|
Yargıtaydaki duruşma ve nihai
karara bu gelişmeler ışığında gidilmelidir. Verilecek karar ne olursa olsun;
Türkiye’nin 2000’e girişinde önemli gelişmelere yol açacağı açıktır. Üzerinde
önemle durma, dar hukuk ceza kanunu ötesinde yaklaşım gösterme, Türkiye’nin
geçmişine sağlıklı yaklaşım kadar, geleceği aydınlatmada da büyük rol oynayacaktır.
Özellikle klasik isyan süreçlerinin tekrarına berzer yaklaşımlar, benzer
isyanlara yol açacağı gibi, bilimsel ve çözümleyici yaklaşım, yaşanan bu
isyanı son isyan olarak tarihteki yerine bırakabilecektir. Bu dava, cumhuriyetin
özgür toplumsal sözleşme yoksunluğunun sonucudur.
Türkiye, günümüz toplum ve
devlet yapısını tarihinde belki de ilk defa yoğun bir eleştiriden geçirmektedir.
Bu eleştiriler devletin en üst düzeyinden geldiği kadar, Türkiye’nin içinden
ve dışından gelmekte, köklü çözüm arayışlarını kaçınılmaz kılmaktadır.
Çağla ilişkilerin evrensel demokratik ölçülerle kavranmamış olması, günü
kurtarmacı anlayışlarla temel toplumsal sorunları örtbas etmenin akıllı
politika sanılması, bu anlamda gelenin gideni aratması, II. Dünya Savaşı
sonrasının tipik özelliğidir. Cumhuriyetin kuruluşu, tarihi bir ihtiyaç
ve ileri bir adımdı. Bilimsel temellere dayanmayı sürekli gözetmesi doğruydu.
Bunun için alt ve üst yapı reformları ön açıcıydı. Özgür birey ve toplum
yaratma doğrultusu, demokrasiye doğru evrim gösterebilirdi. Fakat yeni
bir dünya savaşının gelişi ve şer alan kutupların şiddetli zıtlıkları,
daha çok güvenliği ön plana almayı, toplum ve devlet yapısından uzaklaşmayı
beraberinde getiriyordu. Otoriter cumhuriyet kendini kaçınılmaz kılıyordu.
Savaş sonrası tarihi bir demokrasi şansı vardı. Bu şans, daha çok ticaret
ve toprak sahiplerinin artan ağırlığını oligarşik yapıya damgalarını vurmalarında
fırsat olarak kullanıldı. Geriye çeken bir adımdı. Bir türlü gelişmeyen
orta sınıf ve milli sanayi kesimleri, yine emekçi kesimin bu kesimle birlikte
mevcut zayıflığı demokratikleşmenin toplumsal bel kemiğini zayıf ve çarpık
kılıyordu. Demokratik kurumlaşmaya en çok sahip çıkması ve geliştirmesi
gereken bu kesimler, gelişen oligarşikleşmenin yedeği olmaktan kurtulamadılar.
Verilen kavga, kaosun derinleşmesinden başka temel bir gelişmeye
yol açmıyordu. Ordunun müdahaleleri toptan dağılmayı önlemekten, vidaları
daha sıkmaktan öte bir rol oynamıyordu. Birçok toplumsal proje kağıt üstünde
kalıyor, günü birlikçiler kendileri için bu ideal ortamı, devlet ve toplumu
daha çok soymada giderek bir yarış halinde, yağmalamayı politika haline
getirdiler. Bu süreç artık temel hukuk değerlerinden bahsetmenin anlamsızlaştığı
bir süreçtir.
Bu süreç şimdi köklü yargılanıyor.
Son Marmara depremi ve yıllardır düşük yoğunluklu bir savaşın ortaya çıkardığı
gerçeklik; devlet artık değişmelidir tarihi yargısı oldu. Devletin en temel
kurumları, bu husuları her geçen gün biraz daha derinleştirerek seslendiriyorlar.
Sivil toplum, tarihinde ilk defa öz gücüyle rolünü belirlemeye çalışıyor.
Burada cumhuriyetin iflası değil, özellikle son 40-50 yıllık bir yönetim
zihniyeti ve yöntemlerinin işlemezliği, sınıfta kalması söz konusudur.
Dolayısıyla tartışmanın derinliği ve çare arayışının köktenliği, eğer ciddi
bir çıkış ve çözüm bulunacaksa şarttır. Eski zihniyet ve dar çıkarcı günübirlik
yaklaşımlar, en önemli tehlikeler olarak görülmelidir. Artık burada sağ-sol,
iktidar-muhalefet, asker-sivil ayırımı yapmanın ve suçlamalarla kendini
aklamanın doğru olmaması kadar, sonuç veremeyeceği de bilinerek, dönemin
yargılanması ve çözüm olanakalarının ortaya çıkarılması gerekmektedir.
Herkes rolünü görmeli ve yeni çağdaş devlet ve toplum yapısında yerini
doğru belirlemeye çalışmalıdır. Gerçek ve tarihi bir toplumsal sözleşme
aranmaktadır. Herkesin çabası burada gerekli olduğu kadar, yapıcı da olmalıdır.
