| Bu
demokratik ve insancıl hukuk açısından olmazsa olmaz koşulu olarak kavradığımız
temel çıkış noktalarımızı vurguladıktan sonra yerel mahkemenin kararının
irdelenmesini yapacağız.
A-Yerel Mahkemenin KARARI
GEREKÇESİZDİR. 280 sayfalık kararın 181 sayfası “gereği düşünüldü” kısmından
önceki bölümü oluşturmaktadır. (Müdahil isimleri, vekillerin vs.) 182 ile
208. sayfalar arasındaki bölüm (26 sayfa) iddianame ve esas hakkındaki
mütalaanın özet alıntısıdr. 208 ile 228. sayfalar arasındaki bölüm sanığın
değişik aşamalarındaki savunmalarının özet aktarımıdır. 228 ile 238. Sayfalar
arası bölüm sanık vekillerinin savunmalarından alınmış özet bölümdür. 238
ile 266. Sayfalar arası bölüm ise yerel mahkemenin gerekçe bölümünü oluşturup
bir tartışma ve muhakemeden ziyade iddianameden tekrarlardır. 265 ile 268.
Sayfalar ise delillir başlığı altında aslında delil olarak ileri sürülenleri
irdelemeyen tartışmayan sadece adeta dizin pusulasının tekrarı mahiyetindedir.
268 ile 276. Sayfalar arası “sanığın savunmasının değerlendirilmesi “ kısmı
ise esas itibariyle savunmanın analizi ve tartışmasından ziyade devletin
resmi görüşüne ilişkin iddia makamının tesbitlerinin tekrarından başka
bir şey değildir. 276 ve 280. Sayfalardan oluşan sonuç bölümü ise çağdaş
ceza sorumluluğu olan “kusurlu irade tipe uygun fiil” açısındın somut fiili
tartışmaktan ziyade ilgili yasa maddelerinin özet olarak aktarılmasından
başka bir şey değildir.
Muhakeme faaliyeti kronolojik
zabıt tutma faaliyet değildir. Mahkeme savunmaları gözönünde bulundurmak,
tartışmak ve savunmaların vicdani kanaat edinilirken etken olmayış nedenlerini
belirtmek zorunluluğundadır.
Anayasanın141 m. bütün kararların
gerekçeli olmasını zorunlu kılmaktadır. CMK 32 .... ve 260 m. ‘de
tüm kararların gerekçeli olması zorunluluğu ve “hükmün gereçesinde gösterilmesi
gereken hususlar” vurgulanmaktadır. CMK’nun 308 m.’sinde de hükmün gerekçesiz
olması ve hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararıyla savunma hakkının
kısıtlanmış olması hükmün kesin kukuka aykırılık hali olarak belirtilmiştir.
Gerekçe, ister mütalaa, ister
karar mahiyetinde olsun her hükmün temel unsurlarındandır. Sonuç hükme
varılmasına yol açan mantıki ve hukuki esaslar hükmün gerekçesini oluşturur.
Bu açıdan hüküm ile bu hükme yol açan hukuki ve mantıki sebepler arasında
nedensellik bağı bulunduğunda ancak hükmün gerekçeli olduğu söylenebilir.
Hükümlerin mantıki dayanağı olan gerekçe maddi ve hukuki olan “meselenin”
çözülmesinde kullanılan araçtır. Olayla kullanılan araçlar arasında “ mantıki
zaruret” bulunması durumunda gerekçe ortaya çıkar.
Suçun yasal unsurları, işlenilen
bir fiilin suç teşkil edebilmesi için varlığı zorunlu unsurlardır. Bu unsurların
varlığı tartışılmadan ve incelenmeden verilen hüküm gerekçesiz hükümdür.
Bir fiilin suç teşkil edebilmesi
“tipe uygunluğuna” bağlıdır. Tipe uygunluk, işlenilen fiilin herhangi bir
kanun maddesinde yer alan suç tanımına uygun olması demektir, yargıcın
fiili tipe uygunluğunu tespit konusunda sınırsız bir tayin selahiyeti söz
konusu değildir. Aksinin kabulü “suçta kanunilik” kuralıyla bağdaşmaz.
Suçta kanunilik unsuru türü ne olursa olsun suçların unsurlarını saptayan
bir tanımın mevcudiyetini şart koşmakta ve fiilin bu tamına uygunluğunu
zorunlu kılmaktadır.
