| DAVA ANA SAYFA| GİRİŞ SAYFASI
YARGITAY'DAKİ SAVUNMA -2                                                                     21 Ekim 1999
 
Yargıtaydaki duruşma ve nihai karara bu gelişmeler ışığında gidilmelidir. Verilecek karar ne olursa olsun; Türkiye’nin 2000’e girişinde önemli gelişmelere yol açacağı açıktır. Üzerinde önemle durma, dar hukuk ceza kanunu ötesinde yaklaşım gösterme, Türkiye’nin geçmişine sağlıklı yaklaşım kadar, geleceği aydınlatmada da büyük rol oynayacaktır. Özellikle klasik isyan süreçlerinin tekrarına berzer yaklaşımlar, benzer isyanlara yol açacağı gibi, bilimsel ve çözümleyici yaklaşım, yaşanan bu isyanı son isyan olarak tarihteki yerine bırakabilecektir. Bu dava, cumhuriyetin özgür toplumsal sözleşme yoksunluğunun sonucudur. 

Türkiye, günümüz toplum ve devlet yapısını tarihinde belki de ilk defa yoğun bir eleştiriden geçirmektedir. Bu eleştiriler devletin en üst düzeyinden geldiği kadar, Türkiye’nin içinden ve dışından gelmekte, köklü çözüm arayışlarını kaçınılmaz kılmaktadır. Çağla ilişkilerin evrensel demokratik ölçülerle kavranmamış olması, günü kurtarmacı anlayışlarla temel toplumsal sorunları örtbas etmenin akıllı politika sanılması, bu anlamda gelenin gideni aratması, II. Dünya Savaşı sonrasının tipik özelliğidir. Cumhuriyetin kuruluşu, tarihi bir ihtiyaç ve ileri bir adımdı. Bilimsel temellere dayanmayı sürekli gözetmesi doğruydu. Bunun için alt ve üst yapı reformları ön açıcıydı. Özgür birey ve toplum yaratma doğrultusu, demokrasiye doğru evrim gösterebilirdi. Fakat yeni bir dünya savaşının gelişi ve şer alan kutupların şiddetli zıtlıkları, daha çok güvenliği ön plana almayı, toplum ve devlet yapısından uzaklaşmayı beraberinde getiriyordu.  Otoriter cumhuriyet kendini kaçınılmaz kılıyordu. Savaş sonrası tarihi bir demokrasi şansı vardı. Bu şans, daha çok ticaret ve toprak sahiplerinin artan ağırlığını oligarşik yapıya damgalarını vurmalarında fırsat olarak kullanıldı. Geriye çeken bir adımdı. Bir türlü gelişmeyen orta sınıf ve milli sanayi kesimleri, yine emekçi kesimin bu kesimle birlikte mevcut zayıflığı demokratikleşmenin toplumsal bel kemiğini zayıf ve çarpık kılıyordu. Demokratik kurumlaşmaya en çok sahip çıkması ve geliştirmesi gereken bu kesimler, gelişen oligarşikleşmenin yedeği olmaktan kurtulamadılar. Verilen kavga, kaosun derinleşmesinden başka  temel bir gelişmeye yol açmıyordu. Ordunun müdahaleleri toptan dağılmayı önlemekten, vidaları daha sıkmaktan öte bir rol oynamıyordu. Birçok toplumsal proje kağıt üstünde kalıyor, günü birlikçiler kendileri için bu ideal ortamı, devlet ve toplumu daha çok soymada giderek bir yarış halinde, yağmalamayı politika haline getirdiler. Bu süreç artık temel hukuk değerlerinden bahsetmenin anlamsızlaştığı bir süreçtir. 

Bu süreç şimdi köklü yargılanıyor. Son Marmara depremi ve yıllardır düşük yoğunluklu bir savaşın ortaya çıkardığı gerçeklik; devlet artık değişmelidir tarihi yargısı oldu. Devletin en temel kurumları, bu husuları her geçen gün biraz daha derinleştirerek seslendiriyorlar. Sivil toplum, tarihinde ilk defa öz gücüyle rolünü belirlemeye çalışıyor. Burada cumhuriyetin iflası değil, özellikle son 40-50 yıllık bir yönetim zihniyeti ve yöntemlerinin işlemezliği, sınıfta kalması söz konusudur. Dolayısıyla tartışmanın derinliği ve çare arayışının köktenliği, eğer ciddi bir çıkış ve çözüm bulunacaksa şarttır. Eski zihniyet ve dar çıkarcı günübirlik yaklaşımlar, en önemli tehlikeler olarak görülmelidir. Artık burada sağ-sol, iktidar-muhalefet, asker-sivil ayırımı yapmanın ve suçlamalarla kendini aklamanın doğru olmaması kadar, sonuç veremeyeceği de bilinerek, dönemin yargılanması ve çözüm olanakalarının ortaya çıkarılması gerekmektedir. Herkes rolünü görmeli ve yeni çağdaş devlet ve toplum yapısında yerini doğru belirlemeye çalışmalıdır. Gerçek ve tarihi bir toplumsal sözleşme aranmaktadır. Herkesin çabası burada gerekli olduğu kadar, yapıcı da olmalıdır. 