Şunu olanca açıklığı ile
bilmek, gereğine inanmak ve yerine getirmek ile karşı karşıyayız. 200 yıldır
çağdaş anlamda her tür sınıfsal, ulusal, dinsel, etnik kavgalar yaşandı;
darbeler yapıldı. İktidarlar değişti. Hükümetler ortaya çıktı. Fakat günümüzün
her kesimin şikayetine yol açan durumuna yol açmaktan kurtulamadı. Bu şunu
kanıtlıyor: Temel toplumsal sözleşme imzalanmamıştır. Üst yapıdaki kavganın
sonuçsuzluğu ve tüketiciliğinin temel nedeni burada görülmelidir. Bir tarafın
üste çıkması, hakim olup hatta ezmesi çözüm olmuyor. Tam tersine dengesizliği,
toplumsal uyumu daha da bozuyor. Cumhuriyetin yaşadığı ve hak etmediği
en temel noksanlık buradadır. Cumhuriyet belki çağdaş bir devlet oldu,
ama toplumsal sözleşmesi olamadı. Onu geliştiremedi, hatta göremedi. Anlamaya
yanaşmadı. En tehlikeli noksanlığımızın bu olduğunu görmekten ve bunu gidermekten
korkmamak gerekiyor. Bu yapılamayan toplumsal sözleşme kendsini birçok
temel alanda gösterdi ve günümüzde şikayet, eleştireden de öteye eyleme
de geçirerek; geçmişi adeta boşa çıkararak gösteriyor. Düşünce, inanç özgürlüğünden
tutalım; temel kültürel kimlikler, toplumsal kesimlere kadar uzlaşmanın
evrensel hukuk değerlerine göre kurulmadığı, burada büyük bir noksanlık
yaşandığı açıktır. Tersine mevcut siyasi ve hukuki; resmi ideoloji ve kurumlaşmalar,
en ciddi engel konumunda olduklarını bu yargılama sürecinde göstermekten
kurtulamamışlardır. Toplumun travmalı durumu, deprem gibi temel olaylarda
da kendini gösteriyor.
Daha da açık anlaşılması
için yargılandığım dava konusunu da açmakta tarihi yarar görüyorum. Kürt
diye seslendirilmek istenen olguya ne ad verirsek verelim, öncelikle bilimsel
tanımını yapamamaktan tutalım, hem sorunlara çağımızın gösterdiği
yaklaşımlardan hiç sonuç çıkarmama ve yararlanmama, sürekli bastırma ve
yok sayma; buna yönelik tepki söz konusu olduğunda da en eski aşiret mantığı
ve ruh ilkelliği ile bunu en büyük tehlike ilan edip üzerine gitme, dili
yasaklamaya varan ve giderek çözeceğini sanmak anlayışıyla felsefe, hukuk,
siyaset, ahlak, din, tamamen bir tarafta bırakılıyor; fiziki çözüm dediğimiz
son karşı kişi kalıncaya kadar tasfiyeyi esas alma, elde tek yöntem olarak
kalıyor. Daha sonra yapılan yargılamalar ve uygulanan siyasetler ne anlam
ifade edecekler? Fiziki çözüm için artık hukukun ve siyasetin gereği var
mıdır? Olsa bile ayıbı örten asma yaprağı kadar değeri olur mu? Karşı taraf
bunu, bu acımasız çözüm tarzını gördükten sonra karşı tepkide sınır tanımaz
duruma; dolayısıyla çözümsüzlüğü derinleştiren karşı kutup olmaktan kendisini
alıkoyabilir mi?
Türkiye'de sorunların tahrik
tarzıyla kendini böyle ortaya koyması aşiret sisteminin örfi hukukunun
bile gerisine düşmeye yol açıyor. Halbuki çağdaş demokratik çözüm tarzının,
en kapsamlı toplumsal sorunlara bile son yüzyılımızda başarılı bir çok
uygulamayla çözüme götürdüğüne tanık olunmuştur. Savunmalarımda bunu ortaya
koydum. Avrupa'da çekirdek bir ülke olan İsviçre'de dört temel ulusun dil,
kültür, din farklılığını en kapsamlı yaşamasına rağmen, en güçlü demokratik
birlikte yaşamayı gerçekleştirebilmiştir. Afrika'da; Güney Afrika deneyimi
çeşitli ırk, dil, din, etnik farklılıklarını, uzun mücadelelerden sonra
demokratik sistemin zaferiyle çözüme götürebilmiştir. Asya’da; Rusya gelişkin
bir federasyonla din, dil, etnik farklılıklarını çözmüşlerdir. Avustralya
kıtasında Yeni Yeni Zelenda hatta Amerika kıtasında ABD"nin kendisi neredeyse
tüm dil, din ulusların ortaklıklarından oluşmuş bir dünya federal sistemi;
güçlü devlet olmanın en gelişkin düşünce, inanç kültür farklılıklarının
en kapsamlı özgür ve eşitliği doğru yaşamasıyla gerçekleştirebileceğinin
dünya çapındaki örnekleridir.
Farklılıkların özgürce yaşanması
zayıflığın, bölünmenin değil; güçlenmenin zenginleşmenin zemini olabileceği,
dünyamızın giderek hakim bir özelliği olmuştur.
Tarihte bağnaz din, ulus,
aşiret şövenizminin, faşist totaliter rejim deneyimleriyle, insanlık dışı
yüzü ortaya çıkmış ve yüzyılımızın savaşlarında iflasları kesinleşmiştir.
Tersine, demokratik sistemin zengin çözümleyici özelliği dünya çapındaki
başarısını kanıtlamıştır. Çağdaş uygarlığın, demokratik uygarlık olduğu
tartışmasızdır.
