne kadar resmi, somut da olsa bu gerçeklikten bağımsız olamaz. Hukukun
en azından hüküm verirken belli bir objektifliği göz önüne getirmek durumunda
olduğu inancındayım.
Dönemin tüm bu temel özellikleri
göz önüne getirildiğinde, PKK programındaki hedeflerin en ayırılıkçı propaganda
döneminde bile cumhuriyetin özüne karşı olmadığı gibi; aradığı birliğin
ancak demokratik cumhuriyetle gerçekleşeceğini, esas amacının da bu olduğuna
kuşku duymuyorum. Savcılık iddianamesine karşı, böyle bir cumhuriyeti savunmamın
hem bilimsel, hem de hedeflerimin özünü teşkil ettiğini vurguladım. Savunmalarımın
bunu yeterince kanıtladığı kanısındayım. 70’ler dünyasında özgürlük ve
eşitlik için oldukça yaygınlaşan, ister sınıf temelinde ister etnik-ulusal
veya dini temelde olsun, tüm hareketlerin bir benzerini yaşadığımız açıktır.
Düşünce ve inanç alanlarında olduğundan çok daha fazla, yasa dışılığın
da ötesinde, bir kültür-kimlik inkarının tepki doğurmaması anormaldir.
Dolayısıyla ben, PKK’nin ve önderlik ettiğim insanı en büyüklerinin, bizzat
mensuplarının yaşadığı ve yol açtığı acıları ne kadar büyük olursa olsun
resmi yasal düzene radikal bir başkaldırı da olsa ahlaki ve demokratik
siyaset açısından zorunlu, bilimselliğin gereği meşru bir çıkış biçiminde
değerlendirdim. Savunmamın önemli değerlendirilmesi de budur. Bununla görünüşte
resmi hukuka karşı en ağır davranışlardan birine öncülük ediyorum. Bu kadar
aşırı bir kimlik inkarı başka bir ifade tarzına da imkan vermiyor. İnsan
benliğine saygılı ve onurlu olmak istiyorsak yalnız da olsak direnmenin
meşruiyetine inandım. Başka tür insanlığımı koruyamayacağım endişesini
hep taşıdım. Savcılık iddianamelerinde bu yan hiç görülmek istenmiyor.
Ama, yarın eğer demokratik cumhuriyetimiz ve anayasamız olacaksa, bu meşru
direnmenin de önemli bir rol oynadığı teslim edilecektir. PKK’nin yanlışlıklarını
hiç kimse benim kadar görüp, üzerine gitmemiştir. Ama temel bir özgür kültür,
kimlik arayışında olduğu da görülmelidir. Resmi hukuk açısından tümüyle
suçlanma tarzları geleneksel dogmatik dini suçlamalardan farksızdır.
İddianamelerde görülen temel
bir yanlışlık da eylem yapısı hakkındaki değerlendirmedir. Kapsam ve süre
bakımından düşük yoğunluklu bir savaş olarak değerlendirilen bu isyanda,
kamuoyunda yaratılan etkilenmelerin de bir sonucu olarak eylemlerin düz
değerlendirilmesi, bana maledilmesini, olayı en yoğun yaşayan biri olarak
fazla gerçekçi bulmadım. Örgüt içinde adeta hergün bir karşı savaş durumunu
yaşadım. Meşru savunma düzeyinde tutmak için olağanüstü bir çaba harcadım.
Kime, hangi meşru savunma dışı eylem anlayışlarına karşı nasıl mücadele
verdiğimi PKK’nin içini biraz inceleyenler göreceklerdir.
Eğer dünyanın birçok bölgesinde;
örneğin Cezayir, Filistin, İran, Bosna, Kosova vb. yerlerde yaşanmış eylem
yoğunluğuna ve kayıplarına karşın, bizim eylemlerimiz çok sınırlı kalmışsa
bunda birey olarak konumum, rolüm daha iyi görülebilirdi. Bu hususta kendimi
ceza maddesinden korumak için değil, yine gerçekliği olduğu gibi görmenin,
hukuk açısından vezgeçilmez olduğu inancındayım. Sonuçta doğru bir çözüme
gidilecekse, hukuksal yapılanmanın bu yönü önemli etkide bulunacaktır.
Savunmamın temel ağırlık
noktalarından biri de, yüzyılın sonlarına doğru dönüşen dünya ve Türkiye
koşullarında PKK’nin, dolayısıyla Kürt sorununun da önemli dönüşümlerle
karşı karşıya olduğunu ve bu yönlü ortaya çıkan gelişmeleri açıklamaya
çalıştım. Bu husus da hem iddianamede, hem kararda fazla göz önünde
bulundurulmadı. Gelişmelerin hukuki bağlantısı kurulmadı. Bunu, özellikle
geleceğe ilişkin öneminden ötürü açma gereğini buluyorum.