Şunu olanca açıklığı ile bilmek, gereğine inanmak ve yerine getirmek ile karşı karşıyayız. 200 yıldır çağdaş anlamda her tür sınıfsal, ulusal, dinsel, etnik kavgalar yaşandı; darbeler yapıldı. İktidarlar değişti. Hükümetler ortaya çıktı. Fakat günümüzün her kesimin şikayetine yol açan durumuna yol açmaktan kurtulamadı. Bu şunu kanıtlıyor: Temel toplumsal sözleşme imzalanmamıştır. Üst yapıdaki kavganın sonuçsuzluğu ve tüketiciliğinin temel nedeni burada görülmelidir. Bir tarafın üste çıkması, hakim olup hatta ezmesi çözüm olmuyor. Tam tersine dengesizliği, toplumsal uyumu daha da bozuyor. Cumhuriyetin yaşadığı ve hak etmediği en temel noksanlık buradadır. Cumhuriyet belki çağdaş bir devlet oldu, ama toplumsal sözleşmesi olamadı. Onu geliştiremedi, hatta göremedi. Anlamaya yanaşmadı. En tehlikeli noksanlığımızın bu olduğunu görmekten ve bunu gidermekten korkmamak gerekiyor. Bu yapılamayan toplumsal sözleşme kendsini birçok temel alanda gösterdi ve günümüzde şikayet, eleştireden de öteye eyleme de geçirerek; geçmişi adeta boşa çıkararak gösteriyor. Düşünce, inanç özgürlüğünden tutalım; temel kültürel kimlikler, toplumsal kesimlere kadar uzlaşmanın evrensel hukuk değerlerine göre kurulmadığı, burada büyük bir noksanlık yaşandığı açıktır. Tersine mevcut siyasi ve hukuki; resmi ideoloji ve kurumlaşmalar, en ciddi engel konumunda olduklarını bu yargılama sürecinde göstermekten kurtulamamışlardır. Toplumun travmalı durumu, deprem gibi temel olaylarda da kendini gösteriyor. 

Daha da açık anlaşılması için yargılandığım dava konusunu da açmakta tarihi yarar görüyorum. Kürt diye seslendirilmek istenen olguya ne ad verirsek verelim, öncelikle bilimsel tanımını yapamamaktan tutalım, hem sorunlara çağımızın  gösterdiği yaklaşımlardan hiç sonuç çıkarmama ve yararlanmama, sürekli bastırma ve yok sayma; buna yönelik tepki söz konusu olduğunda da en eski aşiret mantığı ve ruh ilkelliği ile bunu en büyük tehlike ilan edip üzerine gitme, dili yasaklamaya varan ve giderek çözeceğini sanmak anlayışıyla felsefe, hukuk, siyaset, ahlak, din, tamamen bir tarafta bırakılıyor; fiziki çözüm dediğimiz son karşı kişi kalıncaya kadar tasfiyeyi esas alma, elde tek yöntem olarak kalıyor. Daha sonra yapılan yargılamalar ve uygulanan siyasetler ne anlam ifade edecekler? Fiziki çözüm için artık hukukun ve siyasetin gereği var mıdır? Olsa bile ayıbı örten asma yaprağı kadar değeri olur mu? Karşı taraf bunu, bu acımasız çözüm tarzını gördükten sonra karşı tepkide sınır tanımaz duruma; dolayısıyla çözümsüzlüğü derinleştiren karşı kutup olmaktan kendisini alıkoyabilir mi?

Türkiye'de sorunların tahrik tarzıyla kendini böyle ortaya koyması aşiret sisteminin örfi hukukunun bile gerisine düşmeye yol açıyor. Halbuki çağdaş demokratik çözüm tarzının, en kapsamlı toplumsal sorunlara bile son yüzyılımızda başarılı bir çok uygulamayla çözüme götürdüğüne tanık olunmuştur. Savunmalarımda bunu ortaya koydum. Avrupa'da çekirdek bir ülke olan İsviçre'de dört temel ulusun dil, kültür, din farklılığını en kapsamlı yaşamasına rağmen, en güçlü demokratik birlikte yaşamayı gerçekleştirebilmiştir. Afrika'da; Güney Afrika deneyimi çeşitli ırk, dil, din, etnik farklılıklarını, uzun mücadelelerden sonra demokratik sistemin zaferiyle çözüme götürebilmiştir. Asya’da; Rusya gelişkin bir federasyonla din, dil, etnik farklılıklarını çözmüşlerdir. Avustralya kıtasında Yeni Yeni Zelenda hatta Amerika kıtasında ABD"nin kendisi neredeyse tüm dil, din ulusların ortaklıklarından oluşmuş bir dünya federal sistemi; güçlü devlet olmanın en gelişkin düşünce, inanç kültür farklılıklarının en kapsamlı özgür ve eşitliği doğru yaşamasıyla gerçekleştirebileceğinin dünya çapındaki örnekleridir. 

Farklılıkların özgürce yaşanması zayıflığın, bölünmenin değil; güçlenmenin zenginleşmenin zemini olabileceği, dünyamızın giderek hakim bir özelliği olmuştur. 

Tarihte bağnaz din, ulus, aşiret şövenizminin, faşist totaliter rejim deneyimleriyle, insanlık dışı yüzü ortaya çıkmış ve yüzyılımızın savaşlarında iflasları kesinleşmiştir. Tersine, demokratik sistemin zengin çözümleyici özelliği dünya çapındaki başarısını kanıtlamıştır. Çağdaş uygarlığın, demokratik uygarlık olduğu tartışmasızdır. 

