| DAVA ANA SAYFA| GİRİŞ SAYFASI
YARGITAY'DA AVUKATLARIN SAVUNMASI-2                                  21 Ekim 1999
Bu demokratik ve insancıl hukuk açısından olmazsa olmaz koşulu olarak kavradığımız temel çıkış noktalarımızı vurguladıktan sonra yerel mahkemenin kararının irdelenmesini yapacağız.

A-Yerel Mahkemenin KARARI GEREKÇESİZDİR. 280 sayfalık kararın 181 sayfası “gereği düşünüldü” kısmından önceki bölümü oluşturmaktadır. (Müdahil isimleri, vekillerin vs.) 182 ile 208. sayfalar arasındaki bölüm (26 sayfa) iddianame ve esas  hakkındaki mütalaanın özet alıntısıdr. 208 ile 228. sayfalar arasındaki bölüm sanığın değişik aşamalarındaki savunmalarının özet aktarımıdır. 228 ile 238. Sayfalar arası bölüm sanık vekillerinin savunmalarından alınmış özet bölümdür. 238 ile 266. Sayfalar arası bölüm ise yerel mahkemenin gerekçe bölümünü oluşturup bir tartışma ve muhakemeden ziyade iddianameden tekrarlardır. 265 ile 268. Sayfalar ise delillir başlığı altında aslında delil olarak ileri sürülenleri irdelemeyen tartışmayan sadece adeta dizin pusulasının tekrarı mahiyetindedir. 268 ile 276. Sayfalar arası “sanığın savunmasının değerlendirilmesi “ kısmı ise esas itibariyle savunmanın analizi ve tartışmasından ziyade devletin resmi görüşüne ilişkin iddia makamının tesbitlerinin tekrarından başka bir şey değildir. 276 ve 280. Sayfalardan oluşan sonuç bölümü ise çağdaş ceza sorumluluğu olan “kusurlu irade tipe uygun fiil” açısındın somut fiili tartışmaktan ziyade ilgili yasa maddelerinin özet olarak aktarılmasından başka bir şey değildir. 

Muhakeme faaliyeti kronolojik zabıt tutma faaliyet değildir. Mahkeme savunmaları gözönünde bulundurmak, tartışmak ve savunmaların vicdani kanaat edinilirken etken olmayış nedenlerini belirtmek zorunluluğundadır. 

Anayasanın141 m. bütün kararların gerekçeli olmasını zorunlu kılmaktadır. CMK 32 .... ve 260 m. ‘de  tüm kararların gerekçeli olması zorunluluğu ve “hükmün gereçesinde gösterilmesi gereken hususlar” vurgulanmaktadır. CMK’nun 308 m.’sinde de hükmün gerekçesiz olması ve hüküm için önemli olan hususlarda mahkeme kararıyla savunma hakkının kısıtlanmış olması hükmün kesin kukuka aykırılık hali olarak belirtilmiştir.

Gerekçe, ister mütalaa, ister karar mahiyetinde olsun her hükmün temel unsurlarındandır. Sonuç hükme varılmasına yol açan mantıki ve hukuki esaslar hükmün gerekçesini oluşturur. Bu açıdan hüküm ile bu hükme yol açan hukuki ve mantıki sebepler arasında nedensellik bağı bulunduğunda ancak hükmün gerekçeli olduğu söylenebilir. Hükümlerin mantıki dayanağı olan gerekçe maddi ve hukuki olan “meselenin” çözülmesinde kullanılan araçtır. Olayla kullanılan araçlar arasında “ mantıki zaruret” bulunması durumunda gerekçe ortaya çıkar. 

Suçun yasal unsurları, işlenilen bir fiilin suç teşkil edebilmesi için varlığı zorunlu unsurlardır. Bu unsurların varlığı tartışılmadan ve incelenmeden verilen hüküm gerekçesiz hükümdür.

Bir fiilin suç teşkil edebilmesi “tipe uygunluğuna” bağlıdır. Tipe uygunluk, işlenilen fiilin herhangi bir kanun maddesinde yer alan suç tanımına uygun olması demektir, yargıcın  fiili tipe uygunluğunu tespit konusunda sınırsız bir tayin selahiyeti söz konusu değildir. Aksinin kabulü “suçta kanunilik” kuralıyla bağdaşmaz. Suçta kanunilik unsuru türü ne olursa olsun suçların unsurlarını saptayan bir tanımın mevcudiyetini şart koşmakta ve fiilin bu tamına uygunluğunu zorunlu kılmaktadır. 

