|
YARGITAY DOKUZUNCU CEZA DAİRESİ
BAŞKANLIĞINA
DOSYA NO : ANKARA 2. DGM
1999/21 ESAS, 1999/73 KARAR.
SANIK
: Abdullah ÖCALAN
VEKİLLLERİ : Av. Ercan KANAR-
Av. Niyazi BULGAN- Av. İrfan DÜNDAR- Av. Hamza YILMAZ-
Av Kemal BİLGİÇ- Av. Doğan ERBAŞ
KONU
: Yerel Mahkemenin 1999 / 21 Esas sayılı mahkumiyet kararına
ilişkin temyiz layihamızdır.
AÇIKLAMALAR : Türkiye Cumhuriyeti
Ceza Muhakemesi tarihinin en hızlı, yazılı hukuk kurallarının yerine sözlü
idari kuralların dikkate alınmasıyla, muhakemenin hukuk dışı faktörlerle
her zamankinden ziyade kuşatılmasıyla, savunmanın yargı diyalektiğinin
temel bir ayağı olduğu gerçekliğinin rafa kaldırılmasıyla üretilen karar
bu gün tartışılmak ve incelenmek üzere yüksek mahkemenizin huzuruna gelmiş
bulunuyor.
Tartışılacak ve irdelenecek
kararın akibeti coğrafyamızda yaşayan tüm insanları ilgilendiriyor. Barışı
demokratikleşmeyi halkların kardeşliğini ilgilendiriyor. Kararın akibeti
evrensel hukuki değerleri açısından tüm dünyayı da yakından ilgilendiriyor.
Her geçen gün biraz daha
intikamcı ve ibrete dayalı şoven ceza anlayışını red eden evrensel insanlık
bu davanın akibetini dünyanın ortak paydası olmaya aday insan hakları hukukuna
yön verip vererneyeceğini merakla bekliyor. Kararın akibeti coğrafyamızda
kuvvetlerin ayrılığı ve yargının bağımsızlığı ilkesinin kaderini de yakından
ilgilendiriyor.
Vereceğiniz kararla hukuk
tarihimize yeni bir bininci yıla girerken ya olumlu, örnek bir miras bırakacak
ya da hukukun üstünlüğü, demokratikleşme, özgürleşme ve sivilleşme umutları
solmuş olarak girilecektir. En doğru ve en adil hükmü tarihin vereceği
inancını koruyarak demokratik ve insancıl hukukun perspektifliğini şiar
edinen savunma makamı olarak yerel mahkemenin kararına ilişkin görüşlerimizi
yüksek mahkemenize sunacağız.
Yerel mahkemenin kararını
1- Gerekçe açısından 2- Ceza muhakemesi hukukuna aykırılıklar ve
eksiklikler açısından 3- Esasa ilişkin saptama ve çıkarsamaların yanlışlığı
açısından 4- Suç vasfında düşülen yanlışlık açısından 5- Müvekkilimizin
savunmasının hukuk – siyaset ilişkisi açısından irdeliyeceğiz.
Yerel mahkemenin kararına
itirazımızın anlaşılabilinmesi için yerel mahkemece dikkate alınmayan savunmamıza
yön veren ve tüm hukukçuların ortak paydası olması gerektiğine inandığımız
temel çıkış noktalarımızın altını kısaca yüksek mahkemeniz önünde de çizmek
istiyoruz.
Şöyle ki; 1- Toplumları geliştirecek,
kalıcı barışı ve adaleti sağlayacak olan baskıcı ve ayrıcalıkçı ceza anlayışı
değil özgürlükçü ve insancıl hukuk anlayışıdır. Çağımız insana en yüce
değeri, gerçek değerini verme çağıdır. Uygar düşünce insanı tüm değerlerin
yaratıcısı olarak kabul ediliyor. Ünlü Yunan düşünürü Protagoras “herşeyin
ölçüsü insandır” diyordu. Hukukun da ekseni insandır, merceği insandır.
Tüm değerleri ve giderek
uygarlığı yaratan insanın dil, din, ırk, cins, milliyet, düşünce ayrımı
yapılmaksızın mutlu olmak hakkıdır. O, bu hakkın gerçek sahibidir. “İnsan
devlet için değil devlet insan içindir” felsefesi artık toplumsal düzenlerin
temel taşı olmalıdır. Hukuk ve başta ceza anlayış kutsal devlet anlayışından
artık arınmalıdır. Uygar dünyada toplumsal düzenlerin amacı insanın ve
giderek toplumun mutluluğu, barışı, eşitliğidir.