Türkiye'nin güncel somutunu tarihi ile kıyasladığımızda toplumsal sorunlarda bir çok yönden geriye düştüğü, kendisini çözümsüzlüğe mahkum ettiği görülecektir. Burada amacımız Cumhuriyeti, imparatorlukla ilericilik anlamında kıyaslamak değildir. Fakat toplumsal sözleşme kavramının ne kadar önemli olduğu, devlet olarak ne kadar güçlü de olunsa toplumsal mukavelenin vazgeçilmez olduğunu çok iyi görmek gerekir. Bu günlerde basına da yansıyan sayın Başbakan Ecevit'in hediye olarak ABD'ye götürdüğü Fatih Sultan Mehmed'in Balkanlar’da savaşla elde ettiği yerlerde din, kültür yaşamlarından halkların özgürlüğüne ne kadar önem verdiğini gösteren fermanı takdim etmesi ve özü itibarıyla günümüzde de aradığımız bir anlayıştır. Osmanlı'nın bu kadar farklı kavim, din, dil, aşiret, ırk toplulukları arasında en uzun süreli yaşayan bir imparatorluk olmasında, toplum felsefesinde bugün de örnek alınabilecek sağlam bir toplumsal sözleşmeye sahip olmasının belirleyici bir yeri vardır. Zorla asimilasyon yoktur. Sosyal yapıların kendi içinde ve dışında zora dayanmayan, özgür tercihe dayanan farklılıklarını korumaları ve yaşamlarının ayakta uzun süre kalmasının en temel nedenidir.

Cumhuriyet çağdaş bir devlet olarak kurulmuştur. Kurumsal açıdan imparatorluğu çöküşe götüren nedenleri aşmıştır. Aynı başarıyı toplumsal alanda da göstermesi özellikle son 40-50 yılın baştan çıkarıcı özellikleri neredeyse diyalektik bir hal almıştır. Kargaşanın, kaosun diyalektiği. Hiçbir toplum bu kadar uzun bir süre bu kaos diyalektiği ile normal yaşayamaz. Bu çılgınlaştırıcı bir rejim anlamına gelir. Bu tip rejimlerin siyası ve hukuki sistemi de olamaz. Hukukun devlet ve toplum yapısından giderek dıştalanması bu gerçeklikle yakından bağlantılıdır.

Bu gün yargılandığım, bu davanın konusu olarak Kürt orjinli bir toplum kesimini anlamaya çalıştığımızda bu acı gerçeklerle kıyaslamadan bir karara gitmek bu nedenlerle vahim bir hata ve yanlışlık olacaktır. Ben bu gerçekleri kastediyorum. 

Bu gün yargılandığım bu davanın konusunu gerçekliklerin ışığında anlamaya çalışmak büyük önem taşır. Cumhuriyetten ayırmakla suçlandığımız Kürt kökenli toplumun, Osmanlının bile gerisinde bir toplumsal inkarcılık cenderesinde yaşanmaya zorlandığı bir gerçektir. Bir kez daha belirtiyorum cumhuriyetin kuruluş sürecinde asli bir kurucu üye olduğu resmen tanınmıştır. En azından gerçekliği kabul edilmiştir. İsyanlara önderlik eden ve cumhuriyetle ters düşmüş toplum kesiminin yol açtığı sorunlar anlaşılırdır. Ama Atatürk sonrası özellikle normalleşme sağlandığında ve cumhuriyete yönelik ciddi bir tehlike kalmadığı artık Osmanlının  toplumsal sözleşme statüsünün gerisinde olmaktan da öte inkara gitme, bunu dil yasağına kadar vardırma ve anayasaya da  taşıma, toplumsal meşrutiyeti ortadan kaldırır ve her tür isyanın kanuni olmazsa da ahlaki ve siyasi gereksinimini ortaya çıkarır. Öncülük etmekten yargılandığım olayın temelinde bu gerçekliğin görülmesi şahsım için olmasa da, en azından yakın geçmişi doğru anlamak ve geleceğin toplumsal sözleşmesini, anayasasını doğru yapmak açısından hayati önem taşır. Başta Kürt toplumsal yapısı olmak üzere, ağırlıklı olarak Türk kökenden oluşan Türkiye (Türk demek dar kalıyor.) Ulusal yapısı içinde tüm farklı kesimlerin çağdaş toplumsal sözleşmesini bilimsel temellerde düzenlemek artık kaçınılmazdır. Cumhuriyetin kuruluşunun devrimci niteliğiyle, sonrasında gelişen kaosu ayırt etmek gerekir. Birincisine ne kadar bağlı ve saygılıysak; ikincisini de aşmayı bu bağlılığın ve saygının gereği olarak bilmek o kadar gerekli ve doğru olur.