TCK ‘nun “iradeye” önem veren
ve suçta kanunilik ilkesinin temel kural sayan çerçevesinde “takdiri ağırlatıcı
sebepler” sistemine dahi yer verilmemiştir. Objektif zorunluluğu kabul
etmeyen ceza kanunumuzun sisteminde takdiri ağırlatıcı sebeplerin varlığı,
suçta kanunilik prensibine aykırı görülmüştür.
Suça tesir edici ağırlatıcı
sebepler açısından taktir hakkı kabul edilmeden ve aksi “keyfilik” olarak
nitelendirilirken suçun tipe uygunluğunun yargıcın takdirine kaldığı şeklindeki
bir anlayışın, hukukun genel prensiplerine ve ceza muhakemesinin temel
ilkelerine aykırı düşeceği açıktır. Nitekim Kunter’de mahkemelerin yetkilerinin
bazılarının bağlı değerlendirme yetkisi olduğuna, bazılarının ise serbest
değerlendirme yetkisi olduğunu belirtmektedir. Kunter’e göre hakimin olayın
hukuk tiplerinden hangisine girdiğini tespit, normların vasıf olarak kullanılabilirliği
konusunda değer hükmü vereceği bu hükmün bir hukuki değerlendirme olduğuna
ve mecburilik taşıdığını, bu konuda bir serbest değerlendirme yetkisinin
olmadığını ifade etmektedir. (Kunter C.M.H. 978 no 137)
Mecburi değerlendirmelerin
denetlenmesi hukukun gelişiminin sonucudur. İhtiyari değerlendirmeler yapıldığında
bunların denetlenmesi kuraldır. Bu gün değer hükümlerinin hukuka uygun
incelenmesi ve değerlendirmesi kararların keyfiliğini önlemeye yönelik
en önemli “anayasal bir sistem olarak belirtilmektedir” ihtiyari yetkiye
dayanılarak yapılan değerlendirmelerde ihtiyari yetki keyfilik demek olmayıp
lüzum şartını arama ödevi bulunduğundan ve bunun içinde kanundan başka
hukuk kaynaklarına başvurmak gerektiğinde ihtiyari yetkiye dayanılarak
yapılan işlemin hukuk düzeni manasındaki “hukuka uygun “ bir diğer söyleyişle
haklı olması gerekir..... “ (Kunter, no :137,s. 205-206)
Anayasa 138’e göre” hakimler
görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasaya kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani
kanaatlerine göre hüküm verirler.” demektedir. Maddedeki “hukuk “ terimine
göre hukuk terimi yazılı olmayan hukukun genel kurallarını ifade etmektedir.
Mahkemenin “ değerlendirme-taktir yetkisi “ geniş anlamda hukuk ile sınırlıdır.
Bu açıdandır ki, yargıcın bu yetkisini kullanarak vardığı sonucun” hukuka
uygunluğu” zorunludur. Esasen “kanun yolu” denetlemesi de yetkinin hukuka
uygunluğunun denetlenmesi demektir.
Yargıcın değerlendirme yetkisinin
ve buna dayanarak varılan sonucun “hukuka uygunluğu “ yazılı hukuka , hukukun
genel kurallarına, içtihadi hukuka, ilmi hukuka hukuki anlaşmalara, maruf
ve meşhur olan şahsi bilgilere tecrübe kriterine uygunluk demektir.
(Kunter)
Nitekim, anayasanın 138.
m’sinde hakimlerin vicdani kanaatleriyle hüküm vereceklerini belirtirken
vicdani kanaatin, anayasaya kanuna hukuka uygun olması zorunluluğunu öngörmüş
vicdani kanaatin keyfi , mutlak bir yetkiyi ifade etmediğini açıkça belirtmiştir.