İşte hukuka, somut olarak
davaya da bu insancıl açıdan bakmak gereğine inanıyoruz.
İnsanlık tarihine baktığımız
zaman görüyoruz ki: Köleci dönemden bu yana siyasal iktidarı elinde bulunduran
güçler, emirler, fermanlar kararnameler yasalarla sadece temsil ettikleri
güçlerin çıkarlarını korumuşlar yönetilenler ve halk yığınları üzerinde
baskı rejimi kurmuşlardır. Belirttiğimiz bu kurallar insana ve halklara
onların hak ve özgürlüklerine çoğu kez en doğal haklarına gereken yeri
ve değeri vermemişlerdir. İnancımıza göre bu nitelikte bir kurallar yığınına
“ hukuk” adı verilemez. Bilindiği gibi hukuk hakkın çoğulu olarak haksızlığın
karşıtıdır. Hukukun temelinde “hak” yatar. İnsana onun yaratıcı gücüne
emeğine diline kültürüne değer vermeyen insan hak ve özgürlüklerine saygı
göstermeyen ayrımcılık yapan kurallar yığınına “hukuk” adının verilmesi
bir çelişkidir. Yasaların haklı olmalarının ön koşulu insan haklarına saygılı
olmalarıdır. “Yasaları idare eden yasalar da vardır. Bu da insan hakları
ve ahlak kurallarıdır.”(Faruk EREN Ceza Hukukunda Hümanist Doktrin sf.
36 ) “ Hukukun bütün tarifleri eksiktir. Doğrusu şudur: Hukuk insanlıktır.”
(F. EREM, Olağan Dışı Yargılamalar sf:18 )
Hukuk, intikamcı, ayrımcı,
şoven illetlerden kurtulmalı insanileşmelidir. Hukuk, insana barışa özgürlüklere
kavuşmanın bunları kullanmanın yolunu açmalıdır. Özgürlük ve barış insanın
yaratıcı gücünü verimli hale getirmesinin ön koşuludur. Çağdaş hukuk insancıl
ve özgürlükçü hukuktur.
Ceza hukukunun tarihi pek
çok yönden insanlık tarihinin özel bir görünümünden ibarettir. Söz konusu
tarih insanlık tarihinin adaletsizliklerini olduğu kadar daha onurlu daha
insani bir sosyal hayat biçimine yönelik gelişmeleri de ortaya koymaktadır.
Örneğin mevcut davamız bir anlamda yakın tarihimizin özel bir aynası görünümündedir.
Eğer objektif olunursa bu ayna hem sistemdeki adaletsizleri eşitsizlikleri
hem de daha onurlu bir hayat biçimi için katlanılan acıları gelişmeleri
gösterecektir.
Ceza hukukuna şematik ve
reçeteci anlayışla yaklaşmamak gerekir. Her yargılama da hele hele
siyasi içerikli yargılamada ceza hukukundaki gelişen anlayışların yeni
ufuklarını yakalayarak somut konuya çözümlemeler getirmek gerekir.
Ceza hukuku tarihine bu açıdan
bakıldığında üç ayrı ceza hukuku anlayışının olduğunu görmek gerekir. Bunlardan
tarihsel olarak birbirini takip eden ilk iki anlayış yani baskıcı ceza
hukuku ve ayrıcalıkçı ceza hukuku anlaşışı artık eskimiş olup tarihe gömülmek
üzeredir. Baskıcı ceza hukuku totaliter ve despot yönetimlere has polis
hukukunu esas alan, ceza hukukunu resmi doğruyu veya devletin doğru kabul
ettiğini düşünce ayrılıklarına karşı korumanın ve politik altetmenin aracı
olarak kullanan bir anlayıştır. Bu anlayışa göre suçlu, başkalarının varlıklarına
maddi, manevi olarak saldıran ve acımasızca cezalandırılması gereken çoğu
zaman da ortadan kaldırılması gereken bir vahşi, bir canavardır. Ceza hukuku
tarihinde bu anlayış Fransız ihtilalinin etkisiyle mutlakiyetçi, devletin
yegane gerçekliği olarak bireyi kabul eden ve sosyal grupları sadece bir
bireyler toplamı olarak anlayan, liberal devlete geçişle yerini yavaş yavaş
ayrıcalıkçı ceza hukuku anlayışını terk etmiştir. Bu anlayış mutlakiyetçi
devletin baskıcı, tipinden uzaklaşmış ve ilan işlevinin özgürlükleri
koruma olmasına rağmen, karşıt sosyal çıkarların çatıştığı durumlarda
sosyal ve ekonomik yönden daha güçlü olanın çıkarını güçsüz olanın zararına,
korumaya hizmet etmiştir. Dolayısıyla ayrılıkçı ceza hukuku; eşit olmayanlar
arasında eşitliği ve özgürlüğü sağlamaktan çok eşitler arasındaki eşitliği
ve özgürlüğü garanti altına almaktadır.