TCK ‘nun “iradeye” önem veren ve suçta kanunilik ilkesinin temel kural sayan çerçevesinde “takdiri ağırlatıcı sebepler” sistemine dahi yer verilmemiştir. Objektif zorunluluğu kabul etmeyen ceza kanunumuzun sisteminde takdiri ağırlatıcı sebeplerin varlığı, suçta kanunilik prensibine aykırı görülmüştür. 

Suça tesir edici ağırlatıcı sebepler açısından taktir hakkı kabul edilmeden ve aksi “keyfilik” olarak nitelendirilirken suçun tipe uygunluğunun yargıcın takdirine kaldığı şeklindeki bir anlayışın, hukukun genel prensiplerine ve ceza muhakemesinin temel ilkelerine aykırı düşeceği açıktır. Nitekim Kunter’de mahkemelerin yetkilerinin bazılarının bağlı değerlendirme yetkisi olduğuna, bazılarının ise serbest değerlendirme yetkisi olduğunu belirtmektedir. Kunter’e göre hakimin olayın hukuk tiplerinden hangisine girdiğini tespit, normların vasıf olarak kullanılabilirliği konusunda değer hükmü vereceği bu hükmün bir hukuki değerlendirme olduğuna ve mecburilik taşıdığını, bu konuda bir serbest değerlendirme yetkisinin olmadığını ifade etmektedir. (Kunter C.M.H. 978 no 137)

Mecburi değerlendirmelerin denetlenmesi hukukun gelişiminin sonucudur. İhtiyari değerlendirmeler yapıldığında bunların denetlenmesi kuraldır. Bu gün değer hükümlerinin hukuka uygun incelenmesi ve değerlendirmesi kararların keyfiliğini önlemeye yönelik en önemli “anayasal bir sistem olarak belirtilmektedir” ihtiyari yetkiye dayanılarak yapılan değerlendirmelerde ihtiyari yetki keyfilik demek olmayıp lüzum şartını arama ödevi bulunduğundan ve bunun içinde kanundan başka hukuk kaynaklarına başvurmak gerektiğinde ihtiyari yetkiye dayanılarak yapılan işlemin hukuk düzeni manasındaki “hukuka uygun “ bir diğer söyleyişle haklı olması gerekir..... “ (Kunter, no :137,s. 205-206)

Anayasa 138’e göre” hakimler görevlerinde bağımsızdırlar. Anayasaya kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” demektedir. Maddedeki “hukuk “ terimine göre hukuk terimi yazılı olmayan hukukun genel kurallarını ifade etmektedir. Mahkemenin “ değerlendirme-taktir yetkisi “ geniş anlamda hukuk ile sınırlıdır. Bu açıdandır ki, yargıcın bu yetkisini kullanarak vardığı sonucun” hukuka uygunluğu” zorunludur. Esasen “kanun yolu” denetlemesi de yetkinin hukuka uygunluğunun denetlenmesi demektir. 

Yargıcın değerlendirme yetkisinin ve buna dayanarak varılan sonucun “hukuka uygunluğu “ yazılı hukuka , hukukun genel kurallarına, içtihadi hukuka, ilmi hukuka hukuki anlaşmalara, maruf ve meşhur olan şahsi bilgilere tecrübe  kriterine uygunluk demektir. (Kunter) 