Değerlendirme takdir yetkisinin, “vicdani kanaatin sınırlılığı “ özellikle
ceza sorumluluğu açısından daha sıkı kurallara bağlıdır Ceza sorumluluğu
“ suçta kanunilik”, “tipiklik” kurallarıyla sınırlandırılmıştır. Bir fiilin
kanunda suç olarak tanımlanmış olması ve işlenilen fiilin bu tipe
uygunluğu araştırması “hukuki sonuç çıkarma” faaliyetine dahildir. Bu konuda
hukuk kurallarına uygunluk, mahkemenin değerlendirme vicdani kanaat yetkisini
sınırlar. Tipe uygunluğun hukuki değerlendirme yapılmaksızın “mahkemenin
selahiyetine” dayanılarak var sayılması, hem “suçta kanunilik” ilkesine
aykırıdır hem de bu şekilde verilecek hükmü “hukuka aykırı” olmasına yol
açar. Ceza sorumluluğunda kıyasın kabul edilmeyişi, şüpheden sanığın yararlanması,
hakimin hukuku yaratmak rolünün sınırlılığı, kanun boşluklarının mahkeme
kararıyla doldurulamayışı, yorumun kanunun maksat ve amacına uygun olarak
gereçekleştirilmesi hep suçta kanunilik ilkesinin doğal sonuçlarıdır.
Öğretiye dayanarak belirtmeye
çalıştığımız hususlar göstermektedir ki, “geniş selahiyet”in varlığı iddiasıyla
bir fiilin suç teşkil ettiği sonucuna varılamaz. Hukuki sonuç çıkarmak
mecburi bir değerlendirmedir. Ve bu değerlendirmenin fiilin tipe uygunluğunu
tartışarak suçun unsurlarının varlığını şüpheye yer bırakmayacak biçimde
saptayarak iddia, savunma ve deliller göz önünde bulundurlarak yapılması
gerekir.
Yargı yorumu, kanun yapıcının
objektif iradesinin belirlenerek kuralın somut olarak uygunlanması faaliyetidir.
Yargı yorumunun bu niteliği hakimin yorum konusunda keyfi bir yetkiye sahip
bulunduğu anlamına gelmez.
Çağdaş ceza sorumluluğunda
örtülü maksada yer yoktur.
Yüksek mahkemenizin de bir
çok kararında, öğretiye uygun olarak kararda olması gereken gerekçe ve
özellikleri konusunda yerleşik görüşü belirtmiş, gerekçesiz sunulan kararların
hukuka aykırılığı üzerinde durmuştur.
Örneğin savunma olarak bulunduğumuz
İstanbul DGM’ce TCK 146/1 maddeye muhalefetten verilen kararın dairenizce
incelenmesi sonucu verilen 98/3054 E. ve 99/1509 sayılı kararınızda
“mahkeme kararlarının yargıtay denetimine olanak verecek biçimde gerekçeli
olması gerektiği gözetilmeden, karar yerinde isnat edilen eylemlerin ayrı
ayrı değerlendirmesi yapılıp subut delillerini neler olduğu gösterilmeksizin
hüküm kurulmak suretiyle anayasanın 141 , CMUK’nun 32-260 maddelerine
muhalafet edilmesi “ bozma nedeni olarak gösterilmiştir. (Ek 1)
Yine savunma olarak bulunduğumuz
İstanbul 2 nolu DGM’nin 146/1 maddeden verilen bir kararının incelenmesinde
yüksek mahkemeniz 98/2987 E. ve 99/894 sayılı kararıyla “anayasanın 141
CMUK’nin 32,260 ve 308-7 maddelerine aykırı olarak kararın yargıtay denetimine
olanak verecek şekilde gerekçeden yoksun olması “ nedenini bozma gerekçesi
saymıştır. (Ek 2)
Yerel mahkemenin somut davamızla
ilgili kararı yukarıda açımladığımız ve yüksek mahkemenizin de örnek verdiğimiz
kararlarında altı çizilen temel hukuki kriterlerden yoksundur. Yani
gerekçesizdir. Soyuttur kendi içinde çelişkilidir. Bu davada yargı üstündeki
askeri ve idari otoritelerin yönlendirilmesine karşı çıkma ve yargının
bağımsızlığını savunmak,sadece savunma makamı olarak bize kalmıştır. Soruşturmanın
başından hüküm safhasına kadar ceza muhakemesi hukukunun yazılı kurallarının
bu davada rafa kaldırıldığını bunun yerine idari organların yazılı
olmayan kurallarının aldığını ısrarla vurguladık.
Bu konudaki somut saptamalarımız
kararın gerekçesinde tartışılmamış ve yanıt verilmemiştir.