Kararın irdelenmesi bölümünde
izah edeceğimiz gibi yerel mahkemenin davaya yaklaşımı da tipik bir baskıcı
ceza anlayışıyla ayrıcalıkçı ceza anlayışının karışımı niteliğindedir.
Oysa çağımız artık ceza anlayışı
açısından insancıl ve özgürlükçül ceza anlayışı çağıdır. Toplumsal barışa
demokrasinin gelişimine, toplumdaki çelişkilerin kan dökülmeden çözülmesine
geçmişteki yaraların kapanmasına hizmet edecek olan anlayışta bu anlayıştır.
Ceza hukuku, bireysel taleplerle
sosyal talepler arasında bu arada özgürlükler ile sosyal savunma arasında
uzlaşma çalışmalarına katılarak ve iki temel ilkeyi esas alarak özgürlük
işlevini gerçekleştirebilir. Bu ilkelerden birincisi ceza hukukunu kutsal
devlet, dokunulmaz resmi görüş anlayışının bekçisi olmaktan kurtarmaktır.
Yani insan haklarını (yaşam, fiziki bütünlük, sağlık, onur vb. ) ve dokunulmaz
özgürlükleri (vicdan, düşünce inanç, örgütlenme, toplanma seyahat, anadil
hakkı vb. ) baskı altında tutmanın değil, bunları özel veya kamusal süjelerin
saldırılarına karşı eşit bir biçimde ve ayrım yapmaksızın korumanın vasıtası
olmasıdır.
Söz konusu ilkelerin ikincisi
ise, ceza hukukunun sosyalleştirilmesidir. Yani ceza hukuku kutsal devletin
değil toplumdaki tüm grupların çıkarların korumanın ve demokratik-
sosyal hukuk devleti hedefinin gerçekliştirlmesinin aracı olarak görev
yapmalıdır.
Bu ufuk isteyen, cesaret
isteyen, din dil, ırk cins, milliyet ayrımı yapmadan insanlığın evrensel
kardeşliğini yakalamak isteyen bir anlayıştır. Toplumsal gelişim seyrinde
hukuk esas itibarıyla siyasi iktidarı ellerinde bulunduranların bir baskı
aracı olarak kullanılagelmiştir. 2362 yıl önce Eflatun “devlet” adlı yapıtında
Trasymakhus’in diliyle şunları söylemiştir; her hükümet kanunları kendi
işine geldiği gibi kurar, demokratlık demokratlığa uygun kanunlar
Tyrannis Tyrannis ‘e uygun kanunlar kurar, ötekilerde tıpkı böyle; kanunları
kurmakla kendi işlerine gelen şeylerin idare edilenler içinde doğru olduğunu
söylerler; kendi işlerine gelenlerden ayrılanı da kanuna, hakka karşı geliyor
diyerek cezalandırırlar. Her şehirde kuvvet hüküm süren unsurun elindedir.
(Devlet, 1.s.)
İşte özgürlükçü, insancıl
hukuk anlayışı artık yukardaki anlayışı kovalamaktadır. İnsan haklarının
ve hümanist anlayışı ceza hukukuna egemen olması ekmek-su kadar bir gereksinim
haline gelmiştir. Hukuk insanın ve giderek toplumun mutluluğunu amaç edinmelidir.
İnsancıl ve insan haklarına dayalı bir hukuk ancak halkların, yönetilenlerin
gerçek iradesini yansıtan bir hukuk olacaktır.
1- Karara itirazımızın
kavranmasının temel halkalarından biri karara egemen olan baskıcı
ve ayrılıkçı ceza anlayışına karşı özgürlükçü ve insancıl hukuk anlayışıyla
olaya yaklaşımımızdır.
2- Savunmamızın doğru kavranılması
ve yüksek mahkemenizin kararı inandırıcı olmasının önemli halkalarnıdan
birisi de suç ve ceza olgusuna nasıl yaklaşılması gerektiği hususudur.