Nitekim, anayasanın 138. m’sinde hakimlerin vicdani kanaatleriyle hüküm vereceklerini belirtirken vicdani kanaatin, anayasaya kanuna hukuka uygun olması zorunluluğunu öngörmüş vicdani kanaatin keyfi , mutlak bir yetkiyi ifade etmediğini açıkça belirtmiştir. Değerlendirme takdir yetkisinin, “vicdani kanaatin sınırlılığı “ özellikle ceza sorumluluğu açısından daha sıkı kurallara bağlıdır Ceza sorumluluğu “ suçta kanunilik”, “tipiklik” kurallarıyla sınırlandırılmıştır. Bir fiilin kanunda suç olarak tanımlanmış olması  ve işlenilen fiilin bu tipe uygunluğu araştırması “hukuki sonuç çıkarma” faaliyetine dahildir. Bu konuda hukuk kurallarına uygunluk, mahkemenin değerlendirme vicdani kanaat yetkisini sınırlar. Tipe uygunluğun hukuki değerlendirme yapılmaksızın “mahkemenin selahiyetine” dayanılarak var sayılması, hem “suçta kanunilik” ilkesine aykırıdır hem de bu şekilde verilecek hükmü “hukuka aykırı” olmasına yol açar. Ceza sorumluluğunda kıyasın kabul edilmeyişi, şüpheden sanığın yararlanması, hakimin hukuku yaratmak rolünün sınırlılığı, kanun boşluklarının mahkeme kararıyla doldurulamayışı, yorumun kanunun maksat ve amacına uygun olarak gereçekleştirilmesi hep suçta kanunilik ilkesinin doğal sonuçlarıdır. 

Öğretiye dayanarak belirtmeye çalıştığımız hususlar göstermektedir ki, “geniş selahiyet”in varlığı iddiasıyla bir fiilin suç teşkil ettiği sonucuna varılamaz. Hukuki sonuç çıkarmak mecburi bir değerlendirmedir. Ve bu değerlendirmenin fiilin tipe uygunluğunu tartışarak suçun unsurlarının varlığını şüpheye yer bırakmayacak biçimde saptayarak iddia, savunma ve deliller göz önünde bulundurlarak yapılması gerekir. 

Yargı yorumu, kanun yapıcının objektif iradesinin belirlenerek kuralın somut olarak uygunlanması faaliyetidir. Yargı yorumunun bu niteliği hakimin yorum konusunda keyfi bir yetkiye sahip bulunduğu anlamına gelmez. 

Çağdaş ceza sorumluluğunda örtülü maksada yer yoktur. 

Yüksek mahkemenizin de bir çok kararında, öğretiye uygun olarak kararda olması gereken gerekçe ve özellikleri konusunda yerleşik görüşü belirtmiş, gerekçesiz sunulan kararların hukuka aykırılığı üzerinde durmuştur. 

Örneğin savunma olarak bulunduğumuz İstanbul DGM’ce  TCK 146/1 maddeye muhalefetten verilen kararın dairenizce incelenmesi sonucu verilen 98/3054  E. ve 99/1509 sayılı kararınızda “mahkeme kararlarının yargıtay denetimine olanak verecek biçimde gerekçeli olması gerektiği gözetilmeden, karar yerinde isnat edilen eylemlerin ayrı ayrı değerlendirmesi yapılıp subut delillerini neler olduğu gösterilmeksizin hüküm kurulmak suretiyle anayasanın  141 , CMUK’nun 32-260 maddelerine muhalafet edilmesi “ bozma nedeni olarak gösterilmiştir. (Ek 1)

Yine savunma olarak bulunduğumuz İstanbul 2 nolu DGM’nin 146/1 maddeden verilen bir kararının incelenmesinde yüksek mahkemeniz 98/2987 E. ve 99/894 sayılı kararıyla “anayasanın 141 CMUK’nin 32,260 ve 308-7 maddelerine aykırı olarak kararın yargıtay denetimine olanak verecek şekilde gerekçeden yoksun olması “ nedenini bozma gerekçesi saymıştır. (Ek 2)

Yerel mahkemenin somut davamızla ilgili kararı yukarıda açımladığımız ve yüksek mahkemenizin de örnek verdiğimiz kararlarında  altı çizilen temel hukuki kriterlerden yoksundur. Yani gerekçesizdir. Soyuttur kendi içinde çelişkilidir. Bu davada yargı üstündeki askeri ve idari otoritelerin yönlendirilmesine karşı çıkma ve yargının bağımsızlığını savunmak,sadece savunma makamı olarak bize kalmıştır. Soruşturmanın başından hüküm safhasına kadar ceza muhakemesi hukukunun yazılı kurallarının bu davada rafa kaldırıldığını bunun yerine idari organların  yazılı olmayan kurallarının aldığını ısrarla vurguladık. 

Bu konudaki somut saptamalarımız kararın gerekçesinde tartışılmamış ve yanıt verilmemiştir. 