Türkiye'nin güncel somutunu
tarihi ile kıyasladığımızda toplumsal sorunlarda bir çok yönden geriye
düştüğü, kendisini çözümsüzlüğe mahkum ettiği görülecektir. Burada amacımız
Cumhuriyeti, imparatorlukla ilericilik anlamında kıyaslamak değildir. Fakat
toplumsal sözleşme kavramının ne kadar önemli olduğu, devlet olarak ne
kadar güçlü de olunsa toplumsal mukavelenin vazgeçilmez olduğunu çok iyi
görmek gerekir. Bu günlerde basına da yansıyan sayın Başbakan Ecevit'in
hediye olarak ABD'ye götürdüğü Fatih Sultan Mehmed'in Balkanlar’da savaşla
elde ettiği yerlerde din, kültür yaşamlarından halkların özgürlüğüne ne
kadar önem verdiğini gösteren fermanı takdim etmesi ve özü itibarıyla günümüzde
de aradığımız bir anlayıştır. Osmanlı'nın bu kadar farklı kavim, din, dil,
aşiret, ırk toplulukları arasında en uzun süreli yaşayan bir imparatorluk
olmasında, toplum felsefesinde bugün de örnek alınabilecek sağlam bir toplumsal
sözleşmeye sahip olmasının belirleyici bir yeri vardır. Zorla asimilasyon
yoktur. Sosyal yapıların kendi içinde ve dışında zora dayanmayan, özgür
tercihe dayanan farklılıklarını korumaları ve yaşamlarının ayakta uzun
süre kalmasının en temel nedenidir.
Cumhuriyet çağdaş bir devlet
olarak kurulmuştur. Kurumsal açıdan imparatorluğu çöküşe götüren nedenleri
aşmıştır. Aynı başarıyı toplumsal alanda da göstermesi özellikle son 40-50
yılın baştan çıkarıcı özellikleri neredeyse diyalektik bir hal almıştır.
Kargaşanın, kaosun diyalektiği. Hiçbir toplum bu kadar uzun bir süre bu
kaos diyalektiği ile normal yaşayamaz. Bu çılgınlaştırıcı bir rejim anlamına
gelir. Bu tip rejimlerin siyası ve hukuki sistemi de olamaz. Hukukun devlet
ve toplum yapısından giderek dıştalanması bu gerçeklikle yakından bağlantılıdır.
Bu gün yargılandığım, bu
davanın konusu olarak Kürt orjinli bir toplum kesimini anlamaya çalıştığımızda
bu acı gerçeklerle kıyaslamadan bir karara gitmek bu nedenlerle vahim bir
hata ve yanlışlık olacaktır. Ben bu gerçekleri kastediyorum.
Bu gün yargılandığım bu davanın
konusunu gerçekliklerin ışığında anlamaya çalışmak büyük önem taşır. Cumhuriyetten
ayırmakla suçlandığımız Kürt kökenli toplumun, Osmanlının bile gerisinde
bir toplumsal inkarcılık cenderesinde yaşanmaya zorlandığı bir gerçektir.
Bir kez daha belirtiyorum cumhuriyetin kuruluş sürecinde asli bir kurucu
üye olduğu resmen tanınmıştır. En azından gerçekliği kabul edilmiştir.
İsyanlara önderlik eden ve cumhuriyetle ters düşmüş toplum kesiminin yol
açtığı sorunlar anlaşılırdır. Ama Atatürk sonrası özellikle normalleşme
sağlandığında ve cumhuriyete yönelik ciddi bir tehlike kalmadığı artık
Osmanlının toplumsal sözleşme statüsünün gerisinde olmaktan da öte
inkara gitme, bunu dil yasağına kadar vardırma ve anayasaya da taşıma,
toplumsal meşrutiyeti ortadan kaldırır ve her tür isyanın kanuni olmazsa
da ahlaki ve siyasi gereksinimini ortaya çıkarır. Öncülük etmekten yargılandığım
olayın temelinde bu gerçekliğin görülmesi şahsım için olmasa da, en azından
yakın geçmişi doğru anlamak ve geleceğin toplumsal sözleşmesini, anayasasını
doğru yapmak açısından hayati önem taşır. Başta Kürt toplumsal yapısı olmak
üzere, ağırlıklı olarak Türk kökenden oluşan Türkiye (Türk demek dar kalıyor.)
Ulusal yapısı içinde tüm farklı kesimlerin çağdaş toplumsal sözleşmesini
bilimsel temellerde düzenlemek artık kaçınılmazdır. Cumhuriyetin kuruluşunun
devrimci niteliğiyle, sonrasında gelişen kaosu ayırt etmek gerekir. Birincisine
ne kadar bağlı ve saygılıysak; ikincisini de aşmayı bu bağlılığın ve saygının
gereği olarak bilmek o kadar gerekli ve doğru olur.
Bu yargılanmanın somutunda
bazı hususlar, çarpıcı ve tarihi açıdan çözüm arar biçimde karşımıza çıkmıştır.
Birinci husus, cumhuriyetin kuruluşunda Kürtlerin payı küçümsenmiştir.