Her ceza yargılamasında
olduğu gibi hele hele bu yargılamada da “sanığı” suçlu ilan etmek o yönde
her türlü idari olanakları kullanarak, medyanın her türlü yöntemlerini
kullanarak toplumun bir kesiminin acıların tahrik ederek, arka penceredeki
gerçeklerin üstünü çizerek problemin esas kaynağını unutturmak benim, senin,
onun, bizim, sizin, onların, kan dökülmeden çözülecek bir toplumsal problemin
kangren olmasındaki rolünü birbirimizi kandırarak unutmak unuttturmak
kolay ve ucuz ama hiç kimseye hele hele topluma hiç faydası olmayan bir
yöntemdir.
Bu yönteme toplumdaki
herkes başvursa dahi hukukçular hiç başvurmaması gereken filozoflardır,
sosyologlardır, tarihçilerdir, laborantlardır. Her ceza yargılamasında
hele hele siyasi içerikli ceza yargılamalarında yargılamada yer alan hukukçu
süjeler hukuk ameliyesini bir tarihçi, sosyolog , laborant, filozof gibi
işletmek üretmek mükellefiyetiyle karşı karşıyadırlar. Aksi halde
biçimsel bir yargılama da memur, yasal görevli olunur.
Suç nedir, gerçek suç
görünen konu mudur? Yoksa bu görünenin perdeliğinin altında yatan esas
konu mudur? Suçlu kimdir? Suçlu, huzurdaki sanık mıdır, yoksa bu
sanığı suçlu hale getirenler midir, yoksa suçlu, bir probleme inatla seyirci
kalan tüm siyasal-sosyal toplum mudur?
Eğer bu sorulara günümüzün
gelişen ceza hukuku anlayışı ışığında sağlıklı yanıtlar verilemezse cumhuriyet
tarihinin en önemli yargılamalarından birisi olan bu yargılama sıradan
bir incelemenin ötesine geçemez ve tarihi bir fırsat, tarihin asla afettmeyeceği
bir şekilde harcanmış olur.
Suç bilimi (Kriminoloji)
suçların kökeninin toplumsal olduğunu kuşkuya yer vermeyecek biçimde saptamıştır.
Suç sayılan eylemler ve örgütlenmeler kökünü mevcut toplum düzeninden alırlar.
Ünlü cezacı Alfieri, “suçu toplum hazırlar, birey işler” sözüyle bunu güzel
açıklar. Toplumsal düzendeki bozukluklar, adaletsizlikler bireyi ve toplulukları
“suç” denen toplum karşıtlığına itmektedir. Bozuk toplumsal yapı sürekli
olarak bunu üretmektedir. Hele hele Türkiye Cumhuriyetinin militarist ve
tekelci yapısı, mevcut ceza yasasının yaptırımcı yasalarının esas karakterinin
ayrımcı ve baskıcı olması cumhuriyetin tüm kurumlarıyla militarist ve tekelci
bir karakter taşıması, sivil ve demokratik bir cumhuriyet olmaması “suç”
üretimini daha da hızlandırmaktadır. Unutmamalıdır ki suç bir ceza normunun
çiğnenmesinden başka bir şey değildir. Öyleyse suçluyu yaratanda ceza normundan
başka nedir ki!
1949 Uluslararası
ceza hukukçuları Liege Kongresinde Filippo Gramatica (İtalyan ceza hukukçusu)
tarafından sunulan raporda “suçlu insan yoktur” denmiştir.
Unutulmamalıdır ki
“en ağır suç” sayılan şey (ilkel dönemlerde Jüpitere sövmek gibi ) günümüzde
suç değildir, ya da tersi söz konusudur. Salt siyasal anlayışlar kimileyin
bir eylemi suç haline getirirler ya da tersi olur. Kimi ülkelerde suç olan,
öbürlerinde değildir.
Klasik baskıcı ve ayrılıkçı
ceza anlayışının dediğini tersine suçlular ve suçlu olmayanlar diye iki
tip insan yoktur. Ancak insan kimileyin belli bir yasa yasağının karşısına
çıkar ve böylece yasal olarak “toplumsal yaşama karşıtlık”giysisine
bürünür temelde toplum yaşamına karşı çıkanlar yanlızca devletçe konulmuş
toplumsal savunmanın bir normunu belirtilen anlamda gözetmeyen kişilerdir.
O konumuyla bu son derece göreli, yasal bir tanımdan başka bir şey değildir.