Yanıtsız ve gerekçesiz kalan temel noktalar lahiyamızın diğer bölümlerinde de ayrıntılı  ve bütünlüklü olarak değerlendirilecektir. Ancak bu bölümde sadece anektotlar halinde bazı noktalara değineceğiz. 

a) Müvekkil yargı önüne hukuk dışı kirli yöntemlerle getirilmiştir. Yakalanış ve getiriliş tarzı ulusal ve ulusalüstü hukuka aykırı olup meşru değildir. Tüm soruşturma boyunca yakalama tutanağı dahil ortaya konamamıştır. Benzer bir durumda Güney Afrika temyiz mahkemesinin ulusalüstü hukuk normlarına uygun karar örneği dosyamızda mevcuttur. 

 Güney Afrika Nisan-Haziran 1992 yargıtay kararının adaletin ellerinin temiz olması gerektiğini belirterek zorla kaçırılın sanık ile ilgili mahkemenin davaya bakma yetkisinin olmadığı belirterek karar ve cezanın kaldırılmasına hükmediyor. 

 Somut davamızın kararında yerel mahkeme bu açıdan adaletin elinin kirli olmadığın gerekçelendirememiş bu konuda savunmaya karşı duymamazlıktan gelmiştir. 

b) Yerel mahkeme kararında somut yargılama ile Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi ve uygulamaları arasındaki bağlantının gerekçeleri ortaya konmamıştır. 

 Baştan beri belirtiğimiz husus bu yargılamanın mekan ve zaman ve koşullarının yasalarca değil yarı askeri bir organ olan esas olarak ta MGK’na bağlı olan  Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezince sözlü kurallarla belirlendiği ve CMH’nun rafa kaldırıldığı gerçekliğidir. 

 Biz savunmamızda bu davada askeri ve idari otorite olan Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezinin gölgesi bulunduğunu hukuki açımlamalarımızda ısrarla belirttik . Yerel mahkemenin kararında buna yanıt verilmediği gibi mevcut durum hukuki açıdan gerekçelendirilerek savunulamamıştır da. 

 Sanığın ilk sorgusu hangi yasaya göre askeri birimlerce yapılmıştır? Hangi yasaya göre sanık için İmralı’da özel bir cezaevi ihdas edilmiştir? 

 İmralı ve çevresinin askeri yasak bölge ilan edilerek tecrit koşullarının, savunma hazırlığı ve olanaklarına illişkin CMK ‘nun ilgili hükümlerinin işlemez hale getirilmesinin, sanığın yargılanmasına Ankara 2 noyu DGM bakmasına rağmen, sanığın yargı çevresi dışındaki İstanbul DGM’nin yargı çevresindeki bir cezaevinde tutulması , davanın oraya nakli hangi yasalardan kaynaklanan hangi yazılı kararların ürünüdür? 

 Davanın, İmralı’ya alınmasına dair adalet bakanlığının istemine dair yazılı bir belgede şu ana kadar dosyaya dahil ibraz edilemiştir. 

 Askeri yetkililerin emriyle, sanığın tutukluluk statüsünün gerektirdiği hakları yok kabul edilmiş; söz de ve pratik olarak hukuka aykırı bir şekilde yargılamaya bakacak mahkeme, yargılamanın ne kadar zaman da bitirileceği, yargılamanın nerede, hangi koşullarda yapılacağı, sanık-avukat görüşmelerinin sınırı, savunma hazırlığı  ve olanaklarının ne ölçüde nasıl olacağı askeri ve idari otoritenin sözlü kurallarıyla belirlenmiştir. 

 Yerel mahkeme kararında ; bu konudaki saptamalarımızı görmezlikten gelmekte ve Başbakanlık Kriz Merkezinin yargılama ile ilişkisini, hukuki olarak açıklamamaktadır. 

c) Yer yönünden yetki konusunda yerel mahkemenin kararında hukuki değere haiz bir açıklama, gerekçe söz konusu değildir.

 Bu konuda yaptığımız yetkisizlik talebi ve itirazlarımızda, ayrıca yerel mahkemede ki savunmamızda, konuya ilişkin açıklamamızda haklılığımızın hukuki gerekçelerini izah etmiştik.