Cumhuriyetin kuruluşundaki bu pay küçümsenirse, bu küçümsenemez bir halk
gerçekliğinin çağdaş hakları uzun süre gözardı edilir, zorla asimilasyona
kalkışılırsa bununla sağlıklı bir siyasi ve hukuki sistemin kurulamayacağı,
kurulsa bile bu politikalarla yaşatılamayacağıdır. Ama politikaya ve hak
eşitsizliğine karşı meşru da olsa bir isyanın ayrılıkçılık temelinde başarıya
gidemeyeceğidir. Yeterince yaşanan isyanlar, bu gerçeği büyük acı
ve kayıplarıyla fazlasıyla ortaya koymuşlardır. Ayrıca isyanların ara dönemlerinde
ister zorla ister kendiliğinden uykuya yatma tarzında olsun, yaşamanın
çözüm olamayacağı artan birikimlerle, daha ağır patlamalara yol açacağı
anlaşılan diğer bir temel husustur. Bu isyanların siyasi gerekçesini ortaya
çıkarır.
Cumhuriyet tarihi bu anlamda
eksik ve yanlışlığını görerek ancak doğru yola girebilir ve hak ettiği
başarıya ulaşabilir. Onun için diyorum ki; bu yargılanma resmi hukukun
dar ceza maddeleriyle kendini yeterli haklı bir yargılama kararıyla sınırlandırmamalı.
Bu bakış açısı cumhuriyetin özüne yeterince cevap vermeyecektir. Şunu bir
slogan olarak her zaman dile getirmekten kendimi alıkoyamam. Ben cumhuriyetin
özüne değil, oligarşik saptırılmasına karşı savaştım. Bunu yeterince ifade
edememe veya isyan sürecinde bazı eylemcilerin asla kabul edilemez eylemlilikleri,
mücadele gerçeğimin bu yönünü ortadan kaldıramaz. Daha da genelleştirirsem
PKK öncülüğünün program ve eylemlerinde ki ütopik ve yanlışları, gerçeğimin
bu asli özelliğini ortadan kaldıramaz. Kaldi ki içinde milyonlara varan
kitlenin, kültürsüzlüğün ürünü birçok kuralsız bireyin ve bizzat savaşan
tarafların tüm eylemlerinde bu kadar abartmalı yargılanmam, kapsamı bu
kadar olan bir sorunda sorumluluğun bilimselliğini epey aşan bir biçimde
bana yığılmasını evrensel hukuk ilkeleriyle, temel siyaset ve ahlak felsefesiyle
bağdaştırmak mümkün değildir.
Bu Dava Demokratik Cumhuriyet
ve Anayasasıyla Sonuçlanacaktır
Cumhuriyet olarak kurulan
devletin çok sözü edilmesine rağmen özü, en az anlaşılan kavramlardan biridir.
Atatürk, şüphesiz kuruluşunda temel rolü oynadığı eseri tanıyordu ve onu
ulusa biricik armağan olarak bırakıyordu. Anlaşılması için bilim ve eğitime
başta gelen bir yer veriyordu. Bu konularda gerçek ve büyük bir devrimci
rol oynuyordu. Ama bu eserin tamamlanmaya ihtiyacı olduğunu, özellikle
toplumsal zeminin yenilenmesi en temel sorundu. İki demokratik deneyim
Terakkiperver ve Serbest Cumhuriyet Fırkaları başarısızlıkla sonuçlanmıştı.
Üst yapıdaki reformlar toplumsal dokuyu fazla derinliğine değişikliğe uğratamıyordu.
Doğuda isyanlar nedeniyle durum daha da geriye gitmişti. Dünya savaşı tehlikesi
iç değişime fazla imkan vermiyordu. Bu hususlar imparatorluktan kalan enkazdan,
devlet yenilenmiş olarak çıkıyordu. Ama ona göre yeni toplumsal sözleşme
kurulamıyordu. Yeni bir ekonomik sosyal gelişme bunun maddi zeminini henüz
yaratmış iken, eski feodal yapıya dayalı toplumsal uzlaşma cumhuriyet ile
çekişmeyi aşamıyordu. Bir çok yönü zayıf ve tecrübesizliğinden dolayı yaratacılıktan
yoksun olur. Eski statükoyu aramasından ötürü cumhuriyetin toplumsal zeminin
giderek ağırlaşacak sorunlarla yüz yüze geliyordu. Kurulan siyasi rejimler
bu iki yapı arasında gereken köprü rolünü oynamak şurada kalsın, daha da
yobazlaşmalarına yol açıyordu. Bir kısım siyasi yapı cumhuriyetten nasiplenirkken,
karşı bir kısım da bu haldeki çelişkili toplumu istismar ediyordu. Siyasette
yozlaşmanın diyalektiği de böyle gelişti. Dünyada çağdaşlaşma sürecini
yaşayan bir çok toplumda da benzer sorinlar yaşanıyordu. Fakat öncülük
düzeyinde olan bazı ülkeler demokratik sistemin ölçülerini geliştirerek
başarılı çözümlere yol açabildiler. Demokrasi belki de tarihte ilk defa
kapsamlı bir biçimde toplumsal sorunların daha başarılı çözüm dilini yakalıyordu.
Şiddete dayalı hakim ve otoriteryan yaklaşımların başarısızlığı kadar,
yol açtığı tahribat ve gerilikler de ortaya çıkıyordu. Demokrasi ile mukayesede
üstünlük ve başarının hangi sistemden geçtiği belli oluyordu. Türkiye cumuriyetinin
geç kavramaya başladığı ve sırf batıya yaranmak için şekil şartlarını yerine
getirmekle demokratikleşilemeyeceği de artık açığa çıkmıştır. Kurnazca,
temel kavramlarla oynamak belki demogoji ustalarını ortaya çıkarabilir.