Mayence üniversitesinden
Prof. Armond Mergen, “Toplumsal Olmayanların Toplumu” adlı incelemesinde
büsbütün özel bir biçimde, toplum yaşamına karşıt olanların yaratılması
kavramını sergilemektedir. Yazar iki yüzlülük diye tanımladığı bir durum
çerçevesinde, toplumun direndiğini söylemektedir. Ona göre ; toplum kendi
kurallarını koyanı mahkum ederek aslında kendini mahkum etmektedir, farkında
olmaksızın. Bu yansıma mekanizması nedeniyle toplum, kendinin yarattığı
toplum yaşamına karşıt olanların toplum içindeki kendi yanılgılarını, dokuncalarını,
eksikliklerini yansıtmaktadır.
İşte tamda bu noktada
mevcut yargılamaya neden olan fiilerin kaynaklandığı sorunlar, bu sorunların
çözümlenmemesi toplumun kendi yanılgısı, eksikliği değil midir diye düşünmek
gerekmiyor mu? Bu anlamda bakıldığında görünen suç ile gizlideki suçu ayırt
etmek gerekmiyor mu? Bu yargılamanın konusu ve sanığı; doğa ötesi ve toplum
dışı faktörlerin ürünü olmadığına göre bu yargılama aynı zamanda toplumun
kendisi içinde bir aynaya bakış fırsatı olarak değerlendirmek gerekmiyor
mu?
Somut davamızda Yerel
Mahkeme, “suç ve ceza” konusunda bilimsel ve realist bir anlayıştan yoksundur.
“Suç”un kökeninin toplumsal olduğunu yadsıyarak, coğrafyamızdaki egemen
sosyal-siyasa-ekonomik yapıyı adeta kusursuz göstererek, somut nesnel konu
ile ilgili yani Kürt sorun ile ilgili devlet ve toplumsal aygıtların rolünü
asla irdelemeden bir yaklaşım sergilemekte, bunun doğal sonucu olarakta,
özneyi değil, varlık ya da çıkarların nesnel korunmasından kaynaklanan
devletin cezalandırma yaklaşımını sergilemektedir.
Savunma makamı olarak
savunmamızın perspektifinin ikinci temel halkası olarak, “suç” denen şeyin
gerçekte toplumun ürettiği, esas problem çözülmedikçe de üretmeye devam
edeceği şimdiki “toplum yaşamına” karşıtlık eylemi olarak değerlendiriyor,
ceza konusunda da esas olanın özneden, bireyden intikam almak olmadığını
, esas olanın bireye göre önlemle hem bireyi hem de toplumu dönüştürecek
bir toplumsal savunma hukukunun yaşama geçmesi gerektiği anlayışını ısrarla
savunuyoruz.
3- Mevcut yargılanma, özünde
siyasi, tarihi ve sosyal olan temel bir konudan kaynaklanan çelişkiyi çözmek
görevini üstlenmektedir.
Hukuki gerçeklik bilimsel
gerçeklikle örtüştüğü oranda üretici, çözümleyici, kalıcı ve inandırıcı
olur. Aksi halde başımızı kuma sokarak kendimizi ve sorumlu olduğumuz toplumumuz
insanlık alemini ve tarihi kandırmış oluruz. Oysa tarih kandırılamaz. Tez
ve anti-tez bir yargı diyalektiğinde doğru konmaz ise adalete de
hizmet edilemez.
Kabul etmek gerekir
ki bu bur SİYASİ DAVADIR. Bir “bebek katili”, bir “uyuşturucu” bir “adli
cinayet” davası değildir. Aslında bu gerçeklik devletin en yetkilisinden
sokaktaki yurttaşa kadar bilinmektedir. Zaten bu nokta tevil yollu iddia
ve yerel kararda da aslında kabul edilmiştir.
Bu dava neden siyasi
bir davadır? Neden tartışılan fiil “siyasi suçtur?”
Ceza hukuku alanında
siyasi suç ve adli suç ayırımının önemi gün geçtikçe artmaktadır. Şu hususu
da vurgulayalım. Aslında “adli suçların” kökeninde de hiç kuşkusuz toplumsal
nedenler yatmaktadır. Ancak “siyasi suçlar”ın özgün bir yapısı ve nedenleri
vardır. Bazı ülkeler, yasalarında siyasi suçu tanımlamışlardır. Birçok
siyasi suçların bir tanımı yapılmamış ve bu husus içtihada ve yargı kararlarına
bırakılmıştır. Doktrinde ve uygulamada siyasi suçlar ikiye ayrılmıştır,
1- Sırf siyasi suçlar, 2- Siyasi suçlarla irtibatı olan muhtelif suçlar.