 Gerekçeli kararın 238. Sayfasında, yer yönünden yetki konusu yasada ve hukukta olmayan kriterlerle izah edilmekte,  böylesi bir davada  Türkiye’deki her DGM’nin bakmakla yetkili olduğu belirtilmektedir. Her uygulama yasal olmalıdır. Yasal kurallara uyulmalıdır. Yetki konusunda yasallık ilkesine aykırı bir uygulama hukuken kabul edilemez Bu olsa olsa, bir yargı organının yargılamanın hangi mahkemece görüleceğini  önceden karar veren askeri ve idari otoritenin sözlü prensipleri karşısındaki hukuki değeri olmayan çaresizliğini gösterir. Yasada ve yerleşik kararlarda yer yüzünden yetkinin madde yönünden yetkinin kuralları açık ve nettir. 

 Son soruşturma safhasında, yetkisizlik talebimizle ilgili verilen karara itirazımızla, ilgili  Ankara 1 nolu DGm’nin itirazımızla ilişkin kararında tarafımıza tebliğ lüzumu dahi hissedilmemiş, bu yargılamada savunmanın şekli kabul edildiği bu uygulamayla bir kez daha görülmüştür. 

d) Yargılamanın İmralı’da görülmesinin yasalarda belirtilen kurallara uygun yapılmadığına ilişkin görüşmelerimize de kararın gerekçesinde inandırıcı, hukuki değeri olan bir yanıt verilmemiştir. 
 Bu konuda kararda “can güvenliği” ve Adalet Bakanlığının davanın Ankara’ya getirilmemesinin bildirilmesi açıklamasına yer verilmiştir. Dosyada, Adalet Bakanlğının  bu konuda talebini belirten herhangi bir belge mevzubahis değildir.
 Davanının, İmralı’da görülmesi ile ilgili yasal gerekçelerin hiç birisi yerine getirilmediği gibi, bu konudaki bütün hazırlıklar Ankara 2 Nolu DGM’nin bilgisi dışında ve çok önceden uygulamaya sokulmuştur. 

e) Yerel mahkeminin kararı, müvekkil hakkında değişik mahkemelerde açılan davaların birleştirilmesine ilişkin kararı da hukuki değeri haiz bir gerekceyle açıklamaktan yoksundur.
 Ankara 2 Nolu DGM’de görülen davadan önce, OHAL kapsamındaki birçok DGM’de müvekkil hakkında hazırlık soruşturmaları başlatılmıştır. (ilgili bölümde ayrıntılara değineceğiz.)
  Birleştirmeyle ilgili teamül haline gelmiş karar ve uygulamalarda, işlendiği ileri sürülen fiillerin ağırlığı ve yoğunluğu gibi ölçütler hep gözetildiği halde, işlendiği ileri sürülen fiilerin ağırlıklı olarak işlendiği coğrafi yer yetki alanı olarak dikkate alındığı halde, bu davada tüm teammül ölçütleri rafa kaldırılmıştır.
   Müvekkil ile ilgili açılan davalar neden Ankara 2 Nolu DGM’de birleştirilmiştir? Bunun hukuki ve yasal gerekçeleri yerel mahkeme kararının gerekçesinde bulunmamaktadır.

f) Müdahale ile ilgili savunma makamının, gerek yargılanma süresince gerek esas hakkında savunmada ileri sürdüğü itirazlara, yerel mahkemenin kararında inandırıcı, hukuki değeri haiz bir gerekce ile yanıt verilememiştir. Yerel mahkeme, müdahale talepleri ile ilgili karar verirken somut ve doğrudan zarar, idianamede müşahhas olarak belirtilen eylemlerden görülen zarar ölçütleri yerine, akibeti araştırılmayan soyut iddialara göre karar vermiş ve bu konudaki doktirinsel ve yasal ölçütleri rafa kaldırmıştır. 
Doğrudan zarar görmedikleri aşikar olan bazı MHP yanlısı dernekler bile, mahkemenin kararı ile müdahil kabul edilmiştir.
Yerel mahkemenin kararında bu açıdan da, hukuki değeri haiz bir gerekçeye rastlamak mümkün olamamıştır. 
Savunma avukatlarının, müdahillerin ve avukatların yerel mahkemece sınırlandırmasına cevaz veren bir yasa hükmü olmadığı halde, sınırlandırmanın yasal bir gerekçesi yerel mahkeme kararında gösterilememiştir.
Bir yandan sınırlandırmanın sözkonusu olmadığı belirtilmiş, diğer taraftan
kargaşa olasılığı ve güvenlik açısından sınırlandırma savunulmuştur.