Bu yargılanmanın somutunda bazı hususlar, çarpıcı ve tarihi açıdan çözüm arar biçimde karşımıza çıkmıştır. Birinci husus, cumhuriyetin kuruluşunda Kürtlerin payı küçümsenmiştir. Cumhuriyetin kuruluşundaki bu pay küçümsenirse, bu küçümsenemez bir halk gerçekliğinin çağdaş hakları uzun süre gözardı edilir, zorla asimilasyona kalkışılırsa bununla sağlıklı bir siyasi ve hukuki sistemin kurulamayacağı, kurulsa bile bu politikalarla yaşatılamayacağıdır. Ama politikaya ve hak eşitsizliğine karşı meşru da olsa bir isyanın ayrılıkçılık temelinde başarıya gidemeyeceğidir. Yeterince yaşanan isyanlar, bu gerçeği  büyük acı ve kayıplarıyla fazlasıyla ortaya koymuşlardır. Ayrıca isyanların ara dönemlerinde ister zorla ister kendiliğinden uykuya yatma tarzında olsun, yaşamanın çözüm olamayacağı artan birikimlerle, daha ağır patlamalara yol açacağı anlaşılan diğer bir temel husustur. Bu isyanların siyasi gerekçesini ortaya çıkarır. 

Cumhuriyet tarihi bu anlamda eksik ve yanlışlığını görerek ancak doğru yola girebilir ve hak ettiği başarıya ulaşabilir. Onun için diyorum ki; bu yargılanma resmi hukukun dar ceza maddeleriyle kendini yeterli haklı bir yargılama kararıyla sınırlandırmamalı. Bu bakış açısı cumhuriyetin özüne yeterince cevap vermeyecektir. Şunu bir slogan olarak her zaman dile getirmekten kendimi alıkoyamam. Ben cumhuriyetin özüne değil, oligarşik saptırılmasına karşı savaştım. Bunu yeterince ifade edememe veya isyan sürecinde bazı eylemcilerin asla kabul edilemez eylemlilikleri, mücadele gerçeğimin bu yönünü ortadan kaldıramaz. Daha da genelleştirirsem PKK öncülüğünün program ve eylemlerinde ki ütopik ve yanlışları, gerçeğimin bu asli özelliğini ortadan kaldıramaz. Kaldi ki içinde milyonlara varan kitlenin, kültürsüzlüğün ürünü birçok kuralsız bireyin ve bizzat savaşan tarafların tüm eylemlerinde bu kadar abartmalı yargılanmam, kapsamı bu kadar olan bir sorunda sorumluluğun bilimselliğini epey aşan bir biçimde bana yığılmasını evrensel hukuk ilkeleriyle, temel siyaset ve ahlak felsefesiyle bağdaştırmak mümkün değildir. 

Bu Dava Demokratik Cumhuriyet ve Anayasasıyla Sonuçlanacaktır

Cumhuriyet olarak kurulan devletin çok sözü edilmesine rağmen özü, en az anlaşılan kavramlardan biridir. Atatürk, şüphesiz kuruluşunda temel rolü oynadığı eseri tanıyordu ve onu ulusa biricik armağan olarak bırakıyordu. Anlaşılması için bilim ve eğitime başta gelen bir yer veriyordu. Bu konularda gerçek ve büyük bir devrimci rol oynuyordu. Ama bu eserin tamamlanmaya ihtiyacı olduğunu, özellikle toplumsal zeminin yenilenmesi en temel sorundu. İki demokratik deneyim Terakkiperver ve Serbest Cumhuriyet Fırkaları başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Üst yapıdaki reformlar toplumsal dokuyu fazla derinliğine değişikliğe uğratamıyordu. Doğuda isyanlar nedeniyle durum daha da geriye gitmişti. Dünya savaşı tehlikesi iç değişime fazla imkan vermiyordu. Bu hususlar imparatorluktan kalan enkazdan, devlet yenilenmiş olarak çıkıyordu. Ama ona göre yeni toplumsal sözleşme kurulamıyordu. Yeni bir ekonomik sosyal gelişme bunun maddi zeminini henüz yaratmış iken, eski feodal yapıya dayalı toplumsal uzlaşma cumhuriyet ile çekişmeyi aşamıyordu. Bir çok yönü zayıf ve tecrübesizliğinden dolayı yaratacılıktan yoksun olur. Eski statükoyu aramasından ötürü cumhuriyetin toplumsal zeminin giderek ağırlaşacak sorunlarla yüz yüze geliyordu. Kurulan siyasi rejimler bu iki yapı arasında gereken köprü rolünü oynamak şurada kalsın, daha da yobazlaşmalarına yol açıyordu. Bir kısım siyasi yapı cumhuriyetten nasiplenirkken, karşı bir kısım da bu haldeki çelişkili toplumu istismar ediyordu. Siyasette yozlaşmanın diyalektiği de böyle gelişti. Dünyada çağdaşlaşma sürecini yaşayan bir çok toplumda da benzer sorinlar yaşanıyordu. Fakat öncülük düzeyinde olan bazı ülkeler demokratik sistemin ölçülerini geliştirerek başarılı çözümlere yol açabildiler. Demokrasi belki de tarihte ilk defa kapsamlı bir biçimde toplumsal sorunların daha başarılı çözüm dilini yakalıyordu. Şiddete dayalı hakim ve otoriteryan yaklaşımların başarısızlığı kadar, yol açtığı tahribat ve gerilikler de ortaya çıkıyordu. Demokrasi ile mukayesede üstünlük ve başarının hangi sistemden geçtiği belli oluyordu. Türkiye cumuriyetinin geç kavramaya başladığı ve sırf batıya yaranmak için şekil şartlarını yerine getirmekle demokratikleşilemeyeceği de artık açığa çıkmıştır. Kurnazca, temel kavramlarla oynamak belki demogoji ustalarını ortaya çıkarabilir. Ama çok gerekli olan demokratik önderleri ortaya çıkaramadı. Demogoji ile adına hareket ettiği demokrasi arasındaki ilişki en tehlikeli ihanetlerden biri haline gelmiştir. Türkiye toplumu, bu ihaneti hak etmediği halde en tehlikeli biçimlerde yaşayan toplum haline gelmişti. Her yüce kavramın içi boşaltılıyordu. İnsanlığın uğruna yüz yıllarca kavga verdiği, özellikle büyük düşünselliğin ürünü olan kavramların fetişleşmesi, fahişeleşmesi söz konusuydu. Aydın hastalıkları derinleşiyordu. Batı rönensans ve aydınlanma ile dekmokratikleşirken Türkiye cumhuriyetinin sınırlı bazı olanakları da bu aydın ve politik cambazlkıları nedeni ile en içi boş, düşünmeden konuşan, pratik gereklerine yanaşmayan entelektüel ve politik ahlaksızlığın derinliğinde kulaç atıyordu. Hukukun bu gereklilik karşısında fazla bir düzenleyici gücü olamazdı. Anayasa ve yasaları raflarda gittikçe tozla boğulan metinler olmaktan kurtaramazlardı. Günümüzde yargının en zayıf kurumlardan biri olmasının nedeni de bu yapılardır. Halbuki yargının üçüncü bir güç olduğu tanımı yapılırdı. Günümüzde cumhuriyeti numaralayarak tartışmanın fazla değeri yoktur. Ama içeriğinin demokratikleştirilmesi ekmek, su kadar gerekli ve vaz geçilmezdir. Cumhuriyet demokratikleşmeden ilerlemesi şurada kalsın, zaten korumakta zorlandığı, yapıyı da, bu haliyle fazla koruyamayacağı anlaşılmıştır. Bu durum kurumların zayıflığı ve tecrübesinin eksikliğinden ileri gelmiyor. Yine asker-sivil kadro zayıflığından ileri gelmiyor. Fazlasıyla bu yanları var ve güçlüdür. Ayrıca ekonomik ve sosyal temel zayıflığı da artık söz konusu değil. Gelişkin bir demokratik cumhuriyette, el verecek olgun bir ekonomik sosyal yapı oluşmuştur. Kültürel birikim bütün yoz ve çarpıklığına rağmen yeterlidir. Eğitim kurumları ve eğiticiler fazlasıyla mevcuttur. Güçsüz ve özden yoksun bırakılmış da olsa bir hukuk ordusu da vardır. 