Yanıtsız ve gerekçesiz kalan
temel noktalar lahiyamızın diğer bölümlerinde de ayrıntılı ve bütünlüklü
olarak değerlendirilecektir. Ancak bu bölümde sadece anektotlar halinde
bazı noktalara değineceğiz.
a) Müvekkil yargı önüne hukuk
dışı kirli yöntemlerle getirilmiştir. Yakalanış ve getiriliş tarzı ulusal
ve ulusalüstü hukuka aykırı olup meşru değildir. Tüm soruşturma boyunca
yakalama tutanağı dahil ortaya konamamıştır. Benzer bir durumda Güney Afrika
temyiz mahkemesinin ulusalüstü hukuk normlarına uygun karar örneği dosyamızda
mevcuttur.
Güney Afrika Nisan-Haziran
1992 yargıtay kararının adaletin ellerinin temiz olması gerektiğini belirterek
zorla kaçırılın sanık ile ilgili mahkemenin davaya bakma yetkisinin olmadığı
belirterek karar ve cezanın kaldırılmasına hükmediyor.
Somut davamızın kararında
yerel mahkeme bu açıdan adaletin elinin kirli olmadığın gerekçelendirememiş
bu konuda savunmaya karşı duymamazlıktan gelmiştir.
b) Yerel mahkeme kararında
somut yargılama ile Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi ve uygulamaları arasındaki
bağlantının gerekçeleri ortaya konmamıştır.
Baştan beri belirtiğimiz
husus bu yargılamanın mekan ve zaman ve koşullarının yasalarca değil yarı
askeri bir organ olan esas olarak ta MGK’na bağlı olan Başbakanlık
Kriz Yönetim Merkezince sözlü kurallarla belirlendiği ve CMH’nun rafa kaldırıldığı
gerçekliğidir.
Biz savunmamızda bu
davada askeri ve idari otorite olan Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezinin
gölgesi bulunduğunu hukuki açımlamalarımızda ısrarla belirttik . Yerel
mahkemenin kararında buna yanıt verilmediği gibi mevcut durum hukuki açıdan
gerekçelendirilerek savunulamamıştır da.
Sanığın ilk sorgusu
hangi yasaya göre askeri birimlerce yapılmıştır? Hangi yasaya göre sanık
için İmralı’da özel bir cezaevi ihdas edilmiştir?
İmralı ve çevresinin
askeri yasak bölge ilan edilerek tecrit koşullarının, savunma hazırlığı
ve olanaklarına illişkin CMK ‘nun ilgili hükümlerinin işlemez hale getirilmesinin,
sanığın yargılanmasına Ankara 2 noyu DGM bakmasına rağmen, sanığın yargı
çevresi dışındaki İstanbul DGM’nin yargı çevresindeki bir cezaevinde tutulması
, davanın oraya nakli hangi yasalardan kaynaklanan hangi yazılı kararların
ürünüdür?
Davanın, İmralı’ya
alınmasına dair adalet bakanlığının istemine dair yazılı bir belgede şu
ana kadar dosyaya dahil ibraz edilemiştir.
Askeri yetkililerin
emriyle, sanığın tutukluluk statüsünün gerektirdiği hakları yok kabul edilmiş;
söz de ve pratik olarak hukuka aykırı bir şekilde yargılamaya bakacak mahkeme,
yargılamanın ne kadar zaman da bitirileceği, yargılamanın nerede, hangi
koşullarda yapılacağı, sanık-avukat görüşmelerinin sınırı, savunma hazırlığı
ve olanaklarının ne ölçüde nasıl olacağı askeri ve idari otoritenin sözlü
kurallarıyla belirlenmiştir.
Yerel mahkeme kararında
; bu konudaki saptamalarımızı görmezlikten gelmekte ve Başbakanlık Kriz
Merkezinin yargılama ile ilişkisini, hukuki olarak açıklamamaktadır.
c) Yer yönünden yetki konusunda
yerel mahkemenin kararında hukuki değere haiz bir açıklama, gerekçe söz
konusu değildir.
Bu konuda yaptığımız
yetkisizlik talebi ve itirazlarımızda, ayrıca yerel mahkemede ki savunmamızda,
konuya ilişkin açıklamamızda haklılığımızın hukuki gerekçelerini izah etmiştik.
Gerekçeli kararın 238.
Sayfasında, yer yönünden yetki konusu yasada ve hukukta olmayan kriterlerle
izah edilmekte, böylesi bir davada Türkiye’deki her DGM’nin
bakmakla yetkili olduğu belirtilmektedir. Her uygulama yasal olmalıdır.