h) Gerekçeli kararda (sayfa 239) duruşmalarda aleniyet kurallarına azami ölçüde riayet edildiği belirtilmektedir. 
    Oysa, savunma olarak aleniyetin ihlal edildiğini, duruşmaya sadece TRT ve Anadolu Ajansı’nın çekim yapmasına izin verildiğini, basın mensupları arasında ayrım yapılarak, duruşma salonlarında cereyan edenlerin tek taraflı olarak ve devletin istediği şekilde dışarıya yansıtıldığını, kamuoyunun doğru bir şekilde bilgilendirmesinin engellendiğini belirttik. Örneklediğimiz aleniyet ihlallerinin karar gerekçesinde inandırıcı ve yasal bir açıklamasını bulmak mümkün olamamıştır. 

i) Yerel mahkeme iddianameye konu eylemleri subut kabul etmiş, ancak bu kabul edişin gerekçelerini belirtmemiştir. 
   Ceza muhakemesinin temel kurallarına göre, iddianameye konu eylemlerin tek tek subuta erip ermediğinin tartışılması sanık ikrarı, tanık beyanları, maddi delillerin araştırlması, telefon kayıtlarının, kasetlerin yetkili mahkeme tarafın dan verilen raporların tetkiki tartışılması ve sübut nedenlerinin her fiil için göstermesi gerekirken, böylesi bir yargı diyalektiği yaşama geçmemiştir.
    İddianamede belirtilen eylemlerin sübut kabul edildiğinin vurgulanması,yasanın aradığı gerekçe değildir. 
    Binlerce olayın nedenin araştırılmaması, siyasi, sosyal, ekonomik boyutlarının incelenmemesi, sorunun tarihsel kökenine inilmemesi, yargılamanın tek kişi şahsında tüm örgütten ve olaylardan soyutlanması, ceza muhakemesi kuralların aykırıdır. 

Karar tek tek sübut delillerini ortaya koyamamıştır. Müsnet suç unsurlarını irdelememiştir. Ses kayıtlarını videoları kasetlerinin doğruluğunun yan delillerle kanıtlanmasına dair kararın gerekçesinde bir emare yoktur. Tanık yüzleştirmelerine gidilmemesinin, savunma dellilerinin toplanması talebinin reddinin, hukuki değere haiz bir gerekçesi kararda mevcut değildir. Savunma tanık ve delillerinin toplanmamasının gerekçesi, 30.6.1999 günlü gazetelere yansıyan mahkeme başkanının “Güneşin doğuşuyla batışının şahidi olur mu? Ancak güneş olmayan ülkelerde bu olabilir. “ (30.6.99 günlü gazeteler) şeklindeki bir anlayış olabilir mi? Böyle bir anlayış, hangi ceza muhakemesi hukukunda değer görür?

İtalya sürecindeki iade dosyasını, Almanya’nın iade talebini içeren dosyasını istenmemesinin gerekçesi nedir? 

Kararın 264. Sayfasında iddianemenin 83/96 sayfaları arasında belirtilen ve ceza kararını, iddia bölümünde belirtilen eylemlere atıf yapılarak, bu eylemlerin sübuta dayanak teşkil eden verileri dahi gösterilmeden, istihraç ve istidlal yöntemiyle, subjektif genellemeyle sübut görüşü belirtilmiştir. İddianemede belirtilen eylemlerle ilgili muhakeme hukukunun öngördüğü deliller, ikamesi ve ameliyesi yapılmadan, sübuta kaynaklık edecek her türlü şüpheden ari maddi kanıtlar gösterilmeden, toptancı mantığıyla nasıl sübut saptaması yapılabilir? Böyle bir saptamaya hukukun öngördüğü gerekçe denebilir mi?

Örneğin uyuşturucu iddiası, insan ticareti iddiası sübut kabul edilirken bir tek ciddi maddi delil gösterilememiştir. İnsan ticareti iddiasının sübutu ile ilgili kararda, şekli bir tartışma dahi sözkonusu değildir. 

Uyuşturucu iddiası sübut kabul edilirken de, inandırıcı maddi kanıtlar kesinleşmiş hüküm niteliğindeki  mahkeme kararları yerine, gazete haberleri, bazı ülkelerin gizli servislerinin ham bilgileri, bazı soruşturmalardaki atfı cürümler dayanak olarak gösterilmiştir. Ne var ki, bu iddia ile ilgili de diğer iddia edilen eylemler bahsinde söylediğimiz gibi, muhakeme hukukunun gerektirdiği şekilde bir deliller ikamesi söz konusu olamamıştır. 