Ama bütün bu veriler, tarihin en ağır sorunlarını yaşamaktan kurtulma şurada kalsın, bizzat iradeleri dışında da olsa sorunun kaynağına dönüşmekten kendilerini alıkoyamamışlardır.

Büyük demokrasi tartışmasının altında yatan Türkiye gerçeği özce böyledir. Bu tartışmayı artık bir konsensüse, toplumsal sözleşmeye dönüştürmeden ileriye yönelik atılacak her adım, şimdiye kadar olduğu gibi ters tepmekten alıkonulamayacaktır. Temel halkaya eklenmeyen tüm halkalar boşa sallanır. Cumhuriyetin Atatürk zamanından beri eksik kalan toplumsal sözleşmesinin yerine geçirilmeye çalışılan bütün zoraki anayasalar uygulanamamaları şurada kalsın, sık sık lağv edilmekten kurtulamamışlardır. Hakiki demokrasinin uygulandığı ülkelerde yüz yılda yapılabilecek bir değişiklik on yılda bir, o da gayri meşru yollardan yapılmaktan kurtulunamamıştır. Neden yine gönüllü özgür düşünce ve inanç savunmasına dayanmak kadar, tüm toplumsal gerçekliği olan kesimlerin çıkarlarını, oydaşlığını vazgeçilmez kılan toplum, sözleşme yoksunluğudur.

Bunun altında yatan temel neden de yeterince özgür birey ve toplum gerçeklerinin oluşamaması, buna fırsat tanınmamasıdır. Bazı çıkar odakları hak etmedikleri boyutlarda kendilerini ifade etmektedirler. Bu kesimler düzenden veya düzensizlikten yararlandırılırken diğer kesimlere anti-demokratik ve hukuk dışı yaklaşımlarla yaklaşırlarken, alabildiğine de yasaklamacı güce erişmişlerdir. Özde bir ulusal ve toplumsal hukuk yakalanamamıştır. Var olan da oligarşik çıkar gruplarının istismarına uğramaktan kurtulamamışlardır.

Bu anlamda tanınmayan hukuk veya hukuksuzluk, affetmiyor. Ektiğini biçersin. Tüm toplum kesimleri bu temel nedenlerle çarpıkta olsalar aslında ayağa kalkmışlardır. Toplum, genel bir isyan halini kendine göre yaşamaktadır. Burada kavgayı savunmuyorum. Kavga fazlasıyla yapılmıştır. Nedenine inilmediğine ve amaçlarına yanıt verilmediğine karşıyım. Gün belki de hiçbir dönemle kıyaslanmayacak kadar hem zorlayıcı; hem de olanakları açısından eşsiz bir biçimde bu büyük kavga, toplumunun hak nedenlerine inmek ve gereklerini yerine getirmek zorunda bırakıyor herkesi. Çözmezsen çözüleceksin aşamasını herkes iliklerine kadar yaşıyor. 