Nitekim ceza yasamızın kaynağı olan İtalyan Ceza yasasının 8. maddesinin
son fıkrasında da (1930 tarihli ) siyasi suç, “Ceza kanununun tatbikatında,
devletin siyasi bir menfaatini veya vatandaşın siyasi bir hakkını
ihlal eden suç siyasi bir suçtur. Tamamen veya kısman siyasi saiklerle
işlenmiş adi suçta siyasi sayılır” hükmünü koyuruk tanımlamıştır. Devletler
arası hukukta da siyasi suçlar konusunda bu ayrım kabul edilmiştir. T.B.M.M.’ce
onaylanarak resmi gazetenin 26.11.1959 günlü sayısında yayınlanan
suçluların geri verilmesine dair Avrupa Konseyi anlaşmasında “ siyasi suç
tanımlanmamış siyasi suçları ve siyasi suçlarla irtibatı olan adli suçları
işleyenlerin iade edilmeyeceği prensibi kabil edilmiştir. Böylece siyasi
suçlarla irtibatı olan, siyasi amaçlarla işlenen adli suçlarında siyasi
suç sayılacağı hükmü benimsenmiştir. Doktrinde, ulusalüstü sözleşmelerde
ve mahkeme kararlarında kabul edilen bu görüşe göre sırf siyasi suçlar,
devletin siyasi düzenine karşı işlenen suçlardır. Bu açıdan T.C.Y.’nin
ikinci kitabında yazılı “devletin şahsiyetine karşı cürümler”, “devletin
arsıulusal şahsiyetine karşı cürümler”, “ecnebi devletlerle bunların reis
ve elçileri aleyhinde cürümler”, “hürriyet aleşhinde işlenen suçlar”, “siyasi
hürriyet aleyhinde cürümler” (m.125-174) sırf siyasi nitelikte bulunan
suçlardır. Öte yandan siyasi bir amaç ve kast ile işlenen adli suçlarda
siyasi suç niteliğindedir. Doktrinde gerek hocaların hocası Tahir Taner’in,
gerekse Prof Baha Kunter’in düşünceleri de bu yöndedir. (Tahir Taner, Ceza
Huk. S; 104, Baha Kunter, Siyasal Suçlar Konferansı Türk H.K. S.5)
Yargıtay Ceza Genel
Kurulunun 31.10.1949 günlü kararının gerekçesi, yine genel kurulun 8.3.1971
günlü kararın gerekçesi de bu yöndedir. ( 970/ 490 E., 971/65 K.)
İtalyan hukuk bilgini
Majno’da şöyle demektedir: “siyasi suçlar hakkında çok yazılar yazılmış
ve tartışmalar olmuştur. Acollas tarafından çok güzel bir biçimde özetlenen
ve tarafımızdan da benimsenen düşünceye göre suçun siyasi ve siyasi olmayan
niteliği, taaruzun mahiyetine bakarak değil, suçlunun niyetine veya onu
eyleme iten nedenlere göre hükm olunur. Gerçekten maddi yönü her ne olursa
olsun hareketin ahlaki veya gayri ahlaki olduğunu saptayan ölçütler,
niyet ile eyleme sahi olan nedenlerden ibarettir.” Bu sebeple bizde müellif
He’lie ile birlikte adli suçlar ile basın suçları, isyan, fesat hareketleri
gibi sırf siyasi olan suçlar ve kamu hukuku suçları ile karışık olan suçlar
arasında teoride genellikle kabul edilen ayrımın suçluların geri verilmesi
hususunda uygulanmaması gerekeceği ve bu itibarla 9. Maddenin 1. fıkrası
ile konulan istisnanın her iki nevi sucu himaye etmesi gerekeceği düşüncesindeyiz.
Fiil maddi yönden adli suç iken siyasi bir gayeden ilham alması, hiç olmazsa
uluslararası açıdan niteliğinin derhal değişmesine yeterlidir. Pescatore’nin
düşüncesi de bu yöndedir.