Ama çok gerekli olan demokratik önderleri ortaya çıkaramadı. Demogoji ile
adına hareket ettiği demokrasi arasındaki ilişki en tehlikeli ihanetlerden
biri haline gelmiştir. Türkiye toplumu, bu ihaneti hak etmediği halde en
tehlikeli biçimlerde yaşayan toplum haline gelmişti. Her yüce kavramın
içi boşaltılıyordu. İnsanlığın uğruna yüz yıllarca kavga verdiği, özellikle
büyük düşünselliğin ürünü olan kavramların fetişleşmesi, fahişeleşmesi
söz konusuydu. Aydın hastalıkları derinleşiyordu. Batı rönensans ve aydınlanma
ile dekmokratikleşirken Türkiye cumhuriyetinin sınırlı bazı olanakları
da bu aydın ve politik cambazlkıları nedeni ile en içi boş, düşünmeden
konuşan, pratik gereklerine yanaşmayan entelektüel ve politik ahlaksızlığın
derinliğinde kulaç atıyordu. Hukukun bu gereklilik karşısında fazla bir
düzenleyici gücü olamazdı. Anayasa ve yasaları raflarda gittikçe tozla
boğulan metinler olmaktan kurtaramazlardı. Günümüzde yargının en zayıf
kurumlardan biri olmasının nedeni de bu yapılardır. Halbuki yargının üçüncü
bir güç olduğu tanımı yapılırdı. Günümüzde cumhuriyeti numaralayarak tartışmanın
fazla değeri yoktur. Ama içeriğinin demokratikleştirilmesi ekmek, su kadar
gerekli ve vaz geçilmezdir. Cumhuriyet demokratikleşmeden ilerlemesi şurada
kalsın, zaten korumakta zorlandığı, yapıyı da, bu haliyle fazla koruyamayacağı
anlaşılmıştır. Bu durum kurumların zayıflığı ve tecrübesinin eksikliğinden
ileri gelmiyor. Yine asker-sivil kadro zayıflığından ileri gelmiyor. Fazlasıyla
bu yanları var ve güçlüdür. Ayrıca ekonomik ve sosyal temel zayıflığı da
artık söz konusu değil. Gelişkin bir demokratik cumhuriyette, el verecek
olgun bir ekonomik sosyal yapı oluşmuştur. Kültürel birikim bütün yoz ve
çarpıklığına rağmen yeterlidir. Eğitim kurumları ve eğiticiler fazlasıyla
mevcuttur. Güçsüz ve özden yoksun bırakılmış da olsa bir hukuk ordusu da
vardır.
Ama bütün bu veriler, tarihin
en ağır sorunlarını yaşamaktan kurtulma şurada kalsın, bizzat iradeleri
dışında da olsa sorunun kaynağına dönüşmekten kendilerini alıkoyamamışlardır.
Büyük demokrasi tartışmasının
altında yatan Türkiye gerçeği özce böyledir. Bu tartışmayı artık bir konsensüse,
toplumsal sözleşmeye dönüştürmeden ileriye yönelik atılacak her adım, şimdiye
kadar olduğu gibi ters tepmekten alıkonulamayacaktır. Temel halkaya eklenmeyen
tüm halkalar boşa sallanır. Cumhuriyetin Atatürk zamanından beri eksik
kalan toplumsal sözleşmesinin yerine geçirilmeye çalışılan bütün zoraki
anayasalar uygulanamamaları şurada kalsın, sık sık lağv edilmekten kurtulamamışlardır.
Hakiki demokrasinin uygulandığı ülkelerde yüz yılda yapılabilecek bir değişiklik
on yılda bir, o da gayri meşru yollardan yapılmaktan kurtulunamamıştır.
Neden yine gönüllü özgür düşünce ve inanç savunmasına dayanmak kadar, tüm
toplumsal gerçekliği olan kesimlerin çıkarlarını, oydaşlığını vazgeçilmez
kılan toplum, sözleşme yoksunluğudur.
Bunun altında yatan temel
neden de yeterince özgür birey ve toplum gerçeklerinin oluşamaması, buna
fırsat tanınmamasıdır. Bazı çıkar odakları hak etmedikleri boyutlarda kendilerini
ifade etmektedirler. Bu kesimler düzenden veya düzensizlikten yararlandırılırken
diğer kesimlere anti-demokratik ve hukuk dışı yaklaşımlarla yaklaşırlarken,
alabildiğine de yasaklamacı güce erişmişlerdir. Özde bir ulusal ve toplumsal
hukuk yakalanamamıştır. Var olan da oligarşik çıkar gruplarının istismarına
uğramaktan kurtulamamışlardır.
Bu anlamda tanınmayan hukuk
veya hukuksuzluk, affetmiyor. Ektiğini biçersin. Tüm toplum kesimleri bu
temel nedenlerle çarpıkta olsalar aslında ayağa kalkmışlardır. Toplum,
genel bir isyan halini kendine göre yaşamaktadır. Burada kavgayı savunmuyorum.
Kavga fazlasıyla yapılmıştır. Nedenine inilmediğine ve amaçlarına yanıt
verilmediğine karşıyım. Gün belki de hiçbir dönemle kıyaslanmayacak kadar
hem zorlayıcı; hem de olanakları açısından eşsiz bir biçimde bu büyük kavga,
toplumunun hak nedenlerine inmek ve gereklerini yerine getirmek zorunda
bırakıyor herkesi. Çözmezsen çözüleceksin aşamasını herkes iliklerine kadar
yaşıyor.