Yasal kurallara uyulmalıdır. Yetki konusunda yasallık ilkesine aykırı bir
uygulama hukuken kabul edilemez Bu olsa olsa, bir yargı organının yargılamanın
hangi mahkemece görüleceğini önceden karar veren askeri ve idari
otoritenin sözlü prensipleri karşısındaki hukuki değeri olmayan çaresizliğini
gösterir. Yasada ve yerleşik kararlarda yer yüzünden yetkinin madde yönünden
yetkinin kuralları açık ve nettir.
Son soruşturma safhasında,
yetkisizlik talebimizle ilgili verilen karara itirazımızla, ilgili
Ankara 1 nolu DGm’nin itirazımızla ilişkin kararında tarafımıza tebliğ
lüzumu dahi hissedilmemiş, bu yargılamada savunmanın şekli kabul edildiği
bu uygulamayla bir kez daha görülmüştür.
d) Yargılamanın İmralı’da
görülmesinin yasalarda belirtilen kurallara uygun yapılmadığına ilişkin
görüşmelerimize de kararın gerekçesinde inandırıcı, hukuki değeri olan
bir yanıt verilmemiştir.
Bu konuda kararda
“can güvenliği” ve Adalet Bakanlığının davanın Ankara’ya getirilmemesinin
bildirilmesi açıklamasına yer verilmiştir. Dosyada, Adalet Bakanlğının
bu konuda talebini belirten herhangi bir belge mevzubahis değildir.
Davanının, İmralı’da
görülmesi ile ilgili yasal gerekçelerin hiç birisi yerine getirilmediği
gibi, bu konudaki bütün hazırlıklar Ankara 2 Nolu DGM’nin bilgisi dışında
ve çok önceden uygulamaya sokulmuştur.
e) Yerel mahkeminin kararı,
müvekkil hakkında değişik mahkemelerde açılan davaların birleştirilmesine
ilişkin kararı da hukuki değeri haiz bir gerekceyle açıklamaktan yoksundur.
Ankara 2 Nolu DGM’de
görülen davadan önce, OHAL kapsamındaki birçok DGM’de müvekkil hakkında
hazırlık soruşturmaları başlatılmıştır. (ilgili bölümde ayrıntılara değineceğiz.)
Birleştirmeyle ilgili
teamül haline gelmiş karar ve uygulamalarda, işlendiği ileri sürülen fiillerin
ağırlığı ve yoğunluğu gibi ölçütler hep gözetildiği halde, işlendiği ileri
sürülen fiilerin ağırlıklı olarak işlendiği coğrafi yer yetki alanı olarak
dikkate alındığı halde, bu davada tüm teammül ölçütleri rafa kaldırılmıştır.
Müvekkil ile
ilgili açılan davalar neden Ankara 2 Nolu DGM’de birleştirilmiştir? Bunun
hukuki ve yasal gerekçeleri yerel mahkeme kararının gerekçesinde bulunmamaktadır.
f) Müdahale ile ilgili savunma
makamının, gerek yargılanma süresince gerek esas hakkında savunmada ileri
sürdüğü itirazlara, yerel mahkemenin kararında inandırıcı, hukuki değeri
haiz bir gerekce ile yanıt verilememiştir. Yerel mahkeme, müdahale talepleri
ile ilgili karar verirken somut ve doğrudan zarar, idianamede müşahhas
olarak belirtilen eylemlerden görülen zarar ölçütleri yerine, akibeti araştırılmayan
soyut iddialara göre karar vermiş ve bu konudaki doktirinsel ve yasal ölçütleri
rafa kaldırmıştır.
Doğrudan zarar görmedikleri
aşikar olan bazı MHP yanlısı dernekler bile, mahkemenin kararı ile müdahil
kabul edilmiştir.
Yerel mahkemenin kararında
bu açıdan da, hukuki değeri haiz bir gerekçeye rastlamak mümkün olamamıştır.
Savunma avukatlarının, müdahillerin
ve avukatların yerel mahkemece sınırlandırmasına cevaz veren bir yasa hükmü
olmadığı halde, sınırlandırmanın yasal bir gerekçesi yerel mahkeme kararında
gösterilememiştir.