Bunun adı, tarihi toplumsal sözleşme hakkı ile geçiştir, bu geçişin gerçekleştirilmesidir. Yaşananlar, bu anlamda herkesi ve yasal, anti yasal her kurumu özeleştiriye zorluyor. Başka çıkış kurtuluş yolu bırakmıyor.

Toplumsal sözleşmenin diğer adı demokratik toplum sistemi, onun alt ve üst yapısıyla kuruluşu, anayasal tartışmalarının da özüdür. Bazı şekilsel madde değişiklikleri, hastalığı daha da ağırlaştırır. Toplumsal sözleşmeye geçerken, başta özgür birey ve toplumunu temel almak gerekir, bu tam gerçekleşmemişse bile bu varsayımla başlamalıyız.

Özgür birey ve toplum kesimlerine dil, din, ırk, ulus, etnik farklılıkları ne olursa olsun hepsine düşünce, inanç ve kültür değerlerini özgürce yaşama hakkı tanınmalıdır. Sayıları ve varlık durumları burada söz konusu olmayan ancak burada geçerli olacak ilke eşitliktir. Geçmişte yapılan en temel hata, bu temel kategoriler arasında zorlayıcılıkla birini diğeri aleyhine kullanmak olmuştur. Bu tutum baskı, totaliter ve faşist rejimin özüdür. Ne ulusal ne sınıfsal çıkarları adına özgür ve eşit uygulanması gereken düşünce, inanç ve kültürel yaşam farklılıklarına fazla müdahale edilemez. Edilirse daha başlangıcında demokratik uzlaşmaya temel darbe indirmiş olunur. Burada azı-çoğu, gereklisi-gereksizi tartışılamaz, ilke söz konusudur. Bunda demokratik rekabet en iyi işleyebilecek durumdadır. Özgürlük ve onunla birlikte eşitlik, adil rekabetin de özüdür. Bunu da tüm özgür birey ve oluşturdukları her tür topluluğa tanımak gerekir. Demokratik sistemin bu özde kuruluşu, anayasa ve yasaların ruhuna işlendi mi demokratik toplumun büyük yaratıcı gücü ortaya çıkacaktır. Düşünce, inanç ve kültür farklılıklarının yasal güvenceyle rekabete açılması halinde müthiş bir toplumsal zenginlik olacağı görülecektir. Burada yararlı, değerli olan her şey anlamını bulacak, toplumdan alıp fazlasıyla vermesini bilecektir. Değersiz ve zararlı olan da hak ettiği yeri bulmaktan kurtulamayacaktır. Burada her şey bilinçli ve yasaların güvencesinde olduğundan ne devletin babalığına, ne dinlerin ilahına sığınılmayacaktır. Para ve güce de dayanılamayacaktır. Burada hukuk gerçek kaynağını teşkil edecek ve en adil dağıtacaktır.

Demokratik anayasa ve yasaların bu eşsiz gücü bir toplumun temel gücü ve kıvancıdır. Zorbalara ve kurnazlara yer olmadığı gibi, haksızlığın güç mihraklarına da yer yoktur. İster sınıfsal, ulusal; ister dini, etnik baskılara da yer yoktur. Her şey ve herkes kardeşçe, adilce paylaşır ve yaşar. “Tek bir ağaç gibi hür bir orman gibi kardeşçesine!”

Ben böyle bir Türkiye'de doğmadım. Uzun yıllar “neden şehirli bir Türk gibi doğmadığıma da pişmanlık duyardım” bu tehlikeli bir anti-demokratizmin saçtığı bir zehirdi. İçinde her tür isyan tohumunu da barındırıyordu. İnsanlar kimden nasıl doğarlarsa doğsunlar, buna pişman edilmemeliler. Bir düzen buna yol açmışsa en büyük suçlu o düzendir. Çünkü sürekli isyancıyı, o da acıyı, ölümü doğurur. Onun için büyük bir isyanın sonunda bellediğim temel ders; isyanlara yol açmayacak bir düzendi. Bunu çağımızın en değerli nesnesi veya anlamı olarak demokratik sistem ölçülerinde yakaladım. Bir isyanın, tüm isyanların ister zaferi ister yenilgisi, hiçbir demokratik eylemin yerini tutamaz. Sınırlı bir demokratik çözüm imkanı en başarılı isyana tercih edilmek kadar; en yetersiz bir demokratik düzen de, en oturmuş otoriter düzenlere tercih edilmelidir. Mücadele bunu öğretti. Herkese öğretiyor. Tüm kurumlara ve devlete de öğretiyor. 
Adına yargılandığım Cumhurbaşkanın deyişiyle “bu en son Kürt isyanı” aslında demokrasinin sınırlı gereklerine bile yanıt veremeyen Türkiye düzenine bir isyandır. Çok acımasız ve kayıplara yol açmadan bahsediyor.
Hayvanlara bile uygulanmayacak, belki tarihte de örneği görülmeyen -çünkü Ezop'un da bir köle dili vardı, utanmadan konuşuyordu- sınırsız baskının sembolü dil yasağını, tüm yasal sistemin özüne içireceksin ve vatandaştan kalkıp düzene uymayı bekleyeceksin. Bu büyük bir anormalliktir. Bu Kürt isyanın anormalliği de bu nedenledir. İki anormalliği aşmaktan başka çaremiz yoktur. Ne kendini, ne eğitimsizlikten ötürü Türkü, Arabı, Acemi yaşayabilen bir Kürt; büyük bir problem kaynağıdır. Ölüp öldürmesi de hiç çare olmuyor. Bu bir insanlık trajedisidir. Ben Cumhuriyettin Kürt karşıtı olduğuna inanmıyorum. Cumhuriyet belki de bir Türk’ten daha çok Kürt için bir nimettir. Bunu çok iyi bildikleri için kendi egemenleri Türkçe eğitilmesini de engellemiş, istememişleridir. Katmerli geriliğe mahkumiyet çıkarlarına daha uygun olmuştur. Bu Kürdün, Türkçe veya başka bir dil öğrenmesi zenginliktir. Özgür birey olarak Cumhuriyettin vatandaşı olması bir onurdur. Bunlar tartışılmıyor. Tersine bu zenginliğin sistemi demokrasisi, anayasası niye kurulmadı deniliyor. Bunlar olsaydı PKK olur muydu? İsyan olur muydu? Apo olur muydu? 