Bunun adı, tarihi toplumsal
sözleşme hakkı ile geçiştir, bu geçişin gerçekleştirilmesidir. Yaşananlar,
bu anlamda herkesi ve yasal, anti yasal her kurumu özeleştiriye zorluyor.
Başka çıkış kurtuluş yolu bırakmıyor.
Toplumsal sözleşmenin diğer
adı demokratik toplum sistemi, onun alt ve üst yapısıyla kuruluşu, anayasal
tartışmalarının da özüdür. Bazı şekilsel madde değişiklikleri, hastalığı
daha da ağırlaştırır. Toplumsal sözleşmeye geçerken, başta özgür birey
ve toplumunu temel almak gerekir, bu tam gerçekleşmemişse bile bu varsayımla
başlamalıyız.
Özgür birey ve toplum kesimlerine
dil, din, ırk, ulus, etnik farklılıkları ne olursa olsun hepsine düşünce,
inanç ve kültür değerlerini özgürce yaşama hakkı tanınmalıdır. Sayıları
ve varlık durumları burada söz konusu olmayan ancak burada geçerli olacak
ilke eşitliktir. Geçmişte yapılan en temel hata, bu temel kategoriler arasında
zorlayıcılıkla birini diğeri aleyhine kullanmak olmuştur. Bu tutum baskı,
totaliter ve faşist rejimin özüdür. Ne ulusal ne sınıfsal çıkarları adına
özgür ve eşit uygulanması gereken düşünce, inanç ve kültürel yaşam farklılıklarına
fazla müdahale edilemez. Edilirse daha başlangıcında demokratik uzlaşmaya
temel darbe indirmiş olunur. Burada azı-çoğu, gereklisi-gereksizi tartışılamaz,
ilke söz konusudur. Bunda demokratik rekabet en iyi işleyebilecek durumdadır.
Özgürlük ve onunla birlikte eşitlik, adil rekabetin de özüdür. Bunu da
tüm özgür birey ve oluşturdukları her tür topluluğa tanımak gerekir. Demokratik
sistemin bu özde kuruluşu, anayasa ve yasaların ruhuna işlendi mi demokratik
toplumun büyük yaratıcı gücü ortaya çıkacaktır. Düşünce, inanç ve kültür
farklılıklarının yasal güvenceyle rekabete açılması halinde müthiş bir
toplumsal zenginlik olacağı görülecektir. Burada yararlı, değerli olan
her şey anlamını bulacak, toplumdan alıp fazlasıyla vermesini bilecektir.
Değersiz ve zararlı olan da hak ettiği yeri bulmaktan kurtulamayacaktır.
Burada her şey bilinçli ve yasaların güvencesinde olduğundan ne devletin
babalığına, ne dinlerin ilahına sığınılmayacaktır. Para ve güce de dayanılamayacaktır.
Burada hukuk gerçek kaynağını teşkil edecek ve en adil dağıtacaktır.
Demokratik anayasa ve yasaların
bu eşsiz gücü bir toplumun temel gücü ve kıvancıdır. Zorbalara ve kurnazlara
yer olmadığı gibi, haksızlığın güç mihraklarına da yer yoktur. İster sınıfsal,
ulusal; ister dini, etnik baskılara da yer yoktur. Her şey ve herkes kardeşçe,
adilce paylaşır ve yaşar. “Tek bir ağaç gibi hür bir orman gibi kardeşçesine!”
Ben böyle bir Türkiye'de
doğmadım. Uzun yıllar “neden şehirli bir Türk gibi doğmadığıma da pişmanlık
duyardım” bu tehlikeli bir anti-demokratizmin saçtığı bir zehirdi. İçinde
her tür isyan tohumunu da barındırıyordu. İnsanlar kimden nasıl doğarlarsa
doğsunlar, buna pişman edilmemeliler. Bir düzen buna yol açmışsa en büyük
suçlu o düzendir. Çünkü sürekli isyancıyı, o da acıyı, ölümü doğurur. Onun
için büyük bir isyanın sonunda bellediğim temel ders; isyanlara yol açmayacak
bir düzendi. Bunu çağımızın en değerli nesnesi veya anlamı olarak demokratik
sistem ölçülerinde yakaladım. Bir isyanın, tüm isyanların ister zaferi
ister yenilgisi, hiçbir demokratik eylemin yerini tutamaz. Sınırlı bir
demokratik çözüm imkanı en başarılı isyana tercih edilmek kadar; en yetersiz
bir demokratik düzen de, en oturmuş otoriter düzenlere tercih edilmelidir.
Mücadele bunu öğretti. Herkese öğretiyor. Tüm kurumlara ve devlete de öğretiyor.
Adına yargılandığım Cumhurbaşkanın
deyişiyle “bu en son Kürt isyanı” aslında demokrasinin sınırlı gereklerine
bile yanıt veremeyen Türkiye düzenine bir isyandır. Çok acımasız ve kayıplara
yol açmadan bahsediyor.
Hayvanlara bile uygulanmayacak,
belki tarihte de örneği görülmeyen -çünkü Ezop'un da bir köle dili vardı,
utanmadan konuşuyordu- sınırsız baskının sembolü dil yasağını, tüm yasal
sistemin özüne içireceksin ve vatandaştan kalkıp düzene uymayı bekleyeceksin.
Bu büyük bir anormalliktir. Bu Kürt isyanın anormalliği de bu nedenledir.