90’larda Sovyet sistemindeki
çözülme, etkileri açısından en azından II. Dünya Savaşı sonrasına benzer
etkilenme ve sarsılmalara yol açtı. Sosyalist sistemin demokratik evrimi
gösterememesi; buna karşılık kapitalizmin kendi otoriter faşist rejimlerini
aşma ve demokrasisini yaygınlaştırma yeteneğini göstermesi; çözülüşün temel
nedeni olduğu gibi, demokratik sistemin dünya çapında gelişme göstermesine
yol açtı. Bunda şüphesiz bilimsel-teknik gelişmelerin rolü belirleyicidir.
Çözülüşle birlikte soğuk savaş dönemine ait kutuplaşmalar anlamsızlaştığı
gibi, buna dayalı sağ-sol ayırımlarının şiddet anlayışları da anlamını
yitirmeye başladı. Öne çıkan ve yükselen temel değerler; insan hakları,
demokratikleşme, kültürel kimlikleri sahiplenme, benzeri ana konularda
yoğunlaştı. Mücadelelerin dili de şiddet olmaktan çok, barışçıl biçimlere
evrildi. Son bir-iki yüzyılın; sınıfsal, ulusal kavgaları, savaşları artık
ağırlığını ve anlamını yitirmesine; yani yüzyılın barış ağırlıklı sınırların
meşruiyetini esas olarak, içte insan haklarına, demokratikleşmeye ve bununla
kültürel özgürlüklerine kavuşmaya bıraktı.
Gelişmelerin bu yönlü olacağı
genel bir kabul gördü. Birçok ülke pratiği de bunu doğrularcasına önemli
gelişmelere tanık oldu. Günümüz dünyasının halen yaşadığı dönüşümün sarsıntıları,
bu temelde olduğu gibi, gelişme şansının da bu tür gelişmeleri bünyelerinde
en kapsamlı yaşayan ülke, örgüt ve bireylerden yana olacağı açıktır. 90’lı
yılların Türkiyesi’nde de hem kendi tarihi, toplumsal, ekonomik, kültürel-siyasal
gerçekleri; hem de güncel dünyanın, özellikle Ortadoğu’da yaşanan bu gelişmelerden
şiddetle etkileneceği açıktı. İmparatorluğun kalıntılarından bir cumhuriyet
yaratmakla birlikte, Atatürk döneminin iç ve dış koşulları, sorunların
çözüm dili olarak demokratik yönde evrime fırsat tanımamıştır. Kaçınılmaz
bir otoriter dönem yaşandı. II. Dünya Savaşı koşulları, güvenlik kaygısıyla
daha da içe büzülmeye yol açtı. Dönemin daha çok faşizme karşı demokrasinin
zaferi ile sonuçlanması nedeniyle, dışta yaşanılan etkiyle; sorunun çözümü
için, üstten bir demokratikleşme çabasına girişildiyse de, devlet ve toplum
yapısında, hukukta yeterince yansımasını bulamadı. Gelişme, daha çok oligarşik
karakterde oldu. Cumhuriyetin kuruluş felsefesi ve dengelerini dikkate
almayan bu yönlü oligarşik gelişmeler, 27 Mayıs askeri müdahalesiyle yeni
bir sürece yol açtı. Bu süreç, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbeleriyle
derinleşerek sürdü. Giderek artan bir ekonomik ve toplumsal bunalıma yolaçtı.
Yeni anayasalar yapılmasına karşın, devletin hukuk niteliğinden daha fazla
uzaklaşması, keyfi rejimlere yolaçmaya götürdü. Toplum; hukuka, özellikle
de demokratik hukuk esaslarına göre değil; iktidar erki, güç hangi taraftaysa
o tarafın çıkar ve kurallarına göre idare edilmeye çalışıldı. Cumhuriyetin
başlangıç dengelerinden ve yapısından giderek daha da uzaklaşıldı. Rejimde
yozluk gün geçtikçe daha da arttı. Kapitalizmin vahşi döneminin de ötesinde
hiçbir sistemle izah edilmeyecek gelişmeler ortalığı kapladı. Herkes başının
çaresine bakmaya, “gemisini kurtaran kaptan” rolüne soyundu. Temel moral
ve hukuk değerlerinde aşınma daha ileri bir boyuta vardı.
Darbeler, çözümden ziyade
bunalımın daha da derinleşmesine yolaçtı. Yapılan anayasalar, adeta toplumu
kefene sarmaya benzer roller oynadı. Sağ-sol şiddet durumu, sorunları daha
da içinden çıkılmaz kıldı. Şüphesiz bu durumlar, kendiliğinden güncel gelişmeler
olarak değerlendirilemez. Tarihi temel kadar, çağa olumlu yanıt verememe,
dar çıkarcılık, birçok benzer toplumda görülen oligarşinin gelişme zeminine
yolaçtı. Hakedilmediği halde, yaşanan bu oldu. Türkiye, 90’lı yıllarda
bu durumu, dünyadaki demokratikleşmenin de etkisiyle yoğun tartışmaya başladı.