Bir yandan sınırlandırmanın
sözkonusu olmadığı belirtilmiş, diğer taraftan
kargaşa olasılığı ve güvenlik
açısından sınırlandırma savunulmuştur.
h) Gerekçeli kararda (sayfa
239) duruşmalarda aleniyet kurallarına azami ölçüde riayet edildiği belirtilmektedir.
Oysa,
savunma olarak aleniyetin ihlal edildiğini, duruşmaya sadece TRT ve Anadolu
Ajansı’nın çekim yapmasına izin verildiğini, basın mensupları arasında
ayrım yapılarak, duruşma salonlarında cereyan edenlerin tek taraflı olarak
ve devletin istediği şekilde dışarıya yansıtıldığını, kamuoyunun doğru
bir şekilde bilgilendirmesinin engellendiğini belirttik. Örneklediğimiz
aleniyet ihlallerinin karar gerekçesinde inandırıcı ve yasal bir açıklamasını
bulmak mümkün olamamıştır.
i) Yerel mahkeme iddianameye
konu eylemleri subut kabul etmiş, ancak bu kabul edişin gerekçelerini belirtmemiştir.
Ceza muhakemesinin
temel kurallarına göre, iddianameye konu eylemlerin tek tek subuta erip
ermediğinin tartışılması sanık ikrarı, tanık beyanları, maddi delillerin
araştırlması, telefon kayıtlarının, kasetlerin yetkili mahkeme tarafın
dan verilen raporların tetkiki tartışılması ve sübut nedenlerinin her fiil
için göstermesi gerekirken, böylesi bir yargı diyalektiği yaşama geçmemiştir.
İddianamede
belirtilen eylemlerin sübut kabul edildiğinin vurgulanması,yasanın aradığı
gerekçe değildir.
Binlerce
olayın nedenin araştırılmaması, siyasi, sosyal, ekonomik boyutlarının incelenmemesi,
sorunun tarihsel kökenine inilmemesi, yargılamanın tek kişi şahsında tüm
örgütten ve olaylardan soyutlanması, ceza muhakemesi kuralların aykırıdır.
Karar tek tek sübut delillerini
ortaya koyamamıştır. Müsnet suç unsurlarını irdelememiştir. Ses kayıtlarını
videoları kasetlerinin doğruluğunun yan delillerle kanıtlanmasına dair
kararın gerekçesinde bir emare yoktur. Tanık yüzleştirmelerine gidilmemesinin,
savunma dellilerinin toplanması talebinin reddinin, hukuki değere haiz
bir gerekçesi kararda mevcut değildir. Savunma tanık ve delillerinin toplanmamasının
gerekçesi, 30.6.1999 günlü gazetelere yansıyan mahkeme başkanının “Güneşin
doğuşuyla batışının şahidi olur mu? Ancak güneş olmayan ülkelerde bu olabilir.
“ (30.6.99 günlü gazeteler) şeklindeki bir anlayış olabilir mi? Böyle bir
anlayış, hangi ceza muhakemesi hukukunda değer görür?
İtalya sürecindeki iade dosyasını,
Almanya’nın iade talebini içeren dosyasını istenmemesinin gerekçesi nedir?
Kararın 264. Sayfasında iddianemenin
83/96 sayfaları arasında belirtilen ve ceza kararını, iddia bölümünde belirtilen
eylemlere atıf yapılarak, bu eylemlerin sübuta dayanak teşkil eden verileri
dahi gösterilmeden, istihraç ve istidlal yöntemiyle, subjektif genellemeyle
sübut görüşü belirtilmiştir. İddianemede belirtilen eylemlerle ilgili muhakeme
hukukunun öngördüğü deliller, ikamesi ve ameliyesi yapılmadan, sübuta kaynaklık
edecek her türlü şüpheden ari maddi kanıtlar gösterilmeden, toptancı mantığıyla
nasıl sübut saptaması yapılabilir? Böyle bir saptamaya hukukun öngördüğü
gerekçe denebilir mi?
Örneğin uyuşturucu iddiası,
insan ticareti iddiası sübut kabul edilirken bir tek ciddi maddi delil
gösterilememiştir. İnsan ticareti iddiasının sübutu ile ilgili kararda,
şekli bir tartışma dahi sözkonusu değildir.
Uyuşturucu iddiası sübut
kabul edilirken de, inandırıcı maddi kanıtlar kesinleşmiş hüküm niteliğindeki
mahkeme kararları yerine, gazete haberleri, bazı ülkelerin gizli servislerinin
ham bilgileri, bazı soruşturmalardaki atfı cürümler dayanak olarak gösterilmiştir.