İki anormalliği aşmaktan başka çaremiz yoktur. Ne kendini, ne eğitimsizlikten
ötürü Türkü, Arabı, Acemi yaşayabilen bir Kürt; büyük bir problem kaynağıdır.
Ölüp öldürmesi de hiç çare olmuyor. Bu bir insanlık trajedisidir. Ben Cumhuriyettin
Kürt karşıtı olduğuna inanmıyorum. Cumhuriyet belki de bir Türk’ten daha
çok Kürt için bir nimettir. Bunu çok iyi bildikleri için kendi egemenleri
Türkçe eğitilmesini de engellemiş, istememişleridir. Katmerli geriliğe
mahkumiyet çıkarlarına daha uygun olmuştur. Bu Kürdün, Türkçe veya başka
bir dil öğrenmesi zenginliktir. Özgür birey olarak Cumhuriyettin vatandaşı
olması bir onurdur. Bunlar tartışılmıyor. Tersine bu zenginliğin sistemi
demokrasisi, anayasası niye kurulmadı deniliyor. Bunlar olsaydı PKK olur
muydu? İsyan olur muydu? Apo olur muydu?
Bu isyanın meşru temelinin
bilimsel izahını savunmamda yaptım. Hata ve yanlışlıklarını da ortaya koydum.
Her yeni düzeni daha öncekinin yaşadığı çatışmaların ürünü olduğu sıkça
gözlemlenen bir toplumsal gerçekliktir. Uzun süredir, genelde olduğu
gibi, Kürdün düzenle yaşadığı çatışmanın da anlamsızlığı artık anlaşılmalıdır.
Yakın geçmişteki çatışma düzeninden, önümüzdeki barış düzenine geçiş yaparken
bunun içerisinde her toplum, her grup gibi Kürt de kültürel özelliklerine
onun özgür ifadesine göre yer almalıdır. Burada ayrıcalıklı bir yer istenmiyor.
Çok sözü edilen ne ayrı devlet, ne federasyon, ne otonomi bunlardan bahsedilmiyor.
Demokrasi uygulandığında gerek de görülmüyor. Cumhuriyetin demokratik içeriğinde,
demokratik bir halk olarak yer almak isteniliyor. Cumhuriyetle en sağlam
demokratik birliktelik içinde yaşamak isteniliyor. Zorlansa da ayıramayacak
kadar güçlü ve zengin bir birlikteliktir bu. Neredeyse iki yüzyıldır çağdaş
anlamda süren bu Kürt sorunu, isyanları artık böyle bir Cumhuriyetin, demokrasi
tabanı olunsun isteniliyor. En doğru çözümün bu olduğuna inanılıyor. Bu
kavgadan çıkarılacak en doğru sonuçta budur diyorum.
Sonuç olarak Cumhuriyetin
demokratikleşememesinin ürünü olan bu sorun, doğurduğu son PKK öncülüklü
isyanla birlikte, çözümünü de aynı platforma, demokratikleşmeye bağlamış
bulunmaktadır. Kördüğüm olmuş Kürt sorununun, kapsamlı bir demokratikleşme
dışında uygulanabilir bir çözümün gerçekçi olamayacağını tüm taraflara
göstermiştir. Yirminci yüzyılın sonunda bastırma, zoraki asimilasyonla;
buna karşı tepki ve isyan dönemini tekrarlamanın bilimsel olarak da hiçbir
anlamı kalmamıştır. Yani topluma da devlete de bu yöntemlerin acı ve artan
kayıplardan başka vereceği bir şey yoktur. Tarihin artık görmezlikten gelinemeyecek
dersi budur.
Dünya çapında eşsiz çözümleyici
gücü kanıtlanmış demokratik sistemin temel ölçülerinin sıradan bir uygulanmasının
bile, bizi çözüme götürebileceği de anlaşılmıştır. Türkiye, devlet ve toplum
olarak tüm sorunlarında olduğu gibi bu sorunun en kapsamlı demokratik tartışmasıyla
birlikte, demokratik anayasa hazırlıklarını yaşamaktadır. Artık ciddi ve
demogojiye kaçmadan bunu yapmalıdır. Bu temelde Cumhuriyetin demokratik
içeriğe kavuşması kadar, bunun anayasasına sahip olması dışında ne bir
çaresi ne de bir tercihinin kaldığı bir tarihi dönemeçten geçmektedir.
İnancım bunun başarıyla gelişeceğidir.
Bu gelişmelerde hem PKK,
hem kişi olarak rol ve sorumluluğumun bilincindeyim. Geçmişe ilişkin değerlendirmelerimin
bilimsel ve samimi olduğundan zerre kadar kuşkum yoktur. Daha önemli olan
ve yapmam gereken bundan sonraki görevlerim ve çalışmalarımdır. Yaşadığım
müddetçe, öncelikle PKK’yi şiddet yönteminden arındırma ve Türkiye’nin
içine girdiği demokratikleşme sürecine, yasal dönüşümüne hazırlamadır.
Silahlı mücadeleyi bırakmaya ilişkin PKK Merkezi, kararlılığını açıklamış
bulunmaktadır. En yakında 2000’e ulaşmadan tüm örgüte bir kongre ile bu
tavrımın resmileştirme kararlılığına da sahip olup, başaracaklarına da
inanıyorum. Türkiye demokratik yasal sürecine dönüşme ve dönme temelinde
devletin de artan bir duyarlılıkla kolaylık sağlayacağına dair umutluyum.