Bu isyanın meşru temelinin bilimsel izahını savunmamda yaptım. Hata ve yanlışlıklarını da ortaya koydum. Her yeni düzeni daha öncekinin yaşadığı çatışmaların ürünü olduğu sıkça gözlemlenen bir toplumsal gerçekliktir. Uzun  süredir, genelde olduğu gibi, Kürdün düzenle yaşadığı çatışmanın da anlamsızlığı artık anlaşılmalıdır. Yakın geçmişteki çatışma düzeninden, önümüzdeki barış düzenine geçiş yaparken bunun içerisinde her toplum, her grup gibi Kürt de kültürel özelliklerine onun özgür ifadesine göre yer almalıdır. Burada ayrıcalıklı bir yer istenmiyor. Çok sözü edilen ne ayrı devlet, ne federasyon, ne otonomi bunlardan bahsedilmiyor. Demokrasi uygulandığında gerek de görülmüyor. Cumhuriyetin demokratik içeriğinde, demokratik bir halk olarak yer almak isteniliyor. Cumhuriyetle en sağlam demokratik birliktelik içinde yaşamak isteniliyor. Zorlansa da ayıramayacak kadar güçlü ve zengin bir birlikteliktir bu. Neredeyse iki yüzyıldır çağdaş anlamda süren bu Kürt sorunu, isyanları artık böyle bir Cumhuriyetin, demokrasi tabanı olunsun isteniliyor. En doğru çözümün bu olduğuna inanılıyor. Bu kavgadan çıkarılacak en doğru sonuçta budur diyorum. 

Sonuç olarak Cumhuriyetin demokratikleşememesinin ürünü olan bu sorun, doğurduğu son PKK öncülüklü isyanla birlikte, çözümünü de aynı platforma, demokratikleşmeye bağlamış bulunmaktadır. Kördüğüm olmuş Kürt sorununun, kapsamlı bir demokratikleşme dışında uygulanabilir bir çözümün gerçekçi olamayacağını tüm taraflara göstermiştir. Yirminci yüzyılın sonunda bastırma, zoraki asimilasyonla; buna karşı tepki ve isyan dönemini tekrarlamanın bilimsel olarak da hiçbir anlamı kalmamıştır. Yani topluma da devlete de bu yöntemlerin acı ve artan kayıplardan başka vereceği bir şey yoktur. Tarihin artık görmezlikten gelinemeyecek dersi budur. 

Dünya çapında eşsiz çözümleyici gücü kanıtlanmış demokratik sistemin temel ölçülerinin sıradan bir uygulanmasının bile, bizi çözüme götürebileceği de anlaşılmıştır. Türkiye, devlet ve toplum olarak tüm sorunlarında olduğu gibi bu sorunun en kapsamlı demokratik tartışmasıyla birlikte, demokratik anayasa hazırlıklarını yaşamaktadır. Artık ciddi ve demogojiye kaçmadan bunu yapmalıdır. Bu temelde Cumhuriyetin demokratik içeriğe kavuşması kadar, bunun anayasasına sahip olması dışında ne bir çaresi ne de bir tercihinin kaldığı bir tarihi dönemeçten geçmektedir. İnancım bunun başarıyla gelişeceğidir.

Bu gelişmelerde hem PKK, hem kişi olarak rol ve sorumluluğumun bilincindeyim. Geçmişe ilişkin değerlendirmelerimin bilimsel ve samimi olduğundan zerre kadar kuşkum yoktur. Daha önemli olan ve yapmam gereken bundan sonraki görevlerim ve çalışmalarımdır.  Yaşadığım müddetçe, öncelikle PKK’yi şiddet yönteminden arındırma ve Türkiye’nin içine girdiği demokratikleşme sürecine, yasal dönüşümüne hazırlamadır. Silahlı mücadeleyi bırakmaya ilişkin PKK Merkezi, kararlılığını açıklamış bulunmaktadır. En yakında 2000’e ulaşmadan tüm örgüte bir kongre ile bu tavrımın resmileştirme kararlılığına da sahip olup, başaracaklarına da inanıyorum. Türkiye demokratik yasal sürecine dönüşme ve dönme temelinde devletin de artan bir duyarlılıkla kolaylık sağlayacağına dair umutluyum. Buna ilişkin üst düzey kurum ve yetkililerin cesaret verici yaklaşımları vardır. PKK’nin değerlendirilmesi gerektiği kanısındayım. Buna katkı için bizzat yaşadığım süreci zemin olarak sunmaktan, en zor koşullarda bile barış ve kardeşlik çözümüne dair söz ve pratiğimle yanıt vermekten geri durmadım. Bu tutumum kişisel endişelerin çok ötesinde, içinden geçilen tarihi aşamanın bilincinde olmak, demokratik sistem içinde, evrensel hukuk ölçülerini çözüm için en uygun yol olduğuna inanmaktan kaynaklandığını belirtmeliyim. En ahlaki tutum kadar, doğru siyasal tavrın böyle olması gerektiği inancını korudum, irademi sürdürdüm. 