Olayları objektif
gayeleri açısından inceleyecek olursak kanuna aykırı olan ve kanunun
cezalandırdığı vasıtalarla devletin büyük kuvvetlerini, teşkilatını yıkmaya
veya değiştirmeye ve bu kuvvetlerden birisini tahribe, zaafa uğratmayı
veya tezfiye, bu kuvvetlerin etkilerin tağyire veya tehdite, anayasaya
göre kişilere tanınan temel hakların tamamen veya kısmen değiştirilmesine
ve bunlardan bazıları hakkında toplumda kin ve şiddet yaratılmasına yönelik
eylemleri siyasi kabul etmek gerekir. Başka bir deyişle bunların hükümetin
anayasası ile tayin edilmiş olan nizami kuvvetlerin taksimatını ihlal eden
eylemlerdir. Bu itibarla devletin emniyeti aleyhine olan suçlarla, devletin
hakimiyetine müesselerine ve içtima esaslar aleyhine taaruzu mahiyetinde
olan bütün suçlarda bu niteliktedir. “ (Majno, Türk ve İtalyan Ceza Kanunları
Şerhi, C:1, s: 49-50 )
Tarihte ve özellikle
ortaçağlarda, uzun bir süre siyasal suçlar adli suçlardan daha ağır ve
tehlikeli sayılmıştır. Ortaçağlarda kral yada monarşik yönetimlerin başında
bulunan kişiler , devlet ile özdeş kabul ediliyordu. Krala karşı işlenen
suçlar devlete karşı işlenmiş sayılıyordu. Bu suçları işleyenler Crimen
Masistratis adı altında özel mahkemelerde yargılanıyordu. Bu tür
suçları işleyenlere verilen cezalar, suçluların çocuklarını torunlarını
da etkiliyor, onlar hakkında da uygulanıyordu. Ancak 1789 Fransız devriminden
sonra ve özellikle 1830’larda siyasal suçlar ve bu suçları işleyenler hakkındaki
düşünce ve değer yargılarında önemli değişmeler oldu. Siyasal suçlar, adli
suçlardan ayrıldı, daha hafif cezalar getirildi. İnfaz biçimleri hafifletildi.
Siyasal suçlar için uygulanmaya başlanan bu ilkeler, kral ve hükümdar ile
devleti özdeş gören görüşe son verdi. Siyasal rejim ile ulus arasındaki
ayrımı açıklığa kavuşturan Fransız devriminin bu gelişmelerde önemli
etkisi oldu. İşte önceleri siyasal suçlulara “toplum düşmanı” gözüyle bakan
görüş, 18. yy.dan başlayarak değişmiş ve terkedilmiştir. Artık siyasal
suçlu, bir toplum düşmanı değildir. O, görüşlerinde yanılabilir. Ama onu
bu eylemlere iten etkenler göz önüne alındığı zaman siyasal suçlunun toplumsal
gelişmede bir ilerleme öğesi olduğu ülkenin siyasal kurumlarının düzeltilmesine,
gelişmesine, toplumun daha iyi yönetilmesine insanlığın barış ve uygarlık
doğrultusunda ilerlemesine hizmet ettiği görüldü. Bu nedenledir ki ünlü
sosyolog E. Durkheim, “siyasi suç, sosyal gelişme için yarardır” demiştir.
(Dönmezer, Kriminaloji s: 44)
Anayasa hukuku hocası
Prof. Ali Fuat Başgil, siyasal suç ve adli suç ayrımı konusunda söyle demektedir;
“siyasal mahkumlarda ahlaki redaet (ahlaksızlık) yoktur. Suç bir kanaat
uğruna işlenmiştir. Suçluyu mahkum etmek demek kanaati mahkum etmektir.”
(Türkiye Siyasil Rejimi ve Anayasa Müesseseleri s; 207)
Gerçekten siyasal suçlar,
ülkeden ülkeye dönemden döneme değişen toplumsal düzene yönelik geçici
suçlardır. Dün suç sayılan eylemler bu gün suç sayılmayabilir. Şu ülkede
suç sayılan eylemler bu ülkede suç kabul edilmeyebilir. Siyasal iktidar
değiştikçe siyasal suçlarda değişir. Bu açıdan öğretiye göre siyasal suclar,
“değişken” ve “göreli “ suçlardır. Bu suçları işleyenler kişisel çıkar
gözetmeden, yurt çıkarlarını, gerçekleşmesini istedikleri düzende gören,
inanç sahibi kişilerdir. Bu nedenledir ki siyasal amaçla işlenen adli suçlar
bile, siyasal nitelikte sayılmış ve onlara adli suç gözü ile bakılmaktan
çekinilmiştir. Şu gerçeği artık tüm çevreler kabul etmektedir. Siyasal
suçlarla toplumsal düzen arasında çok açık bir sebep-sonuç ilişkisi vardır.