Buna ilişkin üst düzey kurum ve yetkililerin cesaret verici yaklaşımları
vardır. PKK’nin değerlendirilmesi gerektiği kanısındayım. Buna katkı için
bizzat yaşadığım süreci zemin olarak sunmaktan, en zor koşullarda bile
barış ve kardeşlik çözümüne dair söz ve pratiğimle yanıt vermekten geri
durmadım. Bu tutumum kişisel endişelerin çok ötesinde, içinden geçilen
tarihi aşamanın bilincinde olmak, demokratik sistem içinde, evrensel hukuk
ölçülerini çözüm için en uygun yol olduğuna inanmaktan kaynaklandığını
belirtmeliyim. En ahlaki tutum kadar, doğru siyasal tavrın böyle olması
gerektiği inancını korudum, irademi sürdürdüm.
Sayın Başkan, değerli
üyeler!
Savunmalarımın sonuncusu
özce sizlerin şahsında en yüksek hukuk kurumuna çok kısa bir mektup biçiminde
sunuyorum. Fazlasının gerekmediğine, ihtiyaç da duymadığınıza da eminim.
Bu hukuk yılının açılışında
2000’e girişte sayın Yargıtay Başkanı bana göre Demokratik Hukuk Manifestosu
niteliğindeki konuşmasını yaptı. Kendi eylemimi ve sonuçlarını, bu manifestonun
dipten zorlayan en temel etkeni olarak değerlendiriyorum. Bu temelde bir
yargılanmayı ise trajik buluyorum. Yargıtay Başkanı 2000 yılına Sokratsız
girmenin büyük bir eksiklik olduğunu söyledi. En büyük korkum, eylem yönüne
ilişkin suçlamalar ne kadar kapsamlı olursa olsun, düzenin yerleşik tanrılarına
inancı yıkmak kadar, özgürlüğün meleklerine yol açmamdan ötürü Sokrat’tan
daha trajik yargılanmam ve karar konusu olmam söz konusudur. Böyle bir
başkanın ve onun yargıçlarının bu davada taraf olmamaların dilerim. Buna
üzüldüm.
Sayın Yargıtay Başkanı Türkiye’deki
hukuk sisteminin evrensel hukuk değerlerinden uzaklığını veciz biçimde
ortaya koydu. Anayasa’nın meşruluk debisinin sıfıra yakın olduğunu da söyledi.
Bu arada düşünce inanç, kültür değerlerine göre özgürce yaşamanın çağdaş
demokratik hukukunun özü olmak kadar, uzun süre yasaklarla önünde
bent teşkil etmenin, meşru isyan gerekçesi olacağının da savunucusu
durumundaydı. Ama görevde olduğu müddetçe resmi hukuka bağlılığını
da ekledi. Trajedimizi karşılıklı katmerleştiren gerçekler bu sözlerde
gizlidir.
Umudum, yine de vereceğiniz
karar aslında çoktan aşılması gereken TCK 125’e göre olacaksa da, bundan
alınacak derslerin çarpıcı bir biçimde evrensel hukuk değerlerinin Türkiyelileşmesinin
artık engellenmeyeceğidir. Bu yargılama, tarihe anayasasıyla birlikte resmi
hukuk sisteminin hiçbir zaman bağımsız erk olamamasıyla birlikte bağımsız
yargının önünün açılacağının bir platformu olmuştur. Bununla birlikte cumhuriyet
içindeki hukuksuz güç kaynaklarının, artık bundan dolayı sistemlerini fazla
sürdüremeyeceklerinin de bir dönüm noktasını teşkil etmiştir. En doğru
çözüm kadar, adil güç kaynağının yine de başka hiçbir yerde değil hukuk
içinde, onun evrensel demokratik ölçülerinde bulmanız, bağlı olmamız
gereğini de öğretici kılmıştır. Resmi hukuk maddesine göre kararı ne kadar
adil bulmasam da evrensel hukuk bilincinde ulaştığı bu en temel, hem güç
kaynağı, hem de en adil dağıtan ilkesine sürekli bağlı kalacağım.
Ülkemizin ortak ve özgür
birlikte yaşayacağımız bir vatan olması için, cumhuriyetin de bu temel
ve demokratikleşmesi için en büyük çabayı harcadığıma inancım kesindir.
Boşa gitmediğine de inanıyorum. Yaşanan çatışmalı ortam büyük acılara ve
kayıplara yol açarken, bunun en büyük acısını duymak kadar, tüm insanlarımızdan
özrümü dilemenin de en doğru ifadesinin bir daha asla bu koşullara düşmemeye,
en sağlam biçimde önünde durmak ve engellemekten geçtiğine inanıyorum.
Bunu temel yaşam gerekçem sayıyorum.
Bu mücadele, bu yargılama
yaşanacak bir geçmişimin olmadığını kanıtlamıştır. Halkım için de, sınırlı
da olsa özgür kimliğim ile bir yer bulamadım. Ama geleceğin Demokratik
Türkiye Cumhuriyeti içinde bu mücadelenin de katkısıyla özgür birliktelik
içinde yaşamanın hem en doğru yol hem de onur teşkil edeceğine inanıyorum.
Bir kez daha bu temelde kararlılığımı
belirtirken herkesi ve tüm toplumsal kurumlarını barış ve kardeşliğin düzenini
kurmaya çağırıyor, başırılar diliyorum. Selamlıyorum.
21 EKİM 1999/ İMRALI
ABDULLAH ÖCALAN
|