Sayın Başkan, değerli üyeler!

Savunmalarımın sonuncusu özce sizlerin şahsında en yüksek hukuk kurumuna çok kısa bir mektup biçiminde sunuyorum. Fazlasının gerekmediğine, ihtiyaç da duymadığınıza da eminim. 

Bu hukuk yılının açılışında 2000’e girişte sayın Yargıtay Başkanı bana göre Demokratik Hukuk Manifestosu niteliğindeki konuşmasını yaptı. Kendi eylemimi ve sonuçlarını, bu manifestonun dipten zorlayan en temel etkeni olarak değerlendiriyorum. Bu temelde bir yargılanmayı ise trajik buluyorum. Yargıtay Başkanı 2000 yılına Sokratsız girmenin büyük bir eksiklik olduğunu söyledi. En büyük korkum, eylem yönüne ilişkin suçlamalar ne kadar kapsamlı olursa olsun, düzenin yerleşik tanrılarına inancı yıkmak kadar, özgürlüğün meleklerine yol açmamdan ötürü Sokrat’tan daha trajik yargılanmam ve karar konusu olmam söz konusudur. Böyle bir başkanın ve onun yargıçlarının bu davada taraf olmamaların dilerim. Buna üzüldüm.

Sayın Yargıtay Başkanı Türkiye’deki hukuk sisteminin evrensel hukuk değerlerinden uzaklığını veciz biçimde ortaya koydu. Anayasa’nın meşruluk debisinin sıfıra yakın olduğunu da söyledi. Bu arada düşünce inanç, kültür değerlerine göre özgürce yaşamanın çağdaş demokratik hukukunun özü olmak kadar, uzun süre  yasaklarla önünde bent teşkil etmenin,  meşru isyan gerekçesi olacağının da savunucusu  durumundaydı.  Ama görevde olduğu müddetçe  resmi hukuka bağlılığını da ekledi.  Trajedimizi karşılıklı katmerleştiren gerçekler bu sözlerde gizlidir.

Umudum, yine de vereceğiniz karar aslında çoktan aşılması gereken TCK 125’e göre olacaksa da, bundan alınacak derslerin çarpıcı bir biçimde evrensel hukuk değerlerinin Türkiyelileşmesinin  artık engellenmeyeceğidir. Bu yargılama, tarihe anayasasıyla birlikte resmi hukuk sisteminin hiçbir zaman bağımsız erk olamamasıyla birlikte bağımsız yargının önünün açılacağının bir platformu olmuştur. Bununla birlikte cumhuriyet içindeki hukuksuz güç kaynaklarının, artık bundan dolayı sistemlerini fazla sürdüremeyeceklerinin de bir dönüm noktasını teşkil etmiştir. En doğru çözüm kadar, adil güç kaynağının yine de başka hiçbir yerde değil hukuk içinde, onun evrensel demokratik ölçülerinde bulmanız,  bağlı olmamız gereğini de öğretici kılmıştır. Resmi hukuk maddesine göre kararı ne kadar adil bulmasam da evrensel hukuk bilincinde ulaştığı bu en temel, hem güç kaynağı, hem de en adil dağıtan ilkesine sürekli bağlı kalacağım.

Ülkemizin ortak ve özgür birlikte yaşayacağımız bir vatan olması için, cumhuriyetin de bu temel ve demokratikleşmesi için en büyük çabayı harcadığıma inancım kesindir. Boşa gitmediğine de inanıyorum. Yaşanan çatışmalı ortam büyük acılara ve kayıplara yol açarken, bunun en büyük  acısını duymak kadar, tüm insanlarımızdan özrümü dilemenin de en doğru ifadesinin bir daha asla bu koşullara düşmemeye, en sağlam biçimde önünde durmak ve engellemekten geçtiğine inanıyorum. Bunu temel yaşam gerekçem sayıyorum. 

Bu mücadele, bu yargılama yaşanacak bir geçmişimin olmadığını kanıtlamıştır. Halkım için de, sınırlı da olsa özgür kimliğim ile bir yer bulamadım. Ama geleceğin Demokratik Türkiye Cumhuriyeti içinde bu mücadelenin de katkısıyla özgür birliktelik içinde yaşamanın hem en doğru yol hem de onur teşkil edeceğine inanıyorum. 

Bir kez daha bu temelde kararlılığımı belirtirken herkesi ve tüm toplumsal kurumlarını barış ve kardeşliğin düzenini kurmaya çağırıyor, başırılar diliyorum. Selamlıyorum. 

21 EKİM 1999/ İMRALI
ABDULLAH ÖCALAN

 


Önceki Sayfa
Avukatların Savunması
Dava Ana Sayfa |Ana Sayfa