Yine katıldığımız yaygın görüşe göre “siyasi suçlu, gerçekte bir suçlu
değil siyasi bir mücadelede yenik düşmüş kişidir.”
Bu davanın sanığı
da şimdiki konumuna inançlarından siyasi ve toplumsal ideallerinden dolayı
gelmiştir. Gerçekte bir suçlu değildir. Şu an için siyasal mücadelede yenik
düşmüş bir kişidir. Şimdi ki konumuna kişisel saikle, kişisel çıkar hırslarıyla
gelmiş değildir. Hele hele bir toplum düşmanı hiç değildir. Bir bebek düşmanı
, bir canavar, sadist değildir. Toplumsal nedenler onu buralara getirmiştir.
Kabul etsenizde etmesenizde objektif olarak toplumsal yapıdaki eksikliği
hataları olması gerekenleri tartıştırmıştır. O ve temsil ettiği hareket
belkide toplumsal yapımızın toplumsal gelişme yönünde kendisini yenilmesine
bir ivmeye kavuşmasına katkıda bulunacak, etken olacaktır.
Hukukçular, hele hele
yargı organları olaylara ve toplumsal nedenlerine sokaktaki insanın medyaca
şekillendirilmiş, linç toplumsal intikam, düşman, canavar mantığıyla
bakamazlar, buna hakları da yoktur.
Müvekkilimiz, devletin
yıllardır yok kabul ettiği bir sorunda yani Kürt sorununda , savunduğu
düşünceleri ve çözüm olarak önerdiği kullandığı yöntemler sonucu bugün
bu konumdadır.
Davanın siyasi içeriği
doğru algılanırsa, yargılamanın tarihsel rolü toplum yarınına katkısı,
neden tarihsel bir fırsat işlevini taşıdığı anlaşılır değerlendirilir.
Tek yanlı linç mantığıyla beslenmiş abartılı bir şövenizm fırsatına tutularak
sentez üretilmiş olursa (ki yerel mahkeme kararı öyledir) bu gerçek ve
inandırıcı bir sentez olmaz. Nitekim yerel mahkeme kararı toplumun
sadece bir kesiminin mağdurlarında sadece bir kesiminin tatminine hizmet
eden şekli bir sentezdir. Bu özellikteki bir sentez çok geçmeden tatmin
edildi denen kesimleri dahi gün gelir tatmin etmez ve yeni yaralar daha
da derin acılara yol açarak fışkırtır.
Davanın siyasi olduğunun
kavranması, toplumsal nedenlere eğilmeyi, tek yanlı olmamayı, toplum ve
toplumsal aygıtlar olarak aynaya bakmayı da beraberinde getireceği için
ciddi önem taşır.
Savunma makamı olarak
yerel mahkeme kararına itirazımızın perspektifinin önemli halkalarından
birisi de budur.
4- Savunmamızın perspektifinin
temel halkalarından birisi insanlığın yüzlerce yıllık mücadelesi sonucu
bağlayıcı akitlere dönüşmüş bulunan ulusalüstü evrensel hukuk ilkelerine
olan bağlılığımızın, bu yargılamaya gölge düşüren her türlü şöven milliyetçi
yaklaşımlara karşı net ve objektif dile getirilmesi gerekliliğidir.
Çağımızda artık haklar ve
özgürlükler temel hukuk ilkelerinin evrenselliği ulusal çitlere hapsedilmemesi
en azından devletlerin bağımsızlığı kadar önemlidir. İnsan hakları ve evrensel
hukuk ilkeleri hiçbir ulusal bahane ve gerekçelerle rafa kaldırılamaz.
Gerek bireylerin gerekse toplulukların haklar problemi “iç sorun” örtüsüne
haps olunamaz Devletin ”kutsallığı” “yüce çıkarlar “ gerekçeleriyle temel
insan hakları belgeleri işlemez hale getirilemez.
Başta İnsan Hakları Evrensel
Beyannamesi olmak üzere, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Ek protokolleri,
Türkiye henüz onamamışsa da olsa A.İ.H.S.’nin tamamlayıcısı olan “Kişisel
ve siyasal haklar uluslar arası sözleşmesi” “ Ekonomik, sosyal ve kültürel
haklar uluslar arası sözleşmesi” “Cenevre savaş hukuku” “ Kopennag İlkeleri”,
azınlık haklarına ilişkin bağıtlar vb. haklar hukukunun kilometre taşları
olarak savunmamızda bize ışık tutmaktadır.
|