Ne var ki, bu iddia ile ilgili de diğer iddia edilen eylemler bahsinde
söylediğimiz gibi, muhakeme hukukunun gerektirdiği şekilde bir deliller
ikamesi söz konusu olamamıştır.
I) Yerel mahkemenin kararın
suç vasfıyla ilgili bölümü de gerekçesizdir.
Suçun maddi ve manevi unsurları
somut davadaki veriler ışığında objektif ve titiz bir muhakeme mantığıyla
tartışılamamıştır.
125. maddede ki suç unsurları,
öğretiye uygun bir şekilde somut olayda aranmamış, tipi uygun fiil ve kusurlu
irade ölçütünün yerini istihraç ve istidlal yöntemiyle çıkarsama ve örtülü
maksat sorumluluğu almıştır.
Bu hususa savunmamızın ilgili
bölümünde değineceğiz.
Yerel mahkemenin 168/1.
Maddeyi kavrayışı da, öğretiye ve içtehatlara aykırıdır. Ceza yasasının
sistematiğinde olmayan objektif sorumluluk anlayışıyla, 168/1’lik bir konum
168/1 ‘de tanımı yapılan tip, hukuki olmayan gerekçelerle 125. Madde deki
tipmiş gibi değerlendirilmiştir.
i) Yerel mahkemenin kararı,
resmi tarihi, devletin resmi ideolojisini ve bugüne kadar izlenen politikaları,
aklama ve tastik etme gayreti taşımaktadır. Karar, dava konusu olayların
fiillerin nedenlerine bir sosyolog bir tarihçi bir filozof titizliğiyle
yaklaşmak yerine, günün birinde belki devlet olarak geçmişte izlenen ayrımcı
politika ve hukuk uygulamalarından dolayı, coğrafyanın bir bölümünde ağırlıklı
olarak yaşayan Kürtlerden özür dilenecek bir noktada, ısrarla siyasi-sosyal-ekonomik
yapıyı toz pembe ve resmi yaklaşımı tek doğru gören monolitik bir anlayışla
olguya yaklaşmaktadır.
Tarih boyunca Kürtlere baskı
yapılmadığı, “Kürtlerin inkarı tezinin doğru olmadığı”gibi değerlendirmeler,
hukuk tarihi hukuk sosyolijisi araçlarına bir yargılama faaliyetinde, hele
hele çok önemli bir yargılama faaliyetinde, ne kadar yabancı olunduğunun,
kabaca ve gereçeklere ters düşen bir şekilde ifadesidir. Yargının yapacağı
değerlendirme ve kararlarıyla yürütmenin dahi yolunu, ufkunu açması gerekirken,
somut yargılamada yerel mahkemenin mantığı, bugün artık yürütmenin bir
bölümünün yaklaşımında daha da geride kalmış ve tutucu bir görünüm arzetmiştir.
Karar, hukuk felsefesi-siyaset
ilişkisi açısından da çelişkilerle doludur. Bir yandan, mahkeme siyasi
ve sosyal sonuçlar verecek kararlara hükmedemez denirken, bu saptama hukuk
felsefesi açısından çok su götürür bir saptamadır. Diğer yandan da siyasi
otoriteye, yürütmeye perspektif verircesine, “hiçbir devlet böylesi bir
örgütle masaya oturamaz oturmamalı” demektedir.
k) Yerel mahkemenin kararı
ulusal üstü hukuk açısından da gerekçesizdir.
Bu tür bir yargılama, başta
İ.H.E.B. ve A.İ.H.S. olmak üzere, hangi temel sözleşmeye uygundur? Şıklar
halinde belirttiğimiz noktalarda mahkemenin kararı A.İ.H.M. kararlarıyla
uyum halinde midir?
İdam kararının gerekçesi
hangi uluslarası hukuk belgesine denk düşmektedir?
Başbakanlık Kriz Yönetim
Merkeziyle, dava arasında yaşanan vesayet ilişkisi, hangi ulusal üstü hukuk
kurallarıyla gerekçelendirilebilir?
Netice olarak, yerel mahkeme
kararı tüm temel noktalarda gerekçesizdir. Soyuttur. İddiamenin ve mütalaanın
özetlenerek tekrarlanmasından başka bir şey değildir.
|