Tartışma kapsamlıydı. Bazı demokratik adımlara niyetlenildi. Tam da bu
noktada PKK önderliğindeki düşük yoğunluklu savaş çözümlenemediği için,
ön görülen bu adımlar atılamadığı gibi, devleti daha da içinden çıkılmaz
hale sokan; halen yoğun yaşanılan, tartışılan çeteleşme tehlikesi ile karşı
karşıya bıraktı. Şiddette kilitlenme durumu, Türkiye tarihinin en kapsamlı
faili meçhul cinayetlerine, neredeyse hukukun çetelerin insafına bırakılması
gibi olumsuz gelişmelere yol açarken, devletin raydan çıkma tehlikesi açıktı.
PKK içinde de buna benzer gelişmeler sözkonusuydu.
Ana hatlarıyla ortaya koymaya
çalıştığım bu durum, PKK’nin ortaya çıkışından 90’lı yıllara kadar olan
dönemiyle, sonrası açısından önemli bir dönüşüm nedeniydi. “1993 ateşkes
denemesi” PKK’nin içinde yoğunlaştırdığı mücadele, bu tehlikeli sürecin
önüne geçmek kadar, dünya ve Türkiye’deki yeni gelişmeleri anlamak
ve yanıt vermek endişesini de taşıyordu. Fazla derinlikli ve hakim olunmasa
da bu yönlü çabalarım çok açık ve önemlidir. İstenilen sonuca o dönemde
yol açmadıysa da, bu yönlü ortaya çıkan gelişmelere karşı, daha duyarlı
ve olumlu olmaya çalıştım. Bu yıllarda savunmamda da belirttiğim gibi,
Cumhurbaşkanı, Başbakanlık, Genelkurmayın her birinin kendi misyonlarınca
dolaylı da olsa yansıttıkları önemli mesajlar sözkonusu oldu. Bu mesajlara
karşı, tek taraflı iki defa ateşkes denemesine giriştim. Bu tutumumun altında
yatan temel nedenler, şüphesiz Dünya ve Türkiye’deki gelişmeler kadar PKK’nin
eski program ve eylem yapısının artık kilitlendiği, çözümsüzlüğe yol açacak
kadar derinleşmesi, çözüm yeteneğini gösterememesi dolayısıyla yeni anlayış
ve yöntemlere ihtiyaç duyulmasından ötürüydü. Her geçen gün, bunun etkisi
daha da hissediliyordu. Daha dışardayken kontrol ve denetim yanı ağır bassa
da, 96’lardan itibaren MGK konseptlerinde payıma düşene tv programlarında
yoğunca işleyerek yanıt vermeye çalıştım. Örgütü bu yönlü hazırlamaya çalıştım.
Çünkü karşılıklı tırmanış, çözüm şurda kalsın çıkmazı derinleştiriyor,
acı ve kayıpıları dayanılmaz boyutlara taşıyordu. Suriye’den çıkarken,
dağı değil de Avrupa’yı tercih edişimin nedeni siyasi bir kanalı yaratarak,
şiddete kontrollü son verme niyetimdir. Bazı kişiler aracılığıyla mesaj
kanallarını işletmeye çalıştım. Teslim edilişim bu koşullarda oldu. İçerdeyken
de zaten İmralı yargılanma sürecinde bunu açıkça dile getirdim. Savunmamı,
bir şiddet dönemini sona erdirme ve sorunların köklü dönüşümünün dünya
çapında olduğu gibi Türkiye’de de ancak kapsamlı bir demokratik dönüşümle
mümkün olacağı, Kürt sorununa da bireysel dönüşümün bir parçası olarak
çözüm bulunabilineceğini bir manifesto olarak sunmaya çalıştım.
Duruşmalarda silahlı çatışmaya
son vermeye yönelik çağrılarıma, PKK Merkezinden gelen olumlu yanıtlarla,
olaylarda belirgin bir düşme yaşandı. 1 Eylül silahlı mücadeleye son verme
çağrıma; örgütün katılmasıyla, hem güçlerin sınır dışına çekilme
hem de eylemlerde Genelkurmayın tespitlerinde de dile getirildiği gibi,
yüzde doksanlık bir düşüş yaşandı. Hem stratejik karar, hem uygulamalarda
yıllarca istenen bu yönlü gelişmeler, kamuoyu üzerinde de olumlu etkilere
yol açtı. Bu gelişmeler beraberinde yoğun olarak demokratik adımlar tartışmasını
getirdi. Şüphesiz bu yönlü tartışmalarda Yargıtay Başkanı’nın yeni adli
yılın açılışında yaptığı tarihi konuşma, bir dönemin kilometre taşı rolünü
oynayacak önemdeydi.
|