I) Yerel mahkemenin kararın suç vasfıyla ilgili bölümü de gerekçesizdir. 
Suçun maddi ve manevi unsurları somut davadaki veriler ışığında objektif ve titiz bir muhakeme mantığıyla  tartışılamamıştır. 
125. maddede ki suç unsurları, öğretiye uygun bir şekilde somut olayda aranmamış, tipi uygun fiil ve kusurlu irade ölçütünün yerini istihraç ve istidlal yöntemiyle çıkarsama ve örtülü maksat sorumluluğu almıştır. 
Bu hususa savunmamızın ilgili bölümünde değineceğiz. 
Yerel mahkemenin 168/1. Maddeyi kavrayışı da, öğretiye ve içtehatlara aykırıdır. Ceza yasasının sistematiğinde olmayan objektif sorumluluk anlayışıyla, 168/1’lik bir konum 168/1 ‘de tanımı yapılan tip, hukuki olmayan gerekçelerle 125. Madde deki tipmiş gibi değerlendirilmiştir. 

i) Yerel mahkemenin kararı, resmi tarihi, devletin resmi ideolojisini ve bugüne kadar izlenen politikaları, aklama ve tastik etme gayreti taşımaktadır. Karar, dava konusu olayların fiillerin nedenlerine bir sosyolog bir tarihçi bir filozof titizliğiyle yaklaşmak yerine, günün birinde belki devlet olarak geçmişte izlenen ayrımcı politika ve hukuk uygulamalarından dolayı, coğrafyanın bir bölümünde ağırlıklı olarak yaşayan Kürtlerden özür dilenecek bir noktada, ısrarla siyasi-sosyal-ekonomik yapıyı toz pembe ve resmi yaklaşımı tek doğru gören monolitik bir anlayışla olguya yaklaşmaktadır. 

Tarih boyunca Kürtlere baskı yapılmadığı, “Kürtlerin inkarı tezinin doğru olmadığı”gibi değerlendirmeler, hukuk tarihi hukuk sosyolijisi araçlarına bir yargılama faaliyetinde, hele hele çok önemli bir yargılama faaliyetinde, ne kadar yabancı olunduğunun, kabaca ve gereçeklere ters düşen bir şekilde ifadesidir. Yargının yapacağı değerlendirme ve kararlarıyla yürütmenin dahi yolunu, ufkunu açması gerekirken, somut yargılamada yerel mahkemenin mantığı, bugün artık yürütmenin bir bölümünün yaklaşımında daha da geride kalmış ve tutucu bir görünüm arzetmiştir. 

Karar, hukuk felsefesi-siyaset ilişkisi açısından da çelişkilerle doludur. Bir yandan, mahkeme siyasi ve sosyal sonuçlar verecek kararlara hükmedemez denirken, bu saptama hukuk felsefesi açısından çok su götürür bir saptamadır. Diğer yandan da siyasi otoriteye, yürütmeye perspektif verircesine, “hiçbir devlet böylesi bir örgütle masaya oturamaz oturmamalı” demektedir. 

k) Yerel mahkemenin kararı ulusal üstü hukuk açısından da gerekçesizdir. 

Bu tür bir yargılama, başta İ.H.E.B. ve A.İ.H.S. olmak üzere, hangi temel sözleşmeye uygundur? Şıklar halinde belirttiğimiz noktalarda mahkemenin kararı A.İ.H.M. kararlarıyla uyum halinde midir? 

İdam kararının gerekçesi hangi uluslarası hukuk belgesine denk düşmektedir? 

Başbakanlık Kriz Yönetim Merkeziyle, dava arasında yaşanan vesayet ilişkisi, hangi ulusal üstü hukuk kurallarıyla gerekçelendirilebilir? 

Netice olarak, yerel mahkeme kararı tüm temel noktalarda gerekçesizdir. Soyuttur. İddiamenin ve mütalaanın özetlenerek tekrarlanmasından başka bir şey değildir. 
 


Sonraki Sayfa
Dava Ana Sayfa|Ana Sayfa